Ciddiyetle Neşeli Bir Dergi Oluşturmaya Çalıştık – Ayça Derin Karabulut

Yayın Tarihi: 28 Mart 2026
Toplam Okunma: 484
Okuma süresi: 36,5 dakika

Çağla Miray Alhan

 

Popüler kültüre edebi bir bakış açısı sağlayan, portre kapaklarıyla gündem yaratan KAFA Dergisi’nin perde arkasına davetlisiniz. Dijitalleşme baskısı altında dergiciliği, stajyerlikten yöneticiliğe uzanan hikâyesini Ayça Derin Karabulut’tan dinledik. Okurla kurdukları bağı ve yayıncılığın geleceğini konuştuğumuz bu söyleşide, KAFA dergiyi ele aldık.

 

KAFA Dergisi’nin Kuruluş Hikâyesi

Ç.M.A: Bizlere KAFA Dergisi’nin kuruluş sürecini anlatır mısınız?

A.D.K: Derginin nasıl kurulduğunu anlamak için önce benim “kurulduğum” zamana gitmemiz gerekiyor. İletişim Meslek Lisesi’nde gazetecilik okudum. Meslek lisesinde olduğumuz için staj zorunluluğumuz vardı. O yüzden 16 yaşımdayken stajımı Posta Gazetesi’nde yaptım. Orada şimdiki patronum Candaş Tolga Işık’la tanıştık. O da orada gazetecilik yapıyordu, muhabirdi; sonra köşe yazmaya başladı. Lise dönemimdeki tanışıklığımız sayesinde üniversiteye geçtikten sonra staj için tekrar onun yanına gittim. Üniversite dönemimde ise Candaş Bey hem basılı yayında gazetecilik yapıyor hem de ekibimizde geneli gazetecilik okuyan bir öğrenci kitlesiyle çalışıyordu. Derginin şu anki editörleri Emre Hakbaş, Pınar Aksel, Onur Koray Gülşen’le aynı dönemde stajyerlik yapıyorduk. Bizden bir sene önce OT dergisi çıkmıştı. Candaş Bey OT Dergi’de birkaç yazdı. Metin Üstündağ ile araları çok iyiydi. Metin abi ondan birkaç öykü yazmasını rica etmişti, o da yazdı. Dergi okurundan dönüşü hızlı alırsınız, iyi kötü her şeyi size söyler. Çok da keyifli bir şeydir. Dergide yazmak çok zevkli gelmişti. Sonrasında “Kendi dergimizi mi kursak?” dedi. Ben de “aslında biz de yaparız, hatta bundan daha iyisini yaparız.” diye düşünüyordum. OT çok iyi bir dergiydi ama aklımda daha geniş bir yazar kadrosu oluşturma fikri vardı. “Öyle bir şey kursak keşke.” diye düşünüyordum. Candaş Bey de dergide yazma işini sevince “Tamam” dedi. Ağustos ayının başında konuştuk, Eylül’de de ilk sayımızı çıkardık. Dergiyi bir ayda hazırladık. O yıl Ağustos ayında Süleyman Seba vefat etmişti. Candaş Bey de Beşiktaşlı olduğu için ilk kapağımıza Süleyman Seba portresi ekledik. Bizim o dönem hâlihazırda bir haber sitemiz vardı. Ekibimizde görsel yönetmen, birkaç editör vardı; 5–6 kişilik bir ekiptik. O yüzden herkes hazırda bekliyor gibiydi. Herkesin bildiği bir işti. Burak diye bir arkadaşımız vardı, tasarımcıydı. Ona hemen logo tasarlattık. “KAFA” adını bulduk ve kapağı hazırladık. Eşi dostu “Bize yazar mısınız?” diye aradık. Candaş Bey’in bağlantıları da o noktada devreye girdi. Sonra yavaş yavaş her ay herkese “Bize yazın.” diye yalvarmaya başladık.

Onun (Candaş Tolga Işık) aracılığıyla bir yere gidince çok az insan “Hayır.” diyordu. Ayrıyeten hepimiz çok genç, hevesli, heyecanlı olduğumuz için de insanları ikna ediyorduk. Ben de iyi iletişim kurabildiğim için o konuda kendime bir başka güveniyordum. Candaş Bey ilk sayıda benim unvanıma “Yayın Koordinatörü” yazdı. “Genel Yayın Yönetmeni” daha büyük bir unvan olduğundan, ilk sayıdan “Bu kız çok genç, nereden çıktı?” şeklinde laflar işitmemek adına böyle bir yol izlediğini düşünüyorum. Çünkü Candaş Bey sorumluluk vermekten kaçmayan biridir. Şu anki ekibimiz de çok genç, hatta en yaşlılarından biri benim. KAFA TV’nin ve KAFA Sports’un ekibi çok genç insanlardan oluşuyor; inanılmazlar, hepsinin büyük sorumlulukları var ve çok yoğun çalışıyorlar. Candaş Bey, derginin kuruluş dönemlerinde de böyleydi. “Yapar mıyız?” diye sorduğumda, “Sen yaparsın işte.” dedi. Tabii ki ben yayın koordinatörü olarak başlayacağımı tahmin etmiyordum. Editör olurum ve bir şekilde koordinasyonu sağlarım, genel yayın yönetmenliği içinse başımıza birisi gelir veya Candaş Bey bu görevi üstlenir diye düşünüyordum. O da “Ben yapamam, benim bir sürü işim gücüm
var. Sen yaparsın, ben buradayım zaten.” deyince “Tabii yaparım.” dedim ve yayın koordinatörü oldum. 6–7 ay sonrasında da genel yayın yönetmenliğine terfi aldım. Candaş Bey uzun yıllar elini dergiden çekmedi. Sadece son 4–5 senedir derginin son haline bakıyor. Önceden tasarıma, kurguya oturuyor; hatta sayfa sıralamasını bile o yapıyordu. Fazla çalışan biri; ekstra, hiç durmuyor yani. Şimdi de KAFA Sports’un, KAFA TV’nin kurgularına katılıyor. İlginç biri, o yüzden dergiden uzaklaştırmak zor oldu. Şimdi ise 135. sayıyı yapıyoruz.

Ağustos başı konuştuk, Eylül’de de Kafa Dergisi birinci sayıyı çıkardık. Dergiyi bir ayda hazırladık. O dönemde ağustos ayında Süleyman Seba vefat etmişti. Candaş Bey, Beşiktaşlı olduğu için “Öyle başlayalım.” dedi ve ilk kapak portremize Süleyman Seba’yı ekledik.

 

Yayın Politikası ve Derginin Vizyonu

Ç.M.A: KAFA Dergisi’nde önem verdiğiniz vizyon neydi? “Herkes konuşsun, herkes yazsın.” mottosu sizin için neye dayanıyor? Hangi açığı kapatmayı hedeflediniz?

A.D.K: Tam olarak öyle, bu dergide “Herkes her şeyi yazabilir.” düşüncesiyle yola çıktık. “Kendimiz ne okumak istiyoruz? Herkes kendi gençliğinde nasıl dergiler okuyordu?” gibi sorularla başladık. Piyasada bir tek OT Dergi vardı. Bu yüzden yola “Ne yapmak istiyoruz, kendimiz ne okumak isteriz?” gibi sorularla devam ettik. “Cem Davran aslında çok iyi yazabilir, komik biri; sonrasında Sunay Akın’a gitsek de bir şeyler anlatsa, İlber Hoca da bunu yapsa…” gibi fikirlerle ilerlemeye çalıştık. Herkesin sevdiği, izlemekten ve okumaktan hoşlandığı, fikirlerini önemsediği insanları bir araya getirip bir havuz oluşturmayı hedefledik. Böyle bir havuzla güçlü bir yazar kadrosu kurmaya çalıştık. KAFA sıfırdan kurulan bir dergiydi; onu sadece iyi bir yazar kadrosu ve etkileyici kapaklarla
satabilirdik. Fakat durum kısa sürede tersine döndü. Önce kapaklar sattı, ardından derginin yazar
kadrosu okur gözünde asıl tercih sebebi haline geldi. Bugün de hâlâ kapak satıyor, insanlar kapağı görünce alıyor. Bunun dışında önce kapakla, sonra da derginin içindeki yazılarla birlikte büyük bir ciddiyetle neşeli bir dergi oluşturmaya çalıştık. Zaten edebiyat ciddiyet isteyen bir iş ama biz “Edebiyat yapıyoruz.” iddiasıyla bu işe girmedik. Eğer neşeli bir şey yapmak istiyorsanız, %100
edebiyat yapmanız mümkün değil. Biz de gerektiği yerde ciddi olan ama neşesini de kaybetmeyen, insanları da neşelendiren bir dergi oluşturmak istedik. Öyle de oldu, bu sebeple bu kadar uzun süredir yayımlamaya devam edebiliyoruz.

Umut Yiğit: Kapak tercihlerinde portreden vazgeçememenin sebepleri neler?

A.D.K: Aslında biz birkaç senedir yeni şeyler deniyoruz ama günün sonunda portre kapaklar satıyor. Yaşar Kemal’i anımsatması için İnce Memed’i ya da kayyum atamalarının gündem olduğu dönemde sadece boş belediye başkanı koltuğunu kapak yapmıştık. Bu tarz pek çok kapak denedik ama okurlar portre görmek istiyor. Farklı kapaklar satsa da portreler kadar etkili olmuyor. Neden bilmiyorum,
sanırım okurlara “portre kapak” kültürünü bizler alıştırdık. Biz vazgeçsek bile okur vazgeçemedi. Gözleri tanıdık birini görmek istiyor ve böylece dergiyle daha kolay bağ kuruyorlar. Açıkçası portreden ben de sıkıldım, bu yüzden yeni fikirler deniyoruz. 12 kapaktan en fazla dördü portredir. Onun dışında yine portreleri farklı şekillerde, farklı tasarımlar deneyerek kapağa taşıyoruz. Ama portre olarak Atatürk kapağı yapıyorsun ve bütün yılın en çok sayısı oluyor. Her kasım bizim Atatürk sayımız ilk haftadan yok satar, çok ilginç.

Ç.M.A: Genel yayın yönetmeni olarak görev alıyorsunuz. Bize görevinizle ilgili bilgi verir misiniz? Genel yayın yönetmeni ne iş yapar?

A.D.K: Genel yayın yönetmeni aslında her şeyi yapar. En başta yazar kadrosunu kurarken yazarlarla iletişime geçmek, kadroyu oluşturmak gibi küçük görünen, büyük işlerde yer alır. Sonrasında yazarlarla iletişimi koruyarak onların yazmaya devam etmelerini sağlamak, dergide hangi yazıların yayınlanıp yayınlanmayacağına karar vermek, sayfa tasarımları, kimlerin çizeceği, hangi yazıya hangi görselin kullanılacağı, başlığı, spotu… Her şeyi. Kapağa karar vermek ise en büyük mesele.
Her sayı öncesinde Candaş Bey’in de katıldığı büyük ekip toplantısı yapıyoruz. O gün en stresli günümüz oluyor. Bu toplantıda tüm editörler kapak önerilerini sunuyor ve kapak süreci genelde uzun saatler süren detaylı bir değerlendirmeyle ilerliyor. Benim işim o toplantıdan sonra daha da yoğunlaşıyor. Kapak tasarımını netleştirmek, çizerlerle iletişim kurmak, görsel ve tasarımsal bütünlüğü sağlamak gibi süreçler bu aşamada şekilleniyor. Bu noktada ben daha çok yönlendiren,
sorumlulukları dağıtan taraf oluyorum. Onun dışında —bir de matbaa günü hariç— çok büyük bir stres yaşamıyoruz. Eskiden baskı sürecine de dahil oluyordum, neredeyse beş yıl boyunca her baskı sürecinde matbaadaydım. Renkler doğru görünene kadar matbaada olmak gerekiyordu. Hâlâ zaman zaman sıkıntı yaşıyoruz çünkü dergiyi üçüncü hamur denilen, basımı zor bir kâğıda basıyoruz. Bu tür kâğıtta renkler her zaman olması gerektiği gibi görünmeyebiliyor. Dolayısıyla matbaa süreçleri
ve renk kontrolü hâlâ önemli bir iş. Aslında derginin yayıma hazır hâle gelene kadar geçtiği tüm iletişim ve koordinasyon süreçlerinden genel yayın yönetmeni sorumlu. Derginin size ulaşacağı poşetin açılır-kapanır olup olmamasına kadar her detay yayın yönetmeninin onayından geçiyor. Yani oldukça kapsamlı bir iş.

“Ayrıca tarzlar benzer olsa da iyi kapaklar yapıyoruz, bu da bizi diğerlerinden ayırıyor. Uzun yıllardır birlikte çalıştığımız iyi çizerlerimiz var. Özellikle bizim portreleri çizen arkadaş, Hakan Arslan. 4. sayıdan beri Hakan’la çalışıyoruz ve artık dergiyi çok iyi anladı. Onun çizgisi de yıllar içinde çok gelişti.”

Ç.M.A: Size göre KAFA Dergi’yi diğer dergilerden farklı ve özgün kılan şey nedir?

A.D.K: Bence KAFA’nın en belirgin farkı neşesi. Rakiplerine kıyasla daha hareketli, daha renkli bir dergi olduğunu düşünüyorum. Şu anda zaten doğrudan bir rakibi de kalmadı ama eskiden çok vardı. O dönemlerde de bizi ayıran şey yine bu renkli ve neşeli yapımızdı. Yazar kadromuz da bizi ayıran bir başka etmen. Dergide gerçekten çok iyi yazarlar var ve uzun yıllardır bizde yazıyorlar. Bu süreklilik okurla çok güçlü bir bağ oluşturdu. Kurulduğumuzdan beri on senedir yazan yazarlarımız var; diğerlerinin de çoğu en az altı senedir dergide. Yani iyi edebiyatçıların yer aldığı, oturmuş bir kadromuz var. Mahir Ünsal Eriş, Sema Kaygusuz, Alper Canıgüz, Gündüz Vassaf gibi pek çok iyi yazara dergide yer verdik. Ayrıca yazar olmayan ama dergide yaza yaza yazar olanlar da var. Dergi bazı isimleri “yazar”a dönüştürdü; bu da hoşuma giden bir şey. Bence Cem Davran onlardan biri; gerçekten iyi bir öykücü, sağlam yazıyor. Yazar kadromuzun bu kadar köklü olması okurda da bir aidiyet oluşturdu. Derginin istikrarlı yürümesi de, yani bir sayıda okuduğunuz yazarı sonraki sayıda da göreceğini bilmek insanların dergiyi düzenli takip etmesini sağlıyor. Ayrıca diğer dergilerle tarzlarımız benzer olsa da iyi kapaklar yapıyoruz, bu da bizi diğerlerinden ayırıyor. Uzun yıllardır birlikte çalıştığımız iyi çizerlerimiz var. Özellikle bizim portreleri çizen arkadaş, Hakan Arslan. Dördüncü sayıdan beri Hakan’la çalışıyoruz, artık dergiyi çok iyi anladı. Onun çizgisi de yıllar içinde çok gelişti. İlk kapaklara bakınca kendi aramızda “Bunu nasıl kapağa koymuşuz” diye konuşuyoruz. Hakan derginin ruhunu çok iyi çözüp gerçekten güçlü portreler çıkartıyor, onun çizgilerini görünce tanırsınız zaten.

U.Y: KAFA bana rakiplerine göre “Posta”nın izini taşıyan ve daha çok ana akıma hitap eden bir dergi gibi geliyor.

A.D.K: Kesinlikle öyle! Candaş Bey de “Posta” kültüründe yetişmiş bir gazeteci olduğu için bilinçli bir şekilde bu çizgiyi oluşturduk. O renkli, boş alanın neredeyse hiç olmadığı, karmaşık ama eğlenceli sayfa düzenini oluştururken kafamızda hep “Posta” gazeteciliği vardı. İçerikler de buna göre şekillendi. Bu yüzden bizde sadece edebiyatçılar değil; oyuncusundan sanatçısına herkes yazar. Örneğin; bir sayıda Şenol Güneş “aşk” üzerine yazı yazdı. Muhtemelen “Şenol Güneş’e aşk mı yazdırsak?” diye düşünmüşüz ve o da heyecanla yazmış. Çünkü biz kimseyi “Sen oyuncusun, oyunculuk üzerine yazı yaz.” diye sınırlamıyor, daha ters köşe bir yaklaşım benimsiyorduk. Mesela Alper Canıgüz çok iyi bir romancı ama asıl mesleği psikolog olduğu için bizde psikoloji üzerine yazı yazmayı tercih etti. Üzerinde “mutlaka öykü yaz.” gibi bir baskı yaratmadık, sonuçta her ay öykü yazmak zor bir şey. Bu rahat alanı sağladığımız için yazarlar da bizde yazmayı seviyor. Mesela Sema Kaygusuz, çok sevdiğim yazarlardan biridir ama herkes tarafından kolay anlaşılabilecek bir dili yok. Bizde tamamen politik gündem yazıyordu; o da dergiyi farklı kılan şeylerden biriydi. Dediğin gibi sadece şiir-öykü-deneme değil; gündemi de yakalayan, daha ana akım hissi taşıyan bir içerik oluşturmaya çalışıyorduk.

Aslı Şen: Biraz önce “rakiplerinizin azaldığını” dile getirdiniz. Sizce rakiplerinizin azalmasındaki sebep ne? Dergicilik bitmek üzere mi?

A.D.K: Bitmek üzere olduğunu söylemedim; rakiplerimiz azaldı çünkü biz eledik. Elbette bu azalmanın başka sebepleri de var. Birincisi: tabii ki ekonomik sebepler. Dergi yapmak eskiden de pahalıydı ama günümüzde çok daha pahalı. O zamanlar dergi kendini döndürüyordu; yani basım ve dağıtım masraflarını çıkarabiliyordu. Şimdi ise çok satış bile her zaman avantaj sağlamıyor çünkü çok satınca tirajı artırmanız gerekiyor, bu da daha fazla maliyet demek. Mesela biz bir dergiyi bu nedenle kapattık. KAFA Çocuk ve Bilim adında bir çocuk dergisi yapmıştık. Çok uzun yıllar dergiyi kuşe kâğıda bastık, promosyonların kalitesi de çok iyiydi. Dergi çok satmaya başlayınca tirajı artırmak zorunda kaldık. Tiraj arttıkça da doğal olarak baskı maliyeti yükseldi. Ancak satış fiyatını artırma şansımız yoktu çünkü derginin zaten belirlenmiş bir fiyatı vardı ve okuyucuya çok pahalı bir ürün sunamazdık. Bu yüzden bir dengesizlik oluştu: Daha çok satmak için daha çok basmak gerekiyor ama fiyatı artıramadığımız için bu maliyeti karşılayamıyoruz. Hâl böyle olunca dergiyi bu şekilde sürdüremediğimiz için kapatmak zorunda kaldık. Şimdi KAFA’yı çok daha ucuz bir kâğıda, 3. hamur denilen gazete kâğıdı benzeri bir kâğıt türüne basıyoruz. En düşük maliyetli kâğıdı seçmiş ve 60.000–70.000 adet dergi satıyor olmamıza rağmen satışlar baskı maliyetini karşılamıyor. Yani günümüzde dergi yapmak pahalı bir şey. Bu yüzden dergilerin çoğu yayın süresini değiştirdi; iki-üç ayda bir çıkanlar var, çoğu da kapandı. Özellikle pandemi döneminde çoğu dergi kapandı. Pandemi öncesinde piyasada 15’ten fazla KAFA benzeri dergi vardı. Pandemi döneminde çoğu kapandı. O dönemde biz de bir ay yeni sayı yayımlamadık. 2020 Mayıs sayısı tarihimizde çıkmadığımız tek aydır çünkü ne yapacağımızı bilmiyorduk. Sadece fiziki satışımız vardı, online platformlarda dergi satışı yapmıyorduk. Hâl böyle olunca o dönem Getir benzeri platformlarda yer almaya başladık.

Buradan da anlayacağınız üzere derginizin tutunabilmesi için bu işten para kazanmayı hayal etmeyen bir yatırımcınızın olması gerekiyor. Çünkü kimse dergi yapıp zengin olamaz. Bu zamana kadar dergicilikten zengin olanı ne gördüm ne de duydum. Bir diğer sebep ise heves ve heyecan duygusu. Ben her yerde söylüyorum: dergi işi heyecan işidir. Dergiyi gerçekten yapmak istiyor olmanız lâzım çünkü çok yorucu ve stresli bir iş. İnsanlarla uğraşmak çok zaman alıyor. Onun o keyifli hâlinden her zaman keyif alıyor olmak gerekiyor. Ben ve ekibim bu işi seviyoruz. Yazarlardan gelen yazıları okumak, onları düzenlemek, kapak çizimini görmek, dergi baskıdan geldiğinde elimize alıp incelemek gibi süreçler bizleri ayrı ayrı çok heyecanlandırıyor. Bence bir yerden sonra dergicilerde o heyecan bitiyor. Mesela Penguen gibi uzun süredir dergicilikte olan insanların bir noktadan heveslerinin bittiğini ve “yeter” diyerek bu işi bıraktıklarını düşünüyorum. Tabii bunu Penguen özelinde söylemiyorum, birçok dergide böyle olduğunu gördüm. Biz hâlâ dergi yapmak için çok heyecanlanıyoruz, bu heyecanı koruyabilmek önemli.

A.Ş: Yeni neslin sirkülasyonu nasıl peki? Yani stajyer alımınız var mı? O yeni nesildeki o heyecanı koruyor musunuz?

A.D.K: Evet, var. Şu anda benim ekibimde benimle yaşıt sadece iki kişi var, bizim dışımızda herkes çok genç. Özellikle tasarım ve editörlük için çok fazla başvuru alıyoruz. Yani dergiye çok fazla stajyer geliyor, ben de bu durumdan memnunum. Yeni nesilden çok hevesli insanlar geliyor ama gelip umduğunu bulamayıp giden de çok oluyor. Hayal ettiği gibi olmadığını görenler de çok oluyor. Çünkü dediğim gibi dergi, stresli bir iş.

Genç nesli yakalamak için takip ettikleri işleri kapak yapmaya çalışıyoruz. Mesela temmuz ayında “Prens” dizisini kapak yapmıştık ve Atatürk sayısından sonra en çok satan ikinci sayımız olmuştu.

A.Ş: Dijital teknolojilerin gelişmesiyle çoğu okur bu alana kaydı. Sizce bu durum fiziksel olarak okura ulaşmayı zorlaştırdı mı? Dergilerin kapanmasının bir sebebi de bu dijitalleşme diyebilir miyiz?

A.D.K: Okura fiziksel olarak ulaşmanın dijitalleşmeyle pek ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bu daha çok dağıtımla ilgili teknik bir konu. Dergiyi ilk kurduğumuz dönem YAYSAT adında bir dağıtımcı şirketle çalışıyorduk. Sahada çalışan, çok iyi ekipleri vardı ve o dönemde dergiye herkes fiziksel olarak erişebiliyordu. YAYSAT kapandıktan sonra dağıtım işi tekel haline geldi. Bu tekelleşme sebebiyle pek çok sorun yaşanmaya başlandı ve Türkiye’nin her kesimine ulaşmak çok zor hale geldi. Online satışa koysak bile yine aynı zorluk karşımıza çıkıyor. Onun dışında, genç okuru yakalayamıyor da olabilirler. Bunu “biz yapabiliyoruz” diye demiyorum çünkü bizim de çok yakalayabildiğimizi düşünmüyorum. Çünkü nüfus oranına göre 60 bin satıyor olmak başarı değil. Okur oranına göre normal olabilir ama aslında çok düşük bir rakam. Yaş kitlemiz bana hâlâ 25+ gibi geliyor, 25 yaş altına yeterince inemediğimizi düşünüyorum. Genç nesli yakalamak için takip ettikleri işleri kapak yapmaya çalışıyoruz. Mesela temmuz ayında Prens dizisini kapağa taşıdık ve Atatürk sayısından sonra en çok satan ikinci sayımız oldu. Sürekli popüler kültür işlerine yer veremiyoruz ama yer verdiğimiz zamanlarda da aradaki açık farkı görüyoruz. Genç okuru yakalamak zor; genelinin okuduğu “genç yetişkin kitaplar” hakkında çok az şey biliyorum. Dünya genelinde okunanların ise Türkiye’de çok karşılığı olmuyor.

Ç.M.A: Bence gündemi hızlı değişen ve hızlı tüketen bir toplum olduğumuz için de okuma oranları düşük.

A.D.K: Bazen “KAFA’yı acaba haftalık mı yapsak?” diye düşünüyorum. Çünkü gündeme yetişmek çok zor, bir de biz bir ay sonrasını düşünerek ilerlediğimiz için imkânsız hâle geliyor. Şimdi aralık sayısını yapıyoruz ve “Aralık’ta ne konuşulabilir?” diye düşünmem gerekiyor. Şu an konuşulan konuları ele alamam çünkü Aralık ayına kadar o konular çoktan gündemden düşmüş olacak. Bir hafta gibi kısa sürede bile pek çok olayın yaşanabildiği bir ülkedeyiz. Bu yüzden sürekli “Ne yaparsak Aralık’ta absürt durmaz?” gibi düşüncelerle hep önde yaşamamız gerekiyor. Ülke gündeminin yarattığı ruh hâli de satışları etkiliyor. KAFA genelde okuru yoğun gündemden uzaklaştırıp keyiflendirmeyi hedefliyor ama bazen öyle bir gündem oluyor ki okur “Kafa dağıtmanın sırası değil.” diye düşünüyor ve eli dergi almaya gitmiyor.

YouTube işine biz de yıllar sonra girdik. Dergi içeriğini YouTube’a uyarlamak neredeyse imkânsız olduğu için orada bambaşka içerikler üreten bir ekip kurduk. Biz editörler olaraksa sadece onlara destek veriyoruz.

O yüzden genelde en çok satışı yaz aylarında yapıyoruz. Kış aylarında yaşanan mutsuz ve depresif hâllerden dolayı düşük bir satış oranıyla karşılaşabiliyoruz. Maalesef bu durumla da savaşmamız gerekiyor. YouTube içerikleriyle dergi içeriklerinin benzeştiği bir dönemdeyiz bunun dergiciliği olumsuz anlamda etkileme ihtimali var mı?

A.D.K: İkisinin farklı şeyler olduğunu düşünüyorum. KAFA’yı kurarken Candaş Bey’e de “Buna yatırım yapma, dergicilik mi kaldı?” gibi sözler çok söylendi. Ama hâlâ dergiciliğe devam edebiliyoruz. Yeni nesil “Her şey dijitalde.” gibi düşünüyor ama bence bu düşüncelerinin sebebi onların hep dijitalde var olması. Yeteri kadar okumadıkları için yazılı işlere ön yargıları var. Bu aslında bir tercih meselesinden ibaret. Mesela ben çok kitap okuyorum ve dergi yapıyorum, çevrem de okurluktan yazarlıktan konuşan insanlardan oluşuyor. Yani biraz kişinin kendisiyle ilgili bir durum. Konuyu daha genel düşünelim: Ekonomi gibi pek çok etmen yazılı yayınların satışını etkiliyor ama aslında kitap satışları düşmedi. Her yıl inanılmaz sayıda kitap basılıyor. Bu işten büyük yayınevleri hâlâ çok para kazanıyor. Mesela Doğan Kitap niye kapanmadı? Koskoca Doğan bu işten para kazanıyordur herhalde diye düşünüyorum, Can Yayınları da aynı şekilde. O yüzden o “YouTube her şeyi bitirdi.” söylemine inanmıyorum. YouTube işine biz de yıllar sonra girdik. Pandemi döneminde okura ulaşmakta zorlanınca, dergiden 6 sene sonra “E hadi YouTube da yapalım.” dedik. Dergi içeriğini YouTube’a uyarlamak neredeyse imkânsız olduğu için orada bambaşka içerikler üreten bir ekip kurduk. Biz editörler olarak sadece onlara destek veriyoruz. Tamamen eğlence üzerine; komiklik, şaka, ünlülerin konuştuğu, popüler insanların olduğu bir kanal oluşturmuş olduk. Sonrasında aynı şekilde KAFA Sports’u kurduk. Dijital kültürle, dergicilik çok başka iki alan. O yüzden bir alanda üretilenin diğerine uyarlanması zor. Fakat bu kanalların varlığı dergiye destek oluyor. Artık dergi onların vitrini hâline geldi, KAFA’nın marka değerini yükseltti.

Deniz Benzer: Dergi sayısı hazırlandığınız süreçte bir sonraki ay ele alabileceğiniz konuları düşündüğünüzü, “hep önde yaşadığınızı” söylemiştiniz. Peki bu zorlu süreçte bir ay sonrasını düşünürken neleri göz önünde bulunduruyorsunuz?

A.D.K: İnanın bunu nasıl yaptığımızı ben de bilmiyorum çünkü artık kafamız bu şekilde çalışıyor. Ülke gündemine bir olay girdiğinde onun ne kadar konuşulacağını, kaç günde unutulacağını artık çok iyi kestirebiliyoruz. Bu benim ve editör arkadaşlarımın refleksi hâline geldi. 20’li yaşlarınızı bu düşünce tarzıyla geçirince ister istemez kafanız böyle işlemeye başlıyor. Bazı konuları “iki gün sonra kimse konuşmayacak bunu.” deyip hiç üzerinde durmuyoruz. Biraz daha geleceği olan işlere yoğunlaşıyoruz. “Bu tutar mı, tutmaz mı? Nabız nasıl?” gibi şeylere bakıyoruz. Mesela biliyorsunuzdur Feyyaz Yiğit’in yakın zamanda Yan Yana adlı bir filmi gösterime girdi. Belki ocak sayısı kapağı yaparız diye iki ay öncesinden filmi bir kenarda tutuyorum. Çok iyi bir film ama yeterince konuşulur mu bilmiyorum. Bu şekilde gözlem yaparak fikirlerimizi de kenarda tutuyoruz. Mesela Aralık sayısı için kapağımız belli. İki senedir bir “dump” kapağı yapıyoruz: Sene sonu ülkede konuşulan her şeyi sarı kapakta toplayıp sunuyoruz. Yine öyle yapacağız ama bu sefer “Bütün sene neler konuşuldu? Hangisini öne çıkaracağız? Politik mi bakacağız?” gibi detayları istemsizce, refleksif olarak düşünüyoruz. Bunun dışında kapak için üç dört alternatif oluşturarak ilerliyorum. Bu teknik beni rahatlatıyor. Tabii bir kısmı çöpe gidecek ama olsun. Mesela Ocak sayısı için iki kapak çizdireceğim; matbaa günü geldiğinde biri yeterince konuşulmuyorsa onu eliyorum. Yedek kapaklarımın olması bu noktada daha rahat hareket etmemi ve eleyebilmemi olabilmemi sağlıyor.

Ç.M.A: Kariyerinizin başlarında, genç yaşınızda “genel yayın yönetmeni” olmanın ne gibi avantajlarını ve dezavantajlarını gördünüz?

A.D.K: Çok fazla dezavantajı oldu ama tabii avantajı daha fazlaydı. İşe tersten başlamış gibi olduğumdan benim için biraz zordu. Dezavantajlardan bahsetmem gerekirse; öncelikle 22 yaşımdayken genel yayın yönetmeni olduğum için ekibimdeki insanlara ve yazarlara kendimi kabul ettirmem gerekiyordu. Çünkü hepimiz stajyer pozisyonunda başlayıp sonrasında editör, yazar gibi pozisyonlara geçtik. Zamanında aynı görevi yaptığın ekibi yönetmen gereken bir pozisyona geçmek, hele de bunu genç yaşta yapmak çok zor. Orada nasıl davranılacağını öğrenmenin de bir süreci var. İlk önce ekip içi iletişimi kurmak gerekiyordu. Çok iyi yaptığım söylenemez ama elimden geleni yaptım. Hâlâ aynı insanlarla çalışıyoruz ama arada benim yüzümden de çok giden oldu. Çünkü işkolik biriyim ve yaptığımız işi çok ciddiye alıyorum. Son üç, dört senedir bu yönümü biraz törpüleyip rahatladım. Bir de yaşımdan dolayı ilk başlarda çok panik oluyordum. O panikle her şeyi yapmaya, aşırı sorumluluk almaya çalışıyordum. Bu durum da insanı stresli birine dönüştürüyor. Benim için stres yönetimini öğrenmek de çok zordu. O noktada Candaş Bey benim rol modelimdi. O O da benim gibi genç yaşta başlamış ve iletişimi çok iyi yönetmiş. İyi iletişim kurabilmek için onu gözlemliyor, onun gibi davranmaya çalışıyordum. Çok büyük yazarlarla çalışmaya başlamıştım. Genelde yazarlar yüksek egoludur, yazdıklarına aşırı bağlıdırlar ve yazılarına müdahale ettirmezler. Onlarla iletişimi yönetmek, bana güvenmelerini sağlamak zor bir süreçti. Tabii hepsi öyleydi demek doğru olmaz. Mesela bir gün Can Dündar’a “Abi bu yazı olmamış, bunu bir daha mı yazsak?” demem gerekiyordu. Kendisi inanılmaz egosuz, çok tatlı bir insan. “Haklısın, aceleye getirdim, baştan yazayım.” demişti. 23 yaşımdayken bu şekilde Can Dündar’ın yazısını yayımlamamış olmak, benim için CV’me yazabileceğim türden bir olaydı. Yaşım da küçük olduğu için yazarlarla arkadaş gibi konuşmak uygun olmuyordu. O yüzden onlarla hep “abi–abla” hitaplarıyla iletişim kurdum. Bu da işe yaradı ama kolay değildi. Kendini kabul ettirmek, stres ve ekip yönetimi konularında zorlandım. Onun dışında erken yaşta yayın yönetmeni olmanın bir zorluğunu yaşamadım. Aksine yaptığım işte sevdiğim şeyleri yayınlıyor olmak, gözüme ve okurluğuma güvenilmesi gibi konular öz güven kattı. O yüzden 20’li yaşlarımı çok iyi geçirdim. Bu görev tanımı sayesinde Ayça oldum. Herkesin telefonunda “Ayça Kafa” diye kayıtlıyım. Başka bir vasfım yok ama bundan çok mutluyum. Hep söylüyoruz; ora bizim okulumuzdu.

22 yaşımdayken genel yayın yönetmeni olduğum için ekibimdeki insanlara ve yazarlara kendimi kabul ettirmem gerekti. Çünkü hepimiz stajyer pozisyonunda başlayıp sonrasında editör, yazar gibi pozisyonlara geçtik. Zamanında aynı görevi yaptığın ekibi yönetmen gereken bir pozisyona geçmek, hele de bunu genç yaşta yapmak çok zor.

Ben bu işi KAFA’da hatalar yapa yapa öğrendim. İyi bir ekiple çalıştığımız için de çok az hata yaptık. Özellikle Candaş Bey’in bizi eğiten kişi olması; çalışkanlığını, işkolikliğini hepimize aşılmasını sağladı. Bu yüzden çok dikkatliydik, çok az hata yaptık. Bana hep iyi şeyler kattı, kötü bir yanı olmadı.

Ç.M.A: Sektörde kadın olmanın zorluğunu yaşadınız mı?

A.D.K: Evet yaşadım, yaşamadım desem kimse inanmaz. Ama bunu şöyle anlatayım: Bazı tepkilerde bunu çok net anlıyorsunuz. Bir olay karşısında “Kadın olmasaydım bana böyle davranmazdı.” dediğiniz oluyor. Bir de Candaş Bey’in bağlantısıyla gittiğimiz için, ben birine “hayır” dediğimde “Tamam ya, ben Candaş’ı arıyorum.” deyip beni aradan çıkararak direkt ona gidiyorlardı. Bence benim yerimde erkek bir yayın yönetmeni olsaydı bu kadar kolay egale edemezlerdi. Bir erkek muhtemelen daha sert olurdu. Ama biz kadınlar daha nazik ve nezaket odaklı olduğumuz için, karşı taraf bunu “eğilip bükülüyor” gibi algılıyor ve sizi daha kolay devre dışı bırakabiliyor. Bu çok oluyordu ama bu konuda Candaş Bey “Ayça bilir.” dediği için güvende oluyordum. Onun desteği olmadan dergiyi tek başıma kurup mücadele etsem daha çok zorlanırdım. Bu arada sadece erkeklerden değil, kadınlardan da aynı zorbalığı gördüm. Çünkü mesele kadın olmak değil; küçük yaşta bir yayın yönetmeni olmaktı. 25–26’ya geldiğimde kendimi kabul ettirerek artık kimsenin bana bir şey diyemeyeceği pozisyona geldim. Kadın olmanın zorluğu her yerde var. Ama bunu sadece kadın olmaya bağlamak istemem, bağlarsam diğer zorlananlara haksızlık olur. Ben biraz da kavgacı bir insanım zaten; hakkımı savunurum. Candaş Bey’in ekibinde de en çok kavga eden benimdir. O yüzden bir şekilde kendimi kabul ettiriyorum.

Ç.M.A: KAFA Radyo’da her çarşamba Kitap Kafası adında bir yayın yapıyorsunuz. Radyo programcılığı yapmaya nasıl karar verdiniz? Radyo programı fikri kimden çıktı?

A.D.K: Dergi yazarlarımızdan Nihat Sırdar ve Güçlü Mete çok eski radyocular. Kendi radyolarını kurmak istediler ve bizden isim hakkını alarak, Candaş Bey’in de desteğiyle KAFA Radyo’yu kurdular. Nihat ve Güçlü abinin bu süreçte sadece şarkı çalan değil; birçok programın olduğu, her konudan bahsedilen, konuşan bir radyo hayali vardı. Bana, “Kitap programı yapar mısın?” teklifinde bulundular. Daha önce hiç radyo tecrübem yoktu. Çok yerde staj yaptım ama hiç radyoda
çalışmamıştım. Aslında radyo alanını onlar bana açmış oldu ve hâlâ onların sayesinde radyo programcısı olmaya çalışıyorum. Bu fikri bana sundukları dönemde kitap kulübü yapmaya çalışıyordum, zaten çok kitap okuyan biriyim. “Bunları anlatsana bizlere. Bir tane kültür-sanat programı da olsun. Sadece kitap konuşan başka bir program olsun.” dediler. Radyo işine böyle girdim. Hatta radyonun açılış günü, 13 Şubat 2019’da ilk yayınımı canlı olarak yaptım. Hayatımda ilk defa o gün mikrofona konuştum. Çok tuhaf bir şekilde, çalıştığım insanlarda deli cesareti var. Nihat abi, Güçlü abi ve Candaş Bey de öyleler. Herkes “Yaparsın ya!” deyip cesaretlendirerek sizi yüzme bilmeden denize atıyor. Böyle insanlarla karşılaşmam da şans.

Ç.M.A: Günümüzde radyo dinleyicilerinin sayısı oldukça azaldı. Peki sizce KAFA Radyo dinleyicisi nasıl bir topluluk? Siz onlarla nasıl iletişim kuruyorsunuz?

A.D.K: Bu konuda resmi rakamları bilmiyorum, bu yüzden diğerleri hakkında yorum yapamam. Ama KAFA Radyo’yu baz alarak konuşacaksam, çok dinleniyoruz. Bence insanlar son dönemde podcast etkisiyle de sadece bir şeyler dinlemeye daha olumlu yaklaşıyor. O yüzden podcast dinleyicilerinin biraz radyoyu da dinlediğini düşünüyorum.

“Çok tuhaf bir şekilde, çalıştığım insanların bir deli cesareti var. Nihat abi, Güçlü abi ve Candaş Bey de öyleler. Herkes ‘Yaparsın ya!’ deyip cesaretlendirerek sizi ‘yüzme bilmeden denize atıyor’ gibi.”

KAFA Radyo’da genellikle canlı yayın yaptığım için direkt yayın sırasında dinleyiciyle iletişimde oluyorum. Mesajları okuyup herkesle konuşmaya çalışıyorum. Benim programım niş bir kesime hitap ettiği için radyoda en az dinlenen program. Programda haftada bir gün, yeni çıkan yazarları ağırlıyorum. Çok popüler bir yazar değilse çok büyük dönüş olmuyor; meraklısı dinliyor. Ama KAFA Radyo genel olarak çok dinleniyor diye biliyorum; özellikle de Nihat abi programları, prime time programlar.

A.Ş: Radyo yayınına nasıl hazırlanıyorsunuz? Konuk seçim süreçleri nasıl işliyor?

A.D.K: Radyo programında ilk 100 bölümde 100 konuk ağırladım. Kafamda “100 bölüm, 100 yazar” gibi her bölümünde bir yazar ağırladığım bir canlı yayın programı hedeflemiştim. 100. programdan sonra formatı biraz değiştirdim. Yeni çıkan kitapları anlatmaya, daha çok kitap üzerine konuşmaya yöneldim. Eskiye nazaran daha seyrek de olsa arada hâlâ konuk alıyorum. İlk 100 bölüm içinse süreç şöyle işliyordu: Yeni bir kitap çıktığında o haftanın kitabını okuyordum. Yazarın yayıncısına ulaşıp “Radyoya gelir misiniz?” diye rica ediyordum. Biraz ısrar, biraz peşinden koşma süreciydi. Kimin kitabı çıkıyorsa o hafta onu planlıyordum; zaten bir hafta öncesinden taslak bir program hazırlıyordum. Yeni çıkacak kitapları da önceden takip ediyordum. Bu bilgiyi de yayınevlerinden öğreniyordum çünkü yayınevleri genelde önden tüm planlarını paylaşır. Mesela ocak ayındaki kitap programı zaten aralık aynın başında belirlenmiş olur. Böylece kitap çıktığında, hatta çoğu zaman daha kitap çıkmadan haberdar oluyordum. Aslında onlara ulaşmak çok zor değil. Yayınevlerine “Yakında ne çıkacak?” diye sorduğum bir mail atmak yeterli oluyordu.

Ç.M.A: Anladığımız kadarıyla okumayı çok seviyorsunuz. Bu sürecin mesleğe dönüşmesi sizi zorluyor mu?

A.D.K: Hayır, tam tersine işimi çok kolaylaştırdı. Muhtemelen Candaş Bey de çok iyi bir gazeteci olduğum için değil; çok okuyan biri olduğum için “Sen bu dergiyi yaparsın.” dedi. Eskiden daha çok okuyordum, hâlâ o seviyeyi korumaya çalışıyorum. Bunun mesleğe dönüşmesi beni aşırı memnun etti. Kitap kulübü yapıyorum, dergide Kitap Kafası adlı bir ek hazırlıyorum, yine aynı isimle radyo programı yapıyorum. Bunların hepsi hayatımın her noktasında yaptığım aktiviteler, ilgi duyduğum alanlar. Dergi için ekstra bir şey okumama gerek yok; zaten okurum. Okurluk benim için hiçbir zaman ekstra vakit ayırmam gereken bir durum olmadı. Böyle olması işimi daha da kolaylaştırdı tabii. Bizde yazan yazarların kitaplarını zaten okumuştum. Mesela Alper Canıgüz, zaten hayranı olduğum bir yazardı. Şimdi dergide onunla çalışıyorum. Bir okur olarak diline hâkim olmak işimi çok kolaylaştırdı.

U.Y: KAFA’nın beyin fırtınaları nasıl oluyor?

A.D.K: KAFA’yı kuralı 11 yıl olduğu için artık “her şeyi yaptık” hissi oluşmaya başladı. Bu yüzden yeni biri geldiğinde “bizi şaşırtmalı” diye düşünüyoruz. Kimsenin düşünmediğini düşünmesini, kimsenin bilmediğini bilmesini bekliyoruz. Çok şey bekliyoruz, bu doğru. Mesela yeni gelen bazı editörler TikTok kullanmıyor.

Bu mümkün değil; bizde TikTok kullanmayan editör çalışamaz. İçerik üretsin demiyorum tabii ama dünyadan haberdar olmaları şart. “Her konuda fikir sahibi olun.” demiyorum ama bir bilgi veya deneyimin de olması lâzım. KAFA TV, KAFA Sports, ajans ve dergi ekiplerimizin hepsi aynı binada ve yan yanalar. Herkes sürekli birbirine uğrar. Stajyerler yukarı çıkar, TV ekibi aşağı iner. Sürekli merak eden insanlarla çalışıyor olmak en büyük avantajım. Bu yüzden konu bulmakta zorlanmıyoruz. Zaten çok araştıran, merak eden, her yere salça olan bir ekip var. Zorluk, daha çok elemelerde çıkıyor. Bu işi yapacaksanız dışa dönük, aktif, meraklı bir insan olmanız gerekiyor. “Bunu söylesem mi?”, “Saçma mı olur?” diyen insanlarla çalışmak zor çünkü çoğu zaman o “Saçma mı olur?” denilen şey bir sonrasında bir içerik oluyor.

“Genelde yaratıcı süreçlerde insanlar hep ‘en iyisine’ ulaşmaya çalışıyor. Ama asıl önemli olan içinizden gelen, sizden bir parça taşıyan basit bir iştir.”

Mustafa Burak Avcı: OT, KAFA gibi dergilere baktığımızda genellikle belli başlı, bilinirliği olan yazarların yer aldığını görüyoruz. Yazarlık kariyerine başlamış veya bilinirliği az olan yazarları değerlendiriyor musunuz? Bu gibi yazarlardan beklentileriniz neler oluyor?

A.D.K: Genelde yeni yazar alıyoruz ama “no name” yazarları çok da tercih etmiyoruz. Okurdan gelenlere bir sayfa ayırdığımız oluyor ama onun da sürekliliği olmuyor. Ekibimize dahil ettiğimiz yazarlardansa bize; aklımıza gelmeyen bir fikir veya farklı bir bakış açısı sunmasını bekliyoruz. Bir konuya bakış açın öyle olmalı ki “Aa biz buradan hiç bakmamıştık, okurun ilgisini çeker.” diyebilelim. Bunun dışında sunulan fikrin bir haber, yazı değeri de olmalı. Bütün mailleri okuyoruz ama maalesef genellikle iyi işler gelmiyor. Bir de herkes öykü yazıyor. Bu kötü bir şey değil ama bizim gibi her konuda içerik üreten dergiler kurmaca yazılar aramıyor. Biz daha çok bakış açımızı değiştirecek şeyler arıyoruz. Mesela “Şöyle bir adam buldum. Acayip bir hikâyesi var, bununla röportaj yapacağım. Altı aylık planım hazır, her ay konuşacağım.” gibi istikrarlı ve uzun soluklu bir fikrin olması lazım. Ya da öyle bir konu başlığı bulmuşsundur ki her ay onunla ilgili biri bulunur; bize böyle işler lazım. Tabii ki 21. yüzyılda her konuda bir şey yazıldığı için tamamen orijinal bir fikir bulmak mümkün değil. Önemli olan “Şunu şu yapmıştı ama ben böyle değiştiriyorum ve kendimden şunları katıyorum.” gibi bir bakış açısıyla işler üretebilmek. Zaten bu kafadaki insanlarla iletişime geçiyoruz. Kitap sayfasında yazanların çoğu dışarıdan bulduğum insanlar. Hatta biri yakın arkadaşım; çok iyi bir okurdu. “Sen yazsana.” dedim; meslek olarak yazarlıkla alakası olmamasına rağmen şimdi yazıyor. Eğer fikirlerine ve yazılarına güvenen arkadaşlar varsa bize mail olarak iletebilirler.

Nihal Akbudak: Çizerden beklentiniz ne? Hocalarımız bize yönlendirme yapıyor ama özgürüz. Sizde nasıl işliyor? Ekibinize alacağınız çizerlerden ne beklersiniz?

A.D.K: Çizerlere çok ihtiyacımız var. Çizerlere hiç karışmayız ama onlardan beklediğimiz birkaç özellik var. Bunlardan ilki hız. Çünkü yazıların ne zaman geleceği belli olmuyor. Matbaaya iki gün kala bir yazı gelince bir günde çizerden çizim almam gerekiyor. Bu yüzden hızlı çizer arıyoruz. İkinci olarak da çizerimizin okuduğunu anlayan biri olması lazım. Genelde çizere yazıyı yollar, “Oku, sende ne canlandırıyorsa onu çiz.” derim. Böyle olunca kafamda canlanandan tamamen farklı ama konuyu çok iyi yansıtan bir çizim gelebiliyor ve “İşte bu!” diyorum. Genelde yaratıcı süreçlerde insanlar hep “en iyisine” ulaşmaya çalışıyor. Ama asıl önemli olan içinizden gelen, sizden bir parça taşıyan basit bir iştir. Bazen o kadar basit bir şey üretiyoruz ki aslında sizin aklınıza gelmiş oluyor ama “daha mükemmelini arayayım” diye göz ardı ediyorsunuz. Aslında biz de basit düşünüp herkesin aklına gelebilecek şeyleri yapıyoruz. Mesela bizimle çalışan çizerlerin çoğu çok genç. Çoğunu Instagram’dan buluyorum. Hep karşıma çıkıyorlar; “Bize çizsene.” diyerek DM atıyorum ve böylece birlikte çalışmaya başlıyoruz.

Ç.M.A: Geldiğiniz için teşekkür ederiz.

A.D.K: Ben teşekkür ederim. Sağ olun, elinize sağlık.

Yorum Yazın