Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?

Yayın Tarihi: 17 Mayıs 2026
Toplam Okunma: 585
Okuma süresi: 8,4 dakika

-Çiğdem Karataş

“Günümüzde dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim kitaplarıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel bağlamlarından kopuktur. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri olan Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?”

Kişisel gelişim, günümüzde kitaplar, kurslar ve YouTube kanalları gibi birbirinden farklı mecralarla modern bireyin nasıl düşünmesi, hissetmesi ve yaşaması gerektiğine dair güçlü söylemler üretmektedir. Milyonlarca okuyucuya “Başarı ve mutluluğun formülü burada.”, “Senin en iyi versiyonunu yaratacağız.” gibi vaatlerde bulunan kişisel gelişim, bireysel çabayı merkeze alan anlatılarıyla çoğu zaman toplumsal, ekonomik ve tarihsel bağlamı arka plana iter. Günümüzde iş hayatında belirli bir konuma ulaşmış ve “başarılı” olarak kabul edilen pek çok kişi, herhangi bir akademik ya da psikolojik uzmanlığa sahip olmaksızın kişisel gelişimle ilgili içerikler yayımlayabilmektedir. Herkese sıfırdan başlayarak başarıya ulaşma vaadinde bulunan bu içeriklerdeyse çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçek vardır. Yazarın kendi hikâyesi, okurunkinden çok farklı başlangıç koşullarına dayanıyor olabilir. Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur: “Kişisel gelişim yazarları, okuyucularına vaat ettikleri dönüşümü gerçekten mümkün kılabilir mi?”

Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu eserinde, bu durumu, toplumu bireyin hem gardiyan hem mahkûm olduğu bir hapishaneye benzeterek açıklar. Han’a göre artık birey başaramadığı her şeyin sorumluluğunu yalnızca kendisine yükler; sistem değil, birey suçludur. Aynı eserde Han, günümüz toplumunun en aldatıcı yönlerinden biri olarak her şeyin mümkün olduğunu fısıldayan “pozitiflik kültürünü” işaret eder. Başarmak, parlamak, üretmek, gelişmek… Bu kelimeler modern bireyin ruhuna kodlanmıştır. Ancak Han’a göre bu sınırsızlık yanılsaması, bireyde “başarısızlık” duygusunu derinleştirir. Çünkü başarı artık bir ayrıcalık değil, zorunluluk hâlini almıştır.

“Yapamamak” kişisel yetersizlik sayılır. Birey sürekli olarak kendini optimize etmekle yükümlüdür ve bu yük, depresyon, tükenmişlik ve anksiyete gibi yeni kuşak patolojileri doğurur. Kişisel gelişim kitapları aslında bahsedilen pozitiflik kültüründen beslenir. Sosyal mecralarda bu maksatla içerikler paylaşılır, kitaplar yazılır. Bundan farklı olarak Han, modern dünyada en radikal eylemin “yapmamak” olduğunu öne sürer. “Yapmamayı tercih ederim.” sözü, pasif direnişin simgesine dönüşür. Bu tutum, performans toplumuna doğrudan karşı gelir. Sürekli üretmeye zorlanan bireyin “durmayı”, “reddetmeyi”, “geri çekilmeyi” seçmesi, günümüzün en güçlü itiraz biçimidir. Han, bu tercihi yeni bir özgürlük biçimi olarak sunar.

Kişisel gelişim, bunun tam aksine, yapmayı, başarmayı, değişmeyi ve gelişmeyi öğütler. Aslında bir bakıma, çözüm sunmaya çalışırken okuyucularda “yetersizlik ve eksiklik” duygusuna yol açar. “Erken kalk, üretken ol, özgüvenli ol, kendini sev, fit görün” gibi cümleler insanı geliştirirken eksik hissettirir. Başarısızlık çoğu zaman ailelerinden devraldıkları imkanlar doğrultusunda başarıya ulaşan kişiler tarafından tanımlanır. Aynı koşullara sahip olamayan pek çok birey, sürekli olarak daha iyi bir benlik arayışı içerisindedir. Söz konusu arayış, sadece modern toplumlarda değil, öncesinde de vardır. Bugün sadece bu bakış açısı, eskisine nazaran daha görünür, daha net ve aslında her yerdedir. Byung-Chul Han’ın söyleminin aksine bu içeriklerle hayatının değiştiğini söyleyen, faydasının olduğunu iddia eden pek çok insan da çıkmaktadır. Belki de bu olayın özüne inmek, anlamak ve fikir yürütmek için daha kapsamlı bir temel oluşturabilir.

İnsan, varoluşunun başından beri gördüğü ve deneyimlediği şeyleri anlamlandırmaya çalışmıştı. Bu noktada ünlü düşünürler; Sokrates, “Kendini sorgulamazsan gelişemezsin”, Stoa, “Zihnini yönetirsen hayatını yönetirsin”, Aristoteles, “Kendinin en iyi versiyonu ol.” diyerek insanın kendini anlamlandırma çabasında yol gösterici oldular. Dinlerin ve felsefenin bünyesinde barınan erdem, ahlak gibi konular; öğüt verici bir dille toplumu birçok kez iyiye yönlendirmeye çalıştı. Bu durum Sanayi Devrimi’ne kadar da farklı isimler ve eserler ile devam etti. Fakat Sanayi Devrimi’yle toplumsal yapılanmada değişiklilerin yaşanması ve sosyoekonomik sınıflar arası geçiş yapmanın mümkün olduğunun görülmesi ile insanlar şunu sormaya başladı: “Zengin olmak mümkün, ama nasıl?” İşte bu soruyla kendilerine bir rehber arayan insanlar, çözümü kişisel gelişim kitaplarının verdiği öğütlerde buldu.

Başarı Herkes İçin Aynı mı?

Tarih 1859 yılına geldiğinde insanlar kişisel gelişim kitaplarıyla tanıştı. İskoçyalı yazar Samuel Smiles’ın Self-Help (Öz-Yardım) kitabı, bireyi temel alarak gelişimin kişilerin içerisinde olduğu düşüncesini savunuyordu. Buna göre; sanayi devriminin getirdiği sosyal değişimler, insanların kendi hayatlarını değiştirebilecek ekonomik fırsatlar yaratmıştı. Kitap ilk cümlesiyle, okuyucuya; “Devletten, kraldan veya soylu bir hamiden yardım bekleme. Kurtarıcı sensin. Eğer fakirsen bu senin suçundur (tembelliğindir), eğer zengin olacaksan bu senin alın terinle olacaktır” diyerek yol gösteriyordu. Yazar, daha ilk paragraftan, yoksulluğu tembellikle eşleştiriyor, yoksul yaşamak zorunda olan insanları yeterince çalışmamakla suçluyor gibi gözüküyordu. Ancak bu yaklaşım, bireyin içinde bulunduğu sınıfsal yapı ile bu yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarak, ekonomik ve siyasal sisteme yönelik eleştirinin kişisel gelişim söylemi içerisinde bilinçli bir biçimde dışarıda bırakıldığını da ortaya koymaktadır.

“Aslında bugünün toplumunu sırtında bir pelerin gibi taşıyan “pozitiflik kültürü” o günlerde de bir şekilde farklı arayışlara öncülük etmişti. Belki arayış farklı olsa da yol gösterici bir kılavuz, deyim yerindeyse Kuzey Yıldızı gibi, bu arayışın yolcularına iz gösterme iddiası taşıyordu.”

Peki ya, başaranların aksine kaybedenlerin hikâyesi bu kişisel gelişim serüveninde kendine nasıl yer bulacaktı? Kitaplarda sadece kazananları, değişenleri, zenginleşenleri mi okuyacaktık? İstatistik bilimiyle tanınan matematik profesörü Abraham Wald, aslında “Hayatta Kalan Yanılgısı” (Survivorship Bias) kavramıyla son derece değerli bir kapı aralayarak konuya açıklık getirmişti. “Hayır! Kanadından vurulan dönebildi ama motordan vurulanlar dönemedi, düştü. Siz düşenleri görmüyorsunuz”. Bu söylemin çıkış noktasıysa II. Dünya Savaşı’nda savaştan dönen uçakları inceleyen mühendislerin bir tür yanılgısıydı, “En çok kanatlarından vurulmuşlar, oraları güçlendirelim.” Biz sadece başarmış ve yaşadıklarını kitaba dökebilmiş o şanslı insanları okuyoruz. Çünkü başarmayı deneyip de hayat şartlarına yenik düşenlerin hikayeleri, raflarda satılmıyor. Konuya bir başka perspektiften bakan Amerikalı sosyolog Charles Wright Mills, Sosyolojik Hayal Gücü isimli eserinde şöyle demektedir: “İnsanlar genellikle dertlerini kendilerininmiş gibi deneyimler ve bunun toplumsal ve tarihsel nedenlerinden habersizdirler”.

Aslında çevresel etmenleri bir bakıma, görmezden gelen kişisel gelişim kitaplarına yöneltilmesi gereken en net eleştiri de kamerayı ancak buraya koyarak görülebilir. En azından bugün, dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim alanıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel nedenlerinden uzaktır. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri, Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?

Bu noktada kişisel gelişim söylemine yöneltilen eleştirilerin felsefi ya da sosyolojik bir tartışma alanında kalmadığı, bilimsel araştırmalarla da desteklendiğini görmek mümkündür. Bireyin ruh hâlini ve mutluluk düzeyini sadece kişisel çaba ve motivasyonla açıklayan yaklaşım, sosyoekonomik koşulların psikolojik etkilerini görmezden gelir. Bu durumda ise ortaya eksik ve indirgemeci bir tablo çıkmaktadır. Oxford Üniversitesi’nde yapılan “Sosyoekonomik Statü ve Depresyon” isimli bir çalışmaya göre düşük gelir ve güvencesiz iş gibi ekonomik zorluklar, depresyon riskini iki kat arttırmaktadır. Yani mutluluk gibi temel bir mesele bile bireysel hayatımızda aldığımız aksiyonlardan ziyade içinde bulunduğumuz sosyoekonomik şartlarla yakından ilgilidir.

Paul Lafargue’ın yıllar önce önerdiği “Tembellik Hakkı” ya da Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu belki de kişisel gelişim içeriklerine biraz daha eleştirel ama yapıcı bakmak için bizlere yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Bize sürekli “Sabah 5’te kalk, dünyayı yönet!” derlerken, Lafargue ise “Dur ve yaşa!” diyor. Belki de en iyi versiyonumuz, sürekli koşturan gergin halimiz değil; mışıl mışıl uyuyup dinlenmiş, istediği saatte uyanmış, istediği rutini uygulamış kısaca istediği şekilde yaşayan halimizdir. Çünkü yorgun bir toplumda, her an dinç ve üretken olmaya zorlanan bizler, zaman zaman “tembel” olma hakkına ihtiyaç duyabiliriz.

Yorum Yazın