Edinburgh’tan Ayvalığa, Uluslararası Film Festivali & Genç Sinema

Yayın Tarihi: 13 Mayıs 2026
Toplam Okunma: 38
Okuma süresi: 40,2 dakika

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin direktörü Azize Tan; festivalin hikâyesini, Genç Sinema Programı’nı, bağımsız sinemanın bugününü, algoritmaların yapımlara etkisini ve dijital dünyanın sinemada yarattığı dönüşümü anlattı. Edinburgh örneğinden ilhamla ortaya çıkan, Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin; kentte yarattığı değişimi Azize Tan’dan dinleyin.

Betül Özdemir: Azize Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hoş geldiniz.

Azize Tan: Hoş bulduk. Teşekkür ederim davet ettiğiniz için.

B.Ö: İlk soruma Ayvalık Uluslararası Film Festivali hakkında konuşarak giriş yapmak isterim. İstanbul gibi bir metropolde büyük bir festivali yönettikten sonra Ayvalık’ta daha butik ve yarışmasız bir model seçtiniz. Festivalin yarışmasız olması oldukça dikkat çekici. Bu anlamda festivalin yapısını nasıl açıklarsınız?

A.T: Ben çok uzun yıllar İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda (İKSV) çalıştım, oradan emekli oldum. Türkiye’nin hakikaten en büyük uluslararası festivalinin başındaydım. 20 küsür senede hemen hemen her pozisyonda çalıştım. Dokuz yıl direktörlüğünü üstlendim. Büyük şehirde festival yapmakla daha küçük ölçekli bir şehirde festival yapmanın arasında önemli farklar var. Bir de benim ayrıldığım dönemde Türkiye’deki festivallerde birtakım sorunlar oluyordu. Aslında benim için Ayvalık biraz ikinci bir şans gibiydi. 20 küsur yıllık tecrübemi damıtıp, neleri doğru yaptım, neleri yanlış yaptım, sil baştan yapsaydım nasıl yapardım gibi sorgulamalarım oldu. Ayvalık bu fikirleri hayata geçirme fırsatına sahip olduğum bir festival…

Ben hayatımın bir döneminde Edinburgh’ta yaşadım. Edinburgh festivaller kenti olarak tanınır ve küçük çaplı bir şehirdir. 500 bin kişi yaşar. Ama özellikle yaz aylarında devam eden çok disiplinli bir festivali vardır. Kentin bütün havası festivalle birlikte değişir. Yüksek katılımcı akışı olur. Buradaki festival ve festivalin şehri dönüştürme şekli beni çok etkilemişti. İstanbul ise giderek daha da büyüyen devasa bir metropol ve İstanbul’da ne yaparsanız yapın kayboluyorsunuz. İstanbul sizi yutuyor. Mesela 90’lardaki İstanbul Film Festivali ile şimdiki İstanbul Film Festivalini mukayese etmek ya da aynı tadı bulamıyoruz demek biraz haksızlık olur. Çünkü şehirdeki değişimleri de göz önünde bulundurmak lazım. Artık İstanbul’un birden fazla merkezi var. Eskiden kültür sanat dediğimiz zaman bir tek İstiklal Caddesi, Beyoğlu akla gelirdi. Şimdi Kadıköy var, Ataşehir var. O nedenle yeni bir festival yapma fikri doğunca Edinburgh gibi daha küçük ölçekli bir yerde yapsak o festivalin şehri değiştirme deneyimini biz de yaşasak nasıl olur diye merak ettim. Gerçekten kendi karakteri olan bir festival olsun istedim. Ayvalık’ta düzenlediğimiz festival deneyiminin oraya özgü olmasının kıymetli bir şey olduğunu düşündüm. Bir de özellikle pandemiden sonra insanların bir araya gelme, sosyalleşme, aidiyet, bir etkinlik etrafında buluşma istekleri de festivalin şekillenmesinde biraz etkili oldu.

Yarışmanın olmaması ise başından itibaren verilmiş bir karardı. Çünkü belediyelerin düzenlediği festivallerde inanılmaz büyük para ödülleri konuluyor. Film yapmak çok zor bir şey ve bu ödüllerin sinemacılar için ne kadar önemli olduğunu biliyorum ama bir taraftan da bunu çok problemli buluyorum. Yüksek para ödüllerinin festivallerin üzerine getirdiği hem maddi hem de psikolojik yükü görüyorum. Bunlar festivallerin içinde bir gerilim oluşturuyor. Sadece yarışma filmleri konuşuluyor. Geri kalan festival programında gösterilen filmler neredeyse kayboluyor. İnanılmaz derecede kulisler oluyor. Festival bitiyor arkasından yarışma sonuçları günlerce aylarca konuşuluyor. Yani neredeyse insanlar birbirlerinin yüzüne bakmıyor. Ben böyle bir gerginlik ortamının bu festivalin içerisinde olmasını istemedim. İnsanların mutlu oldukları, geldiklerinde sinema konuştukları, her filmin eşit değer gördüğü bir yapı oluştursak nasıl olur diye düşündüm. O şekilde karar verdik yarışmasız bir festival yapmaya. Bunun bir ihtiyaç olduğunu da Ayvalık’ın gördüğü ilgiyle ortaya çıkmış oldu.

B.Ö: Teşekkürler. Film yapımlarının ciddi maliyetleri sürekli haber oluyor. Çok büyük paralar harcanıyor. Aksine bağımsız sinemanın finansman bulmakta zorlandığı bu dönemde, yerel festivallerin sadece birer gösterim alanı değil, aynı zamanda birer dayanışma ağı haline geldiğini söyleyebilir miyiz?

A.T: Öyle kesinlikle. Biz Ayvalık’ı ilk önce Başka Sinema’yla başlatmıştık. 2018 yılında onlarla üç festival yaptık. Sonra biz ayrıldık ve festivalin çalışanları olarak Seyir Derneği’ni kurduk. Son 4 yıldır tamamen bağımsız olarak çalışıyoruz. Toplamda 7 festival yaptık. Üç tanesi Başka Sinema’yla olan Ayvalık Film Festivali’ydi; daha sonra Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne döndü. Başka Sinema’da aslında alternatif bağımsız filmlerin dağıtılacağı bir platform olarak doğmuştu. Bu festival de biraz o tip filmlerin gösterileceği bir merkez olarak Ayvalık’ı seçerek başladı.

“Son yıllarda film üretmek kadar film dağıtmak ve seyircilere ulaştırmak da sorun haline geldi. Sinema salonlarını filmleri belirli bir süre o salonlarda tutmaya ikna etmek de ayrı bir dert. O yüzden aslında bütün bu festivaller, bütün bu kültürel etkinlikler, işte bazı alternatif salonlar, belediye salonları vesaire, böyle filmlere ulaşmak için çabalayan insanları bir araya getirmek için çok iyi bir platform oluşturuyor.”

Çünkü bu tip filmler emek istiyor. Evet belki 5 milyon insan izlemeyecek. Ama bu demek değildir ki bu filmlerin izleyicisi yok. Film izleme alışkanlıkları çok değişti. Sinema izleme biçimimiz sil baştan yeniden şekilleniyor. Geçenlerde Netflix, Warner Bros’u satın aldı. Yani Disney’lerin, Netflix’lerin bütün görsel olarak üretilen şeylerin neredeyse %80-90’ını domine ettiği bir dünyadan bahsettiğimiz zaman tabii ki bu tip platformların var olması çok önemli. Bu tip filmler için bir seyirci var. Ben ömrümü bunları yaparak geçirdim. İstanbul gibi bir olanağın ve daha fazla dağıtım ağının olduğu yerde bile izleyiciler bu kadar büyüklüğün içerisinde istediği filme ulaşamıyor. Film vizyondan kalkıyor.

Ayvalık’ta biz şunu gördük hakikaten bu filmlere çok ciddi bir talep var. Ayvalık bu anlamda buluşma alanı yaratmayı başardı. Bir de Ayvalık’ın tabii cazibesi de var. O ikisi bir araya geldi. Gerçekten sadece Ayvalıklı’ların gelmesiyle bu kadar büyümedi festival. Civardan, Balıkesir’den bütün körfez bölgesinden; Burhaniye’den, Edremit’ten, Çanakkale’den, İzmir’den, Aydın’dan, Manisa’dan, İstanbul’dan. Seyir Derneği’ni kurduğumuz zaman son dört yılda 5.000 kişiden 12.000 kişiye çıktı bizim izleyici sayımız. Bu çok büyük bir artış. Ne yazık ki kapitalist düzende iyi bir şey yaptığınız zaman ödüllendirilmiyorsunuz. Her şey rakamlar, her şeyi çok büyük ölçekli yapmanız gerekiyor. Yani o yüzden o inadı ve o sabrı göstermek gerekiyor diye düşünüyorum ben. Çünkü inanılmaz bir kitle oluştu orada. Hakikaten festival zamanında Ayvalık’ın değiştiğini görebiliyorsunuz. Sokaklarda dolaşan herkes ya sinemaya gidiyor ya bir sinemacıyla konuşuyor. Sokak aralarından yönetmenler, oyuncular çıkıyor. Herkes son derece rahat. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kafelerde, film aralarında sohbet ediyorlar. Bir hiyerarşi yok. Kırmızı halılar, kırmızı kordonlar yok. Zannediyorum günümüzde bunu yaratmaya kimse çok fazla çaba göstermediği için aslında çok benzer şeylerin içerisinde sürekli olarak debelenip duruyoruz.

B.Ö: Ayvalık halkıyla festival arasındaki bağı nasıl kurdunuz? Yani nasıl organik bir şekilde inşa ettiniz? Bunu yaparken zorlandınız mı? Ya da Ayvalık halkı buna nasıl yaklaştı?

A.T: Şimdi şöyle, ben Ayvalık’a ilk gittiğim zaman 2018’de Başka Sinema’yla birlikte, “İstanbul Film Festivali direktörüyüm” falan diye gitmiştim. Büyük ölçekte bir şeyin başında olduğun zaman zannediyorsun ki kapılar hemen açılacak, her şey kolay olacak. Bir de Ayvalık’ta tanıdıklarımız vardı. İKSV’deyken Köprüde Buluşmalar’ı da ben başlatmıştım. Onun kuruluş aşamasında iki sene çalışmış olan Çiğdem Öztürk vardı mesela. Ben zaten gider gitmez onları aradım. Onlar da kültür sanat camiasını yakından bilen ama aynı zamanda da uzun zamandır Ayvalık’ta yaşayan, oraya herkesten önce göç etmiş insanlardı.

“Biz festivali yaparken, sinema salonu olmayan bir binayı sinema salonuna çevirdik. Üç tane mekânımız var. Ayvalık daha küçük bir şehir olsa da bir kasabada yapıyoruz havasıyla değil, bayağı bir uluslararası festival gibi; İtalyan kasabasında bir uluslararası festival nasıl yapılacaksa aynı standartları korumaya çalışarak yaptık ilkini. Sonra ben Festivalin ilk sabahı kalktım, sinemanın önünde duruyorum. ‘Ya kimse gelmezse?’ diye bir panik halinde. Fakat neyse ki korktuğumuz olmadı. Demek ki bazı şeylerde siz ne kadar planlarsanız planlayın doğru zamanlama ve şans gerekiyormuş.”

O yüzden tabii ki Ayvalık’ı ve Ayvalık’ın kültür-sanat ortamını en iyi bilecek insanlardan biri olduğu için gider gitmez Çiğdem beni birtakım insanlarla tanıştırdı. Belediye ile bir görüşmemiz oldu. Filiz Ali’nin kurmuş olduğu Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nden ortak tanıdıklarımız vardı. Karşılaştığımız herkes aynı üç beş isimden bahsediyordu. Gidip o insanlarla konuştuk, toplantılar yaptık. Küçük bir yere gittiğiniz zaman önce sizi test ediyorlar. Küçük yerlerin büyük şehre oranla dinamikleri çok farklı. Bunu anlamak lâzım. “Büyük yerden geldim ben burada kendi düzenimi kuracağım, benim istediğim şekilde işler ilerleyecek” diyorsanız, unutun onu. Gittiğinizde, nerede ne yaparsanız yapın, oranın düzenine bir an önce ayak uyduracaksınız. Anlayacaksınız. Gidip de üstten bir bakış ile “Biz bu işleri çok iyi biliriz” derseniz olmuyor. Öncelikle o insanlarla aranızda bir sıcak ilişki kurmanız lazım, size güvenmeleri lazım.

Ondan sonra ben Ayvalık’a çok sık gittim. Hemen hemen bütün sokaklarını yürüyerek gezdim. Mümkün olduğu kadar fazla insanla tanışmaya çalıştım. Bu tanıştığım insanlar da sadece belirli kesimden insanlar değil. Tabii ki bazı iş kolaylaştırıcı, iş yapmanızı sağlayacak insanlarla tanışabiliyorsunuz, onlarla konuşabiliyorsunuz. Esnafla da konuşuyorsun, şehrin dinamiğini anlamaya çalışıyorsun. Bu şehrin merkezi neresi, insanlar en çok nereye gidiyor? Çünkü ben yaptığım bütün festivallerde şimdiye kadar hep seyirci festivaliydi. Bütün film festivalleri seyirci festivali değildir. Mesela Cannes bir endüstri festivalidir, çok az biletli seyirci vardır. Çoğunluğu akredite konuktur, basındır, alıcı satıcıdır. Yani orası bir pazardır, bir markettir aslında. Çok zordur bilet bulabilmek Cannes’da. Ayvalık’ın hedefi en baştan itibaren seyirci festivali olduğu için Ayvalık’ta insanlar nereye gider, nerede toplanırlar, nereyi kullanmak lazım sorularını sorduk.

Her şeyi Ayvalık merkezde tutmanın daha mantıklı olacağına karar verdik. Çünkü her şeyin yürüme mesafesinde olması, bir sürü şeyi çok kolaylaştırıyor. Yani bunlar tabii ki şehrin gelişimiyle de alakalı şeyler. Festivali organize ederken sizin tek başınıza değiştirebileceğiniz şeyler değil, şehirle gelişiyor, büyüyor, farklılaşıyor. Biz 2018’de ilk yaptığımız festivalle, bugün yaptığımız festival arasında her yıl şehirdeki gelişmelere göre kendimize yeni pozisyonlar alıyoruz. O yüzden çok konuşarak ve insanları ikna ederek ilerlemeye çalıştık.

Fakat zannediyorum bizim en büyük şansımız ilk yılımızda ana sponsorumuzun olmasıydı. Bir de şeyi hatırlıyorum, bunu her zaman anlatıyorum. Biz festivali yaparken, sinema salonu olmayan bir binayı sinema salonuna çevirdik. Üç tane mekânımız var. Ayvalık daha küçük bir şehir olsa da bir kasabada yapıyoruz havasıyla değil, bayağı bir uluslararası festival gibi; İtalyan kasabasında bir uluslararası festival nasıl yapılacaksa aynı standartları korumaya çalışarak yaptık ilkini. Sonra ben Festivalin ilk sabahı kalktım, sinemanın önünde duruyorum. “Ya kimse gelmezse?” diye bir panik halinde.

Fakat neyse ki korktuğumuz olmadı. Demek ki bazı şeylerde siz ne kadar planlarsanız planlayın doğru zamanlama ve şans gerekiyormuş. Bizim de yaptığımız şeye orada çok büyük bir ihtiyaç varmış, Ayvalık’ı çok doğru bir yer olarak seçmişiz. Şansımız da yaver gitmiş. İlk sene gerçekten çok başarılı oldu festival. Belediyenin telefonları kilitlendi “Siz burada ne olduğunun farkında mısınız?” diye. Bayağı herkes geldi, hiç Türkiye’de yapılmamış bir şey; sinema salonu olmayan bir yeri, bütün binayı böyle bir festival merkezi ve sinema salonuna çevirmek, böyle bir buluşma alanı yapmak. Biz tabii ki ilk yılı bu kadar başarıyla atlatınca ikinci yıl insanları ikna etmemiz çok daha kolay oldu. Ama bu arada tabii şöyle de bir şey de var; benim sektördeki daha önceki tanınırlığım ve tecrübem çok faydalı oldu.

Algoritmalar Çağında İnsan Dokunuşu

B.Ö: Buradan artık farklı bir konuya geçmek istiyorum. Bir küratör olarak algoritmalara dayalı film önerileri dünyasında insan eliyle seçilmiş bir program sunmanın bugün sizin için nasıl bir anlamı var?

A.T: Ben hayatım boyunca içgüdülerime çok güvendim. Ben her şeyden önce bir sinema seyircisiyim. Benim İKSV’de çalışmaya başlamam da aslında film festivalinde çok film izlemek istemem ve para yetiştirememem sonucunda oldu. Üniversitede çeviri okudum ve altyazı çevirmeni arıyorlarmış diyerek başvurdum. Hem çalışıyordum, yaptığım çevirilerden para kazanıyordum hem de filmler için para vermek zorunda kalmıyordum. Ben her şeyden önce bir izleyiciyim. O yüzden festivalleri tasarlarken de film seçerken de her zaman izleyici gibi düşünüyorum. Bir de bütün bu algoritmalar inanılmaz bir şekilde hayatın sürprizini öldürüyor. Bir noktadan sonra orijinallik kalmayacak, her şey birbirine benzemeye başlayacak, inanılmaz sıkıcı olacak gibi geliyor. O yüzden ben bu işi insan eliyle yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum.

Çünkü bu festivalleri özellikle başarılı kılan ve insanların buraya tekrar tekrar gelmesini sağlayan şey aslında o insan ilişkisi. Bir filmi illa beğenmek zorunda da değilsiniz. Ben her zaman onu söylüyorum. O yüzden bu böyle puanlama sistemleri falan benim aşırı sinirime dokunuyor. “4.75 yıldız verdim” falan gibi… Ben bir filmle kurulan ilişkinin çok kişisel olduğunu düşünüyorum. Film kötü olabilir ama o filmin içerisindeki bir an sizi çok etkiler, aklınızdan hiç çıkmaz. O yüzden herkesin kendi deneyimini yaşaması, kendi kararını vermesi gerektiğini düşünüyorum. O filmler etrafında insanlarla çok anlamlı sohbetler edebilirsiniz. Ben arkadaşlarımla ya da tanıdıklarımla konuştuğum zaman bir filmle ilgili fikrimin zaman zaman değişebildiğini gördüm. Yani benim dikkat etmediğim, benim anlamadığım bazı zamanlarda, bazı şeylerin o filmde farklılaşabileceğini ya da okuduğum bir film eleştirisinin bana filmle ilgili başka bir şey düşündürebildiğini de fark ettim. Yani aslında kıymetli olan şeyin bu paylaşımlar olduğunu düşünüyorum. O yüzden algoritmanın kararı, evet algoritma üç aşağı beş yukarı sizin zevklerinizi bilebilir ama sürpriz diye bir şey de var. Bu yüzden ben insan faktörünün çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta biz gerçekten çok sosyal bir iş yapıyoruz. İnsanlar için bir şey yapıyoruz. Her ne kadar karanlık salonda hep beraber bir ekrana baksak da sonuçta bir paylaşım söz konusu.

 

Ceren Aydoğdu: Ben şunu hatırlıyorum; Aftersun bu kadar popüler olmadan önce ilk defa Ayvalık amfitiyatroda izlediğimi, arkadaşlarımla izleyip çok etkilenerek çıktığımızı… Ama o kadar popülerleştikten sonra gidip ben o filmi izleseydim mesela, aynı şey olmazdı.

A.T: Çok haklısınız. Yani o filmlerin ilk defa gösterilmesinin de Ayvalık’ta olmanın da filmlerle kurduğunuz ilişkiye etkisi var. Şimdi mesela festivallerin sosyal medya ile ilişkileri de çok problemli. Örneğin Cannes Film Festivali basın gösterimlerinin tarihlerini değiştirdi. Eskiden basına önceden gösteriyordu ve kota koyuyordu. İlk gösterim yapılmadan paylaşmayacaksınız diye. Fakat sosyal medya ile onu delmeye başladı insanlar. Birdenbire daha filmi halk izlemeden, göklere çıkartıyorlar ya yerden yere vuruyorlar. İllaki festivalde ya bir başyapıt çıkartacaksınız ya da yerlere vuracağınız bir şey bulacaksınız. Yerden yere vurdukları filmi seyrettiğiniz zaman; o kadar da kötü bir film değilmiş diyorsunuz. İnsanların hayatlarını, kariyerlerini falan yok edecek kadar ileri gidebiliyor. Bunlar çok tehlikeli. Artık günümüzde bütün o “trade paper” dedikleri Variety, Hollywood Reporter falan gibi alanlarda her şey o kadar hızlandı ki. Mesela yazarların ışıklı kalemleri var ve daha filmi seyrederken yazıyor eleştirisini.

B.Ö: İnsan bir filmi tekrar tekrar izlediğinde her defasında farklı bir şey yakalıyor, farklı bir duyguya giriyor. Mesela Aşk ve Gurur’da bir el hareketi vardır meşhur. Her izlediğimde farklı bir his canlandırıyor bende.

A.T: Çünkü insan aynı insan değil. Ben mesela bazı filmleri yıllar yıllar önce; yani çok gençken seyretmişim. Gençken insan daha bir hevesli oluyor. Her şeyi seyrediyor. Festival zamanı günde dört film seyrediyorsun. 18-20 yaşındayken seyrettiğin bir filmi 40 yaşında 50 yaşında seyrettiğin zaman fark ediyorsun ki o filmi anlamamışsın. İzlediğin zaman onu anlayacak olgunluğun yokmuş, hayat tecrüben yokmuş, film bambaşka bir şeye dönüşüyor senin için. Çok farklı oluyor. Bazı filmler çok iyi yaşlanıyor, bazı filmler o kadar iyi zamana karşı koyamıyor. Farklı bir deneyim. Duygusal olarak, çocukluğumda yaşadığım bir şeyi, okuduğum bir kitabı hatırlatıyor.

“Bazen aradan yıllar geçiyor, filmi hatırlamıyorsunuz ama filmin sizde bıraktığı hissi hatırlıyorsunuz. O sizinle kalıyor. Mesela Fellini’nin görüntüleri…”

B.Ö: Kariyeriniz boyunca yüzlerce film izlediniz. Birçok profesyonelle çalıştınız. Sizin için bir filmi iyi yapan şey nedir?

A.T: Filmine göre değişir. Ama benim için filmin bıraktığı his. Bazen aradan yıllar geçiyor, filmi hatırlamıyorsunuz ama filmin sizde bıraktığı hissi hatırlıyorsunuz. O sizinle kalıyor. Mesela Fellini’nin görüntüleri… Ben on yaşındaydım, o zaman yaş sınırı falan da yoktu, teyzem ve annem beni sürükleyip sürükleyip her filme götürürdü. Hiç görmemem gereken yüzlerce filmi gördüm. Festivale teyzem götürürdü beni. O zaman İnci Sineması vardı Pangaltı’da, tahta sandalyelerin üzerinde akşam 9.30 seansında altyazısız gösterilirdi film. O zaman altyazı yoktu, simultane çeviri vardı. 9.30 seanslarında da film orijinal, ne altyazı ne simultane çeviri hiçbir şey yok. Fellini seyretmeye götürmüş beni, on yaşındayım. Ne anlayacaksın sen Fellini’den? Hala gözümün önünde o sahneler. Gitmiyor bütün o renkler. Gemi Gidiyor hala gözümün önünde, gece rüyama falan giriyor yani, on yaşında seyrettiğim o film. O yüzden filmde sizi etkileyen neyse, filmle sizin kurduğunuz bağ, her şey olabilir. Ben buralarda herhangi bir formülün işleyebileceğini düşünmüyorum açıkçası. Dediğim gibi sizin o filmle, o medyumla, o mecrayla aranızdaki kurduğunuz ilişki önemli olan şey.

B.Ö: Bu durum hissediliyor bence. Bir filmi izlerken ne kadar özenildiği ya da nasıl bir insanın yaptığı ufak ayrıntılarla anlaşılabiliyor. Filmi yapma motivasyonu fark edilebiliyor.

A.T: Bu konuyu film yapmak isteyen birçok öğrenciyle konuşuyoruz gelenlere de, festival yapmak isteyenlere de aynı şeyi soruyorum. Film yapmak hiç kolay bir şey değil. Üç yılınızı, dört yılınızı alıyor. Hele de bugünün şartlarında iyice zorlaştı. “Niye yapıyorsunuz?” Bunun cevabını kendinize verebiliyor musunuz? “Niye bu filmi yapmak istiyorsunuz? Niye bu filmi yapmak sizin hayatınızda bu kadar önemli?” Hayatınızın dört yılını buna vereceksiniz. Bir sürü insanı ikna edeceksiniz. Para bulacaksınız, şunu yapacaksınız bunu yapacaksınız. En sonunda bu filmi yaptınız çok güzel oldu. Niye? İşte o iyi film bence, o niyeyi bana anlatabilen film. Ben onun o filmi niye yaptığını anlayabiliyorum, görebiliyorum. Çünkü sonuçta amacımız bir şekilde birbirimizle iletişim kurmak. Birbirimize bir şey anlatmak. Hayatı anlamaya çalışmak. “Niye buradayız? Ne yapıyoruz? Ne işe yarıyoruz? Amacımız ne?” Bunlardan bir tanesini bana hissettirebiliyorsa o benim için iyi bir film. O zaman, filme dair düşünmüş derdini bana anlatabilmiş, bir derdi olduğunu en azından bana hissettirebilmiş olması, zannediyorum filmi benim için bunlar iyi yapıyor.

B.Ö: Zaten dijital platformların da en büyük sorunu bu değil mi? Konuşmanızın başında da değinmiştiniz bu Warner Bros – Netflix konusuna. Bundan yola çıkarak dijital platformların yükselişiyle beraber sinema salonu deneyimi bir nostaljiye mi dönüşüyor acaba? Yoksa festivaller bu deneyimi koruyan son kaleler mi?

A.T: Bilmiyorum. Bunu hep beraber yaşayarak göreceğiz. Ben sinemanın tamamen kaybolacağını düşünmüyorum. Çünkü sinemanın çok sosyal bir tarafı var, bunu unutmayalım. İnsanın her zaman için o sosyalleşmeye çok ihtiyacı var. Sinema bunun için en uygun sanat dallarından bir tanesi. Mesela bir sürü filmi, nerede izlediğimle, kiminle izlediğimle birlikte de hatırlıyorum. Hangi sinema salonunda seyrettim? Hatta duyduğum kokuyu bile hatırladığım zamanlar oluyor. O yüzden ben sinemanın biteceğini düşünmüyorum. Ama sinema yapmanın yolları değişecek. Bütçeler değişecek. Belki bağımsız sinema artık iyice gerilla sinemaya dönüşecek. Martin Scorsese de bir röportajında söylemişti; orta sınıf yok oldu, aşırı zenginler ve aşırı fakirler var. Orta bütçeli film diye bir şey de kalmayacak. Ya gerilla usulü çok küçük bütçeli filmler olacak ya da inanılmaz büyük bütçeli, sinema salonunda büyük ekranda seyretmeniz gereken, o teknolojiyle yapılmış filmler olacak. Bunu söyleyen ben değilim, bir sürü insan buna benzer şeyler söylüyor. Ama ben festivallerin ne olursa olsun bir şekilde, sinemadaki bütün o gelişmelerin takip edildiği, insanların bir araya geldiği, o filmler üzerine konuşulduğu, ilk düşüncelerin ortaya çıktığı, sinemanın geleceğinin ne olacağı konusunda tartışıldığı yerler olarak bir şekilde önemlerinin devam edeceğini düşünüyorum.

“Ben sinemanın tamamen kaybolacağını düşünmüyorum. Çünkü sinemanın çok sosyal bir tarafı var, bunu unutmayalım. İnsanın her zaman için o sosyalleşmeye çok ihtiyacı var. Sinema bunun için en uygun sanat dallarından bir tanesi. Mesela bir sürü filmi, nerede izlediğimle, kiminle izlediğimle birlikte de hatırlıyorum. Hangi sinema salonunda seyrettim? Hatta duyduğum kokuyu bile hatırladığım zamanlar oluyor.”

Düşünsenize orta çağdan beri hatta daha da eskisi beri şenlikler var, kutlamalar var, bayramlar var. İnsanlar bir araya gelmek için bir sürü fırsat yaratıyor. Doğamızda olan bir şey. O yüzden festivallerin tamamen yok olacaklarını düşünmüyorum. Şekil değiştireceklerdir. Mesela size bir şey söyleyeyim, bu sene bizim festival kapsamında Ayvalık’ta yapay zekâyla yapılmış filmler gösterdik. Bir soru cevap sırasında bir tartışma çıktı. Seyircilerden bir tanesi çok tepki gösterdi.

“İnsan emeğiyle yapılmış şeyler varken burada yapay zekâyla yapılmış bir filmi göstermenizi kınıyorum, tamamen insanların yaptığı bir şeyi göstermeliydiniz burada” dedi. Çok konuşacak vaktimiz olmadı bir sonraki seans başlıyordu. Fakat şöyle bir şey var, böyle bir gelişme varken siz sinemanın nereye gittiğine dair bu tartışmanın içinde olmak durumundasınız. Bu birini öncelemek ya da öncelememek değil. Ne olduğunu anlamaya çalışmak aslında. Sonuçta o yapay zekâyı da biri kullanıyor, o filmi üretiyor. Hayat değişecek zaten. Biz yapay zekâ tamamen yokmuş gibi davranarak bir yere varamayız. Bunun yaratıcılıkla nasıl bağdaşıp bağdaşmayacağını konuşmamız lazım.

 

Genç Sinema Programı

Ayşe Naz Özdaş: Şimdi sizinle aslında bizim festivali araştırırken çok ilgimizi çeken bir program hakkında konuşmak istiyoruz, Genç Sinema Programı. Bize biraz Genç Sinema Programını anlatabilir misiniz?

A.T: Genç Sinema Programı, benim Ayvalık Film Festivali içerisinde, en gurur duyduğum ve en kalbime yakın proje diyebilirim. Yepyeni bir festival başlatırken öğrencilerle ilgili bir şeyler yapabileceğimizi çok da hayal edemiyorduk. Ama bu sırada Kültür İçin Alan’ın fonunu keşfettik. Bu fon kapsamında öğrencilerle, gençlerle bir şey yapabilir miyiz? diye kendimize sorduk. Bir yandan da somut gerçekler vardı. Bağımsız festival olarak yola çıktığımızda yeteri kadar ekibimiz yoktu. Özellikle festival sırasında bizim ihtiyacımız olacak çok sayıda gönüllü çalışanı, üniversite öğrencileriyle beraber bir iş birliğine dönüştürdük. Hem eğitim alabilecekleri atölyeler yapıp hem de festivalde bizimle gönüllü olarak çalışacakları ve bir festivalin nasıl yapıldığını görmelerini sağlayacak, çevre edinebilecekleri bir program yapabilir miyiz diye kafamızda bir şey planladık, tasarladık ve başladık. İlk başta sadece İzmir’deki üniversitelerle çalışıyorduk.

Oradaki akademisyenlerle temasa geçtik, önce onların önerdiği öğrenciler arasından seçim yapıyorduk. Sonra sayı giderek arttı. Şimdi 30 öğrenci diyoruz ama Ayvalık’ta ikamet edebilen öğrencilerle birlikte o sayı 40’ı buluyor. Programı Türkiye’ye açık hale getirdik. Bize başvuruyor öğrenciler. Yılda 500 üzeri başvuru alıyoruz. O gelen çağrıları teker teker okuyoruz, değerlendiriyoruz ve bir ön eleme yapıyoruz. Ön elemeyi geçen öğrencilerin hepsiyle online görüşme yapıyoruz.

Gerçekten ilgili olduğunu hissettiğimiz öğrencileri seçmeye gayret ediyoruz. Festivalden bir ya da iki gün önce onlar Ayvalık’a geliyor. Ayvalık’ı bilmiyorlarsa Ayvalık’ı gösteriyoruz, festivalin sistemini anlatıyoruz. Çeşitli görev alanları var. Konuk ağırlama olabilir, basın olabilir, sosyal medya olabilir, teknik ekibimize yardımcı olabilirler. Bir de festivale konuk olarak gelen; yönetmen, kurgucu, yapımcı, oyuncu, cast direktörü gibi sektör profesyonelleriyle atölyeler düzenliyoruz.

“Nereye gitsem şimdi, bütün festivallerde eskiden Genç Sinemaya gelmiş öğrencilerle karşılaşıyorum, o beni çok mutlu ediyor. Bizim burada yapmaya çalıştığımız, öğrencilerin kendilerini güvende hissedecekleri ve belki de biraz o içlerindeki umutsuzluğu atabilecekleri bir ortam yaratabilmek.”

Geçtiğimiz yıllarda yine Kültür İçin Alan ortaklığında Stockholm Film Okulu ile iş birliği yaptık. Oradan dört öğrenci ve bir öğretmen getirdik buraya. Buradaki öğrencilerle birlikte ortak projeler yaptılar. Hatta bir kısa film çektiler. Bu yıl Rotterdam Film Festivali ve Berlinale Talents’la iş birliği yaptık. Oradan konuşmacılar geldi. Kültür İçin Alan ortaklığı bu yıl sona erdi. Gelecek yıllar için yeni kaynaklar bulmaya çalışıyoruz. Daha fazla kaynak bularak; biraz daha geliştirmek, bir akademiye dönüştürmek, Yaz Sinema Kampı yapmak ve daha fazla uluslararası iş birliği yapmak istiyoruz. Berlin’e gittiğimde Berlinale Talents’la biraz daha fazlası için konuşacağım. Değişim programı yapabileceğimiz bir yere evrilmesini çok arzu ediyorum. Gençlerle de bir topluluk inşa ettik neredeyse. Eskiden gelmiş öğrencilerimiz hala daha festivalle ilişkilerini koparmıyor. Bir şeye ihtiyacımız olduğu zaman onlardan yardım istiyoruz. Hala festivale gelmeye devam edenler var aralarında. Sektörde iş bulabiliyorlar. Nereye gitsem şimdi, bütün festivallerde eskiden Genç Sinemaya gelmiş öğrencilerle karşılaşıyorum, o beni çok mutlu ediyor.

Bizim burada yapmaya çalıştığımız, öğrencilerin kendilerini güvende hissedecekleri ve belki de biraz o içlerindeki umutsuzluğu atabilecekleri bir ortam yaratabilmek. Konuşmaya çalışıyorum gelen Genç Sinema öğrencileriyle mümkün olduğu kadar. Bize gelen öğrenciler en az bir hafta kadar kalıyorlar, geldikleri zamanla döndükleri zaman arasındaki farkı görebiliyorum. Dünya insana umut vermiyor şu anda.

Genç Sinema öğrencilerinden Marjoram dergisi

Genç Sinema öğrencilerinden Marjoram dergisi

Her şeyin bir devinimi var, o devinimin içerisinde buradan da çıkacağız ve bizi buradan çıkaracak olan da gençler. Bizim değiştirecek bir şeyimiz kalmadı artık. Özür diliyoruz, biz size kötü bir dünya bıraktık. Pardon, biz beceremedik. Ayvalık’taki o festivalin olduğunu görmek bile o içlerindeki umutsuzluğu kırmalarına bir parça cesaret oluyor diye düşünüyorum. Çünkü bizim ekibin arasındaki dayanışmayı görüyorlar, bütün o zorluklara karşı nasıl çözüm üretmeye çalıştığımızı görüyorlar.

Bir de kendilerini iyi hissediyorlar. Şöyle iyi hissediyorlar; hiyerarşik yapılanmamız yok. Sandalye mi dizilecek, hep beraber diziyoruz. Bir şey mi kaldırılacak, hep beraber kaldırıyor, hep beraber indiriyoruz. Festivalin her alanında var olabiliyorlar. Her yere girip çıkabiliyorlar. İstedikleri herkesle tanışıp konuşabiliyorlar. Aslında belki ben burada sözü bir parça Nergis Hoca’ya vermek isterim. Çok mutluyum mesela bugün burada oturmaktan, onun davetlisi olarak geldim buraya.

“Bizim Genç Sinema programımızın ilk öğrencilerinden… Orada tanıştık ve bugün Genç Sinema’nın koordinatörü kendisi. Bizim öğrencilerle aramızda bu kadar iyi ve organik bir ilişki kurmamızın da en önemli sebeplerinden bir tanesi Nergis. Çünkü öğrenciyken başladı ve bize öğrencilerin düşünceleriyle ilgili geri bildirim verdi. Biz de dikkate alıp her seferinde ‘Biraz daha iyi bir şey yapabilir miyiz?’ diyerek üzerine düşündük.”

Umarım Genç Sinema öğrencileri de sinema alanında devam ederler, bir kariyer yaparlar. İlerleyen zamanlarda bu festivali onlar yapmaya devam ederler. İçini dışını bildikleri bir şeyi devam ettirmeleri, bir süreklilik sağlamak… Bizim için olabilecek en güzel şeylerden bir tanesi olur diye düşünüyorum.

Nergis Karadağ: Aslında Genç Sinemaya gelen insanları bir arada tutan şey, sinema sevgisi. Sinemanın kendisini sevmek, üretebilecek cesareti kazanmak. Çünkü hepimiz oraya gelirken sinema okuyoruz, sinema okumasak bile sinemaya dair bir şeyler yapmak istiyoruz. Tek başımıza fikirlerimiz, senaryolarımız, hayallerimiz yapmak istediğimiz birçok şey var. Ama burada öğrencilerle birlikte fikirlerimizi geliştiriyoruz. Sonra küçük küçük ekipler kurmaya başlıyoruz. O bağ hiçbir zaman kopmuyor ve bizi bir şeyleri yapmak konusunda cesaretlendiriyor. Çünkü festivale geldiğimizde daha önce onları yapmış insanları görüyoruz, yönetmenleri, yapımcıları, oyuncuları ve festival ekibini en başta. O zaman herkes aklında şu fikirle oradan ayrılıyor: “Evet, ben de yapabilirim”.

A.T: Bir de şöyle bir şey var, özellikle o atölyeler sırasında deneyimlerini paylaşan sinema profesyonelleri, yönetmenler, yapımcılar… Onlar da gençlerle birlikte olmaktan çok mutlu oluyor. Hiç kimsenin, şimdiye kadar, “Orada bir konuşma yapmak ister misiniz?” teklifimizi reddettiğini görmedim. Herkes “Öğrenciler mi? Aa tabii ki mutlaka geliriz” diyor. O vakti ayırmaktan çok mutlu oluyorlar, ben buradan da hepsine bir kere daha teşekkür etmek isterim.

Çünkü çok önemli bir şey bilgi aktarımı. İnsanın kendi deneyimi ve bilgisi konusunda cömert olması, bence hayattaki en önemli şeylerden bir tanesi. Bütün o usta-çırak ilişkileri, el vermek, bir şeyleri aktarabilmek, bilebilmek… Benim de mesela İstanbul’dan sonra Ayvalık’taki festivalle bütün o bilgiyi ve tecrübeyi yeşertebilmem, bana hayatımdaki en büyük tatminlerden bir tanesi oldu. Oraya gelen yönetmenler de öğrencilerle, çok uzun olmayan süreler de olsa, kendi deneyimlerini ve bilgi birikimlerini aktarabilmekten çok mutluluk duyuyor. Oradaki öğrencilerin de aslında kendi yaşadıkları tereddütler, endişeler, kafa karışıklığı, korkular var. Hepsinin hayranlıkla izledikleri yönetmenlerin, yapımcıların, hayatlarının ya da kariyerlerinin başlarında benzer şeyleri yaşadıklarını birinci ağızdan duymak onlara farklı bir perspektif kazandırıyor diye düşünüyorum.

A.N.Ö: Aslında bizim okul dergimizde yaptığımız oluşuma benzer bir yapıda ilerliyorsunuz ve gençler de buna çok fazla talep gösteriyor. Peki ilerleyen süreçte Genç Sinema bir okul olacak mı? Yani buna dair duygusal düşünceniz nedir?

A.T: İstiyoruz tabi ki, ilerleyen zamanlarda gerçekten burayı bir akademiye dönüştürmek, bir yaz kampı yapmak, uluslararası iş birlikleri kurmak ve değişim programı gibi bir şeyler planlamak. Fakat biz çok küçük bir ekiple çalışıyoruz. Çok fazla şey yapmak istiyoruz, her zaman hepsine yetişemiyoruz. Zaman içerisinde buralara da geleceğimize inanıyorum. Hatta bu seneki festivalden sonra biraz yapıyı değiştirmeye karar verdik. Profesyonel olarak sinemayla ilgilenmek isteyen öğrencilere birazcık daha alan açacağımız, onların somut proje geliştirebilecekleri, profesyonel olarak çalışabilecekleri, bir şeyler üretebilecekleri bir alan yaratabilmek istiyoruz. Proje yapacaklar ve festivalde gönüllü çalışacaklar olarak ikiye ayırmayı düşünüyoruz. Her sene zaten evriliyor, değişiyor. “Onların neye ihtiyacı var, nerelerde kendilerini eksik hissediyorlar, biz onlara eksik hissettikleri hangi konuda yardımcı olabiliriz, nasıl bir atölye isterler, kiminle tanışmak isterler, ne konuda konuşulmasını isterler?” Bunları hep soruyoruz, hayata geçirmeye çalışıyoruz mümkün olduğu kadar.

N.K: Bu tarz etkinliklerin ya da festivallerin daha küçük yerlerde yapılmasının etkili olduğunu gördüm. Sizce öğrencilerin yanı sıra bunu yapmaya gönüllü olacak başka insanlar, sizin gibi profesyoneller var mı? Çünkü sinema izleyicisinin olduğunu düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

A.T: İzleyici var, bu tip şeyler yapmak isteyen insanlar da var aslında. Kars Sinema Topluluğu diye bir yer var. Lüleburgaz Sinema Topluluğu diye bir yer var. Mesela Kars Sinema Topluluğu biraz daha aktif olduğu için Lüleburgaz’daki insanlar Kars’takileri buluyorlar, “Ya siz bunu nasıl kurdunuz?” diyorlar ve onlar da kuruyor. Mersin’de de böyle bir sinema topluluğu var. Burada yaşayan insanlar o filmler gelmediği zaman şöyle oluyor: “Getir bir seans biz burayı dolduracağız, bu salonu kapatacağız” diye seyirci kendi arasında örgütlenip filmin oraya gelmesini sağlayabiliyor.

Kültür merkezleriyle, yönetmenlerle, dağıtımcılarla temasa geçiyorlar ve o filmin gelmesi için çabalıyorlar. Ama ben işin dağıtım tarafında da bir süre çalıştığım için gördüm ki sinema salon sahiplerinin kafası öyle çalışmıyor. Ne yazık ki o işi yapan insanlar anladığımız anlamda sinema sevgisiyle değil ticari tarafıyla bakıyorlar. Özellikle büyük stüdyolar sinemaları öyle bir zaten zapturapt altına almış vaziyetteler ki “Ben sana çok gişe yapacağını bildiğim bir filmi veririm, 5 salonunda göstereceksin, 3 hafta boyunca göstereceksin, bütün seanslarda göstereceksin, bu şartla veriyorum” diyor. Çünkü dikkat edin artık dünyada da o büyük gişe hasılatı elde eden bir film, mesela Braveheart’ın 52 hafta oynadığını biliyorum Türkiye’de ya, 52 hafta! 52. zafer haftası yazısını Lale Sineması’nın üstünde hatırlıyorum. Şimdi inanılmaz bir pazarlama bombardımanı, o koca koca filmlerin hasılatlarının çok büyük bir kısmı aslında ilk üç günden geliyor. Bir giriyorsun Amerika’da 5000 tane mi 10000 tane mi sinema salonu var; 10000 sinema salonunun 8000’i aynı filmi gösteriyor. Hadi istemiyorsan gitme yani. Neye gideceksin ki hafta sonu? Bir şeye gideceksin. Hasılatın çok büyük bir kısmını ilk üç günden toparlıyorlar.

Ne filmin yaşama şansı oluyor ne de başka bir şey. İkinci haftasında rakamlar düşüyor. Bir de kimse artık galiba bu devirde bir şeyle çok fazla uğraşmak istemiyor. Mesela geçen sene biz bir salonu talep ettik, talebimizi kabul etmediler.

Ondan sonra seyirci dedi ki “Niye o salonu kullanmıyorsunuz?”. Ben dedim ki “Valla biz talep ettik de vermediler”. Hemen seyirci gidip ilgili makamla görüşüyor; “Biz orayı istiyorduk” diyor. Bizim yapmamız gereken şeyi onlar yapıp, o baskıyı onlar kuruyor, ertesi sene salonu bize veriyorlar. Bu başka türlü olmuyor.

Bir de bu tip bağımsız küçük kültür sanat kurumlarının da daha çok iş birliği yapması lazım. Ağı geliştirmesi lazım. Mesela Apaçık Radyo’da Bağımsızlar diye bir ağ var. Bağımsız kültür sanat kurumlarından her hafta birisi çıkıyor kendini tanıtıyor.

Biz mesela, Seyir Derneği olarak, çok daha küçük ölçekli bir dernek olduğumuz için, şimdi Ege Bölgesi’ndeki bir sürü küçük kültür sanat kurumuyla iş birliği halindeyiz. Bir şey olduğu zaman birbirimize akıl-fi kir danışıyoruz, yapabileceğimiz bir şey varsa ortak proje geliştiriyoruz, fonlara başvuruyoruz. Ben bunun ancak bu şekilde olabileceğini düşünüyorum. Mesela Kars Sinema Topluluğu arıyor; “Ya çok güzel festival yapıyorsunuz, tebrik ederiz” diyor. Lüleburgaz Sinema Topluluğu’ndan her sene geliyorlar. Festivali takip ediyorlar.

Mustafa Burak Avcı: Ben bir şey sorabilir miyim? Bugüne bakınca en azından ana akım işlerde, 2013, 2015’e kıyasla, “Ne izliyoruz biz bunlar ne?” diyor insan. Neden böyle bir durum söz konusu? Çünkü bir yandan araçlar ve teknoloji iyileşiyor, yeni insanlar yetişiyor.

A.T: Valla bilmiyorum. Aslında bir taraftan çok fazla mass prodüksiyon yapılıyor. Yani işte Netflix’in Warner’ı alması bunun en büyük örneklerinden bir tanesi. “Bir şey yapayım bütün dünyanın her tarafında aynı şeyi göstereyim.” Levi’s Jeans’i Çin’deki adam da giysin, Peru’daki adam da giysin gibi. Bir film yapayım dünyanın her tarafındaki herkes seyretsin, formatları kontrol edilebilir olsun.. Buraya doğru gidiyor. Yani bence bunu kırabilecek olan yine insanlar. Talepleri ya da bundan duydukları memnuniyetsizliği dile getirmeleri. Ya biraz da aptallaşıyoruz gibi geliyor sosyal medyayla.

“Netflix şimdi bu dönemin TRT 1’i oldu. Netflix’te yeni bir şey çıkıyor, bütün dünya aynı anda onu seyrediyor. Sosyal medya üzerinden herkes onunla ilgili konuşuyor. Üç gün sonra bitiyor. Geçmiş olsun. Hatırlayan kalmıyor ondan sonra. Toplu bir histeri halindeyiz. Aynı şeyi seyredip, aynı şeyler üzerine konuşup, tüketip, tükürüp, atıyoruz bir kenara.”

Nerede yasakladılar 16 yaşına kadar sosyal medya kullanmayı? Avustralya’da değil mi? Çok tebrik ettim kendilerini gerçekten. Yani çok belirli kalıplar içerisinde; düşünmemeye ve tüketmeye yönelik insan tipi üretmeye çalışıyorlar. Buna itiraz edeceğiz hep beraber. Yani o yüzden bir bağımsız film çıktığında onu sinema salonunda seyretmek önemli. Onları desteklemek, desteklemeye çalışmak mümkün olduğu kadar trendlere uymamak gerekli.

Siz genç arkadaşlar belki hatırlamazsınız, bizim çocukluğumuzda bir TRT 1 vardı. Ben 71 doğumluyum. Ben ve benim yaş grubumun çocukken, büyürken seyrettiğimiz her şey aynıydı çünkü tek kanal vardı. Netflix şimdi bu dönemin TRT 1’i oldu. Netflix’te yeni bir şey çıkıyor, bütün dünya aynı anda onu seyrediyor. Sosyal medya üzerinden herkes onunla ilgili konuşuyor. Üç gün sonra bitiyor. Geçmiş olsun. Hatırlayan kalmıyor ondan sonra. Toplu bir histeri halindeyiz. Aynı şeyi seyredip, aynı şeyler üzerine konuşup, tüketip, tükürüp, atıyoruz bir kenara. İzleyicinin bunu talep etmesi gerekiyor. “Artık ben bunu istemiyorum” demek gerekiyor. Farklı bir şey yapmak isteyen insanların da o talebi göstermesi gerekiyor.

Sedat Erol: Muhtemelen genç jenerasyonların tüketim pratikleri bir hayli değişti benim anladığım kadarıyla. Yani daha kısa, daha az derinlemesine olan, yüzeysel şeylere dikkatleri daha uygun gibi. Biraz daha uzun ve daha böyle içinde karakter drama gibi birçok unsuru barındıran analiz edilmesi gereken takip etmesi gereken bir içerik olduğunda sıkılıp direkt ikincil ekrana kayma durumu çok yaygın benim gözlemlediğim kadarıyla. Veriler de aslında böyle bir şey söylüyor.

A.T: Zaten bütün üreticiler de o algoritma dediğimiz şeyi üretim için kullanıyorlar. İşte “Şu saniye daha çok izleniyor, şu saniyede dikkat düşüyor” gibi. Bu yapıları özellikle ticari olarak yaptıkları filmlerde kullanıyorlar. Ben şimdi bir Çin kanalı keşfettim. Orada 30’ar saniyelik dizi bölümleri var. 30 saniye dizi bölümü. 30 saniye! Buraya doğru gidiyor. Çok farklı şeyler deniyorlar. Ben çok sinirleniyorum. “Bu zamane gençleri şöyle, bu zamane gençleri böyle” diyenlere. Pardon da zamane gençlerine ne verdiniz de ne bekliyorsunuz? Yani biz şu andaki gençlerin ne yaşadığını, neyin içine doğduğunu anlamıyoruz. Ben doğduğumda cep telefonu yoktu. Ben 20 yaşındayken de cep telefonu yoktu. Değişim kaçınılmaz ama bunu böyle “Ah işte eskiden buraları dutluktu” mantığıyla değil, insanın anlam arama ve anlam üretme ihtiyacıyla yorumlamak gerekiyor.

B.Ö: Instagram’da kendim şahit oldum. Deneyimlemek için açtım, bir dakikalık bölümler, dikey formatta her şeyi aşırı tıkıştırılmış bir şekilde vermeye çalışıyorlar ama bağ kuramıyorsun.

A.T: Ama umut verici bir şey bu söylediğiniz. Yani zaten bizi kurtaracaksa bu kurtaracak. İnsanlar o kadar çöpün içinde bir alternatif isteyecekler. Bir noktadan sonra tatmin etmeyi başaramayacaklar. Ana akım diyebileceğimiz şeylerin içerisinde de kaliteli işler üretilmeye devam ediyor. Hâlâ kaliteli iş üretmek isteyen insanlar var. Onlar da denemekten vazgeçmeyecekler. Her ne kadar bizim üzerimize bunu boca etmek isteyenler varsa da bunun dışında bir şeyler yapmak ve bunun dışında var olmak isteyen insanlar da var.

M.B.A: Aynı anda 13 üniversitenin katılımıyla yapılan bir araştırmada, üniversite öğrencileri film izlerken cinselliğin, kanın ve duygusal ajitasyonun suistimal edildiğini düşünüyormuş. Bunların azaltılmasıyla ilgili araştırma öznelerinden ciddi bir tepki olduğunu söylüyordu. Tüketim alışkanlıklarımızın filmin formülünü, senaryo yapısını değiştirme ihtimali olabilir mi?

A.T: Tabii ki. Olmaz olur mu? Netice itibarıyla ticari yapılar bir ürün sunuyorlar. O ürün tüketilmediği sürece o ürünü üretmeyeceklerdir. Bu kadar basit. Yani yapılmaya çalışılan şey sürekli bir rot balans ayarı “Şu ölçeği koyduk, bu fazla geldi, bunu istemiyorlar. O zaman azaltalım” gibi. Yani tepkilerle çok alakalı. Ama insanlar da itirazlarını dile getirmek konusunda daha çekingenler, eskiye nazaran. Ayrık otu gibi görünmek konusunda çekinceleri var. “Herkesin konuştuğu bir şey varsa ben de konuşmalıyım” düşüncesi, buna dışarıda kalma korkusu diyebiliriz.

Takip etmeniz gerekiyor. Bağımsız sinemanın olduğu platformlar var. MUBI var, Amazon’un içerisinde öyle bir şey var. Netflix’te bile yani arasanız hakikaten bulabileceğiniz daha bağımsız yapımlar var. IndieWire’dan takip edebilirsiniz, çeşitli bloglar, forumlar var. Letterbox var. Oralardan duyduğunuz filmlerin nerelerde hangi platformlarda olduğunu görebilirsiniz. Özellikle platformlar üzerinden, daha alternatif şeyleri bulup seyredip onları beğenmeye çalışın. O sayıların artmasını sağlarsanız bu tip içerik üretmeye de mecbur kalacaklar bir noktadan sonra.

M.B.A: Yani işe yarıyor, çalışıyor aslında.

A.T: Çalışıyor. Gösterilen her tepki işe yarıyor. Her şeyi ölçüyorlar. O algoritmaları izleyicinin tepkisinden beslenerek oluşturuyorlar. Bizim için de aynı şey söz konusu. Ayvalık Film Festivali eğer seyircisi olmasaydı bugüne gelemezdi. Bizim ana sponsorumuz yok, biz belediye festivali değiliz, biz tamamen bağımsız bir festivaliz. Biz bir kere arz ettik, “buyurunuz” dedik. Onlar talebe devam ettikleri için biz o arzı sürdürebiliyoruz. Biz seyirci sayısı olarak 5000’den 12.000’e çıkamasaydık, ben beşinci festivali yapmayı planlayamazdım. Ona güvenerek devam edebiliyoruz. Ben her sene zarar ettim şimdiye kadar. Niye, neye güvenerek yapıyorsun? Gelecek seneye güvenerek yapıyorum.

B.Ö: Çok teşekkür ederiz, iyi ki geldiniz, iyi ki sorularımıza cevap verdiniz.

A.T: Rica ederim. Sağolun. Çok teşekkürler. Umarım Ayvalık’ta tekrar karşılaşırız, gelirsiniz. Güzel bir yeni yıl olur sizin için. Beni davet ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim.

Yorum Yazın