Bir Minibüs Hattından İstanbul’a Bakmak

Yayın Tarihi: 14 Mayıs 2026
Toplam Okunma: 28
Okuma süresi: 15 dakika

“İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal abiye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği beş paralık etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti.”

İstanbul’da yaşayan insan, kendi zihninde sürekli yeni İstanbullar yaratmaya alışıktır. Her iş çıkışı, “keşke bu kadar kalabalık olmasa”, “keşke tepeler bayırlar düzlük olsa”, “İstanbul’un Yeditepe’si, bir sabah yedi ovaya dönse” gibi dileklerde bulunur. Doğma büyüme İstanbul’un Kocaeli sınırında Tuzla’da yaşamış; bu semtin mahallelerinde sokağı, insanı, esnafı, yaşamı tanımıştım. Ben ise İstanbul’un bir yerlisi olarak bu dileklerin sebebini yirmi yaşıma kadar fark edememiştim. Hatta hiçbir zaman İstanbullu olarak görülmemiştim.

Bana kalırsa İstanbul’u, İstanbul yapan şey 80 milyonluk nüfusun dörtte birinin bu kentte yaşaması, toplumsal ve kültürel zenginliğiydi. Birbirinden ağır sanayinin Türkiye’nin dört bir tarafından gelen işçilerle doldurulması, burada yaşayan halkların bıraktığı kültürel izler, her köşesinden hikâyeleriyle İstanbul, tarihi deneyimlemek için yaşayan bir müzeydi. Peki zamanında İstanbul’u ticaret yollarına bağlayan Tuzla; mübadele müzesiyle, işçi mahalleleriyle, sanatçı köşkleriyle, tersaneleri ve deri atölyeleriyle küçük bir İstanbul değil miydi?

Bence bunu anlamak için ya gerçek İstanbul’da yaşayıp, Tuzla’yı boydan boya gezmek ya da Tuzla’da bir ömür geçirip, nice İstanbullunun iyisiyle kötüsüyle diline pelesenk olmuş semtlerinde dolaşmak gerekirdi. İşte ben, ömrünü Tuzla’yı boydan boya gezen Tuzla-Pendik minibüs hattında geçirmiş, İstanbul’un semtlerini; Halkalı’yı, Zeytinburnu’nu; Fatih’in muhafazakâr sokaklarını, Kadıköy’ün, Taksim’in, Beşiktaş’ın kalabalığını az da olsa deneyimlemiştim.

Bu yüzden sizleri, İstanbul sayılmayan Tuzla’yı boydan boya, günde yaklaşık 18 saat, her biri iki şoförle yol alan 29 araçla, adeta iplik tezgahında halı örer gibi gidip gelen Tuzla-Pendik minibüs hattıyla tanıştırmak istiyorum. “Burası da İstanbul’dur.” iddiamı kanıtlamak için giriştiğim bu yolculuk, dünyam dediğim o küçük fanusumu boydan boya ilmek ilmek işleyen bu hattın şoförü Kemal abiyle değişti. Hindistan’ı ararken, Amerika’yı, İstanbul’u ararken, minibüsçülüğü buldum. Bu hattın ilk durağı; Tuzla’nın Mercan Mahallesinde bulunuyor. Mercan Mahallesi, geçmişte, Kemal Sunal’dan, Sibel Can’a, Ruhi Su’dan Bülent Ersoy’a aktörlerin, müzisyenlerin, hatta iş adamlarının, zamanında yazlık, bugün ise bir kaçış noktası olarak kullandığı boy boy villaların oluşturduğu bir mahalle. Eskiden Manastır Boyu denilen bu mahalle, sapa döşeme yollarla erişilen, birbirine uzak villa ve köşklerden oluşuyordu. Bugünlerde ise Mercan, eski itibarından ötürü zenginlerin hafta sonu kervansarayına dönüştü. Bundandır ki bu hattın minibüsleri, istisnai durumlar dışında duraktan Tuzla’nın çarşısı Kalekapı’ya kadar boş gider oldu.

Bu mahallenin içindeki ilk durak bir gecekondudan bozma, önünde minibüsleri inci tespih gibi dizen, adeta araçların gölgesinde kaybolan, çay ve poğaça ikramı yapan küçük bir yapıdan ibarettir. İhtişamlı villalar, bu gecekonduyu, ördek sürüsündeki kara ördek gibi çevreler, ancak ona yakınlık duymadan tuhaf sayarak izler. Buradan, altı dakika aralıklarla yola çıkan minibüsler, müşterisiz yola çıkar, yol üzerinde topladıkları müşterileri Pendik istikametine; Kalekapı, Marina AVM, Yayla, Kaymakamlık, İçmeler, Aydınlı, Tersane, Güzelyalı, Kaynarca, Tavşantepe Metro, Pendik Çarşı’ya sırasıyla bırakır. Yolunun çoğunu Tuzla içinde dört dönerek geçirdikten sonra, kendini E5’in trafiğine bırakır, Tavşantepe’den boş devam eder. Nasıl Tuzla’dan boş kalkıyorsa, Pendik’ten de acelesi olmayan ya da evinin önünde inmek isteyen yolcular dışında boş kalkar. Bu sebeple, hat birkaç kez kısaltılmaya çalışılmış, tam 14 senedir Tuzla’ya gelmesi beklenen metro hattı beklene beklene ertelenmiş, hala muğlak bir konu olarak gündemde kalmıştı.

“İstanbul’un toplu taşıma ağından nasibini alamamış Tuzla, eski banliyö hattının yerine geçen Marmaray dışında, ulaşım imkânı zor olan bir semtti. Bu yüzden Tuzla-Pendik hattı adeta zengininden fakirine, yabancısından yerlisine herkesi gözlemlemek için altın madeni gibiydi.”

Evimin önünden bu hattın bir minibüsüne binmiş, son durağa gitmek için 35 lira ödemiştim. Minibüs bomboştu, şoförün yan koltuğuna oturdum, selam sabah lafa dalacaktım ama abimizin yüzündeki gerginlik, sinir, biraz özgüvenimi kırdığından sessizce son durağa kadar geldim. Elimdeki dergileri masaya koyup, “abi ben dergide şöyle böyle çalışıyorum, minibüs şoförü bir abimle gidip gelsem, bir iki soru sorsam nasıl olur, vaktiniz var mı” diye ortaya sormuş, duymazdan, görmezden gelinmiştim. Durakta, dernek başkanlığı yapan ağabeyin karşısına oturup, merakımdan ona da bahsedince, “Ben hattan, minibüsten, yolcudan anlamam ama dernekle ilgili sorun varsa yanıtlayayım” demişti. Ben “dernek ne yapar” diye sorunca da başladı anlatmaya, “Muhasebe işlerine bakıyor, odanın talimatlarını uyguluyoruz. Şoförlerden belirli bir miktar bağış alıyor; sıkışana, derdi olana faizsiz borç veriyoruz. Bugün sana yarın bana.” anlattığı şeyleri not alırken, “Hayırdır bu bilader?” edasıyla yaklaşan bir iki şoför not almama kurulup, “Buradan ekmek çıkmaz sana.” demişti. Moral bozukluğu ve hayâl kırıklığıyla teşekkür edip minibüsle evime geri dönememe utancıyla yürümeye başlamıştım. Durakta resmen ajan muamelesi görmüştüm. “Ne sandılar, neden istemediler, ben mi meramımı doğru düzgün anlatamadım” diye düşünerek Mercan’dan evime doğru yol alırken, yanımdan birer ikişer minibüsler geçiyor, tabanlarımın acısını düşünerek geçen minibüslere bakıyordum. O anda yanımdan geçen bir minibüs korna çalıp yanımda durdu, halimden “maliye” olmadığımı anlamış ve beni minibüsüne aldı. Son zamanlarda derneğin ve minibüsçülerin maliye ile ilgili sıkıntıları olduğunu bu minibüsün şoföründen öğrenmiştim. İşin aslı, kılık değiştirmiş bir maliye ajanı sanılıp kovulmuştum. Kemal ağabey hâlimi görüp beni minibüsüne almasa yürüdüğüm birkaç kilometre ile kalacaktım.

Kemal ağabey, 25 yıldır yaptığı minibüsçülük ile, işsizlik ve parasızlık yüzünden tanışmıştı. “Bizim kütük, doğma büyüme Ağrı” diye sözüne başlayan Kemal ağabey, memleketinde meslek yüksekokuldan mezun olmuş, ardından kamu yönetimine girmiş. Üniversitenin üçüncü yılında, ticarete atılmak için okulu bırakmış, dönemine damga vuran mazot ithalatı işine girişmiş. Azerbaycan’a gidip ithal mazot alıyor, oradan İran’a geçip ruhsatlıyor, Türkiye’ye gelip mazotu dağıtıyormuş. Üç ortak giriştikleri bu işte büyük paralar kazanmışlar. Ancak bir gün mazot taşıyan kamyonlar, İran’da bağlanınca 570 bin doları yanmış, ortaklarından 70 bin dolar tazminat alıp, İstanbul’a yerleşmiş. Derler ya “hazıra dağ dayanmaz” paralar suyunu çekince, minibüs şoförlüğüne başlamış. Meslekte 25. yılını tamamlayan Kemal ağabey “eskiler eskiden güzeldi” diyerek, aldığı yevmiyeyle geçinemediğini söylüyordu. Şoförlüğe başladığı zamanlar, hatta ilk on yılını, “belki erkek çocukların araba sevdasındandır ki herkes minibüs şoförü olmak istiyordu” diyerek anlatıyordu.

O zamanlarda minibüse binen yolcu şoförü tanır, şoför ise yolcuların hatırını, işini, derdini, durumunu sorarmış. Koskoca Tuzla’da birbirini tanımayan çıkmazmış. İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal ağabeye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği “beş paralık” etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti. Yevmiyeler demişken, herkesin minibüs şoförlerinin hasılatı cebine kaldığını sanmasından gına gelmiş Kemal ağabeye, kim yan koltuğa otursa hafifçe sırıtarak, “Siz de ne kazanıyorsunuz abi” diyormuş. İşin aslı arabaları kiralarlarsa ceplerine üç beş lira giriyormuş, bu yüzden durakta her arabaya iki şoför düşermiş.

Hatlarda bulunan minibüsler de sayılıymış, kafasına göre araba alan plakalanıp kendi ekmek teknesini yürütemezmiş.

“Selamun Aleyküm abi, İçmeler köprüsü ne kadar? 32.5 kardeşim. Eyvallah abi. Buyur. 2.5 çıkmaz mı? Bozuğum yok. Tamam kardeşim kalsın, 30 yeter, al bu 5 lirayı.”

Bir de başlarına dert olan, minibüs saatleri varmış. Her araç altı dakikada bir arka arkaya çıkarmış. Minibüslerde GPS takip sistemi varmış. “Belirli duraklar var, mesela ‘Yayla Dörtyol’ burada saatçiler bekler, geçtiğin saatler kayıt altındadır, GPS’le de takip ederler. Eğer geç kalırsan dakika başına yüz lira yevmiyenden düşer” Diyelim ki, trafik var o zaman nasıl oluyor? “Zaten trafik olunca, birden fazla minibüsün geç kaldığı sistemde gözüküyor, diyelim dört minibüs geç kaldı, beşincisi zamanında vardı. Bizler geç kaldığımız için bizden önceki minibüsün müşterilerini yutuyoruz diye, hakkını tazmin etmemiz gerekir.”

“Herhangi bir minibüs durağa zamanında vardığında, ondan önceki minibüsler geç kalınan dakikaları bölüşürüz. İnsaflarındandır ki, yalnız biz geç kalırsak, otuz saniye tolerans, hepimiz geç kalırsak kişi başı tolerans hakkı alıyoruz.”

“Köşede bırakır mısın?”

Madem kazandığınızı siz almıyorsunuz, o zaman neden cezalar sizin yevmiyeden düşüyor? “Mal sahipleri zarar etmesin diye, cebimizden para çıkıyor ama bu gerekli. Eğer bu uygulama olmazsa, herkes kafasına göre çıkar, nizam ve intizam bozulur. Ben erken çıktım diyelim, arkamdaki minibüs boş mu yol alacak? Hadi geç çıktık diyelim, soğukta karda kışta, yağmurda bekleyen yolcu ne yapacak? Sorun bundandır. Her şeyi geçtim, biz birbirimizin yolcusunu yersek, dostluk biter, düşmanlık olur. Mal sahibi şoföre, şoför mal sahibine bakıyor. Herkes birbirine muhtaç.” Kemal ağabey cümleleriyle, hattın Tuzla-Pendik istikametindeki önemine güzel bir parmak basmıştı. Bu hat bir ağ gibi Tuzla’yı sarıyor, zaten var olan ulaşım sıkıntımızda toplumsal bir rol üstleniyordu.

“SSK’dan geçer mi? Karşıdan bineceksin kardeşim, kırmızı başlıklı minibüs de geçer, hangisi gelirse.”

“Asıl sıkıntı cezalar değil, bizde bir temsil, bir muhatap sıkıntısı var. Ben yevmiyeyle çalışan bir şoförüm, başımda minibüsçüler odası var, Tuzla-Pendik hattı şoförler derneğimiz var ancak mal sahibiyle neden ben birebir muhatap oluyorum anlamıyorum. Biz senelik anlaşmalarla çalışıyoruz, mesela üç sene bu aracın kiralama hakkı bende…”

“HOP! İnecek var.”

“Kardeşim ineceksen kapıya yaklaşsana, gıdım gıdım yürüyorsun, bir buçuk metre arayla üç kere durdum, insaf be!”

“Ne diyordum, hakkı bende olsa da ne bir aracı kurum var ne de başka bir şey. Kira sözleşmemi feshetseler kim ilgilenecek bilmiyorum. Zaten her araç bakımında, cıvatasını balatasını, yakıtını, şusunu busunu ödediğim yetmiyor, her bakımda yeniden ehliyet belgesi alıyorum. Bakım için ayrı para, ehliyet belgesi için ayrı para veriyoruz. Oda’nın ne yaptığı belli değil. Tarifeyi güncelliyorlar o kadar. Nereye kuş konsa da orayı yağlasak diye, para koparacak yer arıyorlar.”

Nasıl yani Kemal ağabey, yok mu bir faydası? “Yok be ne faydası, anca zarar ziyan. Geçen röntgen arabası getirmişler, ciğer filmi çektiriyorlar. Ciğerle ne işim var benim? Elim ayağım tutuyor. Ben itiraz ettim çektirmedim, bizim duraktaki arkadaşlar çektirdi, zorunluluk diye getirdikleri ciğer filmi de bir işe yaramadı, aldılar paralarını bizden, baktılar yollarına.”

“Pardon, müsait bir yerde indirir misiniz, şoför bey?”

“Buyur abla.”

“Yalnız bebek arabam var da birazcık beklemenizi rica edebilir miyim?”

“Hanım ablamıza yardımcı olalım, bebeği, bebek arabası varmış. Teşekkür ederim şoför bey.”

“Dernek, çalıştığımız gün başına, 400 lira para alıyor. Zaten yevmiyemiz erimiş, bir de enflasyon var. Zorlanıyoruz işte.”
Eskiden de böyle miydi peki? “Eskiden de böyleydi, bu böyle süregeldi ama enflasyon işi yeni çıktı. Ben zaten dernek işine de muhalifim, her zaman düzenli öderim paramı ama şartları iyileştirecek bir şeyler lazım. Bir seferinde, sormuştum. Bu toplanan paralar ne oluyor diye, eminim bir yere gidiyordur. Bizde hırsızlık, hile hurda yapacak kimse yok. Ama üç kalem bile sayamadı dernek bana. Bunca yıldır toplanan para ne oldu? Zaten minibüsçülerin oldum olası Maliye ile bir derdi vardır. Bu yüzden kovdular seni duraktan, maliyeci sandık.”

“Evet, Pendorya AVM, inecek var mı?”

“Ağabey şuradan, iki Tavşantepe alır mısın Pardon, üç öğrenci, alır mısınız?”

Sözüne kaldığı yerden devam etti: “Eskiden araba sahipleri arabalarını satınca, iki üç daire alırdı. Şimdi her yerde metro, İETT hatları açıldıkça, oranın minibüs hatları kaldırıldı, araçlar farklı hatlara bölünüyor, bu yüzden araç çok ama şoför az. İhtiyaç git gide azalıyor. Belediye her yere kendi hatlarını, toplu taşıma alternatiflerini diziyor. Tuzla-Pendik, Gebze-Harem falan bunlar kalan son uzun hatlar. Artık minibüsler kısa hat çalışıyor. Ama bence bu metro işi iyi olacak, Tuzlaya geldiğinde. Yani biz bir türlü iş buluruz. En kötü hat kısalır, Pendik’e gideceğimize, kaymakamlığa metroya bırakırız, asıl halkın sorunları çözülsün.”

“Kardeşim bu arada seni, Tavşantepe Metro’ya bıraksam olur mu? Arkadaşlar seni yanımda görmesin. Kovduklarındandır adıma laf olur.” Olur ağabey hiç sorun değil. Zaten senden başkası almaz beni arabasına.

Biraz gülüştükten sonra, hattı sordum Kemal ağabeye, “Bu hat, elit bir hattır. Yolcusu, sakindir. Alternatif olmadığından mıdır bilmem, bizle dalaşa girmezler. Eskiden tersane işçileri, bu hattın çevresinde otururdu. Bir on sene önce asıl müşterimiz işçilerdi. Şimdi TOKİ, Evora Sitesi, etap etap apartmanlar dikilince kervan geçmez dağa taşa; onlara özel hat geldi. Aydıntepe, Güzelyalı’da hala çok çok işçi olsa da onları da korsan minibüsler, servisler taşır oldu.”

Korsan minibüs nedir ağabey? “Tersaneler, servislerle anlaşıyor, taksi gibi işçiyi kapısına bırakıyor, ama gittiği yol kadar ücret alıyor. Bize çok zararı var. Hadi onu geçtim, servis tut bari. Sabahtan akşama kadar çalışan işçiye hayır yapacaksın, evine bırakacaksın. Bir de verdiğin parayı cebinden geri alıyorsun.”

Özel şirketlerle mi anlaşıyorlar peki? “Yok kardeşim, eleman alıyorlar bu işi yapsın diye. O elemanlar, bir cebe giren parayı, bir cepten alıyorlar.”

Şimdi müşteriler kim? “Genelde öğrenciler biniyor, okul saatleri çok yoğun minibüs, sabah 5-7 arası, kimi zaman iki durakta minibüs doluyor. Diğer durakları yolcu alamadan geçiyorum, bir de küfür yiyorum. Bir de akşam 8-9 arası. O saatlerde de durum aynı. Yağmur çamur olunca üzülüyorum ama arabanın altı ağırlıktan sürte sürte, keçe gibi oldu. Zaten ağzına kadar doluyor. Onun dışında genelde az yolcuyla kimi zaman boş gidiyor minibüs. Tuzla’da her imkân var ama birbirine uzak. Bundandır ki insanlar kendi çevresinden çok çıkmıyor.”

 

Öğrencilere çalışıyorsun yani? “Ya asıl dert bu da değil. Kim düzenliyorsa bu ücret tarifesini, hiç minibüs şoförlüğü yapmamış belli ki. Öğrenci 21 lira. İndi bindi 32,5 lira. Düz yapsalar rahatlayacağız, bozuk kalmıyor ki minibüste. Öğrenciler de alıştı bu duruma, düz 20 veriyorlar. Bizim de sesimiz çıkmıyor. Şunları tam yapsalar. İndi bindi 30 olsun yani, ne bu iki buçuk. Elli kuruş kullanan bile kalmadı. Eskiden de böyleydi. Yok indi bindi 7.60, 10 kuruş mu taşıyacak millet yanında. Şunu bir düzeltseler rahatlayacağız.”

Ağabey Tavşantepe’ye geldik sayılır. Benim borcum ne kadar?
“Borç morç istemez”

Yok abi olmaz öyle.
“Olur olur kardeşim. Nerden ulaşacağız bu dergiye, röportaja?”

Ben sana getiririm abi denk geliriz illa bu saatten sonra.
“Adın neydi?”
Burak.

“Tamam bunları yayınlarsan adımı kullanma.”
Tamamdır ağabey kullanmam, hadi Allaha emanet ol sağlıcakla.
“Sen de kardeşim.”

Yorum Yazın