Fransız Yeni Dalga’nın Büyükannesi Agnes Varda

Yayın Tarihi: 17 Nisan 2026
Toplam Okunma: 31
Okuma süresi: 10,9 dakika

-Naz Düşko

“Varda’yı hatırlanır kılan şey ise filmlerini kadın bakış açısıyla çekerek kadın deneyimlerini beyazperdeye aktarmasıydı. Agnès Varda; sinemadaki geleneksel kalıpların aksine biçimi içerikle harmanlayan, kamerayı bir kalem gibi kullanarak yönetmenin özgün dünyasını yansıtmasını (auteur) savunan Yeni Dalga akımının tek kadın yönetmeni ve en önemli öncülerinden biriydi.”

En sevdiğiniz film hangisidir? Peki ya en sevdiğiniz yönetmen kimdir? Bu soruları yanıtlamak güç de olsa biraz düşününce herkesin bu sorulara bir cevabı vardır. İlgi alanlarına, beğenilere göre yanıtlar şekillenir. Ama bunları oluşturan şeylerin yalnızca beğeniler olmadığını söylesek… Sinema tarihinde pek çok başarılı isim yer alır. Bu isimler düşünüldüğünde akıllara daha çok erkek yönetmenlerin gelmesi tesadüf olmasa gerek. 18. yüzyıldan bu yana kadınların kamusal alanda, iş yaşamında, okullarda var olması bir mücadele süreciyle gelişmişken sanatta var olması da aynı derecede mücadeleye dayanır. Sinema tarihi yazımı, kadınların bu alandaki varlığını çoğu zaman görmezden gelmiş veya onları “yardımcı” rollerle sınırlandırmıştır. Bu ikincilleştirmeye karşın sinema tarihinde yer edinmiş ve filmleriyle, senaryolarıyla sinema sanatına katkıda bulunmuş birçok kadın bulunur. Bu yönetmenlerden biri de Fransız Yeni Dalga’nın Büyükannesi olarak bilinen Agnès Varda.

Agnès Varda, ; 30 Mayıs 1928 yılında Belçika’da doğdu. 29 Mart 2019’a kadar yaşamını sürdüren Agnès Varda, kariyerine öncelikle Théatre National Populaire’de fotoğrafçı olarak başladı. Fotoğrafçılık geçmişi, onun sinemasındaki görsel titizliğin ve “an”ı yakalama becerisinin temelini oluşturdu. Buradaki on yıllık serüveninde tiyatro ve sinemaya olan ilgisini fark etti ve ilk filmi olan La Pointe Courte / Paralel Yaşamlar ile kendini tanıtarak kariyerindeki yolculuğa başladı. Bu film, daha sonra Fransız Yeni Dalga’nın temel taşlarını oluşturacak “doğal ışık, sokak çekimleri ve kurmaca ile gerçekliğin iç içe geçmesi” gibi unsurları henüz 1954 yılında içeriyordu. Kariyeri boyunca yirmiyi aşkın kısa film ve on üç uzun metrajlı kurmaca film yaptı. Varda’yı hatırlanır kılan şey ise filmlerini kadın bakış açısıyla çekerek kadın deneyimlerini beyazperdeye aktarmasıydı. Agnès Varda; sinemadaki geleneksel kalıpların aksine biçimi içerikle harmanlayan, kamerayı bir kalem gibi kullanarak yönetmenin özgün dünyasını yansıtmasını (auteur) savunan Yeni Dalga akımının tek kadın yönetmeni ve en önemli öncülerinden biriydi. Varda, sinemayı bir yazma biçimi (cinécriture) olarak görüyordu. Bu kavram, yönetmenin filmin her karesinde kendi özünü ve politik duruşunu katan bir yazar olduğunu simgeliyordu.

Agnés Varda, Yeni Dalga akımının perspektifini temsil etmenin yanı sıra erkek egemen sinema dünyası içinde kadın hikayelerini özgün bir biçimde aktararak sesini duyurmayı başardı. Varda’nın kendi tarzını ortaya koyduğu Fransız Yeni Dalga akımı 1950’lerin başları ve 1960’ların sonlarında “İtalyan Yeni Gerçekçilik” akımından etkilenen bir grup Fransız yönetmeni ifade etmek için kullanılıyordu. Bu yönetmenler, geleneksel Fransız Sineması’nın yüksek bütçeli ve yapay stüdyo sistemine karşı çıkarak, kamera-kalem (camérastylo) anlayışını benimsedi. Yeni Dalga akımının Fransa’da gelişmesindeki en önemli etmenlerden biri ise Fransız Sineması’nın bağımsız filme olan yaklaşımıydı.

Agnès Varda’nın ilk uzun metraj filmi, La Pointe Courte (1955).

“Mulvey’in “cinsiyet eşitsizliğinin hüküm sürdüğü bir dünyada, bakmaktaki keyif aktif erkek ve pasif kadın olarak bölünmüştür” cümlesi erkek bakışı kavramını özetler. Bu bakış açısı, kadını anlatının merkezinden çıkarır ve onu sadece “bakılacak bir şey” haline getirir. Kadının kendi arzusu ve iradesi, erkek bakışı tarafından yok sayılır.”

Agnès Varda, Cléo de 5 à 7 (1962).

O yıllarda Fransa’da bağımsız filmleri gösteren sinema salonu sayısı 437’ydi ve bu salonların 186’sı Paris gibi aktif bir şehirde bulunmaktaydı. Bu kültürel atmosfer, hem Yeni Dalga akımının ortaya çıkışına hem de Varda’nın deneysel ve özgür ruhlu sinemasının yeşermesine zemin hazırladı. Yeni Dalga akımının sadece Fransa’yla sınırlı kalmayıp tüm dünyaya yayılması ise Agnès Varda’nın “Fransız Yeni Dalga’nın Büyükannesi” olarak anılmasında ise etkili oldu.

Varda’nın ününü arttıran şey filmlerinin erkek bakış açısından uzak olmasıydı. Filmlerini daha çok kadınlar etrafında çeken yönetmen, kadın bakış açısını başarılı bir şekilde aktardı. Erkek bakışı (male gaze) ve kadın bakışı (female gaze) kavramları ise ilk defa Laura Mulvey tarafından Visual Pleasure and Narrative Cinema /Görsel Zevk ve Anlatı Sineması adlı makalede kullanıldı.

Mulvey, makalesinde psikanalitik bir yaklaşımla Hollywood sinemasının “skopofili” yani bakmaktan alınan haz üzerine kurulu olduğunu belirtir. Bu sistemde kadın, erkek karakterin ve erkek seyircinin arzularını tatmin eden bir “simgesel nesne”dir. Mulvey’in “cinsiyet eşitsizliğinin hüküm sürdüğü bir dünyada, bakmaktaki keyif aktif erkek ve pasif kadın olarak bölünmüştür” cümlesi erkek bakışı kavramını özetler. Bu bakış açısı, kadını anlatının merkezinden çıkarır ve onu sadece “bakılacak bir şey” haline getirir. Kadının kendi arzusu ve iradesi, erkek bakışı tarafından yok sayılır.

Agnès Varda ise akımın izinde çektiği film ve belgeselleriyle seyirciye gerçekliği direkt olarak vermektense onların düşünerek ve yorumlayarak buna erişmelerini isteyen bir yaklaşım geliştirmiştir. O, seyirciyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarıp, hikayenin bir parçası ve eleştirel bir gözlemci haline getirmeyi hedefler.

Laura Mulvey’e göre filmlerde erkek bakışını kuran üç temel bakış açısı vardır; kamera, seyirci ve karakterler… Kamera, genellikle; duygusallıktan uzak, mantıksal ve fiziksel özelliklere odaklanır. Bu sistemde kamera, kadının vücudunu parçalara ayırır ve onu bir bütün olarak değil, bir arzu nesnesi olarak sunar. Kameranın kurduğu eril bakış açısı üzerinden filmi izleyen seyirci de dikizleme hissi ile filmi izler. Ayrıca filmin içindeki karakterler de birbirini eril bakış açısıyla konumlandırabilir.

Böylece seyircinin erkek bakışından görmesi için kamera açıları ve karakterlerin birbiri ile olan ilişkisi kullanılır. Kadın bakış açısında ise en göze çarpan nokta; kadınların bir erkek yerine bir kadın gözünden resmedilmesidir. Yani burada odak sadece dışarıdan görünen değil içeride olanı yansıtıp anlamaktır. Kadın bakışı ile erkek bakışının aşılamış olduğu nesnellik odaklı, klasikleşmiş sahnelerin önüne geçilir. Böylelikle karakterin iç dünyasının görüldüğü sahneler ön plana çıkar. Kadın bakışının temel amacı kadın ve erkeği her alanda eşit kılmaktır ancak erkek bakışında bu pek mümkün değildir. Erkek bakışı doğası gereği bir hiyerarşi yaratır ve bu hiyerarşide kadın daima “öteki” olarak konumlandırılır.

Yönetmen Joey Soloway, bu durumu dengelemek adına erkek bakışındaki 3 temel unsuru kadın bakış açısına uyacak şekilde dönüştürür. Soloway, kadın bakış açısıyla kullanılan kameranın “hissetmek ve görmek” kavramları ekseninde hareket ettiğini söyler.

İllüstrasyon: Şirvan Kopçuk

Soloway’e göre kadın bakışı, seyirciye kadının ne hissettiğini duyurmaya çalışan bir bilinçli duyarlılıktır. Soloway’in esas aldığı diğer temel unsur ise “geist gaze” yani bakışın yönlendirilmesidir. Bu kavram, izleyiciye nesne olarak konumlandırılmanın ne hissettirdiğini anlatmak ve sorgulatmak için kullanılır. Kadın karakterin sadece görüldüğü değil, görülmenin ağırlığını nasıl taşıdığı vurgulanır. Son olarak da “bakışı geri döndürmek” ilkesinin amacı öncelikle nesne olan kişiye görünür olduğunu fark ettirmektir. Ardından artık özne olmak istediğini dile getirmesini sağlamaktır. Bu ilke, sinemadaki “iktidar” ilişkisini tersine çevirir ve kadına kendi hikayesini yazma gücü verir. Laura Mulvey’in bu konu hakkındaki makalesinde “Zevk veya güzelliğin analiz edilmesinin bunu mahvettiği söylenir” cümlesi aslında durumu kısaca özetler niteliktedir.

“Varda, bize kadınların sadece birer ‘görüntü’ değil, birbirinden farklı hikayeleri, acıları ve arzuları olan karmaşık bireyler olduğunu hatırlatır.”

Mulvey, bu sözüyle: Kadın bakış açısında dışarıdan görünenleri analiz etmenin, karakterlerin içinde var olanları ortaya koymanın ve daha duygu odaklı ilerlemenin erkek bakış açısını rahatsız ettiğini söyler. Çünkü analiz etmek, büyüyü bozmak ve erkeğin konfor alanını tehdit etmek demektir. Bu duruma Agnès Varda’nın Cléo de 5 á 7 (Cleo 5’ten 7’ye) filmi örnek olarak verilebilir. Film, kötü bir hastalığa yakalandığını düşünerek test sonuçlarını bekleyen bir kadını ele alır. Filmin ilk yarısında Cléo, hastalıkla birlikte güzelliğini de kaybedeceğini düşünerek içine kapanır.

Varda, bu filminde Cléo’nun aynalarla olan ilişkisi ve yansımalar üzerinden erkek bakışını simgeler. Yanısmalarda görülen Cléo kendini başkalarının onu gördüğü gibi görmektedir ve bu onun için bir hapishanedir. Ancak ikinci yarıya geldiğimizde Cléo artık bakılan değil, sokaktaki insanları, sanatı ve hayatı gören bir özneye dönüşür. Kendi varlığını artık bir aynaya veya bir erkeğin ona olan hayranlığına ihtiyaç duymadan tanımlamaya başlar. Cleo artık bakılan değil, sokaktaki insanları, sanatı ve hayat gören bir öznedir. Ayrıca ikinci yarıda yakın bir kız arkadaşı Clèo’ya inanan ve destekleyen tek kişidir. Bu durum filmdeki kadın dayanışmasına açığa çıkartır. Bunun yanı sıra seyirci, film boyunca Paris sokaklarının kadın bakış açısıyla resmedilmesini izler.

Varda’nın bir diğer başyapıtı olan Yersiz Yurtsuz filminde de benzer bir durum söz konusudur. Filmin başkarakteri Mona, toplumun ve erkek bakışının ondan beklediği tüm rolleri reddeder. O, ne güzel olmaya çalışır ne de kimseye muhtaçtır. Mona’nın kirli, bakımsız ve hırçın hali, sinemadaki kadın imgesini kökten sarsar.

Agnès Varda, Sans toit ni loi (1985).

Varda, Mona’yı anlatırken onu bir seyirlik nesne olarak değil, bir gizem ve bir direniş olarak sunar. Seyirci, Mona’ya bakarken ona acıyamaz veya onu arzulayamaz; sadece onun özgürlüğü karşısında şaşkınlığa düşer. Bu, kadın bakışının en radikal örneklerinden biridir. Burada Laura Mulvey’in makalesindeki “Kadının arzusu güzelliğine/imajına boyun eğdirir” sözüyle Agnès Varda’nın sinemasını ve aktarmak istediği mesajı bağdaştırılabilir.

Kısacası kadın bakış açısının anlatmak istediği dışarıdan görülene, nesnelliğe değil; iç dünyaya odaklanmanın önemidir. Varda, bize kadınların sadece birer “görüntü” değil, birbirinden farklı hikayeleri, acıları ve arzuları olan karmaşık bireyler olduğunu hatırlatır. Onun sineması, erkek bakışının sessizleştirdiği kadınlara kendi seslerini ve bakışlarını geri verme çabasıdır. Bu çaba, bugün bile sinemada var olmaya çalışan her kadın için bir rehber niteliği taşımaktadır. Şimdi yeniden düşünelim. En sevdiğiniz yönetmen kimdir?

İllüstrasyon: Şirvan Kopçuk

Yorum Yazın