Ne Olursan Gel Ama Bankta Uyuma

Yayın Tarihi: 28 Mart 2026
Toplam Okunma: 230
Okuma süresi: 9,1 dakika

Alper Akkaya

Kamusal Alanlarda Düşmancıl Tasarım ve Parkların Dönüşümü

Banklar boydan boya tek bir oturma birimi olarak tasarlanabilirken, kolçaklar ile ayrıştırılması düşmancıl tasarımın en yaygın örneklerinden biridir. Bu tasarım evsiz insanları kamusal alanın dışına iter. Bankları uyumak amacıyla kullanmak zorunda olan insanlar için artık o banklar işlevsizdir.

Güzel bir parkta, yeşil ağaçların gölgesinde bir bankta oturmak, gelip geçen insanları seyretmek… Bunlar kulağa gündelik hayattan tanıdık ve sıradan sahneler gibi gelir. Oysa bu davranışlarımız çoğu zaman fark etmediğimiz detaylar aracılığıyla yönlendirilir ve hatta tahakküm altındadır. Parklar isim olarak halka ait kamusal alanlar olsa da parklarda kimin ne kadar kalabileceğini belirleyen çeşitli koşullar mevcuttur. Yolların formu veya bankların üretiminde kullanılan materyaller, toplumun bir kısmını bu alanlardan dışlayabilmektedir. Bir banka nasıl oturacağımız ya da bankın bulunduğu alan içindeki konumu önceden tasarlanmıştır. Park ve bahçeler, kamusal alan olmaları sebebiyle, toplumun tamamına ait ve eşitlikçi mekânlar olarak anılır. Ancak bu ideal her zaman gerçekleşmez. Mekânsal düzenlemeler, tasarım tercihleri ve güvenlik tedbirleri, kamusallığı teşvik edebileceği kadar sınırlandırma gücüne de sahiptir. Eşitlikçi olduğu kadar erişilebilir olma vasfıyla tasarlanan bu alanların tasarımları yakından incelendiğinde bu vasfını tam olarak karşılamadığı görülebilir. Farklı tarihi dönemlerde var olan park ve bahçe örnekleri, kamusal alanlar hakkında yeniden düşünmeye imkân tanımaktadır.

Bahçeden Parka: Tarihsel Dönüşüm ve İktidar İlişkileri

Avcı-toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişle birlikte, insanlar farklı tarım alanları oluşturmaya başladı. Bahçe bu tarım alanlarından biri olarak doğmuş, zamanla düzenleme ve temsil işlevini üstlenen bir mekân olmuştur. Peyzaj tarihçisi John D. Hunt’a göre bahçeler tarlalardan farklı olarak küçük alanlarda, yeniden iklimlendirilen üretim alanlarıdır. Hunt suyun yönlendirilmesi, ışık ve gölge kontrolü gibi araçlarla, parklarda coğrafyanın doğal koşullarından bağımsız mikro-iklimler üretildiğini söyler. Hunt’ın bahsettiği toprağı manipüle edebilme yetisi zaman içerisinde bahçeyi bir mekândan, toplumsal bir statü göstergesine dönüştürmüştür. Hunt’a göre bu yeti, iktidar sahibi otoritenin, sadece insan üzerinde değil, toprak üzerinde de etkili olduğu yönünde bir imaj yaratıyordu. Lordlar, krallar, sultanlar iktidarlarının bir nişanesi olarak bahçeler inşa ettiler. Bu temsiliyetleri sebebiyle bahçeler uzun süre kamusal kullanıma açık olmayan, erişimi sınırlandırılmış alanlar olarak kaldı. Bu sebeple, Topkapı Sarayı’nın bahçesi ve Gülhane Parkı’nda görüldüğü üzere, yüksek duvarlar ve güvenlikli kapılarla bahçeleri toplumsal alandan ayrılmış durumdadır. Bu ayrım özellikle Avrupa’da 18. yüzyıl’a kadar devam eder. 18. yüzyıl’da sanayileşmeyle birlikte köylerden kente göç edenler işçi sınıfını oluşturur. Sosyolog Richard Sennett, bu göçler sonucunda kentlerde kamusal alan işlevi üstlenen tiyatro, pazar alanları, kuyu başları gibi sınırlı mekânların kaybolup yeniden tasarlandığını ve yeni kamusal alanların bir ihtiyaç olarak ortaya çıktığını belirtir. Bahçelerin parklara dönüşmesi de yine bu dönemde yaşanmıştır. Sennett’e göre kahvehanelerin popülerliklerini kaybettiği bu dönemde parklar kamusal alan ihtiyacını karşılamıştır. Jürgen Habermas’a göre ise modern kamusal alan rasyonel insanla mümkündür.

Habermas rasyonel insanı, iletişim yoluyla anlaşabilen ve bir konu üzerinde uzlaşabilen birey olarak tanımlar. Bu çerçevede kamusal alan, insanların bir araya gelerek konuştuğu ve tartıştığı ortak bir iletişim alanıdır. Sınıf ayrımı gözetmeksizin herkesin bulunabildiği mekânlar olarak parklar, bu tanıma büyük ölçüde uyar. Habermas bu alanların ilkesel çerçevesini tanımlarken, kamusal alanın rasyonel eylemler üzerinden biçimlenmesinin de sorunlu sonuçlar doğurabileceğine işaret eder. Güvenlik, ticaret ve kontrollü kullanım senaryoları gibi düzenlemeler, kamusal alanın açıklığını ve kapsayıcılığını dönüştürebilir. Sahil hattındaki, aslen kamuya ait olan alanların özelleştirilerek ticari bir kimlik kazanması ya da parkların duvarlarla çevrilerek giriş-çıkışların denetlenmesi gibi durumlar rasyonel eylemin doğrudan gözlemlenebildiği örneklerdir. Bu eylemlerin günlük hayatta en çok karşılaştığımız örneklerinden biri de düşmancıl tasarım anlayışıdır. Mike Davis’e göre düşmancıl tasarım, kamusal mekânların evsizler ve yoksullar başta olmak üzere belirli toplumsal grupları dışlamak amacıyla fi ziksel olarak yeniden kurgulanması anlamına gelir. Bu tasarımlar kamusal alanı güvenli kılmaktan ziyade, “istenmeyen” bedenleri görünmez hale getirmeyi hedefler.

Düşmancıl Tasarım Nedir? Mekânsal Dışlama Pratikleri

Bankların boydan boya tek bir oturma birimi olarak tasarlanabilirken, kolçaklar ile ayrıştırılması düşmancıl tasarımın en yaygın örneklerinden biridir. Bu tasarım evsiz insanları doğrudan kamusal alanın dışına iter. Bankları uyumak için kullanmak zorunda olan insanlar için o banklar işlevsizdir. Ayrıca kolçaklar arasındaki mesafenin dar olması, bedensel ölçüleri bu aralığa uymayan kullanıcıların bankları rahat kullanamamasına neden olur. Bu durum kamusal alanda bazı bedenlerin dolaylı biçimde dışlanmasına yol açar. Bir bankın kamusal alanı etkilemesi için mutlaka düşmancıl tasarıma sahip olması da gerekmez. Günümüzde yaygın kullanılan banklar sert materyallerden üretilmiştir. Uzun süre kullanım için ergonomik değildir. Nitekim sert ve rahatsız bir bank, bireyleri mekânda kısa süreli bulunmaya zorlar. Bu durumda tasarımın kullanıcı davranışını dolaylı olarak etkilediği görülür. Aynı şekilde standart park bankları, çardak versiyonlarının dışında; karşı karşıya çiftler halinde değil, birbirinden tekli üniteler halinde yerleştirilir. Normal koşullarda oturmak için banklara ihtiyacımız olmaz. Çitler, saksılar, alçak duvarlar gibi oturma eylemine izin veren herhangi bir şey, oturmak için yeterlidir. Ancak modern parklarda oturabileceğimiz her şey kenarsızlaştırılmıştır. Dik yüzeyler yerine, eğimli tasarımlar, bu kenarsızlığı sağlar. Çitler, mekânı dışarıdan ayırma görevi görecek şekilde; dikey parçalı, sivri yüzeylidir. Kullanıcının isteyebileceği kullanımı, bilinçli olarak ortadan kaldırdığı için bu çit tasarımı, tamamen düşmancıldır. Ama bu çitlerin tek mağduru sadece insanlar değil, aynı zamanda sokakta yaşayan hayvanlar; karga, martı gibi kuşlardır. Düşmancıl tasarım, sivri çitler gibi unsurlarla yalnızca dışlayıcı olmakla kalmaz; bu çitleri fark etmeyen hayvanlar, çocuklar ve hatta yetişkinler için ciddi sağlık riskleri de yaratır. Nitekim dünyanın farklı yerlerinde bu tür tasarımların yol açtığı kazalara rastlamak mümkündür.

Modern parkların davranışlarımızı tanımlayan bir diğer özelliği birbirine paralel yollardır. Bu tarz yollar orada dolaşmamız için değil oyalanmadan yürümemiz için tasarlanır. Yolların paralel formları bu yolu kullananlara uzun bir görüş hattı sağlar. Genellikle bu hattın kenarlarına ağaçlar dikilir. Yolun çizgisel ve ağaçlar ile çevrelenmesi, kullanıcı için bir çerçeve etkisi oluşturur. Bu çerçeve yolun dışına çıkma şansımızı azaltır. Paralel yolların bir diğer özelliği ise tesadüfi karşılaşmaları azaltmasıdır. Çünkü paralel yollarda insanlar yan yana bir akış içindedir. Diğer yol biçimlerinde kavşak ve yol ayrımları gibi alanlar insanlar için duraksama boşluğu oluşturur. Paralel yolun yan yana akışında bu boşluk noktaları yoktur.

 

“Mike Davis’e göre düşmancıl tasarım, kamusal mekânların evsizler ve yoksullar başta olmak üzere belirli toplumsal grupları dışlamak amacıyla fiziksel olarak yeniden kurgulanmasıdır.”

 

Kamusal Alanın Geleceği ve Eleştirel Farkındalık

Nitekim bu kararlar kullanıcılarının görüşü alınmadan, sadece kamusal alandan belirli bir kesimi uzaklaştırmak için alınmaktadır. Habermas’ın kamusal alan tanımına göre bu aşamada kamusal alanda bozulma başlar. Çünkü artık iletişim mecrası olması gereken bu mekânlarda rasyonel eylemler, bilinçli bir şekilde iletişim eylemlerini baskılar hale gelmiştir. Modern dünyada kamusal alanların bozulduğuna dair benzer bir yaklaşım Richard Sennett’te de görülür. Kozmopolit şehirlerin dönüşümü ve artan bireyselleşme sonucunda kamusal insanın ortadan kalktığını ileri sürer; kamusal insanın ölümüyle birlikte kamusal alanın da işlevini yitirdiğini savunur. Bahçeler ve parklar, tarihsel olarak iktidar sahiplerinin güç gösterisi yaptığı kapalı ve özel alanlarken, sanayi devriminin bir sonucu olarak, kentli nüfusun ihtiyaç duyduğu kamusal parklara evrilmiştir. Ancak bu “kamusallık” kavramı kullanıcısına mutlak bir özgürlük alanı sunmaz. Bu mekânlar her dönemde tasarım, gözetim ve mekânsal düzenlemeler aracılığıyla belirli bir otoritenin veya toplumsal normun denetimi altında kalmıştır. Dolayısıyla parklar, sadece insanların nefes aldığı yeşil alanlar değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, sınıf farklarının ve iktidar mekanizmalarının somutlaştığı, sürekli yeniden tanımlanan dinamik bir sahne işlevi görür.

Günümüz parkları da bu dönüşümün bir parçasıdır. Düşmancıl tasarımlar ve rasyonel eylemler aracılığıyla kullanıcıyı belirli davranışlara yönlendirme çabası, parkların kamusal alan olma niteliğine zarar verir. Bu nedenle parklarda vakit geçirirken, mekânın nasıl ve hangi gerekçelerle tasarlandığını fark etmeye çalışmak önemlidir. Bu farkındalık, kamusal alanın daha demokratik ve kapsayıcı biçimlerde yeniden düşünülmesi için belirleyici bir adım olabilir.

E-Bülten Kaydı

Gelişmelerden haberdar olun.

Yorum Yazın