<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 23 May 2026 13:45:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.1</generator>
	<item>
		<title>Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</title>
		<link>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2026 21:02:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Abraham Wald]]></category>
		<category><![CDATA[başarı baskısı]]></category>
		<category><![CDATA[başarısızlık hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Byung Chul Han]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Wright Mills]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[hayatta kalan yanılgısı]]></category>
		<category><![CDATA[kişisel gelişim kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[kişisel gelişim kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[modern birey]]></category>
		<category><![CDATA[modern toplum]]></category>
		<category><![CDATA[motivasyon kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Lafargue]]></category>
		<category><![CDATA[performans toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[pozitiflik kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Samuel Smiles]]></category>
		<category><![CDATA[Self Help]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoekonomik eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyolojik hayal gücü]]></category>
		<category><![CDATA[survivorship bias]]></category>
		<category><![CDATA[tembellik hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[tükenmişlik sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Yorgunluk Toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4467</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Çiğdem Karataş “Günümüzde dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim kitaplarıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel bağlamlarından kopuktur. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri olan Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?” Kişisel gelişim, günümüzde kitaplar, kurslar  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/">Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Çiğdem Karataş</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Günümüzde dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim kitaplarıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel bağlamlarından kopuktur. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri olan Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?”</span></p></blockquote>
<p>Kişisel gelişim, günümüzde kitaplar, kurslar ve YouTube kanalları gibi birbirinden farklı mecralarla modern bireyin nasıl düşünmesi, hissetmesi ve yaşaması gerektiğine dair güçlü söylemler üretmektedir. Milyonlarca okuyucuya “Başarı ve mutluluğun formülü burada.”, “Senin en iyi versiyonunu yaratacağız.” gibi vaatlerde bulunan kişisel gelişim, bireysel çabayı merkeze alan anlatılarıyla çoğu zaman toplumsal, ekonomik ve tarihsel bağlamı arka plana iter. Günümüzde iş hayatında belirli bir konuma ulaşmış ve “başarılı” olarak kabul edilen pek çok kişi, herhangi bir akademik ya da psikolojik uzmanlığa sahip olmaksızın kişisel gelişimle ilgili içerikler yayımlayabilmektedir. Herkese sıfırdan başlayarak başarıya ulaşma vaadinde bulunan bu içeriklerdeyse çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçek vardır. Yazarın kendi hikâyesi, okurunkinden çok farklı başlangıç koşullarına dayanıyor olabilir. Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur: “Kişisel gelişim yazarları, okuyucularına vaat ettikleri dönüşümü gerçekten mümkün kılabilir mi?”</p>
<p>Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu eserinde, bu durumu, toplumu bireyin hem gardiyan hem mahkûm olduğu bir hapishaneye benzeterek açıklar. Han’a göre artık birey başaramadığı her şeyin sorumluluğunu yalnızca kendisine yükler; sistem değil, birey suçludur. Aynı eserde Han, günümüz toplumunun en aldatıcı yönlerinden biri olarak her şeyin mümkün olduğunu fısıldayan “pozitiflik kültürünü” işaret eder. Başarmak, parlamak, üretmek, gelişmek… Bu kelimeler modern bireyin ruhuna kodlanmıştır. Ancak Han’a göre bu sınırsızlık yanılsaması, bireyde “başarısızlık” duygusunu derinleştirir. Çünkü <a href="https://contextdergi.com/star-warsun-beklenmedik-basari-hikayesi/">başarı</a> artık bir ayrıcalık değil, zorunluluk hâlini almıştır.</p>
<p>“Yapamamak” kişisel yetersizlik sayılır. Birey sürekli olarak kendini optimize etmekle yükümlüdür ve bu yük, depresyon, tükenmişlik ve anksiyete gibi yeni kuşak patolojileri doğurur. Kişisel gelişim kitapları aslında bahsedilen pozitiflik kültüründen beslenir. Sosyal mecralarda bu maksatla içerikler paylaşılır, kitaplar yazılır. Bundan farklı olarak Han, modern dünyada en radikal eylemin “yapmamak” olduğunu öne sürer. “Yapmamayı tercih ederim.” sözü, pasif direnişin simgesine dönüşür. Bu tutum, performans toplumuna doğrudan karşı gelir. Sürekli üretmeye zorlanan bireyin “durmayı”, “reddetmeyi”, “geri çekilmeyi” seçmesi, günümüzün en güçlü itiraz biçimidir. Han, bu tercihi yeni bir özgürlük biçimi olarak sunar.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-4469 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-802x1024.png" alt="" width="361" height="461" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-200x255.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-235x300.png 235w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-400x511.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-600x766.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-768x981.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-800x1022.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-802x1024.png 802w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-1200x1533.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-1202x1536.png 1202w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context.png 1276w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></p>
<p>Kişisel gelişim, bunun tam aksine, yapmayı, başarmayı, değişmeyi ve gelişmeyi öğütler. Aslında bir bakıma, çözüm sunmaya çalışırken okuyucularda “yetersizlik ve eksiklik” duygusuna yol açar. “Erken kalk, üretken ol, özgüvenli ol, kendini sev, fit görün” gibi cümleler insanı geliştirirken eksik hissettirir. Başarısızlık çoğu zaman ailelerinden devraldıkları imkanlar doğrultusunda başarıya ulaşan kişiler tarafından tanımlanır. Aynı koşullara sahip olamayan pek çok birey, sürekli olarak daha iyi bir benlik arayışı içerisindedir. Söz konusu arayış, sadece modern toplumlarda değil, öncesinde de vardır. Bugün sadece bu bakış açısı, eskisine nazaran daha görünür, daha net ve aslında her yerdedir. Byung-Chul Han’ın söyleminin aksine bu içeriklerle hayatının değiştiğini söyleyen, faydasının olduğunu iddia eden pek çok insan da çıkmaktadır. Belki de bu olayın özüne inmek, anlamak ve fikir yürütmek için daha kapsamlı bir temel oluşturabilir.</p>
<p>İnsan, varoluşunun başından beri gördüğü ve deneyimlediği şeyleri anlamlandırmaya çalışmıştı. Bu noktada ünlü düşünürler; Sokrates, “Kendini sorgulamazsan gelişemezsin”, Stoa, “Zihnini yönetirsen hayatını yönetirsin”, Aristoteles, “Kendinin en iyi versiyonu ol.” diyerek insanın kendini anlamlandırma çabasında yol gösterici oldular. Dinlerin ve felsefenin bünyesinde barınan erdem, ahlak gibi konular; öğüt verici bir dille toplumu birçok kez iyiye yönlendirmeye çalıştı. Bu durum Sanayi Devrimi’ne kadar da farklı isimler ve eserler ile devam etti. Fakat Sanayi Devrimi’yle toplumsal yapılanmada değişiklilerin yaşanması ve sosyoekonomik sınıflar arası geçiş yapmanın mümkün olduğunun görülmesi ile insanlar şunu sormaya başladı: “Zengin olmak mümkün, ama nasıl?” İşte bu soruyla kendilerine bir rehber arayan insanlar, çözümü kişisel gelişim kitaplarının verdiği öğütlerde buldu.</p>
<h2>Başarı Herkes İçin Aynı mı?</h2>
<p>Tarih 1859 yılına geldiğinde insanlar kişisel gelişim kitaplarıyla tanıştı. İskoçyalı yazar Samuel Smiles’ın Self-Help (Öz-Yardım) kitabı, bireyi temel alarak gelişimin kişilerin içerisinde olduğu düşüncesini savunuyordu. Buna göre; sanayi devriminin getirdiği sosyal değişimler, insanların kendi hayatlarını değiştirebilecek ekonomik fırsatlar yaratmıştı. Kitap ilk cümlesiyle, okuyucuya; “Devletten, kraldan veya soylu bir hamiden yardım bekleme. Kurtarıcı sensin. Eğer fakirsen bu senin suçundur (tembelliğindir), eğer zengin olacaksan bu senin alın terinle olacaktır” diyerek yol gösteriyordu. Yazar, daha ilk paragraftan, yoksulluğu tembellikle eşleştiriyor, yoksul yaşamak zorunda olan insanları yeterince çalışmamakla suçluyor gibi gözüküyordu. Ancak bu yaklaşım, bireyin içinde bulunduğu sınıfsal yapı ile bu yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarak, ekonomik ve siyasal sisteme yönelik eleştirinin kişisel gelişim söylemi içerisinde bilinçli bir biçimde dışarıda bırakıldığını da ortaya koymaktadır.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Aslında bugünün toplumunu sırtında bir pelerin gibi taşıyan “pozitiflik kültürü” o günlerde de bir şekilde farklı arayışlara öncülük etmişti. Belki arayış farklı olsa da yol gösterici bir kılavuz, deyim yerindeyse Kuzey Yıldızı gibi, bu arayışın yolcularına iz gösterme iddiası taşıyordu.”</span></p></blockquote>
<p>Peki ya, başaranların aksine kaybedenlerin hikâyesi bu kişisel gelişim serüveninde kendine nasıl yer bulacaktı? Kitaplarda sadece kazananları, değişenleri, zenginleşenleri mi okuyacaktık? İstatistik bilimiyle tanınan matematik profesörü Abraham Wald, aslında “Hayatta Kalan Yanılgısı” (Survivorship Bias) kavramıyla son derece değerli bir kapı aralayarak konuya açıklık getirmişti. “Hayır! Kanadından vurulan dönebildi ama motordan vurulanlar dönemedi, düştü. Siz düşenleri görmüyorsunuz”. Bu söylemin çıkış noktasıysa II. Dünya Savaşı’nda savaştan dönen uçakları inceleyen mühendislerin bir tür yanılgısıydı, “En çok kanatlarından vurulmuşlar, oraları güçlendirelim.” Biz sadece başarmış ve yaşadıklarını kitaba dökebilmiş o şanslı insanları okuyoruz. Çünkü başarmayı deneyip de hayat şartlarına yenik düşenlerin hikayeleri, raflarda satılmıyor. Konuya bir başka perspektiften bakan Amerikalı sosyolog Charles Wright Mills, Sosyolojik Hayal Gücü isimli eserinde şöyle demektedir: “İnsanlar genellikle dertlerini kendilerininmiş gibi deneyimler ve bunun toplumsal ve tarihsel nedenlerinden habersizdirler”.</p>
<p>Aslında çevresel etmenleri bir bakıma, görmezden gelen kişisel gelişim kitaplarına yöneltilmesi gereken en net eleştiri de kamerayı ancak buraya koyarak görülebilir. En azından bugün, dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim alanıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel nedenlerinden uzaktır. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri, Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?</p>
<p>Bu noktada kişisel gelişim söylemine yöneltilen eleştirilerin felsefi ya da sosyolojik bir tartışma alanında kalmadığı, bilimsel araştırmalarla da desteklendiğini görmek mümkündür. Bireyin ruh hâlini ve mutluluk düzeyini sadece kişisel çaba ve motivasyonla açıklayan yaklaşım, sosyoekonomik koşulların psikolojik etkilerini görmezden gelir. Bu durumda ise ortaya eksik ve indirgemeci bir tablo çıkmaktadır. Oxford Üniversitesi’nde yapılan “Sosyoekonomik Statü ve Depresyon” isimli bir çalışmaya göre düşük gelir ve güvencesiz iş gibi ekonomik zorluklar, depresyon riskini iki kat arttırmaktadır. Yani mutluluk gibi temel bir mesele bile bireysel hayatımızda aldığımız aksiyonlardan ziyade içinde bulunduğumuz sosyoekonomik şartlarla yakından ilgilidir.</p>
<p>Paul Lafargue’ın yıllar önce önerdiği “Tembellik Hakkı” ya da Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu belki de kişisel gelişim içeriklerine biraz daha eleştirel ama yapıcı bakmak için bizlere yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Bize sürekli “Sabah 5’te kalk, dünyayı yönet!” derlerken, Lafargue ise “Dur ve yaşa!” diyor. Belki de en iyi versiyonumuz, sürekli koşturan gergin halimiz değil; mışıl mışıl uyuyup dinlenmiş, istediği saatte uyanmış, istediği rutini uygulamış kısaca istediği şekilde yaşayan halimizdir. Çünkü yorgun bir toplumda, her an dinç ve üretken olmaya zorlanan bizler, zaman zaman “tembel” olma hakkına ihtiyaç duyabiliriz.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/">Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>2025 Vizyonunda Neler İzledik?</title>
		<link>https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2026 21:01:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2025 vizyon filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[2025 vizyonunda neler izledik]]></category>
		<category><![CDATA[2026 vizyon filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[animasyon filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Avatar 3 Ateş ve Kül]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Christopher Nolan]]></category>
		<category><![CDATA[Feyyaz Yiğit]]></category>
		<category><![CDATA[film incelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Haluk Bilginer]]></category>
		<category><![CDATA[Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri]]></category>
		<category><![CDATA[James Cameron]]></category>
		<category><![CDATA[Lilo ve Stitch]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[Mission Impossible Son Hesaplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Fıratoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[sinema 2025]]></category>
		<category><![CDATA[sinema dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Spider Man Brand New Day]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[The Devil Wears Prada 2]]></category>
		<category><![CDATA[The Odyssey]]></category>
		<category><![CDATA[Tom Cruise]]></category>
		<category><![CDATA[Toy Story 5]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[yerli sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Zootropolis 2]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4435</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ayşim Alkan “Sinema; kimi zaman gerçeklikten kaçtığımız, kimi zaman kendimizi bulduğumuz, sevdiğimiz aktörleri beyaz perdede gördüğümüz büyülü bir yer… Karanlığın içinde bir salon dolusu insanla aynı anda gülmek, duygulanmak sinemayı sinema yapan şeylerden biri… Gerçi son yıllarda seyirci sayısı azaldı, dev ekranlar ceplerimize sığdı ama hikâyelerin etkisi hâlâ aynı. Peki 2025 yılı sinema dünyasında nasıl  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/">2025 Vizyonunda Neler İzledik?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Ayşim Alkan</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Sinema; kimi zaman gerçeklikten kaçtığımız, kimi zaman kendimizi bulduğumuz, sevdiğimiz aktörleri beyaz perdede gördüğümüz büyülü bir yer… Karanlığın içinde bir salon dolusu insanla aynı anda gülmek, duygulanmak sinemayı sinema yapan şeylerden biri… Gerçi son yıllarda seyirci sayısı azaldı, dev ekranlar ceplerimize sığdı ama hikâyelerin etkisi hâlâ aynı. Peki 2025 yılı sinema dünyasında nasıl geçti? Bu yıl neler izledik, hangi filmleri aylarca bekledik, en çok neler konuşuldu? Sinema salonlarında film izlemeyi kaçıranlar ve izledikleri filmleri hatırlamak isteyenler için 2025 vizyonuna altı filmlik seçkimizle göz atalım.”</span></p></blockquote>
<p>İlk olarak animasyon dünyası bu sene geçmişten bir hikâyenin kapılarını yeniden aralıyor. Zootropolis 2, Nick Wilde ve Judy Hopps’un suçluların peşinden koşmaya başladığı bir açılış sahnesiyle başlıyor. İlk filmden tanıdığımız karakterlerin nereden nereye geldiğini görmekle kalmıyor; Zootropolis’in daha önce bilmediğimiz yeni bölgelerini ve sırlarını da keşfediyoruz. Şehir genişlemiş, hikâyeler derinleşmiş ve arka planda çözülmesi gereken yeni gizemler var. <a href="https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/">Film</a> boyunca Judy ve Nick’in kişisel gelişimlerini ve aralarındaki ilişkinin nasıl olgunlaştığını görüyoruz. Bu film tam anlamıyla keyifli bir devam halkası. İkinci filmde karşımıza çıkan Marsh Market, Zootropolis evrenini genişleten en önemli yeniliklerden biri. Suya bağlı yaşayan türler için tasarlanmış bu bataklık bölge; foklardan kunduzlara, deniz memelilerinden sürüngenlere kadar pek çok canlıyı bir araya getiriyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4432 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-692x1024.jpeg" alt="" width="364" height="539" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-200x296.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-203x300.jpeg 203w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-400x592.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-600x888.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-692x1024.jpeg 692w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-768x1137.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-800x1185.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-1037x1536.jpeg 1037w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-1200x1777.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-1383x2048.jpeg 1383w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-scaled.jpeg 1729w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></p>
<p>Film, bu bölge üzerinden yalnızca “bir arada yaşam” temasını sürdürmekle kalmıyor; önyargı, dışlanmışlık ve birlikte yaşam kültürü gibi toplumsal konuları da derinleştiriyor. Finaldeki sneak peek sahnesinde bir kuş tüyünün masaya düşmesi, üçüncü film için atılmış net bir işaret gibi. Şimdi akıllardaki soru şu: Acaba sıradaki film bizi kuşlar dünyasına mı götürecek?</p>
<p>2025 vizyonunda Zootropolis’in on yıl sonra izleyiciyle buluşmasının yanı sıra Stitch karakteri animasyon severlerin heyecanını ikiye katlıyor. <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a>’in Lilo ve Stitch filmi, bu live action versiyonu ile animasyonun gerçeğe başarılı şekilde uyarlanmasının örneğini gösteriyor. Film, bir uzay üssündeki bir laboratuvarda üretilmiş 626’nın aşırı yaramaz ve tehlikeli bulunarak sürgün edilmesiyle başlıyor. Bunu kabul etmeyen 626, bir uzay gemisi çalarak Dünya’ya geliyor. Stitch’in yolculuğu tam da bu noktada anne ve babasını kaybettiği için zor bir süreçten geçen Lilo’yla kesişiyor. Stitch’in hayatlarına girmesi bu süreci daha da karmaşık hâle getiriyor. Lilo ve Stitch’in arasındaki bağ, karakterlerindeki benzerlikten üzerinden kuruluyor. Dikkat çekme ve sevilme isteği, onları yaramaz ve kontrolsüz karakterlere dönüştürüyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4434 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-683x1024.jpg" alt="" width="362" height="543" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-600x900.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-683x1024.jpg 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-768x1152.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-800x1200.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-1024x1536.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-1200x1800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-1365x2048.jpg 1365w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-scaled.jpg 1707w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></p>
<p>Lilo’nun ailesini kaybettiği ve arkadaşı olmadığı için hissettiği yalnızlık duygusu ile Stitch’in sürgün edilmesi karakterlerini yakınlaştıran olaylar haline geliyor. Böylelikle film, Lilo ve Stitch’in arkadaşlığı üzerinden, aile ve dostluk kavramlarını derinleştirerek anlatısını kuruyor. Aile nedir, sevgi nedir ve insanı nasıl iyileştirir? Film, bu sorulara Lilo’nun Stitch’e söylediği bir replik üzerinden Hawaii dilindeki Ohana kelimesini tanımlayarak yanıt veriyor: “Ohana aile demektir. Aile demek, kimsenin geride kalmaması ya da unutulmaması demektir”. Böylelikle filmde aile kavramının kan bağı ile sınırlı olmadığı ve genişletildiği görülüyor. Lilo ve Stitch’in dostluğu onları bir aileye dönüştürüyor; hayatlarındaki zorluklarla ve yalnızlık duygusuyla başa çıkmalarını sağlıyor.</p>
<p>2025 vizyonunda oldukça fazla tanıdık ve beklenen film karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri de on altı yıllık dev serinin yeni filmi, Avatar 3: Ateş ve Kül. Üç saat, on yedi dakikalık süresiyle serinin ilk iki filminden daha uzun olan ateş ve kül akıllara “Bu film nasıl bitecek?” sorusunu getiriyor; lakin bitmeyen aksiyon sahneleri, olay örgüsünün ilerleyişi her şeyi birbirine bağlayarak izleyicinin heyecanını canlı tutuyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4430 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-683x1024.webp" alt="" width="365" height="547" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-200x300.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-400x600.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-600x900.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-683x1024.webp 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-768x1152.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context.webp 800w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" /></p>
<p>Peki James Cameron’un en büyük yapımlarından biri olan bu seri neyi anlatıyor? 2025 vizyonunda oldukça fazla tanıdık ve beklenen film karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri de on altı yıllık dev serinin yeni filmi, Avatar 3: Ateş ve Kül. Üç saat, on yedi dakikalık süresiyle serinin ilk iki filminden daha uzun olan ateş ve kül akıllara “Bu film nasıl bitecek?” sorusunu getiriyor; lakin bitmeyen aksiyon sahneleri, olay örgüsünün ilerleyişi her şeyi birbirine bağlayarak izleyicinin heyecanını canlı tutuyor. Peki James Cameron’un en büyük yapımlarından biri olan bu seri neyi anlatıyor? Birinci ve ikinci filmlerde başarısız olan ve isteklerine ulaşamayan RDA (Resources Development Administration), üçüncü filmde de geri adım atmıyor ve bu sefer ataklarını Albay Quaritch’in oğlu olan Spider karakteri üzerinden gerçekleştiriyor. Miles Quaritch, Spider’ı kendi tarafına çekmek ve Avatar dünyasında bir insan olarak kalmasını engellemek istiyor. Ancak Spider, Avatar halkı ile büyüdüğü için insanlara karşı savaşa girmiyor.</p>
<p>Bu anlamda Avatar serisi, karakterleri ve olay örgüsüyle insanların yıkıcılığını, maddiyata olan düşkünlüğünü teknolojiyi bir toplumu yok etmek için kullanışını ve navilerle insanlar arasında oluşan sömürgeci ilişkileri toplumsal bir bakışla ele alıyor. Film, aksiyondan aksiyona sürükleyici bir tempoya sahip olduğundan bazı sahneleri takip etmek zorlaşabiliyor. Bu nedenle özellikle Avatar dünyasını bilerek izlemek önemli. Bu çağda ekran süremiz giderek azalmış olsa da, bir-bir buçuk saatlik filmleri izlerken bile dikkatimiz dağılsa da Avatar’ı üç saat on yedi dakika boyunca izleyebilmek harika bir izleme deneyimi yaratıyor.</p>
<p>Bu yıl beklenen seri filmleri Avatar ile sınırlı değil. Görevimiz Tehlike: Son Hesaplaşma, uzun soluklu bir serinin fi nal filmi olarak beyaz perdede yerini alıyor. Yıllardır çok sıkı bir takipçi kitlesine sahip olan ve her filminin repliklerine kadar ezberlendiği bu seride, Tom Cruise’un neredeyse Ethan Hunt’a dönüştüğünü söylemek mümkün. Bu filmde de içten içe, yapay zekânın yönettiği bir döneme girmiş olduğumuz fikri işleniyor. Entity olarak bilinen, dünyayı tehdit eden son derece güçlü bir yapay zekâya karşı Ethan Hunt’ın verdiği mücadelede, Rus denizaltısı Sewastopol’u bulma görevi hikâyenin merkezine yerleşiyor. Film; teknolojik distopyaları, yapay zekâ kabuslarını ve dijital çağın soyut tehditlerini bilgisayar efektleriyle oldukça başarılı bir şekilde birbirine bağlıyor.</p>
<p>Filmin yapım sürecinin pandemiyle çakışması ve bu nedenle vizyon tarihinin gecikmesi, serinin son filmlerinin biraz kopuk izlenmesine yol açmış olabilir. Buna rağmen dikkat çeken bir detay var: Bu yapım her ne kadar “son film” olarak konuşuluyor olsa da yönetmen Christopher McQuarrie, hikâyenin kapılarını tamamen kapatmıyor. Gelecekte farklı Mission Impossible filmlerinin gelebileceğine dair söylentilerin şimdiden konuşulmaya başlaması da bunu destekliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Festival Filmlerinden Gişe Rekorlarına</h2>
<p>Animasyon filmler ve seri filmlerin yanı sıra Türkiye’deki yerli yapımlar da oldukça ilgi gördü. Türkiye’de sinema salonlarını dolduran Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana, 2025 sonbaharında vizyona girdi ve kısa sürede bir milyon seyirciyi geçti.</p>
<p>Başrollerini Feyyaz Yiğit ve Haluk Bilginer’in paylaştığı film, 2011 yapımı Fransız filmi Intouchables’dan (Can Dostum) uyarlandı. Orijinal film, felç geçirdikten sonra hayatı tamamen değişen bir iş insanı ile ona yardımcı olmaya başlayan genç bir adamın zamanla kurduğu dostluğu anlatıyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4456 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context.png" alt="" width="276" height="368" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context-200x267.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context-225x300.png 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context-400x533.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context.png 600w" sizes="(max-width: 276px) 100vw, 276px" /></p>
<p>Türkiye uyarlamasında ise hikâye; paraşüt kazası sonrası felç kalan zengin iş insanı Refi k ile hapisten yeni çıkmış, dobra Ferruh’un yollarının kesişmesi üzerine kuruluyor. İki farklı karakterin birbirlerine alışma süreci hem samimi hem de yer yer eğlenceli bir şekilde ilerliyor. Film, karakterlerin geçmişlerini dramatize etmeden anlatıyor. Hatalarıyla yüzleşen Ferruh ve engelinin ona getirdiği zorluklar ile rutinleşmiş hayatından sıkılan Refi k karakteri arasındaki çatışma ve dostluk filmin olay örgüsünü oluşturuyor.</p>
<p>Filmde, iki farklı kültürden gelen karakterlerin uyuşmazlıkları üzerinden mizah taşıyan bir anlatım tarzı. Ayrıca Ferruh’un Refik’e farklı davranmaması iki karakter arasındaki bağı güçlendiriyor. Filmde deneyimlerin kesişmesi üzerinden yakınlaşan Ferruh ve Refi k karakterleri, ölüm ve engelle dalga geçerek dramın içindeki mizahı açığa çıkartıyor.</p>
<p>Türkiye’de dikkat çeken bir diğer yapım ise anaakım dışı bir örnek olarak Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri isimli film. Murat Fıratoğlu’nun yazıp yönettiği ve özellikle festivallerde ilgi gören Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri filmi, yerel halkı ve halkın doğallığını durağan kadrajlarla aktaran bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Film, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, kavurucu güneşin altında domates kurutma tarlasında çalışan Eyüp’ün hikayesini konu alıyor. İzmir’de yaşadığı ekonomik zorluklar sonucu memleketi Siverek’e dönmek zorunda kalan Eyüp, borçlarını ödeyebilmek için domates işçiliğine başlıyor. Ancak iş sırasında ustabaşı Hemme ile yaşadığı çatışma, filmin olay örgüsünü geliştiriyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4462 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context.jpg" alt="" width="277" height="396" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context-200x286.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context-210x300.jpg 210w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context-400x572.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context.jpg 470w" sizes="(max-width: 277px) 100vw, 277px" /></p>
<p>Hemme’ye duyduğu öfke ile yola çıkan Eyüp, film boyuna Hemme’yi öldürmeyi düşünüyor. Bu anlamda filmin intikam duygusu etrafında şekillendiği ve bu duyguyu sorgulattığı söylenebilir. Eyüp’ün yol boyunca karşılaştığı insanlar ve Siverek’in durağan, doğal yaşamı Eyüp’ün intikam duygusunu dönüştürüyor. Motorunun bozulması, gündelik yaşam akışının içine katılması film boyunca intikam anını geciktiriyor. Eyüp bir türlü öldürmek istediği Hemme’ye ulaşamıyor. Bu anlamda film, tek bir gün içinde geçen olayları sınıf farklılıkları, emek, eşitsizlik, emek sömürüsü ve insanın kendi öfkesiyle yüzleşmesi gibi temaları sorgulatacak biçimde anlatıyor. İntikam duygusuyla başlayan film, Eyüp’ü, öldürmek istediği Hemme ile yan yana bir düğünde halay çekerken bulduğumuz trajikomik ve ironik bir sonla bitiyor. Ayrıca Murat Fıratoğlu, yönetmenliğin yanı sıra başrolde Eyüp karakterine hayat veriyor. Oyuncu kadrosunda yerel halktan ve yönetmenin yakın çevresinden isimleri görmek ise filmi daha doğal ve yerel bir hale getiriyor.</p>
<p>Filmin uluslararası prestijli etkinliklerde de dikkat çektiği görüldü. 2024’te 81. Venedik Uluslararası Film Festivali Orizzonti bölümünde Jüri Özel Ödülünü kazandı; Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film seçildi. 98. Akademi Ödülleri’nde Türkiye’nin en iyi Uluslararası Film adayı olarak belirlendi. Akademi Ödülleri En İyi Uluslararası Film adayı olarak belirlendi. Son olarak kısaca 2026 vizyonda yer alacak filmlere kısaca göz atalım. Toy Story serisinin beşinci filmi geliyor; yayımlanan ilk teaser şimdiden merak uyandırdı.</p>
<p>The Devil Wears Prada’nın devam filmi, Anne Hathaway ve Meryl Streep ile yıllar sonra yeniden vizyonda olacak. Christopher Nolan imzalı The Odyssey, şimdiden yılın en iddialı yapımları arasında gösteriliyor. Ayrıca Spider-Man: Brand New Day ile seriye dönüş yapıyoruz; uzun aradan sonra gelen yeni film büyük bir heyecan yaratmış durumda.</p>
<p>2025 yılında vizyona giren filmlerle sinema bir kez daha çoğumuzu heyecanlandırdı. Kimimiz bu filmleri sinemada izledik, kimimiz ise platformlarda yayınlanmasını bekledik. Nerede olursa olsun sinemanın seyircisi olduk. 2026 filmlerinde sinema salonlarında buluşalım.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/">2025 Vizyonunda Neler İzledik?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hem Kahraman Hem Suçlu: Sarı Boya Mekaniği</title>
		<link>https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2026 21:07:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Algoritma]]></category>
		<category><![CDATA[erişilebilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[game design]]></category>
		<category><![CDATA[Ghost of Yotei]]></category>
		<category><![CDATA[God of War]]></category>
		<category><![CDATA[hikâye anlatıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Horizon Zero Dawn]]></category>
		<category><![CDATA[interaktif anlatı]]></category>
		<category><![CDATA[keşif mekanikleri]]></category>
		<category><![CDATA[level design]]></category>
		<category><![CDATA[oyun eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[oyun kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[oyun mekaniği]]></category>
		<category><![CDATA[oyun tasarımı]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncu deneyimi]]></category>
		<category><![CDATA[Playstation oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[QoL özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Resident Evil 2 Remake]]></category>
		<category><![CDATA[sarı boya mekaniği]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[The Stanley Parable]]></category>
		<category><![CDATA[video oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4412</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Baran Sönmez “Sarı Boya Mekaniği oyuncuların, oyunun sürüklediği rotayı takip etmesini sağlamak amacıyla çıkılacak yolculuğu işaretlemesine denir. Bu mekaniği, balta girmemiş bir ormanda önünüzde palayla yol açan kâşifi n bıraktığı izlere benzer. Ancak bu sefer kâşifi değil, oyun yapımcısının bu hikâyeye deneyimlememiz için bıraktığı belirli belirsiz izleri takip ederiz.” Bir anlatı sanatı olan video oyunları,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/">Hem Kahraman Hem Suçlu: Sarı Boya Mekaniği</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Baran Sönmez</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Sarı Boya Mekaniği oyuncuların, oyunun sürüklediği rotayı takip etmesini sağlamak amacıyla çıkılacak yolculuğu işaretlemesine denir. Bu mekaniği, balta girmemiş bir ormanda önünüzde palayla yol açan kâşifi n bıraktığı izlere benzer. Ancak bu sefer kâşifi değil, oyun yapımcısının bu hikâyeye deneyimlememiz için bıraktığı belirli belirsiz izleri takip ederiz.”</span></p></blockquote>
<p>Bir anlatı sanatı olan <a href="https://contextdergi.com/video-oyunlarinin-ozgurluk-hareketi-modifikasyonlama/">video oyunları</a>, insanları eğlendirmenin yanı sıra bir hikâye anlatıcılığı misyonu da üstlenir. Hikâyeye, oyunu bir bütün haline getiren diğer ögeler kadar önem vermese de içinde bir sürükleyicilik, bir bağlam ve tasarımsal bir bakış açısı taşır. Tıpkı bir filmde, kitapta, dizide ya da yazıda olduğu gibi bu anlatı da oyuncuyu içeride tutacak bir kancaya, oyuncuyu edilgen halden aktif, katılımcı hale getirecek bir mekaniğe ihtiyaç duyar. Bu tasarımsal temele dahil edilebilecek birçok özellik bulunur. Görsel tasarım, oynanışı düzenleyen mekanikler, ses tasarımı bunlara verilebilecek örneklerdendir. Ama oyuncuyu evrene sokacak en değerli tasarımsal dokunuşlardan biri de QoL (Quality of Life) özellikleridir. Bu özelliğin amacı bir bütün olan evrene ve mekaniklere dokunmayı arzulayan oyuncuların bu arzusunu mümkün kılmak ve bu sayede oyuncuların deneyimini kolaylaştırmak, memnuniyet seviyesini arttırmaktır.</p>
<p>Bu özelliklerin son yıllarda en popülerleşmiş çözümlemelerinden biri de Sarı boya olarak karşımıza çıkar. Sarı boya, doğrudan bir görsel işaretleyici işlevi görür. Buraya tırman, şuradan geç der. Yani nesnelerin kullanılabilirliğini görünür kılar. Sarı rengin seçimi ise asla tesadüfi değildir. Sarı renk, yüksek parlaklığı ve kontrastıyla düşük ışıkta dâhi fark edilir. Toprak, taş, ahşap gibi nötr dokularda göze çarpma olasılığı yüksektir. Böylece oyuncu karmaşık bir sahnede, ona gideceği yolu gösteren, dünyayı etkileşilebilir kılan hedeflere, nesnelere ve yollara yönelik bilgiyi hızla oyun evreninin yapısından ayırır. Bu yöntem; evrene yeni dalan ya da video oyunlarını fazlasıyla deneyimlememiş oyuncular için yararlı ve sıklıkla görülen bir çözümleme yöntemi olsa da deneyimli oyuncuların yarattığı topluluklar arasında büyük tartışmalara da sebep olur.</p>
<p>Oyuncuların, oyunun sürüklediği rotayı takip etmesini sağlamak amacıyla çıkılacak yolculuğu kılavuzu olan bu mekanik yaklaşım, balta girmemiş bir ormanda önünüzde palayla yol açan kâşifi n bıraktığı izlere benzer. Ancak bu sefer kâşifi değil, oyun yapımcısının bu hikâyeyi deneyimlememiz için bıraktığı belirli belirsiz izleri takip ederiz. Tasarımcılar özellikle sarı rengi, oyunun atmosferinden kopuk olmayacak şekilde, örneğin; kapı aralıklarından sızan ışıklarla, yol kenarındaki lambalarla, rüzgârda sallanan bayraklarla, toz zerrelerinin akışıyla veya ses ipuçları ile kullanır.</p>
<p>Böylece, işaretler öne çıkmadan oyuncuyu yönlendirir, oyuncu hem keşif duygusunu yaşar hem de akış bozulmaz. Özellikle büyük bütçelerle geliştirilen, tek oyunculu hikâye odaklı yapımlar, daha kitlesel bir perspektiften geliştirildiği için bu mekanikten sıkça faydalanır. Bu mekaniğin en iyi örneklerini video oyunlarına ilgisi olanlar ya da büyük yapımlardan; <em>God Of War, Resident Evil II Remake, Final Fantasy VII Remake, The Stanley Parable </em>ve<em> Horizon Zero Dawn</em> gibi oyunlardan en azından birini deneyimlemiş oyuncular, hatırlayacaktır.</p>
<p>Playstation’un efsane serilerinden, farklı ve yaratıcı şekillerde tanrıları katlettiğimiz <em>God Of War</em> (2018) adlı oyunda sarı boya, beyaz tebeşir izleriyle kendini gösterir. Oyuncu bu işaretli alanları takip ederek aslında hikâyeyi de takip eder, tepeleri tırmanarak zayıf noktalara saldırır. Bu tür işaretler, özellikle anlatı temposu yüksek sahnelerde yani kovalamaca, çöküş sekanslarında oyuncunun panikle yanlış yola sapıp ritmi öldürmesini engeller.</p>
<div id="attachment_4415" style="width: 269px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4415" class=" wp-image-4415" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952.png" alt="" width="259" height="426" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952-183x300.png 183w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952-200x328.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952.png 369w" sizes="(max-width: 259px) 100vw, 259px" /><p id="caption-attachment-4415" class="wp-caption-text"><em><span style="font-size: 8pt;">The Stanley Parable</span></em></p></div>
<p>Ancak geniş alanlı keşif bölümlerinde aynı yoğunlukta işaretleme yapmak, oyuncuyu oyuna karşı edilgen de hissettirebilir. Dolayısıyla “nerede ve ne kadar” soruları ve bu sebeple oyun içerisindeki denge sarı boya ile tasarımınının merkezindedir. Bu abartılı ve dengesiz kullanımı gördüğümüz en önemli örneklerden biri de <em>Resident Evil II: Remake</em> adlı oyundur. Zombi kıyameti senaryosu ardından şehirden kaçmaya çalışan polis memuru Leon S. Kennedy ve üniversite öğrencisi Claire Redfield’in hikâyesini deneyimlediğimiz <em>RE2R</em>, bu mekaniği çok keyfî ve rastgele bir biçimde kullanarak tartışmaların hedefi olmuştur. Oyuncunun kırabileceği hazine kutuları, kendini savunmak için itebileceği dolap ve eşyalar, ahşap ile kapatabileceği cam çerçeveleri ve bazı tırmanma alanlarının sürekli olarak oyuncunun gözüne girmesi dengeyi bozmuş, kimi oyunculara göre rahatsız edici olmuştur. Oyunculardan aldığı geri dönüşle serinin diğer oyunlarında bu hataya düşmeyen oyun yapımcısı Capcom, aslında bu mekaniğin suistimalinin en önemli örneklerinden birini ortaya koymuştur.</p>
<p><em>The Stanley Parable</em> adlı oyun ise bu mekaniği satirik ve esprili biçimde kullanır. Bir anlatıcının sesinin takip edildiği oyunda ana karakter Stanley’nin, yani bizim, ne olursa olsun oyunun hikâye akışını belirleyen sarı çizgiyi takip etmesi gerektiği sıkça hatırlatılır. Ancak oyuncu, çizgiyi takip etmeyi bırakıp, doğrusal akıştan koparak farklı sonlara giden rotalar açılabilir durumdadır. Her rota dışına çıkıldığında anlatıcı streslenir, sinirlenir, hatta bazen Stanley’i azarlamaya başlar.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“The Stanley Parable oyununda sarı boya, diğer oyunların aksine yalnızca doğrusal bir rehber değil, özgür iradeyi, oyuncu ve anlatıcının çatışmasının sembolü olarak kullanır. İşaretin varlığı, itaatle isyan arasındaki gerilimi görünür kılar.”</span></p></blockquote>
<h2>Çizgiyi İzlemek</h2>
<p>Çizgiyi izlemek bir tasarım tercihi kadar da bir anlatım aracı olarak doğrusal akış karşısında isyan etme alternatifini temsil eder. Günümüzde oyun topluluğu bu konuya dair ikiye bölünmüş durumdadır. Bir taraf interaktif bir anlatı aracı olarak hikâyeyi deneyimlemek isteyen oyuncular için gerekli olduğunu savunurken diğer taraf bu mekaniğin oyuncuları aptallaştırdığını savunur. Bu görüşün altında oyunlarda rotaları bulma işleminin tamamen oyuncuya bırakılması gerekliliğine dair düşünce yatar. Sarı boya gibi yardımcı mekanikler, oyuncuların keşfetme duygusunu engeller ve oyuncuyu edilgen hale getirir. Bu düşünce taraftarları keşif döngüsünü oyunun ana hikâye tematiği ve hatta ödülü olarak görür. Bulmacayı bulmak kadar onu çözmek de oyunun amacıdır. Dolayısıyla fazla görünür ipuçları, kendi başına keşfetmenin hazzını azaltır, dünya düzleşir.</p>
<p>Bu görünüşün aksine düşünenlere göre de sarı boya gibi mekanikler zararsızdır. Bazı oyuncuların gerçekten bu özellikten yarar sağladığını savunur. Her oyuncu aynı seviyede video oyunlarını deneyimlemediği için daha rahat bir deneyim isteyen veya yol bulma gibi mekaniklerde zorlanan oyuncular için bu kolaylaştırmalar kullanıcı deneyimi açısından olumlu ve yardımcı bir niteliğe sahiptir. Her iki argümanın da haklılık payı vardır. 2025’te yayımlanan Japonya’da bir savaşçıyı canlandırdığımız <em>Ghost of Yotei</em> adlı oyun sarı boya mekaniği kullanmayarak bu tartışmaya yeni bir boyut kazandırmıştır. Oyunda diğerlerinin aksine tırmanılabilir alanları gösteren herhangi bir işaretlendirme sistemi bulunmamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle sosyal medyada, oyuncuların çaresizce etrafa bakındığı ve nereye tırmanabileceklerini bulamadıkları videolar dolaşıma girmiştir. Ben de amatör bir oyun tasarımcısı olarak birtakım çözüm önerilerinden faydalanıyorum. Bunlardan ilki “Adaptif Görünürlük.” Bu şekilde düzenlenmiş sarı boya mekaniği, oyuncu 15-30 saniye aralığında aynı mekanda takılı kaldığında belirir. Ritmi bozmadan ikinci planda bekler.</p>
<p>Bir diğeriyse seçime dayalı sarı boya mekaniği ayarıdır. Ayarlar menüsünde “İşaret yoğunluğu: Kapalı / Az / Orta / Yüksek” gibi seçeneklerle oyuncuya tercihinin sorulması belki de bu iki görüş arasında bir köprü kurarken oyuncuya özdüzenleme fırsatı sağlar. Bir başka çözümleme ise Telemetry-Based Balancing / Telemetri ile dengelemedir. Oynanış verilerinden “Navigation Bottleneck Heatmap (Isı Haritası)” üretilip sarı işaretler en sorunlu noktalara minimal şekilde yerleştirilebilir.</p>
<p>Sonuç olarak sarı boya ne tek başına kahraman ne de tek başına suçludur. Doğru doz, bağlam ve süreklilikle uygulandığında keşfi öldürmeden rehberlik eder, erişilebilirliği artırırken estetiği zedelemez. Asıl mesele oyuncunun kendi yolunu bulduğunu hissetmesidir. Tasarımın görünmezliği burada başlar. İşaret vardır, ama oyunun ritmine hizmet ettiği için fark edilmez. Hikâye, sadece varlığıyla değil nasıl deneyimlediğiyle de şekillenir. Belki de bu yüzden hikâyeler, hayatın kendisi kadar değerlidir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/">Hem Kahraman Hem Suçlu: Sarı Boya Mekaniği</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Minibüs Hattından İstanbul’a Bakmak</title>
		<link>https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 21:01:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul işçi mahalleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul minibüsleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul semtleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul ulaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[Marmaray]]></category>
		<category><![CDATA[minibüs hattı]]></category>
		<category><![CDATA[minibüs hikâyeleri]]></category>
		<category><![CDATA[minibüs şoförleri]]></category>
		<category><![CDATA[Pendik]]></category>
		<category><![CDATA[şehir gözlemi]]></category>
		<category><![CDATA[şehir yaşamı]]></category>
		<category><![CDATA[sözlü tarih]]></category>
		<category><![CDATA[toplu taşıma]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Tuzla]]></category>
		<category><![CDATA[Tuzla yaşamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4394</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı “İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal abiye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği beş paralık etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti.” İstanbul’da yaşayan insan, kendi zihninde sürekli yeni İstanbullar yaratmaya alışıktır. Her iş çıkışı, “keşke bu kadar kalabalık olmasa”,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/">Bir Minibüs Hattından İstanbul’a Bakmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal abiye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği beş paralık etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti.”</span></p></blockquote>
<p>İstanbul’da yaşayan insan, kendi zihninde sürekli yeni İstanbullar yaratmaya alışıktır. Her iş çıkışı, “keşke bu kadar kalabalık olmasa”, “keşke tepeler bayırlar düzlük olsa”, “İstanbul’un Yeditepe’si, bir sabah yedi ovaya dönse” gibi dileklerde bulunur. Doğma büyüme İstanbul’un Kocaeli sınırında Tuzla’da yaşamış; bu semtin mahallelerinde sokağı, insanı, esnafı, yaşamı tanımıştım. Ben ise İstanbul’un bir yerlisi olarak bu dileklerin sebebini yirmi yaşıma kadar fark edememiştim. Hatta hiçbir zaman İstanbullu olarak görülmemiştim.</p>
<p>Bana kalırsa İstanbul’u, İstanbul yapan şey 80 milyonluk nüfusun dörtte birinin bu kentte yaşaması, toplumsal ve kültürel zenginliğiydi. Birbirinden ağır sanayinin Türkiye’nin dört bir tarafından gelen işçilerle doldurulması, burada yaşayan halkların bıraktığı kültürel izler, her köşesinden hikâyeleriyle İstanbul, tarihi deneyimlemek için yaşayan bir müzeydi. Peki zamanında İstanbul’u ticaret yollarına bağlayan Tuzla; mübadele müzesiyle, işçi mahalleleriyle, sanatçı köşkleriyle, tersaneleri ve deri atölyeleriyle küçük bir <a href="https://contextdergi.com/kimin-bu-istanbul/">İstanbul</a> değil miydi?</p>
<p>Bence bunu anlamak için ya gerçek İstanbul’da yaşayıp, Tuzla’yı boydan boya gezmek ya da Tuzla’da bir ömür geçirip, nice İstanbullunun iyisiyle kötüsüyle diline pelesenk olmuş semtlerinde dolaşmak gerekirdi. İşte ben, ömrünü Tuzla’yı boydan boya gezen Tuzla-Pendik minibüs hattında geçirmiş, İstanbul’un semtlerini; Halkalı’yı, Zeytinburnu’nu; Fatih’in muhafazakâr sokaklarını, Kadıköy’ün, Taksim’in, Beşiktaş’ın kalabalığını az da olsa deneyimlemiştim.</p>
<p>Bu yüzden sizleri, İstanbul sayılmayan Tuzla’yı boydan boya, günde yaklaşık 18 saat, her biri iki şoförle yol alan 29 araçla, adeta iplik tezgahında halı örer gibi gidip gelen Tuzla-Pendik minibüs hattıyla tanıştırmak istiyorum. “Burası da İstanbul’dur.” iddiamı kanıtlamak için giriştiğim bu yolculuk, dünyam dediğim o küçük fanusumu boydan boya ilmek ilmek işleyen bu hattın şoförü Kemal abiyle değişti. Hindistan’ı ararken, Amerika’yı, İstanbul’u ararken, minibüsçülüğü buldum. Bu hattın ilk durağı; Tuzla’nın Mercan Mahallesinde bulunuyor. Mercan Mahallesi, geçmişte, Kemal Sunal’dan, Sibel Can’a, Ruhi Su’dan Bülent Ersoy’a aktörlerin, müzisyenlerin, hatta iş adamlarının, zamanında yazlık, bugün ise bir kaçış noktası olarak kullandığı boy boy villaların oluşturduğu bir mahalle. Eskiden Manastır Boyu denilen bu mahalle, sapa döşeme yollarla erişilen, birbirine uzak villa ve köşklerden oluşuyordu. Bugünlerde ise Mercan, eski itibarından ötürü zenginlerin hafta sonu kervansarayına dönüştü. Bundandır ki bu hattın minibüsleri, istisnai durumlar dışında duraktan Tuzla’nın çarşısı Kalekapı’ya kadar boş gider oldu.</p>
<p>Bu mahallenin içindeki ilk durak bir gecekondudan bozma, önünde minibüsleri inci tespih gibi dizen, adeta araçların gölgesinde kaybolan, çay ve poğaça ikramı yapan küçük bir yapıdan ibarettir. İhtişamlı villalar, bu gecekonduyu, ördek sürüsündeki kara ördek gibi çevreler, ancak ona yakınlık duymadan tuhaf sayarak izler. Buradan, altı dakika aralıklarla yola çıkan minibüsler, müşterisiz yola çıkar, yol üzerinde topladıkları müşterileri Pendik istikametine; Kalekapı, Marina AVM, Yayla, Kaymakamlık, İçmeler, Aydınlı, Tersane, Güzelyalı, Kaynarca, Tavşantepe Metro, Pendik Çarşı’ya sırasıyla bırakır. Yolunun çoğunu Tuzla içinde dört dönerek geçirdikten sonra, kendini E5’in trafiğine bırakır, Tavşantepe’den boş devam eder. Nasıl Tuzla’dan boş kalkıyorsa, Pendik’ten de acelesi olmayan ya da evinin önünde inmek isteyen yolcular dışında boş kalkar. Bu sebeple, hat birkaç kez kısaltılmaya çalışılmış, tam 14 senedir Tuzla’ya gelmesi beklenen metro hattı beklene beklene ertelenmiş, hala muğlak bir konu olarak gündemde kalmıştı.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“İstanbul’un toplu taşıma ağından nasibini alamamış Tuzla, eski banliyö hattının yerine geçen Marmaray dışında, ulaşım imkânı zor olan bir semtti. Bu yüzden Tuzla-Pendik hattı adeta zengininden fakirine, yabancısından yerlisine herkesi gözlemlemek için altın madeni gibiydi.”</span></p></blockquote>
<p>Evimin önünden bu hattın bir minibüsüne binmiş, son durağa gitmek için 35 lira ödemiştim. Minibüs bomboştu, şoförün yan koltuğuna oturdum, selam sabah lafa dalacaktım ama abimizin yüzündeki gerginlik, sinir, biraz özgüvenimi kırdığından sessizce son durağa kadar geldim. Elimdeki dergileri masaya koyup, “abi ben dergide şöyle böyle çalışıyorum, minibüs şoförü bir abimle gidip gelsem, bir iki soru sorsam nasıl olur, vaktiniz var mı” diye ortaya sormuş, duymazdan, görmezden gelinmiştim. Durakta, dernek başkanlığı yapan ağabeyin karşısına oturup, merakımdan ona da bahsedince, “Ben hattan, minibüsten, yolcudan anlamam ama dernekle ilgili sorun varsa yanıtlayayım” demişti. Ben “dernek ne yapar” diye sorunca da başladı anlatmaya, “Muhasebe işlerine bakıyor, odanın talimatlarını uyguluyoruz. Şoförlerden belirli bir miktar bağış alıyor; sıkışana, derdi olana faizsiz borç veriyoruz. Bugün sana yarın bana.” anlattığı şeyleri not alırken, “Hayırdır bu bilader?” edasıyla yaklaşan bir iki şoför not almama kurulup, “Buradan ekmek çıkmaz sana.” demişti. Moral bozukluğu ve hayâl kırıklığıyla teşekkür edip minibüsle evime geri dönememe utancıyla yürümeye başlamıştım. Durakta resmen ajan muamelesi görmüştüm. “Ne sandılar, neden istemediler, ben mi meramımı doğru düzgün anlatamadım” diye düşünerek Mercan’dan evime doğru yol alırken, yanımdan birer ikişer minibüsler geçiyor, tabanlarımın acısını düşünerek geçen minibüslere bakıyordum. O anda yanımdan geçen bir minibüs korna çalıp yanımda durdu, halimden “maliye” olmadığımı anlamış ve beni minibüsüne aldı. Son zamanlarda derneğin ve minibüsçülerin maliye ile ilgili sıkıntıları olduğunu bu minibüsün şoföründen öğrenmiştim. İşin aslı, kılık değiştirmiş bir maliye ajanı sanılıp kovulmuştum. Kemal ağabey hâlimi görüp beni minibüsüne almasa yürüdüğüm birkaç kilometre ile kalacaktım.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4397 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context.jpg" alt="" width="382" height="683" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context-168x300.jpg 168w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context-200x358.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context-400x716.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context.jpg 572w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></p>
<p>Kemal ağabey, 25 yıldır yaptığı minibüsçülük ile, işsizlik ve parasızlık yüzünden tanışmıştı. “Bizim kütük, doğma büyüme Ağrı” diye sözüne başlayan Kemal ağabey, memleketinde meslek yüksekokuldan mezun olmuş, ardından kamu yönetimine girmiş. Üniversitenin üçüncü yılında, ticarete atılmak için okulu bırakmış, dönemine damga vuran mazot ithalatı işine girişmiş. Azerbaycan’a gidip ithal mazot alıyor, oradan İran’a geçip ruhsatlıyor, Türkiye’ye gelip mazotu dağıtıyormuş. Üç ortak giriştikleri bu işte büyük paralar kazanmışlar. Ancak bir gün mazot taşıyan kamyonlar, İran’da bağlanınca 570 bin doları yanmış, ortaklarından 70 bin dolar tazminat alıp, İstanbul’a yerleşmiş. Derler ya “hazıra dağ dayanmaz” paralar suyunu çekince, minibüs şoförlüğüne başlamış. Meslekte 25. yılını tamamlayan Kemal ağabey “eskiler eskiden güzeldi” diyerek, aldığı yevmiyeyle geçinemediğini söylüyordu. Şoförlüğe başladığı zamanlar, hatta ilk on yılını, “belki erkek çocukların araba sevdasındandır ki herkes minibüs şoförü olmak istiyordu” diyerek anlatıyordu.</p>
<p>O zamanlarda minibüse binen yolcu şoförü tanır, şoför ise yolcuların hatırını, işini, derdini, durumunu sorarmış. Koskoca Tuzla’da birbirini tanımayan çıkmazmış. İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal ağabeye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği “beş paralık” etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti. Yevmiyeler demişken, herkesin minibüs şoförlerinin hasılatı cebine kaldığını sanmasından gına gelmiş Kemal ağabeye, kim yan koltuğa otursa hafifçe sırıtarak, “Siz de ne kazanıyorsunuz abi” diyormuş. İşin aslı arabaları kiralarlarsa ceplerine üç beş lira giriyormuş, bu yüzden durakta her arabaya iki şoför düşermiş.</p>
<p>Hatlarda bulunan minibüsler de sayılıymış, kafasına göre araba alan plakalanıp kendi ekmek teknesini yürütemezmiş.</p>
<p><em>“Selamun Aleyküm abi, İçmeler köprüsü ne kadar? 32.5 kardeşim. Eyvallah abi. Buyur. 2.5 çıkmaz mı? Bozuğum yok. Tamam kardeşim kalsın, 30 yeter, al bu 5 lirayı.”</em></p>
<p>Bir de başlarına dert olan, minibüs saatleri varmış. Her araç altı dakikada bir arka arkaya çıkarmış. Minibüslerde GPS takip sistemi varmış. “Belirli duraklar var, mesela ‘Yayla Dörtyol’ burada saatçiler bekler, geçtiğin saatler kayıt altındadır, GPS’le de takip ederler. Eğer geç kalırsan dakika başına yüz lira yevmiyenden düşer” Diyelim ki, trafik var o zaman nasıl oluyor? “Zaten trafik olunca, birden fazla minibüsün geç kaldığı sistemde gözüküyor, diyelim dört minibüs geç kaldı, beşincisi zamanında vardı. Bizler geç kaldığımız için bizden önceki minibüsün müşterilerini yutuyoruz diye, hakkını tazmin etmemiz gerekir.&#8221;</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Herhangi bir minibüs durağa zamanında vardığında, ondan önceki minibüsler geç kalınan dakikaları bölüşürüz. İnsaflarındandır ki, yalnız biz geç kalırsak, otuz saniye tolerans, hepimiz geç kalırsak kişi başı tolerans hakkı alıyoruz.”</span></p></blockquote>
<h2><em>“Köşede bırakır mısın?”</em></h2>
<p>Madem kazandığınızı siz almıyorsunuz, o zaman neden cezalar sizin yevmiyeden düşüyor? “Mal sahipleri zarar etmesin diye, cebimizden para çıkıyor ama bu gerekli. Eğer bu uygulama olmazsa, herkes kafasına göre çıkar, nizam ve intizam bozulur. Ben erken çıktım diyelim, arkamdaki minibüs boş mu yol alacak? Hadi geç çıktık diyelim, soğukta karda kışta, yağmurda bekleyen yolcu ne yapacak? Sorun bundandır. Her şeyi geçtim, biz birbirimizin yolcusunu yersek, dostluk biter, düşmanlık olur. Mal sahibi şoföre, şoför mal sahibine bakıyor. Herkes birbirine muhtaç.” Kemal ağabey cümleleriyle, hattın Tuzla-Pendik istikametindeki önemine güzel bir parmak basmıştı. Bu hat bir ağ gibi Tuzla’yı sarıyor, zaten var olan ulaşım sıkıntımızda toplumsal bir rol üstleniyordu.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4399 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1024x617.png" alt="" width="442" height="266" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-200x120.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-300x181.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-400x241.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-600x361.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-768x463.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-800x482.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1024x617.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1200x723.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1536x925.png 1536w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /><em>“SSK’dan geçer mi? Karşıdan bineceksin kardeşim, kırmızı başlıklı minibüs de geçer, hangisi gelirse.”</em></p>
<p>“Asıl sıkıntı cezalar değil, bizde bir temsil, bir muhatap sıkıntısı var. Ben yevmiyeyle çalışan bir şoförüm, başımda minibüsçüler odası var, Tuzla-Pendik hattı şoförler derneğimiz var ancak mal sahibiyle neden ben birebir muhatap oluyorum anlamıyorum. Biz senelik anlaşmalarla çalışıyoruz, mesela üç sene bu aracın kiralama hakkı bende&#8230;”</p>
<p><em>“HOP! İnecek var.” </em></p>
<p><em>“Kardeşim ineceksen kapıya yaklaşsana, gıdım gıdım yürüyorsun, bir buçuk metre arayla üç kere durdum, insaf be!”</em></p>
<p>“Ne diyordum, hakkı bende olsa da ne bir aracı kurum var ne de başka bir şey. Kira sözleşmemi feshetseler kim ilgilenecek bilmiyorum. Zaten her araç bakımında, cıvatasını balatasını, yakıtını, şusunu busunu ödediğim yetmiyor, her bakımda yeniden ehliyet belgesi alıyorum. Bakım için ayrı para, ehliyet belgesi için ayrı para veriyoruz. Oda’nın ne yaptığı belli değil. Tarifeyi güncelliyorlar o kadar. Nereye kuş konsa da orayı yağlasak diye, para koparacak yer arıyorlar.”</p>
<p><strong>Nasıl yani Kemal ağabey, yok mu bir faydası?</strong> “Yok be ne faydası, anca zarar ziyan. Geçen röntgen arabası getirmişler, ciğer filmi çektiriyorlar. Ciğerle ne işim var benim? Elim ayağım tutuyor. Ben itiraz ettim çektirmedim, bizim duraktaki arkadaşlar çektirdi, zorunluluk diye getirdikleri ciğer filmi de bir işe yaramadı, aldılar paralarını bizden, baktılar yollarına.”</p>
<p><em>“Pardon, müsait bir yerde indirir misiniz, şoför bey?”</em></p>
<p><em>“Buyur abla.”</em></p>
<p><em>“Yalnız bebek arabam var da birazcık beklemenizi rica edebilir miyim?”</em></p>
<p><em>“Hanım ablamıza yardımcı olalım, bebeği, bebek arabası varmış. Teşekkür ederim şoför bey.”</em></p>
<p>“Dernek, çalıştığımız gün başına, 400 lira para alıyor. Zaten yevmiyemiz erimiş, bir de enflasyon var. Zorlanıyoruz işte.”<br />
<strong>Eskiden de böyle miydi peki?</strong> “Eskiden de böyleydi, bu böyle süregeldi ama enflasyon işi yeni çıktı. Ben zaten dernek işine de muhalifim, her zaman düzenli öderim paramı ama şartları iyileştirecek bir şeyler lazım. Bir seferinde, sormuştum. Bu toplanan paralar ne oluyor diye, eminim bir yere gidiyordur. Bizde hırsızlık, hile hurda yapacak kimse yok. Ama üç kalem bile sayamadı dernek bana. Bunca yıldır toplanan para ne oldu? Zaten minibüsçülerin oldum olası Maliye ile bir derdi vardır. Bu yüzden kovdular seni duraktan, maliyeci sandık.”</p>
<p><em>“Evet, Pendorya AVM, inecek var mı?”</em></p>
<p><em>“Ağabey şuradan, iki Tavşantepe alır mısın Pardon, üç öğrenci, alır mısınız?”</em></p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4405 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-300x225.jpg" alt="" width="311" height="233" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-1536x1152.jpg 1536w" sizes="(max-width: 311px) 100vw, 311px" /></p>
<p>Sözüne kaldığı yerden devam etti: “Eskiden araba sahipleri arabalarını satınca, iki üç daire alırdı. Şimdi her yerde metro, İETT hatları açıldıkça, oranın minibüs hatları kaldırıldı, araçlar farklı hatlara bölünüyor, bu yüzden araç çok ama şoför az. İhtiyaç git gide azalıyor. Belediye her yere kendi hatlarını, toplu taşıma alternatiflerini diziyor. Tuzla-Pendik, Gebze-Harem falan bunlar kalan son uzun hatlar. Artık minibüsler kısa hat çalışıyor. Ama bence bu metro işi iyi olacak, Tuzlaya geldiğinde. Yani biz bir türlü iş buluruz. En kötü hat kısalır, Pendik’e gideceğimize, kaymakamlığa metroya bırakırız, asıl halkın sorunları çözülsün.”</p>
<p>“Kardeşim bu arada seni, Tavşantepe Metro’ya bıraksam olur mu? Arkadaşlar seni yanımda görmesin. Kovduklarındandır adıma laf olur.” <strong>Olur ağabey hiç sorun değil. Zaten senden başkası almaz beni arabasına.</strong></p>
<p>Biraz gülüştükten sonra, hattı sordum Kemal ağabeye, “Bu hat, elit bir hattır. Yolcusu, sakindir. Alternatif olmadığından mıdır bilmem, bizle dalaşa girmezler. Eskiden tersane işçileri, bu hattın çevresinde otururdu. Bir on sene önce asıl müşterimiz işçilerdi. Şimdi TOKİ, Evora Sitesi, etap etap apartmanlar dikilince kervan geçmez dağa taşa; onlara özel hat geldi. Aydıntepe, Güzelyalı’da hala çok çok işçi olsa da onları da korsan minibüsler, servisler taşır oldu.”</p>
<p><strong>Korsan minibüs nedir ağabey?</strong> “Tersaneler, servislerle anlaşıyor, taksi gibi işçiyi kapısına bırakıyor, ama gittiği yol kadar ücret alıyor. Bize çok zararı var. Hadi onu geçtim, servis tut bari. Sabahtan akşama kadar çalışan işçiye hayır yapacaksın, evine bırakacaksın. Bir de verdiğin parayı cebinden geri alıyorsun.”</p>
<p><strong>Özel şirketlerle mi anlaşıyorlar peki?</strong> “Yok kardeşim, eleman alıyorlar bu işi yapsın diye. O elemanlar, bir cebe giren parayı, bir cepten alıyorlar.”</p>
<p><strong>Şimdi müşteriler kim?</strong> “Genelde öğrenciler biniyor, okul saatleri çok yoğun minibüs, sabah 5-7 arası, kimi zaman iki durakta minibüs doluyor. Diğer durakları yolcu alamadan geçiyorum, bir de küfür yiyorum. Bir de akşam 8-9 arası. O saatlerde de durum aynı. Yağmur çamur olunca üzülüyorum ama arabanın altı ağırlıktan sürte sürte, keçe gibi oldu. Zaten ağzına kadar doluyor. Onun dışında genelde az yolcuyla kimi zaman boş gidiyor minibüs. Tuzla’da her imkân var ama birbirine uzak. Bundandır ki insanlar kendi çevresinden çok çıkmıyor.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4400 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-300x225.jpg" alt="" width="311" height="234" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 311px) 100vw, 311px" /></p>
<p><strong>Öğrencilere çalışıyorsun yani?</strong> “Ya asıl dert bu da değil. Kim düzenliyorsa bu ücret tarifesini, hiç minibüs şoförlüğü yapmamış belli ki. Öğrenci 21 lira. İndi bindi 32,5 lira. Düz yapsalar rahatlayacağız, bozuk kalmıyor ki minibüste. Öğrenciler de alıştı bu duruma, düz 20 veriyorlar. Bizim de sesimiz çıkmıyor. Şunları tam yapsalar. İndi bindi 30 olsun yani, ne bu iki buçuk. Elli kuruş kullanan bile kalmadı. Eskiden de böyleydi. Yok indi bindi 7.60, 10 kuruş mu taşıyacak millet yanında. Şunu bir düzeltseler rahatlayacağız.”</p>
<p><strong>Ağabey Tavşantepe’ye geldik sayılır. Benim borcum ne kadar?<br />
</strong>“Borç morç istemez”</p>
<p><strong>Yok abi olmaz öyle.<br />
</strong>“Olur olur kardeşim. Nerden ulaşacağız bu dergiye, röportaja?”</p>
<p><strong>Ben sana getiririm abi denk geliriz illa bu saatten sonra.<br />
</strong>“Adın neydi?”<br />
<strong>Burak. </strong></p>
<p>“Tamam bunları yayınlarsan adımı kullanma.”<br />
<strong>Tamamdır ağabey kullanmam, hadi Allaha emanet ol sağlıcakla.<br />
</strong>“Sen de kardeşim.”</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/">Bir Minibüs Hattından İstanbul’a Bakmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edinburgh’tan Ayvalığa, Uluslararası Film Festivali &#038; Genç Sinema</title>
		<link>https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 13:06:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[algoritmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayvalık]]></category>
		<category><![CDATA[Ayvalık Uluslararası Film Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Azize Tan]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız film]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Başka Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[dijital platformlar]]></category>
		<category><![CDATA[festival deneyimi]]></category>
		<category><![CDATA[festival kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[film dağıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[film festivalleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genç Sinema Programı]]></category>
		<category><![CDATA[genç sinemacılar]]></category>
		<category><![CDATA[Netflix]]></category>
		<category><![CDATA[Seyir Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[sinema kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[sinema salonları]]></category>
		<category><![CDATA[sinema sektörü]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zekâ ve sinema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4352</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin direktörü Azize Tan; festivalin hikâyesini, Genç Sinema Programı’nı, bağımsız sinemanın bugününü, algoritmaların yapımlara etkisini ve dijital dünyanın sinemada yarattığı dönüşümü anlattı. Edinburgh örneğinden ilhamla ortaya çıkan, Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin; kentte yarattığı değişimi Azize Tan’dan dinleyin. Betül Özdemir: Azize Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hoş geldiniz. Azize Tan: Hoş  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/">Edinburgh’tan Ayvalığa, Uluslararası Film Festivali &#038; Genç Sinema</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin direktörü Azize Tan; festivalin hikâyesini, Genç Sinema Programı’nı, bağımsız sinemanın bugününü, algoritmaların yapımlara etkisini ve dijital dünyanın sinemada yarattığı dönüşümü anlattı. Edinburgh örneğinden ilhamla ortaya çıkan, Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin; kentte yarattığı değişimi Azize Tan’dan dinleyin.</span></p></blockquote>
<p><strong>Betül Özdemir:</strong> Azize Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hoş geldiniz.</p>
<p><strong>Azize Tan:</strong> Hoş bulduk. Teşekkür ederim davet ettiğiniz için.</p>
<p><strong>B.Ö: İlk soruma Ayvalık Uluslararası Film Festivali hakkında konuşarak giriş yapmak isterim. İstanbul gibi bir metropolde büyük bir festivali yönettikten sonra Ayvalık’ta daha butik ve yarışmasız bir model seçtiniz. Festivalin yarışmasız olması oldukça dikkat çekici. Bu anlamda festivalin yapısını nasıl açıklarsınız?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Ben çok uzun yıllar İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda (İKSV) çalıştım, oradan emekli oldum. Türkiye’nin hakikaten en büyük uluslararası festivalinin başındaydım. 20 küsür senede hemen hemen her pozisyonda çalıştım. Dokuz yıl direktörlüğünü üstlendim. Büyük şehirde festival yapmakla daha küçük ölçekli bir şehirde festival yapmanın arasında önemli farklar var. Bir de benim ayrıldığım dönemde Türkiye’deki festivallerde birtakım sorunlar oluyordu. Aslında benim için <a href="https://www.ayvalikff.org/">Ayvalık</a> biraz ikinci bir şans gibiydi. 20 küsur yıllık tecrübemi damıtıp, neleri doğru yaptım, neleri yanlış yaptım, sil baştan yapsaydım nasıl yapardım gibi sorgulamalarım oldu. Ayvalık bu fikirleri hayata geçirme fırsatına sahip olduğum bir festival…</p>
<p>Ben hayatımın bir döneminde Edinburgh’ta yaşadım. Edinburgh festivaller kenti olarak tanınır ve küçük çaplı bir şehirdir. 500 bin kişi yaşar. Ama özellikle yaz aylarında devam eden çok disiplinli bir festivali vardır. Kentin bütün havası festivalle birlikte değişir. Yüksek katılımcı akışı olur. Buradaki festival ve festivalin şehri dönüştürme şekli beni çok etkilemişti. İstanbul ise giderek daha da büyüyen devasa bir metropol ve İstanbul’da ne yaparsanız yapın kayboluyorsunuz. İstanbul sizi yutuyor. Mesela 90’lardaki İstanbul Film Festivali ile şimdiki İstanbul Film Festivalini mukayese etmek ya da aynı tadı bulamıyoruz demek biraz haksızlık olur. Çünkü şehirdeki değişimleri de göz önünde bulundurmak lazım. Artık İstanbul’un birden fazla merkezi var. Eskiden kültür sanat dediğimiz zaman bir tek İstiklal Caddesi, Beyoğlu akla gelirdi. Şimdi Kadıköy var, Ataşehir var. O nedenle yeni bir festival yapma fikri doğunca Edinburgh gibi daha küçük ölçekli bir yerde yapsak o festivalin şehri değiştirme deneyimini biz de yaşasak nasıl olur diye merak ettim. Gerçekten kendi karakteri olan bir festival olsun istedim. Ayvalık’ta düzenlediğimiz festival deneyiminin oraya özgü olmasının kıymetli bir şey olduğunu düşündüm. Bir de özellikle pandemiden sonra insanların bir araya gelme, sosyalleşme, aidiyet, bir etkinlik etrafında buluşma istekleri de festivalin şekillenmesinde biraz etkili oldu.</p>
<p>Yarışmanın olmaması ise başından itibaren verilmiş bir karardı. Çünkü belediyelerin düzenlediği festivallerde inanılmaz büyük para ödülleri konuluyor. Film yapmak çok zor bir şey ve bu ödüllerin sinemacılar için ne kadar önemli olduğunu biliyorum ama bir taraftan da bunu çok problemli buluyorum. Yüksek para ödüllerinin festivallerin üzerine getirdiği hem maddi hem de psikolojik yükü görüyorum. Bunlar festivallerin içinde bir gerilim oluşturuyor. Sadece yarışma filmleri konuşuluyor. Geri kalan festival programında gösterilen filmler neredeyse kayboluyor. İnanılmaz derecede kulisler oluyor. Festival bitiyor arkasından yarışma sonuçları günlerce aylarca konuşuluyor. Yani neredeyse insanlar birbirlerinin yüzüne bakmıyor. Ben böyle bir gerginlik ortamının bu festivalin içerisinde olmasını istemedim. İnsanların mutlu oldukları, geldiklerinde <a href="https://contextdergi.com/manaki-kardeslerden-cumhuriyet-filmine-sinema-tarihine-bakis/">sinema</a> konuştukları, her filmin eşit değer gördüğü bir yapı oluştursak nasıl olur diye düşündüm. O şekilde karar verdik yarışmasız bir festival yapmaya. Bunun bir ihtiyaç olduğunu da Ayvalık’ın gördüğü ilgiyle ortaya çıkmış oldu.</p>
<p><strong>B.Ö: Teşekkürler. Film yapımlarının ciddi maliyetleri sürekli haber oluyor. Çok büyük paralar harcanıyor. Aksine bağımsız sinemanın finansman bulmakta zorlandığı bu dönemde, yerel festivallerin sadece birer gösterim alanı değil, aynı zamanda birer dayanışma ağı haline geldiğini söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Öyle kesinlikle. Biz Ayvalık’ı ilk önce Başka Sinema’yla başlatmıştık. 2018 yılında onlarla üç festival yaptık. Sonra biz ayrıldık ve festivalin çalışanları olarak Seyir Derneği’ni kurduk. Son 4 yıldır tamamen bağımsız olarak çalışıyoruz. Toplamda 7 festival yaptık. Üç tanesi Başka Sinema’yla olan Ayvalık Film Festivali’ydi; daha sonra Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne döndü. Başka Sinema’da aslında alternatif bağımsız filmlerin dağıtılacağı bir platform olarak doğmuştu. Bu festival de biraz o tip filmlerin gösterileceği bir merkez olarak Ayvalık’ı seçerek başladı.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Son yıllarda film üretmek kadar film dağıtmak ve seyircilere ulaştırmak da sorun haline geldi. Sinema salonlarını filmleri belirli bir süre o salonlarda tutmaya ikna etmek de ayrı bir dert. O yüzden aslında bütün bu festivaller, bütün bu kültürel etkinlikler, işte bazı alternatif salonlar, belediye salonları vesaire, böyle filmlere ulaşmak için çabalayan insanları bir araya getirmek için çok iyi bir platform oluşturuyor.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü bu tip filmler emek istiyor. Evet belki 5 milyon insan izlemeyecek. Ama bu demek değildir ki bu filmlerin izleyicisi yok. Film izleme alışkanlıkları çok değişti. Sinema izleme biçimimiz sil baştan yeniden şekilleniyor. Geçenlerde Netflix, Warner Bros’u satın aldı. Yani <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a>’lerin, Netflix’lerin bütün görsel olarak üretilen şeylerin neredeyse %80-90’ını domine ettiği bir dünyadan bahsettiğimiz zaman tabii ki bu tip platformların var olması çok önemli. Bu tip filmler için bir seyirci var. Ben ömrümü bunları yaparak geçirdim. İstanbul gibi bir olanağın ve daha fazla dağıtım ağının olduğu yerde bile izleyiciler bu kadar büyüklüğün içerisinde istediği filme ulaşamıyor. Film vizyondan kalkıyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4356 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1024x684.jpg" alt="" width="486" height="324" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-200x134.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-600x401.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1024x684.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1200x801.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 486px) 100vw, 486px" /></p>
<p>Ayvalık’ta biz şunu gördük hakikaten bu filmlere çok ciddi bir talep var. Ayvalık bu anlamda buluşma alanı yaratmayı başardı. Bir de Ayvalık’ın tabii cazibesi de var. O ikisi bir araya geldi. Gerçekten sadece Ayvalıklı’ların gelmesiyle bu kadar büyümedi festival. Civardan, Balıkesir’den bütün körfez bölgesinden; Burhaniye’den, Edremit’ten, Çanakkale’den, İzmir’den, Aydın’dan, Manisa’dan, İstanbul’dan. Seyir Derneği’ni kurduğumuz zaman son dört yılda 5.000 kişiden 12.000 kişiye çıktı bizim izleyici sayımız. Bu çok büyük bir artış. Ne yazık ki kapitalist düzende iyi bir şey yaptığınız zaman ödüllendirilmiyorsunuz. Her şey rakamlar, her şeyi çok büyük ölçekli yapmanız gerekiyor. Yani o yüzden o inadı ve o sabrı göstermek gerekiyor diye düşünüyorum ben. Çünkü inanılmaz bir kitle oluştu orada. Hakikaten festival zamanında Ayvalık’ın değiştiğini görebiliyorsunuz. Sokaklarda dolaşan herkes ya sinemaya gidiyor ya bir sinemacıyla konuşuyor. Sokak aralarından yönetmenler, oyuncular çıkıyor. Herkes son derece rahat. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kafelerde, film aralarında sohbet ediyorlar. Bir hiyerarşi yok. Kırmızı halılar, kırmızı kordonlar yok. Zannediyorum günümüzde bunu yaratmaya kimse çok fazla çaba göstermediği için aslında çok benzer şeylerin içerisinde sürekli olarak debelenip duruyoruz.</p>
<p><strong>B.Ö: Ayvalık halkıyla festival arasındaki bağı nasıl kurdunuz? Yani nasıl organik bir şekilde inşa ettiniz? Bunu yaparken zorlandınız mı? Ya da Ayvalık halkı buna nasıl yaklaştı?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Şimdi şöyle, ben Ayvalık’a ilk gittiğim zaman 2018’de Başka Sinema’yla birlikte, “İstanbul Film Festivali direktörüyüm” falan diye gitmiştim. Büyük ölçekte bir şeyin başında olduğun zaman zannediyorsun ki kapılar hemen açılacak, her şey kolay olacak. Bir de Ayvalık’ta tanıdıklarımız vardı. İKSV’deyken Köprüde Buluşmalar’ı da ben başlatmıştım. Onun kuruluş aşamasında iki sene çalışmış olan Çiğdem Öztürk vardı mesela. Ben zaten gider gitmez onları aradım. Onlar da kültür sanat camiasını yakından bilen ama aynı zamanda da uzun zamandır Ayvalık’ta yaşayan, oraya herkesten önce göç etmiş insanlardı.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Biz festivali yaparken, sinema salonu olmayan bir binayı sinema salonuna çevirdik. Üç tane mekânımız var. Ayvalık daha küçük bir şehir olsa da bir kasabada yapıyoruz havasıyla değil, bayağı bir uluslararası festival gibi; İtalyan kasabasında bir uluslararası festival nasıl yapılacaksa aynı standartları korumaya çalışarak yaptık ilkini. Sonra ben Festivalin ilk sabahı kalktım, sinemanın önünde duruyorum. ‘Ya kimse gelmezse?’ diye bir panik halinde. Fakat neyse ki korktuğumuz olmadı. Demek ki bazı şeylerde siz ne kadar planlarsanız planlayın doğru zamanlama ve şans gerekiyormuş.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4360 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1024x685.jpg" alt="" width="478" height="320" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-200x134.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-300x201.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-600x401.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-800x535.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1024x685.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1200x802.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1536x1027.jpg 1536w" sizes="(max-width: 478px) 100vw, 478px" /></p>
<p>O yüzden tabii ki Ayvalık’ı ve Ayvalık’ın kültür-sanat ortamını en iyi bilecek insanlardan biri olduğu için gider gitmez Çiğdem beni birtakım insanlarla tanıştırdı. Belediye ile bir görüşmemiz oldu. Filiz Ali’nin kurmuş olduğu Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nden ortak tanıdıklarımız vardı. Karşılaştığımız herkes aynı üç beş isimden bahsediyordu. Gidip o insanlarla konuştuk, toplantılar yaptık. Küçük bir yere gittiğiniz zaman önce sizi test ediyorlar. Küçük yerlerin büyük şehre oranla dinamikleri çok farklı. Bunu anlamak lâzım. “Büyük yerden geldim ben burada kendi düzenimi kuracağım, benim istediğim şekilde işler ilerleyecek” diyorsanız, unutun onu. Gittiğinizde, nerede ne yaparsanız yapın, oranın düzenine bir an önce ayak uyduracaksınız. Anlayacaksınız. Gidip de üstten bir bakış ile “Biz bu işleri çok iyi biliriz” derseniz olmuyor. Öncelikle o insanlarla aranızda bir sıcak ilişki kurmanız lazım, size güvenmeleri lazım.</p>
<p>Ondan sonra ben Ayvalık’a çok sık gittim. Hemen hemen bütün sokaklarını yürüyerek gezdim. Mümkün olduğu kadar fazla insanla tanışmaya çalıştım. Bu tanıştığım insanlar da sadece belirli kesimden insanlar değil. Tabii ki bazı iş kolaylaştırıcı, iş yapmanızı sağlayacak insanlarla tanışabiliyorsunuz, onlarla konuşabiliyorsunuz. Esnafla da konuşuyorsun, şehrin dinamiğini anlamaya çalışıyorsun. Bu şehrin merkezi neresi, insanlar en çok nereye gidiyor? Çünkü ben yaptığım bütün festivallerde şimdiye kadar hep seyirci festivaliydi. Bütün film festivalleri seyirci festivali değildir. Mesela Cannes bir endüstri festivalidir, çok az biletli seyirci vardır. Çoğunluğu akredite konuktur, basındır, alıcı satıcıdır. Yani orası bir pazardır, bir markettir aslında. Çok zordur bilet bulabilmek Cannes’da. Ayvalık’ın hedefi en baştan itibaren seyirci festivali olduğu için Ayvalık’ta insanlar nereye gider, nerede toplanırlar, nereyi kullanmak lazım sorularını sorduk.</p>
<p>Her şeyi Ayvalık merkezde tutmanın daha mantıklı olacağına karar verdik. Çünkü her şeyin yürüme mesafesinde olması, bir sürü şeyi çok kolaylaştırıyor. Yani bunlar tabii ki şehrin gelişimiyle de alakalı şeyler. Festivali organize ederken sizin tek başınıza değiştirebileceğiniz şeyler değil, şehirle gelişiyor, büyüyor, farklılaşıyor. Biz 2018’de ilk yaptığımız festivalle, bugün yaptığımız festival arasında her yıl şehirdeki gelişmelere göre kendimize yeni pozisyonlar alıyoruz. O yüzden çok konuşarak ve insanları ikna ederek ilerlemeye çalıştık.</p>
<p>Fakat zannediyorum bizim en büyük şansımız ilk yılımızda ana sponsorumuzun olmasıydı. Bir de şeyi hatırlıyorum, bunu her zaman anlatıyorum. Biz festivali yaparken, sinema salonu olmayan bir binayı sinema salonuna çevirdik. Üç tane mekânımız var. Ayvalık daha küçük bir şehir olsa da bir kasabada yapıyoruz havasıyla değil, bayağı bir uluslararası festival gibi; İtalyan kasabasında bir uluslararası festival nasıl yapılacaksa aynı standartları korumaya çalışarak yaptık ilkini. Sonra ben Festivalin ilk sabahı kalktım, sinemanın önünde duruyorum. “Ya kimse gelmezse?” diye bir panik halinde.</p>
<p>Fakat neyse ki korktuğumuz olmadı. Demek ki bazı şeylerde siz ne kadar planlarsanız planlayın doğru zamanlama ve şans gerekiyormuş. Bizim de yaptığımız şeye orada çok büyük bir ihtiyaç varmış, Ayvalık’ı çok doğru bir yer olarak seçmişiz. Şansımız da yaver gitmiş. İlk sene gerçekten çok başarılı oldu festival. Belediyenin telefonları kilitlendi “Siz burada ne olduğunun farkında mısınız?” diye. Bayağı herkes geldi, hiç Türkiye’de yapılmamış bir şey; sinema salonu olmayan bir yeri, bütün binayı böyle bir festival merkezi ve sinema salonuna çevirmek, böyle bir buluşma alanı yapmak. Biz tabii ki ilk yılı bu kadar başarıyla atlatınca ikinci yıl insanları ikna etmemiz çok daha kolay oldu. Ama bu arada tabii şöyle de bir şey de var; benim sektördeki daha önceki tanınırlığım ve tecrübem çok faydalı oldu.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4363 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-300x200.jpg" alt="" width="434" height="289" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-1536x1024.jpg 1536w" sizes="(max-width: 434px) 100vw, 434px" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4364 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-300x200.jpg" alt="" width="434" height="289" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 434px) 100vw, 434px" /></p>
<h2>Algoritmalar Çağında İnsan Dokunuşu</h2>
<p><strong>B.Ö: Buradan artık farklı bir konuya geçmek istiyorum. Bir küratör olarak algoritmalara dayalı film önerileri dünyasında insan eliyle seçilmiş bir program sunmanın bugün sizin için nasıl bir anlamı var?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Ben hayatım boyunca içgüdülerime çok güvendim. Ben her şeyden önce bir sinema seyircisiyim. Benim İKSV’de çalışmaya başlamam da aslında film festivalinde çok film izlemek istemem ve para yetiştirememem sonucunda oldu. Üniversitede çeviri okudum ve altyazı çevirmeni arıyorlarmış diyerek başvurdum. Hem çalışıyordum, yaptığım çevirilerden para kazanıyordum hem de filmler için para vermek zorunda kalmıyordum. Ben her şeyden önce bir izleyiciyim. O yüzden festivalleri tasarlarken de film seçerken de her zaman izleyici gibi düşünüyorum. Bir de bütün bu algoritmalar inanılmaz bir şekilde hayatın sürprizini öldürüyor. Bir noktadan sonra orijinallik kalmayacak, her şey birbirine benzemeye başlayacak, inanılmaz sıkıcı olacak gibi geliyor. O yüzden ben bu işi insan eliyle yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Çünkü bu festivalleri özellikle başarılı kılan ve insanların buraya tekrar tekrar gelmesini sağlayan şey aslında o insan ilişkisi. Bir filmi illa beğenmek zorunda da değilsiniz. Ben her zaman onu söylüyorum. O yüzden bu böyle puanlama sistemleri falan benim aşırı sinirime dokunuyor. “4.75 yıldız verdim” falan gibi&#8230; Ben bir filmle kurulan ilişkinin çok kişisel olduğunu düşünüyorum. Film kötü olabilir ama o filmin içerisindeki bir an sizi çok etkiler, aklınızdan hiç çıkmaz. O yüzden herkesin kendi deneyimini yaşaması, kendi kararını vermesi gerektiğini düşünüyorum. O filmler etrafında insanlarla çok anlamlı sohbetler edebilirsiniz. Ben arkadaşlarımla ya da tanıdıklarımla konuştuğum zaman bir filmle ilgili fikrimin zaman zaman değişebildiğini gördüm. Yani benim dikkat etmediğim, benim anlamadığım bazı zamanlarda, bazı şeylerin o filmde farklılaşabileceğini ya da okuduğum bir film eleştirisinin bana filmle ilgili başka bir şey düşündürebildiğini de fark ettim. Yani aslında kıymetli olan şeyin bu paylaşımlar olduğunu düşünüyorum. O yüzden algoritmanın kararı, evet algoritma üç aşağı beş yukarı sizin zevklerinizi bilebilir ama sürpriz diye bir şey de var. Bu yüzden ben insan faktörünün çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta biz gerçekten çok sosyal bir iş yapıyoruz. İnsanlar için bir şey yapıyoruz. Her ne kadar karanlık salonda hep beraber bir ekrana baksak da sonuçta bir paylaşım söz konusu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4369 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-589x1024.jpg" alt="" width="359" height="624" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-173x300.jpg 173w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-200x347.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-400x695.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-589x1024.jpg 589w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-600x1042.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-768x1334.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-800x1390.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-884x1536.jpg 884w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896.jpg 967w" sizes="(max-width: 359px) 100vw, 359px" /></p>
<p><strong>Ceren Aydoğdu: </strong>Ben şunu hatırlıyorum; Aftersun bu kadar popüler olmadan önce ilk defa Ayvalık amfitiyatroda izlediğimi, arkadaşlarımla izleyip çok etkilenerek çıktığımızı&#8230; Ama o kadar popülerleştikten sonra gidip ben o filmi izleseydim mesela, aynı şey olmazdı.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Çok haklısınız. Yani o filmlerin ilk defa gösterilmesinin de Ayvalık’ta olmanın da filmlerle kurduğunuz ilişkiye etkisi var. Şimdi mesela festivallerin sosyal medya ile ilişkileri de çok problemli. Örneğin Cannes Film Festivali basın gösterimlerinin tarihlerini değiştirdi. Eskiden basına önceden gösteriyordu ve kota koyuyordu. İlk gösterim yapılmadan paylaşmayacaksınız diye. Fakat sosyal medya ile onu delmeye başladı insanlar. Birdenbire daha filmi halk izlemeden, göklere çıkartıyorlar ya yerden yere vuruyorlar. İllaki festivalde ya bir başyapıt çıkartacaksınız ya da yerlere vuracağınız bir şey bulacaksınız. Yerden yere vurdukları filmi seyrettiğiniz zaman; o kadar da kötü bir film değilmiş diyorsunuz. İnsanların hayatlarını, kariyerlerini falan yok edecek kadar ileri gidebiliyor. Bunlar çok tehlikeli. Artık günümüzde bütün o “trade paper” dedikleri Variety, Hollywood Reporter falan gibi alanlarda her şey o kadar hızlandı ki. Mesela yazarların ışıklı kalemleri var ve daha filmi seyrederken yazıyor eleştirisini.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> İnsan bir filmi tekrar tekrar izlediğinde her defasında farklı bir şey yakalıyor, farklı bir duyguya giriyor. Mesela Aşk ve Gurur’da bir el hareketi vardır meşhur. Her izlediğimde farklı bir his canlandırıyor bende.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Çünkü insan aynı insan değil. Ben mesela bazı filmleri yıllar yıllar önce; yani çok gençken seyretmişim. Gençken insan daha bir hevesli oluyor. Her şeyi seyrediyor. Festival zamanı günde dört film seyrediyorsun. 18-20 yaşındayken seyrettiğin bir filmi 40 yaşında 50 yaşında seyrettiğin zaman fark ediyorsun ki o filmi anlamamışsın. İzlediğin zaman onu anlayacak olgunluğun yokmuş, hayat tecrüben yokmuş, film bambaşka bir şeye dönüşüyor senin için. Çok farklı oluyor. Bazı filmler çok iyi yaşlanıyor, bazı filmler o kadar iyi zamana karşı koyamıyor. Farklı bir deneyim. Duygusal olarak, çocukluğumda yaşadığım bir şeyi, okuduğum bir kitabı hatırlatıyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Bazen aradan yıllar geçiyor, filmi hatırlamıyorsunuz ama filmin sizde bıraktığı hissi hatırlıyorsunuz. O sizinle kalıyor. Mesela Fellini’nin görüntüleri…”</span></p></blockquote>
<p><strong>B.Ö: Kariyeriniz boyunca yüzlerce film izlediniz. Birçok profesyonelle çalıştınız. Sizin için bir filmi iyi yapan şey nedir? </strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Filmine göre değişir. Ama benim için filmin bıraktığı his. Bazen aradan yıllar geçiyor, filmi hatırlamıyorsunuz ama filmin sizde bıraktığı hissi hatırlıyorsunuz. O sizinle kalıyor. Mesela Fellini’nin görüntüleri… Ben on yaşındaydım, o zaman yaş sınırı falan da yoktu, teyzem ve annem beni sürükleyip sürükleyip her filme götürürdü. Hiç görmemem gereken yüzlerce filmi gördüm. Festivale teyzem götürürdü beni. O zaman İnci Sineması vardı Pangaltı’da, tahta sandalyelerin üzerinde akşam 9.30 seansında altyazısız gösterilirdi film. O zaman altyazı yoktu, simultane çeviri vardı. 9.30 seanslarında da film orijinal, ne altyazı ne simultane çeviri hiçbir şey yok. Fellini seyretmeye götürmüş beni, on yaşındayım. Ne anlayacaksın sen Fellini’den? Hala gözümün önünde o sahneler. Gitmiyor bütün o renkler. Gemi Gidiyor hala gözümün önünde, gece rüyama falan giriyor yani, on yaşında seyrettiğim o film. O yüzden filmde sizi etkileyen neyse, filmle sizin kurduğunuz bağ, her şey olabilir. Ben buralarda herhangi bir formülün işleyebileceğini düşünmüyorum açıkçası. Dediğim gibi sizin o filmle, o medyumla, o mecrayla aranızdaki kurduğunuz ilişki önemli olan şey.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> Bu durum hissediliyor bence. Bir filmi izlerken ne kadar özenildiği ya da nasıl bir insanın yaptığı ufak ayrıntılarla anlaşılabiliyor. Filmi yapma motivasyonu fark edilebiliyor.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Bu konuyu film yapmak isteyen birçok öğrenciyle konuşuyoruz gelenlere de, festival yapmak isteyenlere de aynı şeyi soruyorum. Film yapmak hiç kolay bir şey değil. Üç yılınızı, dört yılınızı alıyor. Hele de bugünün şartlarında iyice zorlaştı. “Niye yapıyorsunuz?” Bunun cevabını kendinize verebiliyor musunuz? “Niye bu filmi yapmak istiyorsunuz? Niye bu filmi yapmak sizin hayatınızda bu kadar önemli?” Hayatınızın dört yılını buna vereceksiniz. Bir sürü insanı ikna edeceksiniz. Para bulacaksınız, şunu yapacaksınız bunu yapacaksınız. En sonunda bu filmi yaptınız çok güzel oldu. Niye? İşte o iyi film bence, o niyeyi bana anlatabilen film. Ben onun o filmi niye yaptığını anlayabiliyorum, görebiliyorum. Çünkü sonuçta amacımız bir şekilde birbirimizle iletişim kurmak. Birbirimize bir şey anlatmak. Hayatı anlamaya çalışmak. “Niye buradayız? Ne yapıyoruz? Ne işe yarıyoruz? Amacımız ne?” Bunlardan bir tanesini bana hissettirebiliyorsa o benim için iyi bir film. O zaman, filme dair düşünmüş derdini bana anlatabilmiş, bir derdi olduğunu en azından bana hissettirebilmiş olması, zannediyorum filmi benim için bunlar iyi yapıyor.</p>
<p><strong>B.Ö: Zaten dijital platformların da en büyük sorunu bu değil mi? Konuşmanızın başında da değinmiştiniz bu Warner Bros &#8211; Netflix konusuna. Bundan yola çıkarak dijital platformların yükselişiyle beraber sinema salonu deneyimi bir nostaljiye mi dönüşüyor acaba? Yoksa festivaller bu deneyimi koruyan son kaleler mi?</strong></p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4374 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1024x683.jpg" alt="" width="483" height="322" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 483px) 100vw, 483px" /><strong>A.T:</strong> Bilmiyorum. Bunu hep beraber yaşayarak göreceğiz. Ben sinemanın tamamen kaybolacağını düşünmüyorum. Çünkü sinemanın çok sosyal bir tarafı var, bunu unutmayalım. İnsanın her zaman için o sosyalleşmeye çok ihtiyacı var. Sinema bunun için en uygun sanat dallarından bir tanesi. Mesela bir sürü filmi, nerede izlediğimle, kiminle izlediğimle birlikte de hatırlıyorum. Hangi sinema salonunda seyrettim? Hatta duyduğum kokuyu bile hatırladığım zamanlar oluyor. O yüzden ben sinemanın biteceğini düşünmüyorum. Ama sinema yapmanın yolları değişecek. Bütçeler değişecek. Belki bağımsız sinema artık iyice gerilla sinemaya dönüşecek. Martin Scorsese de bir röportajında söylemişti; orta sınıf yok oldu, aşırı zenginler ve aşırı fakirler var. Orta bütçeli film diye bir şey de kalmayacak. Ya gerilla usulü çok küçük bütçeli filmler olacak ya da inanılmaz büyük bütçeli, sinema salonunda büyük ekranda seyretmeniz gereken, o teknolojiyle yapılmış filmler olacak. Bunu söyleyen ben değilim, bir sürü insan buna benzer şeyler söylüyor. Ama ben festivallerin ne olursa olsun bir şekilde, sinemadaki bütün o gelişmelerin takip edildiği, insanların bir araya geldiği, o filmler üzerine konuşulduğu, ilk düşüncelerin ortaya çıktığı, sinemanın geleceğinin ne olacağı konusunda tartışıldığı yerler olarak bir şekilde önemlerinin devam edeceğini düşünüyorum.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Ben sinemanın tamamen kaybolacağını düşünmüyorum. Çünkü sinemanın çok sosyal bir tarafı var, bunu unutmayalım. İnsanın her zaman için o sosyalleşmeye çok ihtiyacı var. Sinema bunun için en uygun sanat dallarından bir tanesi. Mesela bir sürü filmi, nerede izlediğimle, kiminle izlediğimle birlikte de hatırlıyorum. Hangi sinema salonunda seyrettim? Hatta duyduğum kokuyu bile hatırladığım zamanlar oluyor.”</span></p></blockquote>
<p>Düşünsenize <a href="https://contextdergi.com/ortacaga-donus-tekno-feodalizm/">orta çağdan</a> beri hatta daha da eskisi beri şenlikler var, kutlamalar var, bayramlar var. İnsanlar bir araya gelmek için bir sürü fırsat yaratıyor. Doğamızda olan bir şey. O yüzden festivallerin tamamen yok olacaklarını düşünmüyorum. Şekil değiştireceklerdir. Mesela size bir şey söyleyeyim, bu sene bizim festival kapsamında Ayvalık’ta yapay zekâyla yapılmış filmler gösterdik. Bir soru cevap sırasında bir tartışma çıktı. Seyircilerden bir tanesi çok tepki gösterdi.</p>
<p>“İnsan emeğiyle yapılmış şeyler varken burada yapay zekâyla yapılmış bir filmi göstermenizi kınıyorum, tamamen insanların yaptığı bir şeyi göstermeliydiniz burada” dedi. Çok konuşacak vaktimiz olmadı bir sonraki seans başlıyordu. Fakat şöyle bir şey var, böyle bir gelişme varken siz sinemanın nereye gittiğine dair bu tartışmanın içinde olmak durumundasınız. Bu birini öncelemek ya da öncelememek değil. Ne olduğunu anlamaya çalışmak aslında. Sonuçta o yapay zekâyı da biri kullanıyor, o filmi üretiyor. Hayat değişecek zaten. Biz yapay zekâ tamamen yokmuş gibi davranarak bir yere varamayız. Bunun yaratıcılıkla nasıl bağdaşıp bağdaşmayacağını konuşmamız lazım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Genç Sinema Programı</h2>
<p><strong>Ayşe Naz Özdaş: Şimdi sizinle aslında bizim festivali araştırırken çok ilgimizi çeken bir program hakkında konuşmak istiyoruz, Genç Sinema Programı. Bize biraz Genç Sinema Programını anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> <a href="https://www.ayvalikff.org/genc-sinema">Genç Sinema</a> Programı, benim Ayvalık Film Festivali içerisinde, en gurur duyduğum ve en kalbime yakın proje diyebilirim. Yepyeni bir festival başlatırken öğrencilerle ilgili bir şeyler yapabileceğimizi çok da hayal edemiyorduk. Ama bu sırada Kültür İçin Alan’ın fonunu keşfettik. Bu fon kapsamında öğrencilerle, gençlerle bir şey yapabilir miyiz? diye kendimize sorduk. Bir yandan da somut gerçekler vardı. Bağımsız festival olarak yola çıktığımızda yeteri kadar ekibimiz yoktu. Özellikle festival sırasında bizim ihtiyacımız olacak çok sayıda gönüllü çalışanı, üniversite öğrencileriyle beraber bir iş birliğine dönüştürdük. Hem eğitim alabilecekleri atölyeler yapıp hem de festivalde bizimle gönüllü olarak çalışacakları ve bir festivalin nasıl yapıldığını görmelerini sağlayacak, çevre edinebilecekleri bir program yapabilir miyiz diye kafamızda bir şey planladık, tasarladık ve başladık. İlk başta sadece İzmir’deki üniversitelerle çalışıyorduk.</p>
<p>Oradaki akademisyenlerle temasa geçtik, önce onların önerdiği öğrenciler arasından seçim yapıyorduk. Sonra sayı giderek arttı. Şimdi 30 öğrenci diyoruz ama Ayvalık’ta ikamet edebilen öğrencilerle birlikte o sayı 40’ı buluyor. Programı Türkiye’ye açık hale getirdik. Bize başvuruyor öğrenciler. Yılda 500 üzeri başvuru alıyoruz. O gelen çağrıları teker teker okuyoruz, değerlendiriyoruz ve bir ön eleme yapıyoruz. Ön elemeyi geçen öğrencilerin hepsiyle online görüşme yapıyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4381 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-1024x576.jpg" alt="" width="450" height="253" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3.jpg 1280w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p>Gerçekten ilgili olduğunu hissettiğimiz öğrencileri seçmeye gayret ediyoruz. Festivalden bir ya da iki gün önce onlar Ayvalık’a geliyor. Ayvalık’ı bilmiyorlarsa Ayvalık’ı gösteriyoruz, festivalin sistemini anlatıyoruz. Çeşitli görev alanları var. Konuk ağırlama olabilir, basın olabilir, sosyal medya olabilir, teknik ekibimize yardımcı olabilirler. Bir de festivale konuk olarak gelen; yönetmen, kurgucu, yapımcı, oyuncu, cast direktörü gibi sektör profesyonelleriyle atölyeler düzenliyoruz.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Nereye gitsem şimdi, bütün festivallerde eskiden Genç Sinemaya gelmiş öğrencilerle karşılaşıyorum, o beni çok mutlu ediyor. Bizim burada yapmaya çalıştığımız, öğrencilerin kendilerini güvende hissedecekleri ve belki de biraz o içlerindeki umutsuzluğu atabilecekleri bir ortam yaratabilmek.”</span></p></blockquote>
<p>Geçtiğimiz yıllarda yine Kültür İçin Alan ortaklığında Stockholm Film Okulu ile iş birliği yaptık. Oradan dört öğrenci ve bir öğretmen getirdik buraya. Buradaki öğrencilerle birlikte ortak projeler yaptılar. Hatta bir kısa film çektiler. Bu yıl Rotterdam Film Festivali ve Berlinale Talents’la iş birliği yaptık. Oradan konuşmacılar geldi. Kültür İçin Alan ortaklığı bu yıl sona erdi. Gelecek yıllar için yeni kaynaklar bulmaya çalışıyoruz. Daha fazla kaynak bularak; biraz daha geliştirmek, bir akademiye dönüştürmek, Yaz Sinema Kampı yapmak ve daha fazla uluslararası iş birliği yapmak istiyoruz. Berlin’e gittiğimde Berlinale Talents’la biraz daha fazlası için konuşacağım. Değişim programı yapabileceğimiz bir yere evrilmesini çok arzu ediyorum. Gençlerle de bir topluluk inşa ettik neredeyse. Eskiden gelmiş öğrencilerimiz hala daha festivalle ilişkilerini koparmıyor. Bir şeye ihtiyacımız olduğu zaman onlardan yardım istiyoruz. Hala festivale gelmeye devam edenler var aralarında. Sektörde iş bulabiliyorlar. Nereye gitsem şimdi, bütün festivallerde eskiden Genç Sinemaya gelmiş öğrencilerle karşılaşıyorum, o beni çok mutlu ediyor.</p>
<p>Bizim burada yapmaya çalıştığımız, öğrencilerin kendilerini güvende hissedecekleri ve belki de biraz o içlerindeki umutsuzluğu atabilecekleri bir ortam yaratabilmek. Konuşmaya çalışıyorum gelen Genç Sinema öğrencileriyle mümkün olduğu kadar. Bize gelen öğrenciler en az bir hafta kadar kalıyorlar, geldikleri zamanla döndükleri zaman arasındaki farkı görebiliyorum. Dünya insana umut vermiyor şu anda.</p>
<div id="attachment_4384" style="width: 376px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4384" class="wp-image-4384" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/marjoram-context-862x1024.png" alt="Genç Sinema öğrencilerinden Marjoram dergisi" width="366" height="435" /><p id="caption-attachment-4384" class="wp-caption-text"><em><span style="font-size: 8pt;">Genç Sinema öğrencilerinden Marjoram dergisi</span></em></p></div>
<p>Her şeyin bir devinimi var, o devinimin içerisinde buradan da çıkacağız ve bizi buradan çıkaracak olan da gençler. Bizim değiştirecek bir şeyimiz kalmadı artık. Özür diliyoruz, biz size kötü bir dünya bıraktık. Pardon, biz beceremedik. Ayvalık’taki o festivalin olduğunu görmek bile o içlerindeki umutsuzluğu kırmalarına bir parça cesaret oluyor diye düşünüyorum. Çünkü bizim ekibin arasındaki dayanışmayı görüyorlar, bütün o zorluklara karşı nasıl çözüm üretmeye çalıştığımızı görüyorlar.</p>
<p>Bir de kendilerini iyi hissediyorlar. Şöyle iyi hissediyorlar; hiyerarşik yapılanmamız yok. Sandalye mi dizilecek, hep beraber diziyoruz. Bir şey mi kaldırılacak, hep beraber kaldırıyor, hep beraber indiriyoruz. Festivalin her alanında var olabiliyorlar. Her yere girip çıkabiliyorlar. İstedikleri herkesle tanışıp konuşabiliyorlar. Aslında belki ben burada sözü bir parça Nergis Hoca’ya vermek isterim. Çok mutluyum mesela bugün burada oturmaktan, onun davetlisi olarak geldim buraya.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Bizim Genç Sinema programımızın ilk öğrencilerinden&#8230; Orada tanıştık ve bugün Genç Sinema’nın koordinatörü kendisi. Bizim öğrencilerle aramızda bu kadar iyi ve organik bir ilişki kurmamızın da en önemli sebeplerinden bir tanesi Nergis. Çünkü öğrenciyken başladı ve bize öğrencilerin düşünceleriyle ilgili geri bildirim verdi. Biz de dikkate alıp her seferinde ‘Biraz daha iyi bir şey yapabilir miyiz?’ diyerek üzerine düşündük.”</span></p></blockquote>
<p>Umarım Genç Sinema öğrencileri de sinema alanında devam ederler, bir kariyer yaparlar. İlerleyen zamanlarda bu festivali onlar yapmaya devam ederler. İçini dışını bildikleri bir şeyi devam ettirmeleri, bir süreklilik sağlamak&#8230; Bizim için olabilecek en güzel şeylerden bir tanesi olur diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Nergis Karadağ:</strong> Aslında Genç Sinemaya gelen insanları bir arada tutan şey, sinema sevgisi. Sinemanın kendisini sevmek, üretebilecek cesareti kazanmak. Çünkü hepimiz oraya gelirken sinema okuyoruz, sinema okumasak bile sinemaya dair bir şeyler yapmak istiyoruz. Tek başımıza fikirlerimiz, senaryolarımız, hayallerimiz yapmak istediğimiz birçok şey var. Ama burada öğrencilerle birlikte fikirlerimizi geliştiriyoruz. Sonra küçük küçük ekipler kurmaya başlıyoruz. O bağ hiçbir zaman kopmuyor ve bizi bir şeyleri yapmak konusunda cesaretlendiriyor. Çünkü festivale geldiğimizde daha önce onları yapmış insanları görüyoruz, yönetmenleri, yapımcıları, oyuncuları ve festival ekibini en başta. O zaman herkes aklında şu fikirle oradan ayrılıyor: “Evet, ben de yapabilirim”.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Bir de şöyle bir şey var, özellikle o atölyeler sırasında deneyimlerini paylaşan sinema profesyonelleri, yönetmenler, yapımcılar&#8230; Onlar da gençlerle birlikte olmaktan çok mutlu oluyor. Hiç kimsenin, şimdiye kadar, “Orada bir konuşma yapmak ister misiniz?” teklifimizi reddettiğini görmedim. Herkes “Öğrenciler mi? Aa tabii ki mutlaka geliriz” diyor. O vakti ayırmaktan çok mutlu oluyorlar, ben buradan da hepsine bir kere daha teşekkür etmek isterim.</p>
<p>Çünkü çok önemli bir şey bilgi aktarımı. İnsanın kendi deneyimi ve bilgisi konusunda cömert olması, bence hayattaki en önemli şeylerden bir tanesi. Bütün o usta-çırak ilişkileri, el vermek, bir şeyleri aktarabilmek, bilebilmek&#8230; Benim de mesela İstanbul’dan sonra Ayvalık’taki festivalle bütün o bilgiyi ve tecrübeyi yeşertebilmem, bana hayatımdaki en büyük tatminlerden bir tanesi oldu. Oraya gelen yönetmenler de öğrencilerle, çok uzun olmayan süreler de olsa, kendi deneyimlerini ve bilgi birikimlerini aktarabilmekten çok mutluluk duyuyor. Oradaki öğrencilerin de aslında kendi yaşadıkları tereddütler, endişeler, kafa karışıklığı, korkular var. Hepsinin hayranlıkla izledikleri yönetmenlerin, yapımcıların, hayatlarının ya da kariyerlerinin başlarında benzer şeyleri yaşadıklarını birinci ağızdan duymak onlara farklı bir perspektif kazandırıyor diye düşünüyorum.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4386 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1024x798.png" alt="" width="361" height="281" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-200x156.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-300x234.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-400x312.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-600x468.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-768x599.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-800x624.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1024x798.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1200x936.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1536x1198.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651.png 1847w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></p>
<p><strong>A.N.Ö: Aslında bizim okul dergimizde yaptığımız oluşuma benzer bir yapıda ilerliyorsunuz ve gençler de buna çok fazla talep gösteriyor. Peki ilerleyen süreçte Genç Sinema bir okul olacak mı? Yani buna dair duygusal düşünceniz nedir?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> İstiyoruz tabi ki, ilerleyen zamanlarda gerçekten burayı bir akademiye dönüştürmek, bir yaz kampı yapmak, uluslararası iş birlikleri kurmak ve değişim programı gibi bir şeyler planlamak. Fakat biz çok küçük bir ekiple çalışıyoruz. Çok fazla şey yapmak istiyoruz, her zaman hepsine yetişemiyoruz. Zaman içerisinde buralara da geleceğimize inanıyorum. Hatta bu seneki festivalden sonra biraz yapıyı değiştirmeye karar verdik. Profesyonel olarak sinemayla ilgilenmek isteyen öğrencilere birazcık daha alan açacağımız, onların somut proje geliştirebilecekleri, profesyonel olarak çalışabilecekleri, bir şeyler üretebilecekleri bir alan yaratabilmek istiyoruz. Proje yapacaklar ve festivalde gönüllü çalışacaklar olarak ikiye ayırmayı düşünüyoruz. Her sene zaten evriliyor, değişiyor. “Onların neye ihtiyacı var, nerelerde kendilerini eksik hissediyorlar, biz onlara eksik hissettikleri hangi konuda yardımcı olabiliriz, nasıl bir atölye isterler, kiminle tanışmak isterler, ne konuda konuşulmasını isterler?” Bunları hep soruyoruz, hayata geçirmeye çalışıyoruz mümkün olduğu kadar.</p>
<p><strong>N.K: Bu tarz etkinliklerin ya da festivallerin daha küçük yerlerde yapılmasının etkili olduğunu gördüm. Sizce öğrencilerin yanı sıra bunu yapmaya gönüllü olacak başka insanlar, sizin gibi profesyoneller var mı? Çünkü sinema izleyicisinin olduğunu düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> İzleyici var, bu tip şeyler yapmak isteyen insanlar da var aslında. Kars Sinema Topluluğu diye bir yer var. Lüleburgaz Sinema Topluluğu diye bir yer var. Mesela Kars Sinema Topluluğu biraz daha aktif olduğu için Lüleburgaz’daki insanlar Kars’takileri buluyorlar, “Ya siz bunu nasıl kurdunuz?” diyorlar ve onlar da kuruyor. Mersin’de de böyle bir sinema topluluğu var. Burada yaşayan insanlar o filmler gelmediği zaman şöyle oluyor: “Getir bir seans biz burayı dolduracağız, bu salonu kapatacağız” diye seyirci kendi arasında örgütlenip filmin oraya gelmesini sağlayabiliyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4387 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-676x1024.jpg" alt="" width="363" height="550" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-198x300.jpg 198w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-200x303.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-400x606.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-600x909.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-676x1024.jpg 676w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-768x1163.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-800x1212.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-1014x1536.jpg 1014w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context.jpg 1080w" sizes="(max-width: 363px) 100vw, 363px" /></p>
<p>Kültür merkezleriyle, yönetmenlerle, dağıtımcılarla temasa geçiyorlar ve o filmin gelmesi için çabalıyorlar. Ama ben işin dağıtım tarafında da bir süre çalıştığım için gördüm ki sinema salon sahiplerinin kafası öyle çalışmıyor. Ne yazık ki o işi yapan insanlar anladığımız anlamda sinema sevgisiyle değil ticari tarafıyla bakıyorlar. Özellikle büyük stüdyolar sinemaları öyle bir zaten zapturapt altına almış vaziyetteler ki “Ben sana çok gişe yapacağını bildiğim bir filmi veririm, 5 salonunda göstereceksin, 3 hafta boyunca göstereceksin, bütün seanslarda göstereceksin, bu şartla veriyorum” diyor. Çünkü dikkat edin artık dünyada da o büyük gişe hasılatı elde eden bir film, mesela Braveheart’ın 52 hafta oynadığını biliyorum Türkiye’de ya, 52 hafta! 52. zafer haftası yazısını Lale Sineması’nın üstünde hatırlıyorum. Şimdi inanılmaz bir pazarlama bombardımanı, o koca koca filmlerin hasılatlarının çok büyük bir kısmı aslında ilk üç günden geliyor. Bir giriyorsun Amerika’da 5000 tane mi 10000 tane mi sinema salonu var; 10000 sinema salonunun 8000’i aynı filmi gösteriyor. Hadi istemiyorsan gitme yani. Neye gideceksin ki hafta sonu? Bir şeye gideceksin. Hasılatın çok büyük bir kısmını ilk üç günden toparlıyorlar.</p>
<p>Ne filmin yaşama şansı oluyor ne de başka bir şey. İkinci haftasında rakamlar düşüyor. Bir de kimse artık galiba bu devirde bir şeyle çok fazla uğraşmak istemiyor. Mesela geçen sene biz bir salonu talep ettik, talebimizi kabul etmediler.</p>
<p>Ondan sonra seyirci dedi ki “Niye o salonu kullanmıyorsunuz?”. Ben dedim ki “Valla biz talep ettik de vermediler”. Hemen seyirci gidip ilgili makamla görüşüyor; “Biz orayı istiyorduk” diyor. Bizim yapmamız gereken şeyi onlar yapıp, o baskıyı onlar kuruyor, ertesi sene salonu bize veriyorlar. Bu başka türlü olmuyor.</p>
<p>Bir de bu tip bağımsız küçük kültür sanat kurumlarının da daha çok iş birliği yapması lazım. Ağı geliştirmesi lazım. Mesela Apaçık Radyo’da Bağımsızlar diye bir ağ var. Bağımsız kültür sanat kurumlarından her hafta birisi çıkıyor kendini tanıtıyor.</p>
<p>Biz mesela, Seyir Derneği olarak, çok daha küçük ölçekli bir dernek olduğumuz için, şimdi Ege Bölgesi’ndeki bir sürü küçük kültür sanat kurumuyla iş birliği halindeyiz. Bir şey olduğu zaman birbirimize akıl-fi kir danışıyoruz, yapabileceğimiz bir şey varsa ortak proje geliştiriyoruz, fonlara başvuruyoruz. Ben bunun ancak bu şekilde olabileceğini düşünüyorum. Mesela Kars Sinema Topluluğu arıyor; “Ya çok güzel festival yapıyorsunuz, tebrik ederiz” diyor. Lüleburgaz Sinema Topluluğu’ndan her sene geliyorlar. Festivali takip ediyorlar.</p>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı:</strong> Ben bir şey sorabilir miyim? Bugüne bakınca en azından ana akım işlerde, 2013, 2015’e kıyasla, “Ne izliyoruz biz bunlar ne?” diyor insan. Neden böyle bir durum söz konusu? Çünkü bir yandan araçlar ve teknoloji iyileşiyor, yeni insanlar yetişiyor.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Valla bilmiyorum. Aslında bir taraftan çok fazla mass prodüksiyon yapılıyor. Yani işte Netflix’in Warner’ı alması bunun en büyük örneklerinden bir tanesi. “Bir şey yapayım bütün dünyanın her tarafında aynı şeyi göstereyim.” Levi’s Jeans’i Çin’deki adam da giysin, Peru’daki adam da giysin gibi. Bir film yapayım dünyanın her tarafındaki herkes seyretsin, formatları kontrol edilebilir olsun.. Buraya doğru gidiyor. Yani bence bunu kırabilecek olan yine insanlar. Talepleri ya da bundan duydukları memnuniyetsizliği dile getirmeleri. Ya biraz da aptallaşıyoruz gibi geliyor sosyal medyayla.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Netflix şimdi bu dönemin TRT 1’i oldu. Netflix’te yeni bir şey çıkıyor, bütün dünya aynı anda onu seyrediyor. Sosyal medya üzerinden herkes onunla ilgili konuşuyor. Üç gün sonra bitiyor. Geçmiş olsun. Hatırlayan kalmıyor ondan sonra. Toplu bir histeri halindeyiz. Aynı şeyi seyredip, aynı şeyler üzerine konuşup, tüketip, tükürüp, atıyoruz bir kenara.”</span></p></blockquote>
<p>Nerede yasakladılar 16 yaşına kadar sosyal medya kullanmayı? Avustralya’da değil mi? Çok tebrik ettim kendilerini gerçekten. Yani çok belirli kalıplar içerisinde; düşünmemeye ve tüketmeye yönelik insan tipi üretmeye çalışıyorlar. Buna itiraz edeceğiz hep beraber. Yani o yüzden bir bağımsız film çıktığında onu sinema salonunda seyretmek önemli. Onları desteklemek, desteklemeye çalışmak mümkün olduğu kadar trendlere uymamak gerekli.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4388 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-1024x683.png" alt="" width="372" height="248" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context.png 1536w" sizes="(max-width: 372px) 100vw, 372px" /></p>
<p>Siz genç arkadaşlar belki hatırlamazsınız, bizim çocukluğumuzda bir TRT 1 vardı. Ben 71 doğumluyum. Ben ve benim yaş grubumun çocukken, büyürken seyrettiğimiz her şey aynıydı çünkü tek kanal vardı. Netflix şimdi bu dönemin TRT 1’i oldu. Netflix’te yeni bir şey çıkıyor, bütün dünya aynı anda onu seyrediyor. Sosyal medya üzerinden herkes onunla ilgili konuşuyor. Üç gün sonra bitiyor. Geçmiş olsun. Hatırlayan kalmıyor ondan sonra. Toplu bir histeri halindeyiz. Aynı şeyi seyredip, aynı şeyler üzerine konuşup, tüketip, tükürüp, atıyoruz bir kenara. İzleyicinin bunu talep etmesi gerekiyor. “Artık ben bunu istemiyorum” demek gerekiyor. Farklı bir şey yapmak isteyen insanların da o talebi göstermesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Sedat Erol:</strong> Muhtemelen genç jenerasyonların tüketim pratikleri bir hayli değişti benim anladığım kadarıyla. Yani daha kısa, daha az derinlemesine olan, yüzeysel şeylere dikkatleri daha uygun gibi. Biraz daha uzun ve daha böyle içinde karakter drama gibi birçok unsuru barındıran analiz edilmesi gereken takip etmesi gereken bir içerik olduğunda sıkılıp direkt ikincil ekrana kayma durumu çok yaygın benim gözlemlediğim kadarıyla. Veriler de aslında böyle bir şey söylüyor.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Zaten bütün üreticiler de o algoritma dediğimiz şeyi üretim için kullanıyorlar. İşte “Şu saniye daha çok izleniyor, şu saniyede dikkat düşüyor” gibi. Bu yapıları özellikle ticari olarak yaptıkları filmlerde kullanıyorlar. Ben şimdi bir Çin kanalı keşfettim. Orada 30’ar saniyelik dizi bölümleri var. 30 saniye dizi bölümü. 30 saniye! Buraya doğru gidiyor. Çok farklı şeyler deniyorlar. Ben çok sinirleniyorum. “Bu zamane gençleri şöyle, bu zamane gençleri böyle” diyenlere. Pardon da zamane gençlerine ne verdiniz de ne bekliyorsunuz? Yani biz şu andaki gençlerin ne yaşadığını, neyin içine doğduğunu anlamıyoruz. Ben doğduğumda cep telefonu yoktu. Ben 20 yaşındayken de cep telefonu yoktu. Değişim kaçınılmaz ama bunu böyle “Ah işte eskiden buraları dutluktu” mantığıyla değil, insanın anlam arama ve anlam üretme ihtiyacıyla yorumlamak gerekiyor.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> Instagram’da kendim şahit oldum. Deneyimlemek için açtım, bir dakikalık bölümler, dikey formatta her şeyi aşırı tıkıştırılmış bir şekilde vermeye çalışıyorlar ama bağ kuramıyorsun.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Ama umut verici bir şey bu söylediğiniz. Yani zaten bizi kurtaracaksa bu kurtaracak. İnsanlar o kadar çöpün içinde bir alternatif isteyecekler. Bir noktadan sonra tatmin etmeyi başaramayacaklar. Ana akım diyebileceğimiz şeylerin içerisinde de kaliteli işler üretilmeye devam ediyor. Hâlâ kaliteli iş üretmek isteyen insanlar var. Onlar da denemekten vazgeçmeyecekler. Her ne kadar bizim üzerimize bunu boca etmek isteyenler varsa da bunun dışında bir şeyler yapmak ve bunun dışında var olmak isteyen insanlar da var.</p>
<p><strong>M.B.A: Aynı anda 13 üniversitenin katılımıyla yapılan bir araştırmada, üniversite öğrencileri film izlerken cinselliğin, kanın ve duygusal ajitasyonun suistimal edildiğini düşünüyormuş. Bunların azaltılmasıyla ilgili araştırma öznelerinden ciddi bir tepki olduğunu söylüyordu. Tüketim alışkanlıklarımızın filmin formülünü, senaryo yapısını değiştirme ihtimali olabilir mi?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Tabii ki. Olmaz olur mu? Netice itibarıyla ticari yapılar bir ürün sunuyorlar. O ürün tüketilmediği sürece o ürünü üretmeyeceklerdir. Bu kadar basit. Yani yapılmaya çalışılan şey sürekli bir rot balans ayarı “Şu ölçeği koyduk, bu fazla geldi, bunu istemiyorlar. O zaman azaltalım” gibi. Yani tepkilerle çok alakalı. Ama insanlar da itirazlarını dile getirmek konusunda daha çekingenler, eskiye nazaran. Ayrık otu gibi görünmek konusunda çekinceleri var. “Herkesin konuştuğu bir şey varsa ben de konuşmalıyım” düşüncesi, buna dışarıda kalma korkusu diyebiliriz.</p>
<p>Takip etmeniz gerekiyor. Bağımsız sinemanın olduğu platformlar var. MUBI var, Amazon’un içerisinde öyle bir şey var. Netflix’te bile yani arasanız hakikaten bulabileceğiniz daha bağımsız yapımlar var. IndieWire’dan takip edebilirsiniz, çeşitli bloglar, forumlar var. Letterbox var. Oralardan duyduğunuz filmlerin nerelerde hangi platformlarda olduğunu görebilirsiniz. Özellikle platformlar üzerinden, daha alternatif şeyleri bulup seyredip onları beğenmeye çalışın. O sayıların artmasını sağlarsanız bu tip içerik üretmeye de mecbur kalacaklar bir noktadan sonra.</p>
<p><strong>M.B.A:</strong> Yani işe yarıyor, çalışıyor aslında.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Çalışıyor. Gösterilen her tepki işe yarıyor. Her şeyi ölçüyorlar. O algoritmaları izleyicinin tepkisinden beslenerek oluşturuyorlar. Bizim için de aynı şey söz konusu. Ayvalık Film Festivali eğer seyircisi olmasaydı bugüne gelemezdi. Bizim ana sponsorumuz yok, biz belediye festivali değiliz, biz tamamen bağımsız bir festivaliz. Biz bir kere arz ettik, “buyurunuz” dedik. Onlar talebe devam ettikleri için biz o arzı sürdürebiliyoruz. Biz seyirci sayısı olarak 5000’den 12.000’e çıkamasaydık, ben beşinci festivali yapmayı planlayamazdım. Ona güvenerek devam edebiliyoruz. Ben her sene zarar ettim şimdiye kadar. Niye, neye güvenerek yapıyorsun? Gelecek seneye güvenerek yapıyorum.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> Çok teşekkür ederiz, iyi ki geldiniz, iyi ki sorularımıza cevap verdiniz.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Rica ederim. Sağolun. Çok teşekkürler. Umarım Ayvalık’ta tekrar karşılaşırız, gelirsiniz. Güzel bir yeni yıl olur sizin için. Beni davet ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim.</p>
<p><img decoding="async" class="size-large wp-image-4389 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/">Edinburgh’tan Ayvalığa, Uluslararası Film Festivali &#038; Genç Sinema</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</title>
		<link>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 May 2026 12:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Alphan Sabancı]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız medya]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Gazeteciliği]]></category>
		<category><![CDATA[dijital gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[dijital medya]]></category>
		<category><![CDATA[e-bülten haberciliği]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[medya dönüşümü]]></category>
		<category><![CDATA[medya ekosistemi]]></category>
		<category><![CDATA[medya gelir modelleri]]></category>
		<category><![CDATA[medya girişimciliği]]></category>
		<category><![CDATA[medya teknolojileri]]></category>
		<category><![CDATA[NewsLab Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[podcast yayıncılığı]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tuhaf Stüdyo]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[yerel gazetecilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4290</guid>

					<description><![CDATA[<p>NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık. Aslı  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aslı Şen: Öncelikle hoş geldiniz. Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok mutluyum. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ahmet Alphan Sabancı:</strong> 2018 yılından bu yana NewsLab Turkey’in kurucularından biriyim. Aynı zamanda eleştirel fütürist ve teknolojist olarak, kendi kurduğum Tuhaf Stüdyo bünyesinde farklı alanlarda çalışmalar yapmaya devam ediyorum. Uzmanlık alanımı kısaca özetlemek gerekirse medya teknolojileri, internet, güncel kültürel akımlar ve trendler üzerine çalışıyorum. Bunun yanı sıra farklı kurum ve kişilere danışmanlık ve eğitim sunuyorum.</p>
<p><strong>A.Ş.: Kendinizi eleştirel fütürist olarak tanımlıyorsunuz. Eleştirel fütürist tam olarak ne anlama geliyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S.:</strong> Hayatımızın her alanında ve her profesyonel ortamda gelecek üzerine düşünmek, bunun üzerine strateji üretmek ve plan yapmak gerekiyor. Ancak özellikle konu gelecek olduğunda, maalesef bunu popülist ve hazır bir pazarlama aracı olarak kullanan çok fazla insan var. Benim yaptığım iş sadece “Bakın böyle olacak, şöyle olacak” diye anlatmak değil; kişilerin daha eleştirel bir bakış açısıyla gelecekteki farklı potansiyelleri kendileri nasıl tartabileceklerini ve bunun üzerine nasıl düşünebileceklerini öğretmek. Gelecekte “şu olacak” diye karşılarına çıkan biri olduğunda; “Niye böyle diyorlar, gerçekten böyle bir şey olabilir mi?” diye sorabilmelerini istiyorum. Kendilerine bir gelecek vadedildiğinde, bunun karşı taraf için ne gibi avantajlar, kendileri açısından ne gibi dezavantajlar yaratabileceğini sorgulamalarına yardımcı oluyorum. İşe biraz daha teorik ve eleştirel tarafı da dahil ettiğimden dolayı böyle ayırıcı, yeni bir unvan kullanmayı tercih ettim.</p>
<p><strong>A.Ş: Tuhaf Stüdyo da bunun özelinde bir çalışma alanı değil mi?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Hem medyada hem de farklı sektörlerde insanlar gelecek üzerine plan yapmak istediklerinde ya da daha uzun vadeli bir şeyler üretmek, bunun üzerine kafa yormak istediklerinde bir nevi yol göstericilik ya da bir asistanlık yapıyorum diyebilirim. Ben hazır paket sunmak yerine, onlarla birlikte gelecek üzerine kafa yoruyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Muhtemelen orada geleceğe dair bir analiz yapıyorsunuz. Analizler nasıl çıkıyor ya da o geleceği yorumlama kısmı nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Aslında her şey bugünü iyi incelemekle ortaya çıkıyor. Çok fazla medya tüketen bir insanım, işim de bunu gerektiriyor. Şu anda ne olup bittiği, kimlerin ne anlattığı, neler yapmaya çalıştığı aslında geleceğe dair sinyaller veriyor.</p>
<p>Ancak oturup internete veya herhangi bir medya aracına baktığınızda birçok farklı içerik ve haber karşınıza çıkıyor. Benim yaptığım şey, buradaki gürültünün içerisinden anlamı olabilecek, geleceğe dair işaret veren, günümüzde yaşanan birtakım değişimleri anlatan sinyalleri toplamak. Bundan sonrası da farklı metodolojilerle ve bilgi birikimiyle harmanlayarak, karşımıza çıkabilecek gelecek senaryolarını üretmek oluyor. Bu sinyalleri topladığımda da asla tek bir senaryo üretmiyorum. Bunun yerine üç veya dört tane halihazırda var olan durumdan ve geleceğe dair alakalı alanlardan oluşan farklı hikayeleri alıyorum. Buradaki amaç, farklı ihtimallerin oluşabileceğini ve o senaryolarda büyük dönüşümler yaşayabileceğimizi göstererek potansiyelleri açığa çıkarmak.</p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey, Türkiye’de bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik adına alanında önemli bir boşluğu dolduruyor. Bize kuruluş hikayesinden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> NewsLab Turkey’nin kuruluşu, Sarphan Uzunoğlu’yla birlikte aşama aşama yaptığımız işlerin bir sonucu gibiydi. 2010’ların başında gazetecilere yönelik eğitimler, atölyeler yapıyorduk. Sarphan, programların tasarımını yaparken ben de teknoloji eğitmenliği yapıyordum. Birçok farklı kurum gazetecilik veya medya üzerine eğitimler verse de bazı eksikler olduğunu görmeye başladık. Bunun üzerine gazetecileri, medya sektörünü daha farklı formatta ve özellikle bağımsız medyayı holistik bir şekilde desteklemek adına NewslabTurkey’i hayata geçirdik. En başta verdiğimiz kuluçka programı ve eğitimler vardı. Burada yaptığımız en temel farklılık, kuluçka programına kabul edilen ve ürün çıkarabilen herkese maddi destek sunabilmeyi öncelik olarak belirledik.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü insanlara sadece bilgiyi verip sonrasında hiçbir şey üretememeleri en büyük sıkıntılardan biriydi. Medya sektörünün ekonomik darlığını da düşününce, insanların bir şeylere başlamasına destek olabilmemiz iyi olur düşüncesiyle yola çıkmıştık. Bunun yanı sıra web sitemiz üzerinden, sektördeki insanların kendilerini geliştirebilecekleri, eğitebilecekleri içerikler üretmeye odaklandık. Zaman içerisinde yazılı içeriklerin yanı sıra söyleşilerle, farklı formatlarla da bu alanlar genişledi. YouTube’da video içerikler ürettik, birkaç farklı şekilde podcast serileri yaptık. Örneğin bunlardan bir tanesinde on bölümlük bir mini seri yapmıştım.</p>
<p>Bir tecrübe aktarımı sağlamak adına Türkiye’de ana akım olarak görülmeyen ama bir şekilde kendini sürdürülebilir kılmış medya girişimcileriyle söyleşiler gerçekleştirmiştim. Diğer yandan haftalık e-posta bültenleri yapıyoruz. Dünyada, medya sektöründe, internette olan bitenin genellikle İngilizce veya farklı dillerde olması sebebiyle Türkiye bu gelişmeleri takip edemiyordu ya da yeni gelişmeleri çok geç öğreniyordu. 2018’de niyetim bu açığı kapatmaktı. O sırada e-bülten formatı yurtdışında popülerdi ancak Türkiye’de yoktu. İnsanlara farklı bir şey gösterelim dedik ve bu sebeple 2018 Ekim’de e-bülten olarak düzenli bir yayın yapmaya başladık. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı.</p>
<p>Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, NewsLab Turkey’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab Turkey</a>’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz. desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4298" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/o_1-scaled-e1778493911738-650x1024.png" alt="" width="232" height="366" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sedat Erol:</strong> <strong>E-bülten haberciliği dünyada büyük rağbet görmüştü. Substack ile birlikte bu ekonomi çok büyüdü ve tekrar düşüşe geçti. Sanırım medya ekosisteminde bazen yeni işlere bir anda bir yığılma oluyor. Sürdürülebilirliği de zor olduğundan geriye yine aynı kişiler kalıyor.</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Tabii o dalgalanmalar hep oluyor. Son dalgalanmanın sebebi pandemiyle gelen podcast büyümesiydi. Bir anda hem ekonomik olarak hem de bilinirlik olarak podcast çok daha cazip geldi. Bir de pandemi döneminde yüz yüze etkinlikler yapılamıyordu. Sosyal izolasyon sürecinde insan sesi duymanın, birilerinin sohbetini dinlemenin cazibesi arttı ve podcastin hem ekonomik hem de üretim anlamında büyüdüğünü gördük. Bülten yapanların bir kısmı da ister istemez oraya geçti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E:</strong> <strong>E-bülten haberciliği benim tüketim formatıma çok uygun. İstediğimde geri dönüp bakabiliyorum ve bu bana çok faydalı geliyor. Ancak bu formatta okur ve tüketici kitlesinin kısıtlı olduğu söyleniyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Orada birçok farklı mesele var ve konu dönüp dolaşıp şuraya geliyor: Kendi hitap etmek istediğin kitleyi bulmak ve ona göre üretmek. Herkesin herkese hitap etmesi gibi bir zorunluluk yok. Eğer ben yalnızca yazı okumayı sevenlere, benim gibi her şeyin en derinine dalmayı sevenlere yönelik üretmek istiyorsam, bunu kabul etmem gerekiyor. Burada özellikle medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">&#8220;O sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım&#8221; yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</span></p></blockquote>
<p>Bizdeki temel sorunlardan biri de bundan kaynaklanıyor. İnsanlar internetteki her şeyi, her tür medyayı birbirine denkmiş gibi kıyaslama hatasına düşüyor. Bir YouTuber hızla yüz binlerce aboneye ulaşırken bir e-bültenin 3–4 bin abone seviyesinde kalmasına bir sorun gibi bakılıyor. Oysa ürettiğin format ve hitap ettiğin kitle gereği zaten bir tavan sınırın var. Bu kıyaslamayı yaparak neden kendi kendine işkence ediyorsun? Bu konuda çok uyardığım insan oldu, ara ara kendime de bu uyarıyı yapıyorum hâlâ. Çünkü ister istemez insan bazen şunu düşünüyor: Farklı bir şeyler mi denesem, daha fazla insana ulaşmaya mı yönelsem? Ama diğer yandan şunu da bilmem lazım: Ürettiğim şey herkes için değil.</p>
<p>Mesela <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab</a> için hazırladığım bülteni düşünelim. Onun hitap ettiği kitle çok net. Ulaşmak istediğim kitle belli, oraya koymak istediğim şeyler belli. Bunu bir YouTube videosu hâline getirebilir miyim? Denesem bir şekilde yaparım ama içeriğin derinliğini kaybederim. Görünür kalabilmek için başka unsurlar eklemek zorunda kalırım. Bu noktada YouTube’un algoritmasını da mutlu etmem gerekir ve sonuçta yapmak istediğim şey bambaşka bir şeye dönüşür. Bu yüzden “o sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım” yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Kuluçka programından bahsettik. Biraz daha detaylandırabilir miyiz? Nedir Kuluçka programı? Nasıl bir içeriği var? Nasıl bir eğitim alıyorlar orada? </strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Yıllar içerisinde bu format değişti ama en temelde önce bir başvuru süreci var. Genellikle her yıl üç haneli sayılara ulaşan başvuru dosyası geçiyor elimize. En baştan itibaren başvuracak kişilerden bir projeyle, bir fi kirle gelmelerini istiyoruz. Sadece “eğitim almak istiyorum” diyerek gelmelerini değil; hayata geçirmek istedikleri bir projeyi, başlatmak istedikleri bir fi kri ya da mevcut projelerini nasıl geliştirmek istediklerini de anlatmalarını bekliyoruz. Ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini ve bunu nasıl yapacaklarına dair bir planları olup olmadığını görmek istiyoruz. Ardından bir jüri süreci oluyor. O yılki bütçemiz ve programın kapsamı ne kadarsa buna göre bir seçim yapıyoruz. Seçimden sonra eğitim süreci başlıyor. Son dönemlerde bu süreci yarı zorunlu, yarı seçmeli bir formatta yürütüyoruz. Bazı eğitimler, medya profesyonellerinin ya da medya girişimcilerinin her durumda ihtiyaç duyacağı temel başlıkları kapsıyor. Bunlar bütçe tasarımı, planlama ya da editöryel konulardaki temel bilgiler gibi alanlar. Bu eğitimleri zorunlu tutuyoruz ve programa kabul edilen herkes bu eğitimleri alıyor.</p>
<p>İkinci grupta ise katılımcıların uzmanlık alanlarına ya da üretecekleri formata göre şekillenen eğitimler yer alıyor. Bunlar iklim gazeteciliği, çocuk odaklı içerikler, teknoloji gazeteciliği gibi konu bazlı alanlar olabiliyor. Aynı zamanda podcast, video ya da editörlük gibi formatlara yönelik, daha teknik bilgi içeren eğitimler de bu aşamada veriliyor. Eğitim sürecinin ardından mentörlük ve üretim aşaması başlıyor. Eğitimler tamamlandıktan sonra, projenin imkânları elveriyorsa katılımcılar için bir üretim takvimi belirliyoruz. Örneğin, bir katılımcı 12 bölümlük bir podcast serisi yapmak istiyorsa, ilk 3 ay içinde en az 3 ya da 4 bölüm üretmesini bekliyoruz. Bu süreçte hem üretimi takip ediyoruz hem de imkânlar dahilindeyse katılımcıların eğitmenlerimizden birebir mentörlük desteği almasını sağlıyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4315 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg" alt="" width="427" height="570" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68.jpeg 1160w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></p>
<p>Maddi desteği ise genellikle üretim başlamadan önce veriyoruz. Çünkü bu destekler çoğunlukla üretime yönelik teknoloji alımı ya da diğer ihtiyaçların karşılanması için kullanılıyor. Destek sağlandıktan sonra üretim süreci başlıyor. En sonunda, projeler tamamlandığında ve teslim tarihine gelindiğinde, mümkünse bir kapanış etkinliğiyle ortaya çıkan projeleri duyuruyoruz. Bunu genellikle web sitemiz üzerinden ya da sosyal medya hesaplarımızdan yayarak mezunlarımızın görünürlüğünü arttırmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>A.Ş: Peki NewsLab Turkey’nin gelir modeli nedir?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Gelir modelimiz ağırlıklı olarak fonlar ve genellikle uluslararası kurumlardan aldığımız proje bazlı destekler üzerinden ilerliyor. Bunun dışında maalesef başka bir gelir kaynağımız yok. Bir sivil toplum kuruluşu olduğumuz için düzenli bir gelir modeli oluşturmak zaten çok mümkün olmuyor. Bu nedenle şu anda modelimizi, büyük kurumlarla birlikte yürüttüğümüz projeler üzerinden sürdürüyoruz.</p>
<h2></h2>
<h2></h2>
<h2>Yerelden Dijitale Medya Eğitiminde Yeni Bir Yaklaşım</h2>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de eğitim verdiğiniz birçok program var. Bu eğitimlerin Türkiye medya ekosisteminde neden önemli olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Bu soruyu daha net cevaplayabilmek için özel programlarımızdan üçünü özellikle seçerek anlatmak isterim. Bunlardan ilki, en başından bu yana yürüttüğümüz podcast programlarıydı. O dönemde podcast yayılmaya başlıyordu ve gazetecilerle haber üretmek isteyenler bu alana oldukça ilgiliydi. Ancak işin teknik tarafını öğrenmek zor geliyordu; nasıl yapacaklarını, nereden başlayacaklarını bilmiyorlardı. Bu nedenle, bu alanda onları destekleyebilmek için özel bir podcast programı başlattık. İkinci programımız yerel gazetecilik programıydı. Bunu birkaç yıl boyunca yürüttük ve aslında devam ettirmeyi çok isterdik ancak maalesef elimizdeki imkânlar buna yetmedi. Bu programda Türkiye’nin farklı bölgelerinde yerel habercilik yapan kişileri bir araya getirdik ve onlara hem eğitim hem de maddi destek sağlamaya çalıştık. Amacımız, bana kalırsa gazetecilik sektörünün en ciddi sorunlarından biri olan yerel haberciliği destekleyebilmekti. Bu program kapsamında desteklediğimiz kurumlar arasında hala yoluna devam eden, çok başarılı işler yapanlar var. Keşke bu programı daha uzun süre sürdürebilseydik.</p>
<p>Çünkü gelen herkes çok mutlu oluyordu ve eğitimden çok faydalandıklarını söylüyorlardı. Diğer yandan, gazeteciliği ve medyayı desteklemeye yönelik pek çok eğitim ve program genellikle İstanbul, Ankara, İzmir üçgeninde, hatta çoğunlukla yalnızca İstanbul ve Ankara’da sınırlı kalıyor. Bu da yerelde çalışan gazetecilerin bu tür kaynaklara erişimini zorlaştırıyor. Bu nedenle, bu tarz programların yeniden başlatılabilmesi ya da başka yapılar tarafından hayata geçirilebilmesi beni çok mutlu eder. Sonuncusu da, geçtiğimiz dönemde ürünlerini paylaşmaya başladığımız çözüm gazeteciliği programımızdı. Bu program, bana kalırsa gazeteciliğin farklı ve daha faydalı bir şekilde yapılabileceğini göstermek açısından çok değerli.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü günümüzde haber ve habercilikte çoğu zaman yalnızca olan biteni aktarmaya ya da en sansasyonel, en negatif ve en korkutucu şeyi haber olarak görmeye odaklanan bir yaklaşım mevcut. Bu yüzden de biz çözüm gazeteciliğini, bir sorunu anlatırken bunun nasıl çözülebildiğini ya da sadece sorunlara odaklanmayıp bunun çözümlerine ya da daha iyiye dair neler yapıldığını gösterebilecek bir gazetecilik yaklaşımını da desteklemek istedik. Program katılımcılarımız ve mezunlarımız çok güzel işler üretmeye başladı. Bu içerikleri sosyal medya üzerinden paylaşıyoruz, merak edenler hesaplarımıza bakarak görebilir. Umarım bu tür bir gazetecilik anlayışının daha fazla bilinmesine ve ülkemizde yaygınlaşmasına az da olsa katkı sunabiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4328 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-200x112.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-400x225.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-600x337.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-768x432.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-800x450.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1024x576.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1200x675.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1536x864.png 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4327 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4329 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E: Yerel gazetecilik meselesi kritik bir noktada duruyor. Yerelde çok güçlü bir hikâye potansiyeli olmasına rağmen bu alanın yeterince işlenememesi, merkezde de bir tür kısır döngü yaratıyor gibi görünüyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yine gelir modeli sıkıntısından mı kaynaklanıyor sizce?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Biz zaten Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor. Çünkü çok net bir gerçek var: Eğer belediyeyle aranı iyi tutmazsan, bir anda şehrin yarısı sana reklam vermeyi kesebiliyor. Belediye kurumları aboneliklerini bırakabiliyor. Üstüne bir de kaynak sıkıntısı eklenince, “Az buçuk bir gelirimiz var, onu da kaybetmeyelim” endişesiyle hareket etmek zorunda kalıyorlar. Sonuçta haber yapabilecekleri bir alan kalmamış vaziyette. Çünkü o alan olmadığı sürece para verilse bile bir şey değişmez. En başta insanlara rahatça yazabilecekleri alan yaratmak gerekiyor. Yani bence en temelde zaten mevzu bu alanı açmaya yönelik bir çaba vermek, bir şey geliştirilecekse, belki bir program üretilecekse böyle bir şey üretmek olabilir. Çünkü o alan olmadığı sürece hani oraya ne kadar kaynak da bulunsa, para da verilse çok bir şey değişmez. Yani öncelikle insanların haber yapabilecekleri, rahatça yazabilecekleri bir alan yaratmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Basın ilan kurumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’deki konumu sizce nasıl?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kendi düşündüğümden önce birçok gazeteciden duyduğum şeyi söyleyeyim: Basın İlan Kurumu gazetecilerden ve haber kurumlarından imkânsızı istiyor. Özellikle yeni gelen düzenlemelerle, ilan alabilmek ya da buradan bir gelir elde edebilmek için çalışan sayısından günlük girilecek haber sayısına, hatta tıklanma sayılarına kadar son derece abartılı talepleri var. Bu talepler öyle bir noktaya gelmiş durumda ki işte örneğin; bir yerel haber sitesi buradan bir şekilde hani yerele yönelik Basın İlan Kurumu’ndan kendi şehriyle alakalı bir şey almak istiyor diyelim. Yanlış hatırlamıyorsam günde 100 ila 120 tane haber girmelerini bekliyorlar bir yerel haber sitesinden. Yani herhangi bir şehirde günde 120 tane haber değeri taşıyan olay olmasına imkân yok. Ama bu şartı sağlamazsanız Basın İlan Kurumu size ilan vermeyi ve buradan gelir elde etmeyi imkânsız hale getiriyor. Durum böyle olunca ne oluyor? Google aramalarında mutlaka karşınıza çıkmıştır, haber sitelerinin ana sayfalarında asla görmediğimiz ama arama sonuçlarında çıkan market indirim katalogları, rüya tabirleri, burç yorumları, yapay zekâyla üretilmiş ünlü biyografileri gibi içerikler vardır.</p>
<p>Bunların sebebi tam olarak bu. Çünkü Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor. Bunun yanında kategori talepleri de var. Örneğin ulusal bir medya sitesiyseniz belli sayıda çalışanınızın olması, şu kadar kategoride editörün olması lazım gibi şartları var. Ancak karşılığında Basın İlan Kurumu’ndan gelecek ilan geliri, bu çalışanların maaşlarının belki ancak beşte birini karşılayabilecek seviyede kalıyor. Dijitale ayak uydurmak amacıyla, Google’dan bile çok daha ekstrem talepleri var. Diğer yandan Türkiye’de dijital medyanın hala reklam ve tıklanma gelirinden başka bir modeli olmadığı için, birçok haber sitesi ve medya kurumu kendisini bu sisteme muhtaç hissediyor ve buna uymak zorundaymış gibi davranıyor.</p>
<p>Bunun sonucunda örneğin bir yerel haber sitesi muhabirini sahaya gönderip haber takip edebilecekken, onu masa başına oturtup 20 tane daha kopya haber gir, Basın İlan Kurumu’nun sınırına yetişelim demek zorunda kalıyor. Yani gazetecilik yapmak yerine, sitenin o limitlerini doldurmaya zaman harcıyorsun. Bugün gelinen noktada Basın İlan Kurumu’nun getirdiği sınırlamalar, haber sitelerini olabildiğince bomboş içeriklerle doldurmaya zorlayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Çünkü ancak bu şekilde ilan alabiliyorsunuz. Üstelik Google bile artık bu kadar acımasız değil. Onlar algoritmalarını daha kaliteli içeriğe doğru kaydırmışken, Basın İlan Kurumu hala 2010’ların başındaki Google gibi hareket ediyor ve Türkiye’deki haber kurumlarından, haber sitelerinden bunu talep ediyor. Bunu sağlamazsan ilan vermeyeceğim diyor ve sen otomatik olarak sistemden düşüyorsun.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4342 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1200x801.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de sıkça karşılaştığımız kavramlardan biri sürdürülebilir gazetecilik. Nedir bu sürdürülebilir gazetecilik biraz bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Sürdürülebilirlik, son dönemde iklim krizi ve çevre meseleleriyle birlikte hayatımıza çok farklı bağlamlarda girdi. Orada daha çok doğanın ve gezegenin ayakta kalabilmesi konuşuluyor ama medya için de mantık aynı aslında. Kendi kaynaklarını üretebilen, olabildiğince dışa bağımlı olmayan ve bağımsız bir şekilde hayatta kalabilen bir kurum yaratabilmek. Yerel gazeteler üzerinden düşünürsek, gelirin tamamen belediyeyle olan ilişkine bağlıysa, senin neyi haber yapıp neyi yapamayacağın belirleniyor. Bu durumda kendi başınıza ne kadar ayakta kalabilirseniz, bağımsız hareket edebilme imkânınız da o kadar artıyor. Aynı zamanda sürdürülebilir olmak adına asla tek bir kaynağa bağlı olmamak gerektiğini bize gösteriyor. Çünkü gelir kaynaklarını çeşitlendirmiş, tek bir kaynak yerine birkaç farklı yerden gelir elde ediyorsan, bunlardan birini kaybetmek senin için o kadar büyük bir sorun yaratmayacaktır. Ama kendini tek bir tarafa yasladığında ya da üretim açısından tek bir formatla kendini kısıtlamışsan bir noktada tıkanma yaşanacaktır. Sürdürülebilir olabilmek için gelişmeye, evrilmeye ve çeşitlenmeye açık olman gerekiyor. Çünkü medya sektörü, belki de modayı saymazsak, en hızlı gelişen ve değişen sektörlerin başında geliyor. Durum böyle olunca yeniliğe adapte olabilmek ve kendini geliştirebilmek, sürdürülebilirlik için olmazsa olmaz haline geliyor. Aksi takdirde, bugün hala eski usul gazetecilikten gelen bazı insanların gazetecilikteki en temel dönüşümlere bile adapte olmakta zorlandığını ya da bununla bir kavga içine girdiğini ve bu yüzden geride kaldığını görüyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4338 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1536x1024.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Değişim ve dönüşümden söz ettik. Özellikle yapay zekâ teknolojilerinin hızla geliştiği bir dönemden geçiyoruz. Sizce yapay zekâ, medyada yaşanan bu değişim ve dönüşüme nasıl bir katkı sağlayacak?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben yapay zekânın yaratacağı değişimlerin daha çok olumlu olacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar genellikle yeni, farklı ya da yabancı bir şeyle karşılaştıkları zaman tepkileri duygusal oluyor. O duygusal tepkiden çıkıp da daha sakin bir şekilde bakmak çok zor. “Eski olanı kaybedeceğiz, gazetecilik bitecek, sanat elden gidecek, her şeyimizi elimizden alacak” gibi söylemler bu duygusal tepkilerin sonucu.</p>
<p>Burada yapılan en büyük hatalardan bir tanesi, sektörün Sam Altman gibi isimlerin bu duygusallığa oynadığını fark etmemesi. “Yapay zekâ şöyle olacak, AGI beş yıla geliyor, üç yıla şöyle olacak” tarzında söylemler aslında tamamen bir pazarlama taktiği. Evet, teknoloji çok hızlı gelişiyor, buna itirazım yok. Ama bu söylemlerle bilinçli olarak duygusal bir tepki yaratılıyor ve bu tepkinin yarattığı hype üzerinden ilerlemek isteniyor. Gazetecilik sektörü için de, sanatçılar için de bu geçerli. Bunun sonucunda birçok insan aynı duygusallıkla ama bu sefer negatif taraftan tepki veriyor. “Yapay zekâyı asla istemiyoruz, işimizi elimizden alacak, internette doğru bilgi kalmayacak, interneti öldürecek” gibi tamamen bir korku senaryosu, distopya senaryosu yazılıyor. Dönüp baktığımızda, evet, çok büyük bir değişim olacak ama bu değişim bir sabah kalktığımızda her şeyin altüst olması şeklinde gerçekleşmeyecek. Belki fark etmeden attığımız o küçük küçük adımların ardından, beş yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, aslında bambaşka bir yere geldiğimizi göreceğiz. Tam da bu yüzden duygusal tepkiler vermek yerine, sakin bir şekilde oturup “Bununla ne yapılabilir, nelere dikkat etmek gerekir?” diye kafa yormak gerekiyor. Çoğu insan bunu yapmıyor. Bu tepkilerin büyük kısmını neden ciddiye almadığımın en güzel örneklerinden birini bana <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> verdi. Yılın başlarında Disney ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla “Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak” gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı. Şu anda Sora üzerinden, biz Türkiye’de henüz erişemiyor olsak da, Disney karakterleriyle video üretmek serbest artık. Burada yapılan temel hata şu: Büyük şirketlerin sanatçıları, üreticileri ya da bireyleri düşüneceği sanılıyor. Oysa tarihte bunun hiçbir zaman böyle olmadığını gördük. Bu durumun aynısını 2000’lerin başında müzik sektöründe yaşadık. Napster ve korsan MP3’ler konusunda müzisyenler müzik şirketlerine güvenmişti. “Bizi kurtaracaklar yoksa korsan yüzünden aç kalacağız” diyorlardı. Sonuçta ne oldu? Napster bitti. Bunun yerine Spotify gibi platformlara geçildi. Bugün bir sanatçının Spotify’da bir dolar kazanabilmesi için şarkısının en az 5–10 bin kez dinlenmesi gerekiyor. Düşününce, korsan dönem belki de daha iyiydi, en azından bir beklenti yoktu. Burada gerçekten bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Bana kalırsa yapay zekânın yaratacağı en büyük şoklardan biri ürettiğimiz şeye dair sahiplik ve bunun ekonomisiyle ilgili bildiğimiz pek çok kavramdan vazgeçmek zorunda kalmamız. Çünkü klasik telif hakkı yaklaşımıyla yapay zekâya baktığımızda, ortada bu sisteme hiç uymayan bir yapı var.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4344 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png" alt="" width="358" height="537" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context.png 1024w" sizes="(max-width: 358px) 100vw, 358px" /></p>
<p>Çoğu insan bu sistemlerin nasıl çalıştığını hala bilmiyor. Örneğin, “Van Gogh tarzında bir görsel üret” dediğinizde ya da “Bu bilgileri New York Times dilinde haberleştir” dediğinizde, sanki yapay zekânın arkasında Van Gogh’un tablolarını ya da New York Times arşivini açıp okuyan bir kütüphane varmış gibi düşünülüyor. Oysa böyle bir şey yok. Ortada aşırı derecede kompleks biçimde eğitilmiş bir sistem var ve bu sistemin içine girip tek tek hangi veriye eriştiğini görmemiz mümkün değil. Korsan ürün üzerinden gidelim: Korsan müzikte ya da filmde, içeriğin birebir kopyasını indirip bilgisayarımıza koyuyorduk. Yapay zekâda böyle bir şey söz konusu değil. Eğer bunu telif ihlali sayarsak, örneğin ben gitar çalmayı öğrenirken Metallica parçalarını çalıştığımda, onlardan nota öğrendiğimde ya da onlardan esinlenerek benzer bir şey ürettiğimde bu da telif ihlali sayılmalı. Çünkü yasalar gözünde o yapay zekâ modelini eğitmek için bir materyal kullanmakla benim kendimi eğitmek için bir kitap okumam, bir resmi incelemem aynı şey haline gelecek. Burada da karşımıza iki senaryo çıkıyor: Ya telif hakkı kavramını bu şekilde genişleteceğiz ve kendimizi çok daha kısıtlayıcı bir ortamda bulacağız.</p>
<p>Zamanla bildiğimiz telif tanımından vazgeçip tamamen yeni bir konsept üretmemiz gerekecek. Ben kişisel olarak ilkini kesinlikle istemem. Ama telif haklarının tarih boyunca daha çok büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve hep bu doğrultuda güncellendiğini de düşündüğümden, telifin yerine yeni bir şey üretmenin artık bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim. Eğer böyle bir dönüşüm yaşanırsa ve kimse buna hazırlıklı olmazsa, kendimizi oldukça kaotik bir ortamın içinde bulmamız da çok olası. Yani ilkini kesinlikle istemem ben kişisel görüşümü söyleyecek olursam. Diğer yandan, telif haklarının şu ana kadar tarih boyunca sadece büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve sürekli o şekilde güncellendiğini de düşündüğümden dolayı, tamamen telifin yerini alacak yeni bir şey üretmenin artık hani yapay zekâyla birlikte bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim ben. Eğer öyle bir şey olursa hiç kimse buna hazırlıklı olmayacağından dolayı kendimizi çok kaotik bir ortamda bulacağız gibi geliyor bana.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Yılın başlarında <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla ‘Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak’ gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı.”</span></p></blockquote>
<p><strong>Umut Yiğit: Peki, telifin yerini alabileceğini söylediğiniz bu yeni konsept somut olarak neye benziyor? Aklınızda veya dünyada tartışılan alternatif bir model var mı?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Birçok şey mümkün ama diğer yandan şöyle bir durum da var: İnsanlığın üretim ve yaratıcılık tarihini düşündüğümüzde telif aslında çok yeni bir kavram. Yani ona bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmamız da gerek yok. Elbette bir karşılık meselesi var ama yaratıcı bir üretimi alıp kullanmanın karşılığını mutlaka telif üzerinden düşünmek zorunda da değiliz. Bunun için farklı mekanizmalar, farklı modeller üretilebilir. Mesela yakın zamanda çok ilginç, deneysel bir projeye denk gelmiştim. Bir yazar dijital olarak bir kitap yayımlamış ve kitabı satın aldığınızda, kaynakçada adı geçen herkese ödediğiniz ücretin yüzde 30’unu paylaştıran bir sistem kurmuş. Yani alıntı yaptığı, referans verdiği isimlere telif ödemek yerine, onları doğrudan satın alma mekanizmasının içine dahil etmiş. Burada mesele sadece telif değil. Durum yaratıcı sektörlerin ve gazeteciliğin tüm ekonomik modelini sil baştan kurgulamayı gerektiren bir noktaya da evrilebilir. Günümüz koşullarında bu alanın ne kadar sıkıntılı olduğunu düşündüğümüzde, zaten bu bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Çünkü kendi üretiminizle, yaratıcılığınızla hayatınızı sürdürebilmek gerçekten hiç kolay değil. Bugün bunu yapabilmek için ya çok büyük bir isim olmanız ya da çok büyük bir şirketin parçası olmanız gerekiyor. Bu yüzden telif tartışmasının da ötesinde alternatif ekonomik yapıları düşünmek ve denemek gibi bir ihtiyaç da söz konusu olacak. Yapay zekâ muhtemelen birçok farklı sebepten dolayı bu süreci hızlandıracak. Bundan bir iki sene önce yapay zekânın gazetecilikte yeni yeni tartışılmaya başlandığı bir dönemde katıldığım bir etkinlikte şunu söylemiştim: Dijital haberciliğin o klasik, tıklanma temelli ekonomik modelinin artık sonuna geldik. Bunun da iki temel sebebi var ve ikisi de yapay zekâ kaynaklı. Birincisi, eğer bu model üzerinden para kazanmak istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz. istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz.</p>
<p>Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da çok basit bilgileri arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana tıklamasıyla geliyor. İnsanlarda “bu haber sitesine gireyim, okuyayım” alışkanlığını yaratacak düzeyde bir üretim olmadığı için zaten böyle bir şey söz konusu değil. Üstelik insanlar artık bu tür soruları Google’a sormak yerine ChatGPT’ye, Gemini’ye falan soruyor.</p>
<p>Dolayısıyla tıklama ihtiyaçları da kalmıyor. Bunlar yaygınlaşmaya başladıkça tıklanma sayıları da zaten düşmeye başlayacak ve ekonomisini, gelir modelini tamamen buna dayandırmış kurumların ayakta kalma şansı da otomatik olarak bitmiş olacak. Geriye de bir şekilde özgün haber üretenler kalacak; gerçekten farklı bir ürün sunanlar. Yani sadece arama yaptığında market kataloğunu ilk sırada çıkaranlar değil; gerçekten haber verenler, yenilikçi ve farklı şeyler deneyenler. Bunu söylediğimde gazeteci camiasında pek çok kişinin hoşuna gitmiyor ama geriye sadece premium ürün üretenler kalacak. Yani artık salt var olmak yetmiyor, bir ekstranızın olması gerekiyor. Çünkü artık internette her şey fazlasıyla var ve bunların büyük bir kısmı oldukça kalitesiz.</p>
<p>İnsanların dikkatini çekebilmek ve akılda kalabilmek için ortaya net bir kalite farkı koymak gerekiyor. Mesela İngiltere’de dünyaya hitap eden, uluslararası yayın yapan onlarca farklı medya kuruluşu var ama dünyanın neresine giderseniz gidin herkesin bildiği Financial Times’tır, Guardian’dır. Amerika’da da aynı şekilde Washington Post ve New York Times bilinir. Dünya çapında olmanız gerekmiyor belki ama en azından ülkede ayırt edilebilecek bir iş yapmalısınız. Bu saatten sonra ancak bu sayede, internetin o bilgi seli içinde ayakta kalıp sürdürülebilir bir gelecek kurabilirsiniz.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4347 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png" alt="" width="491" height="327" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context.png 1536w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Peki, Türkiye’de geliştirilen Kumru AI hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi. Bizim kullandığımız ChatGPT, Gemini, Claude ya da açık kaynakların hepsi, ilk eğitimden sonra reinforcement learning dediğimiz ve farklı aşamalardan geçen modeller. Yani ilk ana eğitimden sonra ikincil, üçüncül eğitimlerden geçirilip bizim kullanımımıza sunuluyor. Kumru’da ise test etmemiz için açılan model sadece ana eğitimi tamamlanmış, o ikinci ve üçüncü aşamalardan henüz geçmemiş bir modeldi.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi.”</span></p></blockquote>
<p>Bunun kimseye açık olmaması gerekiyordu. En fazla belli sektörlerden ya da akademik alandan, test amaçlı sınırlı sayıda insana özel olarak açılıp, ardından bu reinforcement learning aşamalarına girmesi gerekiyordu. Bu hata yapıldığı için de doğal olarak internette büyük bir espri malzemesine dönüştü. Diğer yandan tamamen Türkçe kaynaklarla eğitilmiş bir model görmeyi gerçekten çok istiyorum. Çünkü bu modeller genellikle internetteki her şeyle eğitildikleri için çok daha genel bir bilgi perspektifi ne sahipler.</p>
<p>Tamamen Türkçe ile eğitilmiş bir modelin dil kullanımı çok daha farklı olabilir. Üreteceği sonuçlar, yaklaşımı da çok farklı olabilir. Modelin eğitildiği dile bağlı olarak karakterinin ve kapasitesinin nasıl değişeceğini görmek benim en çok merak ettiğim şeylerden biri. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı ülkelerde bu tür denemeler yapılıyor ama hepsi hala çok erken aşamalarda. Keşke bu kadar aceleye getirilmeseydi de espri malzemesine dönüşmeseydi. Biraz daha beklenip o ikincil ve üçüncül aşamalardan geçmesi sağlansaydı.</p>
<p>Çünkü internet maalesef böyle konularda fi l hafızasına sahip. Daha gelişmiş bir versiyonu geldiğinde bile birçok insan sırf bu yüzden ciddiye almayabilir. Bu da onlar için ciddi bir sıkıntı olur. Bunu ChatGPT’de de gördük. Hata yapma oranı azaltılıp, insanlara yaklaşımına daha fazla moderasyon eklendiği zaman Reddit’te “ChatGPT artık çok soğuk konuşuyor, çok ciddi oldu, bu ne böyle” diye isyanlar çıktı. Hatta “arkadaşımı kaybettim” diye ağlayan postlar bile vardı. Biz insanlık olarak bir yandan kendimizi her şeyin yukarısındaymış zannediyoruz ama bizim gibi konuşan bir yazılımla karşılaştığımızda da aşırı derecede bağlanıyoruz. Kumru düzelip daha düzgün konuşmaya başladığında, “Niye böyle ciddi konuşuyor?” diye Ekşi Sözlük’te şikayetler görürüz. Bundan eminim.</p>
<p><strong>A.Ş:</strong> Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir söyleşiydi.</p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben de çok teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrim Niteliğinde Bir Fenomen: Yapay Zekâ &#8211; Gülçiçek Dere</title>
		<link>https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2026 09:22:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin demokratikleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital uçurum]]></category>
		<category><![CDATA[doğal dil işleme]]></category>
		<category><![CDATA[görüntü işleme]]></category>
		<category><![CDATA[Gülçiçek dere]]></category>
		<category><![CDATA[insansılaştırma]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4274</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Melisa Güven Akademisyen ve Full Stack AI Developer Gülçiçek Dere; yapay zekânın çalışma prensiplerini, algoritmaların gündelik hayata etkisini ve araçların kullanım biçimini anlattı. Üretken yapay zekânın yaratıcılığa katkısını, doğru prompt kullanımının önemini ve yazılım dünyasında kadınların rolünü ele aldığımız söyleşide, geleceğin teknolojilerine dair ipuçlarını Gülçiçek Dere’den dinleyin. Melisa Güven: Merhabalar Hocam. Öncelikle hoş geldiniz. Bizi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/">Devrim Niteliğinde Bir Fenomen: Yapay Zekâ &#8211; Gülçiçek Dere</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Melisa Güven</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Akademisyen ve Full Stack AI Developer Gülçiçek Dere; yapay zekânın çalışma prensiplerini, algoritmaların gündelik hayata etkisini ve araçların kullanım biçimini anlattı. Üretken yapay zekânın yaratıcılığa katkısını, doğru prompt kullanımının önemini ve yazılım dünyasında kadınların rolünü ele aldığımız söyleşide, geleceğin teknolojilerine dair ipuçlarını Gülçiçek Dere’den dinleyin.</span></p></blockquote>
<p><strong>Melisa Güven: Merhabalar Hocam. Öncelikle hoş geldiniz. Bizi kırmayıp teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizi anlatır mısınız?</strong></p>
<p><strong>Gülçiçek Dere:</strong> Hoş buldum. Ben Gülçiçek Dere. Aslında şu anda “Full Stack AI Developer” olarak çalışıyorum. Bunun ne anlama geldiğini anlatayım: Hem “Backend” denilen arka yüzde, hem de “Frontend” denilen ön yüzlerde yazılım geliştiriyorum. Daha çok yapay zekâ alanında çalışıyorum. Yapay zekâ yazılım geliştiricisiyim. 2013’ten bu yana akademik olarak da üretiyorum. 2020 yılından itibaren akademisyen olarak tam zamanlı çalışmaya başladım. Son iki yıldır da akademisyenliği saatlik derslere giderek ya da projelere dahil olarak gerçekleştiriyorum. Daha çok yazılım alanında çalışıyorum, çeşitli alanlarda yapay zekâ yazılımları geliştiriyorum. İlk olarak doktora tezim ile sağlık alanında çalışmaya başladım ardından finans, satış ve kozmetik alanıyla devam ettim.</p>
<p><strong>M.G: Yapay zekâ bir yandan oldukça teknik bir konu fakat sosyal bilimlerin içinde de önemli bir tartışma konusu. Yapay zekânın teknik yapısı veya sosyal bilimler arasında nasıl bir ilişki var?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Yapay zekâ aslında ilk çalışmalarda ileri istatistik analiz olarak başladı. Olasılık hesaplamaları, sınıflandırma, segmentasyonla başlayan bir şey aslında. Daha sonra veriler arttıkça, süreç derin öğrenme modellerine gitti. Sadece nümerik veriler değil, görüntü işleme üzerinden de devam etti. Daha sonraki süreçlerde dil işleme ve metin analiziyle “Büyük Dil Modelleri” (Large Language Models LLM) üzerine çalışılmaya başlandı. Giderek kendine daha çok alan buldu. Son geldiği noktada sentetik veri üretmek, video üretmek ile devam ediyor. Yani eskiden sadece var olan veriyi analiz ediyorduk, şimdi veriyi biz de yapay zekâ ile üretebiliyoruz.</p>
<p>Tabii bu sistemi kullanıcılar geliştiriyor. Yani yapay zekâ bize bir sonuç veriyor, biz de ona bir geri bildirim veriyoruz. Ödül-ceza sistemi de dahil olmak üzere arka planda çalışan algoritmalar ve mimarilerde birçok geri bildirim mekanizması mevcut. İnsanlar yapay zekâyı kullandıkça geliştiriyor ve etkileşimli bir hale getiriyor. Günlük hayatımıza çokça dahil ettik. Etmeye de devam edeceğiz. Önce tabii ki teknik bir altyapıyla başladı fakat sağlık, eğitim, finans, günlük hayattaki her şey, iletişim, medya&#8230; Her alana girdi ve giderek etkisi artmaya devam edecek.</p>
<p>merhaba</p>
<p><strong>M.G: Son yıllarda birçok yeni teknoloji ortaya çıkıyor ve bir süre konuşulduktan sonra unutuluyor, biliyorsunuz. Fakat yapay zekâ sanki internet gibi hayatımızı kökten değiştiren bir teknoloji olacak gibi. Sizce yapay zekayı bugüne kadarki diğer teknolojilerden nasıl ayırabiliriz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet, internet gibi devrim niteliğinde bir fenomen. Ama şöyle bir fark var. İnternet sadece bilgiye daha kolay erişmemizi sağlıyordu. Fakat yapay zekâ bunu çok daha hızlı ve etkin bir şekilde yapabiliyor. Bu yüzden yapay zekâ, internetin bize verdiği bilgiden ziyade bizim yerimize seçimler yapma, bizi yönlendirme konusunda daha etkili. Yapay zekâ bitecek bir şey değil, gelip geçici bir trend değil, açıkçası katlanarak artacak bir şey. Nasıl interneti biz çeşitli alanlarda kullanmaya devam ediyorsak, yapay zekâ da giderek kendine daha çok alan bularak devam edecek. Belki NFT gibi unutulup giden şeylerden farkı, yelpazesinin geniş olması, birçok alana girebilmesi ve çok alanda fayda üretmesidir.</p>
<p><strong>M.G: Peki sizce üretken yapay zekâ araçlarının gündelik yaşamımızdaki yansımaları nasıl oluyor? Bizi tembelleştiriyor mu yoksa yaratıcılığımızı kullanma konusunda bize yeni fırsatlar sunuyor mu?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bu soru gerçekten üzerinde çok fazla tartışacağımız, çok çeşitli alanlardan ele alınacak bir konu. Eskiden insanlar bir şeyleri araştırırken internetin de olmadığı zamanlarda ne yapıyorlardı? Kitaba, kütüphaneye erişmeye çalışıyorlardı. Bir kütüphane var ve kişi erişmek istediği bilginin öncelikle hangi kitapta olabileceğini düşünüyordu. Bir karar verme ve süzgeçten geçirme aşaması vardı. Sonra o kitabın hangi bölümünde olduğunu arayıp, o sayfayı bulup bilgiyi ediniyordu. Oldukça fazla emek sarf ediyordu. İnternetle birlikte bu neye dönüştü? Arama motoruna aramak istediğimiz şeyi yazıyoruz, tabii burada reklam ve yönlendirmeleri geçiyorum, sonuçlara göre sayfalar açılıyor ve biz o sayfalardan ilgili içeriği bulmaya çalışıyoruz. Kütüphaneden daha kısa bir yol.</p>
<p>Şimdi ChatGPT, Gemini gibi yapay zekâ araçları, bize direkt olarak cevap veriyor. Yani biz tek bir cevap alıyoruz. Bunun nörolojideki karşılığına, aldığım dersler üzerinden bakarsak: Öğrenme sürecinde bir uyaran vardır. Uyaran ne yapıyor? Bizim talamusumuza etki ediyor ve o uyaranı görüyoruz. Daha sonra o bizim ilk algılama aygıtımıza, sensory input denilen yere gidiyor. Daha sonra anlamlandırıyoruz. Anlamlandırdığımızda da Prefrontal Korteks’e gidip orada bizim için kısa süreli de olsa bir öğrenme gerçekleşiyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Burada beklediğimiz şey ‘yapay zekâyı kullanayım ve her şeyi o bana sunsun’ ise, evet bu bizi hem tembelleştiren hem de ileriye götürmeyen bir şey olacak. Ama benim zaten bir amacım var ve bu amaç uğruna onu bir araç olarak kullanacaksam, o zaman bilinçli olmak lazım.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4275" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/ok_1-1024x683.png" alt="" width="602" height="374" /></p>
<p>Eğer biz bunu bir anıyla eşleştirirsek amigdalaya kodlanıyor. Gemini’dan öğrendiğin bilgi de senin için kodlanabilecek ama o yol ne kadar kısa olursa bilgi daha az kalıcı oluyor ve öğrenme süreci tam olarak gerçekleşmiyor. Yapay zekâ dediğimiz şey, özellikle sinir ağlarının yapısına benzer bir süreçle çalışıyor. Yani insan bir şeyi nasıl algılıyorsa yapay zekânın arka plan ağları da buna benzer şekilde çalışıyor. Fakat biz onu kullanırken kendi ağlarımızı çalıştırmıyoruz. Tembelleşiyor muyuz? Tabii ki, bu anlamda evet. Ama şöyle de bir şey var: Eğer ki bunu kullanmayı bilirsek&#8230; Einstein’ın bir sözü vardır, belki duymuşsunuzdur: “Kitaplarda erişebileceğim bir bilgiyi neden beynimde taşıyayım? Ben o bilgiyi nasıl kullanacağımı öğrenmeliyim.” Diyelim ki bir hipotezim var, o bilgiyi doğrulamak üzerine yapay zekâyı bir araç olarak kullanırsam, o zaman çok işime yarayabilir. Fakat ondan cevabı bekleyip onun beni yönlendirmesini istediğimde, artık araç olan biz oluyoruz. Sistemi nasıl kullandığına bağlı olarak değişiyor.</p>
<p>Öğrenme sürecini kısalttığı için bizi tembelleştiriyor. Fakat çalışma mantığını farkına vardıktan sonra araç olarak kullanırsak, belki tembelleştirmez de tam tersi işimizi kolaylaştırdığı için bizi daha üretken ve çalışkan yapabilir. Yemek tarifleri bile mesela eskiden insanların zihnindeydi. Şimdi nasıl olsa erişilebiliyor, çok kolay bulunabiliyor diye insanlar zihninde bir şey taşıma gereği duymuyor artık.</p>
<h2>Yapay Zekâ Çağında Öğrenmek, Üretmek ve Dönüşmek</h2>
<p><strong>Nergis Karadağ: Açıkçası bu konu çok ilgimi çekti. “Araç olarak kullanmak” dediniz. Peki bunu nasıl etkili bir şekilde kullanabiliriz? Bunun bir okuryazarlığı var mı?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Yapay zekâya girdiğimiz her bir komuta “Prompt” deniyor. Hatta “Prompt Engineering” diye bir alan bile gelişti. Burada onun temel olarak nasıl çalıştığını bilmek lazım. Tabii ki belki teknik bir insan değilsiniz, teknik olarak tüm detayları bilmek durumunda da değilsiniz. Ama “Ne yapıyor, ne ediyor?” bunu ne kadar bilirsek o kadar doğru kullanabiliriz. Bunu yapay zekâ geliştiren, yapay zekâ mimarilerini kullanarak hem akademik çalışmalara hem de projelere dahil olan ve aynı zamanda özel sektörde çalışan bir insan olarak söyleyebilirim. Benim ulaşmak istediğim bir hedefi m olmalı. O hedefe giderken elimdeki veriye de bağlı olarak ki bu veri seti; sayılar, yazılar, sesler, her şey olabilir, o veriden bir bilgi elde etmek, bir sonuç çıkarmak istiyorum. Elimdeki veriye bağlı olarak hangi yapay zekâ modelleri, mimarileri ya da araçları kullanabileceğimi belirliyorum. -buna akademik çalışmalarda literatür taraması da diyebiliriz- Daha sonra o veriye uygulanabilecek modelleri seçiyorum. Genellikle yapay zekâ çalışmaları modellerin ve mimarilerin kıyaslanması ile ilerliyor. Bu modeller varmak istediğim noktadaki bilgiyi bana yüksek veya düşük olasılık gibi sonuçlar ile veriyor.</p>
<p>Burada beklediğimiz şey “yapay zekâyı kullanayım ve her şeyi o bana sunsun” ise, evet bu bizi hem tembelleştiren hem de ileriye götürmeyen bir şey olacak. Ama benim zaten bir amacım var ve bu amaç uğruna onu bir araç olarak kullanacaksam, o zaman bilinçli olmak lazım. Yapay zekâ da yanılabiliyor. Örneğin; Bir akademisyen öğrencisine “Ödevin yüzde 100 AI (Yapay Zekâ) olduğu için kabul edilmeyecek” gibi bir e-posta atmış. Gerçekten de şu an hiçbir yapay zekâ aracı, bir metnin yüzde 100 yapay zekâ olup olmadığını kesin olarak tanımlayamıyor. Bunu kendiniz de kontrol edebilirsiniz.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Şu anda var olan çeşitlilik daha da artacak. Belki de ileride sayısız ‘Agent’ ve sayısız model olacak, bu iyi bir şey. Bunun çeşitlenmesi bizim için çok faydalı. Çünkü her zaman, her yerde ‘tekel’ olanı kullanmak sorunludur. Yani kullandığınız bir şeye geri bildirimle sistemi aslında eğitiyorsunuz. Mesela ‘Böyle bir görsel istiyorum’ diye tekrar komut verebilirsiniz ya da o görsel üretim sürecinde sistemin ne yaptığını öğrenirseniz, ona daha etkin Prompt’larla daha farklı şeyler de çizdirebilirsiniz.”</span></p></blockquote>
<p>Mesela ben 2018 yılında yazdığım bir yazıyı ChatGPT’ye atmıştım, “Bunu sen mi yazdın?” diye. “Evet, bunu ben yazdım” diye bir cevap aldım. Daha sonra ona “Hayır, bunu sen yazmadın” diye yazdığımda, “Evet haklısın, bunu ben yazmadım” cevabını aldım.</p>
<p>Böyle bir sistemden bahsediyoruz. Bir yandan düşündüğümüzde tabii ki hata payı hâlâ yüksek, hâlâ öğreniyor. Bir süre sonra “saçmalamaya” başladığını da duyuyorum. Öğrencilerim “Hocam bir şeyler üretirken bir süre sonra saçmalamaya başlıyor” diyorlar. Evet, şu an için hâkimiyeti elde tutmak gerekiyor. Yani onu bir araç olarak kullanmak ancak o zaman faydalı oluyor. Kontrol bizde olduğu sürece hiçbir sıkıntı yok.</p>
<p><strong>M.G: Yapay zekânın bir yandan mevcut mesleklerin yerini alacağı düşünülürken, bir diğer yandan da pek çok yeni iş kolu yaratıyor. Siz yapay zekanın emek süreçlerinde yarattığı bu değişim hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bu da yine tarihsel olarak tekrar eden bir kaygı durumu. Sanayi Devrimi’yle insanlar, “Makineler bizim yerimizi alacak” şeklinde bir iş kaygısı yaşamışlar. Aslında böyle de olmuş; gerçekten de beden gücü gerektiren işlerde insanlar yerine makineler kullanılmaya başlanmış ama insanlara çok daha farklı unvanlarda, başka alanlarda yeni işler ve roller açılmış.</p>
<p>Yapay zekânın gelişiyle de yine böyle olacağını düşünüyorum. Şu anda yapay zekâ geliştiricisi olarak ben endişeli değilim. Şu da var; “Ben niye birini çalıştırayım ki? ChatGPT’ye yaz, yap diyorum, yapıyor. Neden bir yapay zekâ uzmanı çalıştırayım ki?” diye konuşan insanlar oluyor. Diyorum ki; “Lütfen buyurun yapın. Lütfen aynen dediğiniz gibi yapın; ‘yap’ deyin ve yapsın.</p>
<p>“Ufak tefek işler için belki evet ama ciddi anlamda hassasiyet gerektiren sonuçlar bekliyorsak, maalesef orada şu an için yapay zekâ yeterince iyi değil. Onu kullanmayı bilen bir insan ancak sonuçları doğrulayabiliyor. O yüzden yapay zekâ evet, bazı meslek gruplarının yerini alabilir fakat yeni iş alanları açılacaktır. Şimdiden üniversitelerde konuya ilişkin farklı bölümler kurulmaya başlandı. Yapay zekâyı kullanabileceğimiz alanlar artmaya başladı. İnsanlar işsiz kalmaz tabii ki ama o mesleği yapay zekâ yapar, insan başka bir meslekle hayatına devam edebilir.</p>
<p><strong>M.G: Bizim bu sene “Yeni Medyada Yapay Zekâ Uygulamaları” adında bir dersimiz var ve yapay zekâ öğreniyoruz. Normalde böyle bir ders yoktu. Evet ben yapay zekâyı kullanıyormuşum ama prompt yazmayı öğrendikten sonra yapay zekâyı daha verimli kullanabildiğimi fark ettim. Yani “çok yapay zekâ kullanmak” ile “yapay zekâyı kullanmak” arasında büyük fark var aslında.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet, kendi adıma söyleyeyim; ben onun hangi kodları çalıştırıp hangi kütüphaneleri çağıracağını, hangi modelleri ve mimarileri kullanacağını bildiğimden, açıkçası kullanımım çok daha farklı oluyor. Hatta birçok şeyi öğrendiğim de oldu. Ben daha önce Backend tarafında çalışıyordum, Frontend bilmiyordum. Frontend’i öğrenme sürecime çok katkıda bulundu.</p>
<p>Ama şimdi kullanıcı yerine de bunu yapan sistemler var. Bunu öğrencilere tavsiye etmiyorum. Kontrol kullanıcıda olmalı. Eğer senin yerine yapıyorsa öğrenemezsin. Bu anlamda insanlara bazı GPT modellerini veya seçeneklerini önerebiliyorum; “Bunu yapmak istiyorsan şunu kullan, yoksa diğeri senin yerine yapar ama sen öğrenemezsin” gibi. O dili bilmek ve anlamak çok önemli. Gerçekten faydalı ve etkin kullanım bu noktadan sonra geliyor. Herhangi bir elektronik araçta bile nasıl çalıştığını bildiğinde onu daha iyi kullanıyorsun.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4276 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/muz-1024x575.png" alt="" width="538" height="327" /></p>
<p><strong>Nehir Gürsoy: Biliyorsunuz her konuda farklı bir yapay zekâ modeli diğerlerine göre ön plana çıkıyor. Örneğin Gemini’ın görsel oluşturma sürümü daha gerçekçi tasarımlar ortaya koyarken, ChatGPT’de bunu pek göremiyoruz. Sizce bu farklılıkları ortaya çıkaran nedir ve yapay zekânın etik tutumu araçların potansiyellerini sizce nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bu farkların sebebi çalıştıkları veri, mevcut veri setleri, kütüphaneleri ve kullandıkları mimarilerdir. Kodlar ne için, ne amaçla yazıldıysa o amaca hizmet edecek şekilde sonuçlar veriyor. ChatGPT var, DALL-E var. O yüzden bazıları öne çıkıyor ama bir yandan da eksik kalanın gelişmeye devam ettiğini de unutmamak lâzım.</p>
<p>İşte bunu da deneme-yanılma yoluyla öğreniyoruz ya da başkalarından duyuyoruz; süreç bu şekilde ilerliyor. Aslında çeşitlilik olması da bir yandan iyi. Çünkü şu anda tüm dünyada aynı anda dil modelleri çalışılıyor ve insanlar o dil üzerine veri tabanı oluşturup modelleri eğitiyorlar. Her dilin yapısı farklı; her dildeki kelime dizimi, anlam bütünlüğü ya da vurgu bile çok farklı.</p>
<p>O yüzden şu anda var olan çeşitlilik daha da artacak. Belki de ileride sayısız “Agent” ve sayısız model olacak, bu iyi bir şey. Bunun çeşitlenmesini faydalı buluyorum. Çünkü her zaman, her yerde “tekel” olanı kullanmak sorunludur. Verdiğiniz geri bildirimle sistemi aslında eğitiyorsunuz.</p>
<p>Mesela “Böyle bir görsel istiyorum” diye tekrar komut verebilirsiniz ya da o görsel üretim sürecinde sistemin ne yaptığını öğrenirseniz, ona daha etkin prompt’larla daha farklı şeyler de çizdirebilirsiniz.</p>
<p>Şu aralar Instagram’da bile var; “Instagram’a fotoğrafınızı yükleyin ve şunu yazın, size bunu veriyor” gibi akımlar. Metnin yapay zekâ olup olmadığını anlamak, o “intihal” kontrollerinden geçebilmek için insanlar “Humanizer” (insansılaştırma) araçlarını kullanıyor, ek prompt’lar vererek yönlendiriyorlar.</p>
<p><strong>N.G: Tam da bu noktada değinmek istediğim bir konu var. Yapay zekâ modelleri genellikle Batı merkezli veri setleriyle eğitiliyor. Bu durumun, dillerin dijital dünyada temsil edilme biçiminde, tek tipleştirme riski olduğunu düşünüyor musunuz? Ve sizce bu kültürel yanlılığı nasıl kırabiliriz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet. Sanırım bir yıl olmuştur; bir YouTube videosunun altına gelen yorumların “feminen dil” kullanımıyla ilgili bir çalışma vardı. Sosyal bilimlerdeki karşılığı bir yana, ben işin teknik tarafındaydım ve o yorumlara “Duygu Analizi” (Sentiment Analysis) yapmıştım. Gelen yorumların duygu analizini yaparken kullandığım kütüphaneler, genellikle İngilizceye yönelik kütüphaneler olduğu için o yorumları İngilizceye çevirmek ve İngilizce analiz yapmak durumunda kaldım. Fakat İngilizcedeki cümlenin akışı, dizilimi ya da İngilizce hâliyle kelime çok farklı bir anlama geliyor. Türkçe haliyle o cümle farklı bir anlama gelebiliyor. Türkçe anlamını İngilizceye çevirdiğinizde kaybedebiliyor ya da değişebiliyor. O yüzden şu an her ülkede, her dilde kütüphaneler geliştiriliyor ancak İngilizce kütüphanelerin sayısı çok daha fazla.</p>
<p>İngilizcenin evrensel dil olması sebebiyle tüm dünyada yapay zekâ alanındaki dil kütüphanelerinde baskınlığı söz konusu. Ama biz bunu Türkiye’de geliştirilen bazı dil kütüphaneleriyle biraz aşmaya çalışıyoruz. Ben kütüphane geliştiriciliği kısmında değilim, hâlâ var olan kütüphaneleri kullanıyorum. Öyle bir projede olmadım ama açıkçası olmayı isterdim. Şu an aklıma geldi, neden olmasın? Çünkü eldeki verinin yetersizliği çalışmalarınızda geri bırakan bir şeye dönüşüyor. Ama belki bu konuyu da bir yıl sonra konuşmayacağız. Çünkü bir yıl sonra belki de böyle bir şey kalmayacak, her şey çok hızlı ilerliyor.</p>
<p><strong>N.G: Merak ettiğimiz bir konu da algoritmalar. Algoritmalar içerikleri verilerimizden ya da beğendiğimiz şeylerden yola çıkarak bize sunuyor ve aslında ne göreceğimizi belirliyor. Bizim önümüze düşen şeyleri seçiyor. Veriler üzerine çalışan biri olarak siz bu konuda ne düşünüyorsunuz</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bununla ilgili yakın zamanda bir Q1 seviyesinde bir akademik yayın yaptık. Instagram’da önümüze düşen Reels’ler, videolar ve insanların beğenisi ya da değerlendirmesi üzerine röportajlar vardı. Ben de o röportajların duygu analizini yapmıştım. Burada insanların, önlerine düşen bu videolara karşı farklı yorumlarını gördüm. Hem evet, ilgi ve zevklerine göre videolar düştüğü için kullanmaya devam ediyorlar. Ama bir yandan da bazı yorumlarda şu vardı: “Ben hep aynı içerikleri görüyorum. Yeni bir şey öğrenemiyorum ya da başka şekilde yaşayan, başka yaş grubundaki, başka bir ortamdaki insan ne düşünüyor, neler yapıyor; bunlara erişemiyorum. Sadece kendi alanım ya da kendi zevklerim doğrultusunda kısıtlı kalıyorum.” Belki de bunun dozunu ayarlamak lâzımdır. Bu da zamanla gelişecektir. Çünkü zaten sizden geri bildirim istiyor.</p>
<p>Mesela Instagram’da önünüze düşen Reels’larda bir süre sonra fark ediyorsunuzdur; “İlgimi çekiyor / çekmiyor” gibi seçenekler sunuyor. Siz buna cevap verdiğinizde, sizin izlediğiniz videolardan belki biraz daha farklı yere sapmak üzere ya da farklı önerileri daha çok önünüze getirmek üzere algoritmayı eğitmiş oluyorsunuz. Bizi manipüle ediyor mu? Ediyor. Bizi yönlendiriyor mu? Yönlendiriyor. Sonuçta “Influencer”lar var, farkında olmadığımız reklamlar var. Yani algımız, verdiğimiz tepkiler bile yönetilebiliyor. Bu da algoritmalar ile oluyor. Yani arka planda çalışan algoritma kendi kendini ona göre geri besleyip, tekrar ilginize sunuyor.</p>
<p>Siz hep o alanda kalmış oluyorsunuz. Bir şekilde hem ilginizi canlı tutmak hem de sizi amaçlanan hedefe yönlendirmek için kurulmuş bir düzen. Bu konu felsefi yerlere de gidebilir ancak bu perspektiften konuşabilecek kişi ben değilim. Size teknik perspektiften konuşabilirim. Diğer kısımlar üzerine keşke sosyal bilimcilerle, felsefecilerle de tartışsak.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Bizi manipüle ediyor mu? Ediyor. Bizi yönlendiriyor mu? Yönlendiriyor. Sonuçta ‘Influencer’ diye bir kavram var. Onun dışında farkında olup olmadığımız reklamlar var. Yani algımız, verdiğimiz tepkiler bile yönetiliyor bir şekilde.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4277 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/teenager-with-cloud-social-icons-around-her-head-2026-01-09-14-55-22-utc-1024x852.jpg" alt="" width="490" height="401" /></p>
<p><strong>N.K: Ben de çok küçük bir şey ekleyebilirim aslında. Medya çalışmaları içerisinde bu algoritmalarla ilgili çalışmalar arasında ilk gördüğüm şey “Yankı Odaları” (Echo Chambers) kavramıydı. Yani sizin tıkladığınız şeyler, beğendiğiniz ya da bir süre durduğunuz videolar üzerinden algoritma size bir yankı odası oluşturuyor. Beğenileriniz üzerinden sürekli aynı içeriklerle karşılaşıyorsunuz ve kendi düşüncenizin dışında bir şeyle karşılaşma olasılığınız çok düşük oluyor.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet. Bu da gerçekten bir kesimin ne düşündüğünü bilmemeye sebep oluyor. Çünkü filtreleme sistemi var, arka planda filtreleme çalışıyor. Ben de bugün fark ettiğim bir videodan bahsedeceğim. Olay sokakta geçiyor, bir genç, bir kızla tanışmaya geliyor. Kız da olayın sokakta olmasına referansla “Daha önce hiç böyle bir tanışma görmemiştim” diyor. İçeriğe birçok yorum gelmiş. Destekleyici yorumlar kadar eleştiren yorumlar da var. Ben bunların ötesinde, bundan on yıl öncesine gittim. On yıl öncesine kadar internetten tanışan bir çift, genellikle internetten tanıştığını söyleyemezdi. Örneğin, “Instagram’dan tanıştık” diyemezlerdi, “arkadaş ortamında tanıştık” derlerdi. Çünkü o zamanlar bu durum yadırganırdı. Şu anda yorumlardan anladığım kadarıyla, sokakta tanışmak artık farklı bir tanışma yöntemi. Yani on yıl önce yadırganan şey şu anda tam tersine benimsenen bir şey olurken diğeri yadırganır olmuş. Dalga geçilen şeyleri bir süre sonra konuşuyoruz. İlk başta yadırgayıp dalga geçilen kelimelerin şu anda kullanıldığını biliyorum.</p>
<p>İnsanlar bunun nasıl kanıksanmaya başladığının da farkında değil. O arada akan bir sürü içerik ve bir sürü uyaran var. İnsan o kadar çok uyarana maruz kalıyor ki zaman algısı da değişmeye başlıyor. Bunlar benim konum değil, sadece gözlemlediklerim. Sosyal bilimciler bunun üzerine çalışabilir. Çünkü herhangi bir şey hem sosyal medyanın hem de yapay zekânın önümüze sürekli öne çıkarmasıyla, bir süre sonra kanıksanabilir oluyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Öğrencilere bir tavsiye verebilirim, ‘Ben bu alanda biraz daha teknik bilgi istiyorum, yatkınlığım var, öğrenebilirim’ diyen öğrencilere. Yapay zekâ konusunda domine olan bir araç var: Python programlama dili.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4279 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/DC0EF2D3-FACB-4092-8114-662BFC8AB7B5-1024x683.png" alt="" width="501" height="369" /></p>
<p><strong>N.K: Peki sosyal bilimlerde araştırma yapan insanlar bu anlamda yapay zekânın ne gibi araçlarından yararlanabiliyorlar? Duygu analizinden, metin temelli incelemelerden bahsetmiştiniz. Teknik olarak biz yapay zekâyı sosyal bilimlerde nasıl kullanabiliriz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Ben aslında ilk defa doktora tezimde kullanmaya başladım yapay zekâyı. Doktora tezimde görüntü işleme üzerine çalışıyordum. Daha sonra çalıştığım ilk startup firmasında makine öğrenmesi ve gelecek kestirimi üzerine çalışmaya başladım. Şu an geldiğim noktada verimlilik analizleri yapıyorum derken, bir de gelişen kütüphanelerle birlikte NLP (Doğal Dil İşleme) kütüphanesine girdim. Şu anda “Full Stack” çalıştığım için aslında hepsini bir şekilde kullanmak durumunda kalıyorum. Sosyal bilimler alanında çalışan insanların genellikle teknik bilgilerileeri altyapıları sebebiyle çok yeterli olmadığı için multidisipliner çalışıyoruz.</p>
<p>Ben iletişim alanındaki çalışmalarda baskın olanın, yapay zekâ kütüphanesinin dil işlemesi üzerine olması gerektiğini düşünüyorum. Ama tabii ki görsel üretim ve video üretimi gibi üretken yapay zekâ araçları da var. Reklamlar için bir prompt yazıyorsunuz, size video veya görsel oluşturuyor. Bunlar özellikle medyada ya da iletişimde kullanılan modeller. Bir tavsiye verebilirim, “Ben bu alanda biraz daha teknik bilgi istiyorum, yatkınlığım var, öğrenebilirim” diyen öğrencilere. Yapay zekâ konusunda domine olan bir araç var: Python programlama dili. Python içerisinde yapay zekânın hangi alanıyla ilgileniyorsak onun kütüphanesini çağırıp çalışmalar yapıyoruz. Temel bilgileri öğrendikten sonra çalıştığı alan dil işlemeyse dil işleme kütüphaneleri, görüntü ile alakalıysa görüntü işleme kütüphaneleri üzerine çalışmalar yapabiliyoruz. Ama “Ben bunu öğrenmek istemiyorum, vaktim yok ya da öğrenemem” diye düşünen bir genç için de en azından sistemin nasıl çalıştığını, ne yaptığını öğrenmesini tavsiye ediyorum. Ardından prompt ile devam edebilir. Ama “Bana bu görseli üret” demek yerine, “Bana şu kütüphaneyi çağır” diyerek daha teknik bir dille prompt yazarsa, istediği sonucu daha iyi alabilir. Eğer arka planda ne çalıştırdığını, neyi çağırdığını, nasıl bir zincirleme çalışma olduğunu bilirsek, onu, ona göre yönlendirebiliriz.</p>
<p><strong>N.G: Bizim için oldukça faydalı oldu önerileriniz ve sizin çalışma alanınız hakkında da biraz konuşmak isteriz. Medikal alanında yazılım projelerinde yer aldığınızı biliyoruz. Sağlık alanında yapay zekâ ne tür potansiyeller taşıyor sizce ve gelişimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Sağlık alanında yapay zekâ zaten aslında çok uzun zamandır kullanılıyor. Sağlık alanında bazı engellerden bahsedebiliriz, KVKK (Kişisel Verilerin Korunması Kanunu) gibi. Türkiye’de ve yurt dışında sağlıkta yapay zekânın katkısı çok fazla ama kontrolün hekimde kalması çok önemli. Daha bir iki gün önce sağlık alanından bir arkadaşım, “Hekim yerine geçecek bir proje yapsak?” gibi bir şey söylemişti. Ben mesela etik olarak bunu çok uygun bulmadığım için “Hayır, onu hekim yapmalı” dedim. Hekimin işini kolaylaştırabilir ama hekimin yerine geçmemeli. Onun söylediği şey biraz öneri sistemine giriyordu. “Lütfen önermesin, mümkünse hekime önermesin” dedim. Şöyle düşünelim. Size diyelim ki bir soru soracağım ama sorudan önce cevabı verirsem, sizi yönlendirmiş olurum. Siz o an düşünmektense, aldığınız hazır bilgiyi kullanırsınız. O yüzden hekime yardımcı olan sistemler faydalıdır ancak yönlendirme kısmı risklidir.</p>
<p>Şu anda biyomedikal sistemdeki tüm modaliteler zaten yapay zekâ destekli geliyor. Görüntülerin iyileştirilmesi gibi hekimlerin kullandığı birçok yapay zekâ destekli sistem var. İyi sonuçlar veriyorlar. Fakat günün sonunda nihai kararı hekim vermeli. Çünkü hekimin yerine karar verilirse, bu hekimliğin ölmesi demek oluyor. Şu anda insanı muayene edip yüzde 100 doğrulukla tanı koyabilecek bir sistem henüz yok. Belki spesifik alanlarda çalışıp doğruluklar elde edebiliriz. Mesela Radyoloji alanında çok güzel sonuçlar elde ediliyor. Şöyle düşünün; bir tomografi görüntüsünde “gri skala” vardır. O tonlamanın içinde binlerce gri renk tonu var. İnsan gözü elli farklı ton görebilirken makine hepsini ayırt edebiliyor. Burada mesela radyoloğa güzel bir öneri sistemi sunabilir. Çünkü makinenin fizyolojik kısıtlılığı yok. Biz biyomedikal çalışmalarda her zaman şu cümleyi kullanıyorduk: “Hekime yardımcı, hekim yerine değil.”</p>
<p><strong>N.G: Yapay zekânın birçok faydalı kullanımı var ve bizler de kendi alanımıza dahil ederek bunlardan yararlanabiliyoruz. Deneyimlerinize dayanarak siz kariyerimizi şekillendirmek için bizlere hangi konularda kendimizi geliştirmemizi önerirsiniz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> İletişim ya da Yeni Medya alanından bağımsız olarak, öğrenci, öğrenen kişidir. O öğrenme sürecini yapay zekâya yaptırmadığı takdirde ve onu bir araç olarak kullandığı takdirde çok faydalı şeyler edinecektir. Bir de rekabet fazla çünkü çok mezun var. Rekabet edebilmek için daha farklı ve fazla donanımlara ihtiyaç duyacaksınız. Bu bir dil olabilir, bir program bilgisi olabilir. Aslında burada yapay zekâ araçlarını iyi kullanabilmek ve bu anlamda tecrübe sahibi olmak da şu an eminim çok işinizi görecektir. Teknolojinin gerisinde kalmamak ve onu kullanabilmek çok önemli.</p>
<p><strong>N.K: Evet. Aslında bir önceki soruda “teknolojinin gerisinde kalmamak, yeni şeyleri öğrenmek” deyince aklıma internette dolaşan o meşhur “meme” (caps/ internet şakası) geldi: “Yazılım öğren.” Herkese verilen o klasik öneri.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Aslında ben “yazılım öğren” demiyorum, biliyor musunuz? Mesela benim akademisyen arkadaşlarımdan da gelenler oluyor. Geçen bir arkadaşım geldi. “Ya aslında ben de öğrenebilirim” dedi. Dedim ki; “Hayır, öğrenme. Yani sıfırdan keşfetmeye gerek yok. Senin alanın sosyal bilimler” Bilgisayarına gerekli aracı indirttim. “Bak buna prompt’u bu şekilde yazacaksın” dedim. Onunla bir üç dört saat geçirdik. Günün sonunda dedim ki “Bak işini gör. Senin işini görmen lazım. Sonuçta sosyal bilimcisin, akademisyensin. Sadece analizini yapabilmek istiyorsun. Tüm kütüphaneleri öğrenmene gerek yok.” Ben kendim için de söylüyorum.</p>
<p>Profesyonel anlamda insanların karşısına çıktığımda “Ben komple yazılım bilmiyorum.” diyorum. Çünkü yazılımda bir sürü dil, program ve alan var. Ben yapay zekâ biliyorum. 2016 yılından beri yapay zekâ çalıştığım için bunu biliyorum. Ben neyi biliyorum? Makine öğrenmesini, tahminleme algoritmalarını biliyorum ve gelecek kestirimi yapabiliyorum.</p>
<p>Görüntü işleme çalıştım, üzerine derin öğrenme modellerini biliyorum. Son yıllarda NLP (Doğal Dil İşleme) çalışıyorum. Mesela video üretme üzerine bilgim var ama tecrübem yok. Ya da ses tanıma (Speech Recognition) çalışmam yok. Bunların her biri ayrı bir uzmanlık alanı olacak.</p>
<p>Nasıl ki bilgisayar mühendisliğinden, sonra yazılım mühendisliği alanı çıktı, şimdi de yapay zekâ mühendisliği ve onun alt dalları çıkıyor. Bunların hepsinin içinde kaybolursunuz. Artık “Yazılım öğren” lafı çok geniş bir tanım olarak kaldı. “Yapay zekâ öğren” bile çok büyük bir küme.</p>
<p>Ben size şunu söyleyebilirim: Nerede çalışmak istiyorsun? Bir reklam şirketinde mi? O zaman Generative AI (Üretken Yapay Zekâ), görsel/video üretimi kütüphanelerine bakabilirsin. Daha çok yazılı metin üzerine mi çalışacaksın? O zaman dil kütüphanelerini öğren diyebilirim.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4280 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/K_1-768x1024.jpg" alt="" width="517" height="635" /></p>
<p><strong>N.K: Evet, genelde de duyuyorum bu sözü. Okulunu bitirmiş, işe girmeye çalışıyor; “Tüh yazılım öğrenecektik ya” diyorlar. O da çok kolay bir şey değil. Anladığım kadarıyla en mantıklısı aracı doğru kullanmayı öğrenmek, yaptığımız işleri entegre etmek.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Kesinlikle. Aracın kendisine sorduğunda söyler; ChatGPT’ye “arkada ne çalıştırıyorsun?” diye yazsan zaten sana söyler. Ama bunu düşünmek lazım. Bunu bir “Mouse” (Fare) kullanmaya benzetebiliriz. Ben bu mouse’u kullanmak istiyorum. Tamam, hareket ettirince gidiyor. Ama bunun içinde ne var? Lazer sistemiyle mi çalışıyor, Wi-Fi ile mi çalışıyor? Bunları bilirsem ben bunu daha etkin kullanırım. O yüzden ne yaptığını bileceğiz ama komple yazılım alanını bilmek zorunda değiliz.</p>
<p><strong>N.K: Okulumuzda sizi misafir ettiğimizde yapay zekâ teknolojisi gelişmeden önce sanat alanında da var olduğundan bahsetmiştiniz. Bunu konuyu bizim için biraz açabilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Tabii ki, ben yapay zekâ tarihi anlatmayı çok seviyorum. Çünkü teknik insanlarla sadece kodları konuşuyoruz ama tarih kısmı bana çok eğlenceli geliyor. İnsanları da şaşırtıyor. Çünkü biri gidip hemen kodlayarak bir yapay zekâ bulmamış. Her şey gerçekten de hayal ederek başlamış. “Acaba böyle bir şey olabilir mi? Makinelerin bilinci olabilir mi? Makineler düşünebilir mi?” diye düşündükleri noktada, tabii önce bu bir hayal ürünü. Daha sonra o hayali kafasına yerleştiren bir teknik insan, bunun teknik anlamda olabilirliğini ispatlamaya çalışmış. Bunlar ispatlanıp gerçek olmuş ama her şey hayal ederek başlamış. O yüzden ben öğrencilere şunu özellikle tavsiye ediyorum: Olabildiğince farklı alanlardaki seminerlere katılsınlar. Çünkü bu onlara bir vizyon katacak. Bir yerde bir şey duyuyorsunuz, bir insan bir çalışma yapmış. Sonra hiç ummadığınız bir zaman, bir yerde: “Ya böyle bir şey vardı, acaba bu bizim şuradaki sorunumuza derman olabilir mi?” diyebiliyorsunuz. Amaç sadece sertifika biriktirmek değil, olay aslında vizyon sahibi olmak. Dinledikçe, yapılan araştırmaları gördükçe sizde bir şeyler oluşmaya başlıyor. O bilgiden biraz bu sektörden biraz derken fikir sahibi oluyorsunuz. Geçmişime baktığımda; dershanede çalıştım, okulda öğretmenlik yaptım, üniversitede çalıştım. Bunların içerisinde geçmişimde kısa bir süre bankacılık da var. Kendime hep “Ben bunu niye yaptım? Bunun bana ne katkısı var?” diye sorardım. Hepsinin bir sebebi varmış. Bankacılıkta dünya paralarını görmüş olmak bile bir deneyim. Bankanın entelektüel anlamdaki katkısı bir yana, günün sonunda hayatın ne getireceği belli olmuyor. Ben akademisyenliği çok seviyordum ama ne zaman ki yazılımda çalıştım, bu 30’lu yaşlarımdan sonraydı, şunu dedim: “Ben doktorayı bırakırken hayatımın işini buldum, ben yazılımcı olmalıymışım.” Hem çok çabuk kavrıyorum hem de mizacıma çok uygun. Geçen yıl finans şirketinde çalıştım. Orada bankada öğrendiklerim işime yaradı. Şu anda bir kozmetik firmasında çalışıyorum, satış analizleri yapıyorum. Yine geçmişte öğrendiklerim işime yarıyor. Yani yol bitmiyor. Hayat devam ediyor ve önüne ne çıkacağı belli olmuyor. O yüzden bilgiden kaçmamak lazım. Hayatta bazen bir anlık kesitlerle kendimizi değerlendiriyoruz. Şu an buradayım ve bu kesitteyim. Hayatımızı bir film şeridi gibi düşünelim, o sadece bir kare. Bazen o kesitte yaşadıklarınız tüm hayatınızmış gibi geliyor. Geçmişimdeki o kesitlere baktığımda, hayatımın belki bir döneminde, bulunduğum ortamdaki en kıymetsiz, en değersiz hissettirilen insan olmuşumdur. Öyle olsam da olmasam da o ortamda çok değersiz hissetmişimdir. Ama sonra hayatımda başka bir kesit olmuştur ve orada da çok değerli hissetmişimdir. Günün sonunda içinde bulunduğunuz şartlarla kendinizi kısıtlamamak lazım. Kendi değerini, kendi potansiyelini orayla ölçmemek lazım. O kesit senin hayatının tamamı değil. Sonrası çok farklı olabilir. Bu parasızlık olabilir, başarısızlık olabilir; hepsi geçici.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Beynimizdeki nöral ağlar ile erkeğin kurduğu nöral ağlar aynı değil. Yapay zekâda da nöral ağlar var; onu yazan, eğiten ve yöneten sensin. Kadının çok yönlülüğü, yapay zekâ alanındaki çalışmaları çok farklı yöne götürebilir.”</span></p></blockquote>
<p><strong>N.K: Siz kesitlerden ve ilerlemekten kaçınmamaktan bahsedince bir konuyu daha merak ettim. Yapay zekâ programcısı olarak çalışıyorsunuz, bu alanda kadınlar ne kadar yer buluyor?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Kadınlara çok uygun bir iş. Ben 2020’de çalıştığım şirketteki ilk kadın çalışandım. Daha sonra finans şirketinde çalıştım, yine tek kadındım. Bu alanlarda çok fazla kadın yok ama kadının sahip olduğu özelliklerin yazılım alanıyla uyuştuğunu düşünüyorum. Geçmişe baktığımızda bu alanlar fiziki güç gerektirmediği için ilk başta kadın işi olarak görünmüş. Kadınlar öncülük yapmış. Daha sonra erkekler “orada iş var, potansiyel var” deyip alanı domine etmişler. Yazılım alanının kadınlara çok uygun olduğunu düşünüyorum. Beynimizdeki nöral ağlar ile erkeğin kurduğu nöral ağlar aynı değil. Yapay zekâda da nöral ağlar var; onu yazan, eğiten ve yöneten sensin. Kadının çok yönlülüğü, yapay zekâ alanındaki çalışmaları çok farklı yöne götürebilir. Mesela bir erkek yazılımcı arkadaşım, benim tasarımlarımı çok beğendiğini söyledi. Sebebini de şöyle açıkladı: “Ben oraya buton mu gerekiyor? Bir tane buton koyup geçiyorum. Ama sen o butonun üzerine hover özelliği olsun (üzerine gelince değişsin), estetik görünsün, kullanıcıya hoş gelsin diye detaylı düşünüyorsun.” Kadınlardaki estetik algısı ve detaycılık, özellikle kullanıcı bakış açısına önem vermek anlamında bizi ön plana çıkarıyor olabilir. Yönetim pozisyonlarında hâlâ “kadın yönetici” algısıyla ilgili sıkıntılar olsa da teknik tarafta kadınların dezavantajlı olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p><strong>N.K: İnternetin yaygınlaşmasıyla “bilginin demokratikleşmesi” konuşuluyor ama bir yandan da “dijital uçurum” var. Sizce yapay zekâ bu dijital uçurumu derinleştiriyor mu?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> İnsanlar yapay zekâ kullandığının farkında olmadan kullanıyor aslında. Herkes bir şekilde, cep telefonuna sahip olan herkes yapay zekâyı besliyor, veri sağlıyor. Hem kullanıyor hem kullanılıyor. Ama kullanım biçimleri farklı. Benim mesela TikTok’um yok. Ama belirli bir kesim, TikTok’u benden çok daha fazla kullanıyor. Orada arka planda çok büyük yapay zekâ algoritmaları çalışıyor. Herkes kendi verisini ve profilini veriyor. Demokratik bir düzlem mi? Evet. Bu bir eşitlik sağlıyor mu? Sağlıyor. Köydeki bir kadın da influencer olabiliyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında bahsettiği gibi; hapishaneyi fark ettiğinde hapishane yıkılıyor. İçinde bulunduğun sistemi, bu kapitalizm olabilir, sosyal medya olabilir ve oradaki rolünü fark ettiğinde daha az manipüle edilirsin. İnsanlar mesela toplu bir şekilde etkileşim alma olayını fark ettiler. Eskiden biri saçma bir şey yaptığında linç ediliyordu, şimdi “bunu etkileşim almak için yapıyor” deniliyor.”</span></p></blockquote>
<p><strong>N.K: Evet, daha katılımcı bir alan sağlıyor ama yine tıkladığımız şeyler, beğenilerimiz bize bir “balon” (yankı odası) yaratıyor.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Her anlamda sistemdeki yerini sorgulamak lazım. Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında bahsettiği gibi; hapishaneyi fark ettiğinde hapishane yıkılıyor. İçinde bulunduğun sistemi ve oradaki rolünü fark ettiğinde daha az manipüle edilirsin. İnsanlar mesela toplu bir şekilde etkileşimi fark ettiler. Eskiden biri saçma bir şey yaptığında linç ediliyordu, şimdi “bunu etkileşim almak için yapıyor” deniliyor. Instagram’da “Clean Girl” akımı gidiyor, başka bir akım geliyor. Neden? Çünkü orada pazarlanan bir şey var. Farkındalık, her zaman maalesef mutsuzluk getirir. Ama mutsuzluk da farkında olmamaktan daha iyi olabilir. Karşındaki insanın ya da sistemin seni manipüle ettiğini fark ettiğin andan itibaren artık manipüle olmazsın.</p>
<p><strong>M.G: Tüm bunların yanında insanlar artık sesini de çıkartıyor. Belki linç kültürünün artmasının sebebi de bu. Çünkü sesini çıkartmayan kesim sosyal medyanın içinde kayboluyor.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Ben şahsen Z kuşağından çok memnunum, çok razıyım. Tepkilerini çok doğru ve yerinde buluyorum. Bizden önceki nesil daha oyalanan bir nesildi. “Aman çalışayım, elim ekmek tutsun” derdik. Ama şimdiki gençler sistemin ne olduğunu görüyor. Bu linç kültüründen ben de bazen memnunum. Mesela hayvanseverliğin arttığını görüyoruz. Dışarıda bir hayvana eziyet edildiğinde, ben de o linç grubunun içindeyim. Bu artık yadırganır oldu ki bu iyi bir şey. Anormal davranışların sergilenip linçlenmesi, toplumun bazı değerlerini koruyor. Son olarak bir şeyler üretmek insanı mutlu ediyor. Biz maalesef çok tüketim kültürüyüz ama üretmek; bu bir yemek yapmak olabilir, gitar çalmak olabilir, insanın ruhuna iyi gelir. Kafede oturup sadece ekranı kaydırmaktansa bir şeyler üretin. Ve her şey parayla değil; öğrenmek için çaba gösterdiğiniz sürece internette her şey var.</p>
<p><strong>M.G: Bu güzel sohbet ve röportaj için size çok teşekkür ederiz. </strong></p>
<p><strong>N.G: Önerileriniz ve katılımınız için çok teşekkürler.</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/">Devrim Niteliğinde Bir Fenomen: Yapay Zekâ &#8211; Gülçiçek Dere</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Sahafın Elinde Yapay Zekâ &#8211; Volkan Samet Altuntaş</title>
		<link>https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 13:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ai muzik]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu rock]]></category>
		<category><![CDATA[eylülzede]]></category>
		<category><![CDATA[sahaf]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Samet Altuntaş]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4265</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ali Gülbetekin Yapay zekâ, binlerce yıllık Anadolu geleneğini yarına taşıyan, tarihsel bir bellek işlevi görebilir mi? Müzik endüstrisinin demokratikleşmesini, getirdiği etik tartışmaları, üretim aşamalarını, teknik detayları ve Anadolu Rock kültürünü konuştuğumuz bu söyleşide, sahaflığın birikimini ve müzik yeteneğini harmanlayan Volkan S. Altuntaş, yapay zekâ temelli müzik üretimi için yeni bakış açıları sunuyor. Ali Gülbetekin: Öncelikle  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/">Bir Sahafın Elinde Yapay Zekâ &#8211; Volkan Samet Altuntaş</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>-Ali Gülbetekin</i></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Yapay zekâ, binlerce yıllık Anadolu geleneğini yarına taşıyan, tarihsel bir bellek işlevi görebilir mi? Müzik endüstrisinin demokratikleşmesini, getirdiği etik tartışmaları, üretim aşamalarını, teknik detayları ve Anadolu Rock kültürünü konuştuğumuz bu söyleşide, sahaflığın birikimini ve müzik yeteneğini harmanlayan Volkan S. Altuntaş, yapay zekâ temelli müzik üretimi için yeni bakış açıları sunuyor.</span></p></blockquote>
<p><strong>Ali Gülbetekin: Öncelikle merhaba, vakit ayırdığınız için çok teşekkürler. İlk olarak sizi tanıyabilir miyiz? Volkan Samet Altuntaş kimdir?</strong></p>
<p><strong>Volkan Samet Altuntaş:</strong> Ben Volkan Samet Altuntaş. 1991 doğumluyum. Asıl alanım edebiyat ve şiir. On yıldan uzun süre sahaflıkla iştigal ettim. Grafik tasarım ve resim ile de uğraştım, eğitim aldım. Yaklaşık iki yıldır “AI Müzik” üzerine çalışmalar yapıyorum, diğer her şeyi bırakıp tamamen bu alana odaklandım.</p>
<p><b>A.G: Kanal içinde iddianız “Anadolu Pop/Rock” müzik, bir şeyi anadolu rock yapan nedir? Ona Psychedelic alt türünü kazandıran nedir? Siz neden bu müzik türünü tercih ettiniz?</b></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Anadolu Rock dediğimiz şey; bu toprakların binlerce yıllık sözlü geleneğiyle, yani türkülerin, deyişlerin, halk makamlarının, 60’lar ve 70’lerde Batı’dan gelen rock sound’unun buluşması. Onu “Anadolu” yapan şey ise batının gitarını, basını, davulunu alıp bizim usullerimizle, bağlama yürüyüşlerimizle çalmak. Ama bu sadece teknik bir birleşim değil; aynı zamanda o dönemin kimlik arayışı, isyanı ve kendini ifade etme çabasıyla da ilgili bir ruh hali. Psychedelic tarafı ise biraz daha derinde. Batı’da psychedelic müzik stüdyo efektleri, reverb’ler, fuzz pedallarıyla tanımlanırken bizde bu hâl zaten müziğin özünde vardı. Halk müziğimizdeki ağıtlar, halk edebiyatı, deyişler, sufi şiirleri, özellikle Alevi-Bektaşi geleneğinin o transa yakın tekrar hissi zaten başlı başına bilinç genişletici bir yapıya sahip. Erkin Koray, Moğollar, Barış Manço gibi isimlerin yaptığı şey bu doğal trans halini fark edip elektrik gitarla, rock’ın enerjisiyle buluşturmak oldu. Yani biz psychedelic olmayı Batı’dan öğrenmedik, kendi köklerimizde zaten vardı. Ben bu türü tercih ettim çünkü hem hikâye anlatımı var hem de sesin derinliği. Edebiyat geçmişimden dolayı söze, sembole ve hikâyeye bağlıyım. Bu müzik tam orada duruyor. Ayrıca sahaflık yaptığım yıllarda hep unutulmuş şeylerin peşindeydim; eski dergiler, plaklar, afişler… Bu müzik de bana böyle geliyor. Tozlu raflarda kalmış ama hâlâ diri bir ruh taşıyor.</p>
<p><strong>A.G: Global sahnede “Anadolu Pop/Rock’un” yerini dünden bugüne nasıl görüyorsunuz? Sizce özgün olarak bugün halâ devam ediyor mu yoksa geçmişin bir tekrarı mı yaşanıyor?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> 70’lerin Anadolu Rock akımı, aslında Türkiye’nin modernleşme sancılarının müzikal bir ifadesiydi. Fikret Kızılok, Moğollar, Erkin Koray, Barış Manço, Cem Karaca gibi isimler sadece müzik yapmıyor; “yerel” olanı evrensel dile çeviriyorlardı. Bu yüzden dünya sahnesinde benzersiz bir yer kazandılar. Bugün baktığımızda, “Anatolian Psychedelic” adı altında bu müzik yeniden doğuyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4266 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/maxresdefault-1-1024x576.jpg" alt="" width="619" height="345" /></p>
<p>Özellikle Avrupa’da DJ setlerinde, film müziklerinde, plak topluluklarında Anadolu tınıları yeniden popüler. Ancak çoğu zaman bu dönüşüm Türkiye’nin içinden değil, dışarıdan geliyor. Benim için önemli olan şu: O dönemin ruhunu bir retro nostaljiye sıkıştırmadan, bugünün teknolojisiyle, bugünün bilinciyle yeniden canlandırmak. Yani evet, bu müzik hâlâ özgün olabilir ama o özgünlüğü sound’da değil, niyette aramak lazım. Benim hedefim o ruhu bugünün üretim araçlarıyla yeniden anlamlandırmak.</p>
<p><strong>A.G: Nikbinler Band’in Eylülzede eseri, sosyal mecralarda bir polemik yarattı, bu olay yapay zekâ teknolojisinin müzik bağlamında ilk defa bu kadar kusursuz iş üretmesiyle mi alakalı?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Eylülzede eseri bir kolektif çalışmanın eseri. Sözler 2014 yılında Serkan Selay tarafından yazılmış ve bestelenen bir eser. Bunu Nikbinler Band yorumladı, sevgili Berika KA seslendirdi, ben ise yapay zekâ araçlarıyla tüm bunların yeniden aranjesini, masteringini, düzenlemesini, vokal ve sound efektlerini ayarladım. Günümüzün popüler tabirlerinden birini kullanmak gerekirse hibrit bir çalışma oldu. Hiçbir beklenti, planlama, reklam çalışmaları olmadan tamamen herkesin severek üzerinde çalıştığı gönülden gelen bir çalışma oldu. Eylülzede belki de bu yüzden bu kadar çok sevildi ve ilgi gördü.</p>
<p><strong>A.G: Peki, dinleyiciler müziğin yapay zekâ tarafından üretilmiş olmasına nasıl tepki veriyor? Öğrendiklerinde bakış açıları değişiyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Eylülzede, dediğim gibi kolektif çalışmanın hibrit bir ürünü. Ancak benim tamamen yapay zekâ araçlarıyla hem müzik hem vokallerini üreterek çalışmalarımı paylaştığım Anatolian Lab adlı kanalımdaki yorumlara bakarsak şu an %95 civarında olumlu bir yaklaşım var. Anatolian Lab kanalıyla birlikte Türkiye’de ve hatta dünyada yapay zekâ müziğe karşı olan ön yargılar kırıldı ve bir eşik geçildi.</p>
<p><strong>A.G: Global ve ünlü müzisyenlerin birçoğu yapay zekâya karşı manifestolar yayımlayıp mikrofon bıraktı, ürettiğiniz iş üzerinden baktığınızda siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durum etik ve vicdani bir dilemma yaratıyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> 2024 yılında bu manifestolara destek veren Universal Music, bugün farklı bir konumda ve görüşte olduğunu biliyorum. Keza kendim de bir MESAM üyesi olarak da yine 2024 yılındaki görüşlerin artık değiştiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Biz burada farkında olmadan sektörde bir devrim gerçekleştirdik. Burada etik açısından veya vicdani açıdan bir problem yahut dilemma olduğunu düşünmüyorum. Vakti zamanında elektro gitar çıktığında, synthesier çıktığında da insanlar bunlarla yapılan şey müzik değil gibi tepkiler ortaya koymuşlar. Bugün yapay zekâ bir araç ve enstrüman görevini görüyor. Bana göre kavga etmenin veya karşı çıkmanın bir anlamı yok. Yaptığım görüşmelerde duyduklarımdan anladığım kadarıyla artık müzisyenler ve yapım şirketleri yapay zekâyı bir araç olarak kullanmak yönündeki anlayışa daha yakınlar. Belki de bunu değiştirdik.</p>
<p><strong>A.G: Sizce yapay zekâ gelecekte müzik dünyasını nasıl değiştirecek/yönlendirecek? Müzik dünyasına yeni girecek olan sanatçılar için teknolojik ve ekonomik bir bağımlılık yaratacak mı?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Müzik dünyasına yeni girecek sanatçılar için müthiş bir kolaylık ve bağımsızlık imkânı sağlanacak. Yapay zekânın amaçlarından ve mümkün kıldıklarından belki de en önemlisi demokratik bir alan yaratmak oldu. Senin enstrüman yeteneğin olmayabilir, enstrüman alacak paran olmayabilir, sesin kötü olabilir yahut sesin iyi olabilir ama bir stüdyo kaydı alacak imkânın olmayabilir; fakat yapay zekâ araçlarıyla tüm bu handikapları aşarak yapmak istediğin müziği hayata geçirebilirsin. Bu çok ama çok önemli bir şey. 2026 yılı sonunda tüm dünyada yapay zekâ müziğinin piyasada ve dijital platformlarda %25 civarında olacağı öngörülüyor. Benim tahminim %30 sınırlarını zorlayacağı ve hatta aşacağı yönünde…</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Anadolu Rock dediğimiz şey, bu toprakların binlerce yıllık sözlü geleneğiyle, yani türkülerin, deyişlerin, halk makamlarının, 60’lar ve 70’lerde Batı’dan gelen rock sound’unun buluşması.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4267 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/PSYCH-818x1024.jpg" alt="" width="531" height="618" /></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Benim için önemli olan şu: O dönemin ruhunu bir retro nostaljiye sıkıştırmadan, bugünün teknolojisiyle, bugünün bilinciyle yeniden canlandırmak. Yani evet, bu müzik hâlâ özgün olabilir; ama özgünlüğü sound’da değil, niyette aramak lazım. Benim hedefim o ruhu bugünün üretim araçlarıyla yeniden anlamlandırmak.”</span></p></blockquote>
<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-4268 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/dervishan.jpg" alt="" width="609" height="620" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/dervishan-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/dervishan.jpg 978w" sizes="(max-width: 609px) 100vw, 609px" />A.G: Yapay zekâ üretiminde hangi modelleri veya yazılımları kullanıyorsunuz? Bu araçları hangi işlevleri için kullanıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bu alanda SUNO, UDIO, Riffusion gibi temel üretim için kullandığım araçlar var. Mastering ve post-prodüksiyon işlemleri için yine çeşitli AI araçları veya çeşitli DAW programları kullanıyorum: FL Studio, Ableton vb gibi.</p>
<p><strong>A.G: Yapay zekâ aracılığıyla müzik oluştururken, kültürün getirdiği Anadolu havasını ve özellikle enstrümanlarının karakterini nasıl koruyorsunuz? Bu durum bir zorluk yaratıyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Burada devreye günümüzde “prompt mühendisliği” denilen iş devreye giriyor. Kullandığınız yapay zekâ aracına ne yapmak istediğinizi onun anlayacağı dilde en iyi şekilde anlatmanız gerekiyor. Zorluk yaratan durumlar oluyor elbette ancak bu da bir challenge hissi yaratıyor. Benim için üretim yaparken ve daha keyifli bir süreç olmaya başlıyor. Acaba nasıl yaparsam şu sonucu alırım, şöyle yaparsam nasıl olur? gibi gibi…</p>
<p><strong>A.G: Peki, yapay zekâ araçları hangi müzik türleriyle daha uyumlu çalışıyor?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Aslında tüm müzik türleri fakat elektronik müzik türleri olan EDM, Techno, Disco, Hi-Tech vb tarzlarda daha iyi üretimler yapıyor. Ancak ben Kaside tarzı okumalar çalışmalar da yapıyorum, latin jazz da çalışıyorum, underground rap de yapıyorum, anadolu rock da üretiyorum…</p>
<p><strong>A.G: Üretim sürecinde insan emeğinden araçların kullanımı dışında bir şekilde besleniyor musunuz? Zaruret Records bağlamında, gelecekte durum değişecek mi?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bazen kendimiz vokal olarak okumalar yapıp kendi vokalimiz üzerinden eserlerin üretimini yapıyoruz. Zaruret Records ileride AI Müzik alanında lider bir label (marka) olarak sektörde yerini alacaktır, hedeflerimiz ve planlarımız bu yönde ilerliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Senin enstrüman yeteneğin olmayabilir, enstrüman alacak paran olmayabilir, sesin kötü olabilir yahut sesin iyi olabilir ama bir stüdyo kaydı alacak imkânın olmayabilir; fakat yapay zekâ araçlarıyla tüm bu handikapları aşarak yapmak istediğin müziği hayata geçirebilirsin.”</span></p></blockquote>
<p><strong>A.G: Bu işi yaparken teknik müzik bilgisi gerekli mi? Eğer önemliyse prompt yazabilme becerisi kadar önem teşkil ediyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Ben biraz da sahaf olmanın getirisiyle çok fazla müzik teorisi, müzik tarihi üzerine eski baskı kitaplara ulaşabiliyorum. Bu konuda kendimi geliştirmeye de devam ediyorum. Benim gözlemlediğim kadarıyla iyi bir müzik kulağına sahip olmak gerekiyor. Buna ek olarak biraz da bilgisayar becerisi ve prompt sihirbazlığı yapabilmek de önemli bir yer teşkil ediyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4270 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1024x562.jpg" alt="" width="643" height="353" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-200x110.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-300x165.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-400x219.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-600x329.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-768x421.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-800x439.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1024x562.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1200x658.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1536x842.jpg 1536w" sizes="(max-width: 643px) 100vw, 643px" /></p>
<p><strong>A.G: Yapay zekâ kalıplaşmış Anadolu Rock esintilerinden beslenerek mi bir ürün çıkarıyor yoksa prompt girerek, istediğiniz çalgının sesini siz mi belirliyorsunuz? Suno gibi yapay zekâ temelli uygulamaları kullanabilen herkes bunları üretebilir mi?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bu aslında oldukça teferruatlı cevap isteyen bir soru. AI Müzik araçları aslında şimdiye kadar yapılmış olan hemen hemen tüm müzik eserlerini arşivinde barındırdığı için eğitim sürecinde, tüm bu eserlerin içindeki en iyi akor yürüyüşlerini, vokal seslerini, tempoları, nota dizilimlerini biliyor ve buna göre bir üretim yapıyor. Çok farklı üretim teknikleri var; tamamen sıfırdan promptla da üretim yapabilirsiniz, bir sample veya melodi kullanarak da… Herkes bunları üretebilir mi? sorunuza gelecek olursak, evet üretebilir. Bu durum, herkesin araba da kullanabilmesi, herkesin yemek de yapabilmesi gibi bir şey. “Evet, üretebilir” cevabını bu bağlamda düşünmek lazım.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Herkes bunları üretebilir mi? sorunuza gelecek olursak, evet üretebilir. Bu durum, herkesin araba da kullanabilmesi, herkesin yemek de yapabilmesi gibi bir şey. ‘Evet, üretebilir’ cevabını bu bağlamda düşünmek lazım.”</span></p></blockquote>
<p><strong>A.G: Bu müzik ürünlerini tek başınıza mı yoksa bir ekip ile mi ortaya çıkarıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Başlangıçta tek başımaydım, artık bir ekibimiz var. Ancak yine de tek başıma üretiyorum. Farklı konularda teknik destekler alıyorum diyebilirim.</p>
<p><strong>A.G: Telif hakları bu süreçte nasıl bir alan kaplıyor? Telif anlaşmaları yapıyor musunuz? Youtube ve Spotify gibi platformlar bu işi meslek haline getirebilme olanağı için sürdürülebilir bir ekonomik getiri sağlıyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Telif hakları için gerek eser sahibi sanatçılarla veya anlaşmalı oldukları yapım şirketleriyle anlaşmalar ve görüşmeler yapılıyor. Bu konuda açıkçası telif izinleri için istenen ücretlerin yüksek olduğu kanısındayım. İlerleyen süreçlerde bu alanda da farklı çalışmalarımız olacak. Adaletli bir telif hakkı kanununun yasada yeri olması gerektiğini düşünüyorum. Meslek birlikleri ve odalarıyla görüşmek için daha genel, herkesi kapsayan, daha pratik bir işleyiş için gerekli çalışmaları hazırlıyoruz. Sürdürülebilir bir ekonomi sağlıyor mu? Bu biraz şans işi, bir çalışmanın Youtube’da ve Spotify’da ne kadar izleneceğini bilemiyorsunuz ancak genel anlamda evet, ekonomik bir getiri sağlıyor.</p>
<p><strong>A.G: Yapay zekânın yetersiz kaldığı, kafanızdaki melodiyi tam oturtamadığınız oldu mu? Eğer oluyorsa evet bu daha iyiymiş gibi bir durum yaşadınız mı? Ya da tam olarak aynısını yapmak için bir uğraş veriyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bazen bir şarkının binden fazla versiyonunu dinliyor oluyorum… 7-8 saat boyunca aralıksız hiç kalkmadan bir şarkı için uğraştığımı biliyorum. Bazen de hiç olmuyor… İki ay boyunca ara ara denemeler yaparak bitirdiklerim oluyor. Bazı zamanlarda da bir saat içerisinde her şeyi halletmiş oluyorsunuz.</p>
<p><strong>A.G: Gelecekte bizleri neler bekliyor?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Gelecek? Gelecek diye bir şey varsa, herhalde o da bizleri bekliyordur…</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/">Bir Sahafın Elinde Yapay Zekâ &#8211; Volkan Samet Altuntaş</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nasıl Oluyor Da Hepimiz Coca-Cola’yı Şişesinden Tanıyoruz?</title>
		<link>https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 12:09:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Business Insider]]></category>
		<category><![CDATA[Coca-Cola]]></category>
		<category><![CDATA[Cola Şişesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4259</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Samira Güleryüz “Marka, farklı coğrafyalarda yürüttüğü reklam kampanyalarında, bulunduğu toplumun kültürel normlarını, gündelik alışkanlıklarını ve dilini analiz ederek iletişim stratejisini bunlara göre şekillendiriyor. Böylece Coca-Cola, her ülkede aynı marka kimliğini korurken aynı zamanda farklı kitlelere ‘içimizden biri’ hissini yaşatıyor. Peki Coca-Cola bu dengeyi reklamlarda nasıl kuruyor? Farklı dilleri, kültürleri ve yaşam biçimlerini tek bir anlatıda  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/">Nasıl Oluyor Da Hepimiz Coca-Cola’yı Şişesinden Tanıyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>-Samira Güleryüz</i></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Marka, farklı coğrafyalarda yürüttüğü reklam kampanyalarında, bulunduğu toplumun kültürel normlarını, gündelik alışkanlıklarını ve dilini analiz ederek iletişim stratejisini bunlara göre şekillendiriyor. Böylece Coca-Cola, her ülkede aynı marka kimliğini korurken aynı zamanda farklı kitlelere ‘içimizden biri’ hissini yaşatıyor. Peki Coca-Cola bu dengeyi reklamlarda nasıl kuruyor? Farklı dilleri, kültürleri ve yaşam biçimlerini tek bir anlatıda buluşturmayı nasıl başarıyor?”</span></p></blockquote>
<p>Bir reklam kampanyası, sadece renkli görsellerden veya akılda kalan bir slogandan mı ibaret? Bence hayır. Başarılı birçok kampanyanın arkasında, tüketiciyle marka arasında görünmez bir bağ kurmayı hedefleyen devasa bir stratejik aklın yattığını söyleyebiliriz. Bizim ekranda gördüğümüz sonuç, aslında aylarca süren pazar analizlerinin, kültürel araştırmaların ve hedef kitleyi anlama çabasının bir ürünü. Gelin ekrandaki o parlak ışıkları biraz kısalım ve işin mutfağına, yani reklamın üretildiği yere odaklanalım.</p>
<p>Reklam kampanyalarının perde arkasına girmeden önce bu kavramın neyi ifade ettiğini anlamak gerekiyor. D. Theron’a göre reklam kampanyaları belirli hedef kitleye yönelik, bir amaç taşıyan mesajın farklı iletişim ortamlarında etkili dağıtımını ifade eder. Başarılı kampanya için verilmek istenen mesajın, hedef kitlede yaratılmak istenen etkiye uygun bir şekilde medya araçları için tasarlanması büyük önem taşır.</p>
<p>Reklam kampanyalarının temel hedeflerinden biri, uzun vadede pozitif etkisinin korunmasını sağlamaktır. Bu nedenle kampanya süreci kapsamlı bir durum analiziyle başlar. Tüketici profili, pazar dinamikleri ve rakipler incelenir; reklamın rolü, satış gücü ve halkla ilişkilerle olan ilişkisi değerlendirilerek bir pazarlama planı oluşturulur. Bu aşamaların ardından mesaj, medya stratejileri ve konumlandırma kararları doğrultusunda şekillenir ve uygulanır.</p>
<p>Tüm bu adımlar, reklam kampanyalarının arka planında yürütülür. Bir reklam kampanyasının gerçek başarısı, kâğıt üzerindeki planlardan çok izleyiciyle kurduğu bağ ile ölçülür. Dünya üzerinde her ne kadar farklı kültürden, dillerden ve alışkanlıklardan beslenen pek çok toplum bulunsa da tümüne hitap edebilmeyi başaran kampanyalar da vardır.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4261 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/huh-1024x571.jpg" alt="" width="640" height="384" /></p>
<p>Bu dengeyi uzun yıllardır istikrarlı bir şekilde kurmayı başaran markaların başında ise Coca-Cola geliyor. Coca-Cola’nın bu başarıyı sürdürülebilir kılan en önemli unsurlarından biri, yerel farklılıkları göz ardı etmeden evrensel bir iletişim dili kurabilmesidir. Yani bu markanın reklamlarının, küreselleşme stratejisine başarılı bir örnek olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Marka, farklı coğrafyalarda yürüttüğü reklam kampanyalarında, bulunduğu toplumun kültürel normlarını, gündelik alışkanlıklarını ve dilini analiz ederek iletişim stratejisini bunlara göre şekillendiriyor. Böylece Coca-Cola, her ülkede aynı marka kimliğini korurken aynı zamanda farklı kitlelere “içimizden biri” hissini yaşatıyor. Peki Coca-Cola bu dengeyi reklamlarda nasıl kuruyor? Farklı dilleri, kültürleri ve yaşam biçimlerini tek bir anlatıda buluşturmayı nasıl başarıyor? Bu soruların yanıtı, “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” adlı kampanyada net bir şekilde gözlemlenebilir haldedir. Dünyanın en önemli reklam ajanslarından biri olan OpenX tarafından; INGO, Grey ve Ogilvy’nin işbirliği ile hayata geçirilen “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” kampanyası, şirketin küresel iletişimde strateji geliştirme meselesine dair önemli bir örnek olarak okunabilir. Küresel ölçekte faaliyet gösteren markalar için en büyük zorluklardan biri, farklı kültürlere uyum sağlarken marka kimliğini aynı anda koruyabilmektir. Coca-Cola ise uzun yıllardır yerel reklam stratejileriyle bu dengeyi kurmak için geliştirdiği yeni stratejik çerçeve sayesinde farklı kültürlerin yerel anlatılarını tek bir çatı altında yeniden anlamlandırmayı başarıyor. Z ve Y kuşağına yapılan bir ankete göre bu kuşaklar markalardan yalnızca görünür olmalarını değil, anlamlı bir bağ kurmalarını da bekliyor. Bu nedenle Coca-Cola’nın bu kampanyası, ürünün fiziksel özelliklerinden ya da satış vaadinden bilinçli olarak uzak durarak insanlar arasında kurulan bağları birleştiren ve bir araya getiren bir fikir olarak kendini konumlandırmayı tercih ediyor. Bu kampanyanın arka planında yatan temel motivasyon ise Coca-Cola’nın artık “her yerde var olan” bir marka olması da denebilir. Coca-Cola’nın yaratıcı strateji direktörü olan Santiago Cony, bu reklam için: “Coca-Cola zamansız bir markadır ve insanları bir araya getirmek yaptığımız her şeyin merkezinde yer alır. Bu çalışma, aynı dili konuşmasak bile Coca-Cola’yı hepimizin anladığının bir kanıtıdır.” cümlesini kullanarak durumu son derece basit bir şekilde açıklamıştı.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4260 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/campaign_logo-1024x404.png" alt="" width="638" height="258" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/campaign_logo-669x272.png 669w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/campaign_logo-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 638px) 100vw, 638px" /></p>
<p>Yaratıcı fikrin merkezine gerçek hikâyelerin yerleştirilmesi de bu stratejik tercihin bir parçası. Kurgu yerine yaşanmış anların seçilmesi, kampanyada bir samimiyet algısı yaratmayı başardı. Aynı hikâyenin iki farklı dilde anlatılması ve bu dillerin Coca- Cola’nın kontur şişesi formunda buluşması ise yalnızca estetik bir tasarım kararı değil, markanın küresel iletişim vizyonunun görsel bir ifadesi olarak da anlaşılabilir. Bu tasarım, “farklılıklar içinde birlik” fikrini sloganlara ihtiyaç duymadan anlatabiliyor. Medya tercihlerinde baskı ve açık hava mecralarının öne çıkarılması da kampanyanın arka planında alınan en önemli kararlardan biridir. Dijital platformlarda hızla tüketilen ve kolayca gözden kaçabilen içeriklerin aksine, bu mecralar izleyicilerin durup bakmasını sağlamaya çalışır. Böylece mesajını yüksek sesle tekrar etmek yerine, sakin ama kalıcı bir etki yaratmayı başarmaktadır. Özellikle kampanyanın CocaColaStories.com üzerinden çevrimiçi olarak kullanıcıları kendi hikâyelerini paylaşmaya davet etmesi, iletişimi monolog olmaktan çıkarmıştır. Bu tercih, markanın yalnızca anlatıcı konumunda değil, dinleyen bir pozisyonda durmak istediğini de göstermektedir. Coca-Cola, bu kampanyayla birlikte reklamı, ortak bir deneyim alanına dönüştürmeye çalışır. Business Insider’a göre “Coca Cola” kelimesi dünyada “OK” kelimesinden sonra en çok anlaşılan 2. kelimedir. “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” kampanyası da aslında bundan beslenir. Kampanya, uluslararası bir yüzme yarışmasının ardından öğle yemeği molası veren iki sporcuyla başlıyor. Ardından, yanlışlıkla yerel bir sakinin özel park yerine park eden bir değişim öğrencisi ve dil engeline rağmen birlikte oyun oynayan bir grup oyuncu ekrana geliyor. Bu sahnelerde karakterler Coca-Cola’yı birbirlerine ikram ediyor. İçeceğin etrafında kurulan bu basit paylaşım, onları dili aşan bir biçimde birbirini anlayabilen insanlara dönüştürüyor.</p>
<p>Yaşanan bu olaylar aracılığıyla Coca-Cola sadece bir içecek olarak değil, adeta bir dil olarak karşımıza çıkıyor. Bu reklam aynı hikâyeye dair, farklı bakış açılarını bir araya getiriyor. İnsanların gazetede, billboard üzerinde görerek okudukları ve inceledikleri reklam; “Hangi dili konuşursanız konuşun, Coca-Cola’yı paylaşmak herkes içindir.” diyerek hikâyenizi paylaşmak için sizi cocacolastories.com sitesine davet etmektedir.</p>
<p>Reklam kampanyasının afişinde ise; “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” diyerek Coca-Cola, ikonik şişe sembolünü, bir bağlantı aracı olarak öne çıkarıyor. Biri soldan sağa, diğeri sağdan sola doğru iki farklı metin ortada buluşarak Coca-Cola’nın imzası niteliğindeki şişenin siluetini oluşturur. Kampanyada kullanılan diller arasında soldan sağa yazılan İspanyolca, Fransızca ve Almanca ile sağdan sola yazılan Dhivehi, Sindhi ve Urduca dillerini birleştirmesi, Coca-Cola’nın hedef kitlesinin küresel doğasını ve çok kültürlü yapısını yansıtıyor. Bu güçlü görsel, ne kadar farklı olursak olalım, ortak bir bağın mümkün olduğunu ve bir Coca-Cola paylaşmanın hepimizin anladığı evrensel bir dil olduğunu vurguluyor.</p>
<p>Bu yıl başlatılan kampanya, CocaColaStories.com adresinde çevrimiçi olarak da devam ediyor. Çok dilliliğin norm olduğu ve kültürel etkileşimlerin günlük yaşamın bir parçası olduğu Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere Meksika, Kolombiya, Kosta Rika, Ekvador ve Pakistan gibi pazarlarda açıkhava reklamları, basılı mecralar ve dijital uygulamalarla hayata geçirilen kampanya, Coca-Cola’nın kültürler arası bağ kurma vizyonunu gözler önüne seriyor.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/">Nasıl Oluyor Da Hepimiz Coca-Cola’yı Şişesinden Tanıyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İş Dünyasının Öncü Sesi: Fortune 500 &#8211; Ersan Taylan</title>
		<link>https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 11:56:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[CRIF Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ersan Taylan]]></category>
		<category><![CDATA[finans editörlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune 500]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune Türkiye Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune US]]></category>
		<category><![CDATA[Turkuvaz Dergi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4254</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Ekonomi haberciliği yalnızca rakamları aktarmak değil, verileri süzgeçten geçirerek anlamlandırmakta yatıyor. İş dünyasının en prestijli listesi Fortune 500 hangi kriterlerle hazırlanıyor? Finans editörlüğünün inceliklerini, yapay zekâyla değişen üretim süreçlerini ve sektörün geleceğini konuştuğumuz bu söyleşide; Fortune Türkiye Finans Editörü Ersan Taylan sorularımızı yanıtladı. Aslı Şen: Öncelikle sizi tanıyarak başlamak isteriz. Ersan Taylan kimdir?  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/">İş Dünyasının Öncü Sesi: Fortune 500 &#8211; Ersan Taylan</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Aslı Şen</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Ekonomi haberciliği yalnızca rakamları aktarmak değil, verileri süzgeçten geçirerek anlamlandırmakta yatıyor. İş dünyasının en prestijli listesi Fortune 500 hangi kriterlerle hazırlanıyor? Finans editörlüğünün inceliklerini, yapay zekâyla değişen üretim süreçlerini ve sektörün geleceğini konuştuğumuz bu söyleşide; Fortune Türkiye Finans Editörü Ersan Taylan sorularımızı yanıtladı.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aslı Şen: Öncelikle sizi tanıyarak başlamak isteriz. Ersan Taylan kimdir? <em>Fortune Türkiye</em> ile yollarınız nasıl kesişti?</strong></p>
<p><strong>Ersan Taylan:</strong> Dönemin etkili ekonomi dergilerinden olan <em>Para Dergisi</em>’nde stajyer arandığını bir arkadaşım aracılığı ile öğrendim. 1999 yılının son aylarıydı. Başvuru yaptım. Derginin Yayın Yönetmeni Aydın Demirer ile yaptığım görüşmenin ardından stajyer olarak kabul edildim. Aynı yıl işe başladım. Bu süreçte Anadolu Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü’nden mezun oldum. Ekonomi basınında kesintisiz olarak 25 yıldır muhabir-editör olarak çalışıyorum…</p>
<p>İlköğretim yıllarım İstanbul Beyoğlu ve Şişli’de geçti. Özellikle lise döneminde yazılar hazırlayıp dönemin popüler dergilerine gönderiyordum. İlk yazım, Gani Müjde tarafından çıkarılan mizah dergisi <em>Deli’</em>de yayımlanmıştı. O dönemler internet yoktu ancak Beyazıt Devlet Kütüphanesi ve Atatürk Kitaplığı, ben ve arkadaşlarım için muazzam yerlerdi. Taksim’deki Atatürk Kitaplığı’nın gazete-dergi arşivinden hâlâ yararlanıyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Uzun yıllar <em>Turkuvaz Dergi</em>’de editörlük yapmışsınız. <em>Fortune Türkiye</em>’de iş dünyası üzerine yoğunlaşmaya nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Derginin yanı sıra, dijital içerik üretimi için bir departman kurulmuştu. Buradaki görevimden ayrıldıktan kısa bir süre sonra, girişimcilik alanında portal-gazete ve dergi yayınları olan Erem Yayınları’nda 4-5 ay çalıştım. Daha sonra <em>Fortune Türkiye</em>’den teklif alınca finans editörü olarak çalışmaya başladım.</p>
<p><strong>A.Ş:</strong> <strong>Finans editörlüğü, medya sektöründe oldukça niş bir alan olarak düşünülebilir. İşin içine ekonomi ve finans dinamikleri girdiğinde, editöryal süreçler nasıl bir değişime uğruyor?</strong></p>
<p><b>E.T: </b>Aslında zaman içinde kendiliğinden gelişen bir uzmanlık oluşuyor. Haberlerinizi hazırlarken doğru analizler yapabilmek için hem piyasalarla ilgili kavramları bilmeniz hem de çok hızlı olmanız gerekiyor. Aynı zamanda rakamlara, verilere şüpheyle yaklaşmanız gerekiyor. Yani size anlatılan, gösterilen her şeyi koşulsuz doğru kabul etmek yerine; değerlendirip, analiz etmeniz şart. Haber kaynağınızın sizi yanlış yönlendirebileceğini her zaman aklınızın bir köşesinde tutmalısınız. Manipülasyon ve spekülasyonlara karşı dikkatli olmanız gerekiyor. Şirketler ya da kamu otoriteleri önemli bilgilerini sizinle paylaşıyorlar. Bunları analiz edip bir haber haline getirebilmeniz için bazı kavramlara, teknik bilgilere hakim olmanız gerekiyor. İlk yıllarda bir iktisat, işletme öğrencisi gibi ders kitaplarını alıp çalışıyordum. Bunların yanı sıra üniversitelerin düzenlediği finansla ilgili bazı eğitimlere de katılmıştım.</p>
<p><strong>A.Ş: <em>Fortune</em> gibi küresel bir derginin Türkiye ayağında çalışmak iş yapma biçiminizi nasıl değiştirdi? Global yayıncılık ağı size nasıl bir perspektif sağlıyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> <em>Fortune</em> yaklaşık yüz yıllık geçmişi olan saygın bir iş dünyası dergisi. Her şeyden önce içerik oluştururken haberi destekleyecek ve doğrulayacak farklı bilgiler, rakamlar eklenmesinin önemine vurgu yapan bir yayın. Örneğin, bir şirket haberi yazarken, şirket yetkililerinin verdikleri bilgileri aktarmakla yetinmeyip, aynı zamanda o bilgilerin doğru olup olmadığını, abartı içerip içermediğini ortaya koyacak rakamlara, bulunduğu sektördeki konumunu doğru bir perspektifle değerlendirecek değişik kaynaklardan verilere de ulaşmanın öneminin bilincindeyiz. Elbette bu aslında sadece <em>Fortune</em>’la sınırlı bir yaklaşım değil, olmamalı. Gazeteci haberini yaparken objektif kriterleri her zaman göz önünde bulundurmalı. Bu durum, ekonomi haberciliğinde daha da önem kazanıyor. Öte yandan, <em>Fortune</em>’un alameti farikası sayılabilecek başta en büyük 500 şirket (ABD, global ve yakın zamanda yayımlanmaya başlayan Avrupa’nın en büyük 500 şirketi) sıralaması ve daha sonra ortaya çıkan diğer sıralamaların (En başarılı CEO’lar, 40 yaş altı yöneticiler, en başarılı iş kadınları, en inovatif şirketler vs) tamamen objektif kriterlere dayanması açısından da dergi örnek teşkil ediyor. <em>Fortune Türkiye</em>, yayın hayatına başladığı 2008 yılından beri her yıl Türkiye’nin en büyük 500 şirketini son derece titiz bir bilanço incelemesine dayanarak, bağımsız kriterlerle sıralıyor. Derginin Türkiye ayağının saygın, güvenilir bir kaynak haline gelmesinde bu 500 sıralamasının kuşkuya yer bırakmayacak şekilde objektif bir çalışma olarak sunulmasının da payı olduğunu söyleyebilirim. Kısacası haber yazarken ya da içerik oluştururken en önemli kriter; etki altında kalmadan, size aktarılan bilgileri gerek rakamlarla gerekse farklı kaynaklarla teyit ederek doğruluğundan emin olmak ve verilere geniş bir perspektiften bakabilmektir. Gazeteciliğin bu temel ilkesinin <em>Fortune</em>’da daha fazla altının çizildiğini, önemsendiğini söylemem yanlış olmaz.</p>
<p><strong>A.Ş: Bir finans editörünün iş takvimi ve yayına hazırlık süreci nasıl işliyor? Piyasaların dinamik yapısı içinde zamanı ve içerik havuzunu nasıl yönetiyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Bu dönem yaşadığımız en büyük problem zaman. Fortune her ay yayınlanıyor. İçerikleri belirlerken, Fortune US ve Türkiye’den haberleri bir arada okuyor ve dikkate alıyoruz. Bölüm editörleri Fortune’daki her kategoride ve her sektör üzerine ayrı ayrı analizler yapıyor. Aynı zamanda uzmanlık alanlarına ait içeriklerle ilgili röportajlar yaparak kendi gündemlerini belirliyorlar. Bu sürecin ardından en çarpıcı, dikkat çekici ve haber değeri yüksek olan içerikleri seçiyoruz. Editörler haberlere katkı sağlamak amacıyla çeşitli araştırmaları ve raporları inceliyor, pek çok uzmandan görüş alıyorlar. Tüm bilgiler derin bir analizden geçtikten sonra haberler, okuyucuya “hap bilgi” olarak sunabileceğimiz bir formata geliyor ve Fortune’da yer alıyor.</p>
<blockquote><p>“Haber yazarken ya da içerik oluştururken en önemli kriter; etki altında kalmadan, size aktarılan bilgileri gerek rakamlarla gerekse farklı kaynaklarla teyit ederek doğruluğundan emin olmak ve verilere geniş bir perspektiften bakabilmektir.”</p></blockquote>
<p><strong>A.Ş:</strong> <strong>Bir ekibiniz var mı, yazar kadronuzu ve içerik takviminizi nasıl planlıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> <em>Fortune</em>, hem Global’de hem de Türkiye’de sadece deneyimli gazetecilerden ve editörlerden oluşan ekipler tarafından hazırlanıyor. <em>Fortune Türkiye</em> edisyonunda sadece bir yazar “vergi mevzuatı” üzerine köşe yazıyor. Bunun dışında dergide köşe yazarları bölümümüz yok. Dergimizi gazeteciliğe emek vermiş, asıl işi habercilik olan bir ekip çıkarıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4255 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-777x1024.jpg" alt="" width="372" height="490" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-200x263.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-228x300.jpg 228w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-400x527.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-600x790.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-768x1012.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-777x1024.jpg 777w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-800x1054.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-1166x1536.jpg 1166w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-1200x1581.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-1555x2048.jpg 1555w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1.jpg 1614w" sizes="(max-width: 372px) 100vw, 372px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Sosyal medya platformlarının yükselişiyle birlikte iş dünyasına yönelik içerik tüketim pratikleri de ciddi biçimde değişti. Sizce okurlarınız bilgiyi hangi platformlardan ve nasıl tüketiyor?</strong></p>
<p><b>E.T: </b>Evet, haklısınız değişti. Bu değişim aslında sadece iş dünyası ile de sınırlı değil. Neredeyse herkes sosyal medya üzerinden gündemi takip ediyor.<em> Fortune Türkiye</em> olarak biz de web sitemizden popüler sosyal ağlara kadar her yerde gazeteci kimliğimizi unutmadan var olmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>A.Ş: Sizce dijitalleşmenin yoğun olduğu bu dönemde fiziksel dergi okuru sayısı azalıyor mu? Siz bu durumun önüne nasıl geçiyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Evet elbette azalıyor. Ancak okuyucu sayısı eski dönemlerin çok çok üzerinde. Dijital platformlar üzerinden dergi okuyanların sayısı sürekli artıyor. Bizler de bu alanlarda daha etkili olabilmek adına, video haberlerden sosyal ağlara hazırladığımız özel içeriklere kadar her mecra ve formatta içerik üretmeye çalışıyoruz. Bunlar için ayrı ayrı ekip arkadaşlarımız var.</p>
<p><strong>A.Ş: Sizce ekonomi yayıncılığında “güven” hala belirleyici bir kriter mi? Okurun bir dergiye sadakat göstermesini sağlayan unsurlar neler?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Bana göre de çok doğru bir şey söylediniz. Evet, güven belirleyici bir unsur. Bunun dışında şeffafl ık, tarafsızlık da önemli. Diğer yandan bireysel bazı özelliklerinizi de geliştirmeniz gerekiyor. Meraklı, gözlemci ve takip etmeyi seven biri olmalısınız. Sosyal çevrenizi genişletmelisiniz. Ayrıca entelektüel açıdan kendinizi geliştirmelisiniz.</p>
<blockquote><p><i>“Fortune Türkiye, yayın hayatına başladığı 2008 yılından beri her yıl Türkiye’nin en büyük 500 </i><i>şirketini son derece titiz bir bilanço incelemesine dayanarak, bağımsız kriterlerle sıralıyor.”</i></p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4256 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1024x580.jpg" alt="" width="708" height="403" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-300x170.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-400x227.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed.jpg 2000w" sizes="(max-width: 708px) 100vw, 708px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Fortune 500 Türkiye listesinin editörlüğünü yürütüyorsunuz. Bu süreç nasıl işliyor? Bir şirketin sıralamadaki yeri hangi kriterlere göre belirleniyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Fortune 500 Türkiye Listesi, Türkiye’nin en büyük 500 şirketini net satışlarına göre sıralıyor. Araştırma kapsamında ayrıca şirketler; ihracat, faiz ve vergi öncesi kâr/zarar, aktif toplamı, özkaynaklarına göre de sıralanıyor. Sektörel ve iller dağılımının yanı sıra, borsa şirketlerinin finansal performanslarının da ayrıntılı yer aldığı listemizde, farklı kriterlere göre oluşturulan çeşitli alt listeler de yer alıyor. Fortune 500 Türkiye sıralaması, CRIF Türkiye ile birlikte hazırlanıyor. Bu çalışmanın amacı, satış hacimlerine göre Türkiye’nin önde gelen büyük firmalarının belirlenmesi ve temel finansal göstergeleri ile birlikte sıralanmasıdır. Finansal kurumlar ve holdingler (üretim yapan holdingler hariç) bu çalışmanın kapsamına dahil edilmiyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Türkiye’de şeffaf veri eksikliği sık tartışılan bir konu. Bu durum Fortune 500 listesinin oluşturulma sürecini nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Çalışmada CRIF Türkiye veritabanının yanı sıra, çok sayıda meslek kuruluşları, odalar, dernek ve birlik gibi kuruluşların bilgisine ve veri tabanına başvuruluyor. Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin dışında kalanlara direkt olarak ulaşılıyor. Fortune 500 Türkiye, bilgi paylaşımını kabul eden ve şeffaflığı, kurumsal yönetim ilkelerinden biri olarak benimseyen şirketlerin yer aldığı bir çalışmadır.</p>
<p><strong>A.Ş: Sizce Fortune 500 listesi Türkiye’de iş dünyasının gerçek fotoğrafını ne ölçüde yansıtıyor? Liste, sektörel dönüşümleri okuma açısından nasıl bir rehber sunuyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Her şirkete aynı koşullarda ulaşılıyor, aynı bilgiler talep ediliyor ve aynı tarafsız değerlendirme yapılıyor. Listede yer alabilmek için “Sadece satış rakamım açıklansın ama diğer bilgilerime yer verilmesin” şeklinde yaklaşan ya da benzer ön koşullar ileri süren şirketlere listede yer verilmiyor. Fortune 500, büyük ilgi görüyor ve referans kabul ediliyor. “Fortune 500” içerisinde yer almak bir prestij sembolü olarak tanımlanıyor. Araştırmamız sıradan bir anket çalışması değil. Şirketlerin gelir tablosu ve bilançoları üzerinden yapılan titiz analizlerin sonucunda belirleniyor. Objektif, şeffaf ve anayasası önceden ilan edilen bir araştırma olan Fortune 500 Türkiye, Türkiye’de alıcı-pazarlayıcı veya tam konsolidasyon ilişkisi dikkate alınarak hazırlanan ilk listedir. Tüm bunlar sayesinde sadece listeye giren şirketlerin değil, faaliyet gösterdikleri sektörlerin de gelişimini, değişimini çok net görebilirsiniz.</p>
<p><strong>A.Ş: Finans editörü olarak yapay zekânın veri yorumlama, içerik planlama ve hız gibi konularda iş yapma biçiminizi nasıl dönüştürdüğünü düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> İlk faydasını deşifre konusuna sağladığı büyük kolaylıkta gördüm. Uzun röportajları otomatik olarak yazıya dökmek benim için bir mucizeydi. Eskiden ses kaydını alıp bunu tekrar dinleyerek deşifre etmek sıkıcı ve zaman alıcı bir işti. Uzun yıllardır yapay zekâ destekli bu uygulamaları kullanıyorum. Daha sonra bu teknoloji geliştikçe yeni özelliklerini de kullanmaya başladım. Bazı verileri otomatik analiz edip metinler üretebiliyor. Ancak bunlar henüz arzu ettiğimiz şüpheci ya da eleştirel bakış açısını henüz tam anlamıyla yansıtamıyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Türkiye’de finans haberciliğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Genç gazetecilere ve öğrencilere ne önerirsiniz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Finans, ekonomi haberciliği her zaman önemini koruyacaktır. Yaratıcılığını koruyabilen gazetecilerin gelecekte de ilgiyle takip edileceğine inanıyorum. Sadece habere odaklanmalısınız. Herhangi bir kurumu, otoriteyi korumak ve kollamak gazetecinin görevi değildir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/">İş Dünyasının Öncü Sesi: Fortune 500 &#8211; Ersan Taylan</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
