<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>tüketim toplumu arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/tuketim-toplumu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/tuketim-toplumu/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 28 May 2026 17:30:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>2025 Vizyonunda Neler İzledik?</title>
		<link>https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2026 21:01:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2025 vizyon filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[2025 vizyonunda neler izledik]]></category>
		<category><![CDATA[2026 vizyon filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[animasyon filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Avatar 3 Ateş ve Kül]]></category>
		<category><![CDATA[bilim kurgu filmleri]]></category>
		<category><![CDATA[Christopher Nolan]]></category>
		<category><![CDATA[Feyyaz Yiğit]]></category>
		<category><![CDATA[film incelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Haluk Bilginer]]></category>
		<category><![CDATA[Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri]]></category>
		<category><![CDATA[James Cameron]]></category>
		<category><![CDATA[Lilo ve Stitch]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[Mission Impossible Son Hesaplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Fıratoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[sinema 2025]]></category>
		<category><![CDATA[sinema dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[Spider Man Brand New Day]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[The Devil Wears Prada 2]]></category>
		<category><![CDATA[The Odyssey]]></category>
		<category><![CDATA[Tom Cruise]]></category>
		<category><![CDATA[Toy Story 5]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[yerli sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Zootropolis 2]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4435</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ayşim Alkan “Sinema; kimi zaman gerçeklikten kaçtığımız, kimi zaman kendimizi bulduğumuz, sevdiğimiz aktörleri beyaz perdede gördüğümüz büyülü bir yer… Karanlığın içinde bir salon dolusu insanla aynı anda gülmek, duygulanmak sinemayı sinema yapan şeylerden biri… Gerçi son yıllarda seyirci sayısı azaldı, dev ekranlar ceplerimize sığdı ama hikâyelerin etkisi hâlâ aynı. Peki 2025 yılı sinema dünyasında nasıl  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/">2025 Vizyonunda Neler İzledik?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Ayşim Alkan</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Sinema; kimi zaman gerçeklikten kaçtığımız, kimi zaman kendimizi bulduğumuz, sevdiğimiz aktörleri beyaz perdede gördüğümüz büyülü bir yer… Karanlığın içinde bir salon dolusu insanla aynı anda gülmek, duygulanmak sinemayı sinema yapan şeylerden biri… Gerçi son yıllarda seyirci sayısı azaldı, dev ekranlar ceplerimize sığdı ama hikâyelerin etkisi hâlâ aynı. Peki 2025 yılı sinema dünyasında nasıl geçti? Bu yıl neler izledik, hangi filmleri aylarca bekledik, en çok neler konuşuldu? Sinema salonlarında film izlemeyi kaçıranlar ve izledikleri filmleri hatırlamak isteyenler için 2025 vizyonuna altı filmlik seçkimizle göz atalım.”</span></p></blockquote>
<p>İlk olarak animasyon dünyası bu sene geçmişten bir hikâyenin kapılarını yeniden aralıyor. Zootropolis 2, Nick Wilde ve Judy Hopps’un suçluların peşinden koşmaya başladığı bir açılış sahnesiyle başlıyor. İlk filmden tanıdığımız karakterlerin nereden nereye geldiğini görmekle kalmıyor; Zootropolis’in daha önce bilmediğimiz yeni bölgelerini ve sırlarını da keşfediyoruz. Şehir genişlemiş, hikâyeler derinleşmiş ve arka planda çözülmesi gereken yeni gizemler var. <a href="https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/">Film</a> boyunca Judy ve Nick’in kişisel gelişimlerini ve aralarındaki ilişkinin nasıl olgunlaştığını görüyoruz. Bu film tam anlamıyla keyifli bir devam halkası. İkinci filmde karşımıza çıkan Marsh Market, Zootropolis evrenini genişleten en önemli yeniliklerden biri. Suya bağlı yaşayan türler için tasarlanmış bu bataklık bölge; foklardan kunduzlara, deniz memelilerinden sürüngenlere kadar pek çok canlıyı bir araya getiriyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-4432 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-692x1024.jpeg" alt="" width="364" height="539" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-200x296.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-203x300.jpeg 203w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-400x592.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-600x888.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-692x1024.jpeg 692w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-768x1137.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-800x1185.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-1037x1536.jpeg 1037w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-1200x1777.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-1383x2048.jpeg 1383w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/zootropolis-context-scaled.jpeg 1729w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></p>
<p>Film, bu bölge üzerinden yalnızca “bir arada yaşam” temasını sürdürmekle kalmıyor; önyargı, dışlanmışlık ve birlikte yaşam kültürü gibi toplumsal konuları da derinleştiriyor. Finaldeki sneak peek sahnesinde bir kuş tüyünün masaya düşmesi, üçüncü film için atılmış net bir işaret gibi. Şimdi akıllardaki soru şu: Acaba sıradaki film bizi kuşlar dünyasına mı götürecek?</p>
<p>2025 vizyonunda Zootropolis’in on yıl sonra izleyiciyle buluşmasının yanı sıra Stitch karakteri animasyon severlerin heyecanını ikiye katlıyor. <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a>’in Lilo ve Stitch filmi, bu live action versiyonu ile animasyonun gerçeğe başarılı şekilde uyarlanmasının örneğini gösteriyor. Film, bir uzay üssündeki bir laboratuvarda üretilmiş 626’nın aşırı yaramaz ve tehlikeli bulunarak sürgün edilmesiyle başlıyor. Bunu kabul etmeyen 626, bir uzay gemisi çalarak Dünya’ya geliyor. Stitch’in yolculuğu tam da bu noktada anne ve babasını kaybettiği için zor bir süreçten geçen Lilo’yla kesişiyor. Stitch’in hayatlarına girmesi bu süreci daha da karmaşık hâle getiriyor. Lilo ve Stitch’in arasındaki bağ, karakterlerindeki benzerlikten üzerinden kuruluyor. Dikkat çekme ve sevilme isteği, onları yaramaz ve kontrolsüz karakterlere dönüştürüyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4434 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-683x1024.jpg" alt="" width="362" height="543" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-600x900.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-683x1024.jpg 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-768x1152.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-800x1200.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-1024x1536.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-1200x1800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-1365x2048.jpg 1365w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lilo-stitch-context-scaled.jpg 1707w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></p>
<p>Lilo’nun ailesini kaybettiği ve arkadaşı olmadığı için hissettiği yalnızlık duygusu ile Stitch’in sürgün edilmesi karakterlerini yakınlaştıran olaylar haline geliyor. Böylelikle film, Lilo ve Stitch’in arkadaşlığı üzerinden, aile ve dostluk kavramlarını derinleştirerek anlatısını kuruyor. Aile nedir, sevgi nedir ve insanı nasıl iyileştirir? Film, bu sorulara Lilo’nun Stitch’e söylediği bir replik üzerinden Hawaii dilindeki Ohana kelimesini tanımlayarak yanıt veriyor: “Ohana aile demektir. Aile demek, kimsenin geride kalmaması ya da unutulmaması demektir”. Böylelikle filmde aile kavramının kan bağı ile sınırlı olmadığı ve genişletildiği görülüyor. Lilo ve Stitch’in dostluğu onları bir aileye dönüştürüyor; hayatlarındaki zorluklarla ve yalnızlık duygusuyla başa çıkmalarını sağlıyor.</p>
<p>2025 vizyonunda oldukça fazla tanıdık ve beklenen film karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri de on altı yıllık dev serinin yeni filmi, Avatar 3: Ateş ve Kül. Üç saat, on yedi dakikalık süresiyle serinin ilk iki filminden daha uzun olan ateş ve kül akıllara “Bu film nasıl bitecek?” sorusunu getiriyor; lakin bitmeyen aksiyon sahneleri, olay örgüsünün ilerleyişi her şeyi birbirine bağlayarak izleyicinin heyecanını canlı tutuyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4430 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-683x1024.webp" alt="" width="365" height="547" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-200x300.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-400x600.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-600x900.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-683x1024.webp 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context-768x1152.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/avatar-context.webp 800w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" /></p>
<p>Peki James Cameron’un en büyük yapımlarından biri olan bu seri neyi anlatıyor? 2025 vizyonunda oldukça fazla tanıdık ve beklenen film karşımıza çıkıyor. Bunlardan biri de on altı yıllık dev serinin yeni filmi, Avatar 3: Ateş ve Kül. Üç saat, on yedi dakikalık süresiyle serinin ilk iki filminden daha uzun olan ateş ve kül akıllara “Bu film nasıl bitecek?” sorusunu getiriyor; lakin bitmeyen aksiyon sahneleri, olay örgüsünün ilerleyişi her şeyi birbirine bağlayarak izleyicinin heyecanını canlı tutuyor. Peki James Cameron’un en büyük yapımlarından biri olan bu seri neyi anlatıyor? Birinci ve ikinci filmlerde başarısız olan ve isteklerine ulaşamayan RDA (Resources Development Administration), üçüncü filmde de geri adım atmıyor ve bu sefer ataklarını Albay Quaritch’in oğlu olan Spider karakteri üzerinden gerçekleştiriyor. Miles Quaritch, Spider’ı kendi tarafına çekmek ve Avatar dünyasında bir insan olarak kalmasını engellemek istiyor. Ancak Spider, Avatar halkı ile büyüdüğü için insanlara karşı savaşa girmiyor.</p>
<p>Bu anlamda Avatar serisi, karakterleri ve olay örgüsüyle insanların yıkıcılığını, maddiyata olan düşkünlüğünü teknolojiyi bir toplumu yok etmek için kullanışını ve navilerle insanlar arasında oluşan sömürgeci ilişkileri toplumsal bir bakışla ele alıyor. Film, aksiyondan aksiyona sürükleyici bir tempoya sahip olduğundan bazı sahneleri takip etmek zorlaşabiliyor. Bu nedenle özellikle Avatar dünyasını bilerek izlemek önemli. Bu çağda ekran süremiz giderek azalmış olsa da, bir-bir buçuk saatlik filmleri izlerken bile dikkatimiz dağılsa da Avatar’ı üç saat on yedi dakika boyunca izleyebilmek harika bir izleme deneyimi yaratıyor.</p>
<p>Bu yıl beklenen seri filmleri Avatar ile sınırlı değil. Görevimiz Tehlike: Son Hesaplaşma, uzun soluklu bir serinin fi nal filmi olarak beyaz perdede yerini alıyor. Yıllardır çok sıkı bir takipçi kitlesine sahip olan ve her filminin repliklerine kadar ezberlendiği bu seride, Tom Cruise’un neredeyse Ethan Hunt’a dönüştüğünü söylemek mümkün. Bu filmde de içten içe, yapay zekânın yönettiği bir döneme girmiş olduğumuz fikri işleniyor. Entity olarak bilinen, dünyayı tehdit eden son derece güçlü bir yapay zekâya karşı Ethan Hunt’ın verdiği mücadelede, Rus denizaltısı Sewastopol’u bulma görevi hikâyenin merkezine yerleşiyor. Film; teknolojik distopyaları, yapay zekâ kabuslarını ve dijital çağın soyut tehditlerini bilgisayar efektleriyle oldukça başarılı bir şekilde birbirine bağlıyor.</p>
<p>Filmin yapım sürecinin pandemiyle çakışması ve bu nedenle vizyon tarihinin gecikmesi, serinin son filmlerinin biraz kopuk izlenmesine yol açmış olabilir. Buna rağmen dikkat çeken bir detay var: Bu yapım her ne kadar “son film” olarak konuşuluyor olsa da yönetmen Christopher McQuarrie, hikâyenin kapılarını tamamen kapatmıyor. Gelecekte farklı Mission Impossible filmlerinin gelebileceğine dair söylentilerin şimdiden konuşulmaya başlaması da bunu destekliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Festival Filmlerinden Gişe Rekorlarına</h2>
<p>Animasyon filmler ve seri filmlerin yanı sıra Türkiye’deki yerli yapımlar da oldukça ilgi gördü. Türkiye’de sinema salonlarını dolduran Soyut Dışavurumcu Bir Dostluğun Anatomisi Veyahut Yan Yana, 2025 sonbaharında vizyona girdi ve kısa sürede bir milyon seyirciyi geçti.</p>
<p>Başrollerini Feyyaz Yiğit ve Haluk Bilginer’in paylaştığı film, 2011 yapımı Fransız filmi Intouchables’dan (Can Dostum) uyarlandı. Orijinal film, felç geçirdikten sonra hayatı tamamen değişen bir iş insanı ile ona yardımcı olmaya başlayan genç bir adamın zamanla kurduğu dostluğu anlatıyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4456 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context.png" alt="" width="276" height="368" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context-200x267.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context-225x300.png 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context-400x533.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/yan-yana-context.png 600w" sizes="(max-width: 276px) 100vw, 276px" /></p>
<p>Türkiye uyarlamasında ise hikâye; paraşüt kazası sonrası felç kalan zengin iş insanı Refi k ile hapisten yeni çıkmış, dobra Ferruh’un yollarının kesişmesi üzerine kuruluyor. İki farklı karakterin birbirlerine alışma süreci hem samimi hem de yer yer eğlenceli bir şekilde ilerliyor. Film, karakterlerin geçmişlerini dramatize etmeden anlatıyor. Hatalarıyla yüzleşen Ferruh ve engelinin ona getirdiği zorluklar ile rutinleşmiş hayatından sıkılan Refi k karakteri arasındaki çatışma ve dostluk filmin olay örgüsünü oluşturuyor.</p>
<p>Filmde, iki farklı kültürden gelen karakterlerin uyuşmazlıkları üzerinden mizah taşıyan bir anlatım tarzı. Ayrıca Ferruh’un Refik’e farklı davranmaması iki karakter arasındaki bağı güçlendiriyor. Filmde deneyimlerin kesişmesi üzerinden yakınlaşan Ferruh ve Refi k karakterleri, ölüm ve engelle dalga geçerek dramın içindeki mizahı açığa çıkartıyor.</p>
<p>Türkiye’de dikkat çeken bir diğer yapım ise anaakım dışı bir örnek olarak Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri isimli film. Murat Fıratoğlu’nun yazıp yönettiği ve özellikle festivallerde ilgi gören Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri filmi, yerel halkı ve halkın doğallığını durağan kadrajlarla aktaran bir yapım olarak karşımıza çıkıyor. Film, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde, kavurucu güneşin altında domates kurutma tarlasında çalışan Eyüp’ün hikayesini konu alıyor. İzmir’de yaşadığı ekonomik zorluklar sonucu memleketi Siverek’e dönmek zorunda kalan Eyüp, borçlarını ödeyebilmek için domates işçiliğine başlıyor. Ancak iş sırasında ustabaşı Hemme ile yaşadığı çatışma, filmin olay örgüsünü geliştiriyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4462 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context.jpg" alt="" width="277" height="396" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context-200x286.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context-210x300.jpg 210w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context-400x572.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/hemme-nin-oldugu-gunlerden-biri-context.jpg 470w" sizes="(max-width: 277px) 100vw, 277px" /></p>
<p>Hemme’ye duyduğu öfke ile yola çıkan Eyüp, film boyuna Hemme’yi öldürmeyi düşünüyor. Bu anlamda filmin intikam duygusu etrafında şekillendiği ve bu duyguyu sorgulattığı söylenebilir. Eyüp’ün yol boyunca karşılaştığı insanlar ve Siverek’in durağan, doğal yaşamı Eyüp’ün intikam duygusunu dönüştürüyor. Motorunun bozulması, gündelik yaşam akışının içine katılması film boyunca intikam anını geciktiriyor. Eyüp bir türlü öldürmek istediği Hemme’ye ulaşamıyor. Bu anlamda film, tek bir gün içinde geçen olayları sınıf farklılıkları, emek, eşitsizlik, emek sömürüsü ve insanın kendi öfkesiyle yüzleşmesi gibi temaları sorgulatacak biçimde anlatıyor. İntikam duygusuyla başlayan film, Eyüp’ü, öldürmek istediği Hemme ile yan yana bir düğünde halay çekerken bulduğumuz trajikomik ve ironik bir sonla bitiyor. Ayrıca Murat Fıratoğlu, yönetmenliğin yanı sıra başrolde Eyüp karakterine hayat veriyor. Oyuncu kadrosunda yerel halktan ve yönetmenin yakın çevresinden isimleri görmek ise filmi daha doğal ve yerel bir hale getiriyor.</p>
<p>Filmin uluslararası prestijli etkinliklerde de dikkat çektiği görüldü. 2024’te 81. Venedik Uluslararası Film Festivali Orizzonti bölümünde Jüri Özel Ödülünü kazandı; Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film seçildi. 98. Akademi Ödülleri’nde Türkiye’nin en iyi Uluslararası Film adayı olarak belirlendi. Akademi Ödülleri En İyi Uluslararası Film adayı olarak belirlendi. Son olarak kısaca 2026 vizyonda yer alacak filmlere kısaca göz atalım. Toy Story serisinin beşinci filmi geliyor; yayımlanan ilk teaser şimdiden merak uyandırdı.</p>
<p>The Devil Wears Prada’nın devam filmi, Anne Hathaway ve Meryl Streep ile yıllar sonra yeniden vizyonda olacak. Christopher Nolan imzalı The Odyssey, şimdiden yılın en iddialı yapımları arasında gösteriliyor. Ayrıca Spider-Man: Brand New Day ile seriye dönüş yapıyoruz; uzun aradan sonra gelen yeni film büyük bir heyecan yaratmış durumda.</p>
<p>2025 yılında vizyona giren filmlerle sinema bir kez daha çoğumuzu heyecanlandırdı. Kimimiz bu filmleri sinemada izledik, kimimiz ise platformlarda yayınlanmasını bekledik. Nerede olursa olsun sinemanın seyircisi olduk. 2026 filmlerinde sinema salonlarında buluşalım.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/">2025 Vizyonunda Neler İzledik?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/2025-vizyonunda-neler-izledik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Minibüs Hattından İstanbul’a Bakmak</title>
		<link>https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 21:01:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul işçi mahalleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul minibüsleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul semtleri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul ulaşımı]]></category>
		<category><![CDATA[Marmaray]]></category>
		<category><![CDATA[minibüs hattı]]></category>
		<category><![CDATA[minibüs hikâyeleri]]></category>
		<category><![CDATA[minibüs şoförleri]]></category>
		<category><![CDATA[Pendik]]></category>
		<category><![CDATA[şehir gözlemi]]></category>
		<category><![CDATA[şehir yaşamı]]></category>
		<category><![CDATA[sözlü tarih]]></category>
		<category><![CDATA[toplu taşıma]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Tuzla]]></category>
		<category><![CDATA[Tuzla yaşamı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4394</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı “İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal abiye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği beş paralık etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti.” İstanbul’da yaşayan insan, kendi zihninde sürekli yeni İstanbullar yaratmaya alışıktır. Her iş çıkışı, “keşke bu kadar kalabalık olmasa”,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/">Bir Minibüs Hattından İstanbul’a Bakmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal abiye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği beş paralık etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti.”</span></p></blockquote>
<p>İstanbul’da yaşayan insan, kendi zihninde sürekli yeni İstanbullar yaratmaya alışıktır. Her iş çıkışı, “keşke bu kadar kalabalık olmasa”, “keşke tepeler bayırlar düzlük olsa”, “İstanbul’un Yeditepe’si, bir sabah yedi ovaya dönse” gibi dileklerde bulunur. Doğma büyüme İstanbul’un Kocaeli sınırında Tuzla’da yaşamış; bu semtin mahallelerinde sokağı, insanı, esnafı, yaşamı tanımıştım. Ben ise İstanbul’un bir yerlisi olarak bu dileklerin sebebini yirmi yaşıma kadar fark edememiştim. Hatta hiçbir zaman İstanbullu olarak görülmemiştim.</p>
<p>Bana kalırsa İstanbul’u, İstanbul yapan şey 80 milyonluk nüfusun dörtte birinin bu kentte yaşaması, toplumsal ve kültürel zenginliğiydi. Birbirinden ağır sanayinin Türkiye’nin dört bir tarafından gelen işçilerle doldurulması, burada yaşayan halkların bıraktığı kültürel izler, her köşesinden hikâyeleriyle İstanbul, tarihi deneyimlemek için yaşayan bir müzeydi. Peki zamanında İstanbul’u ticaret yollarına bağlayan Tuzla; mübadele müzesiyle, işçi mahalleleriyle, sanatçı köşkleriyle, tersaneleri ve deri atölyeleriyle küçük bir <a href="https://contextdergi.com/kimin-bu-istanbul/">İstanbul</a> değil miydi?</p>
<p>Bence bunu anlamak için ya gerçek İstanbul’da yaşayıp, Tuzla’yı boydan boya gezmek ya da Tuzla’da bir ömür geçirip, nice İstanbullunun iyisiyle kötüsüyle diline pelesenk olmuş semtlerinde dolaşmak gerekirdi. İşte ben, ömrünü Tuzla’yı boydan boya gezen Tuzla-Pendik minibüs hattında geçirmiş, İstanbul’un semtlerini; Halkalı’yı, Zeytinburnu’nu; Fatih’in muhafazakâr sokaklarını, Kadıköy’ün, Taksim’in, Beşiktaş’ın kalabalığını az da olsa deneyimlemiştim.</p>
<p>Bu yüzden sizleri, İstanbul sayılmayan Tuzla’yı boydan boya, günde yaklaşık 18 saat, her biri iki şoförle yol alan 29 araçla, adeta iplik tezgahında halı örer gibi gidip gelen Tuzla-Pendik minibüs hattıyla tanıştırmak istiyorum. “Burası da İstanbul’dur.” iddiamı kanıtlamak için giriştiğim bu yolculuk, dünyam dediğim o küçük fanusumu boydan boya ilmek ilmek işleyen bu hattın şoförü Kemal abiyle değişti. Hindistan’ı ararken, Amerika’yı, İstanbul’u ararken, minibüsçülüğü buldum. Bu hattın ilk durağı; Tuzla’nın Mercan Mahallesinde bulunuyor. Mercan Mahallesi, geçmişte, Kemal Sunal’dan, Sibel Can’a, Ruhi Su’dan Bülent Ersoy’a aktörlerin, müzisyenlerin, hatta iş adamlarının, zamanında yazlık, bugün ise bir kaçış noktası olarak kullandığı boy boy villaların oluşturduğu bir mahalle. Eskiden Manastır Boyu denilen bu mahalle, sapa döşeme yollarla erişilen, birbirine uzak villa ve köşklerden oluşuyordu. Bugünlerde ise Mercan, eski itibarından ötürü zenginlerin hafta sonu kervansarayına dönüştü. Bundandır ki bu hattın minibüsleri, istisnai durumlar dışında duraktan Tuzla’nın çarşısı Kalekapı’ya kadar boş gider oldu.</p>
<p>Bu mahallenin içindeki ilk durak bir gecekondudan bozma, önünde minibüsleri inci tespih gibi dizen, adeta araçların gölgesinde kaybolan, çay ve poğaça ikramı yapan küçük bir yapıdan ibarettir. İhtişamlı villalar, bu gecekonduyu, ördek sürüsündeki kara ördek gibi çevreler, ancak ona yakınlık duymadan tuhaf sayarak izler. Buradan, altı dakika aralıklarla yola çıkan minibüsler, müşterisiz yola çıkar, yol üzerinde topladıkları müşterileri Pendik istikametine; Kalekapı, Marina AVM, Yayla, Kaymakamlık, İçmeler, Aydınlı, Tersane, Güzelyalı, Kaynarca, Tavşantepe Metro, Pendik Çarşı’ya sırasıyla bırakır. Yolunun çoğunu Tuzla içinde dört dönerek geçirdikten sonra, kendini E5’in trafiğine bırakır, Tavşantepe’den boş devam eder. Nasıl Tuzla’dan boş kalkıyorsa, Pendik’ten de acelesi olmayan ya da evinin önünde inmek isteyen yolcular dışında boş kalkar. Bu sebeple, hat birkaç kez kısaltılmaya çalışılmış, tam 14 senedir Tuzla’ya gelmesi beklenen metro hattı beklene beklene ertelenmiş, hala muğlak bir konu olarak gündemde kalmıştı.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“İstanbul’un toplu taşıma ağından nasibini alamamış Tuzla, eski banliyö hattının yerine geçen Marmaray dışında, ulaşım imkânı zor olan bir semtti. Bu yüzden Tuzla-Pendik hattı adeta zengininden fakirine, yabancısından yerlisine herkesi gözlemlemek için altın madeni gibiydi.”</span></p></blockquote>
<p>Evimin önünden bu hattın bir minibüsüne binmiş, son durağa gitmek için 35 lira ödemiştim. Minibüs bomboştu, şoförün yan koltuğuna oturdum, selam sabah lafa dalacaktım ama abimizin yüzündeki gerginlik, sinir, biraz özgüvenimi kırdığından sessizce son durağa kadar geldim. Elimdeki dergileri masaya koyup, “abi ben dergide şöyle böyle çalışıyorum, minibüs şoförü bir abimle gidip gelsem, bir iki soru sorsam nasıl olur, vaktiniz var mı” diye ortaya sormuş, duymazdan, görmezden gelinmiştim. Durakta, dernek başkanlığı yapan ağabeyin karşısına oturup, merakımdan ona da bahsedince, “Ben hattan, minibüsten, yolcudan anlamam ama dernekle ilgili sorun varsa yanıtlayayım” demişti. Ben “dernek ne yapar” diye sorunca da başladı anlatmaya, “Muhasebe işlerine bakıyor, odanın talimatlarını uyguluyoruz. Şoförlerden belirli bir miktar bağış alıyor; sıkışana, derdi olana faizsiz borç veriyoruz. Bugün sana yarın bana.” anlattığı şeyleri not alırken, “Hayırdır bu bilader?” edasıyla yaklaşan bir iki şoför not almama kurulup, “Buradan ekmek çıkmaz sana.” demişti. Moral bozukluğu ve hayâl kırıklığıyla teşekkür edip minibüsle evime geri dönememe utancıyla yürümeye başlamıştım. Durakta resmen ajan muamelesi görmüştüm. “Ne sandılar, neden istemediler, ben mi meramımı doğru düzgün anlatamadım” diye düşünerek Mercan’dan evime doğru yol alırken, yanımdan birer ikişer minibüsler geçiyor, tabanlarımın acısını düşünerek geçen minibüslere bakıyordum. O anda yanımdan geçen bir minibüs korna çalıp yanımda durdu, halimden “maliye” olmadığımı anlamış ve beni minibüsüne aldı. Son zamanlarda derneğin ve minibüsçülerin maliye ile ilgili sıkıntıları olduğunu bu minibüsün şoföründen öğrenmiştim. İşin aslı, kılık değiştirmiş bir maliye ajanı sanılıp kovulmuştum. Kemal ağabey hâlimi görüp beni minibüsüne almasa yürüdüğüm birkaç kilometre ile kalacaktım.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4397 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context.jpg" alt="" width="382" height="683" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context-168x300.jpg 168w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context-200x358.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context-400x716.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-context.jpg 572w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></p>
<p>Kemal ağabey, 25 yıldır yaptığı minibüsçülük ile, işsizlik ve parasızlık yüzünden tanışmıştı. “Bizim kütük, doğma büyüme Ağrı” diye sözüne başlayan Kemal ağabey, memleketinde meslek yüksekokuldan mezun olmuş, ardından kamu yönetimine girmiş. Üniversitenin üçüncü yılında, ticarete atılmak için okulu bırakmış, dönemine damga vuran mazot ithalatı işine girişmiş. Azerbaycan’a gidip ithal mazot alıyor, oradan İran’a geçip ruhsatlıyor, Türkiye’ye gelip mazotu dağıtıyormuş. Üç ortak giriştikleri bu işte büyük paralar kazanmışlar. Ancak bir gün mazot taşıyan kamyonlar, İran’da bağlanınca 570 bin doları yanmış, ortaklarından 70 bin dolar tazminat alıp, İstanbul’a yerleşmiş. Derler ya “hazıra dağ dayanmaz” paralar suyunu çekince, minibüs şoförlüğüne başlamış. Meslekte 25. yılını tamamlayan Kemal ağabey “eskiler eskiden güzeldi” diyerek, aldığı yevmiyeyle geçinemediğini söylüyordu. Şoförlüğe başladığı zamanlar, hatta ilk on yılını, “belki erkek çocukların araba sevdasındandır ki herkes minibüs şoförü olmak istiyordu” diyerek anlatıyordu.</p>
<p>O zamanlarda minibüse binen yolcu şoförü tanır, şoför ise yolcuların hatırını, işini, derdini, durumunu sorarmış. Koskoca Tuzla’da birbirini tanımayan çıkmazmış. İşte o minibüs şoförü olmak isteyen çocukların bir kısmı, şoför olmuştu. Kemal ağabeye göre bu çocuklar kulağında kulaklık, elinde telefon, ağzında sakız mesleği “beş paralık” etmişti. Şoförün o eski havası yevmiyeleri gibi eriyip gitmişti. Yevmiyeler demişken, herkesin minibüs şoförlerinin hasılatı cebine kaldığını sanmasından gına gelmiş Kemal ağabeye, kim yan koltuğa otursa hafifçe sırıtarak, “Siz de ne kazanıyorsunuz abi” diyormuş. İşin aslı arabaları kiralarlarsa ceplerine üç beş lira giriyormuş, bu yüzden durakta her arabaya iki şoför düşermiş.</p>
<p>Hatlarda bulunan minibüsler de sayılıymış, kafasına göre araba alan plakalanıp kendi ekmek teknesini yürütemezmiş.</p>
<p><em>“Selamun Aleyküm abi, İçmeler köprüsü ne kadar? 32.5 kardeşim. Eyvallah abi. Buyur. 2.5 çıkmaz mı? Bozuğum yok. Tamam kardeşim kalsın, 30 yeter, al bu 5 lirayı.”</em></p>
<p>Bir de başlarına dert olan, minibüs saatleri varmış. Her araç altı dakikada bir arka arkaya çıkarmış. Minibüslerde GPS takip sistemi varmış. “Belirli duraklar var, mesela ‘Yayla Dörtyol’ burada saatçiler bekler, geçtiğin saatler kayıt altındadır, GPS’le de takip ederler. Eğer geç kalırsan dakika başına yüz lira yevmiyenden düşer” Diyelim ki, trafik var o zaman nasıl oluyor? “Zaten trafik olunca, birden fazla minibüsün geç kaldığı sistemde gözüküyor, diyelim dört minibüs geç kaldı, beşincisi zamanında vardı. Bizler geç kaldığımız için bizden önceki minibüsün müşterilerini yutuyoruz diye, hakkını tazmin etmemiz gerekir.&#8221;</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Herhangi bir minibüs durağa zamanında vardığında, ondan önceki minibüsler geç kalınan dakikaları bölüşürüz. İnsaflarındandır ki, yalnız biz geç kalırsak, otuz saniye tolerans, hepimiz geç kalırsak kişi başı tolerans hakkı alıyoruz.”</span></p></blockquote>
<h2><em>“Köşede bırakır mısın?”</em></h2>
<p>Madem kazandığınızı siz almıyorsunuz, o zaman neden cezalar sizin yevmiyeden düşüyor? “Mal sahipleri zarar etmesin diye, cebimizden para çıkıyor ama bu gerekli. Eğer bu uygulama olmazsa, herkes kafasına göre çıkar, nizam ve intizam bozulur. Ben erken çıktım diyelim, arkamdaki minibüs boş mu yol alacak? Hadi geç çıktık diyelim, soğukta karda kışta, yağmurda bekleyen yolcu ne yapacak? Sorun bundandır. Her şeyi geçtim, biz birbirimizin yolcusunu yersek, dostluk biter, düşmanlık olur. Mal sahibi şoföre, şoför mal sahibine bakıyor. Herkes birbirine muhtaç.” Kemal ağabey cümleleriyle, hattın Tuzla-Pendik istikametindeki önemine güzel bir parmak basmıştı. Bu hat bir ağ gibi Tuzla’yı sarıyor, zaten var olan ulaşım sıkıntımızda toplumsal bir rol üstleniyordu.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4399 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1024x617.png" alt="" width="442" height="266" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-200x120.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-300x181.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-400x241.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-600x361.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-768x463.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-800x482.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1024x617.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1200x723.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maps-context-1536x925.png 1536w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /><em>“SSK’dan geçer mi? Karşıdan bineceksin kardeşim, kırmızı başlıklı minibüs de geçer, hangisi gelirse.”</em></p>
<p>“Asıl sıkıntı cezalar değil, bizde bir temsil, bir muhatap sıkıntısı var. Ben yevmiyeyle çalışan bir şoförüm, başımda minibüsçüler odası var, Tuzla-Pendik hattı şoförler derneğimiz var ancak mal sahibiyle neden ben birebir muhatap oluyorum anlamıyorum. Biz senelik anlaşmalarla çalışıyoruz, mesela üç sene bu aracın kiralama hakkı bende&#8230;”</p>
<p><em>“HOP! İnecek var.” </em></p>
<p><em>“Kardeşim ineceksen kapıya yaklaşsana, gıdım gıdım yürüyorsun, bir buçuk metre arayla üç kere durdum, insaf be!”</em></p>
<p>“Ne diyordum, hakkı bende olsa da ne bir aracı kurum var ne de başka bir şey. Kira sözleşmemi feshetseler kim ilgilenecek bilmiyorum. Zaten her araç bakımında, cıvatasını balatasını, yakıtını, şusunu busunu ödediğim yetmiyor, her bakımda yeniden ehliyet belgesi alıyorum. Bakım için ayrı para, ehliyet belgesi için ayrı para veriyoruz. Oda’nın ne yaptığı belli değil. Tarifeyi güncelliyorlar o kadar. Nereye kuş konsa da orayı yağlasak diye, para koparacak yer arıyorlar.”</p>
<p><strong>Nasıl yani Kemal ağabey, yok mu bir faydası?</strong> “Yok be ne faydası, anca zarar ziyan. Geçen röntgen arabası getirmişler, ciğer filmi çektiriyorlar. Ciğerle ne işim var benim? Elim ayağım tutuyor. Ben itiraz ettim çektirmedim, bizim duraktaki arkadaşlar çektirdi, zorunluluk diye getirdikleri ciğer filmi de bir işe yaramadı, aldılar paralarını bizden, baktılar yollarına.”</p>
<p><em>“Pardon, müsait bir yerde indirir misiniz, şoför bey?”</em></p>
<p><em>“Buyur abla.”</em></p>
<p><em>“Yalnız bebek arabam var da birazcık beklemenizi rica edebilir miyim?”</em></p>
<p><em>“Hanım ablamıza yardımcı olalım, bebeği, bebek arabası varmış. Teşekkür ederim şoför bey.”</em></p>
<p>“Dernek, çalıştığımız gün başına, 400 lira para alıyor. Zaten yevmiyemiz erimiş, bir de enflasyon var. Zorlanıyoruz işte.”<br />
<strong>Eskiden de böyle miydi peki?</strong> “Eskiden de böyleydi, bu böyle süregeldi ama enflasyon işi yeni çıktı. Ben zaten dernek işine de muhalifim, her zaman düzenli öderim paramı ama şartları iyileştirecek bir şeyler lazım. Bir seferinde, sormuştum. Bu toplanan paralar ne oluyor diye, eminim bir yere gidiyordur. Bizde hırsızlık, hile hurda yapacak kimse yok. Ama üç kalem bile sayamadı dernek bana. Bunca yıldır toplanan para ne oldu? Zaten minibüsçülerin oldum olası Maliye ile bir derdi vardır. Bu yüzden kovdular seni duraktan, maliyeci sandık.”</p>
<p><em>“Evet, Pendorya AVM, inecek var mı?”</em></p>
<p><em>“Ağabey şuradan, iki Tavşantepe alır mısın Pardon, üç öğrenci, alır mısınız?”</em></p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4405 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-300x225.jpg" alt="" width="311" height="233" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-3-context-1536x1152.jpg 1536w" sizes="(max-width: 311px) 100vw, 311px" /></p>
<p>Sözüne kaldığı yerden devam etti: “Eskiden araba sahipleri arabalarını satınca, iki üç daire alırdı. Şimdi her yerde metro, İETT hatları açıldıkça, oranın minibüs hatları kaldırıldı, araçlar farklı hatlara bölünüyor, bu yüzden araç çok ama şoför az. İhtiyaç git gide azalıyor. Belediye her yere kendi hatlarını, toplu taşıma alternatiflerini diziyor. Tuzla-Pendik, Gebze-Harem falan bunlar kalan son uzun hatlar. Artık minibüsler kısa hat çalışıyor. Ama bence bu metro işi iyi olacak, Tuzlaya geldiğinde. Yani biz bir türlü iş buluruz. En kötü hat kısalır, Pendik’e gideceğimize, kaymakamlığa metroya bırakırız, asıl halkın sorunları çözülsün.”</p>
<p>“Kardeşim bu arada seni, Tavşantepe Metro’ya bıraksam olur mu? Arkadaşlar seni yanımda görmesin. Kovduklarındandır adıma laf olur.” <strong>Olur ağabey hiç sorun değil. Zaten senden başkası almaz beni arabasına.</strong></p>
<p>Biraz gülüştükten sonra, hattı sordum Kemal ağabeye, “Bu hat, elit bir hattır. Yolcusu, sakindir. Alternatif olmadığından mıdır bilmem, bizle dalaşa girmezler. Eskiden tersane işçileri, bu hattın çevresinde otururdu. Bir on sene önce asıl müşterimiz işçilerdi. Şimdi TOKİ, Evora Sitesi, etap etap apartmanlar dikilince kervan geçmez dağa taşa; onlara özel hat geldi. Aydıntepe, Güzelyalı’da hala çok çok işçi olsa da onları da korsan minibüsler, servisler taşır oldu.”</p>
<p><strong>Korsan minibüs nedir ağabey?</strong> “Tersaneler, servislerle anlaşıyor, taksi gibi işçiyi kapısına bırakıyor, ama gittiği yol kadar ücret alıyor. Bize çok zararı var. Hadi onu geçtim, servis tut bari. Sabahtan akşama kadar çalışan işçiye hayır yapacaksın, evine bırakacaksın. Bir de verdiğin parayı cebinden geri alıyorsun.”</p>
<p><strong>Özel şirketlerle mi anlaşıyorlar peki?</strong> “Yok kardeşim, eleman alıyorlar bu işi yapsın diye. O elemanlar, bir cebe giren parayı, bir cepten alıyorlar.”</p>
<p><strong>Şimdi müşteriler kim?</strong> “Genelde öğrenciler biniyor, okul saatleri çok yoğun minibüs, sabah 5-7 arası, kimi zaman iki durakta minibüs doluyor. Diğer durakları yolcu alamadan geçiyorum, bir de küfür yiyorum. Bir de akşam 8-9 arası. O saatlerde de durum aynı. Yağmur çamur olunca üzülüyorum ama arabanın altı ağırlıktan sürte sürte, keçe gibi oldu. Zaten ağzına kadar doluyor. Onun dışında genelde az yolcuyla kimi zaman boş gidiyor minibüs. Tuzla’da her imkân var ama birbirine uzak. Bundandır ki insanlar kendi çevresinden çok çıkmıyor.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4400 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-300x225.jpg" alt="" width="311" height="234" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/minibus-gorsel-2-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 311px) 100vw, 311px" /></p>
<p><strong>Öğrencilere çalışıyorsun yani?</strong> “Ya asıl dert bu da değil. Kim düzenliyorsa bu ücret tarifesini, hiç minibüs şoförlüğü yapmamış belli ki. Öğrenci 21 lira. İndi bindi 32,5 lira. Düz yapsalar rahatlayacağız, bozuk kalmıyor ki minibüste. Öğrenciler de alıştı bu duruma, düz 20 veriyorlar. Bizim de sesimiz çıkmıyor. Şunları tam yapsalar. İndi bindi 30 olsun yani, ne bu iki buçuk. Elli kuruş kullanan bile kalmadı. Eskiden de böyleydi. Yok indi bindi 7.60, 10 kuruş mu taşıyacak millet yanında. Şunu bir düzeltseler rahatlayacağız.”</p>
<p><strong>Ağabey Tavşantepe’ye geldik sayılır. Benim borcum ne kadar?<br />
</strong>“Borç morç istemez”</p>
<p><strong>Yok abi olmaz öyle.<br />
</strong>“Olur olur kardeşim. Nerden ulaşacağız bu dergiye, röportaja?”</p>
<p><strong>Ben sana getiririm abi denk geliriz illa bu saatten sonra.<br />
</strong>“Adın neydi?”<br />
<strong>Burak. </strong></p>
<p>“Tamam bunları yayınlarsan adımı kullanma.”<br />
<strong>Tamamdır ağabey kullanmam, hadi Allaha emanet ol sağlıcakla.<br />
</strong>“Sen de kardeşim.”</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/">Bir Minibüs Hattından İstanbul’a Bakmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bir-minibus-hattindan-istanbula-bakmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</title>
		<link>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 May 2026 12:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Alphan Sabancı]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız medya]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Gazeteciliği]]></category>
		<category><![CDATA[dijital gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[dijital medya]]></category>
		<category><![CDATA[e-bülten haberciliği]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[medya dönüşümü]]></category>
		<category><![CDATA[medya ekosistemi]]></category>
		<category><![CDATA[medya gelir modelleri]]></category>
		<category><![CDATA[medya girişimciliği]]></category>
		<category><![CDATA[medya teknolojileri]]></category>
		<category><![CDATA[NewsLab Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[podcast yayıncılığı]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tuhaf Stüdyo]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[yerel gazetecilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4290</guid>

					<description><![CDATA[<p>NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık. Aslı  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aslı Şen: Öncelikle hoş geldiniz. Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok mutluyum. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ahmet Alphan Sabancı:</strong> 2018 yılından bu yana NewsLab Turkey’in kurucularından biriyim. Aynı zamanda eleştirel fütürist ve teknolojist olarak, kendi kurduğum Tuhaf Stüdyo bünyesinde farklı alanlarda çalışmalar yapmaya devam ediyorum. Uzmanlık alanımı kısaca özetlemek gerekirse medya teknolojileri, internet, güncel kültürel akımlar ve trendler üzerine çalışıyorum. Bunun yanı sıra farklı kurum ve kişilere danışmanlık ve eğitim sunuyorum.</p>
<p><strong>A.Ş.: Kendinizi eleştirel fütürist olarak tanımlıyorsunuz. Eleştirel fütürist tam olarak ne anlama geliyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S.:</strong> Hayatımızın her alanında ve her profesyonel ortamda gelecek üzerine düşünmek, bunun üzerine strateji üretmek ve plan yapmak gerekiyor. Ancak özellikle konu gelecek olduğunda, maalesef bunu popülist ve hazır bir pazarlama aracı olarak kullanan çok fazla insan var. Benim yaptığım iş sadece “Bakın böyle olacak, şöyle olacak” diye anlatmak değil; kişilerin daha eleştirel bir bakış açısıyla gelecekteki farklı potansiyelleri kendileri nasıl tartabileceklerini ve bunun üzerine nasıl düşünebileceklerini öğretmek. Gelecekte “şu olacak” diye karşılarına çıkan biri olduğunda; “Niye böyle diyorlar, gerçekten böyle bir şey olabilir mi?” diye sorabilmelerini istiyorum. Kendilerine bir gelecek vadedildiğinde, bunun karşı taraf için ne gibi avantajlar, kendileri açısından ne gibi dezavantajlar yaratabileceğini sorgulamalarına yardımcı oluyorum. İşe biraz daha teorik ve eleştirel tarafı da dahil ettiğimden dolayı böyle ayırıcı, yeni bir unvan kullanmayı tercih ettim.</p>
<p><strong>A.Ş: Tuhaf Stüdyo da bunun özelinde bir çalışma alanı değil mi?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Hem medyada hem de farklı sektörlerde insanlar gelecek üzerine plan yapmak istediklerinde ya da daha uzun vadeli bir şeyler üretmek, bunun üzerine kafa yormak istediklerinde bir nevi yol göstericilik ya da bir asistanlık yapıyorum diyebilirim. Ben hazır paket sunmak yerine, onlarla birlikte gelecek üzerine kafa yoruyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Muhtemelen orada geleceğe dair bir analiz yapıyorsunuz. Analizler nasıl çıkıyor ya da o geleceği yorumlama kısmı nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Aslında her şey bugünü iyi incelemekle ortaya çıkıyor. Çok fazla medya tüketen bir insanım, işim de bunu gerektiriyor. Şu anda ne olup bittiği, kimlerin ne anlattığı, neler yapmaya çalıştığı aslında geleceğe dair sinyaller veriyor.</p>
<p>Ancak oturup internete veya herhangi bir medya aracına baktığınızda birçok farklı içerik ve haber karşınıza çıkıyor. Benim yaptığım şey, buradaki gürültünün içerisinden anlamı olabilecek, geleceğe dair işaret veren, günümüzde yaşanan birtakım değişimleri anlatan sinyalleri toplamak. Bundan sonrası da farklı metodolojilerle ve bilgi birikimiyle harmanlayarak, karşımıza çıkabilecek gelecek senaryolarını üretmek oluyor. Bu sinyalleri topladığımda da asla tek bir senaryo üretmiyorum. Bunun yerine üç veya dört tane halihazırda var olan durumdan ve geleceğe dair alakalı alanlardan oluşan farklı hikayeleri alıyorum. Buradaki amaç, farklı ihtimallerin oluşabileceğini ve o senaryolarda büyük dönüşümler yaşayabileceğimizi göstererek potansiyelleri açığa çıkarmak.</p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey, Türkiye’de bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik adına alanında önemli bir boşluğu dolduruyor. Bize kuruluş hikayesinden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> NewsLab Turkey’nin kuruluşu, Sarphan Uzunoğlu’yla birlikte aşama aşama yaptığımız işlerin bir sonucu gibiydi. 2010’ların başında gazetecilere yönelik eğitimler, atölyeler yapıyorduk. Sarphan, programların tasarımını yaparken ben de teknoloji eğitmenliği yapıyordum. Birçok farklı kurum gazetecilik veya medya üzerine eğitimler verse de bazı eksikler olduğunu görmeye başladık. Bunun üzerine gazetecileri, medya sektörünü daha farklı formatta ve özellikle bağımsız medyayı holistik bir şekilde desteklemek adına NewslabTurkey’i hayata geçirdik. En başta verdiğimiz kuluçka programı ve eğitimler vardı. Burada yaptığımız en temel farklılık, kuluçka programına kabul edilen ve ürün çıkarabilen herkese maddi destek sunabilmeyi öncelik olarak belirledik.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü insanlara sadece bilgiyi verip sonrasında hiçbir şey üretememeleri en büyük sıkıntılardan biriydi. Medya sektörünün ekonomik darlığını da düşününce, insanların bir şeylere başlamasına destek olabilmemiz iyi olur düşüncesiyle yola çıkmıştık. Bunun yanı sıra web sitemiz üzerinden, sektördeki insanların kendilerini geliştirebilecekleri, eğitebilecekleri içerikler üretmeye odaklandık. Zaman içerisinde yazılı içeriklerin yanı sıra söyleşilerle, farklı formatlarla da bu alanlar genişledi. YouTube’da video içerikler ürettik, birkaç farklı şekilde podcast serileri yaptık. Örneğin bunlardan bir tanesinde on bölümlük bir mini seri yapmıştım.</p>
<p>Bir tecrübe aktarımı sağlamak adına Türkiye’de ana akım olarak görülmeyen ama bir şekilde kendini sürdürülebilir kılmış medya girişimcileriyle söyleşiler gerçekleştirmiştim. Diğer yandan haftalık e-posta bültenleri yapıyoruz. Dünyada, medya sektöründe, internette olan bitenin genellikle İngilizce veya farklı dillerde olması sebebiyle Türkiye bu gelişmeleri takip edemiyordu ya da yeni gelişmeleri çok geç öğreniyordu. 2018’de niyetim bu açığı kapatmaktı. O sırada e-bülten formatı yurtdışında popülerdi ancak Türkiye’de yoktu. İnsanlara farklı bir şey gösterelim dedik ve bu sebeple 2018 Ekim’de e-bülten olarak düzenli bir yayın yapmaya başladık. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı.</p>
<p>Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, NewsLab Turkey’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab Turkey</a>’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz. desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4298" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/o_1-scaled-e1778493911738-650x1024.png" alt="" width="232" height="366" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sedat Erol:</strong> <strong>E-bülten haberciliği dünyada büyük rağbet görmüştü. Substack ile birlikte bu ekonomi çok büyüdü ve tekrar düşüşe geçti. Sanırım medya ekosisteminde bazen yeni işlere bir anda bir yığılma oluyor. Sürdürülebilirliği de zor olduğundan geriye yine aynı kişiler kalıyor.</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Tabii o dalgalanmalar hep oluyor. Son dalgalanmanın sebebi pandemiyle gelen podcast büyümesiydi. Bir anda hem ekonomik olarak hem de bilinirlik olarak podcast çok daha cazip geldi. Bir de pandemi döneminde yüz yüze etkinlikler yapılamıyordu. Sosyal izolasyon sürecinde insan sesi duymanın, birilerinin sohbetini dinlemenin cazibesi arttı ve podcastin hem ekonomik hem de üretim anlamında büyüdüğünü gördük. Bülten yapanların bir kısmı da ister istemez oraya geçti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E:</strong> <strong>E-bülten haberciliği benim tüketim formatıma çok uygun. İstediğimde geri dönüp bakabiliyorum ve bu bana çok faydalı geliyor. Ancak bu formatta okur ve tüketici kitlesinin kısıtlı olduğu söyleniyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Orada birçok farklı mesele var ve konu dönüp dolaşıp şuraya geliyor: Kendi hitap etmek istediğin kitleyi bulmak ve ona göre üretmek. Herkesin herkese hitap etmesi gibi bir zorunluluk yok. Eğer ben yalnızca yazı okumayı sevenlere, benim gibi her şeyin en derinine dalmayı sevenlere yönelik üretmek istiyorsam, bunu kabul etmem gerekiyor. Burada özellikle medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">&#8220;O sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım&#8221; yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</span></p></blockquote>
<p>Bizdeki temel sorunlardan biri de bundan kaynaklanıyor. İnsanlar internetteki her şeyi, her tür medyayı birbirine denkmiş gibi kıyaslama hatasına düşüyor. Bir YouTuber hızla yüz binlerce aboneye ulaşırken bir e-bültenin 3–4 bin abone seviyesinde kalmasına bir sorun gibi bakılıyor. Oysa ürettiğin format ve hitap ettiğin kitle gereği zaten bir tavan sınırın var. Bu kıyaslamayı yaparak neden kendi kendine işkence ediyorsun? Bu konuda çok uyardığım insan oldu, ara ara kendime de bu uyarıyı yapıyorum hâlâ. Çünkü ister istemez insan bazen şunu düşünüyor: Farklı bir şeyler mi denesem, daha fazla insana ulaşmaya mı yönelsem? Ama diğer yandan şunu da bilmem lazım: Ürettiğim şey herkes için değil.</p>
<p>Mesela <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab</a> için hazırladığım bülteni düşünelim. Onun hitap ettiği kitle çok net. Ulaşmak istediğim kitle belli, oraya koymak istediğim şeyler belli. Bunu bir YouTube videosu hâline getirebilir miyim? Denesem bir şekilde yaparım ama içeriğin derinliğini kaybederim. Görünür kalabilmek için başka unsurlar eklemek zorunda kalırım. Bu noktada YouTube’un algoritmasını da mutlu etmem gerekir ve sonuçta yapmak istediğim şey bambaşka bir şeye dönüşür. Bu yüzden “o sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım” yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Kuluçka programından bahsettik. Biraz daha detaylandırabilir miyiz? Nedir Kuluçka programı? Nasıl bir içeriği var? Nasıl bir eğitim alıyorlar orada? </strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Yıllar içerisinde bu format değişti ama en temelde önce bir başvuru süreci var. Genellikle her yıl üç haneli sayılara ulaşan başvuru dosyası geçiyor elimize. En baştan itibaren başvuracak kişilerden bir projeyle, bir fi kirle gelmelerini istiyoruz. Sadece “eğitim almak istiyorum” diyerek gelmelerini değil; hayata geçirmek istedikleri bir projeyi, başlatmak istedikleri bir fi kri ya da mevcut projelerini nasıl geliştirmek istediklerini de anlatmalarını bekliyoruz. Ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini ve bunu nasıl yapacaklarına dair bir planları olup olmadığını görmek istiyoruz. Ardından bir jüri süreci oluyor. O yılki bütçemiz ve programın kapsamı ne kadarsa buna göre bir seçim yapıyoruz. Seçimden sonra eğitim süreci başlıyor. Son dönemlerde bu süreci yarı zorunlu, yarı seçmeli bir formatta yürütüyoruz. Bazı eğitimler, medya profesyonellerinin ya da medya girişimcilerinin her durumda ihtiyaç duyacağı temel başlıkları kapsıyor. Bunlar bütçe tasarımı, planlama ya da editöryel konulardaki temel bilgiler gibi alanlar. Bu eğitimleri zorunlu tutuyoruz ve programa kabul edilen herkes bu eğitimleri alıyor.</p>
<p>İkinci grupta ise katılımcıların uzmanlık alanlarına ya da üretecekleri formata göre şekillenen eğitimler yer alıyor. Bunlar iklim gazeteciliği, çocuk odaklı içerikler, teknoloji gazeteciliği gibi konu bazlı alanlar olabiliyor. Aynı zamanda podcast, video ya da editörlük gibi formatlara yönelik, daha teknik bilgi içeren eğitimler de bu aşamada veriliyor. Eğitim sürecinin ardından mentörlük ve üretim aşaması başlıyor. Eğitimler tamamlandıktan sonra, projenin imkânları elveriyorsa katılımcılar için bir üretim takvimi belirliyoruz. Örneğin, bir katılımcı 12 bölümlük bir podcast serisi yapmak istiyorsa, ilk 3 ay içinde en az 3 ya da 4 bölüm üretmesini bekliyoruz. Bu süreçte hem üretimi takip ediyoruz hem de imkânlar dahilindeyse katılımcıların eğitmenlerimizden birebir mentörlük desteği almasını sağlıyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4315 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg" alt="" width="427" height="570" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68.jpeg 1160w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></p>
<p>Maddi desteği ise genellikle üretim başlamadan önce veriyoruz. Çünkü bu destekler çoğunlukla üretime yönelik teknoloji alımı ya da diğer ihtiyaçların karşılanması için kullanılıyor. Destek sağlandıktan sonra üretim süreci başlıyor. En sonunda, projeler tamamlandığında ve teslim tarihine gelindiğinde, mümkünse bir kapanış etkinliğiyle ortaya çıkan projeleri duyuruyoruz. Bunu genellikle web sitemiz üzerinden ya da sosyal medya hesaplarımızdan yayarak mezunlarımızın görünürlüğünü arttırmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>A.Ş: Peki NewsLab Turkey’nin gelir modeli nedir?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Gelir modelimiz ağırlıklı olarak fonlar ve genellikle uluslararası kurumlardan aldığımız proje bazlı destekler üzerinden ilerliyor. Bunun dışında maalesef başka bir gelir kaynağımız yok. Bir sivil toplum kuruluşu olduğumuz için düzenli bir gelir modeli oluşturmak zaten çok mümkün olmuyor. Bu nedenle şu anda modelimizi, büyük kurumlarla birlikte yürüttüğümüz projeler üzerinden sürdürüyoruz.</p>
<h2></h2>
<h2></h2>
<h2>Yerelden Dijitale Medya Eğitiminde Yeni Bir Yaklaşım</h2>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de eğitim verdiğiniz birçok program var. Bu eğitimlerin Türkiye medya ekosisteminde neden önemli olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Bu soruyu daha net cevaplayabilmek için özel programlarımızdan üçünü özellikle seçerek anlatmak isterim. Bunlardan ilki, en başından bu yana yürüttüğümüz podcast programlarıydı. O dönemde podcast yayılmaya başlıyordu ve gazetecilerle haber üretmek isteyenler bu alana oldukça ilgiliydi. Ancak işin teknik tarafını öğrenmek zor geliyordu; nasıl yapacaklarını, nereden başlayacaklarını bilmiyorlardı. Bu nedenle, bu alanda onları destekleyebilmek için özel bir podcast programı başlattık. İkinci programımız yerel gazetecilik programıydı. Bunu birkaç yıl boyunca yürüttük ve aslında devam ettirmeyi çok isterdik ancak maalesef elimizdeki imkânlar buna yetmedi. Bu programda Türkiye’nin farklı bölgelerinde yerel habercilik yapan kişileri bir araya getirdik ve onlara hem eğitim hem de maddi destek sağlamaya çalıştık. Amacımız, bana kalırsa gazetecilik sektörünün en ciddi sorunlarından biri olan yerel haberciliği destekleyebilmekti. Bu program kapsamında desteklediğimiz kurumlar arasında hala yoluna devam eden, çok başarılı işler yapanlar var. Keşke bu programı daha uzun süre sürdürebilseydik.</p>
<p>Çünkü gelen herkes çok mutlu oluyordu ve eğitimden çok faydalandıklarını söylüyorlardı. Diğer yandan, gazeteciliği ve medyayı desteklemeye yönelik pek çok eğitim ve program genellikle İstanbul, Ankara, İzmir üçgeninde, hatta çoğunlukla yalnızca İstanbul ve Ankara’da sınırlı kalıyor. Bu da yerelde çalışan gazetecilerin bu tür kaynaklara erişimini zorlaştırıyor. Bu nedenle, bu tarz programların yeniden başlatılabilmesi ya da başka yapılar tarafından hayata geçirilebilmesi beni çok mutlu eder. Sonuncusu da, geçtiğimiz dönemde ürünlerini paylaşmaya başladığımız çözüm gazeteciliği programımızdı. Bu program, bana kalırsa gazeteciliğin farklı ve daha faydalı bir şekilde yapılabileceğini göstermek açısından çok değerli.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü günümüzde haber ve habercilikte çoğu zaman yalnızca olan biteni aktarmaya ya da en sansasyonel, en negatif ve en korkutucu şeyi haber olarak görmeye odaklanan bir yaklaşım mevcut. Bu yüzden de biz çözüm gazeteciliğini, bir sorunu anlatırken bunun nasıl çözülebildiğini ya da sadece sorunlara odaklanmayıp bunun çözümlerine ya da daha iyiye dair neler yapıldığını gösterebilecek bir gazetecilik yaklaşımını da desteklemek istedik. Program katılımcılarımız ve mezunlarımız çok güzel işler üretmeye başladı. Bu içerikleri sosyal medya üzerinden paylaşıyoruz, merak edenler hesaplarımıza bakarak görebilir. Umarım bu tür bir gazetecilik anlayışının daha fazla bilinmesine ve ülkemizde yaygınlaşmasına az da olsa katkı sunabiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4328 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-200x112.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-400x225.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-600x337.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-768x432.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-800x450.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1024x576.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1200x675.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1536x864.png 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4327 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4329 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E: Yerel gazetecilik meselesi kritik bir noktada duruyor. Yerelde çok güçlü bir hikâye potansiyeli olmasına rağmen bu alanın yeterince işlenememesi, merkezde de bir tür kısır döngü yaratıyor gibi görünüyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yine gelir modeli sıkıntısından mı kaynaklanıyor sizce?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Biz zaten Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor. Çünkü çok net bir gerçek var: Eğer belediyeyle aranı iyi tutmazsan, bir anda şehrin yarısı sana reklam vermeyi kesebiliyor. Belediye kurumları aboneliklerini bırakabiliyor. Üstüne bir de kaynak sıkıntısı eklenince, “Az buçuk bir gelirimiz var, onu da kaybetmeyelim” endişesiyle hareket etmek zorunda kalıyorlar. Sonuçta haber yapabilecekleri bir alan kalmamış vaziyette. Çünkü o alan olmadığı sürece para verilse bile bir şey değişmez. En başta insanlara rahatça yazabilecekleri alan yaratmak gerekiyor. Yani bence en temelde zaten mevzu bu alanı açmaya yönelik bir çaba vermek, bir şey geliştirilecekse, belki bir program üretilecekse böyle bir şey üretmek olabilir. Çünkü o alan olmadığı sürece hani oraya ne kadar kaynak da bulunsa, para da verilse çok bir şey değişmez. Yani öncelikle insanların haber yapabilecekleri, rahatça yazabilecekleri bir alan yaratmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Basın ilan kurumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’deki konumu sizce nasıl?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kendi düşündüğümden önce birçok gazeteciden duyduğum şeyi söyleyeyim: Basın İlan Kurumu gazetecilerden ve haber kurumlarından imkânsızı istiyor. Özellikle yeni gelen düzenlemelerle, ilan alabilmek ya da buradan bir gelir elde edebilmek için çalışan sayısından günlük girilecek haber sayısına, hatta tıklanma sayılarına kadar son derece abartılı talepleri var. Bu talepler öyle bir noktaya gelmiş durumda ki işte örneğin; bir yerel haber sitesi buradan bir şekilde hani yerele yönelik Basın İlan Kurumu’ndan kendi şehriyle alakalı bir şey almak istiyor diyelim. Yanlış hatırlamıyorsam günde 100 ila 120 tane haber girmelerini bekliyorlar bir yerel haber sitesinden. Yani herhangi bir şehirde günde 120 tane haber değeri taşıyan olay olmasına imkân yok. Ama bu şartı sağlamazsanız Basın İlan Kurumu size ilan vermeyi ve buradan gelir elde etmeyi imkânsız hale getiriyor. Durum böyle olunca ne oluyor? Google aramalarında mutlaka karşınıza çıkmıştır, haber sitelerinin ana sayfalarında asla görmediğimiz ama arama sonuçlarında çıkan market indirim katalogları, rüya tabirleri, burç yorumları, yapay zekâyla üretilmiş ünlü biyografileri gibi içerikler vardır.</p>
<p>Bunların sebebi tam olarak bu. Çünkü Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor. Bunun yanında kategori talepleri de var. Örneğin ulusal bir medya sitesiyseniz belli sayıda çalışanınızın olması, şu kadar kategoride editörün olması lazım gibi şartları var. Ancak karşılığında Basın İlan Kurumu’ndan gelecek ilan geliri, bu çalışanların maaşlarının belki ancak beşte birini karşılayabilecek seviyede kalıyor. Dijitale ayak uydurmak amacıyla, Google’dan bile çok daha ekstrem talepleri var. Diğer yandan Türkiye’de dijital medyanın hala reklam ve tıklanma gelirinden başka bir modeli olmadığı için, birçok haber sitesi ve medya kurumu kendisini bu sisteme muhtaç hissediyor ve buna uymak zorundaymış gibi davranıyor.</p>
<p>Bunun sonucunda örneğin bir yerel haber sitesi muhabirini sahaya gönderip haber takip edebilecekken, onu masa başına oturtup 20 tane daha kopya haber gir, Basın İlan Kurumu’nun sınırına yetişelim demek zorunda kalıyor. Yani gazetecilik yapmak yerine, sitenin o limitlerini doldurmaya zaman harcıyorsun. Bugün gelinen noktada Basın İlan Kurumu’nun getirdiği sınırlamalar, haber sitelerini olabildiğince bomboş içeriklerle doldurmaya zorlayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Çünkü ancak bu şekilde ilan alabiliyorsunuz. Üstelik Google bile artık bu kadar acımasız değil. Onlar algoritmalarını daha kaliteli içeriğe doğru kaydırmışken, Basın İlan Kurumu hala 2010’ların başındaki Google gibi hareket ediyor ve Türkiye’deki haber kurumlarından, haber sitelerinden bunu talep ediyor. Bunu sağlamazsan ilan vermeyeceğim diyor ve sen otomatik olarak sistemden düşüyorsun.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4342 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1200x801.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de sıkça karşılaştığımız kavramlardan biri sürdürülebilir gazetecilik. Nedir bu sürdürülebilir gazetecilik biraz bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Sürdürülebilirlik, son dönemde iklim krizi ve çevre meseleleriyle birlikte hayatımıza çok farklı bağlamlarda girdi. Orada daha çok doğanın ve gezegenin ayakta kalabilmesi konuşuluyor ama medya için de mantık aynı aslında. Kendi kaynaklarını üretebilen, olabildiğince dışa bağımlı olmayan ve bağımsız bir şekilde hayatta kalabilen bir kurum yaratabilmek. Yerel gazeteler üzerinden düşünürsek, gelirin tamamen belediyeyle olan ilişkine bağlıysa, senin neyi haber yapıp neyi yapamayacağın belirleniyor. Bu durumda kendi başınıza ne kadar ayakta kalabilirseniz, bağımsız hareket edebilme imkânınız da o kadar artıyor. Aynı zamanda sürdürülebilir olmak adına asla tek bir kaynağa bağlı olmamak gerektiğini bize gösteriyor. Çünkü gelir kaynaklarını çeşitlendirmiş, tek bir kaynak yerine birkaç farklı yerden gelir elde ediyorsan, bunlardan birini kaybetmek senin için o kadar büyük bir sorun yaratmayacaktır. Ama kendini tek bir tarafa yasladığında ya da üretim açısından tek bir formatla kendini kısıtlamışsan bir noktada tıkanma yaşanacaktır. Sürdürülebilir olabilmek için gelişmeye, evrilmeye ve çeşitlenmeye açık olman gerekiyor. Çünkü medya sektörü, belki de modayı saymazsak, en hızlı gelişen ve değişen sektörlerin başında geliyor. Durum böyle olunca yeniliğe adapte olabilmek ve kendini geliştirebilmek, sürdürülebilirlik için olmazsa olmaz haline geliyor. Aksi takdirde, bugün hala eski usul gazetecilikten gelen bazı insanların gazetecilikteki en temel dönüşümlere bile adapte olmakta zorlandığını ya da bununla bir kavga içine girdiğini ve bu yüzden geride kaldığını görüyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4338 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1536x1024.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Değişim ve dönüşümden söz ettik. Özellikle yapay zekâ teknolojilerinin hızla geliştiği bir dönemden geçiyoruz. Sizce yapay zekâ, medyada yaşanan bu değişim ve dönüşüme nasıl bir katkı sağlayacak?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben yapay zekânın yaratacağı değişimlerin daha çok olumlu olacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar genellikle yeni, farklı ya da yabancı bir şeyle karşılaştıkları zaman tepkileri duygusal oluyor. O duygusal tepkiden çıkıp da daha sakin bir şekilde bakmak çok zor. “Eski olanı kaybedeceğiz, gazetecilik bitecek, sanat elden gidecek, her şeyimizi elimizden alacak” gibi söylemler bu duygusal tepkilerin sonucu.</p>
<p>Burada yapılan en büyük hatalardan bir tanesi, sektörün Sam Altman gibi isimlerin bu duygusallığa oynadığını fark etmemesi. “Yapay zekâ şöyle olacak, AGI beş yıla geliyor, üç yıla şöyle olacak” tarzında söylemler aslında tamamen bir pazarlama taktiği. Evet, teknoloji çok hızlı gelişiyor, buna itirazım yok. Ama bu söylemlerle bilinçli olarak duygusal bir tepki yaratılıyor ve bu tepkinin yarattığı hype üzerinden ilerlemek isteniyor. Gazetecilik sektörü için de, sanatçılar için de bu geçerli. Bunun sonucunda birçok insan aynı duygusallıkla ama bu sefer negatif taraftan tepki veriyor. “Yapay zekâyı asla istemiyoruz, işimizi elimizden alacak, internette doğru bilgi kalmayacak, interneti öldürecek” gibi tamamen bir korku senaryosu, distopya senaryosu yazılıyor. Dönüp baktığımızda, evet, çok büyük bir değişim olacak ama bu değişim bir sabah kalktığımızda her şeyin altüst olması şeklinde gerçekleşmeyecek. Belki fark etmeden attığımız o küçük küçük adımların ardından, beş yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, aslında bambaşka bir yere geldiğimizi göreceğiz. Tam da bu yüzden duygusal tepkiler vermek yerine, sakin bir şekilde oturup “Bununla ne yapılabilir, nelere dikkat etmek gerekir?” diye kafa yormak gerekiyor. Çoğu insan bunu yapmıyor. Bu tepkilerin büyük kısmını neden ciddiye almadığımın en güzel örneklerinden birini bana <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> verdi. Yılın başlarında Disney ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla “Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak” gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı. Şu anda Sora üzerinden, biz Türkiye’de henüz erişemiyor olsak da, Disney karakterleriyle video üretmek serbest artık. Burada yapılan temel hata şu: Büyük şirketlerin sanatçıları, üreticileri ya da bireyleri düşüneceği sanılıyor. Oysa tarihte bunun hiçbir zaman böyle olmadığını gördük. Bu durumun aynısını 2000’lerin başında müzik sektöründe yaşadık. Napster ve korsan MP3’ler konusunda müzisyenler müzik şirketlerine güvenmişti. “Bizi kurtaracaklar yoksa korsan yüzünden aç kalacağız” diyorlardı. Sonuçta ne oldu? Napster bitti. Bunun yerine Spotify gibi platformlara geçildi. Bugün bir sanatçının Spotify’da bir dolar kazanabilmesi için şarkısının en az 5–10 bin kez dinlenmesi gerekiyor. Düşününce, korsan dönem belki de daha iyiydi, en azından bir beklenti yoktu. Burada gerçekten bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Bana kalırsa yapay zekânın yaratacağı en büyük şoklardan biri ürettiğimiz şeye dair sahiplik ve bunun ekonomisiyle ilgili bildiğimiz pek çok kavramdan vazgeçmek zorunda kalmamız. Çünkü klasik telif hakkı yaklaşımıyla yapay zekâya baktığımızda, ortada bu sisteme hiç uymayan bir yapı var.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4344 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png" alt="" width="358" height="537" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context.png 1024w" sizes="(max-width: 358px) 100vw, 358px" /></p>
<p>Çoğu insan bu sistemlerin nasıl çalıştığını hala bilmiyor. Örneğin, “Van Gogh tarzında bir görsel üret” dediğinizde ya da “Bu bilgileri New York Times dilinde haberleştir” dediğinizde, sanki yapay zekânın arkasında Van Gogh’un tablolarını ya da New York Times arşivini açıp okuyan bir kütüphane varmış gibi düşünülüyor. Oysa böyle bir şey yok. Ortada aşırı derecede kompleks biçimde eğitilmiş bir sistem var ve bu sistemin içine girip tek tek hangi veriye eriştiğini görmemiz mümkün değil. Korsan ürün üzerinden gidelim: Korsan müzikte ya da filmde, içeriğin birebir kopyasını indirip bilgisayarımıza koyuyorduk. Yapay zekâda böyle bir şey söz konusu değil. Eğer bunu telif ihlali sayarsak, örneğin ben gitar çalmayı öğrenirken Metallica parçalarını çalıştığımda, onlardan nota öğrendiğimde ya da onlardan esinlenerek benzer bir şey ürettiğimde bu da telif ihlali sayılmalı. Çünkü yasalar gözünde o yapay zekâ modelini eğitmek için bir materyal kullanmakla benim kendimi eğitmek için bir kitap okumam, bir resmi incelemem aynı şey haline gelecek. Burada da karşımıza iki senaryo çıkıyor: Ya telif hakkı kavramını bu şekilde genişleteceğiz ve kendimizi çok daha kısıtlayıcı bir ortamda bulacağız.</p>
<p>Zamanla bildiğimiz telif tanımından vazgeçip tamamen yeni bir konsept üretmemiz gerekecek. Ben kişisel olarak ilkini kesinlikle istemem. Ama telif haklarının tarih boyunca daha çok büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve hep bu doğrultuda güncellendiğini de düşündüğümden, telifin yerine yeni bir şey üretmenin artık bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim. Eğer böyle bir dönüşüm yaşanırsa ve kimse buna hazırlıklı olmazsa, kendimizi oldukça kaotik bir ortamın içinde bulmamız da çok olası. Yani ilkini kesinlikle istemem ben kişisel görüşümü söyleyecek olursam. Diğer yandan, telif haklarının şu ana kadar tarih boyunca sadece büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve sürekli o şekilde güncellendiğini de düşündüğümden dolayı, tamamen telifin yerini alacak yeni bir şey üretmenin artık hani yapay zekâyla birlikte bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim ben. Eğer öyle bir şey olursa hiç kimse buna hazırlıklı olmayacağından dolayı kendimizi çok kaotik bir ortamda bulacağız gibi geliyor bana.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Yılın başlarında <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla ‘Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak’ gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı.”</span></p></blockquote>
<p><strong>Umut Yiğit: Peki, telifin yerini alabileceğini söylediğiniz bu yeni konsept somut olarak neye benziyor? Aklınızda veya dünyada tartışılan alternatif bir model var mı?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Birçok şey mümkün ama diğer yandan şöyle bir durum da var: İnsanlığın üretim ve yaratıcılık tarihini düşündüğümüzde telif aslında çok yeni bir kavram. Yani ona bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmamız da gerek yok. Elbette bir karşılık meselesi var ama yaratıcı bir üretimi alıp kullanmanın karşılığını mutlaka telif üzerinden düşünmek zorunda da değiliz. Bunun için farklı mekanizmalar, farklı modeller üretilebilir. Mesela yakın zamanda çok ilginç, deneysel bir projeye denk gelmiştim. Bir yazar dijital olarak bir kitap yayımlamış ve kitabı satın aldığınızda, kaynakçada adı geçen herkese ödediğiniz ücretin yüzde 30’unu paylaştıran bir sistem kurmuş. Yani alıntı yaptığı, referans verdiği isimlere telif ödemek yerine, onları doğrudan satın alma mekanizmasının içine dahil etmiş. Burada mesele sadece telif değil. Durum yaratıcı sektörlerin ve gazeteciliğin tüm ekonomik modelini sil baştan kurgulamayı gerektiren bir noktaya da evrilebilir. Günümüz koşullarında bu alanın ne kadar sıkıntılı olduğunu düşündüğümüzde, zaten bu bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Çünkü kendi üretiminizle, yaratıcılığınızla hayatınızı sürdürebilmek gerçekten hiç kolay değil. Bugün bunu yapabilmek için ya çok büyük bir isim olmanız ya da çok büyük bir şirketin parçası olmanız gerekiyor. Bu yüzden telif tartışmasının da ötesinde alternatif ekonomik yapıları düşünmek ve denemek gibi bir ihtiyaç da söz konusu olacak. Yapay zekâ muhtemelen birçok farklı sebepten dolayı bu süreci hızlandıracak. Bundan bir iki sene önce yapay zekânın gazetecilikte yeni yeni tartışılmaya başlandığı bir dönemde katıldığım bir etkinlikte şunu söylemiştim: Dijital haberciliğin o klasik, tıklanma temelli ekonomik modelinin artık sonuna geldik. Bunun da iki temel sebebi var ve ikisi de yapay zekâ kaynaklı. Birincisi, eğer bu model üzerinden para kazanmak istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz. istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz.</p>
<p>Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da çok basit bilgileri arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana tıklamasıyla geliyor. İnsanlarda “bu haber sitesine gireyim, okuyayım” alışkanlığını yaratacak düzeyde bir üretim olmadığı için zaten böyle bir şey söz konusu değil. Üstelik insanlar artık bu tür soruları Google’a sormak yerine ChatGPT’ye, Gemini’ye falan soruyor.</p>
<p>Dolayısıyla tıklama ihtiyaçları da kalmıyor. Bunlar yaygınlaşmaya başladıkça tıklanma sayıları da zaten düşmeye başlayacak ve ekonomisini, gelir modelini tamamen buna dayandırmış kurumların ayakta kalma şansı da otomatik olarak bitmiş olacak. Geriye de bir şekilde özgün haber üretenler kalacak; gerçekten farklı bir ürün sunanlar. Yani sadece arama yaptığında market kataloğunu ilk sırada çıkaranlar değil; gerçekten haber verenler, yenilikçi ve farklı şeyler deneyenler. Bunu söylediğimde gazeteci camiasında pek çok kişinin hoşuna gitmiyor ama geriye sadece premium ürün üretenler kalacak. Yani artık salt var olmak yetmiyor, bir ekstranızın olması gerekiyor. Çünkü artık internette her şey fazlasıyla var ve bunların büyük bir kısmı oldukça kalitesiz.</p>
<p>İnsanların dikkatini çekebilmek ve akılda kalabilmek için ortaya net bir kalite farkı koymak gerekiyor. Mesela İngiltere’de dünyaya hitap eden, uluslararası yayın yapan onlarca farklı medya kuruluşu var ama dünyanın neresine giderseniz gidin herkesin bildiği Financial Times’tır, Guardian’dır. Amerika’da da aynı şekilde Washington Post ve New York Times bilinir. Dünya çapında olmanız gerekmiyor belki ama en azından ülkede ayırt edilebilecek bir iş yapmalısınız. Bu saatten sonra ancak bu sayede, internetin o bilgi seli içinde ayakta kalıp sürdürülebilir bir gelecek kurabilirsiniz.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4347 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png" alt="" width="491" height="327" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context.png 1536w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Peki, Türkiye’de geliştirilen Kumru AI hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi. Bizim kullandığımız ChatGPT, Gemini, Claude ya da açık kaynakların hepsi, ilk eğitimden sonra reinforcement learning dediğimiz ve farklı aşamalardan geçen modeller. Yani ilk ana eğitimden sonra ikincil, üçüncül eğitimlerden geçirilip bizim kullanımımıza sunuluyor. Kumru’da ise test etmemiz için açılan model sadece ana eğitimi tamamlanmış, o ikinci ve üçüncü aşamalardan henüz geçmemiş bir modeldi.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi.”</span></p></blockquote>
<p>Bunun kimseye açık olmaması gerekiyordu. En fazla belli sektörlerden ya da akademik alandan, test amaçlı sınırlı sayıda insana özel olarak açılıp, ardından bu reinforcement learning aşamalarına girmesi gerekiyordu. Bu hata yapıldığı için de doğal olarak internette büyük bir espri malzemesine dönüştü. Diğer yandan tamamen Türkçe kaynaklarla eğitilmiş bir model görmeyi gerçekten çok istiyorum. Çünkü bu modeller genellikle internetteki her şeyle eğitildikleri için çok daha genel bir bilgi perspektifi ne sahipler.</p>
<p>Tamamen Türkçe ile eğitilmiş bir modelin dil kullanımı çok daha farklı olabilir. Üreteceği sonuçlar, yaklaşımı da çok farklı olabilir. Modelin eğitildiği dile bağlı olarak karakterinin ve kapasitesinin nasıl değişeceğini görmek benim en çok merak ettiğim şeylerden biri. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı ülkelerde bu tür denemeler yapılıyor ama hepsi hala çok erken aşamalarda. Keşke bu kadar aceleye getirilmeseydi de espri malzemesine dönüşmeseydi. Biraz daha beklenip o ikincil ve üçüncül aşamalardan geçmesi sağlansaydı.</p>
<p>Çünkü internet maalesef böyle konularda fi l hafızasına sahip. Daha gelişmiş bir versiyonu geldiğinde bile birçok insan sırf bu yüzden ciddiye almayabilir. Bu da onlar için ciddi bir sıkıntı olur. Bunu ChatGPT’de de gördük. Hata yapma oranı azaltılıp, insanlara yaklaşımına daha fazla moderasyon eklendiği zaman Reddit’te “ChatGPT artık çok soğuk konuşuyor, çok ciddi oldu, bu ne böyle” diye isyanlar çıktı. Hatta “arkadaşımı kaybettim” diye ağlayan postlar bile vardı. Biz insanlık olarak bir yandan kendimizi her şeyin yukarısındaymış zannediyoruz ama bizim gibi konuşan bir yazılımla karşılaştığımızda da aşırı derecede bağlanıyoruz. Kumru düzelip daha düzgün konuşmaya başladığında, “Niye böyle ciddi konuşuyor?” diye Ekşi Sözlük’te şikayetler görürüz. Bundan eminim.</p>
<p><strong>A.Ş:</strong> Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir söyleşiydi.</p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben de çok teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Artık Taklit Edilecek Bir Asıl Yok: Simülakr ve Simülasyon</title>
		<link>https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 22:17:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[Baudrillard ve simülasyon evreni]]></category>
		<category><![CDATA[dijital çağ eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[jean baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik inşası]]></category>
		<category><![CDATA[postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[simülakrlar]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aslı Şen Baudrillard ve Simülasyon Evreni: Tüketim Toplumunda Kimlik Arayışı “Batı Avrupalı toplumlar, iki yüz yıllık modernleşme serüveninin sonunda dünyaya sundukları ideolojik, politik ve kültürel model olma vasfını yitirmişlerdir. Ancak simülasyon evreni, bu büyük çöküşü ustalıkla gizlemektedir.” Sabah uyandığında eline aldığın cam ekranda beliren o dünya, gerçekten bir sosyalleşme olanağı sunuyor mu? Yoksa seni önceden  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/">Artık Taklit Edilecek Bir Asıl Yok: Simülakr ve Simülasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aslı Şen</strong></p>
<h1>Baudrillard ve Simülasyon Evreni: Tüketim Toplumunda Kimlik Arayışı</h1>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">“Batı Avrupalı toplumlar, iki yüz yıllık modernleşme serüveninin sonunda dünyaya sundukları ideolojik, politik ve kültürel model olma vasfını yitirmişlerdir. Ancak simülasyon evreni, bu büyük çöküşü ustalıkla gizlemektedir.”</p>
</blockquote>
<p>Sabah uyandığında eline aldığın cam ekranda beliren o dünya, gerçekten bir sosyalleşme olanağı sunuyor mu? Yoksa seni önceden yazılmış bir senaryonun içine mi çağırıyor? Üzerindeki ceketin markası, sevgiline aldığın hediyenin etiketi, paylaştığın videodaki estetik kadraj ya da yüzüne eklenen o kusursuz filtre… Tüm bunlar gerçek mutluluktan ziyade bir tür mutluluk simülasyonunun parçaları. Bu görünmez düzen, seni yalnızca tüketime yönlendirmiyor; aynı zamanda varlığını tüketim üzerinden kurmaya zorluyor olabilir mi? Seçim yaptığına inanırken, çoktan seçilmiş imgeler arasında dolaşıyor olabilir misin? Seni, beni ve hepimizi sorgusuz sualsiz birer tüketim makinesine dönüştüren bu örtülü evren, Baudrillard’ın yıllar önce haber verdiği o devasa “hipergerçeklik” laboratuvarından başka bir şey olmayabilir mi?</p>
<h2>Tüketim Toplumu: İhtiyaçtan Göstergeye Geçiş</h2>
<p>Bu simülasyon evrenine geçişi daha iyi anlatabilmek için öncelikle Baudrillard’ın Tüketim Toplumu kavramına değinmeliyiz. Düşünüre göre Modern Batı toplumlarında tüketmek, ihtiyaçları karşılayan bir eylem olmaktan çoktan çıktı. Nesneler artık kullanım değerlerinden ziyade, taşıdıkları anlamlar üzerinden dolaşıma giriyor. Birey, bu nesneleri tüketirken aslında belli bir yaşam tarzını, bir konumu ve dolayısıyla bir kimliği satın aldığını sanıyor. Böylece tüketim nesneleri pasif birer araç olmaktan çıkarak bireyin davranışlarını, arzularını ve kendini algılama biçimini şekillendiren belirleyici bir güç haline geliyor. Sonuç olarak bu nesneler, gündelik ihtiyaçları karşılayan araçlar olmaktan çıkıp sistemin sürekliliğini sessizce yeniden üreten çarkın dişlileri hâline geliyor.</p>
<p>Sözgelimi bir ayakkabı, artık yalnızca bir ayakkabı değildir; daha prestijli, daha vizyoner ya da toplumsal hiyerarşide “daha doğru bir yerde” durduğumuzu fısıldayan bir kimlik vaadidir. Bizler bu vaadi satın aldığımız ölçüde, sistemin içinde görünürlük kazanabiliyoruz. Kimlik anlayışımız bu dönüşümle birlikte, doğuştan gelen ya da coğrafi aidiyetlere dayanan bir yapı olmaktan uzaklaşıyor. Geçmişte bireyin ait olduğu sınıf, kültürel sermaye gibi medeniyet göstergeleri statüyü belirlerken; tüketim toplumunda bu rolü giderek sembolik tercihler üstlenmeye başladı. Hippi, gotik, clean girl gibi sıfatlar, izlenen filmler ya da sosyal medyada kullanılan estetik üslup gibi bireyin kendini nasıl konumlandırdığını anlatan işaretlerde kendini gösteriyor. Kimlik artık yalnızca yaşanan bir deneyim değil; kurulan, gösterilen ve sürekli güncellenen bir temsile dönüştü. Birey olabilmek ise bu sistemin dışında kalmamak adına bir köşe kapmaca oyununun içinde bulunmayı zorunlu hale getiriyor.</p>
<p>Sistemin devamlılığı açısından bu inanç oldukça kritiktir. Çünkü bu noktadan sonra bireyler, kendi ihtiyaçlarını karşılamak için değil, sistemin çarklarını döndürmek için emek vermeye başlar. Bu durum, Baudrillard’ın deyimiyle, geri dönülmez bir simülasyon evreninin kapılarını aralar. Bu evrende gerçek ile kopya arasındaki sınır kalkmış, gerçeklik yerini simülasyona bırakmıştır. Tüketim toplumunun fertleri için artık ihtiyaçlar nesnel bir zorunluluk değildir. Mutluluk bile, içi boşaltılmış ve pazarlanabilir birer göstergeye dönüşmüştür. İşte bu içi boşalmış göstergeler dünyası, bizi hakikatin zemininden tamamen koparan o büyük kırılmaya hazırlar. Tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bu çağda Baudrillard, “Gerçek ya da hakikatle olan bağımız bütünüyle kopmuştur” der. Batı toplumları, iki yüz yıllık modernleşme serüveninin sonunda dünyaya sundukları ideolojik, politik ve kültürel model olma vasfını yitirmişlerdir. Ancak simülasyon evreni, bu büyük çöküşü ustalıkla gizlemektedir. Bireyler, hangi kültürün mirasçısı olduklarını veya hangi yöne evrildiklerini sorgulamadan bu akışın içinde sürüklenmektedirler. Üstelik bu durum, bilinçli bir “saklama” eylemi de değildir; çünkü gizlemek olarak bahsettiğimiz durum, sahip olunan bir şeyi yokmuş gibi göstermektir. Her ne kadar gizlenmeye çalışılsa da gerçek hala oradadır ve ayrımı kolayca yapılabilmektedir. Oysa simüle etmek, bir gerçeği taklit etmekten ziyade, o gerçeğin belirtilerini bizzat üretmektir.</p>
<p>Örneğin, hastaymış gibi yapan biri sadece yatağa uzanıp rol yaparken; hastalığı simüle eden kişi vücudunda hastalığın belirtilerini gerçekten yaşar. Tıbbi açıdan belirtiler gerçektir, ancak semptomların kaynağı belirsizdir. Bu durumun hakiki bir hastalık olup olmadığının anlaşılamaması, psikoloji ve tıp biliminin de elini kolunu bağlamaktadır. Çünkü bütün semptomlar üretilebiliyorsa ve bir hastalığa ait semptom doğal bir olgu olma özelliğini yitirmişse, o zaman her hastalığın simüle edilebileceğini, hatta edilmekte olduğunu düşünebiliriz. İşte modern Batı toplumlarının trajedisi buradadır: Ortada artık taklit edilen bir asıl yoktur; sadece gerçeğin yerini almış, ondan daha gerçek görünen göstergeler vardır.</p>
<div id="attachment_4185" style="width: 759px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4185" class="wp-image-4185 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-749x1024.jpg" alt="" width="749" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-200x274.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-219x300.jpg 219w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-400x547.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-600x821.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-749x1024.jpg 749w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-768x1051.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-800x1094.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-1123x1536.jpg 1123w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-1200x1642.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-1497x2048.jpg 1497w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-scaled.jpg 1871w" sizes="(max-width: 749px) 100vw, 749px" /><p id="caption-attachment-4185" class="wp-caption-text"><strong>Arnolfini&#8217;nin Evlenmesi. Jan Van Eyck, 1434.</strong></p></div>
<h2>Gerçeğin Çöküşü ve Simülakrların Dört Aşaması</h2>
<p>Baudrillard, bu simülasyon evrenine geçişi simülakrların dört aşaması üzerinden açıklar. Bu aşamalar, gerçekliğin yavaş yavaş nasıl yer değiştirdiğini ve sonunda ayırt edilemez hâle geldiğini gösteren bir hat sunar. İlk aşama, Rönesans öncesini kapsar. Bu dönemde imge, temel bir gerçekliğin doğrudan yansımasıdır. Rütbeler, kıyafetler ve nişanlar gibi göstergeler, toplumsal hiyerarşiyi açık biçimde temsil eder. Bir kralın pelerinini yalnızca bir kral giyebilir; çünkü o pelerin bir “aksesuar” değil, temsil ettiği düzenin kendisidir.</p>
<blockquote><p>“İkinci aşama ise Aydınlanma Çağı ile başlar ve dengeler yavaş yavaş değişir. Perspektif bilgisinin gelişmesiyle sanatçılar, gerçeğe son derece yakın imgeler üretmeye başlar. Jan van Eyck’in Arnolfi’nin Evlenmesi Portresi’nde karşımıza çıkan güçlü perspektif bunun yerinde bir örneğidir.”</p></blockquote>
<p>Bu aşamada sahtecilik neredeyse mümkün değildir. Dünya ile gerçeklik arasındaki sınırlar nettir. İkinci aşama ise Aydınlanma Çağı ile başlar ve dengeler yavaş yavaş değişir. Perspektif bilgisinin gelişmesiyle sanatçılar, gerçeğe son derece yakın imgeler üretmeye başlar. Jan van Eyck’in Arnolfi’nin Evlenmesi Portresi’nde karşımıza çıkan güçlü perspektif bunun yerinde bir örneğidir. Resimdeki her detay anlam yüklüdür ve yüksek bir gerçekçilik taşır. Bu çağda sanatçılar, gerçekliği taklit edebilir bir alana kavuşur. Aynı dönemde ortaya çıkan matbaa, kopya üretebilen en önemli araç hâline gelir. Kitaplar artık bir rahibin elinden çıkan o tekil ve kutsal anlamı kaybeder. Basılan ilk kitaplar, el yazmasını taklit ederek sisteme sızar. Böylece bu çağ, alçının mermer gibi göründüğü, tiyatronun gerçek duygular üretiyormuş hissi verdiği bir “gibi yapma” evrenine dönüşür. Üçüncü aşama ise Sanayi Devrimi’nin getirdiği seri üretim evresidir. Fabrikalar, buhar ve elektrikle birlikte orijinal ve kopya arasındaki belirgin farkı artık gizlemektedir. Bu dönemde gazetelerin yaygınlaşması, fotoğraf makinesinin icadı gibi gelişmeler, imgeleri oldukça hızlı biçimde çoğaltılabilir, dağıtılabilir ve dolaşıma sokulabilir hale gelmesini sağlar.</p>
<p>Bu noktada gerçeklik, temsil aracılığıyla seri bir şekilde yeniden üretilir ve görsel olan, gerçeğin yerini almaya başlar. Dördüncü aşama ise içine doğduğumuz dijital ve postmodern çağdır. Medya araçlarının yaygınlaşması, dijital teknolojilerin gelişmesi ve reklamcılık sektörünün kitlelerin düşünme biçimleri üzerindeki etkisinin artmasıyla birlikte gerçeklik ile pazarlama iç içe geçer. Bireyler neye gerçekten ihtiyaç duyduklarını sorgulamak yerine kendilerine sunulan imgeler üzerinden arzularını tanımlar hale gelir. Günümüz teknolojileri bu durumu bir adım öteye taşır: sanal influencer’lar, deepfake videolar, Bitcoin ve metaverse&#8230; Hatta bugün yapay zekâ, simülakrın zirvesini inşa eder; hiç var olmamış bir geçmişin verilerinden, hiç yaşamamış insanların kusursuz yüzlerini üretir. Referansı olmayan, yalnızca kodlardan doğan bu yeni gerçeklik, taklit edecek bir “gerçek” arama zahmetine bile girmez.</p>
<h2>Hipergerçeklik: Orijinali Olmayan Kopyaların Dünyası</h2>
<p>Günümüzde özellikle sosyal medya, simülasyonun en görünür alanlarından biri hâline gelmiştir. Örneğin “anın tadını çıkarmak”, dikkatin bütünüyle o ana verilmesini gerektirir. Ancak bu anı göstermek, çoğu zaman o andan kopmayı zorunlu kılar. İlginç olan, bu çelişkinin herkes tarafından bilinmesine rağmen halen devam etmesidir. İçeriği üreten de izleyen de bu yapaylığın farkındadır. Buna rağmen kimse farkında değilmiş gibi davranır. Paylaşır, izler ve bu döngüyü sürdürür.</p>
<blockquote><p>“Sizce yağmurlu bir havada, çok para vererek aldığı Ugg botlar ıslanmasın diye sokakta çorapla koşan biri bu sistemden kurtulabilir mi? Ya da bu yazıyı okuyup huzursuz olan okur, sistemi çözdüğünü mü sanır? Yoksa tüm bu farkındalık, simülasyonun yalnızca bir başka katmanına mı aittir?”</p></blockquote>
<p>Bu aşamada artık herkes belli taklitleri kullanır. Bu taklitlerin dışında kalan hiçbir şey gerçek olarak kabul edilmez. Dahası taklit edilebilecek bir “orijinal” de kalmamıştır. Örneğin, Vikinglerin boynuzlu miğfer taktıklarına dair hiçbir arkeolojik kanıt bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalar, bu imgenin ilk kez 1876 yılında Alman besteci Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü adlı operasında kullanıldığını gösterir. İlk kopya burada üretilir. Ancak dördüncü aşamaya, yani günümüze gelindiğinde bu kopya, Viking denildiğinde akla gelen temel imgeye dönüşür. Artık tarihsel bir karşılığı olmasa da boynuzlu miğfer, Vikinglerin gerçeği olarak kabul edilir.</p>
<p>Simülakrların bütün aşamaları tamamlandığında bireyler bütünüyle bir simülasyon evreniyle karşı karşıya kalır. Bu evrende imgeler yalnızca anlam taşımaz; anlamın yerini alır. Jean Baudrillard, bu yeni çağda görüntülerin “ölümcül” bir güce sahip olduğunu bildirir. Ona göre artık dinler bile simüle edilmiş ve inanç, haçlar, ikonalar ve imgeler üzerinden işler hâle gelmiştir. Göstergeler, atıf yaptığı şeylerin önüne<br />
geçmiştir. Bu durum gündelik deneyimlerimizde de açıkça hissedilir. Aşırı dramatize edilmiş bir film, hiç yaşamadığımız duyguların karşılığını mı sunar, yoksa yalnızca duyguların kopyasını mı üretir? Sürekli maruz kaldığımız haber akışında, yaşananlar gerçek olsa bile giderek hissizleşmiyor muyuz? Bir haberin hemen ardından gelen reklamı, paylaşılan bir hikâyeyi ya da bir reality show’u aynı donuk bakışla izlemiyor muyuz?</p>
<p>Sosyal medyada popüler olduğu için yediğimiz yemekler, bizi bir adım öteye götürmeyen ama zorunlu olduğu söylenen işler, bir öncekinden neredeyse farksız olmasına rağmen “daha yenilikçi” sloganlarıyla satın aldığımız cep telefonları, tek tipleşmiş üretimle piyasaya sürülen hazır giyim markaları… Tüm bunlar, kimlik sandığımız şeyin aslında sistemi besleyen bir tüketim döngüsünden ibaret olup olmadığını düşündürür. Peki bu evrende bireyler daha çok tüketebilmek için çalışan ve bunu özgürlük sanan kölelere mi dönüşmüştür?</p>
<p>Baudrillard’a göre bu simülasyon evreninden çıkmak mümkün değildir. Ancak kitleler, bu düzene karşı bir tür tepkisellik geliştirebilir. Yoğun bir enformasyon bombardımanı karşısında anlamı reddetmek, ona duyarsızlaşmak ya da simüle edilen anlamları yeniden üretmemek, sistemin anlam kodlarını zayıflatabilir. Yine de Baudrillard bu durumu bir kurtuluş yolu olarak görmez. Çünkü bu direniş biçiminin kendisi bile, sistemin dışında bir eylem değil; sistemin önceden öngördüğü ve kapsadığı bir durumdur. Sizce yağmurlu bir havada, çok para vererek aldığı Ugg botlar ıslanmasın diye sokakta çorapla koşan biri bu sistemden kurtulabilir mi?</p>
<blockquote><p>Ya da bu metni okuyup huzursuz olan okur, sistemi çözümleyebildiğine gerçekten inanır mı? Yoksa tüm bu farkındalık, simülasyonun yalnızca bir başka katmanına mı aittir?</p></blockquote>
<p><a href="https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/">Artık Taklit Edilecek Bir Asıl Yok: Simülakr ve Simülasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</title>
		<link>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 10:45:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[jean baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[oguz adanir]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[simulakr]]></category>
		<category><![CDATA[simülakrlar]]></category>
		<category><![CDATA[simulasyon]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3834</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Irmak Çağlayan Jean Baudrillard’ı Anlamak: Prof. Dr. Oğuz Adanır ile Simülasyon Üzerine Jean Baudrillard’ın kavramları Türkiye’deki en yetkin anlatımlardan biri olan Prof. Dr. Oğuz Adanır, çok sayıda Baudrillard kitabının çevirisini üstlenmiş ve onun düşünce dünyasını Türkiye’de geniş kitlelere taşımıştır. Kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Baudrillard’ın düşünce dünyasını, simülasyon kuramını ve tüketim toplumu analizlerini derinlemesine ele alıyoruz.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/">Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="78" data-end="447"><em><strong>-Irmak Çağlayan</strong></em></p>
<h1 data-start="78" data-end="447">Jean Baudrillard’ı Anlamak: Prof. Dr. Oğuz Adanır ile Simülasyon Üzerine</h1>
<blockquote>
<p data-start="78" data-end="447"><span style="font-size: 14pt;">Jean Baudrillard’ın kavramları Türkiye’deki en yetkin anlatımlardan biri olan Prof. Dr. Oğuz Adanır, çok sayıda Baudrillard kitabının çevirisini üstlenmiş ve onun düşünce dünyasını Türkiye’de geniş kitlelere taşımıştır. Kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Baudrillard’ın düşünce dünyasını, simülasyon kuramını ve tüketim toplumu analizlerini derinlemesine ele alıyoruz.</span></p>
</blockquote>
<p style="padding-left: 40px;" data-start="449" data-end="638"><strong data-start="449" data-end="462">Aslı Şen:</strong> <strong>Oğuz Hocam, hoş geldiniz. Biz sizin kariyerinizi ve çalışmalarınızı yakından takip ediyoruz ancak okurlarımız için izleyebilir miyiz kendinizi tanıtmanızı rica edebilir miyiz?</strong></p>
<p data-start="640" data-end="1140"><strong data-start="640" data-end="656">Oğuz Adanır:</strong> Telgraf usulü bir özet geçmem gerekirse İzmir’de doğdum. Ortaokuldan sonra İstanbul’a, ardından 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geldim. Lisans, yüksek lisans ve doktora çalışmalarımı Sorbonne’da tamamladım. Bu çalışmaları esnasında sosyoloji ve iletişim bilimleri üzerine çalıştım. Türkiye’ye dönmemle birlikte Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema-TV bölümünde öğretim üyeliğine başladım. Oradan emekliye ayrıldım ve bugün de evden çalışmaya devam ediyorum.</p>
<p style="padding-left: 40px;" data-start="1142" data-end="1305"><strong data-start="1142" data-end="1161">Irmak Çağlayan: Baudrillard’ın pek çok kitabının kapağına baktığımızda çevrilen olarak sizin adınızı görüyoruz. İlk olarak ne zaman ve hangi eserle tanıştınız?</strong></p>
<p data-start="1307" data-end="1555"><strong data-start="1307" data-end="1316">O.A.:</strong> Baudrillard’ın okuduğum ilk kitabı <em data-start="1352" data-end="1369">Tüketim Toplumu</em> oldu. O sıralarda Paris’te doktora öğrencisiydim. Kitabı biraz geç keşfettiğimi fark ediyorum çünkü o dönemde Marx ve Marksizm üzerine yoğunlaşmıştım. Sonra çevreme de yaymaya başladım.</p>
<p data-start="1557" data-end="1860">Bir İngiliz yayınevinin Seuil’e gönderdiği Baudrillard terminolojisinin en kolay anlaşılmasını sağlayan metni gördüm. O yüzden onun başında <em data-start="1697" data-end="1724">Simülasyon ve Simülakrlar</em> kitabını yaptım. Bu yayınlanan 10. baskıya kadar geldi. 2010’lu yıllara gelindiğinde Türkiye’de Baudrillard daha çok tanınmaya başladı.</p>
<p data-start="1862" data-end="2278">Baudrillard’ın 35-40 civarındaki metninin neredeyse tamamını okumuşumdur. Onun dışında hem onun hakkında hem de hakkında yazılanları okudum. Orada 15 civarında kitap okumuşumdur. Baudrillard’ın düşünceleri üzerine kendi yaptığım bir çalışma da mevcuttur. Kendisiyle tanıştığımda bir mülakat yaptım. Davetimiz üzerine İzmir’e geldi ve burada bir konuşma yaptı. Ben de Paris’e gittim ve onunla uzun bir söyleşi yaptım.</p>
<p data-start="2280" data-end="2444">Biraz da oturup sohbet ettim. Onun çok mütevazı biri olduğunu söyleyebilirim. Çok az konuşan, çok az yorum yapan, çok fazla insanlarla iletişime girmeyen birisiydi.</p>
<p data-start="2446" data-end="2627"><strong data-start="2446" data-end="2455">I.Ç.:</strong> <strong>Kafelerde oturduğunuzdan ve konuştuğunuz konulardan bahsettiniz, Baudrillard akademisyen ve yazar kimliği dışında nasıl biriydi? Tanışma sürecinizden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p data-start="2629" data-end="3170"><strong data-start="2629" data-end="2638">O.A.:</strong> Nasıl biri olduğunu aslında bana değil, eşine sormak lazım. O daha iyi bilir. Biz ancak bir süre görüşüp, belli konulardan sohbet ediyorduk. Özellikle çarpıcı bazı konular oluyor elbette. Mesela terminlerin yanlış kullanılmasından hiç hoşlanmaz. Sürekli olarak yanlış şekilde kullanılmasına tepki gösterirdi. Yani onun kullandığı şekilde kullanılmasını isterdi. Yanlış bir şekilde söylerseniz o düzeltmeler muhakkak yapar. Ama genelde çok sakin biriydi, oturup rahat sohbet edebilirdiniz. Sizi dinler, düşünür, sonra cevap verirdi.</p>
<p data-start="3172" data-end="3643">Mesela telefonda da konuştuğumuz oldu. Özellikle Seytanın Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği adlı bir çevirim vardı. O kitabın bazı bölümlerinde o anlama geldiğini bir türlü çözememiştim. Telefon ettim ve fikrini sordum. “Ne istersen yap, nasıl istersen koy.” dedi. Ben de İzmir’deki Fransız entelektüellerden birine danıştım. Onlar o şekilde bir çözüm önerdiler. Bu çeviri sürecinde aslında onu çok iyi anladığımı söyleyemem. Ama çeviri yapmayı öğrendim diyebilirim.</p>
<p data-start="3172" data-end="3643"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3835 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-229x300.png" alt="" width="229" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-200x261.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-229x300.png 229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1.png 231w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></p>
<p data-start="3645" data-end="3833"><strong data-start="3645" data-end="3661">Deniz Benzer:</strong> <strong>Sizi kişisel tanışmaya götüren hikâyeyi öğrenebilir miyiz? Nasıl oldu da Baudrillard ile yüz yüze tanıştınız, nasıl bir yolculuğun ardından böyle bir ilişki geliştirdiniz?</strong></p>
<p data-start="3835" data-end="4407"><strong data-start="3835" data-end="3844">O.A.:</strong> Baudrillard benim doktora tezimin bibliyografyasında yer alıyor. Çünkü ben tezimi yazmanın bitirdikten sonra onun kitaplarını tanıştım. 1977 yılının sonlarına doğruydum. Doktora çalışmamı teslim etmiştim ve o dönem Zürih’e gittim. Orada tesadüfen müthiş çarpıcı bir düşünürle karşılaştım. Fransız ve özellikle Kuzeybatı Avrupa’nın; İngiltere, Almanya gibi ülkelerin içinde bulunduğu toplumsal durumla ilgili eleştirel düşünceler geliştiren, insanı sorgulamaya iten biriyle karşılaştım. O dönem 1978’in başında tez savunmamı yaptım. Ondan sonra Türkiye’ye döndüm.</p>
<p data-start="65" data-end="535"><strong data-start="65" data-end="535">“Sessiz Yığınlar ile başladığımız çeviriler, bizim Dokuz Eylül Üniversitesi olarak bir kitap basma girişimimize dönüştü. Kendisinin ilk kitabının çevirisini yapabilir miyiz diye rica ettik. Bize ücretsiz olarak verdi ve para kazanınca ödeyebilirsiniz dedi. İlk kitap o şekilde yayımlandı. Sonra geri gel, şimdi Türkçeden baktık 15-16 kitabın çevirisini ama toplamda 30 civarında Türkçeye çevrilmiş kitabı var. Oldukça tanınan ama bilinmeyen bir isim haline geldi.”</strong></p>
<p data-start="537" data-end="600"><strong data-start="537" data-end="546">D.B.: Baudrillard kitabında neyi? Hangi kitapla yer alıyor?</strong></p>
<p data-start="602" data-end="890"><strong data-start="602" data-end="611">O.A.:</strong> <em data-start="612" data-end="660">Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler</em> adlı kitapta yer alıyor. Tabii bu gördüğünüz 4 ya da 5, gözden geçirilmiş yeni baskı olduğu için o kitap her baskıda gelişti. İlk hali oldukça zayıftı, şimdi son halini aldı. 35 yıl oldu yayımlanalı, hatta daha fazla da olabilir.</p>
<p data-start="892" data-end="1405">İlk tanışmamız böyle oldu. Sonra iletişim koptu. Sessiz Yığınlar ile başladığımız çeviriler, bizim Dokuz Eylül Üniversitesi olarak bir kitap basma girişimimize dönüştü. Kendisinin ilk kitabının çevirisini yapabilir miyiz diye rica ettik. Bize ücretsiz olarak verdi ve para kazanınca ödeyebilirsiniz dedi. İlk kitap o şekilde yayımlandı. Sonra geri gel, şimdi Türkçeden baktık 15-16 kitabın çevirisini ama toplamda 30 civarında Türkçeye çevrilmiş kitabı var. Oldukça tanınan ama bilinmeyen bir isim haline geldi.</p>
<p data-start="1407" data-end="1599"><strong data-start="1407" data-end="1416">D.B.:</strong> <strong>Sizin tanıştığınız veya çevrilen başladığınız dönemde şu anki gibi küresel ölçekte popüler biri miydi yoksa sonrasında mı popüler oldu? Türkiye özelinde sizin bilinirliği kazandırdı?</strong></p>
<p data-start="1601" data-end="2598"><strong data-start="1601" data-end="1610">O.A.:</strong> Türkiye için öyle denebilir ama ben zaten 1977’de tanıştım. O, Fransa’da 1968’de *Nesneler Sistemi’nin yayımlanmasıyla birlikte bu kitaba göre tanınıyordu. Ondan sonra 1970’de <em data-start="1787" data-end="1804">Tüketim Toplumu</em> ve en önemlisi metinlerinden biri olan <em data-start="1844" data-end="1874">Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm</em> 1976 yılında yayımlanmıştır. Yani Fransa’da bilinmesine rağmen göz ardı edilen bir düşünürken, o tarihlerde Amerika’da çok önemli bir üniversitenin sahibi sayılan New York Amerikan Üniversitesi’nde tanınmıştır. Hem orada tanındı, 1970’li yılların ikinci yarısında itibaren Amerika’da tanınmasının bir nedeni olarak orada dersler vermesi gösterilir. Kendisi Amerika’da çok önemli üniversitelerde dersler vermiştir. Tabii Amerika deyince Kanada tarafını da unutmamak lazım orada da ciddi katkıları vardır. Zaman içinde giderek yaygınlaştı. 1982’de tanıştık ama Baudrillard’ı Türkiye’ye ancak 2004 yılında getirebildik. Hemen gel deyince gelen cinsten bir insan değildi. Ben o tarihlere kadar yedi yıl kadar kitap çevirmiştim.</p>
<p data-start="2600" data-end="3014">Baudrillard ile ilk kez 1982’de karşılaştık. Türkiye’den Fransa’ya dönmüştüm, o süre içinde bu adamla mülakat yapmıştım. Ama o tarihte ne biliyordum ne de çeviri anlamında çok şey yapmıştım. Daha sonra tekrar bir şekilde iletişim kurduk. Önce Nanterre Üniversitesi’nde tanıştım, daha sonra tekrar Sorbonne’da karşılaştık. Bu sırada kendisi Amerika’ya gidip geliyordu. Daha sonra tekrar bir şekilde iletişim kurduk.</p>
<p data-start="3016" data-end="3372">Evine telefon ettim. Nereden geldiğimi sordum. Türkiye’den geldiğimi söyledim. Hemen ertesi gün bana randevu verdi. Paris’te République Meydanı’na yakın bir yerde, bir lojmanda oturuyordu. Mustafa Altıntaş adlı arkadaşım ve fotoğrafçılık ilgilenen ressam bir arkadaşımdan yardım alarak, onunla birlikte gittik. 1982 yılında kendisiyle ilk görüşmemi yaptım.</p>
<p data-start="37" data-end="264">Türkiye’de yayınlanan bir makale yazmıştım. Onun dışında başka bir şey yoktu. Yani çevirileri Türkiye’ye kazandırmaya ilk ben başladım. Sonra zaman içinde başka kişiler de katkıda bulundu, ama çeviri süreci bu şekilde ilerledi.</p>
<p data-start="37" data-end="264"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3836 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-239x300.png" alt="" width="239" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-200x251.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-239x300.png 239w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1.png 269w" sizes="(max-width: 239px) 100vw, 239px" /></p>
<p data-start="266" data-end="471"><strong data-start="266" data-end="275">D.B.:</strong> <strong>Baudrillard deyince Türkiye’de sizin isminiz öne geliyor. Bazı durumlarda gerçekten sınırlı mı bırakıldı? Baudrillard’ın çok özel bir doktora savunma jürisi var. Bu isimler nasıl bir araya geldi?</strong></p>
<p data-start="473" data-end="811"><strong data-start="473" data-end="482">O.A.:</strong> Orada ortak biraz karışık. Çünkü ne yazarsanız yazın herkes bir yerden başlar. Liseyi bitirdikten sonra Reims’ten Paris’e geliyor. Paris’te lise öğrenimini yapıyor. Sonra Sorbonne’a giriyor. İletişim alanında eğitimini sürdürüyor. Ardından eğitim sürecini tamamen bırakıyor ve Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi oluyor.</p>
<p data-start="813" data-end="1014">Herhalde en önemli dönüm noktalarından biri 1968 olaylarıdır. Bu süreçte öğrencilerle birlikte hareket ediyor ve sistem karşıtı bir tavır alıyor. Daha sonra Amerika’ya gidip geliyor ve dersler veriyor.</p>
<p data-start="1016" data-end="1279">Her şeyde olduğu gibi onun düşüncesi de bir anda ortaya çıkmıyor. Barthes’tan etkileniyor, Bourdieu’dan etkileniyor. Marcel Mauss’un çalışmalarından etkileniyor. Lacan’dan etkileniyor. Ama bu isimlerin hiçbirine birebir bağlı kalmadan kendi teorisini oluşturuyor.</p>
<blockquote>
<p data-start="1281" data-end="1527">“Dostu François L’Yvonnet, editörlüğünü yaptığı ve yaklaşık 30 entelektüelin Baudrillard hakkındaki yazılarından oluşan kitapta şöyle diyor: ‘Baudrillard’ı öyle hemen paldır küldür anlayabilmek mümkün değil. Zaman içinde belli aşamalar var.’”</p>
</blockquote>
<p data-start="1529" data-end="1819">Her şey konusunda hem de diğer konularda çeviriler var. Muhtemelen Henri Lefebvre ile o sıralarda tanışıyor. Lefebvre onun akademik kariyerinde etkili oluyor. Daha sonra Nanterre Üniversitesi’nde ders vermeye başlıyor. Bu dönem aslında onun akademik hayattan uzaklaşmaya başladığı dönemdir.</p>
<p data-start="1821" data-end="2066">Çünkü o sırada Foucault’yu unutmak adına uzun bir makale yazıyor. Bu makaleyi Foucault’ya gönderiyor. Foucault o zaman Nanterre’de öğretim görevlisidir. Bu makale üzerine Foucault ile arasında bir kırılma yaşanıyor ve fikir ayrılıkları oluşuyor.</p>
<p data-start="2068" data-end="2274">Çünkü üniversitede kademe atlayabilmesi için belirli sınavlara katılması gerekiyor. Bu sınavları geçemediği için üniversite içerisinde yükselme şansı bulamıyor. Bir süre sonra üniversiteyle bağları kopuyor.</p>
<p data-start="2276" data-end="2428"><strong data-start="2276" data-end="2285">D.B.:</strong> <strong>Hocam bahsettiğiniz üzere Roland Barthes, Bourdieu gibi kilit bir isim, Baudrillard’ın çalışmalarına bir katkısı ve etkileşimi nasıl olmuştur?</strong></p>
<p data-start="2430" data-end="2650"><strong data-start="2430" data-end="2439">O.A.:</strong> Böyle bir şey söylemek mümkün değil. Çünkü Baudrillard 1970’li yılların sonunda özgürleşmeye başlıyor. Zaten kitaplarının bir kısmı, 1970’lerin sonundan itibaren kendi düşünce sistemini oluşturduğu metinlerdir.</p>
<p data-start="2652" data-end="3061">Mesela kendini hiçbir zaman bir sosyolog olarak görmez. Dostu François L’Yvonnet, editörlüğünü yaptığı ve yaklaşık 30 entelektüelin Baudrillard hakkındaki yazılarından oluşan kitapta şöyle diyor: “Baudrillard’ı öyle hemen paldır küldür anlayabilmek mümkün değil. Zaman içinde belli aşamalar var.” Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm kitabında nesnelerin, insanların ve kültürün nasıl işlediğini anlatır.</p>
<p data-start="3063" data-end="3266">François L’Yvonnet, <em data-start="3083" data-end="3100">Tüketim Toplumu</em>’nun son baskısı için yazdığı önsözde Baudrillard’ın düşüncelerini şöyle özetler: “O bir sosyolog değildir. O bir filozof olarak görülmemelidir. O bir eleştirmendir.”</p>
<p data-start="46" data-end="436">Az önce söz ettik, Foucault’yu unuttun diyor çünkü Foucault’nun hiçbir zaman üzerinden pek fazla bir şey bilmediği bir dönem var. Yani bu dönemde kendisine Baudrillard’ın düşüncesinin oldukça farklı bir şekilde geliştiği söylenebilir. Daha sonra yeniden Foucault ile karşılaşıyor ve bu karşılaşma önemli bir kırılma noktası oluyor. Bu süreçte Baudrillard’ın düşüncesi daha da keskinleşiyor.</p>
<p data-start="438" data-end="722">Zaten Marx hakkında söyleyecek çok fazla şey yok. Marx sadece ekonomiyle ilgili değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin analizini de yapar. Baudrillard ise bu analizleri farklı bir düzleme taşır. Ona göre artık üretim ilişkileri değil, tüketim ilişkileri belirleyici hale gelmiştir.</p>
<p data-start="724" data-end="1055">Bu kavramın evrimini Halil Soylu’nun <em data-start="761" data-end="774">Antropoloji</em> adlı çalışmasında kitapta görebilmek mümkün. Baudrillard Marx yerine Mauss’u tercih eder. Marcel Mauss’un <em data-start="881" data-end="890">Armağan</em> adlı eserinden çok etkilenmiştir. Mauss’un armağan kavramı üzerinden geliştirdiği düşünce, Baudrillard’ın tüketim toplumuna dair analizlerinde önemli bir yer tutar.</p>
<p data-start="1057" data-end="1211">Bu bağlamda Marx’ın sadece üretim üzerinden yaptığı analizlerin yetersiz kaldığını söyler. Baudrillard, tüketimin toplumsal ilişkilerdeki rolünü vurgular.</p>
<p data-start="1213" data-end="1307"><strong data-start="1213" data-end="1222">D.B.: Peki bu bahsettiğiniz birey tipinde Marcus’un tek boyutlu insanına benzerlik var mı?</strong></p>
<p data-start="1309" data-end="1648"><strong data-start="1309" data-end="1318">O.A.:</strong> Onunla da hesaplaşıyor aslında. Sanırım Gösterge Ekonomisi başlıklı metinlerinde Marcus’la hesaplaştığı bir bölüm var. Marcus’un bireyin modern toplumda tek boyutlu hale geldiğini söylemesi Baudrillard için yeterli değildir. Çünkü Baudrillard’a göre birey artık sadece tek boyutlu değil, aynı zamanda simülasyonun bir parçasıdır.</p>
<p data-start="1650" data-end="1842">Eskiden toplum sınıflara ayrılıyordu. O sınıfın ideolojisi, bu sınıfın ideolojisi konuşuluyordu. Bugün ise bu ayrımlar ortadan kalktı. Artık herkes aynı simülasyon evreninin içinde yer alıyor.</p>
<p data-start="1844" data-end="1984">Baudrillard modernliği de eleştirir. Ona göre modernlik, gerçekliğin yerini alan bir sistemdir. Postmodernizm ise bu sistemin içinden doğar.</p>
<p data-start="1986" data-end="2213">Postmodernizmde Baudrillard’ın yana koyacak olursanız, Baudrillard’ın mevcut sistemin tamamen yok olup gitmesini istemediğini görürsünüz. Bu bir sistem eleştirisidir ama aynı zamanda bu sistemin içinden konuşan bir eleştiridir.</p>
<p data-start="37" data-end="434">“Baudrillard kendini bir akademisyen olarak bile görmüyor, akademik dünyayı reddediyor. Simülakrlar ve Simülasyon’da üniversiteyle ilgili bölümler var. Orada üniversitelerin bir üniversite simülakrına dönüştüğünden bahseder. Artık üniversite olma özelliğini kaybetti ama üniversite gibi görünmeye devam eder. Orada bir üniversite yok. Az önce öğrencinin diliminden söz ettik, üniversite ne demek?”</p>
<p data-start="436" data-end="727"><strong data-start="436" data-end="445">I.Ç.:</strong> <strong>Ben bir soru yöneltmek istiyorum. Baudrillard’ın akademik dünyaya dışlanma ya da benimsenme biçimi çok merak ediyorum. Entelektüel sahnede de açıkça görülen bir durum var. Popüler kültürde de sık sık Baudrillard’a gönderme yapılıyor. Sizce bu durum akademik dünyaya nasıl yansıyor?</strong></p>
<p data-start="729" data-end="1244"><strong data-start="729" data-end="738">O.A.:</strong> Baudrillard kendini bir akademisyen olarak bile görmez. Akademik dünyayı reddediyor. Simülakrlar ve Simülasyon kitabında üniversiteyle ilgili bölümler var. Orada üniversitelerin bir üniversite simülakrına dönüştüğünden bahseder. Artık üniversite olma özelliğini kaybetti ama üniversite gibi görünmeye devam eder. Orada bir üniversite yok. Az önce öğrencinin diliminden söz ettik, üniversite ne demek? Önce dildi, sonra yeni şeyler geliyor. Mevcut toplumsal yapıya bakınca üniversitenin işlevi değişmiştir.</p>
<p data-start="1246" data-end="1363">Ona göre akademi gerçekliği açıklamak yerine yeniden üretir. Bu yüzden akademik sistemin bir parçası olmayı reddeder.</p>
<p data-start="1365" data-end="1421"><strong data-start="1365" data-end="1374">D.B.:</strong> <strong>Bourdieu ile ilişkileri nasıl peki bu süreçte?</strong></p>
<p data-start="1423" data-end="1631"><strong data-start="1423" data-end="1432">O.A.:</strong> Bourdieu ile mesafeli bir ilişkisi var ama birbirleriyle kavgalı değiller. Baudrillard, Bourdieu’nun insanı ve akademiyi ele alış biçimini eleştirir. Ama aynı zamanda onun katkılarını da kabul eder.</p>
<p data-start="1633" data-end="1849">Olağan koşullarda zaten düşünceleri marjinal olan bir insanın hiçbir şekilde mevcut akademik dünyanın söylemini paylaşmayıp, onunla ters bir konumda durması beklenir. Çünkü bu adam mevcut yapılanmanın dışına çıkıyor.</p>
<p data-start="37" data-end="95"><strong data-start="37" data-end="95"><br />
<img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3838 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard.png" alt="" width="492" height="268" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-200x109.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-300x163.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-400x218.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard.png 492w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" /></strong></p>
<p style="text-align: center;" data-start="37" data-end="95"><span style="font-size: 10pt;">Oğuz Adanır ile Jean Baudrillard ziyareti, 1982, Paris</span></p>
<p data-start="97" data-end="364">Etkilenmiş olabilir ama yaptığı her şeyin nedeni olarak onu göstermek mümkün değil. Zaten yaptığı çalışmaların araştırmalarında akademik sistemle bağları kopmuştur. Ona göre akademi gerçekliği açıklamak yerine yeniden üretir. Yani akademi bir simülasyon üreticisidir.</p>
<p data-start="366" data-end="488">Bu yüzden Baudrillard sistemin dışına çıkmayı tercih eder. Ona göre gerçeklik artık yoktur, yerini simülasyonlar almıştır.</p>
<p data-start="490" data-end="632"><em>“Nihilist olan ben değilim, nihilist olan sistemin kendisidir. Sistem farkında bile olmadan kendi kendini yok etmeye doğru götürmektedir.”</em></p>
<p data-start="634" data-end="743">Simülasyon kavramı bu bağlamda önemli hale gelir. Ona göre simülasyon, gerçekliğin yerini alan bir sistemdir.</p>
<blockquote>
<p data-start="745" data-end="1123">“Mike Gane, Baudrillard’ın düşüncesini ‘Radikal Belirsizlik’ olarak tanımlıyor. Her şeyden söz ediyor ama hiçbir şey kesin değil. İşte varlığın burada devreye giriyor. Bütün bunlardan bahsedip kesin, doğru olduğunu savunmadığı için hep belli ölçüde ikna edici kalıyor gibi görünüyor. Ama aslında klasik anlamda üretilen düşünceden çok daha çarpıcı ve doğru şeyler söylüyor.”</p>
</blockquote>
<p data-start="1125" data-end="1297">Bütün bu imgeler üzerinden bir gerçeklik oluşuyor ve bu gerçeklik hakkında konuşuluyor sanılıyor. Yani insanlar gerçekliğin kendisini değil, onun temsillerini konuşuyorlar.</p>
<p data-start="1299" data-end="1406">Baudrillard aslında böyle bir şey söylüyor. Doğrudan gerçekliğin kendisine değil, onun temsiline bakıyoruz.</p>
<p data-start="1408" data-end="1517">Simülasyon bu sistemin en önemli parçasıdır. Çünkü artık gerçek ile kurgu arasındaki fark ortadan kalkmıştır.</p>
<p data-start="1519" data-end="1642">Baudrillard’a göre gerçeklik ortadan kalktığında yerine simülasyon geçer. İnsanlar bu simülasyon evreninde yaşamaya başlar.</p>
<p data-start="37" data-end="267">Bu süreçleri birbirine karıştırmamak lazım. Baudrillard’ın düşünce evrenine girmek için çaba harcamak gerekiyor. Okuduğunuzda doğrudan anlayabileceğiniz bir düşünür değildir. Çünkü onun metinleri çoğu zaman bir kurgu gibi ilerler.</p>
<blockquote>
<p data-start="269" data-end="512">“İnsanlar da eğer Baudrillard’ı gerçekten ilgileniyorlarsa derinlemesine ilgilenmeli. Eserlerini önce bir okuyacaksınız, sonra bir daha okuyacaksınız. Terminolojiyi öğreneceksiniz. Ondan sonra başkalarıyla karşılaştırmaya imkân doğabilir.”</p>
</blockquote>
<p data-start="514" data-end="684">Baudrillard, Marx’ın üstüne oturduğu ve Hegel ile başlayan diyalektik süreci de eleştirir. Ona göre diyalektik artık geçerli değildir. Çünkü gerçeklik ortadan kalkmıştır.</p>
<p data-start="686" data-end="821">Radikal eleştiri, bugün dünyayı anlamak için yeterli değildir. Baudrillard’ın düşüncesi daha çok gerçekliğin yokluğu üzerine kuruludur.</p>
<p data-start="823" data-end="977">Ben teorik metnin, mesela Simgesel Değiş Tokuş’un minimalize edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü metinler çoğu zaman kapalıdır ve okuyucu için zordur.</p>
<p data-start="979" data-end="1096">Ama onun metinlerini anlamak için tekrar tekrar okumak gerekir. Çünkü her okuduğunuzda yeni bir anlam katmanı açılır.</p>
<p data-start="1098" data-end="1258">Ben bugüne hâlâ bir yığın gözümden kaçmış, eksik konu olduğuna eminim. Yani insanlar da eğer Baudrillard’ı gerçekten ilgileniyorlarsa derinlemesine ilgilenmeli.</p>
<p data-start="1260" data-end="1412">Eserlerini önce bir okuyacaksınız, sonra bir daha okuyacaksınız. Terminolojiyi öğreneceksiniz. Ondan sonra başkalarıyla karşılaştırmaya imkân doğabilir.</p>
<p data-start="1414" data-end="1453"><strong data-start="1414" data-end="1423">A.Ş.:</strong> <strong>Onu en kolay kim anlayabilir?</strong></p>
<p data-start="1455" data-end="1665"><strong data-start="1455" data-end="1464">O.A.:</strong> Evet. O benim olabilir Baudrillard gibi düşünmeyi öğrenmiş birisi. Ama yok, 2007’den 2025’e kadar böyle birileri çıkmadı. Hep Baudrillard hakkında yazan insanlar var. Baudrillard onu da aşmış durumda.</p>
<p data-start="1667" data-end="1838"><strong data-start="1667" data-end="1676">A.Ş.:</strong> <strong>Hocam, simülasyon ve simülakr kavramını anlamaya çalışan bir insan olarak biraz havada kaldığını düşünüyorum. Bir örnek üzerinden anlatabilir misiniz bu kavramı?</strong></p>
<p data-start="1840" data-end="1948"><strong data-start="1840" data-end="1849">O.A.:</strong> Kuramı anlatamayız. Baudrillard kendisi 35 kitapta anlatmaya çalışıyor. Ben nasıl anlatayım şimdi?</p>
<p data-start="1950" data-end="2172"><strong data-start="1950" data-end="1959">A.Ş.:</strong> <strong>Hayır, aslında bir örnek üzerinden ele almak istiyorum. Belki Matrix örneği olabilir. Yani onu da seviyorum, doğru bulmuyorum. Oradaki yansımaları daha anlaşılabilir kılar ama aslında istediğim biraz daha farklı.</strong></p>
<p data-start="2174" data-end="2389"><strong data-start="2174" data-end="2183">O.A.:</strong> Benim Journal of Baudrillard Studies’de gerçeklik ile ilgili bir çalışmam var. 2007 yılında yayımlandı. Türkiye’de benim dışımda yazmadılar. Gerçeklik meselesi üzerinden Baudrillard’ı anlamak mümkün değil.</p>
<blockquote>
<p data-start="37" data-end="333">“Baudrillard’a göre modernleşme doğru bir şeydi ama 60’larda tüketim toplumunun devreye girmesiyle birlikte 180 derece geri döndü. İşte o kopuş noktası postmodernin başlangıcıdır. Modern toplumlar modernleşmeyi yaşadığını söyler. Baudrillard’ın iddiaları arasında belki de en önemlisi budur.”</p>
</blockquote>
<p data-start="335" data-end="574">Çünkü bizde gerçeklik ilkesi değişmedi ne anlaşıldığı belli değil. Bizde Baudrillard’ın üstünde durduğu anlamda bir gerçeklik ilkesi yok. Cumhuriyet devrimleriyle birlikte modernleşme yaşandı ama bu modernleşme tam anlamıyla gerçekleşmedi.</p>
<p data-start="576" data-end="795">Kapitalizmin oluşması için belirli koşullar gerekir. Avrupa’da nüfus 40 milyonun altındaydı, eğitimli toplumların hiçbir gelişimi yoktu. Bizde 1920’lerde 13 milyon nüfus vardı. Devlet kapitalizmi gibi bir sistem oluştu.</p>
<p data-start="797" data-end="958">“Gerçek, görüntüleri aracılığıyla açıklanan bir şey haline dönüştü.” diyor Baudrillard. Yani artık gerçeklik doğrudan değil, temsiller üzerinden anlaşılmaktadır.</p>
<p data-start="960" data-end="1078"><strong data-start="960" data-end="969">D.B.: Peki bu yarım yamalaklık nasıl bir şey? Tam olarak geçemiyoruz ama bir yandan da ayak uydurmaya çalışıyoruz.</strong></p>
<p data-start="1080" data-end="1237"><strong data-start="1080" data-end="1089">O.A.:</strong> Tabii, toplumun bir kısmı modernleşme ilkelerini kabul etmiş durumda. Türkiye’ye baktığımız zaman nüfusun %50’si modernleşmeyi kabul etmiş durumda.</p>
<p data-start="1239" data-end="1422">Baudrillard’ın Türkiye’ye bakışı aslında bu açıdan da ilginçtir. Türkiye, modernleşme sürecini tam anlamıyla yaşamamış ama bir yandan da postmodernleşme sürecine girmiş bir toplumdur.</p>
<p data-start="1424" data-end="1529">Baudrillard’a göre modernleşme süreci 60’lı yıllarda tamamlanmış ve ardından postmodernleşme başlamıştır.</p>
<p data-start="1531" data-end="1631">Modernleşme ve postmodernleşme arasındaki bu kırılma noktası, onun düşüncesinin merkezinde yer alır.</p>
<p data-start="37" data-end="280">Onu gerçekten anlamak istiyorsanız ciddi bir şekilde incelemeniz gerekiyor. Yazdığım kitaplardan veya yabancı kaynaklardan yararlanabilirsiniz. Baudrillard’ın düşüncesini anlamak için bugün sıfırdan başlarsanız minimum üç ila dört yıl gerekir.</p>
<p data-start="282" data-end="484"><strong data-start="282" data-end="291">D.B.:</strong> <strong>Sanki amaç biraz da şu an yaşadığımız bu kafa karışıklığını yaratmak. İnsanlara doğrudan bir şey aktarmaktan ziyade, zihinlerini karıştırarak onları düşünmeye sevk ettiğini söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p data-start="486" data-end="693"><strong data-start="486" data-end="495">O.A.:</strong> O zaten bizi düşünmeye sevk eden bir düşünür. Kendi diline bulunduğu toplumdan ödünç alarak yazıyor. Yani metinleri çoğu zaman doğrudan anlaşılır değil. Çünkü Baudrillard’ın dili oldukça farklıdır.</p>
<p data-start="695" data-end="800">Türkiye’de Baudrillard’ın bu kadar geç tanınmasının nedeni de budur. Onun metinlerini anlamak zaman alır.</p>
<blockquote>
<p data-start="802" data-end="1063">“François L’Yvonnet’nin dünyaya Jean Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak başlıklı konuşmasını çok öğreticidir. Baudrillard okumak isteyenlere tavsiye ediyorum. Çevirisini yaptık, yakında yayımlanacak. Hiç Baudrillard okumadıysanız önce bu metinle başlayın.”</p>
</blockquote>
<p data-start="1065" data-end="1276"><strong data-start="1065" data-end="1074">A.Ş.:</strong> <strong>Söylediğiniz şey o anın gerçekliği ve gelecekle çok uyuşuyor. Popüler kültürde bu kadar bahsedilmesinin sebebi de bu muhtemelen. Son sorum olarak şunu sormak istiyorum: Baudrillard’ı nasıl anlamalıyız?</strong></p>
<p data-start="1278" data-end="1466"><strong data-start="1278" data-end="1287">O.A.:</strong> Kendisini kesinlikle anlamadıklarını düşünüyorum. Wachowski Kardeşler <em data-start="1358" data-end="1366">Matrix</em> filminde Baudrillard’dan etkilenmiş olabilirler ama Baudrillard’ın söyledikleri çok daha farklıdır.</p>
<p data-start="1468" data-end="1646">Baudrillard’ın düşüncesi, gerçek ile kurgu arasındaki çizginin ortadan kalktığını söyler. Bu yüzden onun düşüncesini anlamak için klasik düşünme biçimlerinden uzaklaşmak gerekir.</p>
<p data-start="1468" data-end="1646"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3837 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri.png" alt="" width="499" height="129" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-200x52.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-300x78.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-400x103.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri.png 499w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" /></p>
<p data-start="1648" data-end="1826"><strong data-start="1648" data-end="1657">D.B.:</strong> <strong>Bu konuda oldukça yaygın bir şehir efsanesi var. Minor rolünü oynaması için Baudrillard’a teklif götürüldüğü ve filmin onun anlatığı şeyin tam tersini yaptığı söylenir.</strong></p>
<p data-start="1828" data-end="1943"><strong data-start="1828" data-end="1837">O.A.:</strong> Baudrillard onlarla hiç bu şekilde bir ilişki kurmamıştır. Kendisi sinema ile doğrudan bir ilişki kurmaz.</p>
<p data-start="1945" data-end="2083"><strong data-start="1945" data-end="1954">A.Ş.:</strong> <strong>Hocam, bize vakit ayırdığınız ve bunları anlattığınız için çok teşekkür ederiz. Dosya konusunun anlatımı harika bir içerik oldu.</strong></p>
<p data-start="2085" data-end="2138"><strong data-start="2085" data-end="2094">I.Ç.: Çok teşekkür ederiz zaman ayırdığınız için.</strong></p>
<p data-start="2140" data-end="2185"><strong data-start="2140" data-end="2149">O.A.:</strong> Estağfurullah, ben teşekkür ederim.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/">Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Jean Baudrillard Kimdir?</title>
		<link>https://contextdergi.com/jean-baudrillard-kimdir/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/jean-baudrillard-kimdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2026 04:57:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız düşünürler]]></category>
		<category><![CDATA[hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[jean baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[kültür teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[modernite eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[simulasyon]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3819</guid>

					<description><![CDATA[<p>Irmak Çağlayan Jean Baudrillard: Simülasyon, Hipergerçeklik ve Modern Dünyanın İllüzyonu Modern dünyayı anlamak için artık gerçeğe değil, onun sergilendiği sahneye bakmamız gerektiğini söyleyen Jean Baudrillard, 20. yüzyılın en provokatif düşünürlerinden biriydi. Ona göre gerçek çoktan yok olmuş, geriye yalnızca onun kusursuz bir simülasyonu kalmıştı. Peki postmodernizmin kötü çocuğu Baudrillard kimdir? Jean Baudrillard Kimdir? Jean Baudrillard,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/jean-baudrillard-kimdir/">Jean Baudrillard Kimdir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="131" data-end="448"><strong>Irmak Çağlayan</strong></p>
<h1 data-start="777" data-end="854">Jean Baudrillard: Simülasyon, Hipergerçeklik ve Modern Dünyanın İllüzyonu</h1>
<blockquote>
<p data-start="131" data-end="448"><strong><em>Modern dünyayı anlamak için artık gerçeğe değil, onun sergilendiği sahneye bakmamız gerektiğini söyleyen Jean Baudrillard, 20. yüzyılın en provokatif düşünürlerinden biriydi. Ona göre gerçek çoktan yok olmuş, geriye yalnızca onun kusursuz bir simülasyonu kalmıştı. Peki postmodernizmin kötü çocuğu Baudrillard kimdir?</em></strong></p>
</blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3821 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/JeanBaudrillard-288x300.png" alt="Jean Baudrillard" width="329" height="342" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/JeanBaudrillard-200x208.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/JeanBaudrillard-288x300.png 288w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/JeanBaudrillard.png 340w" sizes="(max-width: 329px) 100vw, 329px" /><strong style="font-size: 18pt;">Jean Baudrillard Kimdir?</strong></p>
<p data-start="450" data-end="756">Jean Baudrillard, 27 Temmuz 1929’da Fransa’nın Reims kentinde doğdu. Köylü ve küçük memur kökenli bir aileden gelen Baudrillard, ailesinden üniversiteye giden ilk ferdi oldu. Bu durum, hayatı boyunca Fransız entelektüel elitlerine karşı mesafeli, dışardan bakan bir yabancı konumda olmasına sebep olacaktı.</p>
<p data-start="758" data-end="1422">Sorbonne Üniversitesi’nde Alman Dili ve Edebiyatı okudu. Ancak onun düşünceleri asıl şekillenmeye Alfred Jarry’nin <em>“Patofizik” (hayali çözümler bilimi)</em> kavramına duyduğu ilgi ve Roland Barthes ile tanışmasıyla başladı. Barthes’ta nesnelerin sadece birer araç değil, okunması gereken birer toplumsal işaret olduklarını öğrendi. Bu bakış açısı ileride tüketim toplumunu çözümlemesini sağlayan en anahtar işlevi görecekti. Üniversite sonrası klasik akademiye hemen dahil olmadı. 1956–1966 yılları arasında lise öğretmenliği yaptı; çevirilerle hayatını kazandı. Sessiz geçen bu on yıl, onun sıradan nesneler ve gündelik yaşam üzerine derinlemesine düşünmesini sağladı.</p>
<p data-start="1424" data-end="2847">1966’da Henri Lefebvre danışmanlığında tamamladığı <strong data-start="1475" data-end="1495">Nesneler Sistemi</strong> teziyle Nanterre Üniversitesi’nde adım attı. Tez jürisi, dönemin entelektüel ağırlıklarını içeriyordu: Danışmanı Henri Lefebvre’in yanı sıra Roland Barthes ve Pierre Bourdieu de karşısındaydı. Ancak bu parlak başlangıç onu akademik kalıplara sokmaya yetmedi. Nanterre kısa süre sonra 1968 Öğrenci Hareketleri’nin merkezi olduğunda Baudrillard, bu dönemi barikatlarda slogan atan bir militan değil, modern toplumun çatlaklarını gözlemleyen mesafeli bir düşünür olarak deneyimledi. Bu süreç, onun devrim, siyaset ve kitle kavramlarına yönelik şüpheci tutumunun şekillenmesinde oldukça etkili oldu. Dönemin hâkim rüzgârı Marksizm olsa da Baudrillard Guy Debord ve onun görüşünü benimseyen Sitüasyonistlerle (Situationist International) daha yakındı. Ancak kısa süre sonra onlarla da yollarını ayırdı. Debord, imajların dünyayı sahte bir gösteriye dönüştürdüğünü söylüyor ama bunun altında hâlâ bir gerçekliğin (yabancılaşma) olduğuna inanıyordu. Baudrillard ise daha radikaldi. Ona göre imajların arkasında kurtarılacak bir gerçeklik kalmamıştı. Sorun artık üretim değil, nesnelerin birer statü işaretine dönüştüğü tüketim ve simülasyon düzeniydi. 1970’te yayımlanan <em><strong data-start="2660" data-end="2679">Tüketim Toplumu</strong></em> ve ardından gelen <em><strong data-start="2698" data-end="2717">Üretimin Aynası</strong> (1973)</em>, klasik Marksizm hem de Sitüasyonistler ile iplerini koparıp “hipergerçeklik” teorisinin inşa ettiği dönüm noktaları oldu.</p>
<h2 data-start="1398" data-end="1441"><strong data-start="1398" data-end="1441">Foucault Eleştirisi ve Teorik Kopuş</strong></h2>
<p data-start="2849" data-end="3477">Akademik dünyadaki asıl sarsıntıyı ise 1977’de, dönemin entelektüel postarı Michel Foucault’ya doğrudan meydan okuduğu <em><strong data-start="2968" data-end="2991">Foucault’yu Unutmak</strong> </em>adlı metni yarattı. Bu cüretkâr saldırı, Baudrillard’ı akademik camiada istenmeyen adam haline getirse de aynı zamanda onu Foucault gibi bir felsefe popstarına dönüştürdü. Hemen ardından gelen 1981 tarihli başyapıtı <strong data-start="3208" data-end="3237">Simülakrlar ve Simülasyon</strong> ile bu statüsünü perçinledi. Gerçekliğin yerini modellerin ve haritaların aldığını ileri sürerek artık gerçeğin içinde yaşadığımız ilan eden Baudrillard, kışkırtıcı üslubuyla üniversite kürsülerine sığmayan, küresel bir figür haline geldi.</p>
<h2 data-start="2849" data-end="3477">Simülasyon Teorisi ve Popüler Kültür</h2>
<p data-start="3479" data-end="3970"><em><strong data-start="3479" data-end="3508">Simülakrlar ve Simülasyon</strong>,</em> yıllar sonra popüler kültürün fenomen filmi <strong><em>Matrix’e (1999)</em> </strong>ilham kaynağı oldu. Filmin ana karakteri Neo’nun elinde Baudrillard’ın kitabı görünüyordu. Ancak Baudrillard, filmi teorisinin yanlış bir yorumu olarak değerlendirdi. Filmde karakterler fişi çekip gerçek dünyaya uyanabiliyordu. Baudrillard’ın itirazı tam da buradaydı: Ona göre artık uyanılacak bir gerçek dünya, gidilecek bir Zion şehri yoktu; simülasyon her yeri kaplamıştı ve çıkış imkânsızdı.</p>
<p data-start="3972" data-end="4536">Baudrillard 1980’lerden sonra akademik dilin terk ederek kışkırtıcı metinler yöneldi. ABD seyahatleri sonucunda yazdığı <strong><em>Amerika (1986)</em></strong> adlı eserinde, ABD’yi gerçekleşmiş bir ütopya ve gerçekliğin çölünün kendisi olarak yorumladı. Ancak kamunun içindeki eleştirel tartışmaların fitilini, simülasyon teorisini güncel siyasete uyguladığında ateşledi. 1991 tarihli <em><strong data-start="4337" data-end="4361">Körfez Savaşı Olmadı</strong></em> adlı eserinde, fiziksel çatışmayı inkâr etmedi; ancak savaşın bir cephe mücadelesinden çıkıp ekranlarda kurgulanan, sonucu baştan belli bir video oyununa dönüştüğünü savundu.</p>
<p data-start="4538" data-end="4907">2001’deki 11 Eylül saldırıları sonrasında yazdığı<em> <strong data-start="4588" data-end="4607">Terörizmin Ruhu</strong> </em>başlıklı makalesi ise bardağı taşıran son damla oldu. Saldırıyı, Batı’nın kurduğu tek kutuplu küresel sisteme karşı içerden gelen kaçınılmaz bir sembolik tepki olarak yorumlayan bu metin, Baudrillard’ın terörü meşrulaştırmakla suçlanmasına ve entelektüel dünyadan adeta aforoz edilmesine neden oldu.</p>
<p data-start="4909" data-end="5280">Kariyerinin son dönemlerinde akademik unvanlarını ve sözcüklerin gürültüsünü bir kenara bırakan Baudrillard, kendini fotoğrafın sessizliğine teslim etti. Onun için fotoğraf bir hobi değil, felsefenin devamıydı. Objektifini insanlardan ziyade terk edilmiş koltuklara, boş sokaklara ve cansız nesnelere çevirerek teorisindeki “gerçekliğin ölümünü” görselleştirmeye çalıştı.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Dünyanın pek çok yerinde sergilenen bu kareler, onun sözcüklerle anlatamadığı nesnenin sırrını ifşa etme çabasıydı. 6 Mart 2007’de Paris’te hayata veda ettiğinde ya da kendi favori tabiriyle “ortadan kaybolduğunda” geride 50’den fazla kitap ve modern insanın zihnini meşgul eden o rahatsız edici soruyu bıraktı:</p>
<p data-start="5282" data-end="5695"><strong data-start="5594" data-end="5695">Gerçeklik hâlâ var mı? Yoksa yalnızca ona inanmaya devam ettiğimiz için mi varmış gibi görünüyor?</strong></p>
<p data-start="5282" data-end="5695"><strong><span style="font-size: 24pt;">Oğuz Adanır&#8217;dan &#8211; Baudrillard&#8217;ın Gerçeklik İlkesi</span></strong></p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Daha önce yazmış olduğum bir metinde ayrıntılı bir şekilde açıklamaya çalıştığım, “gerçeklik ilkesi”nin burada bir özetini yapalım. Gerçekliğin kendisini metafi zik yani düşünsel, zihinsel bir süreç olarak yorumlayan Baudrillard, Modern toplumlarda bu ilkenin son iki yüzyıl içinde ortaya çıkmış olduğunu söylemektedir. Bu ilke gerçekten de bir tür zihinsel/duygusal bir süreç gibi iş görmektedir. Bu toplumlara özgü insanların gündelik yaşamlarındaki davranışları, düşünceleri sanki böyle bir ilke tarafından belirlenmektedir. Bu ilkenin eski ideoloji terimine yakın bir anlama sahip olduğu söylenebilir. Son iki yüzyıl içinde ortaya çıkan Burjuva dünya görüşü ve tarih sahnesine onun alternatifi şeklinde çıkan Marksist (sosyalizm ya da komünizm başlıkları altında sunulan) dünya görüşü aslında aynı dünyaya, aynı topluma bakarak bundan iki farklı sonuç çıkartan ideolojik yaklaşımlar gibi algılanmışlardı.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Oysa Baudrillard dünya görüşlerinin bir peynir kalıbı gibi birbirlerinden kesin bir şekilde ayrılamayacaklarını ve birey düzeyinde bu iki ayrı ideolojik yapılanmaya ait pek çok verinin, değerin iç içe geçmiş bir şekilde var olmayı sürdürdüklerini söylemektedir. İnsanların gerçeklik ilkesine boyun eğmeleri demek gündelik yaşamlarını bir tür insani değerlere inanç üstüne oturtmaları demektir. Dolayısıyla bu inançlaşmış düşünce yapısını sürdürdükleri ölçüde sözcüğün gerçek anlamında bir toplumsal, ekonomik, politik ve kültürel yaşamdan söz edilebileceğini ifade etmektedir.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Ona göre iki yüzyıllık bir süre içinde ortaya çıkıp oluşan ve 1960’lı yıllardan itibaren içeriğini, anlamını, önemini yitiren bu inançlaşmış düşünce artık insanların gündelik yaşamlarındaki davranışlarını belirleyemez bir hale gelmiş ve insanlar giderek bu gerçeklik ilkesine yabancılaşmaya, ondan uzaklaşmaya başlamışlardır. Son aşamada yüzyıldan uzun bir süreden bu yana kutuplaşmış bir görünüm arz eden Burjuva ve Sosyalist dünya görüşlerinin merkez sağ, merkez sol, sosyal demokrasi adı altında birleşip, kaynaştıklarından dolayısıyla artık bir iktidar, bir muhalefetten söz edilemeyeceğinden, bunların yerini herkesin neredeyse hiç sorgulamadan kabul ettiği sistem kavramının aldığından söz etmektedir. Baudrillard, gerçeklik ilkesini yani bir anlamda amaçlarını, umutlarını, geleceğe yönelik düşlerini yitiren bir toplumun mevcut sistemi, düzeni, yaşamı yeniden üretmekten başka bir seçeneğe sahip olamayacağını ve bunun olsa olsa bir simülasyon evreni olabileceğini söylemektedir. Modern toplumlar bir gelişme yani sanayileşme, yüksekögrenim, zenginleşme, çağdaşlaşma, demokratlaşma aşamasından sonra total denilebilecek bir tüketim aşamasına geçmişlerdir. Kapitalizm böyle bir tüketim aşamasını hiçbir şekilde öngörmemiştir. Akılcı bir sanayileşmiş kapitalizm döneminden sonra her nedense hiperakılcı bir neoliberalizme geçilmiştir. Bu aşamada mutasyona uğrayan kapitalizm bir tür devrim yapmış gibidir.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Burada toplum yaşamın tüm alanlarında sınırsız ve sonsuz bir tüketim düzenini benimsemiştir. Bireyler kendi yaşamlarıyla birlikte içinde yaşamakta oldukları doğa, çevre ve dünyayı da tüketmeye programlanmış varlıklara benzetmektedirler. Burada çelişkili gibi görünse de bir tür kapalı toplumdan söz edebilmek mümkündür. Bu toplumsal yapıda sistem değişmeyen kurum ve kuruluşlar vs. üstüne oturma aşamasına geldiğinden bireyler dünyaya geldikleri andan itibaren tüm yaşamları boyunca bu kurumlar, kuruluşlar vs.’nin varlıklarını sürdürmelerine hizmet eden canlılara dönüşmektedirler. Baudrillard’ın deyişiyle bu toplumda sonuçlar nedenlerden önce gelmektedir. Her şey yazgısal bir görünüme sahip olmakla birlikte her seyin rastlantısal bir şekilde olup bittiği izlenimi yaratılmaya çalışılmaktadır.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Oysa bireylerin bu toplumsal yaşam stilini kabul etmekten başka seçenekleri yoktur. Her ne kadar alternatifl erden söz edilmeye çalışılsa da sonuç itibarıyla mevcut sistemin dışında bir yaşam sürdürebilmek olanaksızdır. Başka bir deyişle bireyler her gün bir robot gibi gerçekleştirmeleri gereken tüm eylemleri yinelemekten başka bir şey yapmayan, içleri boşalmış, yalnızca biyolojik bir yaşantı sürdüren maddi varlıklara benzemeye başlamışlardır. Neoliberalizm adlı sistem bir yaşam boyunca kendisine boyun eğenleri dünyanın diğer bölgelerindeki düzenlere oranla cömert bir şekilde ödüllendirmekte ve tüm tatmin biçimlerine maddi bir görünüm kazandırmaya çalışmaktadır.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Baudrillard, bunun olsa olsa bir yaşam simülasyonu, böyle bir yaşama sahip insanlarınsa olsa olsa birer insan simülakrına dönüşmüş olabileceklerinden söz etmektedir. Gerçeklik ilkesini, gerçekliğini yitiren bir toplumsal yaşam bir tür sanal yaşama dönüştüğünde ortaya çıkan sanal teknolojilerin yardımıyla toplumlar sanal değil gerçek bir yaşantı sürdürdüklerine inandırılmaya çalışılmakta ve bu uğurda muazzam çaba, enerji ve para harcanmaktadır. Bir anlamda özünü, ruhunu, manevi, insani değerlerini yitiren bireyler robotu andıran basit birer biyolojik varlığa dönüşmekte ve insanlığını yitirince geriye kalan tek duygusal yanının yani arzularının kölesi haline gelmiş bir varlığa benzemektedirler.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Tüketim toplumu bir arzu üretim ve paradoksal bir şekilde arzuları tatmin etmeme sisteminden başka bir şey değildir. Neoliberalizm bu uğurda, Modernleşmenin başlangıç döneminde daha rahat ve özgür bir yaşamın simgesi olarak sunduğu yararlı teknolojik gelişmeyi gözünü bile kırpmadan yararsız ve anlamsız bir teknolojik sürece yani insanları giderek bilinçsizleştirerek yalnızca kendisine boyun eğmelerini istediği bir şeye dönüştürmüştür. Başka bir deyişle günümüz Modern toplumlarında teknoloji artık büyük ölçüde tüketim düzenine hizmet eden bir sürece benzemektedir yoksa insanlığa hizmet eden bir sürece değil. Baudrillard yazmış olduğu metinleri okuyan insanların önemli bir kısmının betimlemesini ve çözümlemesini yapmış olduğu dünyayı, toplumu ya da evreni algılayamadıklarını ya da algılamakta çok zorlandıklarını, dolayısıyla kendisini bir tür düşsel metinler üreten biri gibi göründüğünden söz etmektedir. Ona göre sistemin penceresinden, sistemin gözlükleriyle bakan insanların betimlemesini yapmış olduğu dünyayı görebilmeleri kolay değildir.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695">Dolayısıyla Baudrillard’ın sistemi oluşturan merkez sağ ve merkez sola karşı düşünceler üretmesini anlayabilmek de kolaylaşmaktadır. Baudrillard ne merkez sağ ne de merkez sola karşıdır o sisteme karşıdır dolayısıyla hem merkez sağ hem de merkez sola karşıdır. Çünkü gerçeklik ilkesini, gerçekliğini yitirmiş bir evrende politika, ekonomi ve kültürel yaşantının da birer yaşantı simülakrına dönüşmeleri kaçınılmaz hale gelmektedir. Bu noktada gerçekliğini yitirmiş bir evren hakkında gerçek kavramlara dayanan gerçek bir kuram üretilemeyeceğini iddia eden düşünür içinde yaşamakta olduğunu söylediği simülasyon evreni konusunda ancak patafizik yorumlar üretilebileceğini söylemektedir.</p>
<p data-start="5282" data-end="5695"><em><strong>Yazar ve Yayıma Hazırlayan: Oğuz Adanır. Kitap: Baudrillard. 1. Baskı Say Yayınları, 2010. Sayfa: 51-54.</strong></em></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/jean-baudrillard-kimdir/">Jean Baudrillard Kimdir?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/jean-baudrillard-kimdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gençlik Akımından Küresel Otoriteye TikTok’un Demografik Evrimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Feb 2026 20:49:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sergi]]></category>
		<category><![CDATA[algoritma kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[DataReportal]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[dijital ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital kültür]]></category>
		<category><![CDATA[dijital otorite]]></category>
		<category><![CDATA[Douyin]]></category>
		<category><![CDATA[içerik tüketimi]]></category>
		<category><![CDATA[kısa video platformları]]></category>
		<category><![CDATA[küresel medya]]></category>
		<category><![CDATA[platform ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Shopify]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya kullanıcıları]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya trendleri]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[tiktok]]></category>
		<category><![CDATA[TikTok Shop]]></category>
		<category><![CDATA[TikTok’un demografik evrimi]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[Z kuşağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4669</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Sinem Betül Gencer Sosyal medya ekosisteminde kartlar yeniden dağıtılıyor ve bu dönüşümün merkezinde TikTok yer alıyor. Shopify ve DataReportal tarafından yayımlanan Eylül 2025 verileri, platformun 1,9 milyar kullanıcı barajını aşarak küresel bir “topluluk merkezi” hâline geldiğini teyit ediyor. Bu yükseliş, TikTok’un artık yalnızca kısıtlı bir yaş grubuna hitap eden bir “gençlik alanı” olduğu algısını tamamen  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/">Gençlik Akımından Küresel Otoriteye TikTok’un Demografik Evrimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Sinem Betül Gencer</strong></em></p>
<p>Sosyal medya ekosisteminde kartlar yeniden dağıtılıyor ve bu dönüşümün merkezinde TikTok yer alıyor. Shopify ve DataReportal tarafından yayımlanan Eylül 2025 verileri, platformun 1,9 milyar kullanıcı barajını aşarak küresel bir “topluluk merkezi” hâline geldiğini teyit ediyor. Bu yükseliş, TikTok’un artık yalnızca kısıtlı bir yaş grubuna hitap eden bir “gençlik alanı” olduğu algısını tamamen yıkmış durumda. Pandemi döneminde ivme kazanan büyüme eğrisi, platformun basit bir eğlence aracından sosyal pratiklerin ve performans tiyatrosunun yeniden icat edildiği dijital bir alana evrildiğini gösteriyor. Ancak TikTok’un asıl dönüm noktası sadece içerik sunması değil bireysel satın alma davranışlarını, statü arayışını ve karar verme süreçlerini şekillendiren devasa bir algoritmik güç odağına dönüşmesidir. Platform bugün bilgi, eğlence ve ticaretin iç içe geçtiği, yeni nesil dijital ekonominin kurallarını belirleyen bir otorite konumunda.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024-.png"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4670" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--656x1024.png" alt="" width="263" height="410" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--192x300.png 192w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--200x312.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--400x625.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--600x937.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--656x1024.png 656w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024-.png 680w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /></a></p>
<p>TikTok&#8217;un demografik yapısındaki genişleme, tüketim alışkanlıklarımızın platform dinamikleriyle ne kadar derin bir ilişki kurduğunun en somut göstergesi. CivicScience tarafından yayımlanan güncel veriler, platformun gençlik etiketini geride bıraktığını kanıtlıyor. 2019’dan bu yana 45 yaş ve üzeri kullanıcı kitlesinde görülen %1200’lük artış, yalnızca teknik bir büyüme değil dijital bir “kültürel göçün” en net kanıtını oluşturuyor. 2019’da bu yaş grubu için yabancı olan TikTok artık ana akım bir takipçi kitlesine ev sahipliği yapmaya başladı. Geçmişte 10-19 yaş grubunun domine ettiği mecra, bugün 35-44 yaş aralığında kaydedilen %529’luk büyüme ile çok kuşaklı bir medya devine dönüştü. Bu “olgunlaşma” süreci, platformun içerik DNA&#8217;sını da kökten dönüştürüyor. Algoritma artık odağını viral danslardan sağlık, finans, seyahat ve nitelikli yaşam tarzı gibi üst yaş gruplarının ilgi alanlarına kaydırmaktadır. Bu stratejik eksen kayması, TikTok&#8217;u basit bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp, ana akım medya için sofistike ve çok katmanlı bir içerik merkezi haline getiriyor.</p>
<p>TikTok&#8217;un dünya çapındaki genişlemesi yalnızca Batı odaklı bir gerçeklik değil aksine dijital yerçekimi merkezinin Doğu&#8217;ya ve gelişmekte olan pazarlara doğru kaydığının en somut kanıtı. Çin azarında “Douyin” markasıyla faaliyet gösteren altyapı, bugün 750 milyondan fazla günlük aktif kullanıcıyı platformda ağırlıyor. Küresel ölçekte ise Endonezya, 180 milyonu aşan kullanıcı sayısıyla ABD&#8217;yi geride bırakarak platformun en büyük tabanını oluşturmuş durumda. Brezilya ve Meksika’daki agresif büyüme stratejileri, TikTok&#8217;u pasif bir içerik besleme platformundan yıllık 33 milyar dolarlık geliriyle küresel bir ticaret devine (TikTok Shop) dönüştürdü. Güncel veriler kullanıcıların yalnızca video tüketmekle kalmadığını, bu içerikler aracılığıyla markalarla günlük rutinler içerisinde doğrudan ve derinlemesine bir etkileşim kurduğunu ortaya koyuyor. TikTok, bu yönüyle eğlenceyi ticari bir işleve tahvil eden “sosyal ticaret” (social commerce) çağının kurallarını yeniden yazmaktadır.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025-.png"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4672" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--648x1024.png" alt="" width="319" height="504" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--190x300.png 190w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--200x316.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--400x632.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--600x948.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--648x1024.png 648w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025-.png 680w" sizes="(max-width: 319px) 100vw, 319px" /></a></p>
<p>TikTok&#8217;un 2020’den 2025’e uzanan kronolojik gelişimi, platformun “geçici bir moda” olmanın çok ötesine geçerek kolektif bir dijital araçlar setine dönüştüğünü kanıtlamaktadır. KOSAM bulguları TikTok’un artık sadece bir “ekran süresi” üreticisi değil, bireysel düşünce ve davranış kalıplarını doğrudan kodlayan, ulusal güvenlik ve siber politika tartışmalarının odağında yer alan küresel bir güç odağı olduğunu teyit etmektedir. Z kuşağının “trend belirleyici” lokomotif rolü etkisini korurken üst yaş gruplarının sisteme kitlesel girişi, TikTok’un kültürel hegemonyasını sarsılmaz bir temele oturtmuştur. Güncel verilerin ortaya koyduğu bu çok boyutlu gerçeği görmezden gelerek TikTok’u hâlâ gençlik uygulaması kategorisinde değerlendirmek dijital dönüşümün yönünü hatalı okumaktır. TikTok artık dijital dünyanın basit bir bileşeni değil; kendi dinamikleriyle dijital dünyayı ve toplumsal pratikleri yeniden tanımlayan öncü bir kuvvettir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/">Gençlik Akımından Küresel Otoriteye TikTok’un Demografik Evrimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kulaklıktan Topluluğa: Podcast Türleri Üzerinden Aidiyet</title>
		<link>https://contextdergi.com/kulakliktan-topluluga-podcast-turleri-uzerinden-aidiyet/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/kulakliktan-topluluga-podcast-turleri-uzerinden-aidiyet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Feb 2026 18:06:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sergi]]></category>
		<category><![CDATA[Apple Podcasts]]></category>
		<category><![CDATA[dijital aidiyet]]></category>
		<category><![CDATA[dijital iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[dijital kabileler]]></category>
		<category><![CDATA[dijital kültür]]></category>
		<category><![CDATA[dijital medya]]></category>
		<category><![CDATA[dijital platformlar]]></category>
		<category><![CDATA[dijital topluluklar]]></category>
		<category><![CDATA[Gen Z]]></category>
		<category><![CDATA[içerik üretimi]]></category>
		<category><![CDATA[medya tüketimi]]></category>
		<category><![CDATA[para-sosyal ilişki]]></category>
		<category><![CDATA[podcast]]></category>
		<category><![CDATA[podcast dinleyicileri]]></category>
		<category><![CDATA[podcast ekosistemi]]></category>
		<category><![CDATA[podcast kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Spotify]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[YouTube podcast]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4549</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Tuğba Kıvırcık Dijital medya tüketimi, günümüzde bireysel bir tercih olmanın ötesine geçerek ortak ilgi alanları ve kolektif deneyimler üzerinden yeniden şekilleniyor. Bu dönüşümün en rafine örneklerinden biri olan podcastler, ilk bakışta izole bir dinleme alışkanlığı gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde insanların benzer tutkular etrafında kümelendiği güçlü dijital topluluklar inşa ediyor. Bireylerin kendilerini iyi hissettikleri ve  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kulakliktan-topluluga-podcast-turleri-uzerinden-aidiyet/">Kulaklıktan Topluluğa: Podcast Türleri Üzerinden Aidiyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Tuğba Kıvırcık</strong></em></p>
<p>Dijital medya tüketimi, günümüzde bireysel bir tercih olmanın ötesine geçerek ortak ilgi alanları ve kolektif deneyimler üzerinden yeniden şekilleniyor. Bu dönüşümün en rafine örneklerinden biri olan podcastler, ilk bakışta izole bir dinleme alışkanlığı gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde insanların benzer tutkular etrafında kümelendiği güçlü dijital topluluklar inşa ediyor. Bireylerin kendilerini iyi hissettikleri ve “ait” hissettikleri içeriklere yönelme eğilimi, aslında derin bir psikolojik ihtiyacın aidiyet ve yakınlık arayışının dijital bir yansıması. Dinleyiciler paylaşılan kulaklıkların ötesinde, kendi düşünce ve değerlerinin yankısını buldukları bu mecraları birer sığınak olarak görüyor. Benzer zihinlerle aynı dijital alanı paylaştıklarını fark ettikçe platformda kalma süreleri ve içerikle kurdukları etkileşim de organik bir şekilde artıyor. Bu durum podcastleri yalnızca bir içerik formatı değil, modern dünyanın yeni nesil &#8216;dijital kabileleri&#8217; haline getiriyor.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik.png"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4551" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-1024x773.png" alt="" width="487" height="368" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-200x151.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-300x226.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-400x302.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-600x453.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-768x580.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-800x604.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-1024x773.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik-1200x906.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-tur-dagilimi-tugba-kivircik.png 1240w" sizes="(max-width: 487px) 100vw, 487px" /></a></p>
<p>Dinleyici tercihlerinin belirli temalar etrafında kümelenmesi, podcast ekosisteminin tesadüfi değil, stratejik bir ilgi ağı üzerine kurulu olduğunu gösteriyor. Veriler; sohbet, popüler kültür, kişisel gelişim ve psikoloji odaklı içeriklerin, diğer türlere kıyasla çok daha yüksek bir kullanıcı oranına sahip olduğunu gösteriyor. Bu türlerin baskınlığı, podcast&#8217;in teknik bir bilgi aktarım aracı olmaktan ziyade, dolaylı bir sosyal bağ kurma mekanizması olarak kullanıldığını teyit ediyor. Özellikle sohbet ve gündelik deneyim odaklı içeriklerin sayısal üstünlüğü, dinleyicinin yayıncıyla kurduğu para-sosyal ilişkiyi derinleştiriyor. Bu tablo podcastlerin bireysel bir <a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">medya</a> tüketim pratiği olmanın ötesine geçtiğini insanların benzer duyguları ve yaşam deneyimlerini paylaştıkları figürlerle eş zamanlı bir deneyim alanı yarattığını ortaya koyuyor. Sonuç olarak podcast, modern bireyin dijital dünyada aradığı samimiyet ve ortaklık ihtiyacının en güçlü yanıtı hâline gelmektedir.</p>
<p>Podcastlerin dinlendiği platformlar, topluluk oluşumunun dijital mimarisini belirleyen en kritik göstergelerden biridir. Platform bazlı veriler, podcast ekosisteminin uzun yıllar sınırlı bir uygulama havuzunda (Spotify ve Apple Podcasts) konsolide olduğunu gösterse de Gen Z (Z Kuşağı) ile birlikte bu tablonun radikal bir biçimde değiştiği gözlemlenmektedir. Transistor tarafından yayımlanan 2025 yılı verileri, bu demografik kırılmayı çarpıcı rakamlarla teyit ediyor: 15-29 yaş aralığındaki podcast dinleyicilerinin %46’sı YouTube’u birincil mecra olarak tanımlarken Spotify %35’te kalmış, Apple Podcasts ise %9 gibi marjinal bir orana gerilemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik.png"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4550" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-1024x912.png" alt="" width="485" height="432" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-200x178.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-300x267.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-400x356.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-600x534.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-768x684.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-800x712.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-1024x912.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik-1200x1068.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/podcast-platform-gen-z-yuzdelik-dagilimi-tugba-kivircik.png 1240w" sizes="(max-width: 485px) 100vw, 485px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu veriler, podcast tüketiminin yeni nesil arasında klasik dinleme alışkanlıklarından koparak, sosyal medya ve video platformlarıyla iç içe geçtiği &#8216;hibrit&#8217; bir dönemin kapılarını aralamaktadır. Gen Z için podcast artık sadece kulaklıkla takip edilen izole bir yayın değil izlenen, paylaşılan ve görsel etkileşimle topluluk hissinin pekiştirildiği çok katmanlı bir deneyimdir. Sanal topluluklar, ortak ilgi alanları etrafında kümelenen bireylerin yalnızca bir araya geldiği değil aynı zamanda kendi özgün dinamiklerini, iletişim dillerini ve ritüellerini geliştirdikleri yaşayan organizmalardır. Bu yapılar içinde dinleyici, modern çağın en büyük paradokslarından biri olan yalnızlık duygusundan arınarak, kendini ifade edebileceği ve yankı bulabileceği güvenli bir alan inşa eder. Dijital düzlemde filizlenen bu bağlar, fiziksel mesafelerden bağımsız bir derinlik kazanarak gerçek dostluklara evrilme potansiyeli taşır. Dijital platformlar, bu oluşumlara süreklilik kazandırarak topluluk bilincini pekiştiren teknik ve sosyal bir altyapı sunar. En çok tercih edilen podcast türleri ve bu içeriklerin yoğunlaştığı platformlar, bireyin yalnızca tüketim tercihlerini değil, aynı zamanda hangi dijital kabileye ait olduğunu da gösterir Podcastler basit bir içerik tüketim pratiğinin ötesinde, psikolojik ihtiyaçlar ve sosyal yönelimlerle bir aidiyet alanı vaat etmektedir. Türler üzerinden şekillenen bu kolektif yapı ve değişen platform tercihleri, dijital çağda “topluluk” kavramının nasıl kökten yeniden tanımlandığına dair en somut verileri sunmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında podcast; bireysel bir dinleme alışkanlığını, zamanla paylaşılan, yaşayan ve dönüşen bir dijital kültüre evrilerek modern medyanın merkezinde sarsılmaz bir yer edinmiştir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kulakliktan-topluluga-podcast-turleri-uzerinden-aidiyet/">Kulaklıktan Topluluğa: Podcast Türleri Üzerinden Aidiyet</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/kulakliktan-topluluga-podcast-turleri-uzerinden-aidiyet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Parçalanmış Dikkat: İkinci Ekran Kullanımı</title>
		<link>https://contextdergi.com/parcalanmis-dikkat-ikinci-ekran-kullanimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/parcalanmis-dikkat-ikinci-ekran-kullanimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Feb 2026 18:05:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sergi]]></category>
		<category><![CDATA[canlı yayın deneyimi]]></category>
		<category><![CDATA[çoklu görev]]></category>
		<category><![CDATA[cross-device marketing]]></category>
		<category><![CDATA[dijital kültür]]></category>
		<category><![CDATA[dijital medya]]></category>
		<category><![CDATA[dijital pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[dikkat ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[hibrit medya]]></category>
		<category><![CDATA[ikinci ekran kullanımı]]></category>
		<category><![CDATA[kullanıcı deneyimi]]></category>
		<category><![CDATA[medya ekosistemi]]></category>
		<category><![CDATA[medya teknolojileri]]></category>
		<category><![CDATA[medya tüketimi]]></category>
		<category><![CDATA[multitasking]]></category>
		<category><![CDATA[QR kod pazarlaması]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[reklam stratejileri]]></category>
		<category><![CDATA[second screening]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya etkileşimi]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon alışkanlıkları]]></category>
		<category><![CDATA[televizyon ve sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4539</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Hafize Balı İkinci Ekran Kullanımı (Second Screening), televizyon veya ana bir monitör karşısında geçirilen sürenin; akıllı telefon, tablet veya dizüstü bilgisayar gibi ikincil bir cihazla eş zamanlı olarak paylaşılması eylemini tarif eder. Günümüzde dijital cihazlar, bireyin sosyal ve fiziksel evreninin ayrılmaz birer parçası haline gelmiştir. Koltukta televizyon izlemekten doğa yürüyüşlerine, hatta en kişisel anlara kadar her  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/parcalanmis-dikkat-ikinci-ekran-kullanimi/">Parçalanmış Dikkat: İkinci Ekran Kullanımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>&#8211;<span class="NormalTextRun SpellingErrorV2Themed SCXW153627111 BCX8" data-ccp-parastyle="Gövde">Hafize</span><span class="NormalTextRun SCXW153627111 BCX8" data-ccp-parastyle="Gövde"> </span><span class="NormalTextRun SpellingErrorV2Themed SCXW153627111 BCX8" data-ccp-parastyle="Gövde">Bal</span><span class="NormalTextRun SpellingErrorV2Themed SCXW153627111 BCX8" data-ccp-parastyle="Gövde">ı</span></strong></em></p>
<p>İkinci Ekran Kullanımı (Second Screening), televizyon veya ana bir monitör karşısında geçirilen sürenin; akıllı telefon, tablet veya dizüstü bilgisayar gibi ikincil bir cihazla eş zamanlı olarak paylaşılması eylemini tarif eder. Günümüzde dijital cihazlar, bireyin sosyal ve fiziksel evreninin ayrılmaz birer parçası haline gelmiştir. Koltukta televizyon izlemekten doğa yürüyüşlerine, hatta en kişisel anlara kadar her saniye, ikincil bir ekranın potansiyel müdahalesine açıktır. Bu hibrit tüketim modelinde birincil ekran görsel ve işitsel dikkati üzerine çekerken; ikincil ekran, izlenene anlık tepki verme, araştırma yapma veya sosyal etkileşime girme imkânı sunarak aktif bir katılımcı rolü üstlenmektedir. Özellikle canlı spor etkinlikleri ve popüler yayınlar, bu etkileşimi en üst seviyeye taşımaktadır. Yayınlara entegre edilen hashtagler, QR kodlar ve anlık anketler gibi interaktif araçlar, izleyiciyi birincil ekranın pasifliğinden çıkarıp ikincil ekranın anlık tepki döngüsüne de davet etmektedir. Ancak bu durum dikkatin kaçınılmaz bir şekilde parçalanmasına yol açarak kullanıcının odak noktasını çoklu platformlar arasında bölünmüş, hibrit bir düzleme hapsetmektedir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler.png"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4541" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-1024x568.png" alt="" width="548" height="304" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-200x111.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-300x166.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-400x222.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-600x333.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-768x426.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-800x444.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-1024x568.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-1200x666.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ikincil-ekran-kullanim-sirasinda-yapilan-aktiviteler-1536x852.png 1536w" sizes="(max-width: 548px) 100vw, 548px" /></a>Bu alışkanlığının yükselişi, küresel içerik tüketiminde altyazıdan dublaja geçişin ardındaki temel motivasyonu da açıklamaktadır. Geçmişte birçok pazarda norm kabul edilen altyazı kullanımı, izleyicinin görsel odağını ekrana hapsetmekte ve eş zamanlı çoklu görev (multitasking) becerisini kısıtlamaktadır. Oysa dublaj, izleyiciye gözü serbest bırakma özgürlüğü tanıyarak bir yandan ana içeriği pasif bir dinleme ile takip etme, diğer yandan ikincil cihazıyla aktif olarak ilgilenme imkânı sunmaktadır. Bu durum, yerelleştirilmiş medya içeriklerinde seslendirmenin neden yeniden yükselişe geçtiğinin stratejik bir analizidir. Ancak televizyon izlerken ikincil bir ekrana başvurmak, içerikten kopmak anlamına gelmemektedir. Aksine kullanıcıların önemli bir bölümü ana ekranda gördüklerini dijital mecralarda anlık olarak araştırmak veya sosyal medya kanallarında kolektif bir tartışmaya katılmak için de bu cihazları kullanmaktadır. Elbette bu sürece eşlik eden sohbet, eğlence veya doğrudan alışveriş gibi bağımsız aktiviteler de mevcuttur. Tüm bu dinamikler, televizyon izleme eyleminin artık doğrusal ve pasif bir süreç olmaktan çıktığını izleyicinin odağını kendi kontrolünde paylaştırdığı, etkileşimli ve çok katmanlı bir deneyime dönüştüğünü kanıtlamaktadır.</p>
<p>Elde edilen bulgular, içerik üreticileri ve reklam verenler için bölünmüş izleyici dikkatini yeniden konsolide etmeye yönelik stratejik bir yol haritası sunmaktadır. İkinci ekranlar, sosyal <a href="https://contextdergi.com/seda-ogretir-geleneksel-medyada-zincirleme-bilim/">medya</a> aracılığıyla sağladıkları gerçek zamanlı etkileşim kapasitesiyle, reklam kampanyalarını statik birer mesaj olmaktan çıkarıp kolektif birer deneyime dönüştürmektedir. Tüketicileri görüşlerini paylaşmaya veya bir topluluğun parçası olmaya teşvik etmek, kampanyanın virâl yayılım katsayısını maksimize etmektedir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani.png"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4546 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-1024x657.png" alt="" width="1024" height="657" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-200x128.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-300x193.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-400x257.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-600x385.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-768x493.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-800x513.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-1024x657.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-1200x770.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ulkeler-arasi-ikincil-ekran-kullanim-orani-1536x986.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></a></p>
<p>İkinci ekran olgusu, televizyon odaklı pazarlama kampanyalarının doğrudan tüketici eylemine (call-to-action) dönüşmesini her zamankinden daha ölçülebilir ve hızlı hale getirmektedir. Günümüzde markalar; hedefli <a href="https://contextdergi.com/reklamciligin-babasi-john-hegarthy-her-zaman-farkli-olmak/">reklamcılık</a>, stratejik QR kod entegrasyonları ve cihazlar arası (cross-device) senkronize kampanyalar aracılığıyla izleyicinin bölünmüş odağını yakalamaya çalışmaktadır. Dikkatin ana ekrandan ikincil cihaza kaydığı o kritik kırılma anı, markalar için aslında yeni bir kapı aralamaktadır: Kullanıcıyı bir web sitesine yönlendirmek, dijital bir sohbete dahil etmek veya saniyeler içinde satın alma işlemini tamamlatmak. Sonuç olarak ikinci ekran, dikkati dağıtan bir engel değil; doğru kurgulandığında televizyon etkisini doğrudan dijital ticarete bağlayan en kısa köprüdür.</p>
<p>Bu eğilim yalnızca teknolojik imkânlarla değil, aynı zamanda coğrafi ve kültürel kodlarla şekillenmektedir. Yaygın kanının aksine, bu davranış sadece yüksek gelirli ekonomilere özgü bir lüks değil, hane halkı tüketim endeksinin düşük olduğu gelişmekte olan pazarlarda da baskın bir fenomen olarak karşımıza çıkmaktadır. Cihaz tercihleri ve kullanım sıklığı incelendiğinde ise çarpıcı bir asimetri gözlemlenmektedir: Türkiye’de akıllı telefon üzerinden dijital dünyaya her an bağlı kalma oranı, Doğu ve Orta Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha yüksek bir oran sergilemektedir. Bu durum, ikincil ekranın evrensel bir norm haline geldiğini ancak metodolojisinin ülkelerin medya tüketim genetiğine göre farklılaştığını kanıtlamaktadır. Bu kullanım, günümüz medya ekosisteminde basit bir dikkat dağınıklığı olmanın ötesine geçerek yeni nesil bir etkileşim mimarisi inşa etmektedir. İzleyici artık içeriği yalnızca tüketen pasif bir alıcı konumundan sıyrılarak araştıran, yorumlayan ve eş zamanlı tepki veren aktif bir katılımcı özneye dönüşmüştür.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/parcalanmis-dikkat-ikinci-ekran-kullanimi/">Parçalanmış Dikkat: İkinci Ekran Kullanımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/parcalanmis-dikkat-ikinci-ekran-kullanimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
