<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>sosyoloji arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/sosyoloji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/sosyoloji/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 14 May 2026 20:03:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</title>
		<link>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2026 21:02:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Abraham Wald]]></category>
		<category><![CDATA[başarı baskısı]]></category>
		<category><![CDATA[başarısızlık hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Byung Chul Han]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Wright Mills]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[hayatta kalan yanılgısı]]></category>
		<category><![CDATA[kişisel gelişim kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[kişisel gelişim kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[modern birey]]></category>
		<category><![CDATA[modern toplum]]></category>
		<category><![CDATA[motivasyon kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Lafargue]]></category>
		<category><![CDATA[performans toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[pozitiflik kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Samuel Smiles]]></category>
		<category><![CDATA[Self Help]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoekonomik eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyolojik hayal gücü]]></category>
		<category><![CDATA[survivorship bias]]></category>
		<category><![CDATA[tembellik hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[tükenmişlik sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Yorgunluk Toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4467</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Çiğdem Karataş “Günümüzde dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim kitaplarıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel bağlamlarından kopuktur. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri olan Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?” Kişisel gelişim, günümüzde kitaplar, kurslar  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/">Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Çiğdem Karataş</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Günümüzde dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim kitaplarıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel bağlamlarından kopuktur. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri olan Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?”</span></p></blockquote>
<p>Kişisel gelişim, günümüzde kitaplar, kurslar ve YouTube kanalları gibi birbirinden farklı mecralarla modern bireyin nasıl düşünmesi, hissetmesi ve yaşaması gerektiğine dair güçlü söylemler üretmektedir. Milyonlarca okuyucuya “Başarı ve mutluluğun formülü burada.”, “Senin en iyi versiyonunu yaratacağız.” gibi vaatlerde bulunan kişisel gelişim, bireysel çabayı merkeze alan anlatılarıyla çoğu zaman toplumsal, ekonomik ve tarihsel bağlamı arka plana iter. Günümüzde iş hayatında belirli bir konuma ulaşmış ve “başarılı” olarak kabul edilen pek çok kişi, herhangi bir akademik ya da psikolojik uzmanlığa sahip olmaksızın kişisel gelişimle ilgili içerikler yayımlayabilmektedir. Herkese sıfırdan başlayarak başarıya ulaşma vaadinde bulunan bu içeriklerdeyse çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçek vardır. Yazarın kendi hikâyesi, okurunkinden çok farklı başlangıç koşullarına dayanıyor olabilir. Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur: “Kişisel gelişim yazarları, okuyucularına vaat ettikleri dönüşümü gerçekten mümkün kılabilir mi?”</p>
<p>Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu eserinde, bu durumu, toplumu bireyin hem gardiyan hem mahkûm olduğu bir hapishaneye benzeterek açıklar. Han’a göre artık birey başaramadığı her şeyin sorumluluğunu yalnızca kendisine yükler; sistem değil, birey suçludur. Aynı eserde Han, günümüz toplumunun en aldatıcı yönlerinden biri olarak her şeyin mümkün olduğunu fısıldayan “pozitiflik kültürünü” işaret eder. Başarmak, parlamak, üretmek, gelişmek… Bu kelimeler modern bireyin ruhuna kodlanmıştır. Ancak Han’a göre bu sınırsızlık yanılsaması, bireyde “başarısızlık” duygusunu derinleştirir. Çünkü <a href="https://contextdergi.com/star-warsun-beklenmedik-basari-hikayesi/">başarı</a> artık bir ayrıcalık değil, zorunluluk hâlini almıştır.</p>
<p>“Yapamamak” kişisel yetersizlik sayılır. Birey sürekli olarak kendini optimize etmekle yükümlüdür ve bu yük, depresyon, tükenmişlik ve anksiyete gibi yeni kuşak patolojileri doğurur. Kişisel gelişim kitapları aslında bahsedilen pozitiflik kültüründen beslenir. Sosyal mecralarda bu maksatla içerikler paylaşılır, kitaplar yazılır. Bundan farklı olarak Han, modern dünyada en radikal eylemin “yapmamak” olduğunu öne sürer. “Yapmamayı tercih ederim.” sözü, pasif direnişin simgesine dönüşür. Bu tutum, performans toplumuna doğrudan karşı gelir. Sürekli üretmeye zorlanan bireyin “durmayı”, “reddetmeyi”, “geri çekilmeyi” seçmesi, günümüzün en güçlü itiraz biçimidir. Han, bu tercihi yeni bir özgürlük biçimi olarak sunar.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-4469 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-802x1024.png" alt="" width="361" height="461" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-200x255.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-235x300.png 235w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-400x511.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-600x766.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-768x981.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-800x1022.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-802x1024.png 802w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-1200x1533.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-1202x1536.png 1202w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context.png 1276w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></p>
<p>Kişisel gelişim, bunun tam aksine, yapmayı, başarmayı, değişmeyi ve gelişmeyi öğütler. Aslında bir bakıma, çözüm sunmaya çalışırken okuyucularda “yetersizlik ve eksiklik” duygusuna yol açar. “Erken kalk, üretken ol, özgüvenli ol, kendini sev, fit görün” gibi cümleler insanı geliştirirken eksik hissettirir. Başarısızlık çoğu zaman ailelerinden devraldıkları imkanlar doğrultusunda başarıya ulaşan kişiler tarafından tanımlanır. Aynı koşullara sahip olamayan pek çok birey, sürekli olarak daha iyi bir benlik arayışı içerisindedir. Söz konusu arayış, sadece modern toplumlarda değil, öncesinde de vardır. Bugün sadece bu bakış açısı, eskisine nazaran daha görünür, daha net ve aslında her yerdedir. Byung-Chul Han’ın söyleminin aksine bu içeriklerle hayatının değiştiğini söyleyen, faydasının olduğunu iddia eden pek çok insan da çıkmaktadır. Belki de bu olayın özüne inmek, anlamak ve fikir yürütmek için daha kapsamlı bir temel oluşturabilir.</p>
<p>İnsan, varoluşunun başından beri gördüğü ve deneyimlediği şeyleri anlamlandırmaya çalışmıştı. Bu noktada ünlü düşünürler; Sokrates, “Kendini sorgulamazsan gelişemezsin”, Stoa, “Zihnini yönetirsen hayatını yönetirsin”, Aristoteles, “Kendinin en iyi versiyonu ol.” diyerek insanın kendini anlamlandırma çabasında yol gösterici oldular. Dinlerin ve felsefenin bünyesinde barınan erdem, ahlak gibi konular; öğüt verici bir dille toplumu birçok kez iyiye yönlendirmeye çalıştı. Bu durum Sanayi Devrimi’ne kadar da farklı isimler ve eserler ile devam etti. Fakat Sanayi Devrimi’yle toplumsal yapılanmada değişiklilerin yaşanması ve sosyoekonomik sınıflar arası geçiş yapmanın mümkün olduğunun görülmesi ile insanlar şunu sormaya başladı: “Zengin olmak mümkün, ama nasıl?” İşte bu soruyla kendilerine bir rehber arayan insanlar, çözümü kişisel gelişim kitaplarının verdiği öğütlerde buldu.</p>
<h2>Başarı Herkes İçin Aynı mı?</h2>
<p>Tarih 1859 yılına geldiğinde insanlar kişisel gelişim kitaplarıyla tanıştı. İskoçyalı yazar Samuel Smiles’ın Self-Help (Öz-Yardım) kitabı, bireyi temel alarak gelişimin kişilerin içerisinde olduğu düşüncesini savunuyordu. Buna göre; sanayi devriminin getirdiği sosyal değişimler, insanların kendi hayatlarını değiştirebilecek ekonomik fırsatlar yaratmıştı. Kitap ilk cümlesiyle, okuyucuya; “Devletten, kraldan veya soylu bir hamiden yardım bekleme. Kurtarıcı sensin. Eğer fakirsen bu senin suçundur (tembelliğindir), eğer zengin olacaksan bu senin alın terinle olacaktır” diyerek yol gösteriyordu. Yazar, daha ilk paragraftan, yoksulluğu tembellikle eşleştiriyor, yoksul yaşamak zorunda olan insanları yeterince çalışmamakla suçluyor gibi gözüküyordu. Ancak bu yaklaşım, bireyin içinde bulunduğu sınıfsal yapı ile bu yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarak, ekonomik ve siyasal sisteme yönelik eleştirinin kişisel gelişim söylemi içerisinde bilinçli bir biçimde dışarıda bırakıldığını da ortaya koymaktadır.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Aslında bugünün toplumunu sırtında bir pelerin gibi taşıyan “pozitiflik kültürü” o günlerde de bir şekilde farklı arayışlara öncülük etmişti. Belki arayış farklı olsa da yol gösterici bir kılavuz, deyim yerindeyse Kuzey Yıldızı gibi, bu arayışın yolcularına iz gösterme iddiası taşıyordu.”</span></p></blockquote>
<p>Peki ya, başaranların aksine kaybedenlerin hikâyesi bu kişisel gelişim serüveninde kendine nasıl yer bulacaktı? Kitaplarda sadece kazananları, değişenleri, zenginleşenleri mi okuyacaktık? İstatistik bilimiyle tanınan matematik profesörü Abraham Wald, aslında “Hayatta Kalan Yanılgısı” (Survivorship Bias) kavramıyla son derece değerli bir kapı aralayarak konuya açıklık getirmişti. “Hayır! Kanadından vurulan dönebildi ama motordan vurulanlar dönemedi, düştü. Siz düşenleri görmüyorsunuz”. Bu söylemin çıkış noktasıysa II. Dünya Savaşı’nda savaştan dönen uçakları inceleyen mühendislerin bir tür yanılgısıydı, “En çok kanatlarından vurulmuşlar, oraları güçlendirelim.” Biz sadece başarmış ve yaşadıklarını kitaba dökebilmiş o şanslı insanları okuyoruz. Çünkü başarmayı deneyip de hayat şartlarına yenik düşenlerin hikayeleri, raflarda satılmıyor. Konuya bir başka perspektiften bakan Amerikalı sosyolog Charles Wright Mills, Sosyolojik Hayal Gücü isimli eserinde şöyle demektedir: “İnsanlar genellikle dertlerini kendilerininmiş gibi deneyimler ve bunun toplumsal ve tarihsel nedenlerinden habersizdirler”.</p>
<p>Aslında çevresel etmenleri bir bakıma, görmezden gelen kişisel gelişim kitaplarına yöneltilmesi gereken en net eleştiri de kamerayı ancak buraya koyarak görülebilir. En azından bugün, dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim alanıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel nedenlerinden uzaktır. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri, Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?</p>
<p>Bu noktada kişisel gelişim söylemine yöneltilen eleştirilerin felsefi ya da sosyolojik bir tartışma alanında kalmadığı, bilimsel araştırmalarla da desteklendiğini görmek mümkündür. Bireyin ruh hâlini ve mutluluk düzeyini sadece kişisel çaba ve motivasyonla açıklayan yaklaşım, sosyoekonomik koşulların psikolojik etkilerini görmezden gelir. Bu durumda ise ortaya eksik ve indirgemeci bir tablo çıkmaktadır. Oxford Üniversitesi’nde yapılan “Sosyoekonomik Statü ve Depresyon” isimli bir çalışmaya göre düşük gelir ve güvencesiz iş gibi ekonomik zorluklar, depresyon riskini iki kat arttırmaktadır. Yani mutluluk gibi temel bir mesele bile bireysel hayatımızda aldığımız aksiyonlardan ziyade içinde bulunduğumuz sosyoekonomik şartlarla yakından ilgilidir.</p>
<p>Paul Lafargue’ın yıllar önce önerdiği “Tembellik Hakkı” ya da Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu belki de kişisel gelişim içeriklerine biraz daha eleştirel ama yapıcı bakmak için bizlere yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Bize sürekli “Sabah 5’te kalk, dünyayı yönet!” derlerken, Lafargue ise “Dur ve yaşa!” diyor. Belki de en iyi versiyonumuz, sürekli koşturan gergin halimiz değil; mışıl mışıl uyuyup dinlenmiş, istediği saatte uyanmış, istediği rutini uygulamış kısaca istediği şekilde yaşayan halimizdir. Çünkü yorgun bir toplumda, her an dinç ve üretken olmaya zorlanan bizler, zaman zaman “tembel” olma hakkına ihtiyaç duyabiliriz.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/">Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</title>
		<link>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 10:45:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[jean baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[oguz adanir]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[simulakr]]></category>
		<category><![CDATA[simülakrlar]]></category>
		<category><![CDATA[simulasyon]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3834</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Irmak Çağlayan Jean Baudrillard’ı Anlamak: Prof. Dr. Oğuz Adanır ile Simülasyon Üzerine Jean Baudrillard’ın kavramları Türkiye’deki en yetkin anlatımlardan biri olan Prof. Dr. Oğuz Adanır, çok sayıda Baudrillard kitabının çevirisini üstlenmiş ve onun düşünce dünyasını Türkiye’de geniş kitlelere taşımıştır. Kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Baudrillard’ın düşünce dünyasını, simülasyon kuramını ve tüketim toplumu analizlerini derinlemesine ele alıyoruz.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/">Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="78" data-end="447"><em><strong>-Irmak Çağlayan</strong></em></p>
<h1 data-start="78" data-end="447">Jean Baudrillard’ı Anlamak: Prof. Dr. Oğuz Adanır ile Simülasyon Üzerine</h1>
<blockquote>
<p data-start="78" data-end="447"><span style="font-size: 14pt;">Jean Baudrillard’ın kavramları Türkiye’deki en yetkin anlatımlardan biri olan Prof. Dr. Oğuz Adanır, çok sayıda Baudrillard kitabının çevirisini üstlenmiş ve onun düşünce dünyasını Türkiye’de geniş kitlelere taşımıştır. Kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Baudrillard’ın düşünce dünyasını, simülasyon kuramını ve tüketim toplumu analizlerini derinlemesine ele alıyoruz.</span></p>
</blockquote>
<p style="padding-left: 40px;" data-start="449" data-end="638"><strong data-start="449" data-end="462">Aslı Şen:</strong> <strong>Oğuz Hocam, hoş geldiniz. Biz sizin kariyerinizi ve çalışmalarınızı yakından takip ediyoruz ancak okurlarımız için izleyebilir miyiz kendinizi tanıtmanızı rica edebilir miyiz?</strong></p>
<p data-start="640" data-end="1140"><strong data-start="640" data-end="656">Oğuz Adanır:</strong> Telgraf usulü bir özet geçmem gerekirse İzmir’de doğdum. Ortaokuldan sonra İstanbul’a, ardından 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geldim. Lisans, yüksek lisans ve doktora çalışmalarımı Sorbonne’da tamamladım. Bu çalışmaları esnasında sosyoloji ve iletişim bilimleri üzerine çalıştım. Türkiye’ye dönmemle birlikte Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema-TV bölümünde öğretim üyeliğine başladım. Oradan emekliye ayrıldım ve bugün de evden çalışmaya devam ediyorum.</p>
<p style="padding-left: 40px;" data-start="1142" data-end="1305"><strong data-start="1142" data-end="1161">Irmak Çağlayan: Baudrillard’ın pek çok kitabının kapağına baktığımızda çevrilen olarak sizin adınızı görüyoruz. İlk olarak ne zaman ve hangi eserle tanıştınız?</strong></p>
<p data-start="1307" data-end="1555"><strong data-start="1307" data-end="1316">O.A.:</strong> Baudrillard’ın okuduğum ilk kitabı <em data-start="1352" data-end="1369">Tüketim Toplumu</em> oldu. O sıralarda Paris’te doktora öğrencisiydim. Kitabı biraz geç keşfettiğimi fark ediyorum çünkü o dönemde Marx ve Marksizm üzerine yoğunlaşmıştım. Sonra çevreme de yaymaya başladım.</p>
<p data-start="1557" data-end="1860">Bir İngiliz yayınevinin Seuil’e gönderdiği Baudrillard terminolojisinin en kolay anlaşılmasını sağlayan metni gördüm. O yüzden onun başında <em data-start="1697" data-end="1724">Simülasyon ve Simülakrlar</em> kitabını yaptım. Bu yayınlanan 10. baskıya kadar geldi. 2010’lu yıllara gelindiğinde Türkiye’de Baudrillard daha çok tanınmaya başladı.</p>
<p data-start="1862" data-end="2278">Baudrillard’ın 35-40 civarındaki metninin neredeyse tamamını okumuşumdur. Onun dışında hem onun hakkında hem de hakkında yazılanları okudum. Orada 15 civarında kitap okumuşumdur. Baudrillard’ın düşünceleri üzerine kendi yaptığım bir çalışma da mevcuttur. Kendisiyle tanıştığımda bir mülakat yaptım. Davetimiz üzerine İzmir’e geldi ve burada bir konuşma yaptı. Ben de Paris’e gittim ve onunla uzun bir söyleşi yaptım.</p>
<p data-start="2280" data-end="2444">Biraz da oturup sohbet ettim. Onun çok mütevazı biri olduğunu söyleyebilirim. Çok az konuşan, çok az yorum yapan, çok fazla insanlarla iletişime girmeyen birisiydi.</p>
<p data-start="2446" data-end="2627"><strong data-start="2446" data-end="2455">I.Ç.:</strong> <strong>Kafelerde oturduğunuzdan ve konuştuğunuz konulardan bahsettiniz, Baudrillard akademisyen ve yazar kimliği dışında nasıl biriydi? Tanışma sürecinizden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p data-start="2629" data-end="3170"><strong data-start="2629" data-end="2638">O.A.:</strong> Nasıl biri olduğunu aslında bana değil, eşine sormak lazım. O daha iyi bilir. Biz ancak bir süre görüşüp, belli konulardan sohbet ediyorduk. Özellikle çarpıcı bazı konular oluyor elbette. Mesela terminlerin yanlış kullanılmasından hiç hoşlanmaz. Sürekli olarak yanlış şekilde kullanılmasına tepki gösterirdi. Yani onun kullandığı şekilde kullanılmasını isterdi. Yanlış bir şekilde söylerseniz o düzeltmeler muhakkak yapar. Ama genelde çok sakin biriydi, oturup rahat sohbet edebilirdiniz. Sizi dinler, düşünür, sonra cevap verirdi.</p>
<p data-start="3172" data-end="3643">Mesela telefonda da konuştuğumuz oldu. Özellikle Seytanın Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği adlı bir çevirim vardı. O kitabın bazı bölümlerinde o anlama geldiğini bir türlü çözememiştim. Telefon ettim ve fikrini sordum. “Ne istersen yap, nasıl istersen koy.” dedi. Ben de İzmir’deki Fransız entelektüellerden birine danıştım. Onlar o şekilde bir çözüm önerdiler. Bu çeviri sürecinde aslında onu çok iyi anladığımı söyleyemem. Ama çeviri yapmayı öğrendim diyebilirim.</p>
<p data-start="3172" data-end="3643"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3835 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-229x300.png" alt="" width="229" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-200x261.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-229x300.png 229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1.png 231w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></p>
<p data-start="3645" data-end="3833"><strong data-start="3645" data-end="3661">Deniz Benzer:</strong> <strong>Sizi kişisel tanışmaya götüren hikâyeyi öğrenebilir miyiz? Nasıl oldu da Baudrillard ile yüz yüze tanıştınız, nasıl bir yolculuğun ardından böyle bir ilişki geliştirdiniz?</strong></p>
<p data-start="3835" data-end="4407"><strong data-start="3835" data-end="3844">O.A.:</strong> Baudrillard benim doktora tezimin bibliyografyasında yer alıyor. Çünkü ben tezimi yazmanın bitirdikten sonra onun kitaplarını tanıştım. 1977 yılının sonlarına doğruydum. Doktora çalışmamı teslim etmiştim ve o dönem Zürih’e gittim. Orada tesadüfen müthiş çarpıcı bir düşünürle karşılaştım. Fransız ve özellikle Kuzeybatı Avrupa’nın; İngiltere, Almanya gibi ülkelerin içinde bulunduğu toplumsal durumla ilgili eleştirel düşünceler geliştiren, insanı sorgulamaya iten biriyle karşılaştım. O dönem 1978’in başında tez savunmamı yaptım. Ondan sonra Türkiye’ye döndüm.</p>
<p data-start="65" data-end="535"><strong data-start="65" data-end="535">“Sessiz Yığınlar ile başladığımız çeviriler, bizim Dokuz Eylül Üniversitesi olarak bir kitap basma girişimimize dönüştü. Kendisinin ilk kitabının çevirisini yapabilir miyiz diye rica ettik. Bize ücretsiz olarak verdi ve para kazanınca ödeyebilirsiniz dedi. İlk kitap o şekilde yayımlandı. Sonra geri gel, şimdi Türkçeden baktık 15-16 kitabın çevirisini ama toplamda 30 civarında Türkçeye çevrilmiş kitabı var. Oldukça tanınan ama bilinmeyen bir isim haline geldi.”</strong></p>
<p data-start="537" data-end="600"><strong data-start="537" data-end="546">D.B.: Baudrillard kitabında neyi? Hangi kitapla yer alıyor?</strong></p>
<p data-start="602" data-end="890"><strong data-start="602" data-end="611">O.A.:</strong> <em data-start="612" data-end="660">Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler</em> adlı kitapta yer alıyor. Tabii bu gördüğünüz 4 ya da 5, gözden geçirilmiş yeni baskı olduğu için o kitap her baskıda gelişti. İlk hali oldukça zayıftı, şimdi son halini aldı. 35 yıl oldu yayımlanalı, hatta daha fazla da olabilir.</p>
<p data-start="892" data-end="1405">İlk tanışmamız böyle oldu. Sonra iletişim koptu. Sessiz Yığınlar ile başladığımız çeviriler, bizim Dokuz Eylül Üniversitesi olarak bir kitap basma girişimimize dönüştü. Kendisinin ilk kitabının çevirisini yapabilir miyiz diye rica ettik. Bize ücretsiz olarak verdi ve para kazanınca ödeyebilirsiniz dedi. İlk kitap o şekilde yayımlandı. Sonra geri gel, şimdi Türkçeden baktık 15-16 kitabın çevirisini ama toplamda 30 civarında Türkçeye çevrilmiş kitabı var. Oldukça tanınan ama bilinmeyen bir isim haline geldi.</p>
<p data-start="1407" data-end="1599"><strong data-start="1407" data-end="1416">D.B.:</strong> <strong>Sizin tanıştığınız veya çevrilen başladığınız dönemde şu anki gibi küresel ölçekte popüler biri miydi yoksa sonrasında mı popüler oldu? Türkiye özelinde sizin bilinirliği kazandırdı?</strong></p>
<p data-start="1601" data-end="2598"><strong data-start="1601" data-end="1610">O.A.:</strong> Türkiye için öyle denebilir ama ben zaten 1977’de tanıştım. O, Fransa’da 1968’de *Nesneler Sistemi’nin yayımlanmasıyla birlikte bu kitaba göre tanınıyordu. Ondan sonra 1970’de <em data-start="1787" data-end="1804">Tüketim Toplumu</em> ve en önemlisi metinlerinden biri olan <em data-start="1844" data-end="1874">Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm</em> 1976 yılında yayımlanmıştır. Yani Fransa’da bilinmesine rağmen göz ardı edilen bir düşünürken, o tarihlerde Amerika’da çok önemli bir üniversitenin sahibi sayılan New York Amerikan Üniversitesi’nde tanınmıştır. Hem orada tanındı, 1970’li yılların ikinci yarısında itibaren Amerika’da tanınmasının bir nedeni olarak orada dersler vermesi gösterilir. Kendisi Amerika’da çok önemli üniversitelerde dersler vermiştir. Tabii Amerika deyince Kanada tarafını da unutmamak lazım orada da ciddi katkıları vardır. Zaman içinde giderek yaygınlaştı. 1982’de tanıştık ama Baudrillard’ı Türkiye’ye ancak 2004 yılında getirebildik. Hemen gel deyince gelen cinsten bir insan değildi. Ben o tarihlere kadar yedi yıl kadar kitap çevirmiştim.</p>
<p data-start="2600" data-end="3014">Baudrillard ile ilk kez 1982’de karşılaştık. Türkiye’den Fransa’ya dönmüştüm, o süre içinde bu adamla mülakat yapmıştım. Ama o tarihte ne biliyordum ne de çeviri anlamında çok şey yapmıştım. Daha sonra tekrar bir şekilde iletişim kurduk. Önce Nanterre Üniversitesi’nde tanıştım, daha sonra tekrar Sorbonne’da karşılaştık. Bu sırada kendisi Amerika’ya gidip geliyordu. Daha sonra tekrar bir şekilde iletişim kurduk.</p>
<p data-start="3016" data-end="3372">Evine telefon ettim. Nereden geldiğimi sordum. Türkiye’den geldiğimi söyledim. Hemen ertesi gün bana randevu verdi. Paris’te République Meydanı’na yakın bir yerde, bir lojmanda oturuyordu. Mustafa Altıntaş adlı arkadaşım ve fotoğrafçılık ilgilenen ressam bir arkadaşımdan yardım alarak, onunla birlikte gittik. 1982 yılında kendisiyle ilk görüşmemi yaptım.</p>
<p data-start="37" data-end="264">Türkiye’de yayınlanan bir makale yazmıştım. Onun dışında başka bir şey yoktu. Yani çevirileri Türkiye’ye kazandırmaya ilk ben başladım. Sonra zaman içinde başka kişiler de katkıda bulundu, ama çeviri süreci bu şekilde ilerledi.</p>
<p data-start="37" data-end="264"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3836 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-239x300.png" alt="" width="239" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-200x251.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-239x300.png 239w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1.png 269w" sizes="(max-width: 239px) 100vw, 239px" /></p>
<p data-start="266" data-end="471"><strong data-start="266" data-end="275">D.B.:</strong> <strong>Baudrillard deyince Türkiye’de sizin isminiz öne geliyor. Bazı durumlarda gerçekten sınırlı mı bırakıldı? Baudrillard’ın çok özel bir doktora savunma jürisi var. Bu isimler nasıl bir araya geldi?</strong></p>
<p data-start="473" data-end="811"><strong data-start="473" data-end="482">O.A.:</strong> Orada ortak biraz karışık. Çünkü ne yazarsanız yazın herkes bir yerden başlar. Liseyi bitirdikten sonra Reims’ten Paris’e geliyor. Paris’te lise öğrenimini yapıyor. Sonra Sorbonne’a giriyor. İletişim alanında eğitimini sürdürüyor. Ardından eğitim sürecini tamamen bırakıyor ve Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi oluyor.</p>
<p data-start="813" data-end="1014">Herhalde en önemli dönüm noktalarından biri 1968 olaylarıdır. Bu süreçte öğrencilerle birlikte hareket ediyor ve sistem karşıtı bir tavır alıyor. Daha sonra Amerika’ya gidip geliyor ve dersler veriyor.</p>
<p data-start="1016" data-end="1279">Her şeyde olduğu gibi onun düşüncesi de bir anda ortaya çıkmıyor. Barthes’tan etkileniyor, Bourdieu’dan etkileniyor. Marcel Mauss’un çalışmalarından etkileniyor. Lacan’dan etkileniyor. Ama bu isimlerin hiçbirine birebir bağlı kalmadan kendi teorisini oluşturuyor.</p>
<blockquote>
<p data-start="1281" data-end="1527">“Dostu François L’Yvonnet, editörlüğünü yaptığı ve yaklaşık 30 entelektüelin Baudrillard hakkındaki yazılarından oluşan kitapta şöyle diyor: ‘Baudrillard’ı öyle hemen paldır küldür anlayabilmek mümkün değil. Zaman içinde belli aşamalar var.’”</p>
</blockquote>
<p data-start="1529" data-end="1819">Her şey konusunda hem de diğer konularda çeviriler var. Muhtemelen Henri Lefebvre ile o sıralarda tanışıyor. Lefebvre onun akademik kariyerinde etkili oluyor. Daha sonra Nanterre Üniversitesi’nde ders vermeye başlıyor. Bu dönem aslında onun akademik hayattan uzaklaşmaya başladığı dönemdir.</p>
<p data-start="1821" data-end="2066">Çünkü o sırada Foucault’yu unutmak adına uzun bir makale yazıyor. Bu makaleyi Foucault’ya gönderiyor. Foucault o zaman Nanterre’de öğretim görevlisidir. Bu makale üzerine Foucault ile arasında bir kırılma yaşanıyor ve fikir ayrılıkları oluşuyor.</p>
<p data-start="2068" data-end="2274">Çünkü üniversitede kademe atlayabilmesi için belirli sınavlara katılması gerekiyor. Bu sınavları geçemediği için üniversite içerisinde yükselme şansı bulamıyor. Bir süre sonra üniversiteyle bağları kopuyor.</p>
<p data-start="2276" data-end="2428"><strong data-start="2276" data-end="2285">D.B.:</strong> <strong>Hocam bahsettiğiniz üzere Roland Barthes, Bourdieu gibi kilit bir isim, Baudrillard’ın çalışmalarına bir katkısı ve etkileşimi nasıl olmuştur?</strong></p>
<p data-start="2430" data-end="2650"><strong data-start="2430" data-end="2439">O.A.:</strong> Böyle bir şey söylemek mümkün değil. Çünkü Baudrillard 1970’li yılların sonunda özgürleşmeye başlıyor. Zaten kitaplarının bir kısmı, 1970’lerin sonundan itibaren kendi düşünce sistemini oluşturduğu metinlerdir.</p>
<p data-start="2652" data-end="3061">Mesela kendini hiçbir zaman bir sosyolog olarak görmez. Dostu François L’Yvonnet, editörlüğünü yaptığı ve yaklaşık 30 entelektüelin Baudrillard hakkındaki yazılarından oluşan kitapta şöyle diyor: “Baudrillard’ı öyle hemen paldır küldür anlayabilmek mümkün değil. Zaman içinde belli aşamalar var.” Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm kitabında nesnelerin, insanların ve kültürün nasıl işlediğini anlatır.</p>
<p data-start="3063" data-end="3266">François L’Yvonnet, <em data-start="3083" data-end="3100">Tüketim Toplumu</em>’nun son baskısı için yazdığı önsözde Baudrillard’ın düşüncelerini şöyle özetler: “O bir sosyolog değildir. O bir filozof olarak görülmemelidir. O bir eleştirmendir.”</p>
<p data-start="46" data-end="436">Az önce söz ettik, Foucault’yu unuttun diyor çünkü Foucault’nun hiçbir zaman üzerinden pek fazla bir şey bilmediği bir dönem var. Yani bu dönemde kendisine Baudrillard’ın düşüncesinin oldukça farklı bir şekilde geliştiği söylenebilir. Daha sonra yeniden Foucault ile karşılaşıyor ve bu karşılaşma önemli bir kırılma noktası oluyor. Bu süreçte Baudrillard’ın düşüncesi daha da keskinleşiyor.</p>
<p data-start="438" data-end="722">Zaten Marx hakkında söyleyecek çok fazla şey yok. Marx sadece ekonomiyle ilgili değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin analizini de yapar. Baudrillard ise bu analizleri farklı bir düzleme taşır. Ona göre artık üretim ilişkileri değil, tüketim ilişkileri belirleyici hale gelmiştir.</p>
<p data-start="724" data-end="1055">Bu kavramın evrimini Halil Soylu’nun <em data-start="761" data-end="774">Antropoloji</em> adlı çalışmasında kitapta görebilmek mümkün. Baudrillard Marx yerine Mauss’u tercih eder. Marcel Mauss’un <em data-start="881" data-end="890">Armağan</em> adlı eserinden çok etkilenmiştir. Mauss’un armağan kavramı üzerinden geliştirdiği düşünce, Baudrillard’ın tüketim toplumuna dair analizlerinde önemli bir yer tutar.</p>
<p data-start="1057" data-end="1211">Bu bağlamda Marx’ın sadece üretim üzerinden yaptığı analizlerin yetersiz kaldığını söyler. Baudrillard, tüketimin toplumsal ilişkilerdeki rolünü vurgular.</p>
<p data-start="1213" data-end="1307"><strong data-start="1213" data-end="1222">D.B.: Peki bu bahsettiğiniz birey tipinde Marcus’un tek boyutlu insanına benzerlik var mı?</strong></p>
<p data-start="1309" data-end="1648"><strong data-start="1309" data-end="1318">O.A.:</strong> Onunla da hesaplaşıyor aslında. Sanırım Gösterge Ekonomisi başlıklı metinlerinde Marcus’la hesaplaştığı bir bölüm var. Marcus’un bireyin modern toplumda tek boyutlu hale geldiğini söylemesi Baudrillard için yeterli değildir. Çünkü Baudrillard’a göre birey artık sadece tek boyutlu değil, aynı zamanda simülasyonun bir parçasıdır.</p>
<p data-start="1650" data-end="1842">Eskiden toplum sınıflara ayrılıyordu. O sınıfın ideolojisi, bu sınıfın ideolojisi konuşuluyordu. Bugün ise bu ayrımlar ortadan kalktı. Artık herkes aynı simülasyon evreninin içinde yer alıyor.</p>
<p data-start="1844" data-end="1984">Baudrillard modernliği de eleştirir. Ona göre modernlik, gerçekliğin yerini alan bir sistemdir. Postmodernizm ise bu sistemin içinden doğar.</p>
<p data-start="1986" data-end="2213">Postmodernizmde Baudrillard’ın yana koyacak olursanız, Baudrillard’ın mevcut sistemin tamamen yok olup gitmesini istemediğini görürsünüz. Bu bir sistem eleştirisidir ama aynı zamanda bu sistemin içinden konuşan bir eleştiridir.</p>
<p data-start="37" data-end="434">“Baudrillard kendini bir akademisyen olarak bile görmüyor, akademik dünyayı reddediyor. Simülakrlar ve Simülasyon’da üniversiteyle ilgili bölümler var. Orada üniversitelerin bir üniversite simülakrına dönüştüğünden bahseder. Artık üniversite olma özelliğini kaybetti ama üniversite gibi görünmeye devam eder. Orada bir üniversite yok. Az önce öğrencinin diliminden söz ettik, üniversite ne demek?”</p>
<p data-start="436" data-end="727"><strong data-start="436" data-end="445">I.Ç.:</strong> <strong>Ben bir soru yöneltmek istiyorum. Baudrillard’ın akademik dünyaya dışlanma ya da benimsenme biçimi çok merak ediyorum. Entelektüel sahnede de açıkça görülen bir durum var. Popüler kültürde de sık sık Baudrillard’a gönderme yapılıyor. Sizce bu durum akademik dünyaya nasıl yansıyor?</strong></p>
<p data-start="729" data-end="1244"><strong data-start="729" data-end="738">O.A.:</strong> Baudrillard kendini bir akademisyen olarak bile görmez. Akademik dünyayı reddediyor. Simülakrlar ve Simülasyon kitabında üniversiteyle ilgili bölümler var. Orada üniversitelerin bir üniversite simülakrına dönüştüğünden bahseder. Artık üniversite olma özelliğini kaybetti ama üniversite gibi görünmeye devam eder. Orada bir üniversite yok. Az önce öğrencinin diliminden söz ettik, üniversite ne demek? Önce dildi, sonra yeni şeyler geliyor. Mevcut toplumsal yapıya bakınca üniversitenin işlevi değişmiştir.</p>
<p data-start="1246" data-end="1363">Ona göre akademi gerçekliği açıklamak yerine yeniden üretir. Bu yüzden akademik sistemin bir parçası olmayı reddeder.</p>
<p data-start="1365" data-end="1421"><strong data-start="1365" data-end="1374">D.B.:</strong> <strong>Bourdieu ile ilişkileri nasıl peki bu süreçte?</strong></p>
<p data-start="1423" data-end="1631"><strong data-start="1423" data-end="1432">O.A.:</strong> Bourdieu ile mesafeli bir ilişkisi var ama birbirleriyle kavgalı değiller. Baudrillard, Bourdieu’nun insanı ve akademiyi ele alış biçimini eleştirir. Ama aynı zamanda onun katkılarını da kabul eder.</p>
<p data-start="1633" data-end="1849">Olağan koşullarda zaten düşünceleri marjinal olan bir insanın hiçbir şekilde mevcut akademik dünyanın söylemini paylaşmayıp, onunla ters bir konumda durması beklenir. Çünkü bu adam mevcut yapılanmanın dışına çıkıyor.</p>
<p data-start="37" data-end="95"><strong data-start="37" data-end="95"><br />
<img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3838 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard.png" alt="" width="492" height="268" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-200x109.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-300x163.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-400x218.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard.png 492w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" /></strong></p>
<p style="text-align: center;" data-start="37" data-end="95"><span style="font-size: 10pt;">Oğuz Adanır ile Jean Baudrillard ziyareti, 1982, Paris</span></p>
<p data-start="97" data-end="364">Etkilenmiş olabilir ama yaptığı her şeyin nedeni olarak onu göstermek mümkün değil. Zaten yaptığı çalışmaların araştırmalarında akademik sistemle bağları kopmuştur. Ona göre akademi gerçekliği açıklamak yerine yeniden üretir. Yani akademi bir simülasyon üreticisidir.</p>
<p data-start="366" data-end="488">Bu yüzden Baudrillard sistemin dışına çıkmayı tercih eder. Ona göre gerçeklik artık yoktur, yerini simülasyonlar almıştır.</p>
<p data-start="490" data-end="632"><em>“Nihilist olan ben değilim, nihilist olan sistemin kendisidir. Sistem farkında bile olmadan kendi kendini yok etmeye doğru götürmektedir.”</em></p>
<p data-start="634" data-end="743">Simülasyon kavramı bu bağlamda önemli hale gelir. Ona göre simülasyon, gerçekliğin yerini alan bir sistemdir.</p>
<blockquote>
<p data-start="745" data-end="1123">“Mike Gane, Baudrillard’ın düşüncesini ‘Radikal Belirsizlik’ olarak tanımlıyor. Her şeyden söz ediyor ama hiçbir şey kesin değil. İşte varlığın burada devreye giriyor. Bütün bunlardan bahsedip kesin, doğru olduğunu savunmadığı için hep belli ölçüde ikna edici kalıyor gibi görünüyor. Ama aslında klasik anlamda üretilen düşünceden çok daha çarpıcı ve doğru şeyler söylüyor.”</p>
</blockquote>
<p data-start="1125" data-end="1297">Bütün bu imgeler üzerinden bir gerçeklik oluşuyor ve bu gerçeklik hakkında konuşuluyor sanılıyor. Yani insanlar gerçekliğin kendisini değil, onun temsillerini konuşuyorlar.</p>
<p data-start="1299" data-end="1406">Baudrillard aslında böyle bir şey söylüyor. Doğrudan gerçekliğin kendisine değil, onun temsiline bakıyoruz.</p>
<p data-start="1408" data-end="1517">Simülasyon bu sistemin en önemli parçasıdır. Çünkü artık gerçek ile kurgu arasındaki fark ortadan kalkmıştır.</p>
<p data-start="1519" data-end="1642">Baudrillard’a göre gerçeklik ortadan kalktığında yerine simülasyon geçer. İnsanlar bu simülasyon evreninde yaşamaya başlar.</p>
<p data-start="37" data-end="267">Bu süreçleri birbirine karıştırmamak lazım. Baudrillard’ın düşünce evrenine girmek için çaba harcamak gerekiyor. Okuduğunuzda doğrudan anlayabileceğiniz bir düşünür değildir. Çünkü onun metinleri çoğu zaman bir kurgu gibi ilerler.</p>
<blockquote>
<p data-start="269" data-end="512">“İnsanlar da eğer Baudrillard’ı gerçekten ilgileniyorlarsa derinlemesine ilgilenmeli. Eserlerini önce bir okuyacaksınız, sonra bir daha okuyacaksınız. Terminolojiyi öğreneceksiniz. Ondan sonra başkalarıyla karşılaştırmaya imkân doğabilir.”</p>
</blockquote>
<p data-start="514" data-end="684">Baudrillard, Marx’ın üstüne oturduğu ve Hegel ile başlayan diyalektik süreci de eleştirir. Ona göre diyalektik artık geçerli değildir. Çünkü gerçeklik ortadan kalkmıştır.</p>
<p data-start="686" data-end="821">Radikal eleştiri, bugün dünyayı anlamak için yeterli değildir. Baudrillard’ın düşüncesi daha çok gerçekliğin yokluğu üzerine kuruludur.</p>
<p data-start="823" data-end="977">Ben teorik metnin, mesela Simgesel Değiş Tokuş’un minimalize edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü metinler çoğu zaman kapalıdır ve okuyucu için zordur.</p>
<p data-start="979" data-end="1096">Ama onun metinlerini anlamak için tekrar tekrar okumak gerekir. Çünkü her okuduğunuzda yeni bir anlam katmanı açılır.</p>
<p data-start="1098" data-end="1258">Ben bugüne hâlâ bir yığın gözümden kaçmış, eksik konu olduğuna eminim. Yani insanlar da eğer Baudrillard’ı gerçekten ilgileniyorlarsa derinlemesine ilgilenmeli.</p>
<p data-start="1260" data-end="1412">Eserlerini önce bir okuyacaksınız, sonra bir daha okuyacaksınız. Terminolojiyi öğreneceksiniz. Ondan sonra başkalarıyla karşılaştırmaya imkân doğabilir.</p>
<p data-start="1414" data-end="1453"><strong data-start="1414" data-end="1423">A.Ş.:</strong> <strong>Onu en kolay kim anlayabilir?</strong></p>
<p data-start="1455" data-end="1665"><strong data-start="1455" data-end="1464">O.A.:</strong> Evet. O benim olabilir Baudrillard gibi düşünmeyi öğrenmiş birisi. Ama yok, 2007’den 2025’e kadar böyle birileri çıkmadı. Hep Baudrillard hakkında yazan insanlar var. Baudrillard onu da aşmış durumda.</p>
<p data-start="1667" data-end="1838"><strong data-start="1667" data-end="1676">A.Ş.:</strong> <strong>Hocam, simülasyon ve simülakr kavramını anlamaya çalışan bir insan olarak biraz havada kaldığını düşünüyorum. Bir örnek üzerinden anlatabilir misiniz bu kavramı?</strong></p>
<p data-start="1840" data-end="1948"><strong data-start="1840" data-end="1849">O.A.:</strong> Kuramı anlatamayız. Baudrillard kendisi 35 kitapta anlatmaya çalışıyor. Ben nasıl anlatayım şimdi?</p>
<p data-start="1950" data-end="2172"><strong data-start="1950" data-end="1959">A.Ş.:</strong> <strong>Hayır, aslında bir örnek üzerinden ele almak istiyorum. Belki Matrix örneği olabilir. Yani onu da seviyorum, doğru bulmuyorum. Oradaki yansımaları daha anlaşılabilir kılar ama aslında istediğim biraz daha farklı.</strong></p>
<p data-start="2174" data-end="2389"><strong data-start="2174" data-end="2183">O.A.:</strong> Benim Journal of Baudrillard Studies’de gerçeklik ile ilgili bir çalışmam var. 2007 yılında yayımlandı. Türkiye’de benim dışımda yazmadılar. Gerçeklik meselesi üzerinden Baudrillard’ı anlamak mümkün değil.</p>
<blockquote>
<p data-start="37" data-end="333">“Baudrillard’a göre modernleşme doğru bir şeydi ama 60’larda tüketim toplumunun devreye girmesiyle birlikte 180 derece geri döndü. İşte o kopuş noktası postmodernin başlangıcıdır. Modern toplumlar modernleşmeyi yaşadığını söyler. Baudrillard’ın iddiaları arasında belki de en önemlisi budur.”</p>
</blockquote>
<p data-start="335" data-end="574">Çünkü bizde gerçeklik ilkesi değişmedi ne anlaşıldığı belli değil. Bizde Baudrillard’ın üstünde durduğu anlamda bir gerçeklik ilkesi yok. Cumhuriyet devrimleriyle birlikte modernleşme yaşandı ama bu modernleşme tam anlamıyla gerçekleşmedi.</p>
<p data-start="576" data-end="795">Kapitalizmin oluşması için belirli koşullar gerekir. Avrupa’da nüfus 40 milyonun altındaydı, eğitimli toplumların hiçbir gelişimi yoktu. Bizde 1920’lerde 13 milyon nüfus vardı. Devlet kapitalizmi gibi bir sistem oluştu.</p>
<p data-start="797" data-end="958">“Gerçek, görüntüleri aracılığıyla açıklanan bir şey haline dönüştü.” diyor Baudrillard. Yani artık gerçeklik doğrudan değil, temsiller üzerinden anlaşılmaktadır.</p>
<p data-start="960" data-end="1078"><strong data-start="960" data-end="969">D.B.: Peki bu yarım yamalaklık nasıl bir şey? Tam olarak geçemiyoruz ama bir yandan da ayak uydurmaya çalışıyoruz.</strong></p>
<p data-start="1080" data-end="1237"><strong data-start="1080" data-end="1089">O.A.:</strong> Tabii, toplumun bir kısmı modernleşme ilkelerini kabul etmiş durumda. Türkiye’ye baktığımız zaman nüfusun %50’si modernleşmeyi kabul etmiş durumda.</p>
<p data-start="1239" data-end="1422">Baudrillard’ın Türkiye’ye bakışı aslında bu açıdan da ilginçtir. Türkiye, modernleşme sürecini tam anlamıyla yaşamamış ama bir yandan da postmodernleşme sürecine girmiş bir toplumdur.</p>
<p data-start="1424" data-end="1529">Baudrillard’a göre modernleşme süreci 60’lı yıllarda tamamlanmış ve ardından postmodernleşme başlamıştır.</p>
<p data-start="1531" data-end="1631">Modernleşme ve postmodernleşme arasındaki bu kırılma noktası, onun düşüncesinin merkezinde yer alır.</p>
<p data-start="37" data-end="280">Onu gerçekten anlamak istiyorsanız ciddi bir şekilde incelemeniz gerekiyor. Yazdığım kitaplardan veya yabancı kaynaklardan yararlanabilirsiniz. Baudrillard’ın düşüncesini anlamak için bugün sıfırdan başlarsanız minimum üç ila dört yıl gerekir.</p>
<p data-start="282" data-end="484"><strong data-start="282" data-end="291">D.B.:</strong> <strong>Sanki amaç biraz da şu an yaşadığımız bu kafa karışıklığını yaratmak. İnsanlara doğrudan bir şey aktarmaktan ziyade, zihinlerini karıştırarak onları düşünmeye sevk ettiğini söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p data-start="486" data-end="693"><strong data-start="486" data-end="495">O.A.:</strong> O zaten bizi düşünmeye sevk eden bir düşünür. Kendi diline bulunduğu toplumdan ödünç alarak yazıyor. Yani metinleri çoğu zaman doğrudan anlaşılır değil. Çünkü Baudrillard’ın dili oldukça farklıdır.</p>
<p data-start="695" data-end="800">Türkiye’de Baudrillard’ın bu kadar geç tanınmasının nedeni de budur. Onun metinlerini anlamak zaman alır.</p>
<blockquote>
<p data-start="802" data-end="1063">“François L’Yvonnet’nin dünyaya Jean Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak başlıklı konuşmasını çok öğreticidir. Baudrillard okumak isteyenlere tavsiye ediyorum. Çevirisini yaptık, yakında yayımlanacak. Hiç Baudrillard okumadıysanız önce bu metinle başlayın.”</p>
</blockquote>
<p data-start="1065" data-end="1276"><strong data-start="1065" data-end="1074">A.Ş.:</strong> <strong>Söylediğiniz şey o anın gerçekliği ve gelecekle çok uyuşuyor. Popüler kültürde bu kadar bahsedilmesinin sebebi de bu muhtemelen. Son sorum olarak şunu sormak istiyorum: Baudrillard’ı nasıl anlamalıyız?</strong></p>
<p data-start="1278" data-end="1466"><strong data-start="1278" data-end="1287">O.A.:</strong> Kendisini kesinlikle anlamadıklarını düşünüyorum. Wachowski Kardeşler <em data-start="1358" data-end="1366">Matrix</em> filminde Baudrillard’dan etkilenmiş olabilirler ama Baudrillard’ın söyledikleri çok daha farklıdır.</p>
<p data-start="1468" data-end="1646">Baudrillard’ın düşüncesi, gerçek ile kurgu arasındaki çizginin ortadan kalktığını söyler. Bu yüzden onun düşüncesini anlamak için klasik düşünme biçimlerinden uzaklaşmak gerekir.</p>
<p data-start="1468" data-end="1646"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3837 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri.png" alt="" width="499" height="129" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-200x52.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-300x78.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-400x103.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri.png 499w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" /></p>
<p data-start="1648" data-end="1826"><strong data-start="1648" data-end="1657">D.B.:</strong> <strong>Bu konuda oldukça yaygın bir şehir efsanesi var. Minor rolünü oynaması için Baudrillard’a teklif götürüldüğü ve filmin onun anlatığı şeyin tam tersini yaptığı söylenir.</strong></p>
<p data-start="1828" data-end="1943"><strong data-start="1828" data-end="1837">O.A.:</strong> Baudrillard onlarla hiç bu şekilde bir ilişki kurmamıştır. Kendisi sinema ile doğrudan bir ilişki kurmaz.</p>
<p data-start="1945" data-end="2083"><strong data-start="1945" data-end="1954">A.Ş.:</strong> <strong>Hocam, bize vakit ayırdığınız ve bunları anlattığınız için çok teşekkür ederiz. Dosya konusunun anlatımı harika bir içerik oldu.</strong></p>
<p data-start="2085" data-end="2138"><strong data-start="2085" data-end="2094">I.Ç.: Çok teşekkür ederiz zaman ayırdığınız için.</strong></p>
<p data-start="2140" data-end="2185"><strong data-start="2140" data-end="2149">O.A.:</strong> Estağfurullah, ben teşekkür ederim.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/">Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</title>
		<link>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 12:36:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[akademik]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[insansızlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[söylem]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal olaylar]]></category>
		<category><![CDATA[ufuk eriş]]></category>
		<category><![CDATA[videolu söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yapay]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3740</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ufuk Eriş: Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3746" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1287" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-200x101.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-300x151.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-400x201.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-600x302.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-768x386.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-800x402.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1024x515.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1200x603.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1536x772.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Ufuk Eriş:</strong> Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da Bilgisayar Araştırma Uygulama Merkezi’nde oldu. Orada IRC (Internet Relay Chat) ile Amerika’da yaşayan bir insanla yazışmıştım ve karşımdakinin asla gerçek bir insan olduğuna inanmamıştım. Sonra yıllar geçti, teknolojinin insanın bakışını, düşünme formatını nasıl değiştirdiğini gördüm. 2002 yılında doktora önerisinde Türkiye’de Hacker Kültürü konusunu ele almak istedim. O dönemlerde Türkiye’de hacker oldukça azdı ve bilinen sadece Tamer Şahin vardı. “Pijamalı Hacker” diye gazetelere çıkmıştı. Osmanlı bankasını hacklediği yazılıyordu ancak o dönemler hacker varsa da kıracak fazla bir yer yoktu. O yüzden jüride de çok sıkıntı çektik. Bu konu ile ilgili olan birini bulmak oldukça zordu. Sosyolog vardı, insan kaynaklarından biri, endüstri mühendisi, iletişimci vardı. Onlara derdimi anlatmak çok zor oldu. Hacker denilen birileri var ve şurayı kırabilir dediğimde “Kırsın ne olacak” diyorlardı. Kanunlarımız bile buna hazır değildi. Birinin bilgisayarına uzaktan bağlandığınız zaman hırsızlık suçu üzerinden değerlendiriliyordu. Hırsızlık suçunda bir malı alırsınız ve o mal artık orada yoktur ama bir veri tabanından kopyasını aldığınız bir şey hâlâ orada duruyor, sadece kopyasını alıyorsunuz. Hukukta da böyle ciddi bir dönüşüme şahit oldum.</p>
<p><strong>Deniz Benzer: 20 yıl önce doktora konunuzu söylediğinizde yaşanan durum bugün yapay zekâ için yaşanıyor. Siz doktora tezinizi yazdığınız dönemdeki o yabancılık ve heyecanla, bugün insanların yapay zekâya baktığı heyecan arasında ne tür benzerlikler ya da farklılıklar görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Her yeni teknoloji, düşünce insanlarını ya da bu konuda kafa yoranları heyecanlandırır. Sebebi ise her zaman dertlerimizin olması. Karl Marx’a baktığınızda yaşadığı toplumu inceleyip, bir şeyler iyi gitmiyor demiş. İnsanların mutsuz olduğunu görmüş, sebebini araştırıp toplumları çözümleme yöntemi önermiş. Ama derdi ne; hayatta çok mutlu değiliz, etraf mutlu değil. Bugünlerde de her yeni teknolojinin üzerine yazan, konuşan insanlar acaba çare olur mu düşüncesinde. Bence hackerları konuşma döneminden farklı olarak, yapay zekâ döneminde insanlar sadece magazinsel boyutuyla ilgileniyorlar. Kimse hangi derdimize deva olur demiyor. Sadece yapay zekânın daha fazla neler yapabileceği ile ilgileniyorlar. Mesela bir yapay zekâ bale yapabiliyor olsun, bale kültürü ile hiç alakası bulunmayan biri neden buna heyecanlansın? Magazinsel yaklaşımın saptırıcı bir etkisi var. Şunu net olarak söyleyebilirim ki tarihin hiçbir döneminde insanlar gelecek jenerasyonlar için bu kadar umutsuz olmamış ve umutlarını insan olmayan bir şeye bağlamamışlardır. Bir düşünün, İsa gelecek demişler, o da insandı… Gelecek jenerasyon böyle yapacak demişler, onlar da insandı… Her zaman kendi türümüzün ileride güzel bir şeyler yapacağına dair inancımız vardı. Şimdilerde bu inancımız bitmiş ki gelecekte yapay zekâ şunu yapıyor olacak, yapay zekâ böyle olacakları konuşuyoruz. Hayatımızda yaşadığımız problemlerin çözümünü ona yüklemeye çalışıyoruz ki bu tekno şovenist bir yaklaşıma doğru gidiyor. Şoven olarak bahsettiğim savunmak aslında. Dertlerimiz daha az teknoloji yüzündenmiş gibi ve fazlası olursa dertlerimiz azalacak diye düşünüyoruz. Bu gittikçe bir garip dehumanization (insansızlaştırma) süreci oluyor. Oysa dünyada ne yapılmış ve yapılacaksa bir insan tarafından, yine insan için yapılıyor. Bunu unutmamamız lazım.</p>
<div id="attachment_3744" style="width: 2570px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3744" class="size-full wp-image-3744" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-1024x1024.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-1200x1200.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-1536x1536.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /><p id="caption-attachment-3744" class="wp-caption-text"><em><strong>İllüstrasyonlar: Sanam Maghrebi</strong></em></p></div>
<p><strong>M.B.A: Bir de işin içinde yapay zekâ aracını insansılaştırma çabası var. Acaba yapay zekâ bir birey olarak insandan daha zeki olur mu ya da insanla denk olsa ona insan der miyiz gibi garip felsefi sorular çıkıyor ortaya.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kendi başına insanla yarışabilecek bir zekâ düzeyinin olası ihtimali konuşulan bir zamanda, bu kadar gelişmiş teknolojiler üretilirken hâlâ boşandığı eşini öldüren erkeklerin haber olduğu bir dünya bize şunu düşündürmeli: Gerçekten dertlerimiz yapay zekânın ne yapabileceği mi olmalı? Bu kültürün teknolojiye teslim oluşudur. Eskiden kültür, teknolojinin kullanımını belirliyor ve sınırlıyordu. Samuray kılıcı örneğini verebiliriz. Herkes bunu takamaz, taktığın zaman da belirli etik kodlara uymak zorundasın. Bizim türkülerden biri ne güzel söylüyor: “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” Çünkü tüfeği kullanmak için yıllarca samuray disiplinine ve kültürüne sahip olmana gerek yok. Tüfeği satın aldığında tetiğe basman yeterli. Her mesleğin kendine ait kültür kodları var, artık böyle bir şey kalmıyor. Bir kalemi alabilmek için eğitime veya etik koda sahip olmana gerek yok. Parayı verdiğin zaman bilgisayarını alır, istediğin gibi de kullanırsın.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün yeteneğe bile gerek kalmadı, komut yazıyorsun herhangi bir şeyi çizdirebiliyorsun.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bana yapay zekâ diye konuştuğumuz şey hakkında pek bir şey bilmiyoruz gibi geliyor. Güçlüsü var güçsüzü de. Üstüne konuştuklarımız birer ütopya gibi. Ben hep şöyle derim “Ütopyalar tersine çevrildiğinde bugün yaşadığımız dertleri anlatır.” Diyelim ki evine temizlik yapmaya gelen hanıma soruyorsun “Eğer imkanların olsa nasıl bir hayat düşünürdün, nasıl bir ütopyan var?” Kadının cevabı “İçmeyen bir kocam olsun isterdim, çocuklarımı dövmesin mesela.” oluyor. Sen kadın ile ilgili gündelik hayatına dair derdini hemen anlamış oluyorsun işte. Şimdi yapay zekâ hakkındaki ütopya söylemlerine bakarak söylenenleri tersine çevirip okursanız ve insanların ondan ne beklediklerine bakarsanız, bugün gerçek hayatta ne gibi sorunlar yaşadıklarını görürsünüz. “Yapay zekâ şunu yapacak mı?” diye birisi merak ediyorsa onunla ilgili gündelik hayatında yaşadığı bir problem vardır. Eskiden savaşlar olur biterdi, şimdi uzayan ve bir türlü bitmeyen, düşük yoğunlukta savaş durumları yaşanıyor. İnsanlar yine ölüyor. Dijital çağdayız, bugün yapay zekâ robotu Sofia, Suudi Arabistan’dan vatandaşlık alıyor. Sana veya bana vermez. Bu yüzden sorulması gereken, “Yapay zekâ insanlar arasındaki eşitsizliğe bir çözüm getirecek mi?” olmalı. Aslında robotlar üzerine geliştirilen ahlaki panikleri değerlendirdiğimizde bunun kimin korkusu olduğunu da anlarsınız. İlk olarak robot kelimesini Karel Čapek’in “Rossum’s Universal Robots” adlı oyununda görüyoruz. Kelime anlamı olarak Slav dillerde köle ya da zorla çalıştırılan anlamına geliyor. Hikâyede robotlar isyan ediyor ve insanları bastırıyor. “Robotlar insanları ele geçirecek mi?” sorusunun altında aslında isyan eden köleler kavramı var. Bütün mesele bunları yönetenlerin bir gün robot imgesi altında olsun veya olmasın her kimi çok daha az bir ücrete zorla çalıştırıyorlarsa, onların ayaklanma korkusu var. Robot ayaklanması ya da yapay zekâ insanları böyle yapacak mı gibi düşüncelerin temel güdüsü bu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3742 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp" alt="" width="800" height="450" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-200x113.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-300x169.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-400x225.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-600x338.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-768x432.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Yapay zekâ ile ilgili sürekli bir gündem var. Peki kültürel anlamda etkileri nedir?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kültür artık eskisi gibi insanın doğal olarak ürettiği bir şey değil. Zaten kültür yozlaşması dediğimiz şey, Anadolu’da üreme  yeteneğini kaybeden hayvanlara “Yoz” denmesinden geliyor. Yozlaşmış kültür, kendi kendini yenileme ve üretme yeteneğini kaybetmiş oluyor. O zaman ne oluyor, şeker hastasının insülin üretememesi gibi dışarıdan insülin iğnesi vurmaya başlıyorsun. Bir süre sonra bağımlı oluyorsun ve üretebilme yeteneğini kaybediyorsun. Herkes eskiden sevdiği kıza ama iyi ama kötü bir türkü yakıyor, şiir yazıyormuş. Fakat artık şiirleri, şarkıları dışarıdan almaya başlayınca kendini ifade etme yeteneğini de kaybetmeye başlıyorsun. Bunun sebebi ise Frankfurt Okulu’nun söylediği kadarıyla Kültür Endüstrisi. İnternetin ortaya çıkışına kadar kaybolduğu düşünülen halktan gelen organik kültürel üretimin, internet ile tekrardan ortaya çıkacağı düşünülmüştü. Dijitalleşme ve internet ilk ortaya çıktığında kültür endüstrisinin burada olmayacağını düşünen insanlar, internetin ifade özgürlüğü ile istediklerini söyleyebilecekleri bir yer olacağına inanıyorlardı. Gratefull Dead grubunun söz yazarının bu konu hakkında bir manifestosu var: “Siber alan bizim alanımız, siz buraya giremezsiniz.” diyor. Fakat girilmedik yer kalmadı. Sonuçta metalaşma sürecinden kaçamadı.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün alışkanlıklar değişti, tüketim hızlandı, üretim biçimleri değişti. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Toplumsallık değişti, toplumsal yaklaşım değişti. Örnek verecek olursam; Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” eseri bir yarışmaya katılıyor. O zamanın jürisinde Yaşar Kemal gibi çok meşhur romancılar var. Fakat eser yarışmayı kazanamıyor. Toplumcu yazarlar olarak “Bu burjuvanın kendi kendine hallenmeleri, bir dertten veya yoksulluktan bahsetmiyor.” diyorlar. Bugün baktığımızda Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı eserini neredeyse herkes biliyor. Seksenlerden sonra popülerleşmeye başlıyor. Çünkü artık bireysellik oluşmaya başlıyor, hatta bir bakıma birey “Müşteri” oluyor. Turgut Özal başkanlığından sonra satın alma düşüncemiz bile değişiyor. Eskiden televizyon almak için bir süre para biriktirirlerdi, taksit diye bir kavramı bilmiyorlardı. Şu an insanlar taksit diye bir kavramı nasıl bilmezler diye düşünebilirler çünkü yaşadığımız şeye hemen alışıyoruz ve sanki çok uzun zamandır böyleymiş gibi geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3745 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında tüketimin çok fazla hızlanması ile biriktirmeyi de kaybettik.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Biriktirmek gerekmiyor diye düşünüyor şimdi insanlar. Biriktirip ne olacak diyor. Ben eskiden şarkıları internet üzerinden indirip MP3 çalardan dinliyordum. Şimdi yeğenim bana “niye bunları indiriyorsun ki bulutta var zaten” diyor. Eskiden araba satın alındığında evladiyelik alınırdı, isim koyarlardı. Şimdi ise arabayı sık sık değiştirmem lazım deniyor. Ama bu bizim dünya ve nesnelerle aramızdaki mesafeyi açıyor. Kirada oturan insanlar evine bir çivi dahi çakmak istemiyor çünkü benimsemiyor. Eğer benimsersen kopmakta zorlanırsın, o yüzden hemen yeni bir şey satın alman lazım. Mesela her içtiğin kola kutusunu hemen atıyorsun ama kaybettiğin bir arkadaşınla ya da sevgilin olan kişi ile içtiğin son kola kutusunu kolay kolay atamazsın. Oraya bir insan bulaşmış olur ve atamazsın. Ama bu durum sistem için tehlikelidir, atamazsan yenisini almazsın. Kısacası hayatın genelinde böyle sorunlar varken yapay zekâ buna ne cevap veriyor ona bakmak lazım. Bunu piyasada hiç görmüyoruz, gündelik hayattaki insan yapay zekânın gerçekten insana yakın bir zekâ olduğunu düşünüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3743 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-1024x1024.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-1200x1200.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-1536x1536.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>D.B: Hocam aslında Alan Turing’in testi de bu bağlamda çok önemli, biraz bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Turing testinde bir tarafa insan oturtuyor, karşısına ise yapay zekâ veya robot geçiyor. İnsan makineye sorular soruyor. Eğer verdiği cevaplarda yapay zekâ olmadığını düşündürürse Turing Testini geçmiş oluyor. Ama buna karşı olarak John Searle’nin Çin Odası örneği vardır. Orada ise tek bir penceresi olan kapalı bir oda var. İçeride bazı tabelalar ve yönerge var. Ona pencereden hangi tabela gösterilirse, yönergeden hangisinin karşılık geldiğini bulup göstereceksin deniyor. Dışarıda Çinli bir adam var ve Çince yazılı bir soru gösteriyor. Çince bilmeyen odadaki kişi ise soruya karşılık gelen tabelayı bulup kaldırıyor. İçeride bu tabelaları kaldıran adam Çince biliyor mu? Hayır, sadece yönergeyi takip ediyor. Şimdilerde tüm bunlar için eskide kaldı deniyor. Ancak yeni olan havada durmuyor, bir zeminden geliyor. Burjuva, işçi sınıfı, sınıf çatışmalarını Karl Marx söyleyince mi ortaya çıktı? Mağara döneminde bile güçlü ile güçsüz olanın arasında bir çatışma vardı.</p>
<p><strong>D.B: Yapay zekâ da sonuçta bize bilgi veriyor ve biz de onun ne kadar zeki olduğunu ölçmeye çalışıyoruz. O yapay zekânın, zekâ düzeyi nedir? Onu sizce neden zekâ olarak tanımlıyoruz? Yapay zekânın bize verdiği bilgiler, bilgi hiyerarşisinde hangi noktada bulunuyor?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Zekâ diye belirtilen IQ’da sıfır noktası yoktur mesela. IQ testinde, bir kişi problemi ne kadar sürede çözebildiği ya da amaç ile araç arasındaki optimum zaman ve uyumluluğu ne kadar sürede bulabildiği ölçülür. Frankfurt Okulu buna “öznel akıl&#8221; veya “araçsal akıl” diyor. Bu insan aklının bir niteliğidir ama tümü değildir. Araçsal akıl sadece amaçlar ve araçlar arasında ilişki kurmaya bakar. Bir de nesnel akıl vardır, sadece amaç ve araç arasındaki ilişkiyi kurmak yerine amacı da sorgular. Araçsal akıl karşımıza Hitler döneminde çıkar mesela. İnsanlara çeşitli işkenceler yapan subaylar Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanırken “Biz sadece emri yerine getirdik.” demişlerdir. Orada hem araç hem de amaç vardı. Denileni yaptın da yapmama tercihi sende değil mi? Bunun amacını hiç mi sorgulamadın? Şu anda en çok bu aranan akıl araçsal akıl, dediğini çok hızlı ve verimli bir şekilde yapacak fakat “Onu niye yapıyorum?” diyen aklı yüceltmiyoruz. Aslında sorgulayan akıl insanları anlamlandıran ve ona göre kendimizi de konumlandırdığımız, gerçeği algılatan bir şey.</p>
<div id="attachment_3741" style="width: 1966px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3741" class="size-full wp-image-3741" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya.jpg" alt="" width="1956" height="1356" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-200x139.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-300x208.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-400x277.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-600x416.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-768x532.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-800x555.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-1024x710.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-1200x832.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-1536x1065.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya.jpg 1956w" sizes="(max-width: 1956px) 100vw, 1956px" /><p id="caption-attachment-3741" class="wp-caption-text">Kasparov, 1996&#8217;da IBM&#8217;in Deep Blue bilgisayarına karşı.</p></div>
<p><strong>D.B: O zaman yapay zekânın zekâsını araçsal akıl olarak mı tanımlamalıyız?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Elbette. Sürekli yapay zekâ diyoruz, bilmeyen için çok sansasyonel bir kelime. Aslında yapay zekânın anlatılan hali ile laboratuvardaki hali arasında uçurum bir fark var. Her yeni teknoloji “İnsan nedir?” Sorusunu bize tekrar sordurup kendimizi bir adım ileri atmamıza neden olabilir. Nietzsche de “Üst insan” derken, kendisiyle mücadele eden insanı kasteder. Anka kuşu gibi, önce yanıp sonra küllerinden yeni bir şey doğması. Nesnel akıl oyun içerisinde sadece ne kadar hızlı ve kaç tane gol atabilirim diye bakıyor. Ama hileli bir oyunu kazanman çok zor. Hakem taraflı ve rüşvet verilmiş. Onları oyun üstüne düşünmediğin için fark etmiyorsun ve sen başaramadığın zaman suçu kendine yüklüyorsun. Sorunun kişisel olduğunu düşündüğün gibi.</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında yapay zekânın beslendiği veri, toplum üretiminin bir çıktısı. Zaten insanların ürettiği şeylerin sonucunda gelişen bir veri algoritması var. Uzaydan besleniyormuş gibi davranıyorlar.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Asla. Hatta yapay zekâ büyük oranda çöpten, internetin bedava olan veri tabanlarından besleniyor. Bu da şuna geliyor; yapay zekâ düşünebilir ama sadece bir iş yapabilir. Sonra öbür işe geçebilir. Biz de hayata artık böyle bakmaya başladığımız için diğer tarafı kaybediyoruz. Deep Blue, Kasparov’u satrançta yendi ama kalkıp bir bardak su getiremiyor. Evet, belki tavlada da yener ama yendiğinde ne mutlu olur, ne üzülür. Biz yapay zekâya dünyadaki sorunları çözdürmeye çalışıyoruz. Savaşları bitirsin, eşitsizliği çözsün, suçları engellesin. Halbuki savaşma, vurma. Sen niye sorumluluğu kendi üzerine almıyorsun? Ona her şeyi yaptırabileceğimiz fikriyle yaşarken insani yönümüzü kaybediyoruz. Geçenlerde yapay zekâ Sophia’ya “Dünyanın geleceği hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordular. Demek ki insan, zekâsı konusunda artık kendinden emin değil. Çok tedirginleşmeye başladı insanlar. Yapay zekâ neyi elimizden alırsa biz olmaktan çıkarır diye korkuyoruz. O yüzden de sürekli ona “bunu da yapar mı?” diye soruyoruz. Basit bir şekilde anlatmak gerekirse; bir sevgilin var, o herkes değil ve onu seçmen için ayırt edici bir özelliği var. O özelliği ondan aldığın anda herkes gibi oluyor. O sevgili vücut olarak orada dursa bile o artık herkestir. Sevgilinin varoluşu ortadan kalkmıştır. O yüzden teknolojinin bize sordurduğu en temel sorulardan biri “Neyimizi bizden alırlarsa biz olmaktan çıkacağız?” oluyor. Bir yandan da bunu çok merak ettiğimiz için ona sürekli bizim yaptığımız şeyleri yaptırmaya çalışıyoruz. “İnsan nedir?” Bunu anlamaya çalışıyoruz sürekli ve artık bir araç olarak düşünüp asıl sorunlarımızı çözebilecek niteliğe büründürmek yerine, oturup magazinsel boyutunu konuşuyoruz.</p>
<p><strong>D.B: Bugün hem internete hem yapay zekâya baktığımızda özgürlük alanı kayboldu mu sizce?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bence büyük oranda kayboluyor. Ama nasıl yaparsak öyle olacak. Mesela en son sosyal medya için kullanılan kelime “brain rot” beyin çürüttü deniyor. Bundan elli yıl önce de televizyona “aptal kutusu” diyorlardı. “Old wine in a new bottle” dedikleri şey işte. “Eski şarap, yeni şişe” aslında bir şey değişmiyor. Halbuki sosyal medya için “Beşinci güç” diyorduk. Dördüncü kuvvet olan medyadan sonra gelen beşinci kuvvet. Sözde demokrasinin kalitesini artıracaktı. Ama biz onu nasıl kullanırsak, hâlâ o potansiyele sahip olabilir diye düşünüyorum. İnsanların yapay zekâya kendi fail oldukları işleri devretmelerinin sebebine bakmak lazım.</p>
<p>İnsan neden karar alma mekanizmalarında geri çekiliyor? Çünkü daha doğru kararı yapay zekânın alacağını düşünülüyor. Yatırım konusunda hatta belki ilerleyen zamanlarda siyasal tercihte bile… Neden? O daha verimli ve kârlı olanı seçer. Ama insan için her zaman doğruluk, verimlilik ve kârlılık aynı tarafta olmayabilir. Bu bizim ülkemizin kuruluşunda bile geçerlidir. Atatürk ve silah arkadaşlarının kalkıştığı işe yapay zekâ kalkışmazdı. Olacak bir iş değil. Çarık var ayakta, o da delik. Yemek yok, silah yok. Kaç tane yerden saldırılmış. Cehâlet var. Eğitimlilerin çoğu ölmüş. Ordu yorgun. Yapay zekâya kalsa Amerikan mandası kabul edilmeliydi. En mantıklısı, en verimli ve kârlısı buydu. Ama biz öyle seçmedik. Kişisel hayattan örnek verecek olursam, o çok aşık olduğunuz insanı büyük ihtimalle yapay zekâ size büyük önermezdi. Muhtemelen ona göre en yanında durmamanız gereken insandır. Bu yüzden gerçek sorunlarımızı görelim ve bunları yapay zekâ ile nasıl çözüleceğine bakmak yerine fail olalım. Bir soru sorulacaksa da yeni neslin, “İnsanlar arasındaki eşitsizliği nasıl sonlandırırız? Dağıttığımız doğayı nasıl toparlayabiliriz? Benden başkasını nasıl mutlu edebilirim?” diye sormalı diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>M.B.A: Geldiğiniz ve bize kıymetli bilgiler verdiğiniz için çok teşekkür ederiz hocam.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Çok teşekkürler hepinize. Beni dinlemeye kıymet verdiniz.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 11:26:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Biyolojik Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Çizim]]></category>
		<category><![CDATA[El Çizimi]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf çekmek]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğrafçılık]]></category>
		<category><![CDATA[İllüstrasyon]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Matbaa]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[Tuvla]]></category>
		<category><![CDATA[Veri Sanatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3716</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Alper Akkaya Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><em>-Alper Akkaya</em></strong></p>
<p>Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi ve kavranması sürecinde sağladığı kolaylıklar tartışmaya değerdir.</p>
<p>İnsan beyni, sözel olana kıyasla görsel verileri hızlı ve etkili bir şekilde algılayacak biçimde evrimleşmiştir. Bu evrimsel süreçte, çevresel tehditleri algılamak, yiyecek bulmak gibi iç güdülerimiz oldukça önemli rol oynamıştır. Beynimizin neredeyse yarısı, doğrudan ya da dolaylı olarak görselleri işleyecek şekilde çalışmaktadır. Bu çalışma prensibi, gördüklerimizi kolayca anlamamıza ve yorumlamamıza olanak tanır. MİT’de yapılan bir araştırma beynimizin bir görseli 13 milisaniyede tanıyabileceğini gösteriyor. Bu görsel işlem gücü, bilgiyi kavramayı kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda öğrenilenlerin kalıcı hafızaya yerleşmesini sağlar.</p>
<p>Tasarım dendiğinde genellikle ilk akla gelen estetik kaygılardır. Oysa Louis Sullivan’ın ünlü “Form follows function” (Biçim işlevi takip eder) sözü, tasarımın asıl amacının işlevsellik olduğuna işaret eder. Sullivan’ın bu yaklaşımı yalnızca mimarlık alanı ile sınırlı değildir; grafi k tasarım, endüstriyel tasarım ve dijital içerik üretimine kadar pek çok alan için de geçerlidir. İster bir gökdelen ister bir sosyal medya paylaşımı tasarlanıyor olsun, her tasarım işlevselliği merkeze alarak şekillenir. Bu nedenle tasarımcılar; renk, oran, boyut gibi çeşitli görsel araçlarla çalışırken, yalnızca estetik arzulardan değil, davranışsal psikoloji ya da göstergebilim gibi disiplinlerden de beslenirler. Nihayetinde amaç, kullanıcı için daha anlaşılır ve işlevsel bir deneyim sunmaktır.</p>
<p>Tüm bu noktalar, tasarımın yalnızca estetik ve sanatsal sunum amaçlayan görsel bir düzenleme değil, bilgi aktarımında etkili bir araç olduğunu ortaya koyar. Tasarım, özellikle bilimsel bilgilerin geniş kitlelere ulaştırılmasında görselleştirme sadeleştirme ve anlaşılır kılma gibi özellikleriyle önemli bir rol üstlenir. Bu yönüyle tasarım bilim iletişimi ile oldukça yakın bir ilişki içerisindedir. Bilim iletişiminin temel amacı bilimsel keşif ve kuramları toplumla buluşturmaktır. Alanında uzman bilim insanları tarafından üretilen bilgiyi toplumun genelinin anlayacağı şekilde sadeleştirerek paylaşmaktır. Bilim iletişiminin temelleri 17. yüzyılda Voltaire ve Diderot gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Bu isimler, yaşadıkları dönemde bilginin yaygınlaştırılması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu fikir 18. yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte hayata geçirilebilmiştir. Bu dönemde kâğıt üretimi ucuzlaması, buharlı matbaa icat edilmesi ile birlikle bilginin daha geniş kitlelere ulaşabilmesi mümkün hâle gelmiştir.</p>
<p>Basılı yayınlarla başlayan bu ilişki, zaman içerisinde neredeyse tüm farklı tasarım alanlarına yayılarak devam etmiştir. Teknoloji geliştikçe ve tasarım mecraları çeşitlendikçe bilim iletişimi bu mecralarda kendine yer bulmuştur. Şimdi, tarihsel süreçte, farklı dönemlerde tasarımın bilim iletişimine nasıl katkı sunduğunu birlikte inceleyelim.</p>
<h3><img decoding="async" class="size-full wp-image-3719 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h3>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Sanat ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Bilim ve tasarımın bu denli iç içe geçmiş olmasının, sanat dünyasına da çeşitli yansımaları olmuştur. Rönesanstan bu yana sanatçılar bilimi hem ilham kaynağı hem de bir araç olarak kullanmışlardır. Rönesans sanatçıları, eserlerinin gerçekçiliğine büyük önem vermiş ve çoğu anatomiyle yakından ilgilenmiştir. Örneğin Michelangelo’nun ünlü eseri Davut Heykeli, anatomik doğruluğu ile dikkat çeker. Rönesansla birlikte başlayan bu bilim-sanat etkileşimi, zamanla daha da güçlenmiştir. Öyle ki, biyolojik sanat ve veri sanatı gibi bazı modern sanat akımları bilimle tamamen bütünleşmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3720 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Fotoğraf ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Hem basılı hem de dijital mecralarda kullanılan bir diğer tasarımsal yöntem ise fotoğrafçılıktır. Anlatılmak istenen öznenin veya konunun görsel bir temsil aracılığıyla doğrudan izleyiciyle buluşmasını sağlayan bu iletişim aracı, zamanla, yalnızca gündelik yaşamın değil, evrenin en uzak köşelerinin de kaydını tutabilecek güce ulaşmıştır. 20. yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmeler ile birlikte, dünyayı uzaydan fotoğrafl amak mümkün hâle gelmiştir. Bu gelişmeler, yalnızca teknik bir ilerleme olmakla kalmamış; aynı zamanda bilimsel keşifl erin görsel olarak paylaşılmasını ve geniş kitlelere ulaştırılmasını da mümkün kılmıştır. Örneğin, 2019 yılında milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki M87 kara deliğinin fotoğrafı çekilmiştir. Bu fotoğraf, kamuoyunun büyük ilgisini toplamış ve görelilik gibi teorilerin sınanmasına olanak sağlamıştır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3718 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Video ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Videolar tasarımcıya hareket ve ses gibi unsurları kullanarak bir süreci anlatma imkânı sunar. Bu özellikleri sayesinde videolar, özellikle karmaşık bilimsel konuların sadeleştirilerek anlatılmasında etkili bir araç hâline gelmiştir. İnternetin ve sosyal mecraların yaygınlaşması ile video tüketim alışkanlıklarını tamamen değiştirmiştir. Sosyal medya video tüketimini günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Günümüzde video denince akla ilk gelen platform ise YouTube. YouTube’da, izlenme sayıları milyonları aşan bilim iletişimi içerikleri bulunuyor. Üstelik bu sayılara ulaşan Türkçe içerikler de mevcut.</p>
<p>Bu yönüyle YouTube, tasarımın bilim iletişimiyle nasıl buluştuğunu gösteren güzel bir örnektir. Bu alanda tasarımın gücünü etkili biçimde kullanan örneklerden biri Kurzgesagt kanalıdır. Bu kanalda bilimsel konular, animasyon formatında kısa ve öz bir şekilde anlatılır. Örneğin, kara delikler hakkında hazırlanan bir videoda, anlatıma füzyon reaksiyonuyla başlanır; ardından yıldızların oluşumu, çöküşü ve karadeliğin doğuşu gibi adımlar takip edilir. Böylece, milyarlarca yıllık bir süreç yalnızca beş dakikada herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde özetlenir. Günümüzde YouTube ve muhtelif dijital mecralarda, Kurzgesagt gibi içerik üreticileri bilimsel bilgileri görsel tasarım, kurgu ve hikâye anlatımı gibi tekniklerle harmanlayarak geniş kitlelere ulaştırmakta, yani bilim iletişimi yapmaktadır. Görüldüğü üzere, sosyal medyanın popülerliği bilimi yaygınlaştırmak için uygun koşullar oluşturmaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3722 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>İllüstrasyon ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p class="p1">Basılı mecralarda en yaygın kullanılan tasarım yöntemlerinden biri illüstrasyondur. Bir konunun tamamını görsel olarak anlatmak veya bir metni desteklemek amacıyla tercih edilen bu çizimler, içeriği daha dikkat çekici hâle getirerek daha kolay kavranmasını sağlamaktadır. Anatomi, biyoloji gibi canlıları inceleyen bilim dalları, bilim iletişimi tarihi boyunca illüstrasyondan özellikle beslenmiştir. Bu alanlarda incelenen nesnenin fiziki bir varlık olması, görselleştirme için oldukça uygun bir zemin oluşturmaktadır.</p>
<p>Bununla birlikte, sadece canlıları inceleyen biyolojik bilimlerle sınırlı kalmadan, teorik disiplinlerde de görselleştirmenin önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin, Einstein’ın genel görelilik kuramını yalnızca matematiksel formüllerle anlatmak zordur. Ancak bu konu uygun şekilde görselleştirildiğinde, matematik bilgisi olmayan birinin bile kütlenin uzay-zaman düzlemine etkisini kolayca kavraması olanaklı hâle gelebilir. Çünkü üç boyutlu düzlemlerdeki değişimi görsel olarak algılamak, soyut matematiksel ifadelerden çok daha kolaydır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3717 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><i>Biyolojik </i><i>Sanat</i></h3>
<p>Bilimle çok güçlü bağlar kurmuş olan sanat akımlarından biri biyolojik sanattır. Bu akım, canlıların genetiğiyle oynayarak onları sanat eserine dönüştürmek veya canlı objeleri malzeme olarak kullanmak gibi yöntemler içerir. Sanatçılar eserlerini laboratuvarlarda bilim insanlarıyla birlikte çalışarak üretmektedir. Laboratuvar ortamında canlıların DNA dizilimini değiştirmek ya da tek hücreli canlılardan bakteri kültürleri oluşturmak başvurulan üretim metotlarındandır. Doğrudan canlılar üzerinde yapılan bu çalışmalar, etik tartışmalara da yol açmıştır. Eduardo Kac’ın “GFP Bunny” adlı eseri, bu akımın en öne çıkan örneklerinden biridir. Ancak tıpkı diğer biyolojik sanat örneklerinde olduğu gibi, bu eserde de etik tartışmalar çoğu zaman eserin önüne geçmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3721 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><i>Veri Sanatı</i></h3>
<p>Bilimle yoğun etkileşim içinde olan bir diğer sanat akımı ise veri sanatıdır. Bu sanat anlayışında sanatçılar, büyük veri setlerini algoritmalar aracılığıyla işleyerek görsel veya işitsel eserlere dönüştürmektedir. Yapısı gereği, veri sanatı üretimleri genellikle dijital ortamlarda gerçekleştirilir. Akımın genel anlayışının aksine veriyi analog olarak görselleştirmeyi tercih eden sanatçılar da vardır. Stefanie Posavec ve Giorgia Lupi’nin “Dear Data” projesi akımın en dikkat çekici örneklerinden biridir. Günlük hayattan elde edilen veriler ışığında üretilen eserler kitaplaştırılarak MoMA koleksiyonuna girmiştir.</p>
<p>Veri sanatıyla ilgili en dikkat çekici noktalardan biri, izleyicilerden anlık olarak veri toplayabilme özelliğine sahip olmasıdır. İzleyicinin vücut ısısı, nefes alışverişi veya salondaki hareketleri gibi veriler gerçek zamanlı olarak işlenerek sanat eserlerine dönüştürülebilmektedir. Böylece, her izleyiciye özgü ve kişiselleşen sanat eserleri ve sergiler ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimin Bu İstanbul?</title>
		<link>https://contextdergi.com/kimin-bu-istanbul/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/kimin-bu-istanbul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 May 2025 11:21:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[context 5.sayı]]></category>
		<category><![CDATA[edebi yazı]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik Fikret]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum analizi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3400</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı  İllüstrasyon: Gülnihal Akbudak  Eğer dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu. demiş Napoleon Bonaparte. Tabii ya, kim bilmez ki bu sözü. Peki şairlerin, yazarların ya da müzisyenlerin gözleri kapalı dinlemesine ne demeli bu şehri? Kaç kitaba konu oldu, kaç şiir yazıldı İstanbul adına? Herhalde saymakla bitmez. Yunanistan’ın Megara kentinden  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kimin-bu-istanbul/">Kimin Bu İstanbul?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><em><span style="font-size: 12pt;"><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></span></em></h1>
<div id="attachment_3403" style="width: 721px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3403" class="wp-image-3403 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-711x1024.jpg" alt="" width="711" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-200x288.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-208x300.jpg 208w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-400x576.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-600x864.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-711x1024.jpg 711w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-768x1106.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-800x1152.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-1067x1536.jpg 1067w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-1200x1728.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-1422x2048.jpg 1422w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Istanbul-imza-scaled.jpg 1778w" sizes="(max-width: 711px) 100vw, 711px" /><p id="caption-attachment-3403" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Gülnihal Akbudak</p></div>
<p>Eğer dünya tek bir devlet olsaydı, başkenti İstanbul olurdu. demiş Napoleon Bonaparte. Tabii ya, kim bilmez ki bu sözü. Peki şairlerin, yazarların ya da müzisyenlerin gözleri kapalı dinlemesine ne demeli bu şehri? Kaç kitaba konu oldu, kaç şiir yazıldı İstanbul adına? Herhalde saymakla bitmez. Yunanistan’ın Megara kentinden çıkan genç Byzos kurmuş bu şehri güya. Körler ülkesinin de karşısındaymış bu topraklar. Byzos dönmüş bakmış bugünkü Fatih taraflarına. Durur mu? Yakmış feryadı. Burası varken kim başka yerleri memleket edinirmiş kendine? İşte bu topraklar, Yahya Kemal’in bir ömre değer biçtiği, dini kitaplarda adı geçen, birden fazla mabede ev sahipliği yapan İstanbul. Kimileri almaya çalışmış bu şehri, kimileri tapmaya bu şehre.</p>
<p>Ben, onlar gibi tapmaya da çalışmıyorum, almaya da İstanbul’u. Deprem tehlikesi, asgari ücret, emek krizleri falan derken, kutu gibi şehirde, kutu gibi evler. Bir de bu şehirde tutunmaya çalışan kutu gibi hayatlar. Fazla mesaiden belki de dolaşılamayan sokaklar. Şehir dışından gelen bir akrabayı beklersin, başka türlü yolun düşmez Ayasofya’ya, Sultan Ahmet Camii’ne ya da türlü türlü müzesine, İstanbul’un. Hepimiz İstanbulluyuz da kimileri görmeden göçtü bu şehrin mabetlerini. Mesela bizim Bakkal Ali Abi. Kendi halinde dürüst bir esnaf. Saf bir abimiz. Çocukken cips ısmarlardı, dondurma aldığımızda bizlere. Yaşlandı artık ama en son gördüğümde yanıyordu hala Sultan Ahmet Camii’nde bir vakit namazın hasretiyle.</p>
<p>Hiç çıkmamış Tuzla’dan zorunda kalmadıkça. Birkaç kez Pendik Devlet Hastanesi, Kartal Eğitim Araştırma, eskiden de İzmit seferleri için Haydarpaşa Garı. Üniversiteye başladığımdan beri bizim mahallede görmedim onu, birkaç sene önce taşınmış buradan. Geçtiğimiz hafta da haberini aldım. Önce kalp krizi, iki tane stent, psikolojisi de kaldıramamış ilaçları, ardından mevta. Ailesini de içini de bilemeyiz Ali abinin. Ama dediklerine göre kalp krizine sevk eden de onu geçinememekmiş, öyle konuşuyorlardı kahvehanede. “İki çocuk evlendirdim ben, mahallenin esnafıyım, bu yaştan sonra yaşlı başlı adam taşınır mı?” diyormuş sevenlerine. Tuzla dediğime de bakmayın burada da kiralar ateş pahası oldu. Avrupa’ya göre zamlar geç geliyor, hatta çokça geç geliyor ama her semtin ayağı da farklı yorganı da.</p>
<p>Ha evet, İstanbul diyorduk ya Yahya Kemal’in İstanbul’u, kutlu şehir, payitaht. Eskiden bu şehre bakıp aşıklarını hatırlarmış maşuklar. Marmara denizini dinler, besteler yaparlarmış. Hatta yeditepe üzerinde zaman bir gergef de işlermiş onların gözünde. Ben olsam İstanbul’un bitmeyen, dinmeyen kaosunu anlatırdım. On altı milyon insanın nasıl sıkıştığını, rezidansların nasıl boğazı ortadan ikiye yardığını yazardım ya da Levent’in bitmek bilmeyen trafiğini. İş çıkış saatinde köprüleri çizerdim tuvale. Korna seslerini, trafikte çıkan kavgaları bestelerdim. Bence o sanatçılar iş çıkış saatinde otobüse binselerdi, küfür ederlerdi İstanbul’a. Beyoğlu’dan yürürken İstanbul çok güzel, hadi bir de oradan dönebiliyorsan dön evine.</p>
<div id="attachment_3401" style="width: 734px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3401" class="wp-image-3401 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-724x1024.png" alt="" width="724" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-200x283.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-212x300.png 212w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-400x566.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-600x849.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-724x1024.png 724w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-768x1087.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-800x1132.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-1085x1536.png 1085w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-1200x1698.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275-1447x2048.png 1447w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ist2-scaled-e1747998953275.png 1655w" sizes="(max-width: 724px) 100vw, 724px" /><p id="caption-attachment-3401" class="wp-caption-text"><strong>İllüstrasyon: Gülnihal Akbudak</strong></p></div>
<p>Mahallenin gülü, yan komşum Fatma anlattı geçenlerde. Tekstil atölyesinde çalışıyor Merter’de, senelerdir. 14 saat mesai, yasal sürenin de üzerinde. Burada işler böyle, kimse yakalanmıyor da zaten. Çalıştır, Allah’ım çalıştır. İşten çıkmış dönecek Pendik’e, evine. İstanbul’un bir ucundan bir ucuna. Marmaray’a binmiş. Tabii orada İstanbul eşrafının gizli becerilerinden, kişi durak analizi. Bilmeyenler için anlatayım, bindiğin vagonda herkesin yüzünü süzersin. İyice bir bakarsın. Saç kesiminden, giyinişinden, taktığı çantadan oturuşundan hatta telefonun modelinden. Her şey sınıfsaldır İstanbul’da. Kiralar pahalı olunca herkes her şeyi alamıyor dilediğince. Her neyse. Gözüne kestirirsin birini yaparsın analizi. Dersin ki bu kadın aristokrattan hallice. Suadiye’de inecek. Ya da gözüne sarmaş dolaş yolculuk yapan iki genç çarpar. Hemen aklına Söğütlüçeşme gelir, Kadıköy’de inecek bunlar dersin. Muhafazakârlar genelde marka giyiyorsa Sirkeci’de, sıradan giyinmiş ise Pendik taraflarında oturuyor dersin. Her zaman tutmaz ama zamanla ustalaşırsın bu zanaatta. Fatma kestirmiş gözüne bir hanımefendi. Yetmişli yaşlarda, kırmızı bluz giyen, elinde kitabı, saçları boyalı, tırnakları ojeli bir teyze. Hemen dikilmiş önünde. Demiş ki kendi kendine; “bu kadın Bostancı’da inecek.” Gerçekten de yaklaşmış, Feneryolu’nda inmiş kadın. Belki siz şaşırırsınız ama Marmaray’da mekik çeken biri şaşırmaz böylesi isabetli tespitlere. Şans deyip geçmez, öyle basitçe. Hepimiz arketiplerde ustalaştık artık, öğrenilmiş çaresizlik.</p>
<p>Neyse kadın kalkınca başka vagonlardan koşturup gelen teyzelerin, amcaların gözünün yaşına bakmamış oturmuş boşalan yere. “Çok yoruldum kestireyim artık,” demiş Fatma. Biraz uyumaya kalmasın, düşler dünyasına yeni yeni dalarken, yüzünde bir soğukluk hissetmiş. Arkasından da acı. Şok olmuş, korkuyla sıçramış yerinden. Üzerinde patlamış bir pirinç paketi, yüzünde hissettiği soğukluk ise bir teneke kola. Şokun etkisiyle ne oluyor anlamamış tabii. İki tane adam girmiş birbirine, zaiyat ise alışveriş poşeti. Pirinç paketi akşam yemeğine yetişecekmiş belli ki. Haklarını kaybetmişler Fatma’nın üzerinde. Kavga bitince atmışlar bu adamları Marmaray’dan. Mevzu basit, yer kavgası. Kim oturacak? Ben mi, sen mi? Bacağını çok açtın, kapa. İlk ben dikildim, son sen. Hep aynı mevzular, hep aynı kavgalar.</p>
<p>Yaşar Kemal’in İstanbul’u da bir, Bakkal Ali Abiyle tekstil çalışanı Fatma’nın İstanbul’u da bir. Birileri boğaza methiyeler düzerken, birileri hiç göremeden göçüp gidecek bu mavilikleri. Ama çöktü bir kere bu şehrin tepsine Tevfik Fikret’in “Sis’i”. <em>Uyumaya da devam edecek İstanbul’un canlı yığını, zehirli suyunu yapısına katmış gibi.</em></p>
<div id="attachment_3402" style="width: 1034px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3402" class="wp-image-3402 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-1024x724.png" alt="" width="1024" height="724" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-200x141.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-300x212.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-400x283.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-600x424.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-768x543.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-800x566.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-1024x724.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-1200x848.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/nihal-marmar-1536x1086.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3402" class="wp-caption-text"><strong>İllüstrasyon: Gülnihal Akbudak</strong></p></div>
<p><a href="https://contextdergi.com/kimin-bu-istanbul/">Kimin Bu İstanbul?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/kimin-bu-istanbul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ölü İnternet Teorisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/olu-internet-teorisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/olu-internet-teorisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 May 2025 11:07:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[bot]]></category>
		<category><![CDATA[cute monkey]]></category>
		<category><![CDATA[deneme yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[internet]]></category>
		<category><![CDATA[ölü]]></category>
		<category><![CDATA[ölü internet teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Wordpress]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3392</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Ölü İnternet Teorisi    İllüstrasyon: Sıla Gündüz    “İnternetin tam dokuz yıl önce öldüğünü söylesem? Kulağa çok ilginç gelse de 2016’dan bu yana ölü bir internet kullanıyor olabiliriz.”   İnternetin tam dokuz yıl önce öldüğünü söylesem? Kulağa çok ilginç gelse de 2016’dan bu yana ölü bir internet kullanıyor olabiliriz. Bu teoriye  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/olu-internet-teorisi/">Ölü İnternet Teorisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;">-Aslı Şen</span></em></span></span></h1>
<h1>Ölü İnternet Teorisi</h1>
<h2></h2>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3393" style="width: 1034px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3393" class="wp-image-3393 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-1024x771.png" alt="" width="1024" height="771" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-200x151.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-300x226.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-400x301.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-600x452.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-768x578.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-800x602.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-1024x771.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-1200x904.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671-1536x1157.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sila1-scaled-e1747997787671.png 1870w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3393" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Sıla Gündüz</p></div>
<p>&nbsp;</p>
<h4>“İnternetin tam dokuz yıl önce öldüğünü söylesem? Kulağa çok ilginç gelse de 2016’dan bu yana ölü bir internet kullanıyor olabiliriz.”</h4>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnternetin tam dokuz yıl önce öldüğünü söylesem? Kulağa çok ilginç gelse de 2016’dan bu yana ölü bir internet kullanıyor olabiliriz. Bu teoriye göre bugün karşılaştığımız çoğu içeriğin arkasında gerçek insanlardan ziyade yapay zekâ üretimi botlar var. Daha iyi anlayabilmek için biraz eskilere hatta belki de internetin ortaya çıktığı ilk günlere kadar gitmek gerek… Tarihi çok da eskilere uzanmayan internet, 1950’li yıllarda diğer pek çok teknoloji gibi askeri amaçlar ile geliştirilmişti. O döneme kadar sıcak savaşlarda her zaman ilk hedef alınan nokta iletişim ağları olduğundan, ABD Savunma Bakanlığı bu sorunu aşmak için merkeziyetsiz bir teknoloji geliştirmek istiyordu. Merkez olmayınca düşman da saldıracak bir hedef bulamayacaktı. Bu konuda Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ile işbirliği geliştiren savunma bakanlığı, ARPANET adındaki proje ile internetin temellerini atmış oldu. Geliştirilen sistemden gönderilen ilk mesaj “lo (login)’’ ile internet hayatımıza bir daha çıkmamak üzere giriş yapmış oldu. Uzun yıllar art arda gelen gelişmelerden sonra 1989’da, günümüzde kullanmakta olduğumuz internet ana hatları ile ortaya çıktı. Günümüzde diyorum çünkü şu anda kullanmakta olduğumuz internet gibi sosyal bir ortam sunmuyordu. Veri girişini teknik açıdan donanımı yeterli olan az sayıda insan yapabiliyor, kullanıcılar ise sadece erişebildiklerini okumakla yetinmek zorunda kalıyordu. Yıllar geçtikçe internet sistemleri ilerlemeye ve kullanımı görece kolaylaşmaya başlamıştı. 2000’lere kadar süren tek yönlü iletişim yavaş yavaş değişiyor ve sosyal bir etkileşim dönemine giriyordu. WordPress gibi açık kaynaklı ücretsiz içerik yönetimi sitelerinin ortaya çıkmasıyla kullanıcılar üretim sistemine dahil olarak kendi web sitelerini açmaya başladılar. Kullanıcıların içerik ürettiği blog ve forum siteleri de bu dönemlerde popülerleşerek kendi kitlelerini oluşturmaya başladı. Ancak kullanıcı profilleri genelde anonimdi ve etkileşim imkânları son derece kısıtlıydı.</p>
<div id="attachment_3394" style="width: 1034px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3394" class="wp-image-3394 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-1024x799.png" alt="" width="1024" height="799" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-200x156.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-300x234.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-400x312.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-600x468.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-768x599.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-800x624.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-1024x799.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-1200x936.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/internet-olumu-2-scaled-e1747997914104-1536x1198.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3394" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Sıla Gündüz</p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kullanıcıların sosyal etkileşim kurabilecekleri ilk uygulamalardan biri olan MSN Messenger uzun bir dönem bu alandaki en popüler uygulama oldu. Koca bir neslin ilk flörtleşmelerini, heyecanlı bekleyişlerini ve hatta ilk dolandırılmarını yaşadığı bu uygulama şimdilerde nostaljik kalsa da, uluslararası iletişimi sağlayarak o döneme damgasını vurmuştu. Bir süre sonra dünyanın en çok kullanılan sosyal platformlarından biri olan Facebook ile tanıştık. Artık insanlar kendi profillerini oluşturuyor, kişisel bilgilerini paylaşabiliyorlardı. Twitter, LinkedIn, YouTube, Wikipedia, Instagram gibi platformlar da bu yine dönemde doğdu. Artan kişisel veri havuzu, demografik yapı, alım gücü, ilgi alanları gibi birçok bilgiyi içeriyordu. Kullanıcı sayısı git gide artıyor, sosyal medya platformları da kullanıcılardan herhangi bir ücret talep etmiyordu. Çünkü gelirlerini onların verilerini işleyerek kazanıyordu. Ancak zamanla daha ticari bir yapıya bürünmeye başladılar. Reklamlar yayınlayarak hem yeni bir gelir modeli yarattılar hem de markaların hedef kitlelerine direkt ulaşabilmelerini sağladılar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3395" style="width: 1034px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3395" class="wp-image-3395 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-1024x609.png" alt="" width="1024" height="609" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-200x119.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-300x178.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-400x238.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-600x357.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-768x457.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-800x476.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-1024x609.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-1200x714.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/adamlar-final-png-scaled-e1747998055875-1536x914.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3395" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Sıla Gündüz</p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Böylece sadece kullanıcı memnuniyetini ön planda tutan platformlar artık reklam verenleri de memnun etmek zorunda kaldılar. Bu sebeple sonu gelmeyen bir döngü ortaya çıktı. Aslında başlarda reklamlar çok da fazla değildi. Bu yüzden içerik üreticileri yaptıkları paylaşımlarla hâlâ kitlelerine ulaşabiliyordu. Fakat bu durum fazla uzun sürmedi. 2013’te Facebook ilk yapay zekâ akış algoritmasını devreye soktu ve hangi içeriğin kime gösterileceği tamamen algoritmaların kontrolüne geçti. İçerik üreticilerinin paylaşımları artık takipçilerinin karşısına çıkmıyor, görünürlük sağlamak için ödeme yapmaları isteniyordu. Günden güne büyüyen dijital reklam sektörü koşullarında platform yöneticileri, kullanıcıları ne kadar uzun süre sitelerinde tutabilirse o kadar reklam göstereceklerdi. Bu duruma paralel olarak daha büyük bir kazanç elde edebileceklerdi. Böylece internet 2010’ların sonuna doğru giderek ticari bir yapıya dönüştü ve insan dokunuşunu kaybederek içeriklerin kalitesi ve üretici sayısında ciddi azalmalar yaşandı. Bu duruma bir çözüm bulmak gerekiyordu ve bu YouTube’un getirdiği gelir paylaşım modeli ile içerik üreticilerine reklam başına ödeme yapmak oldu. Bu yeni başlayan içerik üreticileri için bir motivasyon olsa da, ürettikleri içeriklerin işleyen algoritma yapısına uygun olması gerekiyordu. Algoritmaların seçimi maalesef ki kaos ve şiddet içerenlerden yana oldu. Bunun neticesinde günümüzdek sosyal medya kullanıcılarının %70’i paylaşım yapmayı bırakarak sadece tüketmeye başladılar. Ama tüm bu olayların hiçbiri interneti öldüren son kurşun kadar güçlü değildi. Otomasyon olarak adlandırılan otomatikleştirilmiş yazılımlar, her gün karşılaştığımız içeriklerin ardındaki milyonlarca bot hesabın yaratılmasına olanak tanıyor.</p>
<div id="attachment_3396" style="width: 1034px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3396" class="wp-image-3396 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-1024x874.png" alt="" width="1024" height="874" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-200x171.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-300x256.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-400x341.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-600x512.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-768x655.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-800x683.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-1024x874.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-1200x1024.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/silaasker-scaled-e1747998200891-1536x1311.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3396" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Sıla Gündüz</p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu botlar, sahte etkileşimler yaratarak internet üzerinde ciddi bir bilgi kirliliğine sebep oluyor. İnternet ve sosyal medyada çok az zaman geçiren kullanıcılar bile illaki bot hesaplarla karşılaşmıştır. Çoğu zaman az sayıda takipçiye sahip, rasgele oluşturulmuş kullanıcı adlarıyla dikkat çeken bu hesaplar, herkes tarafından rahatlıkla tespit edilebilirler. Peki ya devreye yapay zekâ girerse? Gelişmiş veri ağlarına ve geniş kaynaklara doğrudan erişim gücüne sahip yapay zekâ destekli botlar, gündemdeki konuları tarayarak otomatik içerikler üretebiliyor. Bu içerikler, stratejik olarak çeşitli medya platformlarında paylaşılarak belirli sitelere olan etkileşimleri artırabiliyor. Dahası, bu yöntemin siyasiler tarafından kararsız seçmenleri etkilemek ve seçim sonuçlarını manipüle etmek amacıyla kullanıldığına dair teoriler de gündemde. Öyle ki, X platformunda etkileşim odaklı bot hesap oluşturma sektörünün her yıl milyonlarca dolarlık bir büyüme kaydettiği belirtiliyor. 2021 yılında Reddit’te ortaya atılan bu teori, internette gördüğümüz içeriklerin büyük bir kısmının artık botlar tarafından üretilip tüketildiğini öne sürüyor. Bu teorinin savunucuları, gerçek kullanıcı sayısının giderek azaldığını ve insanların, algoritmaların şekillendirdiği birer figürana dönüştüğünü iddia ediyor. Onlara göre, günümüzde gördüğümüz etkileşimlerin çoğu, yalnızca botların ve otomasyonun ürünü. Eğer böyle giderse 2026 yılına kadar çevrimiçi içeriğin %90’ının yapay zekâ kullanılarak üretilen veya manipüle edilen içeriklerden oluşacağı düşünülüyor. Oradan bakıldığında her komplo teorisi gibi gerçekçi görünmüyor olabilir. Ben de öyle düşünmüştüm. Ta ki arama motoruna “Cute Monkey’’ yazana kadar…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/olu-internet-teorisi/">Ölü İnternet Teorisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/olu-internet-teorisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar</title>
		<link>https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 May 2025 10:48:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[context 5.sayı]]></category>
		<category><![CDATA[dava]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Mecra]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka davaları]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3387</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar Yapay zekâ, hayatımızın birçok alanında köklü değişikliklere sebep olurken, hukuk sistemi de bu yeni teknolojilerin doğurduğu sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Artık mahkeme salonlarında yargılanan sadece insanlar değil, aynı zamanda yapay zekâların karar mekanizmaları. Tarih boyunca tüm verilerimize işlenmiş taraflılığımız algoritmaları tıka basa besleyedursun, adaletin algoritması ise henüz yazılamıyor. Ten rengine  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/">Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>Yapay Zekâya Karşı: <span style="color: #0000ff;">Açılmış Davalar</span></h1>
<p>Yapay zekâ, hayatımızın birçok alanında köklü değişikliklere sebep olurken, hukuk sistemi de bu yeni teknolojilerin doğurduğu sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Artık mahkeme salonlarında yargılanan sadece insanlar değil, aynı zamanda yapay zekâların karar mekanizmaları. Tarih boyunca tüm verilerimize işlenmiş taraflılığımız algoritmaları tıka basa besleyedursun, adaletin algoritması ise henüz yazılamıyor. Ten rengine göre kredi başvurularını reddeden algoritmalar, masum insanları hapishaneye gönderen yüz tanıma sistemleri, çocukları ölüme sürükleyen chatbotlar… Yapay zekânın yanlış kararları insanların hayatına mal olurken, şirketler sorumluluk almak yerine “Biz suçlu değiliz, algoritma suçlu!” diyerek kaçıyorlar. Peki, gerçekten suçlu algoritmalar mı, yoksa onların beslendiği verilerin kaynağı insani önyargılar mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3388 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1024x716.png" alt="" width="1024" height="716" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-200x140.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-300x210.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-400x280.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-600x419.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-768x537.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-800x559.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1024x716.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1200x839.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1536x1074.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Fırça Kimin Elinde, İmzayı Kim Atacak?</h3>
<p>Sanatçı Jason Allen, Midjourney ile tam 624 kez prompt girerek görsel üretti ardından düzenlemeler yaparak “Théåtre D’opéra Spatial” isimli dijital eserini yayımladı. Bu eser, Colorado Eyalet Fuarı’nın dijital sanat kategorisinde birincilik kazandı. Ancak asıl tartışma ödül verilmesinin ardından başladı. Allen, eserine telif hakkı almak için başvuruda bulundu ancak ABD Telif Hakkı Ofisi, AI tarafından üretilen içeriğin insana ait sayılamayacağı gerekçesiyle başvuruyu reddetti. Bilirkişilere göre, bir sanatçının telif hakkı alabilmesi için eser üzerinde yeterli kontrol sağlamış olması gerekiyor. Ancak yapay zekânın öngörülemez çıktılar üretmesi, onu insan yaratımı olarak kabul etmeyi zorlaştırıyor. Ancak Allen pes etmedi ve karara itirazda bulundu. Peki, gerçekten yapay zekâ destekli sanat eserleri kime ait? Eğer mahkeme Allen’ı haklı bulursa AI kullanan sanatçılar için bir dönüm noktası olacak. Peki ya kaybederse? AI ile üretilen eserler kamusal alan sayılabilir, yani telif hakkı korumasına giremeyebilir. Bu dava, yapay zekâ ve sanat arasındaki sınırları yeniden çizebilir ve sanat dünyasına yeni bir soluk getirebilir.</p>
<h3><strong>Algoritmik Irkçılık İlk Kez Renk Değiştirdi!</strong></h3>
<p>Altmış bir yaşındaki Harvey Eugene Murphy Jr, hayatını altüst eden bir yüz tanıma sisteminin kurbanı oldu. Macy’s ve Sunglass Hut’ın kullandığı yüz tanıma sisteminin algoritmasında ortaya çıkan bir hata sebebiyle binlerce dolarlık bir ürün çalmakla suçlanan Murphy, bu algoritmanın yaptığı ırkçılığın ilk beyaz kurbanı. 20 Ekim 2023’te tutuklanan ve suçluluğu gibi suçsuzluğu da kazara ortaya çıkan Murphy, Harris County Hapishanesi’nde kaldığı haksız süre boyunca cinsel saldırıya ve üç kişi tarafından tecavüze uğradığını iddia etti. Hayat boyu sürecek bu fiziksel ve psikolojik yaraların karşılığında Macy’s ve Sunglass Hut şirketlerine karşı dava açtı. Hatalı yüz tanıma vakalarında suçlamaya kurban gidenler ise genellikle siyahi Amerikalılar oluyor. Daha önce altı siyahi insanın haksız yere tutuklandığı yüz tanıma sisteminde, Detroit polisinin kasıtlı olarak bu sistemi kullandığı ileri sürüldü. Koyu tenli insanları yanlış tanıma oranı yüksek olan bu algoritmik sistemin kurbanı Robert Williams gibi, Oliver da haksız tutuklandı. Oliver, bu olayın üzerine Detroit şehrine tam on iki milyon dolarlık dava açtı. Ancak daha sonra taraflar uzlaşma kararı aldı ve dava düştü. Bu olaylar adalet ve sorumluluk kavramlarının yapay zekâ için tanımsız olduğunu kanıtlar nitelikte. Peki, sorun gerçekten teknoloji mi, yoksa onu tanımlayan sistem mi? Detroit Polis Departmanı’nın fikrine göre hataların sebebi sistematik bir önyargı değil; sadece “kusurlu dedektiflik çalışması.”</p>
<h3>Eşitsizliği derinleştiren algoritmalar mı?</h3>
<p>ABD’nin devasa bankalarından Wells Fargo, kredi başvurularında siyahi Amerikalıları sistematik ve kasıtlı olarak dezavantajlı durumuna düşürmekle suçlanıyor. Davacılar, hak kazandıkları halde sırf ten renkleri yüzünden kredi alamadıklarını, beyaz Amerikalılara sunulan daha avantajlı koşullardan yararlanamadıklarını ileri sürdüler. Bazıları beyaz Amerikalılardan daha iyi veya eşit ekonomik duruma sahip olmalarına rağmen geri çevrildiklerini, bu süreçte ise para ve zaman kaybettiklerini iddia ediyorlar. Davacılar, kredi başvurularını değerlendiren algoritmaların “kara kutu” gibi çalıştığını ve karar mekanizmalarının nasıl çalıştığını açıklamadıklarını savundular. Mahkeme, Wells Fargo davasını benzer şikayetlerle açılan diğer beş dava ile birleştirerek süreci geniş çaplı bir kamu davasına dönüştürdü. Bu dava, yapay zekâ destekli finans sistemlerinin tarafsız olup olmadığını anlamak için son derece kritik bir konumda.</p>
<h3>Algoritmalar Çocukları Tehlikeye mi Atıyor?</h3>
<p>On yaşındaki Nylah Anderson, TikTok algoritması tarafından akışına çıkarılan “Blackout Challenge” akımına dahil olmaya çalışırken boğularak hayatını kaybetti. Annesi Tawainna Anderson, TikTok algoritmasının çocuklara kasten bu tür içerikleri önermek üzere programlandığını iddia ederek TikTok markasına ve kurucu şirketi ByteDance’e karşı dava açtı. Başlangıçta mahkeme, TikTok’un yalnızca tarafsız bir şekilde üçüncü taraf içeriklere ev sahipliği yapan bir platform olduğunu ve sorumlu tutulamayacağını söylese de temyiz mahkemesi bu kararı bozdu. TikTok’un sadece içerik barındırmadığını, algoritmaların hangi içeriği kime göstereceğini belirlediğini kabul etti. Bu karar sosyal medya platformlarının içerik önerme algoritmalarında ne kadar sorumlu olduğu konusunda emsal olabilecek nitelikte. Eğer mahkeme TikTok’u sorumlu tutarsa, tıpkı bir insanın konuşmadan önce düşünmesi gerektiği gibi, algoritmaların da içerik önermeden önce her şeyi kontrol etmesi gerekeceği anlamına geliyor.</p>
<h3>Yapay Zekâ ile Aşk Yaşanır mı?</h3>
<p>On dört yaşında intihar eden çocuğun annesi, sorumlusunun bir chatbot olduğunu ileri sürerek kamuoyunda gündem yarattı. Oğlunun, Character AI platformunda bulunan bir chatbotla duygusal bağ kurarak, yaşına uygun olmayan romantik ve cinsel içerikli metin alışverişinde bulunulduğu gerekçesiyle Character Technologies’e dava açtı. Bu romantik sohbetler neticesinde çocuk chatbot’a âşık oldu ve psikolojik sıkıntılar yaşayarak, Şubat 2024’te hayatına son verdi. Tüyleri diken diken eden bu dava, “Her filmi gerçekliğe dönüşüyor mu?” korkusunu tekrardan gündeme taşıdı. Bu dava, şirketlerin chatbot tasarımında yaş sınırlamaları, içerik denetimi ve kullanıcı güvenliği mekanizmalarını geliştirmesi ve yasal düzenlemeler oluşturmasının önemini göstermekte.</p>
<div id="attachment_3389" style="width: 1034px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3389" class="size-large wp-image-3389" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1024x724.png" alt="" width="1024" height="724" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-200x141.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-300x212.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-400x283.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-600x424.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-768x543.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-800x566.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1024x724.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1200x848.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1536x1086.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3389" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Bilgesu Öztürk</p></div>
<p><strong>Devlerin Davası Büyük Olur!</strong></p>
<p>“Dünyanın en prestijli ve etkili medya kuruluşlarından biri olan The New York Times, yalnızca bir gazete değil aynı zamanda haber dünyasının mihenk taşı niteliğinde. Gazeteciliğin altın standardı ve gerçeklerin en güçlü savunucusudur. 1851’de kurulan bu dev, Pulitzer ödüllerine doymayan bir haber devi, dijital çağa yön veren bir öncü ve dünyanın dört bir yanındaki okurlar için en güvenilir haber kaynağıdır.” Bu cümleler ChatGPT tarafından The New York Times için yazıldı. Görünen o ki, ChatGPT’nin kurucu şirketi OpenAI da aynı fikirde olmalı ki, The New York Times’ın haberlerini veri eğitiminde kullanıyordu. Bu durumu fark eden The New York Times, telifli haberlerin izinsiz kullanılmasıyla ChatGPT’nin eğitildiği gerekçesiyle dava açtı. OpenAI, Şubat 2024’te bazı suçlamaların düşürülmesini talep etti. Ancak doğrudan telif hakkı ihlali iddiasını reddetmedi. Dahası yapay zekânın telifli içerikler aracılığıyla eğitilmesini “adil kullanım” (fair use) gerekçesiyle savundu. Eğer The New York Times davayı kazanırsa, OpenAI ve benzeri şirketler içerik sahiplerinden lisans almak zorunda kalabilir. Ancak OpenAI haklı çıkarsa, yapay zekâ modelleri telifli içerikleri serbestçe kullanmaya devam edebilecek.</p>
<p><strong>Irkçılık “Kod”larımızda olabilir mi?</strong></p>
<p>Kanada’nın yerli topluluklarından Métis kökenli Jeffrey Ewert, şartlı tahliye şansını kullanmak isterken Kanada Islah Hizmetleri’nin (CSC) kullandığı beş farklı risk değerlendirme algoritmasının yerlilere karşı ayrımcılık yaptığını fark etti. Ewert, bu algoritmaların yerli mahkumları sistematik olarak daha tehlikeli gösterdiğini ve bu nedenle erken tahliye şanslarını düşürdüğünü iddia ederek mahkemeye başvurdu. Dahası Kanada Islah Hizmetleri yıllardır bu algoritmaların doğruluğunu test edeceğini söylemesine rağmen herhangi bir veri sunmamıştı. 2018 yılında mahkeme, Jeffrey Ewert’i haklı bularak CSC’nin yıllardır bilinen bu ayrımcılığı düzeltmediğini ortaya çıkardı. Daha çarpıcı olan, CSC’nin sistemin sorunlu olduğunu bilmesine rağmen hiçbir değişiklik yapmamış olmasıydı. Yüksek Mahkeme, algoritmaların şeffaf bir şekilde denetlenmesi gerektiği hükmünde bulundu. Ancak algoritmanın kullanımını tamamen yasaklamadı. Bu karar, tarih boyunca süregelen ırkçı ayrımcılığını çözmek için merkeziyetsiz sistemlerin bile yeterli olmadığını kanıtladı.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/">Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
