<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Söyleşi - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/icerik/soylesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/icerik/soylesi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sat, 23 May 2026 13:45:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>
	<item>
		<title>Edinburgh’tan Ayvalığa, Uluslararası Film Festivali &#038; Genç Sinema</title>
		<link>https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2026 13:06:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[algoritmalar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayvalık]]></category>
		<category><![CDATA[Ayvalık Uluslararası Film Festivali]]></category>
		<category><![CDATA[Azize Tan]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız film]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Başka Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[dijital platformlar]]></category>
		<category><![CDATA[festival deneyimi]]></category>
		<category><![CDATA[festival kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[film dağıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[film festivalleri]]></category>
		<category><![CDATA[Genç Sinema Programı]]></category>
		<category><![CDATA[genç sinemacılar]]></category>
		<category><![CDATA[Netflix]]></category>
		<category><![CDATA[Seyir Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[sinema kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[sinema salonları]]></category>
		<category><![CDATA[sinema sektörü]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zekâ ve sinema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4352</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin direktörü Azize Tan; festivalin hikâyesini, Genç Sinema Programı’nı, bağımsız sinemanın bugününü, algoritmaların yapımlara etkisini ve dijital dünyanın sinemada yarattığı dönüşümü anlattı. Edinburgh örneğinden ilhamla ortaya çıkan, Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin; kentte yarattığı değişimi Azize Tan’dan dinleyin. Betül Özdemir: Azize Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hoş geldiniz. Azize Tan: Hoş  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/">Edinburgh’tan Ayvalığa, Uluslararası Film Festivali &#038; Genç Sinema</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin direktörü Azize Tan; festivalin hikâyesini, Genç Sinema Programı’nı, bağımsız sinemanın bugününü, algoritmaların yapımlara etkisini ve dijital dünyanın sinemada yarattığı dönüşümü anlattı. Edinburgh örneğinden ilhamla ortaya çıkan, Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin; kentte yarattığı değişimi Azize Tan’dan dinleyin.</span></p></blockquote>
<p><strong>Betül Özdemir:</strong> Azize Hanım, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. Hoş geldiniz.</p>
<p><strong>Azize Tan:</strong> Hoş bulduk. Teşekkür ederim davet ettiğiniz için.</p>
<p><strong>B.Ö: İlk soruma Ayvalık Uluslararası Film Festivali hakkında konuşarak giriş yapmak isterim. İstanbul gibi bir metropolde büyük bir festivali yönettikten sonra Ayvalık’ta daha butik ve yarışmasız bir model seçtiniz. Festivalin yarışmasız olması oldukça dikkat çekici. Bu anlamda festivalin yapısını nasıl açıklarsınız?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Ben çok uzun yıllar İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nda (İKSV) çalıştım, oradan emekli oldum. Türkiye’nin hakikaten en büyük uluslararası festivalinin başındaydım. 20 küsür senede hemen hemen her pozisyonda çalıştım. Dokuz yıl direktörlüğünü üstlendim. Büyük şehirde festival yapmakla daha küçük ölçekli bir şehirde festival yapmanın arasında önemli farklar var. Bir de benim ayrıldığım dönemde Türkiye’deki festivallerde birtakım sorunlar oluyordu. Aslında benim için <a href="https://www.ayvalikff.org/">Ayvalık</a> biraz ikinci bir şans gibiydi. 20 küsur yıllık tecrübemi damıtıp, neleri doğru yaptım, neleri yanlış yaptım, sil baştan yapsaydım nasıl yapardım gibi sorgulamalarım oldu. Ayvalık bu fikirleri hayata geçirme fırsatına sahip olduğum bir festival…</p>
<p>Ben hayatımın bir döneminde Edinburgh’ta yaşadım. Edinburgh festivaller kenti olarak tanınır ve küçük çaplı bir şehirdir. 500 bin kişi yaşar. Ama özellikle yaz aylarında devam eden çok disiplinli bir festivali vardır. Kentin bütün havası festivalle birlikte değişir. Yüksek katılımcı akışı olur. Buradaki festival ve festivalin şehri dönüştürme şekli beni çok etkilemişti. İstanbul ise giderek daha da büyüyen devasa bir metropol ve İstanbul’da ne yaparsanız yapın kayboluyorsunuz. İstanbul sizi yutuyor. Mesela 90’lardaki İstanbul Film Festivali ile şimdiki İstanbul Film Festivalini mukayese etmek ya da aynı tadı bulamıyoruz demek biraz haksızlık olur. Çünkü şehirdeki değişimleri de göz önünde bulundurmak lazım. Artık İstanbul’un birden fazla merkezi var. Eskiden kültür sanat dediğimiz zaman bir tek İstiklal Caddesi, Beyoğlu akla gelirdi. Şimdi Kadıköy var, Ataşehir var. O nedenle yeni bir festival yapma fikri doğunca Edinburgh gibi daha küçük ölçekli bir yerde yapsak o festivalin şehri değiştirme deneyimini biz de yaşasak nasıl olur diye merak ettim. Gerçekten kendi karakteri olan bir festival olsun istedim. Ayvalık’ta düzenlediğimiz festival deneyiminin oraya özgü olmasının kıymetli bir şey olduğunu düşündüm. Bir de özellikle pandemiden sonra insanların bir araya gelme, sosyalleşme, aidiyet, bir etkinlik etrafında buluşma istekleri de festivalin şekillenmesinde biraz etkili oldu.</p>
<p>Yarışmanın olmaması ise başından itibaren verilmiş bir karardı. Çünkü belediyelerin düzenlediği festivallerde inanılmaz büyük para ödülleri konuluyor. Film yapmak çok zor bir şey ve bu ödüllerin sinemacılar için ne kadar önemli olduğunu biliyorum ama bir taraftan da bunu çok problemli buluyorum. Yüksek para ödüllerinin festivallerin üzerine getirdiği hem maddi hem de psikolojik yükü görüyorum. Bunlar festivallerin içinde bir gerilim oluşturuyor. Sadece yarışma filmleri konuşuluyor. Geri kalan festival programında gösterilen filmler neredeyse kayboluyor. İnanılmaz derecede kulisler oluyor. Festival bitiyor arkasından yarışma sonuçları günlerce aylarca konuşuluyor. Yani neredeyse insanlar birbirlerinin yüzüne bakmıyor. Ben böyle bir gerginlik ortamının bu festivalin içerisinde olmasını istemedim. İnsanların mutlu oldukları, geldiklerinde <a href="https://contextdergi.com/manaki-kardeslerden-cumhuriyet-filmine-sinema-tarihine-bakis/">sinema</a> konuştukları, her filmin eşit değer gördüğü bir yapı oluştursak nasıl olur diye düşündüm. O şekilde karar verdik yarışmasız bir festival yapmaya. Bunun bir ihtiyaç olduğunu da Ayvalık’ın gördüğü ilgiyle ortaya çıkmış oldu.</p>
<p><strong>B.Ö: Teşekkürler. Film yapımlarının ciddi maliyetleri sürekli haber oluyor. Çok büyük paralar harcanıyor. Aksine bağımsız sinemanın finansman bulmakta zorlandığı bu dönemde, yerel festivallerin sadece birer gösterim alanı değil, aynı zamanda birer dayanışma ağı haline geldiğini söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Öyle kesinlikle. Biz Ayvalık’ı ilk önce Başka Sinema’yla başlatmıştık. 2018 yılında onlarla üç festival yaptık. Sonra biz ayrıldık ve festivalin çalışanları olarak Seyir Derneği’ni kurduk. Son 4 yıldır tamamen bağımsız olarak çalışıyoruz. Toplamda 7 festival yaptık. Üç tanesi Başka Sinema’yla olan Ayvalık Film Festivali’ydi; daha sonra Ayvalık Uluslararası Film Festivali’ne döndü. Başka Sinema’da aslında alternatif bağımsız filmlerin dağıtılacağı bir platform olarak doğmuştu. Bu festival de biraz o tip filmlerin gösterileceği bir merkez olarak Ayvalık’ı seçerek başladı.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Son yıllarda film üretmek kadar film dağıtmak ve seyircilere ulaştırmak da sorun haline geldi. Sinema salonlarını filmleri belirli bir süre o salonlarda tutmaya ikna etmek de ayrı bir dert. O yüzden aslında bütün bu festivaller, bütün bu kültürel etkinlikler, işte bazı alternatif salonlar, belediye salonları vesaire, böyle filmlere ulaşmak için çabalayan insanları bir araya getirmek için çok iyi bir platform oluşturuyor.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü bu tip filmler emek istiyor. Evet belki 5 milyon insan izlemeyecek. Ama bu demek değildir ki bu filmlerin izleyicisi yok. Film izleme alışkanlıkları çok değişti. Sinema izleme biçimimiz sil baştan yeniden şekilleniyor. Geçenlerde Netflix, Warner Bros’u satın aldı. Yani <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a>’lerin, Netflix’lerin bütün görsel olarak üretilen şeylerin neredeyse %80-90’ını domine ettiği bir dünyadan bahsettiğimiz zaman tabii ki bu tip platformların var olması çok önemli. Bu tip filmler için bir seyirci var. Ben ömrümü bunları yaparak geçirdim. İstanbul gibi bir olanağın ve daha fazla dağıtım ağının olduğu yerde bile izleyiciler bu kadar büyüklüğün içerisinde istediği filme ulaşamıyor. Film vizyondan kalkıyor.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-4356 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1024x684.jpg" alt="" width="486" height="324" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-200x134.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-600x401.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1024x684.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1200x801.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-festivali-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 486px) 100vw, 486px" /></p>
<p>Ayvalık’ta biz şunu gördük hakikaten bu filmlere çok ciddi bir talep var. Ayvalık bu anlamda buluşma alanı yaratmayı başardı. Bir de Ayvalık’ın tabii cazibesi de var. O ikisi bir araya geldi. Gerçekten sadece Ayvalıklı’ların gelmesiyle bu kadar büyümedi festival. Civardan, Balıkesir’den bütün körfez bölgesinden; Burhaniye’den, Edremit’ten, Çanakkale’den, İzmir’den, Aydın’dan, Manisa’dan, İstanbul’dan. Seyir Derneği’ni kurduğumuz zaman son dört yılda 5.000 kişiden 12.000 kişiye çıktı bizim izleyici sayımız. Bu çok büyük bir artış. Ne yazık ki kapitalist düzende iyi bir şey yaptığınız zaman ödüllendirilmiyorsunuz. Her şey rakamlar, her şeyi çok büyük ölçekli yapmanız gerekiyor. Yani o yüzden o inadı ve o sabrı göstermek gerekiyor diye düşünüyorum ben. Çünkü inanılmaz bir kitle oluştu orada. Hakikaten festival zamanında Ayvalık’ın değiştiğini görebiliyorsunuz. Sokaklarda dolaşan herkes ya sinemaya gidiyor ya bir sinemacıyla konuşuyor. Sokak aralarından yönetmenler, oyuncular çıkıyor. Herkes son derece rahat. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Kafelerde, film aralarında sohbet ediyorlar. Bir hiyerarşi yok. Kırmızı halılar, kırmızı kordonlar yok. Zannediyorum günümüzde bunu yaratmaya kimse çok fazla çaba göstermediği için aslında çok benzer şeylerin içerisinde sürekli olarak debelenip duruyoruz.</p>
<p><strong>B.Ö: Ayvalık halkıyla festival arasındaki bağı nasıl kurdunuz? Yani nasıl organik bir şekilde inşa ettiniz? Bunu yaparken zorlandınız mı? Ya da Ayvalık halkı buna nasıl yaklaştı?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Şimdi şöyle, ben Ayvalık’a ilk gittiğim zaman 2018’de Başka Sinema’yla birlikte, “İstanbul Film Festivali direktörüyüm” falan diye gitmiştim. Büyük ölçekte bir şeyin başında olduğun zaman zannediyorsun ki kapılar hemen açılacak, her şey kolay olacak. Bir de Ayvalık’ta tanıdıklarımız vardı. İKSV’deyken Köprüde Buluşmalar’ı da ben başlatmıştım. Onun kuruluş aşamasında iki sene çalışmış olan Çiğdem Öztürk vardı mesela. Ben zaten gider gitmez onları aradım. Onlar da kültür sanat camiasını yakından bilen ama aynı zamanda da uzun zamandır Ayvalık’ta yaşayan, oraya herkesten önce göç etmiş insanlardı.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Biz festivali yaparken, sinema salonu olmayan bir binayı sinema salonuna çevirdik. Üç tane mekânımız var. Ayvalık daha küçük bir şehir olsa da bir kasabada yapıyoruz havasıyla değil, bayağı bir uluslararası festival gibi; İtalyan kasabasında bir uluslararası festival nasıl yapılacaksa aynı standartları korumaya çalışarak yaptık ilkini. Sonra ben Festivalin ilk sabahı kalktım, sinemanın önünde duruyorum. ‘Ya kimse gelmezse?’ diye bir panik halinde. Fakat neyse ki korktuğumuz olmadı. Demek ki bazı şeylerde siz ne kadar planlarsanız planlayın doğru zamanlama ve şans gerekiyormuş.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4360 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1024x685.jpg" alt="" width="478" height="320" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-200x134.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-300x201.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-600x401.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-800x535.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1024x685.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1200x802.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-context-1536x1027.jpg 1536w" sizes="(max-width: 478px) 100vw, 478px" /></p>
<p>O yüzden tabii ki Ayvalık’ı ve Ayvalık’ın kültür-sanat ortamını en iyi bilecek insanlardan biri olduğu için gider gitmez Çiğdem beni birtakım insanlarla tanıştırdı. Belediye ile bir görüşmemiz oldu. Filiz Ali’nin kurmuş olduğu Ayvalık Uluslararası Müzik Akademisi’nden ortak tanıdıklarımız vardı. Karşılaştığımız herkes aynı üç beş isimden bahsediyordu. Gidip o insanlarla konuştuk, toplantılar yaptık. Küçük bir yere gittiğiniz zaman önce sizi test ediyorlar. Küçük yerlerin büyük şehre oranla dinamikleri çok farklı. Bunu anlamak lâzım. “Büyük yerden geldim ben burada kendi düzenimi kuracağım, benim istediğim şekilde işler ilerleyecek” diyorsanız, unutun onu. Gittiğinizde, nerede ne yaparsanız yapın, oranın düzenine bir an önce ayak uyduracaksınız. Anlayacaksınız. Gidip de üstten bir bakış ile “Biz bu işleri çok iyi biliriz” derseniz olmuyor. Öncelikle o insanlarla aranızda bir sıcak ilişki kurmanız lazım, size güvenmeleri lazım.</p>
<p>Ondan sonra ben Ayvalık’a çok sık gittim. Hemen hemen bütün sokaklarını yürüyerek gezdim. Mümkün olduğu kadar fazla insanla tanışmaya çalıştım. Bu tanıştığım insanlar da sadece belirli kesimden insanlar değil. Tabii ki bazı iş kolaylaştırıcı, iş yapmanızı sağlayacak insanlarla tanışabiliyorsunuz, onlarla konuşabiliyorsunuz. Esnafla da konuşuyorsun, şehrin dinamiğini anlamaya çalışıyorsun. Bu şehrin merkezi neresi, insanlar en çok nereye gidiyor? Çünkü ben yaptığım bütün festivallerde şimdiye kadar hep seyirci festivaliydi. Bütün film festivalleri seyirci festivali değildir. Mesela Cannes bir endüstri festivalidir, çok az biletli seyirci vardır. Çoğunluğu akredite konuktur, basındır, alıcı satıcıdır. Yani orası bir pazardır, bir markettir aslında. Çok zordur bilet bulabilmek Cannes’da. Ayvalık’ın hedefi en baştan itibaren seyirci festivali olduğu için Ayvalık’ta insanlar nereye gider, nerede toplanırlar, nereyi kullanmak lazım sorularını sorduk.</p>
<p>Her şeyi Ayvalık merkezde tutmanın daha mantıklı olacağına karar verdik. Çünkü her şeyin yürüme mesafesinde olması, bir sürü şeyi çok kolaylaştırıyor. Yani bunlar tabii ki şehrin gelişimiyle de alakalı şeyler. Festivali organize ederken sizin tek başınıza değiştirebileceğiniz şeyler değil, şehirle gelişiyor, büyüyor, farklılaşıyor. Biz 2018’de ilk yaptığımız festivalle, bugün yaptığımız festival arasında her yıl şehirdeki gelişmelere göre kendimize yeni pozisyonlar alıyoruz. O yüzden çok konuşarak ve insanları ikna ederek ilerlemeye çalıştık.</p>
<p>Fakat zannediyorum bizim en büyük şansımız ilk yılımızda ana sponsorumuzun olmasıydı. Bir de şeyi hatırlıyorum, bunu her zaman anlatıyorum. Biz festivali yaparken, sinema salonu olmayan bir binayı sinema salonuna çevirdik. Üç tane mekânımız var. Ayvalık daha küçük bir şehir olsa da bir kasabada yapıyoruz havasıyla değil, bayağı bir uluslararası festival gibi; İtalyan kasabasında bir uluslararası festival nasıl yapılacaksa aynı standartları korumaya çalışarak yaptık ilkini. Sonra ben Festivalin ilk sabahı kalktım, sinemanın önünde duruyorum. “Ya kimse gelmezse?” diye bir panik halinde.</p>
<p>Fakat neyse ki korktuğumuz olmadı. Demek ki bazı şeylerde siz ne kadar planlarsanız planlayın doğru zamanlama ve şans gerekiyormuş. Bizim de yaptığımız şeye orada çok büyük bir ihtiyaç varmış, Ayvalık’ı çok doğru bir yer olarak seçmişiz. Şansımız da yaver gitmiş. İlk sene gerçekten çok başarılı oldu festival. Belediyenin telefonları kilitlendi “Siz burada ne olduğunun farkında mısınız?” diye. Bayağı herkes geldi, hiç Türkiye’de yapılmamış bir şey; sinema salonu olmayan bir yeri, bütün binayı böyle bir festival merkezi ve sinema salonuna çevirmek, böyle bir buluşma alanı yapmak. Biz tabii ki ilk yılı bu kadar başarıyla atlatınca ikinci yıl insanları ikna etmemiz çok daha kolay oldu. Ama bu arada tabii şöyle de bir şey de var; benim sektördeki daha önceki tanınırlığım ve tecrübem çok faydalı oldu.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4363 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-300x200.jpg" alt="" width="434" height="289" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-1-context-1536x1024.jpg 1536w" sizes="(max-width: 434px) 100vw, 434px" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4364 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-300x200.jpg" alt="" width="434" height="289" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ayvalik-film-festivali-2-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 434px) 100vw, 434px" /></p>
<h2>Algoritmalar Çağında İnsan Dokunuşu</h2>
<p><strong>B.Ö: Buradan artık farklı bir konuya geçmek istiyorum. Bir küratör olarak algoritmalara dayalı film önerileri dünyasında insan eliyle seçilmiş bir program sunmanın bugün sizin için nasıl bir anlamı var?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Ben hayatım boyunca içgüdülerime çok güvendim. Ben her şeyden önce bir sinema seyircisiyim. Benim İKSV’de çalışmaya başlamam da aslında film festivalinde çok film izlemek istemem ve para yetiştirememem sonucunda oldu. Üniversitede çeviri okudum ve altyazı çevirmeni arıyorlarmış diyerek başvurdum. Hem çalışıyordum, yaptığım çevirilerden para kazanıyordum hem de filmler için para vermek zorunda kalmıyordum. Ben her şeyden önce bir izleyiciyim. O yüzden festivalleri tasarlarken de film seçerken de her zaman izleyici gibi düşünüyorum. Bir de bütün bu algoritmalar inanılmaz bir şekilde hayatın sürprizini öldürüyor. Bir noktadan sonra orijinallik kalmayacak, her şey birbirine benzemeye başlayacak, inanılmaz sıkıcı olacak gibi geliyor. O yüzden ben bu işi insan eliyle yapmanın önemli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Çünkü bu festivalleri özellikle başarılı kılan ve insanların buraya tekrar tekrar gelmesini sağlayan şey aslında o insan ilişkisi. Bir filmi illa beğenmek zorunda da değilsiniz. Ben her zaman onu söylüyorum. O yüzden bu böyle puanlama sistemleri falan benim aşırı sinirime dokunuyor. “4.75 yıldız verdim” falan gibi&#8230; Ben bir filmle kurulan ilişkinin çok kişisel olduğunu düşünüyorum. Film kötü olabilir ama o filmin içerisindeki bir an sizi çok etkiler, aklınızdan hiç çıkmaz. O yüzden herkesin kendi deneyimini yaşaması, kendi kararını vermesi gerektiğini düşünüyorum. O filmler etrafında insanlarla çok anlamlı sohbetler edebilirsiniz. Ben arkadaşlarımla ya da tanıdıklarımla konuştuğum zaman bir filmle ilgili fikrimin zaman zaman değişebildiğini gördüm. Yani benim dikkat etmediğim, benim anlamadığım bazı zamanlarda, bazı şeylerin o filmde farklılaşabileceğini ya da okuduğum bir film eleştirisinin bana filmle ilgili başka bir şey düşündürebildiğini de fark ettim. Yani aslında kıymetli olan şeyin bu paylaşımlar olduğunu düşünüyorum. O yüzden algoritmanın kararı, evet algoritma üç aşağı beş yukarı sizin zevklerinizi bilebilir ama sürpriz diye bir şey de var. Bu yüzden ben insan faktörünün çok çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sonuçta biz gerçekten çok sosyal bir iş yapıyoruz. İnsanlar için bir şey yapıyoruz. Her ne kadar karanlık salonda hep beraber bir ekrana baksak da sonuçta bir paylaşım söz konusu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4369 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-589x1024.jpg" alt="" width="359" height="624" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-173x300.jpg 173w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-200x347.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-400x695.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-589x1024.jpg 589w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-600x1042.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-768x1334.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-800x1390.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896-884x1536.jpg 884w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/azize-tan-1-context-scaled-e1778622567896.jpg 967w" sizes="(max-width: 359px) 100vw, 359px" /></p>
<p><strong>Ceren Aydoğdu: </strong>Ben şunu hatırlıyorum; Aftersun bu kadar popüler olmadan önce ilk defa Ayvalık amfitiyatroda izlediğimi, arkadaşlarımla izleyip çok etkilenerek çıktığımızı&#8230; Ama o kadar popülerleştikten sonra gidip ben o filmi izleseydim mesela, aynı şey olmazdı.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Çok haklısınız. Yani o filmlerin ilk defa gösterilmesinin de Ayvalık’ta olmanın da filmlerle kurduğunuz ilişkiye etkisi var. Şimdi mesela festivallerin sosyal medya ile ilişkileri de çok problemli. Örneğin Cannes Film Festivali basın gösterimlerinin tarihlerini değiştirdi. Eskiden basına önceden gösteriyordu ve kota koyuyordu. İlk gösterim yapılmadan paylaşmayacaksınız diye. Fakat sosyal medya ile onu delmeye başladı insanlar. Birdenbire daha filmi halk izlemeden, göklere çıkartıyorlar ya yerden yere vuruyorlar. İllaki festivalde ya bir başyapıt çıkartacaksınız ya da yerlere vuracağınız bir şey bulacaksınız. Yerden yere vurdukları filmi seyrettiğiniz zaman; o kadar da kötü bir film değilmiş diyorsunuz. İnsanların hayatlarını, kariyerlerini falan yok edecek kadar ileri gidebiliyor. Bunlar çok tehlikeli. Artık günümüzde bütün o “trade paper” dedikleri Variety, Hollywood Reporter falan gibi alanlarda her şey o kadar hızlandı ki. Mesela yazarların ışıklı kalemleri var ve daha filmi seyrederken yazıyor eleştirisini.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> İnsan bir filmi tekrar tekrar izlediğinde her defasında farklı bir şey yakalıyor, farklı bir duyguya giriyor. Mesela Aşk ve Gurur’da bir el hareketi vardır meşhur. Her izlediğimde farklı bir his canlandırıyor bende.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Çünkü insan aynı insan değil. Ben mesela bazı filmleri yıllar yıllar önce; yani çok gençken seyretmişim. Gençken insan daha bir hevesli oluyor. Her şeyi seyrediyor. Festival zamanı günde dört film seyrediyorsun. 18-20 yaşındayken seyrettiğin bir filmi 40 yaşında 50 yaşında seyrettiğin zaman fark ediyorsun ki o filmi anlamamışsın. İzlediğin zaman onu anlayacak olgunluğun yokmuş, hayat tecrüben yokmuş, film bambaşka bir şeye dönüşüyor senin için. Çok farklı oluyor. Bazı filmler çok iyi yaşlanıyor, bazı filmler o kadar iyi zamana karşı koyamıyor. Farklı bir deneyim. Duygusal olarak, çocukluğumda yaşadığım bir şeyi, okuduğum bir kitabı hatırlatıyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Bazen aradan yıllar geçiyor, filmi hatırlamıyorsunuz ama filmin sizde bıraktığı hissi hatırlıyorsunuz. O sizinle kalıyor. Mesela Fellini’nin görüntüleri…”</span></p></blockquote>
<p><strong>B.Ö: Kariyeriniz boyunca yüzlerce film izlediniz. Birçok profesyonelle çalıştınız. Sizin için bir filmi iyi yapan şey nedir? </strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Filmine göre değişir. Ama benim için filmin bıraktığı his. Bazen aradan yıllar geçiyor, filmi hatırlamıyorsunuz ama filmin sizde bıraktığı hissi hatırlıyorsunuz. O sizinle kalıyor. Mesela Fellini’nin görüntüleri… Ben on yaşındaydım, o zaman yaş sınırı falan da yoktu, teyzem ve annem beni sürükleyip sürükleyip her filme götürürdü. Hiç görmemem gereken yüzlerce filmi gördüm. Festivale teyzem götürürdü beni. O zaman İnci Sineması vardı Pangaltı’da, tahta sandalyelerin üzerinde akşam 9.30 seansında altyazısız gösterilirdi film. O zaman altyazı yoktu, simultane çeviri vardı. 9.30 seanslarında da film orijinal, ne altyazı ne simultane çeviri hiçbir şey yok. Fellini seyretmeye götürmüş beni, on yaşındayım. Ne anlayacaksın sen Fellini’den? Hala gözümün önünde o sahneler. Gitmiyor bütün o renkler. Gemi Gidiyor hala gözümün önünde, gece rüyama falan giriyor yani, on yaşında seyrettiğim o film. O yüzden filmde sizi etkileyen neyse, filmle sizin kurduğunuz bağ, her şey olabilir. Ben buralarda herhangi bir formülün işleyebileceğini düşünmüyorum açıkçası. Dediğim gibi sizin o filmle, o medyumla, o mecrayla aranızdaki kurduğunuz ilişki önemli olan şey.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> Bu durum hissediliyor bence. Bir filmi izlerken ne kadar özenildiği ya da nasıl bir insanın yaptığı ufak ayrıntılarla anlaşılabiliyor. Filmi yapma motivasyonu fark edilebiliyor.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Bu konuyu film yapmak isteyen birçok öğrenciyle konuşuyoruz gelenlere de, festival yapmak isteyenlere de aynı şeyi soruyorum. Film yapmak hiç kolay bir şey değil. Üç yılınızı, dört yılınızı alıyor. Hele de bugünün şartlarında iyice zorlaştı. “Niye yapıyorsunuz?” Bunun cevabını kendinize verebiliyor musunuz? “Niye bu filmi yapmak istiyorsunuz? Niye bu filmi yapmak sizin hayatınızda bu kadar önemli?” Hayatınızın dört yılını buna vereceksiniz. Bir sürü insanı ikna edeceksiniz. Para bulacaksınız, şunu yapacaksınız bunu yapacaksınız. En sonunda bu filmi yaptınız çok güzel oldu. Niye? İşte o iyi film bence, o niyeyi bana anlatabilen film. Ben onun o filmi niye yaptığını anlayabiliyorum, görebiliyorum. Çünkü sonuçta amacımız bir şekilde birbirimizle iletişim kurmak. Birbirimize bir şey anlatmak. Hayatı anlamaya çalışmak. “Niye buradayız? Ne yapıyoruz? Ne işe yarıyoruz? Amacımız ne?” Bunlardan bir tanesini bana hissettirebiliyorsa o benim için iyi bir film. O zaman, filme dair düşünmüş derdini bana anlatabilmiş, bir derdi olduğunu en azından bana hissettirebilmiş olması, zannediyorum filmi benim için bunlar iyi yapıyor.</p>
<p><strong>B.Ö: Zaten dijital platformların da en büyük sorunu bu değil mi? Konuşmanızın başında da değinmiştiniz bu Warner Bros &#8211; Netflix konusuna. Bundan yola çıkarak dijital platformların yükselişiyle beraber sinema salonu deneyimi bir nostaljiye mi dönüşüyor acaba? Yoksa festivaller bu deneyimi koruyan son kaleler mi?</strong></p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4374 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1024x683.jpg" alt="" width="483" height="322" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/film-gosterisi-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 483px) 100vw, 483px" /><strong>A.T:</strong> Bilmiyorum. Bunu hep beraber yaşayarak göreceğiz. Ben sinemanın tamamen kaybolacağını düşünmüyorum. Çünkü sinemanın çok sosyal bir tarafı var, bunu unutmayalım. İnsanın her zaman için o sosyalleşmeye çok ihtiyacı var. Sinema bunun için en uygun sanat dallarından bir tanesi. Mesela bir sürü filmi, nerede izlediğimle, kiminle izlediğimle birlikte de hatırlıyorum. Hangi sinema salonunda seyrettim? Hatta duyduğum kokuyu bile hatırladığım zamanlar oluyor. O yüzden ben sinemanın biteceğini düşünmüyorum. Ama sinema yapmanın yolları değişecek. Bütçeler değişecek. Belki bağımsız sinema artık iyice gerilla sinemaya dönüşecek. Martin Scorsese de bir röportajında söylemişti; orta sınıf yok oldu, aşırı zenginler ve aşırı fakirler var. Orta bütçeli film diye bir şey de kalmayacak. Ya gerilla usulü çok küçük bütçeli filmler olacak ya da inanılmaz büyük bütçeli, sinema salonunda büyük ekranda seyretmeniz gereken, o teknolojiyle yapılmış filmler olacak. Bunu söyleyen ben değilim, bir sürü insan buna benzer şeyler söylüyor. Ama ben festivallerin ne olursa olsun bir şekilde, sinemadaki bütün o gelişmelerin takip edildiği, insanların bir araya geldiği, o filmler üzerine konuşulduğu, ilk düşüncelerin ortaya çıktığı, sinemanın geleceğinin ne olacağı konusunda tartışıldığı yerler olarak bir şekilde önemlerinin devam edeceğini düşünüyorum.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Ben sinemanın tamamen kaybolacağını düşünmüyorum. Çünkü sinemanın çok sosyal bir tarafı var, bunu unutmayalım. İnsanın her zaman için o sosyalleşmeye çok ihtiyacı var. Sinema bunun için en uygun sanat dallarından bir tanesi. Mesela bir sürü filmi, nerede izlediğimle, kiminle izlediğimle birlikte de hatırlıyorum. Hangi sinema salonunda seyrettim? Hatta duyduğum kokuyu bile hatırladığım zamanlar oluyor.”</span></p></blockquote>
<p>Düşünsenize <a href="https://contextdergi.com/ortacaga-donus-tekno-feodalizm/">orta çağdan</a> beri hatta daha da eskisi beri şenlikler var, kutlamalar var, bayramlar var. İnsanlar bir araya gelmek için bir sürü fırsat yaratıyor. Doğamızda olan bir şey. O yüzden festivallerin tamamen yok olacaklarını düşünmüyorum. Şekil değiştireceklerdir. Mesela size bir şey söyleyeyim, bu sene bizim festival kapsamında Ayvalık’ta yapay zekâyla yapılmış filmler gösterdik. Bir soru cevap sırasında bir tartışma çıktı. Seyircilerden bir tanesi çok tepki gösterdi.</p>
<p>“İnsan emeğiyle yapılmış şeyler varken burada yapay zekâyla yapılmış bir filmi göstermenizi kınıyorum, tamamen insanların yaptığı bir şeyi göstermeliydiniz burada” dedi. Çok konuşacak vaktimiz olmadı bir sonraki seans başlıyordu. Fakat şöyle bir şey var, böyle bir gelişme varken siz sinemanın nereye gittiğine dair bu tartışmanın içinde olmak durumundasınız. Bu birini öncelemek ya da öncelememek değil. Ne olduğunu anlamaya çalışmak aslında. Sonuçta o yapay zekâyı da biri kullanıyor, o filmi üretiyor. Hayat değişecek zaten. Biz yapay zekâ tamamen yokmuş gibi davranarak bir yere varamayız. Bunun yaratıcılıkla nasıl bağdaşıp bağdaşmayacağını konuşmamız lazım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Genç Sinema Programı</h2>
<p><strong>Ayşe Naz Özdaş: Şimdi sizinle aslında bizim festivali araştırırken çok ilgimizi çeken bir program hakkında konuşmak istiyoruz, Genç Sinema Programı. Bize biraz Genç Sinema Programını anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> <a href="https://www.ayvalikff.org/genc-sinema">Genç Sinema</a> Programı, benim Ayvalık Film Festivali içerisinde, en gurur duyduğum ve en kalbime yakın proje diyebilirim. Yepyeni bir festival başlatırken öğrencilerle ilgili bir şeyler yapabileceğimizi çok da hayal edemiyorduk. Ama bu sırada Kültür İçin Alan’ın fonunu keşfettik. Bu fon kapsamında öğrencilerle, gençlerle bir şey yapabilir miyiz? diye kendimize sorduk. Bir yandan da somut gerçekler vardı. Bağımsız festival olarak yola çıktığımızda yeteri kadar ekibimiz yoktu. Özellikle festival sırasında bizim ihtiyacımız olacak çok sayıda gönüllü çalışanı, üniversite öğrencileriyle beraber bir iş birliğine dönüştürdük. Hem eğitim alabilecekleri atölyeler yapıp hem de festivalde bizimle gönüllü olarak çalışacakları ve bir festivalin nasıl yapıldığını görmelerini sağlayacak, çevre edinebilecekleri bir program yapabilir miyiz diye kafamızda bir şey planladık, tasarladık ve başladık. İlk başta sadece İzmir’deki üniversitelerle çalışıyorduk.</p>
<p>Oradaki akademisyenlerle temasa geçtik, önce onların önerdiği öğrenciler arasından seçim yapıyorduk. Sonra sayı giderek arttı. Şimdi 30 öğrenci diyoruz ama Ayvalık’ta ikamet edebilen öğrencilerle birlikte o sayı 40’ı buluyor. Programı Türkiye’ye açık hale getirdik. Bize başvuruyor öğrenciler. Yılda 500 üzeri başvuru alıyoruz. O gelen çağrıları teker teker okuyoruz, değerlendiriyoruz ve bir ön eleme yapıyoruz. Ön elemeyi geçen öğrencilerin hepsiyle online görüşme yapıyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4381 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-1024x576.jpg" alt="" width="450" height="253" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/maxresdefault_3.jpg 1280w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p>Gerçekten ilgili olduğunu hissettiğimiz öğrencileri seçmeye gayret ediyoruz. Festivalden bir ya da iki gün önce onlar Ayvalık’a geliyor. Ayvalık’ı bilmiyorlarsa Ayvalık’ı gösteriyoruz, festivalin sistemini anlatıyoruz. Çeşitli görev alanları var. Konuk ağırlama olabilir, basın olabilir, sosyal medya olabilir, teknik ekibimize yardımcı olabilirler. Bir de festivale konuk olarak gelen; yönetmen, kurgucu, yapımcı, oyuncu, cast direktörü gibi sektör profesyonelleriyle atölyeler düzenliyoruz.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Nereye gitsem şimdi, bütün festivallerde eskiden Genç Sinemaya gelmiş öğrencilerle karşılaşıyorum, o beni çok mutlu ediyor. Bizim burada yapmaya çalıştığımız, öğrencilerin kendilerini güvende hissedecekleri ve belki de biraz o içlerindeki umutsuzluğu atabilecekleri bir ortam yaratabilmek.”</span></p></blockquote>
<p>Geçtiğimiz yıllarda yine Kültür İçin Alan ortaklığında Stockholm Film Okulu ile iş birliği yaptık. Oradan dört öğrenci ve bir öğretmen getirdik buraya. Buradaki öğrencilerle birlikte ortak projeler yaptılar. Hatta bir kısa film çektiler. Bu yıl Rotterdam Film Festivali ve Berlinale Talents’la iş birliği yaptık. Oradan konuşmacılar geldi. Kültür İçin Alan ortaklığı bu yıl sona erdi. Gelecek yıllar için yeni kaynaklar bulmaya çalışıyoruz. Daha fazla kaynak bularak; biraz daha geliştirmek, bir akademiye dönüştürmek, Yaz Sinema Kampı yapmak ve daha fazla uluslararası iş birliği yapmak istiyoruz. Berlin’e gittiğimde Berlinale Talents’la biraz daha fazlası için konuşacağım. Değişim programı yapabileceğimiz bir yere evrilmesini çok arzu ediyorum. Gençlerle de bir topluluk inşa ettik neredeyse. Eskiden gelmiş öğrencilerimiz hala daha festivalle ilişkilerini koparmıyor. Bir şeye ihtiyacımız olduğu zaman onlardan yardım istiyoruz. Hala festivale gelmeye devam edenler var aralarında. Sektörde iş bulabiliyorlar. Nereye gitsem şimdi, bütün festivallerde eskiden Genç Sinemaya gelmiş öğrencilerle karşılaşıyorum, o beni çok mutlu ediyor.</p>
<p>Bizim burada yapmaya çalıştığımız, öğrencilerin kendilerini güvende hissedecekleri ve belki de biraz o içlerindeki umutsuzluğu atabilecekleri bir ortam yaratabilmek. Konuşmaya çalışıyorum gelen Genç Sinema öğrencileriyle mümkün olduğu kadar. Bize gelen öğrenciler en az bir hafta kadar kalıyorlar, geldikleri zamanla döndükleri zaman arasındaki farkı görebiliyorum. Dünya insana umut vermiyor şu anda.</p>
<div id="attachment_4384" style="width: 376px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4384" class="wp-image-4384" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/marjoram-context-862x1024.png" alt="Genç Sinema öğrencilerinden Marjoram dergisi" width="366" height="435" /><p id="caption-attachment-4384" class="wp-caption-text"><em><span style="font-size: 8pt;">Genç Sinema öğrencilerinden Marjoram dergisi</span></em></p></div>
<p>Her şeyin bir devinimi var, o devinimin içerisinde buradan da çıkacağız ve bizi buradan çıkaracak olan da gençler. Bizim değiştirecek bir şeyimiz kalmadı artık. Özür diliyoruz, biz size kötü bir dünya bıraktık. Pardon, biz beceremedik. Ayvalık’taki o festivalin olduğunu görmek bile o içlerindeki umutsuzluğu kırmalarına bir parça cesaret oluyor diye düşünüyorum. Çünkü bizim ekibin arasındaki dayanışmayı görüyorlar, bütün o zorluklara karşı nasıl çözüm üretmeye çalıştığımızı görüyorlar.</p>
<p>Bir de kendilerini iyi hissediyorlar. Şöyle iyi hissediyorlar; hiyerarşik yapılanmamız yok. Sandalye mi dizilecek, hep beraber diziyoruz. Bir şey mi kaldırılacak, hep beraber kaldırıyor, hep beraber indiriyoruz. Festivalin her alanında var olabiliyorlar. Her yere girip çıkabiliyorlar. İstedikleri herkesle tanışıp konuşabiliyorlar. Aslında belki ben burada sözü bir parça Nergis Hoca’ya vermek isterim. Çok mutluyum mesela bugün burada oturmaktan, onun davetlisi olarak geldim buraya.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Bizim Genç Sinema programımızın ilk öğrencilerinden&#8230; Orada tanıştık ve bugün Genç Sinema’nın koordinatörü kendisi. Bizim öğrencilerle aramızda bu kadar iyi ve organik bir ilişki kurmamızın da en önemli sebeplerinden bir tanesi Nergis. Çünkü öğrenciyken başladı ve bize öğrencilerin düşünceleriyle ilgili geri bildirim verdi. Biz de dikkate alıp her seferinde ‘Biraz daha iyi bir şey yapabilir miyiz?’ diyerek üzerine düşündük.”</span></p></blockquote>
<p>Umarım Genç Sinema öğrencileri de sinema alanında devam ederler, bir kariyer yaparlar. İlerleyen zamanlarda bu festivali onlar yapmaya devam ederler. İçini dışını bildikleri bir şeyi devam ettirmeleri, bir süreklilik sağlamak&#8230; Bizim için olabilecek en güzel şeylerden bir tanesi olur diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Nergis Karadağ:</strong> Aslında Genç Sinemaya gelen insanları bir arada tutan şey, sinema sevgisi. Sinemanın kendisini sevmek, üretebilecek cesareti kazanmak. Çünkü hepimiz oraya gelirken sinema okuyoruz, sinema okumasak bile sinemaya dair bir şeyler yapmak istiyoruz. Tek başımıza fikirlerimiz, senaryolarımız, hayallerimiz yapmak istediğimiz birçok şey var. Ama burada öğrencilerle birlikte fikirlerimizi geliştiriyoruz. Sonra küçük küçük ekipler kurmaya başlıyoruz. O bağ hiçbir zaman kopmuyor ve bizi bir şeyleri yapmak konusunda cesaretlendiriyor. Çünkü festivale geldiğimizde daha önce onları yapmış insanları görüyoruz, yönetmenleri, yapımcıları, oyuncuları ve festival ekibini en başta. O zaman herkes aklında şu fikirle oradan ayrılıyor: “Evet, ben de yapabilirim”.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Bir de şöyle bir şey var, özellikle o atölyeler sırasında deneyimlerini paylaşan sinema profesyonelleri, yönetmenler, yapımcılar&#8230; Onlar da gençlerle birlikte olmaktan çok mutlu oluyor. Hiç kimsenin, şimdiye kadar, “Orada bir konuşma yapmak ister misiniz?” teklifimizi reddettiğini görmedim. Herkes “Öğrenciler mi? Aa tabii ki mutlaka geliriz” diyor. O vakti ayırmaktan çok mutlu oluyorlar, ben buradan da hepsine bir kere daha teşekkür etmek isterim.</p>
<p>Çünkü çok önemli bir şey bilgi aktarımı. İnsanın kendi deneyimi ve bilgisi konusunda cömert olması, bence hayattaki en önemli şeylerden bir tanesi. Bütün o usta-çırak ilişkileri, el vermek, bir şeyleri aktarabilmek, bilebilmek&#8230; Benim de mesela İstanbul’dan sonra Ayvalık’taki festivalle bütün o bilgiyi ve tecrübeyi yeşertebilmem, bana hayatımdaki en büyük tatminlerden bir tanesi oldu. Oraya gelen yönetmenler de öğrencilerle, çok uzun olmayan süreler de olsa, kendi deneyimlerini ve bilgi birikimlerini aktarabilmekten çok mutluluk duyuyor. Oradaki öğrencilerin de aslında kendi yaşadıkları tereddütler, endişeler, kafa karışıklığı, korkular var. Hepsinin hayranlıkla izledikleri yönetmenlerin, yapımcıların, hayatlarının ya da kariyerlerinin başlarında benzer şeyleri yaşadıklarını birinci ağızdan duymak onlara farklı bir perspektif kazandırıyor diye düşünüyorum.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4386 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1024x798.png" alt="" width="361" height="281" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-200x156.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-300x234.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-400x312.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-600x468.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-768x599.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-800x624.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1024x798.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1200x936.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651-1536x1198.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/nkat-context-scaled-e1778665755651.png 1847w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></p>
<p><strong>A.N.Ö: Aslında bizim okul dergimizde yaptığımız oluşuma benzer bir yapıda ilerliyorsunuz ve gençler de buna çok fazla talep gösteriyor. Peki ilerleyen süreçte Genç Sinema bir okul olacak mı? Yani buna dair duygusal düşünceniz nedir?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> İstiyoruz tabi ki, ilerleyen zamanlarda gerçekten burayı bir akademiye dönüştürmek, bir yaz kampı yapmak, uluslararası iş birlikleri kurmak ve değişim programı gibi bir şeyler planlamak. Fakat biz çok küçük bir ekiple çalışıyoruz. Çok fazla şey yapmak istiyoruz, her zaman hepsine yetişemiyoruz. Zaman içerisinde buralara da geleceğimize inanıyorum. Hatta bu seneki festivalden sonra biraz yapıyı değiştirmeye karar verdik. Profesyonel olarak sinemayla ilgilenmek isteyen öğrencilere birazcık daha alan açacağımız, onların somut proje geliştirebilecekleri, profesyonel olarak çalışabilecekleri, bir şeyler üretebilecekleri bir alan yaratabilmek istiyoruz. Proje yapacaklar ve festivalde gönüllü çalışacaklar olarak ikiye ayırmayı düşünüyoruz. Her sene zaten evriliyor, değişiyor. “Onların neye ihtiyacı var, nerelerde kendilerini eksik hissediyorlar, biz onlara eksik hissettikleri hangi konuda yardımcı olabiliriz, nasıl bir atölye isterler, kiminle tanışmak isterler, ne konuda konuşulmasını isterler?” Bunları hep soruyoruz, hayata geçirmeye çalışıyoruz mümkün olduğu kadar.</p>
<p><strong>N.K: Bu tarz etkinliklerin ya da festivallerin daha küçük yerlerde yapılmasının etkili olduğunu gördüm. Sizce öğrencilerin yanı sıra bunu yapmaya gönüllü olacak başka insanlar, sizin gibi profesyoneller var mı? Çünkü sinema izleyicisinin olduğunu düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> İzleyici var, bu tip şeyler yapmak isteyen insanlar da var aslında. Kars Sinema Topluluğu diye bir yer var. Lüleburgaz Sinema Topluluğu diye bir yer var. Mesela Kars Sinema Topluluğu biraz daha aktif olduğu için Lüleburgaz’daki insanlar Kars’takileri buluyorlar, “Ya siz bunu nasıl kurdunuz?” diyorlar ve onlar da kuruyor. Mersin’de de böyle bir sinema topluluğu var. Burada yaşayan insanlar o filmler gelmediği zaman şöyle oluyor: “Getir bir seans biz burayı dolduracağız, bu salonu kapatacağız” diye seyirci kendi arasında örgütlenip filmin oraya gelmesini sağlayabiliyor.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4387 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-676x1024.jpg" alt="" width="363" height="550" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-198x300.jpg 198w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-200x303.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-400x606.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-600x909.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-676x1024.jpg 676w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-768x1163.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-800x1212.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context-1014x1536.jpg 1014w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/lale-sinemasi-context.jpg 1080w" sizes="(max-width: 363px) 100vw, 363px" /></p>
<p>Kültür merkezleriyle, yönetmenlerle, dağıtımcılarla temasa geçiyorlar ve o filmin gelmesi için çabalıyorlar. Ama ben işin dağıtım tarafında da bir süre çalıştığım için gördüm ki sinema salon sahiplerinin kafası öyle çalışmıyor. Ne yazık ki o işi yapan insanlar anladığımız anlamda sinema sevgisiyle değil ticari tarafıyla bakıyorlar. Özellikle büyük stüdyolar sinemaları öyle bir zaten zapturapt altına almış vaziyetteler ki “Ben sana çok gişe yapacağını bildiğim bir filmi veririm, 5 salonunda göstereceksin, 3 hafta boyunca göstereceksin, bütün seanslarda göstereceksin, bu şartla veriyorum” diyor. Çünkü dikkat edin artık dünyada da o büyük gişe hasılatı elde eden bir film, mesela Braveheart’ın 52 hafta oynadığını biliyorum Türkiye’de ya, 52 hafta! 52. zafer haftası yazısını Lale Sineması’nın üstünde hatırlıyorum. Şimdi inanılmaz bir pazarlama bombardımanı, o koca koca filmlerin hasılatlarının çok büyük bir kısmı aslında ilk üç günden geliyor. Bir giriyorsun Amerika’da 5000 tane mi 10000 tane mi sinema salonu var; 10000 sinema salonunun 8000’i aynı filmi gösteriyor. Hadi istemiyorsan gitme yani. Neye gideceksin ki hafta sonu? Bir şeye gideceksin. Hasılatın çok büyük bir kısmını ilk üç günden toparlıyorlar.</p>
<p>Ne filmin yaşama şansı oluyor ne de başka bir şey. İkinci haftasında rakamlar düşüyor. Bir de kimse artık galiba bu devirde bir şeyle çok fazla uğraşmak istemiyor. Mesela geçen sene biz bir salonu talep ettik, talebimizi kabul etmediler.</p>
<p>Ondan sonra seyirci dedi ki “Niye o salonu kullanmıyorsunuz?”. Ben dedim ki “Valla biz talep ettik de vermediler”. Hemen seyirci gidip ilgili makamla görüşüyor; “Biz orayı istiyorduk” diyor. Bizim yapmamız gereken şeyi onlar yapıp, o baskıyı onlar kuruyor, ertesi sene salonu bize veriyorlar. Bu başka türlü olmuyor.</p>
<p>Bir de bu tip bağımsız küçük kültür sanat kurumlarının da daha çok iş birliği yapması lazım. Ağı geliştirmesi lazım. Mesela Apaçık Radyo’da Bağımsızlar diye bir ağ var. Bağımsız kültür sanat kurumlarından her hafta birisi çıkıyor kendini tanıtıyor.</p>
<p>Biz mesela, Seyir Derneği olarak, çok daha küçük ölçekli bir dernek olduğumuz için, şimdi Ege Bölgesi’ndeki bir sürü küçük kültür sanat kurumuyla iş birliği halindeyiz. Bir şey olduğu zaman birbirimize akıl-fi kir danışıyoruz, yapabileceğimiz bir şey varsa ortak proje geliştiriyoruz, fonlara başvuruyoruz. Ben bunun ancak bu şekilde olabileceğini düşünüyorum. Mesela Kars Sinema Topluluğu arıyor; “Ya çok güzel festival yapıyorsunuz, tebrik ederiz” diyor. Lüleburgaz Sinema Topluluğu’ndan her sene geliyorlar. Festivali takip ediyorlar.</p>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı:</strong> Ben bir şey sorabilir miyim? Bugüne bakınca en azından ana akım işlerde, 2013, 2015’e kıyasla, “Ne izliyoruz biz bunlar ne?” diyor insan. Neden böyle bir durum söz konusu? Çünkü bir yandan araçlar ve teknoloji iyileşiyor, yeni insanlar yetişiyor.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Valla bilmiyorum. Aslında bir taraftan çok fazla mass prodüksiyon yapılıyor. Yani işte Netflix’in Warner’ı alması bunun en büyük örneklerinden bir tanesi. “Bir şey yapayım bütün dünyanın her tarafında aynı şeyi göstereyim.” Levi’s Jeans’i Çin’deki adam da giysin, Peru’daki adam da giysin gibi. Bir film yapayım dünyanın her tarafındaki herkes seyretsin, formatları kontrol edilebilir olsun.. Buraya doğru gidiyor. Yani bence bunu kırabilecek olan yine insanlar. Talepleri ya da bundan duydukları memnuniyetsizliği dile getirmeleri. Ya biraz da aptallaşıyoruz gibi geliyor sosyal medyayla.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Netflix şimdi bu dönemin TRT 1’i oldu. Netflix’te yeni bir şey çıkıyor, bütün dünya aynı anda onu seyrediyor. Sosyal medya üzerinden herkes onunla ilgili konuşuyor. Üç gün sonra bitiyor. Geçmiş olsun. Hatırlayan kalmıyor ondan sonra. Toplu bir histeri halindeyiz. Aynı şeyi seyredip, aynı şeyler üzerine konuşup, tüketip, tükürüp, atıyoruz bir kenara.”</span></p></blockquote>
<p>Nerede yasakladılar 16 yaşına kadar sosyal medya kullanmayı? Avustralya’da değil mi? Çok tebrik ettim kendilerini gerçekten. Yani çok belirli kalıplar içerisinde; düşünmemeye ve tüketmeye yönelik insan tipi üretmeye çalışıyorlar. Buna itiraz edeceğiz hep beraber. Yani o yüzden bir bağımsız film çıktığında onu sinema salonunda seyretmek önemli. Onları desteklemek, desteklemeye çalışmak mümkün olduğu kadar trendlere uymamak gerekli.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4388 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-1024x683.png" alt="" width="372" height="248" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/netflix-trt-context.png 1536w" sizes="(max-width: 372px) 100vw, 372px" /></p>
<p>Siz genç arkadaşlar belki hatırlamazsınız, bizim çocukluğumuzda bir TRT 1 vardı. Ben 71 doğumluyum. Ben ve benim yaş grubumun çocukken, büyürken seyrettiğimiz her şey aynıydı çünkü tek kanal vardı. Netflix şimdi bu dönemin TRT 1’i oldu. Netflix’te yeni bir şey çıkıyor, bütün dünya aynı anda onu seyrediyor. Sosyal medya üzerinden herkes onunla ilgili konuşuyor. Üç gün sonra bitiyor. Geçmiş olsun. Hatırlayan kalmıyor ondan sonra. Toplu bir histeri halindeyiz. Aynı şeyi seyredip, aynı şeyler üzerine konuşup, tüketip, tükürüp, atıyoruz bir kenara. İzleyicinin bunu talep etmesi gerekiyor. “Artık ben bunu istemiyorum” demek gerekiyor. Farklı bir şey yapmak isteyen insanların da o talebi göstermesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Sedat Erol:</strong> Muhtemelen genç jenerasyonların tüketim pratikleri bir hayli değişti benim anladığım kadarıyla. Yani daha kısa, daha az derinlemesine olan, yüzeysel şeylere dikkatleri daha uygun gibi. Biraz daha uzun ve daha böyle içinde karakter drama gibi birçok unsuru barındıran analiz edilmesi gereken takip etmesi gereken bir içerik olduğunda sıkılıp direkt ikincil ekrana kayma durumu çok yaygın benim gözlemlediğim kadarıyla. Veriler de aslında böyle bir şey söylüyor.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Zaten bütün üreticiler de o algoritma dediğimiz şeyi üretim için kullanıyorlar. İşte “Şu saniye daha çok izleniyor, şu saniyede dikkat düşüyor” gibi. Bu yapıları özellikle ticari olarak yaptıkları filmlerde kullanıyorlar. Ben şimdi bir Çin kanalı keşfettim. Orada 30’ar saniyelik dizi bölümleri var. 30 saniye dizi bölümü. 30 saniye! Buraya doğru gidiyor. Çok farklı şeyler deniyorlar. Ben çok sinirleniyorum. “Bu zamane gençleri şöyle, bu zamane gençleri böyle” diyenlere. Pardon da zamane gençlerine ne verdiniz de ne bekliyorsunuz? Yani biz şu andaki gençlerin ne yaşadığını, neyin içine doğduğunu anlamıyoruz. Ben doğduğumda cep telefonu yoktu. Ben 20 yaşındayken de cep telefonu yoktu. Değişim kaçınılmaz ama bunu böyle “Ah işte eskiden buraları dutluktu” mantığıyla değil, insanın anlam arama ve anlam üretme ihtiyacıyla yorumlamak gerekiyor.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> Instagram’da kendim şahit oldum. Deneyimlemek için açtım, bir dakikalık bölümler, dikey formatta her şeyi aşırı tıkıştırılmış bir şekilde vermeye çalışıyorlar ama bağ kuramıyorsun.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Ama umut verici bir şey bu söylediğiniz. Yani zaten bizi kurtaracaksa bu kurtaracak. İnsanlar o kadar çöpün içinde bir alternatif isteyecekler. Bir noktadan sonra tatmin etmeyi başaramayacaklar. Ana akım diyebileceğimiz şeylerin içerisinde de kaliteli işler üretilmeye devam ediyor. Hâlâ kaliteli iş üretmek isteyen insanlar var. Onlar da denemekten vazgeçmeyecekler. Her ne kadar bizim üzerimize bunu boca etmek isteyenler varsa da bunun dışında bir şeyler yapmak ve bunun dışında var olmak isteyen insanlar da var.</p>
<p><strong>M.B.A: Aynı anda 13 üniversitenin katılımıyla yapılan bir araştırmada, üniversite öğrencileri film izlerken cinselliğin, kanın ve duygusal ajitasyonun suistimal edildiğini düşünüyormuş. Bunların azaltılmasıyla ilgili araştırma öznelerinden ciddi bir tepki olduğunu söylüyordu. Tüketim alışkanlıklarımızın filmin formülünü, senaryo yapısını değiştirme ihtimali olabilir mi?</strong></p>
<p><strong>A.T:</strong> Tabii ki. Olmaz olur mu? Netice itibarıyla ticari yapılar bir ürün sunuyorlar. O ürün tüketilmediği sürece o ürünü üretmeyeceklerdir. Bu kadar basit. Yani yapılmaya çalışılan şey sürekli bir rot balans ayarı “Şu ölçeği koyduk, bu fazla geldi, bunu istemiyorlar. O zaman azaltalım” gibi. Yani tepkilerle çok alakalı. Ama insanlar da itirazlarını dile getirmek konusunda daha çekingenler, eskiye nazaran. Ayrık otu gibi görünmek konusunda çekinceleri var. “Herkesin konuştuğu bir şey varsa ben de konuşmalıyım” düşüncesi, buna dışarıda kalma korkusu diyebiliriz.</p>
<p>Takip etmeniz gerekiyor. Bağımsız sinemanın olduğu platformlar var. MUBI var, Amazon’un içerisinde öyle bir şey var. Netflix’te bile yani arasanız hakikaten bulabileceğiniz daha bağımsız yapımlar var. IndieWire’dan takip edebilirsiniz, çeşitli bloglar, forumlar var. Letterbox var. Oralardan duyduğunuz filmlerin nerelerde hangi platformlarda olduğunu görebilirsiniz. Özellikle platformlar üzerinden, daha alternatif şeyleri bulup seyredip onları beğenmeye çalışın. O sayıların artmasını sağlarsanız bu tip içerik üretmeye de mecbur kalacaklar bir noktadan sonra.</p>
<p><strong>M.B.A:</strong> Yani işe yarıyor, çalışıyor aslında.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Çalışıyor. Gösterilen her tepki işe yarıyor. Her şeyi ölçüyorlar. O algoritmaları izleyicinin tepkisinden beslenerek oluşturuyorlar. Bizim için de aynı şey söz konusu. Ayvalık Film Festivali eğer seyircisi olmasaydı bugüne gelemezdi. Bizim ana sponsorumuz yok, biz belediye festivali değiliz, biz tamamen bağımsız bir festivaliz. Biz bir kere arz ettik, “buyurunuz” dedik. Onlar talebe devam ettikleri için biz o arzı sürdürebiliyoruz. Biz seyirci sayısı olarak 5000’den 12.000’e çıkamasaydık, ben beşinci festivali yapmayı planlayamazdım. Ona güvenerek devam edebiliyoruz. Ben her sene zarar ettim şimdiye kadar. Niye, neye güvenerek yapıyorsun? Gelecek seneye güvenerek yapıyorum.</p>
<p><strong>B.Ö:</strong> Çok teşekkür ederiz, iyi ki geldiniz, iyi ki sorularımıza cevap verdiniz.</p>
<p><strong>A.T:</strong> Rica ederim. Sağolun. Çok teşekkürler. Umarım Ayvalık’ta tekrar karşılaşırız, gelirsiniz. Güzel bir yeni yıl olur sizin için. Beni davet ettiğiniz için tekrar teşekkür ederim.</p>
<p><img decoding="async" class="size-large wp-image-4389 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1024x576.jpg" alt="" width="1024" height="576" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kapanis-context-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/">Edinburgh’tan Ayvalığa, Uluslararası Film Festivali &#038; Genç Sinema</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/edinburghtan-ayvaliga-uluslararasi-film-festivali-genc-sinema/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</title>
		<link>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 May 2026 12:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Alphan Sabancı]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız medya]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Gazeteciliği]]></category>
		<category><![CDATA[dijital gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[dijital medya]]></category>
		<category><![CDATA[e-bülten haberciliği]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[medya dönüşümü]]></category>
		<category><![CDATA[medya ekosistemi]]></category>
		<category><![CDATA[medya gelir modelleri]]></category>
		<category><![CDATA[medya girişimciliği]]></category>
		<category><![CDATA[medya teknolojileri]]></category>
		<category><![CDATA[NewsLab Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[podcast yayıncılığı]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tuhaf Stüdyo]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[yerel gazetecilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4290</guid>

					<description><![CDATA[<p>NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık. Aslı  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aslı Şen: Öncelikle hoş geldiniz. Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok mutluyum. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ahmet Alphan Sabancı:</strong> 2018 yılından bu yana NewsLab Turkey’in kurucularından biriyim. Aynı zamanda eleştirel fütürist ve teknolojist olarak, kendi kurduğum Tuhaf Stüdyo bünyesinde farklı alanlarda çalışmalar yapmaya devam ediyorum. Uzmanlık alanımı kısaca özetlemek gerekirse medya teknolojileri, internet, güncel kültürel akımlar ve trendler üzerine çalışıyorum. Bunun yanı sıra farklı kurum ve kişilere danışmanlık ve eğitim sunuyorum.</p>
<p><strong>A.Ş.: Kendinizi eleştirel fütürist olarak tanımlıyorsunuz. Eleştirel fütürist tam olarak ne anlama geliyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S.:</strong> Hayatımızın her alanında ve her profesyonel ortamda gelecek üzerine düşünmek, bunun üzerine strateji üretmek ve plan yapmak gerekiyor. Ancak özellikle konu gelecek olduğunda, maalesef bunu popülist ve hazır bir pazarlama aracı olarak kullanan çok fazla insan var. Benim yaptığım iş sadece “Bakın böyle olacak, şöyle olacak” diye anlatmak değil; kişilerin daha eleştirel bir bakış açısıyla gelecekteki farklı potansiyelleri kendileri nasıl tartabileceklerini ve bunun üzerine nasıl düşünebileceklerini öğretmek. Gelecekte “şu olacak” diye karşılarına çıkan biri olduğunda; “Niye böyle diyorlar, gerçekten böyle bir şey olabilir mi?” diye sorabilmelerini istiyorum. Kendilerine bir gelecek vadedildiğinde, bunun karşı taraf için ne gibi avantajlar, kendileri açısından ne gibi dezavantajlar yaratabileceğini sorgulamalarına yardımcı oluyorum. İşe biraz daha teorik ve eleştirel tarafı da dahil ettiğimden dolayı böyle ayırıcı, yeni bir unvan kullanmayı tercih ettim.</p>
<p><strong>A.Ş: Tuhaf Stüdyo da bunun özelinde bir çalışma alanı değil mi?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Hem medyada hem de farklı sektörlerde insanlar gelecek üzerine plan yapmak istediklerinde ya da daha uzun vadeli bir şeyler üretmek, bunun üzerine kafa yormak istediklerinde bir nevi yol göstericilik ya da bir asistanlık yapıyorum diyebilirim. Ben hazır paket sunmak yerine, onlarla birlikte gelecek üzerine kafa yoruyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Muhtemelen orada geleceğe dair bir analiz yapıyorsunuz. Analizler nasıl çıkıyor ya da o geleceği yorumlama kısmı nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Aslında her şey bugünü iyi incelemekle ortaya çıkıyor. Çok fazla medya tüketen bir insanım, işim de bunu gerektiriyor. Şu anda ne olup bittiği, kimlerin ne anlattığı, neler yapmaya çalıştığı aslında geleceğe dair sinyaller veriyor.</p>
<p>Ancak oturup internete veya herhangi bir medya aracına baktığınızda birçok farklı içerik ve haber karşınıza çıkıyor. Benim yaptığım şey, buradaki gürültünün içerisinden anlamı olabilecek, geleceğe dair işaret veren, günümüzde yaşanan birtakım değişimleri anlatan sinyalleri toplamak. Bundan sonrası da farklı metodolojilerle ve bilgi birikimiyle harmanlayarak, karşımıza çıkabilecek gelecek senaryolarını üretmek oluyor. Bu sinyalleri topladığımda da asla tek bir senaryo üretmiyorum. Bunun yerine üç veya dört tane halihazırda var olan durumdan ve geleceğe dair alakalı alanlardan oluşan farklı hikayeleri alıyorum. Buradaki amaç, farklı ihtimallerin oluşabileceğini ve o senaryolarda büyük dönüşümler yaşayabileceğimizi göstererek potansiyelleri açığa çıkarmak.</p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey, Türkiye’de bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik adına alanında önemli bir boşluğu dolduruyor. Bize kuruluş hikayesinden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> NewsLab Turkey’nin kuruluşu, Sarphan Uzunoğlu’yla birlikte aşama aşama yaptığımız işlerin bir sonucu gibiydi. 2010’ların başında gazetecilere yönelik eğitimler, atölyeler yapıyorduk. Sarphan, programların tasarımını yaparken ben de teknoloji eğitmenliği yapıyordum. Birçok farklı kurum gazetecilik veya medya üzerine eğitimler verse de bazı eksikler olduğunu görmeye başladık. Bunun üzerine gazetecileri, medya sektörünü daha farklı formatta ve özellikle bağımsız medyayı holistik bir şekilde desteklemek adına NewslabTurkey’i hayata geçirdik. En başta verdiğimiz kuluçka programı ve eğitimler vardı. Burada yaptığımız en temel farklılık, kuluçka programına kabul edilen ve ürün çıkarabilen herkese maddi destek sunabilmeyi öncelik olarak belirledik.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü insanlara sadece bilgiyi verip sonrasında hiçbir şey üretememeleri en büyük sıkıntılardan biriydi. Medya sektörünün ekonomik darlığını da düşününce, insanların bir şeylere başlamasına destek olabilmemiz iyi olur düşüncesiyle yola çıkmıştık. Bunun yanı sıra web sitemiz üzerinden, sektördeki insanların kendilerini geliştirebilecekleri, eğitebilecekleri içerikler üretmeye odaklandık. Zaman içerisinde yazılı içeriklerin yanı sıra söyleşilerle, farklı formatlarla da bu alanlar genişledi. YouTube’da video içerikler ürettik, birkaç farklı şekilde podcast serileri yaptık. Örneğin bunlardan bir tanesinde on bölümlük bir mini seri yapmıştım.</p>
<p>Bir tecrübe aktarımı sağlamak adına Türkiye’de ana akım olarak görülmeyen ama bir şekilde kendini sürdürülebilir kılmış medya girişimcileriyle söyleşiler gerçekleştirmiştim. Diğer yandan haftalık e-posta bültenleri yapıyoruz. Dünyada, medya sektöründe, internette olan bitenin genellikle İngilizce veya farklı dillerde olması sebebiyle Türkiye bu gelişmeleri takip edemiyordu ya da yeni gelişmeleri çok geç öğreniyordu. 2018’de niyetim bu açığı kapatmaktı. O sırada e-bülten formatı yurtdışında popülerdi ancak Türkiye’de yoktu. İnsanlara farklı bir şey gösterelim dedik ve bu sebeple 2018 Ekim’de e-bülten olarak düzenli bir yayın yapmaya başladık. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı.</p>
<p>Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, NewsLab Turkey’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab Turkey</a>’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz. desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4298" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/o_1-scaled-e1778493911738-650x1024.png" alt="" width="232" height="366" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sedat Erol:</strong> <strong>E-bülten haberciliği dünyada büyük rağbet görmüştü. Substack ile birlikte bu ekonomi çok büyüdü ve tekrar düşüşe geçti. Sanırım medya ekosisteminde bazen yeni işlere bir anda bir yığılma oluyor. Sürdürülebilirliği de zor olduğundan geriye yine aynı kişiler kalıyor.</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Tabii o dalgalanmalar hep oluyor. Son dalgalanmanın sebebi pandemiyle gelen podcast büyümesiydi. Bir anda hem ekonomik olarak hem de bilinirlik olarak podcast çok daha cazip geldi. Bir de pandemi döneminde yüz yüze etkinlikler yapılamıyordu. Sosyal izolasyon sürecinde insan sesi duymanın, birilerinin sohbetini dinlemenin cazibesi arttı ve podcastin hem ekonomik hem de üretim anlamında büyüdüğünü gördük. Bülten yapanların bir kısmı da ister istemez oraya geçti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E:</strong> <strong>E-bülten haberciliği benim tüketim formatıma çok uygun. İstediğimde geri dönüp bakabiliyorum ve bu bana çok faydalı geliyor. Ancak bu formatta okur ve tüketici kitlesinin kısıtlı olduğu söyleniyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Orada birçok farklı mesele var ve konu dönüp dolaşıp şuraya geliyor: Kendi hitap etmek istediğin kitleyi bulmak ve ona göre üretmek. Herkesin herkese hitap etmesi gibi bir zorunluluk yok. Eğer ben yalnızca yazı okumayı sevenlere, benim gibi her şeyin en derinine dalmayı sevenlere yönelik üretmek istiyorsam, bunu kabul etmem gerekiyor. Burada özellikle medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">&#8220;O sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım&#8221; yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</span></p></blockquote>
<p>Bizdeki temel sorunlardan biri de bundan kaynaklanıyor. İnsanlar internetteki her şeyi, her tür medyayı birbirine denkmiş gibi kıyaslama hatasına düşüyor. Bir YouTuber hızla yüz binlerce aboneye ulaşırken bir e-bültenin 3–4 bin abone seviyesinde kalmasına bir sorun gibi bakılıyor. Oysa ürettiğin format ve hitap ettiğin kitle gereği zaten bir tavan sınırın var. Bu kıyaslamayı yaparak neden kendi kendine işkence ediyorsun? Bu konuda çok uyardığım insan oldu, ara ara kendime de bu uyarıyı yapıyorum hâlâ. Çünkü ister istemez insan bazen şunu düşünüyor: Farklı bir şeyler mi denesem, daha fazla insana ulaşmaya mı yönelsem? Ama diğer yandan şunu da bilmem lazım: Ürettiğim şey herkes için değil.</p>
<p>Mesela <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab</a> için hazırladığım bülteni düşünelim. Onun hitap ettiği kitle çok net. Ulaşmak istediğim kitle belli, oraya koymak istediğim şeyler belli. Bunu bir YouTube videosu hâline getirebilir miyim? Denesem bir şekilde yaparım ama içeriğin derinliğini kaybederim. Görünür kalabilmek için başka unsurlar eklemek zorunda kalırım. Bu noktada YouTube’un algoritmasını da mutlu etmem gerekir ve sonuçta yapmak istediğim şey bambaşka bir şeye dönüşür. Bu yüzden “o sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım” yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Kuluçka programından bahsettik. Biraz daha detaylandırabilir miyiz? Nedir Kuluçka programı? Nasıl bir içeriği var? Nasıl bir eğitim alıyorlar orada? </strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Yıllar içerisinde bu format değişti ama en temelde önce bir başvuru süreci var. Genellikle her yıl üç haneli sayılara ulaşan başvuru dosyası geçiyor elimize. En baştan itibaren başvuracak kişilerden bir projeyle, bir fi kirle gelmelerini istiyoruz. Sadece “eğitim almak istiyorum” diyerek gelmelerini değil; hayata geçirmek istedikleri bir projeyi, başlatmak istedikleri bir fi kri ya da mevcut projelerini nasıl geliştirmek istediklerini de anlatmalarını bekliyoruz. Ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini ve bunu nasıl yapacaklarına dair bir planları olup olmadığını görmek istiyoruz. Ardından bir jüri süreci oluyor. O yılki bütçemiz ve programın kapsamı ne kadarsa buna göre bir seçim yapıyoruz. Seçimden sonra eğitim süreci başlıyor. Son dönemlerde bu süreci yarı zorunlu, yarı seçmeli bir formatta yürütüyoruz. Bazı eğitimler, medya profesyonellerinin ya da medya girişimcilerinin her durumda ihtiyaç duyacağı temel başlıkları kapsıyor. Bunlar bütçe tasarımı, planlama ya da editöryel konulardaki temel bilgiler gibi alanlar. Bu eğitimleri zorunlu tutuyoruz ve programa kabul edilen herkes bu eğitimleri alıyor.</p>
<p>İkinci grupta ise katılımcıların uzmanlık alanlarına ya da üretecekleri formata göre şekillenen eğitimler yer alıyor. Bunlar iklim gazeteciliği, çocuk odaklı içerikler, teknoloji gazeteciliği gibi konu bazlı alanlar olabiliyor. Aynı zamanda podcast, video ya da editörlük gibi formatlara yönelik, daha teknik bilgi içeren eğitimler de bu aşamada veriliyor. Eğitim sürecinin ardından mentörlük ve üretim aşaması başlıyor. Eğitimler tamamlandıktan sonra, projenin imkânları elveriyorsa katılımcılar için bir üretim takvimi belirliyoruz. Örneğin, bir katılımcı 12 bölümlük bir podcast serisi yapmak istiyorsa, ilk 3 ay içinde en az 3 ya da 4 bölüm üretmesini bekliyoruz. Bu süreçte hem üretimi takip ediyoruz hem de imkânlar dahilindeyse katılımcıların eğitmenlerimizden birebir mentörlük desteği almasını sağlıyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4315 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg" alt="" width="427" height="570" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68.jpeg 1160w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></p>
<p>Maddi desteği ise genellikle üretim başlamadan önce veriyoruz. Çünkü bu destekler çoğunlukla üretime yönelik teknoloji alımı ya da diğer ihtiyaçların karşılanması için kullanılıyor. Destek sağlandıktan sonra üretim süreci başlıyor. En sonunda, projeler tamamlandığında ve teslim tarihine gelindiğinde, mümkünse bir kapanış etkinliğiyle ortaya çıkan projeleri duyuruyoruz. Bunu genellikle web sitemiz üzerinden ya da sosyal medya hesaplarımızdan yayarak mezunlarımızın görünürlüğünü arttırmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>A.Ş: Peki NewsLab Turkey’nin gelir modeli nedir?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Gelir modelimiz ağırlıklı olarak fonlar ve genellikle uluslararası kurumlardan aldığımız proje bazlı destekler üzerinden ilerliyor. Bunun dışında maalesef başka bir gelir kaynağımız yok. Bir sivil toplum kuruluşu olduğumuz için düzenli bir gelir modeli oluşturmak zaten çok mümkün olmuyor. Bu nedenle şu anda modelimizi, büyük kurumlarla birlikte yürüttüğümüz projeler üzerinden sürdürüyoruz.</p>
<h2></h2>
<h2></h2>
<h2>Yerelden Dijitale Medya Eğitiminde Yeni Bir Yaklaşım</h2>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de eğitim verdiğiniz birçok program var. Bu eğitimlerin Türkiye medya ekosisteminde neden önemli olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Bu soruyu daha net cevaplayabilmek için özel programlarımızdan üçünü özellikle seçerek anlatmak isterim. Bunlardan ilki, en başından bu yana yürüttüğümüz podcast programlarıydı. O dönemde podcast yayılmaya başlıyordu ve gazetecilerle haber üretmek isteyenler bu alana oldukça ilgiliydi. Ancak işin teknik tarafını öğrenmek zor geliyordu; nasıl yapacaklarını, nereden başlayacaklarını bilmiyorlardı. Bu nedenle, bu alanda onları destekleyebilmek için özel bir podcast programı başlattık. İkinci programımız yerel gazetecilik programıydı. Bunu birkaç yıl boyunca yürüttük ve aslında devam ettirmeyi çok isterdik ancak maalesef elimizdeki imkânlar buna yetmedi. Bu programda Türkiye’nin farklı bölgelerinde yerel habercilik yapan kişileri bir araya getirdik ve onlara hem eğitim hem de maddi destek sağlamaya çalıştık. Amacımız, bana kalırsa gazetecilik sektörünün en ciddi sorunlarından biri olan yerel haberciliği destekleyebilmekti. Bu program kapsamında desteklediğimiz kurumlar arasında hala yoluna devam eden, çok başarılı işler yapanlar var. Keşke bu programı daha uzun süre sürdürebilseydik.</p>
<p>Çünkü gelen herkes çok mutlu oluyordu ve eğitimden çok faydalandıklarını söylüyorlardı. Diğer yandan, gazeteciliği ve medyayı desteklemeye yönelik pek çok eğitim ve program genellikle İstanbul, Ankara, İzmir üçgeninde, hatta çoğunlukla yalnızca İstanbul ve Ankara’da sınırlı kalıyor. Bu da yerelde çalışan gazetecilerin bu tür kaynaklara erişimini zorlaştırıyor. Bu nedenle, bu tarz programların yeniden başlatılabilmesi ya da başka yapılar tarafından hayata geçirilebilmesi beni çok mutlu eder. Sonuncusu da, geçtiğimiz dönemde ürünlerini paylaşmaya başladığımız çözüm gazeteciliği programımızdı. Bu program, bana kalırsa gazeteciliğin farklı ve daha faydalı bir şekilde yapılabileceğini göstermek açısından çok değerli.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü günümüzde haber ve habercilikte çoğu zaman yalnızca olan biteni aktarmaya ya da en sansasyonel, en negatif ve en korkutucu şeyi haber olarak görmeye odaklanan bir yaklaşım mevcut. Bu yüzden de biz çözüm gazeteciliğini, bir sorunu anlatırken bunun nasıl çözülebildiğini ya da sadece sorunlara odaklanmayıp bunun çözümlerine ya da daha iyiye dair neler yapıldığını gösterebilecek bir gazetecilik yaklaşımını da desteklemek istedik. Program katılımcılarımız ve mezunlarımız çok güzel işler üretmeye başladı. Bu içerikleri sosyal medya üzerinden paylaşıyoruz, merak edenler hesaplarımıza bakarak görebilir. Umarım bu tür bir gazetecilik anlayışının daha fazla bilinmesine ve ülkemizde yaygınlaşmasına az da olsa katkı sunabiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4328 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-200x112.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-400x225.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-600x337.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-768x432.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-800x450.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1024x576.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1200x675.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1536x864.png 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4327 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4329 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E: Yerel gazetecilik meselesi kritik bir noktada duruyor. Yerelde çok güçlü bir hikâye potansiyeli olmasına rağmen bu alanın yeterince işlenememesi, merkezde de bir tür kısır döngü yaratıyor gibi görünüyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yine gelir modeli sıkıntısından mı kaynaklanıyor sizce?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Biz zaten Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor. Çünkü çok net bir gerçek var: Eğer belediyeyle aranı iyi tutmazsan, bir anda şehrin yarısı sana reklam vermeyi kesebiliyor. Belediye kurumları aboneliklerini bırakabiliyor. Üstüne bir de kaynak sıkıntısı eklenince, “Az buçuk bir gelirimiz var, onu da kaybetmeyelim” endişesiyle hareket etmek zorunda kalıyorlar. Sonuçta haber yapabilecekleri bir alan kalmamış vaziyette. Çünkü o alan olmadığı sürece para verilse bile bir şey değişmez. En başta insanlara rahatça yazabilecekleri alan yaratmak gerekiyor. Yani bence en temelde zaten mevzu bu alanı açmaya yönelik bir çaba vermek, bir şey geliştirilecekse, belki bir program üretilecekse böyle bir şey üretmek olabilir. Çünkü o alan olmadığı sürece hani oraya ne kadar kaynak da bulunsa, para da verilse çok bir şey değişmez. Yani öncelikle insanların haber yapabilecekleri, rahatça yazabilecekleri bir alan yaratmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Basın ilan kurumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’deki konumu sizce nasıl?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kendi düşündüğümden önce birçok gazeteciden duyduğum şeyi söyleyeyim: Basın İlan Kurumu gazetecilerden ve haber kurumlarından imkânsızı istiyor. Özellikle yeni gelen düzenlemelerle, ilan alabilmek ya da buradan bir gelir elde edebilmek için çalışan sayısından günlük girilecek haber sayısına, hatta tıklanma sayılarına kadar son derece abartılı talepleri var. Bu talepler öyle bir noktaya gelmiş durumda ki işte örneğin; bir yerel haber sitesi buradan bir şekilde hani yerele yönelik Basın İlan Kurumu’ndan kendi şehriyle alakalı bir şey almak istiyor diyelim. Yanlış hatırlamıyorsam günde 100 ila 120 tane haber girmelerini bekliyorlar bir yerel haber sitesinden. Yani herhangi bir şehirde günde 120 tane haber değeri taşıyan olay olmasına imkân yok. Ama bu şartı sağlamazsanız Basın İlan Kurumu size ilan vermeyi ve buradan gelir elde etmeyi imkânsız hale getiriyor. Durum böyle olunca ne oluyor? Google aramalarında mutlaka karşınıza çıkmıştır, haber sitelerinin ana sayfalarında asla görmediğimiz ama arama sonuçlarında çıkan market indirim katalogları, rüya tabirleri, burç yorumları, yapay zekâyla üretilmiş ünlü biyografileri gibi içerikler vardır.</p>
<p>Bunların sebebi tam olarak bu. Çünkü Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor. Bunun yanında kategori talepleri de var. Örneğin ulusal bir medya sitesiyseniz belli sayıda çalışanınızın olması, şu kadar kategoride editörün olması lazım gibi şartları var. Ancak karşılığında Basın İlan Kurumu’ndan gelecek ilan geliri, bu çalışanların maaşlarının belki ancak beşte birini karşılayabilecek seviyede kalıyor. Dijitale ayak uydurmak amacıyla, Google’dan bile çok daha ekstrem talepleri var. Diğer yandan Türkiye’de dijital medyanın hala reklam ve tıklanma gelirinden başka bir modeli olmadığı için, birçok haber sitesi ve medya kurumu kendisini bu sisteme muhtaç hissediyor ve buna uymak zorundaymış gibi davranıyor.</p>
<p>Bunun sonucunda örneğin bir yerel haber sitesi muhabirini sahaya gönderip haber takip edebilecekken, onu masa başına oturtup 20 tane daha kopya haber gir, Basın İlan Kurumu’nun sınırına yetişelim demek zorunda kalıyor. Yani gazetecilik yapmak yerine, sitenin o limitlerini doldurmaya zaman harcıyorsun. Bugün gelinen noktada Basın İlan Kurumu’nun getirdiği sınırlamalar, haber sitelerini olabildiğince bomboş içeriklerle doldurmaya zorlayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Çünkü ancak bu şekilde ilan alabiliyorsunuz. Üstelik Google bile artık bu kadar acımasız değil. Onlar algoritmalarını daha kaliteli içeriğe doğru kaydırmışken, Basın İlan Kurumu hala 2010’ların başındaki Google gibi hareket ediyor ve Türkiye’deki haber kurumlarından, haber sitelerinden bunu talep ediyor. Bunu sağlamazsan ilan vermeyeceğim diyor ve sen otomatik olarak sistemden düşüyorsun.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4342 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1200x801.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de sıkça karşılaştığımız kavramlardan biri sürdürülebilir gazetecilik. Nedir bu sürdürülebilir gazetecilik biraz bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Sürdürülebilirlik, son dönemde iklim krizi ve çevre meseleleriyle birlikte hayatımıza çok farklı bağlamlarda girdi. Orada daha çok doğanın ve gezegenin ayakta kalabilmesi konuşuluyor ama medya için de mantık aynı aslında. Kendi kaynaklarını üretebilen, olabildiğince dışa bağımlı olmayan ve bağımsız bir şekilde hayatta kalabilen bir kurum yaratabilmek. Yerel gazeteler üzerinden düşünürsek, gelirin tamamen belediyeyle olan ilişkine bağlıysa, senin neyi haber yapıp neyi yapamayacağın belirleniyor. Bu durumda kendi başınıza ne kadar ayakta kalabilirseniz, bağımsız hareket edebilme imkânınız da o kadar artıyor. Aynı zamanda sürdürülebilir olmak adına asla tek bir kaynağa bağlı olmamak gerektiğini bize gösteriyor. Çünkü gelir kaynaklarını çeşitlendirmiş, tek bir kaynak yerine birkaç farklı yerden gelir elde ediyorsan, bunlardan birini kaybetmek senin için o kadar büyük bir sorun yaratmayacaktır. Ama kendini tek bir tarafa yasladığında ya da üretim açısından tek bir formatla kendini kısıtlamışsan bir noktada tıkanma yaşanacaktır. Sürdürülebilir olabilmek için gelişmeye, evrilmeye ve çeşitlenmeye açık olman gerekiyor. Çünkü medya sektörü, belki de modayı saymazsak, en hızlı gelişen ve değişen sektörlerin başında geliyor. Durum böyle olunca yeniliğe adapte olabilmek ve kendini geliştirebilmek, sürdürülebilirlik için olmazsa olmaz haline geliyor. Aksi takdirde, bugün hala eski usul gazetecilikten gelen bazı insanların gazetecilikteki en temel dönüşümlere bile adapte olmakta zorlandığını ya da bununla bir kavga içine girdiğini ve bu yüzden geride kaldığını görüyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4338 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1536x1024.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Değişim ve dönüşümden söz ettik. Özellikle yapay zekâ teknolojilerinin hızla geliştiği bir dönemden geçiyoruz. Sizce yapay zekâ, medyada yaşanan bu değişim ve dönüşüme nasıl bir katkı sağlayacak?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben yapay zekânın yaratacağı değişimlerin daha çok olumlu olacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar genellikle yeni, farklı ya da yabancı bir şeyle karşılaştıkları zaman tepkileri duygusal oluyor. O duygusal tepkiden çıkıp da daha sakin bir şekilde bakmak çok zor. “Eski olanı kaybedeceğiz, gazetecilik bitecek, sanat elden gidecek, her şeyimizi elimizden alacak” gibi söylemler bu duygusal tepkilerin sonucu.</p>
<p>Burada yapılan en büyük hatalardan bir tanesi, sektörün Sam Altman gibi isimlerin bu duygusallığa oynadığını fark etmemesi. “Yapay zekâ şöyle olacak, AGI beş yıla geliyor, üç yıla şöyle olacak” tarzında söylemler aslında tamamen bir pazarlama taktiği. Evet, teknoloji çok hızlı gelişiyor, buna itirazım yok. Ama bu söylemlerle bilinçli olarak duygusal bir tepki yaratılıyor ve bu tepkinin yarattığı hype üzerinden ilerlemek isteniyor. Gazetecilik sektörü için de, sanatçılar için de bu geçerli. Bunun sonucunda birçok insan aynı duygusallıkla ama bu sefer negatif taraftan tepki veriyor. “Yapay zekâyı asla istemiyoruz, işimizi elimizden alacak, internette doğru bilgi kalmayacak, interneti öldürecek” gibi tamamen bir korku senaryosu, distopya senaryosu yazılıyor. Dönüp baktığımızda, evet, çok büyük bir değişim olacak ama bu değişim bir sabah kalktığımızda her şeyin altüst olması şeklinde gerçekleşmeyecek. Belki fark etmeden attığımız o küçük küçük adımların ardından, beş yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, aslında bambaşka bir yere geldiğimizi göreceğiz. Tam da bu yüzden duygusal tepkiler vermek yerine, sakin bir şekilde oturup “Bununla ne yapılabilir, nelere dikkat etmek gerekir?” diye kafa yormak gerekiyor. Çoğu insan bunu yapmıyor. Bu tepkilerin büyük kısmını neden ciddiye almadığımın en güzel örneklerinden birini bana <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> verdi. Yılın başlarında Disney ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla “Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak” gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı. Şu anda Sora üzerinden, biz Türkiye’de henüz erişemiyor olsak da, Disney karakterleriyle video üretmek serbest artık. Burada yapılan temel hata şu: Büyük şirketlerin sanatçıları, üreticileri ya da bireyleri düşüneceği sanılıyor. Oysa tarihte bunun hiçbir zaman böyle olmadığını gördük. Bu durumun aynısını 2000’lerin başında müzik sektöründe yaşadık. Napster ve korsan MP3’ler konusunda müzisyenler müzik şirketlerine güvenmişti. “Bizi kurtaracaklar yoksa korsan yüzünden aç kalacağız” diyorlardı. Sonuçta ne oldu? Napster bitti. Bunun yerine Spotify gibi platformlara geçildi. Bugün bir sanatçının Spotify’da bir dolar kazanabilmesi için şarkısının en az 5–10 bin kez dinlenmesi gerekiyor. Düşününce, korsan dönem belki de daha iyiydi, en azından bir beklenti yoktu. Burada gerçekten bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Bana kalırsa yapay zekânın yaratacağı en büyük şoklardan biri ürettiğimiz şeye dair sahiplik ve bunun ekonomisiyle ilgili bildiğimiz pek çok kavramdan vazgeçmek zorunda kalmamız. Çünkü klasik telif hakkı yaklaşımıyla yapay zekâya baktığımızda, ortada bu sisteme hiç uymayan bir yapı var.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4344 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png" alt="" width="358" height="537" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context.png 1024w" sizes="(max-width: 358px) 100vw, 358px" /></p>
<p>Çoğu insan bu sistemlerin nasıl çalıştığını hala bilmiyor. Örneğin, “Van Gogh tarzında bir görsel üret” dediğinizde ya da “Bu bilgileri New York Times dilinde haberleştir” dediğinizde, sanki yapay zekânın arkasında Van Gogh’un tablolarını ya da New York Times arşivini açıp okuyan bir kütüphane varmış gibi düşünülüyor. Oysa böyle bir şey yok. Ortada aşırı derecede kompleks biçimde eğitilmiş bir sistem var ve bu sistemin içine girip tek tek hangi veriye eriştiğini görmemiz mümkün değil. Korsan ürün üzerinden gidelim: Korsan müzikte ya da filmde, içeriğin birebir kopyasını indirip bilgisayarımıza koyuyorduk. Yapay zekâda böyle bir şey söz konusu değil. Eğer bunu telif ihlali sayarsak, örneğin ben gitar çalmayı öğrenirken Metallica parçalarını çalıştığımda, onlardan nota öğrendiğimde ya da onlardan esinlenerek benzer bir şey ürettiğimde bu da telif ihlali sayılmalı. Çünkü yasalar gözünde o yapay zekâ modelini eğitmek için bir materyal kullanmakla benim kendimi eğitmek için bir kitap okumam, bir resmi incelemem aynı şey haline gelecek. Burada da karşımıza iki senaryo çıkıyor: Ya telif hakkı kavramını bu şekilde genişleteceğiz ve kendimizi çok daha kısıtlayıcı bir ortamda bulacağız.</p>
<p>Zamanla bildiğimiz telif tanımından vazgeçip tamamen yeni bir konsept üretmemiz gerekecek. Ben kişisel olarak ilkini kesinlikle istemem. Ama telif haklarının tarih boyunca daha çok büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve hep bu doğrultuda güncellendiğini de düşündüğümden, telifin yerine yeni bir şey üretmenin artık bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim. Eğer böyle bir dönüşüm yaşanırsa ve kimse buna hazırlıklı olmazsa, kendimizi oldukça kaotik bir ortamın içinde bulmamız da çok olası. Yani ilkini kesinlikle istemem ben kişisel görüşümü söyleyecek olursam. Diğer yandan, telif haklarının şu ana kadar tarih boyunca sadece büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve sürekli o şekilde güncellendiğini de düşündüğümden dolayı, tamamen telifin yerini alacak yeni bir şey üretmenin artık hani yapay zekâyla birlikte bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim ben. Eğer öyle bir şey olursa hiç kimse buna hazırlıklı olmayacağından dolayı kendimizi çok kaotik bir ortamda bulacağız gibi geliyor bana.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Yılın başlarında <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla ‘Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak’ gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı.”</span></p></blockquote>
<p><strong>Umut Yiğit: Peki, telifin yerini alabileceğini söylediğiniz bu yeni konsept somut olarak neye benziyor? Aklınızda veya dünyada tartışılan alternatif bir model var mı?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Birçok şey mümkün ama diğer yandan şöyle bir durum da var: İnsanlığın üretim ve yaratıcılık tarihini düşündüğümüzde telif aslında çok yeni bir kavram. Yani ona bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmamız da gerek yok. Elbette bir karşılık meselesi var ama yaratıcı bir üretimi alıp kullanmanın karşılığını mutlaka telif üzerinden düşünmek zorunda da değiliz. Bunun için farklı mekanizmalar, farklı modeller üretilebilir. Mesela yakın zamanda çok ilginç, deneysel bir projeye denk gelmiştim. Bir yazar dijital olarak bir kitap yayımlamış ve kitabı satın aldığınızda, kaynakçada adı geçen herkese ödediğiniz ücretin yüzde 30’unu paylaştıran bir sistem kurmuş. Yani alıntı yaptığı, referans verdiği isimlere telif ödemek yerine, onları doğrudan satın alma mekanizmasının içine dahil etmiş. Burada mesele sadece telif değil. Durum yaratıcı sektörlerin ve gazeteciliğin tüm ekonomik modelini sil baştan kurgulamayı gerektiren bir noktaya da evrilebilir. Günümüz koşullarında bu alanın ne kadar sıkıntılı olduğunu düşündüğümüzde, zaten bu bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Çünkü kendi üretiminizle, yaratıcılığınızla hayatınızı sürdürebilmek gerçekten hiç kolay değil. Bugün bunu yapabilmek için ya çok büyük bir isim olmanız ya da çok büyük bir şirketin parçası olmanız gerekiyor. Bu yüzden telif tartışmasının da ötesinde alternatif ekonomik yapıları düşünmek ve denemek gibi bir ihtiyaç da söz konusu olacak. Yapay zekâ muhtemelen birçok farklı sebepten dolayı bu süreci hızlandıracak. Bundan bir iki sene önce yapay zekânın gazetecilikte yeni yeni tartışılmaya başlandığı bir dönemde katıldığım bir etkinlikte şunu söylemiştim: Dijital haberciliğin o klasik, tıklanma temelli ekonomik modelinin artık sonuna geldik. Bunun da iki temel sebebi var ve ikisi de yapay zekâ kaynaklı. Birincisi, eğer bu model üzerinden para kazanmak istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz. istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz.</p>
<p>Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da çok basit bilgileri arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana tıklamasıyla geliyor. İnsanlarda “bu haber sitesine gireyim, okuyayım” alışkanlığını yaratacak düzeyde bir üretim olmadığı için zaten böyle bir şey söz konusu değil. Üstelik insanlar artık bu tür soruları Google’a sormak yerine ChatGPT’ye, Gemini’ye falan soruyor.</p>
<p>Dolayısıyla tıklama ihtiyaçları da kalmıyor. Bunlar yaygınlaşmaya başladıkça tıklanma sayıları da zaten düşmeye başlayacak ve ekonomisini, gelir modelini tamamen buna dayandırmış kurumların ayakta kalma şansı da otomatik olarak bitmiş olacak. Geriye de bir şekilde özgün haber üretenler kalacak; gerçekten farklı bir ürün sunanlar. Yani sadece arama yaptığında market kataloğunu ilk sırada çıkaranlar değil; gerçekten haber verenler, yenilikçi ve farklı şeyler deneyenler. Bunu söylediğimde gazeteci camiasında pek çok kişinin hoşuna gitmiyor ama geriye sadece premium ürün üretenler kalacak. Yani artık salt var olmak yetmiyor, bir ekstranızın olması gerekiyor. Çünkü artık internette her şey fazlasıyla var ve bunların büyük bir kısmı oldukça kalitesiz.</p>
<p>İnsanların dikkatini çekebilmek ve akılda kalabilmek için ortaya net bir kalite farkı koymak gerekiyor. Mesela İngiltere’de dünyaya hitap eden, uluslararası yayın yapan onlarca farklı medya kuruluşu var ama dünyanın neresine giderseniz gidin herkesin bildiği Financial Times’tır, Guardian’dır. Amerika’da da aynı şekilde Washington Post ve New York Times bilinir. Dünya çapında olmanız gerekmiyor belki ama en azından ülkede ayırt edilebilecek bir iş yapmalısınız. Bu saatten sonra ancak bu sayede, internetin o bilgi seli içinde ayakta kalıp sürdürülebilir bir gelecek kurabilirsiniz.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4347 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png" alt="" width="491" height="327" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context.png 1536w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Peki, Türkiye’de geliştirilen Kumru AI hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi. Bizim kullandığımız ChatGPT, Gemini, Claude ya da açık kaynakların hepsi, ilk eğitimden sonra reinforcement learning dediğimiz ve farklı aşamalardan geçen modeller. Yani ilk ana eğitimden sonra ikincil, üçüncül eğitimlerden geçirilip bizim kullanımımıza sunuluyor. Kumru’da ise test etmemiz için açılan model sadece ana eğitimi tamamlanmış, o ikinci ve üçüncü aşamalardan henüz geçmemiş bir modeldi.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi.”</span></p></blockquote>
<p>Bunun kimseye açık olmaması gerekiyordu. En fazla belli sektörlerden ya da akademik alandan, test amaçlı sınırlı sayıda insana özel olarak açılıp, ardından bu reinforcement learning aşamalarına girmesi gerekiyordu. Bu hata yapıldığı için de doğal olarak internette büyük bir espri malzemesine dönüştü. Diğer yandan tamamen Türkçe kaynaklarla eğitilmiş bir model görmeyi gerçekten çok istiyorum. Çünkü bu modeller genellikle internetteki her şeyle eğitildikleri için çok daha genel bir bilgi perspektifi ne sahipler.</p>
<p>Tamamen Türkçe ile eğitilmiş bir modelin dil kullanımı çok daha farklı olabilir. Üreteceği sonuçlar, yaklaşımı da çok farklı olabilir. Modelin eğitildiği dile bağlı olarak karakterinin ve kapasitesinin nasıl değişeceğini görmek benim en çok merak ettiğim şeylerden biri. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı ülkelerde bu tür denemeler yapılıyor ama hepsi hala çok erken aşamalarda. Keşke bu kadar aceleye getirilmeseydi de espri malzemesine dönüşmeseydi. Biraz daha beklenip o ikincil ve üçüncül aşamalardan geçmesi sağlansaydı.</p>
<p>Çünkü internet maalesef böyle konularda fi l hafızasına sahip. Daha gelişmiş bir versiyonu geldiğinde bile birçok insan sırf bu yüzden ciddiye almayabilir. Bu da onlar için ciddi bir sıkıntı olur. Bunu ChatGPT’de de gördük. Hata yapma oranı azaltılıp, insanlara yaklaşımına daha fazla moderasyon eklendiği zaman Reddit’te “ChatGPT artık çok soğuk konuşuyor, çok ciddi oldu, bu ne böyle” diye isyanlar çıktı. Hatta “arkadaşımı kaybettim” diye ağlayan postlar bile vardı. Biz insanlık olarak bir yandan kendimizi her şeyin yukarısındaymış zannediyoruz ama bizim gibi konuşan bir yazılımla karşılaştığımızda da aşırı derecede bağlanıyoruz. Kumru düzelip daha düzgün konuşmaya başladığında, “Niye böyle ciddi konuşuyor?” diye Ekşi Sözlük’te şikayetler görürüz. Bundan eminim.</p>
<p><strong>A.Ş:</strong> Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir söyleşiydi.</p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben de çok teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrim Niteliğinde Bir Fenomen: Yapay Zekâ &#8211; Gülçiçek Dere</title>
		<link>https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Apr 2026 09:22:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[bilginin demokratikleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital uçurum]]></category>
		<category><![CDATA[doğal dil işleme]]></category>
		<category><![CDATA[görüntü işleme]]></category>
		<category><![CDATA[Gülçiçek dere]]></category>
		<category><![CDATA[insansılaştırma]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4274</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Melisa Güven Akademisyen ve Full Stack AI Developer Gülçiçek Dere; yapay zekânın çalışma prensiplerini, algoritmaların gündelik hayata etkisini ve araçların kullanım biçimini anlattı. Üretken yapay zekânın yaratıcılığa katkısını, doğru prompt kullanımının önemini ve yazılım dünyasında kadınların rolünü ele aldığımız söyleşide, geleceğin teknolojilerine dair ipuçlarını Gülçiçek Dere’den dinleyin. Melisa Güven: Merhabalar Hocam. Öncelikle hoş geldiniz. Bizi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/">Devrim Niteliğinde Bir Fenomen: Yapay Zekâ &#8211; Gülçiçek Dere</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Melisa Güven</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Akademisyen ve Full Stack AI Developer Gülçiçek Dere; yapay zekânın çalışma prensiplerini, algoritmaların gündelik hayata etkisini ve araçların kullanım biçimini anlattı. Üretken yapay zekânın yaratıcılığa katkısını, doğru prompt kullanımının önemini ve yazılım dünyasında kadınların rolünü ele aldığımız söyleşide, geleceğin teknolojilerine dair ipuçlarını Gülçiçek Dere’den dinleyin.</span></p></blockquote>
<p><strong>Melisa Güven: Merhabalar Hocam. Öncelikle hoş geldiniz. Bizi kırmayıp teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Bize biraz kendinizi anlatır mısınız?</strong></p>
<p><strong>Gülçiçek Dere:</strong> Hoş buldum. Ben Gülçiçek Dere. Aslında şu anda “Full Stack AI Developer” olarak çalışıyorum. Bunun ne anlama geldiğini anlatayım: Hem “Backend” denilen arka yüzde, hem de “Frontend” denilen ön yüzlerde yazılım geliştiriyorum. Daha çok yapay zekâ alanında çalışıyorum. Yapay zekâ yazılım geliştiricisiyim. 2013’ten bu yana akademik olarak da üretiyorum. 2020 yılından itibaren akademisyen olarak tam zamanlı çalışmaya başladım. Son iki yıldır da akademisyenliği saatlik derslere giderek ya da projelere dahil olarak gerçekleştiriyorum. Daha çok yazılım alanında çalışıyorum, çeşitli alanlarda yapay zekâ yazılımları geliştiriyorum. İlk olarak doktora tezim ile sağlık alanında çalışmaya başladım ardından finans, satış ve kozmetik alanıyla devam ettim.</p>
<p><strong>M.G: Yapay zekâ bir yandan oldukça teknik bir konu fakat sosyal bilimlerin içinde de önemli bir tartışma konusu. Yapay zekânın teknik yapısı veya sosyal bilimler arasında nasıl bir ilişki var?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Yapay zekâ aslında ilk çalışmalarda ileri istatistik analiz olarak başladı. Olasılık hesaplamaları, sınıflandırma, segmentasyonla başlayan bir şey aslında. Daha sonra veriler arttıkça, süreç derin öğrenme modellerine gitti. Sadece nümerik veriler değil, görüntü işleme üzerinden de devam etti. Daha sonraki süreçlerde dil işleme ve metin analiziyle “Büyük Dil Modelleri” (Large Language Models LLM) üzerine çalışılmaya başlandı. Giderek kendine daha çok alan buldu. Son geldiği noktada sentetik veri üretmek, video üretmek ile devam ediyor. Yani eskiden sadece var olan veriyi analiz ediyorduk, şimdi veriyi biz de yapay zekâ ile üretebiliyoruz.</p>
<p>Tabii bu sistemi kullanıcılar geliştiriyor. Yani yapay zekâ bize bir sonuç veriyor, biz de ona bir geri bildirim veriyoruz. Ödül-ceza sistemi de dahil olmak üzere arka planda çalışan algoritmalar ve mimarilerde birçok geri bildirim mekanizması mevcut. İnsanlar yapay zekâyı kullandıkça geliştiriyor ve etkileşimli bir hale getiriyor. Günlük hayatımıza çokça dahil ettik. Etmeye de devam edeceğiz. Önce tabii ki teknik bir altyapıyla başladı fakat sağlık, eğitim, finans, günlük hayattaki her şey, iletişim, medya&#8230; Her alana girdi ve giderek etkisi artmaya devam edecek.</p>
<p>merhaba</p>
<p><strong>M.G: Son yıllarda birçok yeni teknoloji ortaya çıkıyor ve bir süre konuşulduktan sonra unutuluyor, biliyorsunuz. Fakat yapay zekâ sanki internet gibi hayatımızı kökten değiştiren bir teknoloji olacak gibi. Sizce yapay zekayı bugüne kadarki diğer teknolojilerden nasıl ayırabiliriz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet, internet gibi devrim niteliğinde bir fenomen. Ama şöyle bir fark var. İnternet sadece bilgiye daha kolay erişmemizi sağlıyordu. Fakat yapay zekâ bunu çok daha hızlı ve etkin bir şekilde yapabiliyor. Bu yüzden yapay zekâ, internetin bize verdiği bilgiden ziyade bizim yerimize seçimler yapma, bizi yönlendirme konusunda daha etkili. Yapay zekâ bitecek bir şey değil, gelip geçici bir trend değil, açıkçası katlanarak artacak bir şey. Nasıl interneti biz çeşitli alanlarda kullanmaya devam ediyorsak, yapay zekâ da giderek kendine daha çok alan bularak devam edecek. Belki NFT gibi unutulup giden şeylerden farkı, yelpazesinin geniş olması, birçok alana girebilmesi ve çok alanda fayda üretmesidir.</p>
<p><strong>M.G: Peki sizce üretken yapay zekâ araçlarının gündelik yaşamımızdaki yansımaları nasıl oluyor? Bizi tembelleştiriyor mu yoksa yaratıcılığımızı kullanma konusunda bize yeni fırsatlar sunuyor mu?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bu soru gerçekten üzerinde çok fazla tartışacağımız, çok çeşitli alanlardan ele alınacak bir konu. Eskiden insanlar bir şeyleri araştırırken internetin de olmadığı zamanlarda ne yapıyorlardı? Kitaba, kütüphaneye erişmeye çalışıyorlardı. Bir kütüphane var ve kişi erişmek istediği bilginin öncelikle hangi kitapta olabileceğini düşünüyordu. Bir karar verme ve süzgeçten geçirme aşaması vardı. Sonra o kitabın hangi bölümünde olduğunu arayıp, o sayfayı bulup bilgiyi ediniyordu. Oldukça fazla emek sarf ediyordu. İnternetle birlikte bu neye dönüştü? Arama motoruna aramak istediğimiz şeyi yazıyoruz, tabii burada reklam ve yönlendirmeleri geçiyorum, sonuçlara göre sayfalar açılıyor ve biz o sayfalardan ilgili içeriği bulmaya çalışıyoruz. Kütüphaneden daha kısa bir yol.</p>
<p>Şimdi ChatGPT, Gemini gibi yapay zekâ araçları, bize direkt olarak cevap veriyor. Yani biz tek bir cevap alıyoruz. Bunun nörolojideki karşılığına, aldığım dersler üzerinden bakarsak: Öğrenme sürecinde bir uyaran vardır. Uyaran ne yapıyor? Bizim talamusumuza etki ediyor ve o uyaranı görüyoruz. Daha sonra o bizim ilk algılama aygıtımıza, sensory input denilen yere gidiyor. Daha sonra anlamlandırıyoruz. Anlamlandırdığımızda da Prefrontal Korteks’e gidip orada bizim için kısa süreli de olsa bir öğrenme gerçekleşiyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Burada beklediğimiz şey ‘yapay zekâyı kullanayım ve her şeyi o bana sunsun’ ise, evet bu bizi hem tembelleştiren hem de ileriye götürmeyen bir şey olacak. Ama benim zaten bir amacım var ve bu amaç uğruna onu bir araç olarak kullanacaksam, o zaman bilinçli olmak lazım.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4275" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/ok_1-1024x683.png" alt="" width="602" height="374" /></p>
<p>Eğer biz bunu bir anıyla eşleştirirsek amigdalaya kodlanıyor. Gemini’dan öğrendiğin bilgi de senin için kodlanabilecek ama o yol ne kadar kısa olursa bilgi daha az kalıcı oluyor ve öğrenme süreci tam olarak gerçekleşmiyor. Yapay zekâ dediğimiz şey, özellikle sinir ağlarının yapısına benzer bir süreçle çalışıyor. Yani insan bir şeyi nasıl algılıyorsa yapay zekânın arka plan ağları da buna benzer şekilde çalışıyor. Fakat biz onu kullanırken kendi ağlarımızı çalıştırmıyoruz. Tembelleşiyor muyuz? Tabii ki, bu anlamda evet. Ama şöyle de bir şey var: Eğer ki bunu kullanmayı bilirsek&#8230; Einstein’ın bir sözü vardır, belki duymuşsunuzdur: “Kitaplarda erişebileceğim bir bilgiyi neden beynimde taşıyayım? Ben o bilgiyi nasıl kullanacağımı öğrenmeliyim.” Diyelim ki bir hipotezim var, o bilgiyi doğrulamak üzerine yapay zekâyı bir araç olarak kullanırsam, o zaman çok işime yarayabilir. Fakat ondan cevabı bekleyip onun beni yönlendirmesini istediğimde, artık araç olan biz oluyoruz. Sistemi nasıl kullandığına bağlı olarak değişiyor.</p>
<p>Öğrenme sürecini kısalttığı için bizi tembelleştiriyor. Fakat çalışma mantığını farkına vardıktan sonra araç olarak kullanırsak, belki tembelleştirmez de tam tersi işimizi kolaylaştırdığı için bizi daha üretken ve çalışkan yapabilir. Yemek tarifleri bile mesela eskiden insanların zihnindeydi. Şimdi nasıl olsa erişilebiliyor, çok kolay bulunabiliyor diye insanlar zihninde bir şey taşıma gereği duymuyor artık.</p>
<h2>Yapay Zekâ Çağında Öğrenmek, Üretmek ve Dönüşmek</h2>
<p><strong>Nergis Karadağ: Açıkçası bu konu çok ilgimi çekti. “Araç olarak kullanmak” dediniz. Peki bunu nasıl etkili bir şekilde kullanabiliriz? Bunun bir okuryazarlığı var mı?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Yapay zekâya girdiğimiz her bir komuta “Prompt” deniyor. Hatta “Prompt Engineering” diye bir alan bile gelişti. Burada onun temel olarak nasıl çalıştığını bilmek lazım. Tabii ki belki teknik bir insan değilsiniz, teknik olarak tüm detayları bilmek durumunda da değilsiniz. Ama “Ne yapıyor, ne ediyor?” bunu ne kadar bilirsek o kadar doğru kullanabiliriz. Bunu yapay zekâ geliştiren, yapay zekâ mimarilerini kullanarak hem akademik çalışmalara hem de projelere dahil olan ve aynı zamanda özel sektörde çalışan bir insan olarak söyleyebilirim. Benim ulaşmak istediğim bir hedefi m olmalı. O hedefe giderken elimdeki veriye de bağlı olarak ki bu veri seti; sayılar, yazılar, sesler, her şey olabilir, o veriden bir bilgi elde etmek, bir sonuç çıkarmak istiyorum. Elimdeki veriye bağlı olarak hangi yapay zekâ modelleri, mimarileri ya da araçları kullanabileceğimi belirliyorum. -buna akademik çalışmalarda literatür taraması da diyebiliriz- Daha sonra o veriye uygulanabilecek modelleri seçiyorum. Genellikle yapay zekâ çalışmaları modellerin ve mimarilerin kıyaslanması ile ilerliyor. Bu modeller varmak istediğim noktadaki bilgiyi bana yüksek veya düşük olasılık gibi sonuçlar ile veriyor.</p>
<p>Burada beklediğimiz şey “yapay zekâyı kullanayım ve her şeyi o bana sunsun” ise, evet bu bizi hem tembelleştiren hem de ileriye götürmeyen bir şey olacak. Ama benim zaten bir amacım var ve bu amaç uğruna onu bir araç olarak kullanacaksam, o zaman bilinçli olmak lazım. Yapay zekâ da yanılabiliyor. Örneğin; Bir akademisyen öğrencisine “Ödevin yüzde 100 AI (Yapay Zekâ) olduğu için kabul edilmeyecek” gibi bir e-posta atmış. Gerçekten de şu an hiçbir yapay zekâ aracı, bir metnin yüzde 100 yapay zekâ olup olmadığını kesin olarak tanımlayamıyor. Bunu kendiniz de kontrol edebilirsiniz.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Şu anda var olan çeşitlilik daha da artacak. Belki de ileride sayısız ‘Agent’ ve sayısız model olacak, bu iyi bir şey. Bunun çeşitlenmesi bizim için çok faydalı. Çünkü her zaman, her yerde ‘tekel’ olanı kullanmak sorunludur. Yani kullandığınız bir şeye geri bildirimle sistemi aslında eğitiyorsunuz. Mesela ‘Böyle bir görsel istiyorum’ diye tekrar komut verebilirsiniz ya da o görsel üretim sürecinde sistemin ne yaptığını öğrenirseniz, ona daha etkin Prompt’larla daha farklı şeyler de çizdirebilirsiniz.”</span></p></blockquote>
<p>Mesela ben 2018 yılında yazdığım bir yazıyı ChatGPT’ye atmıştım, “Bunu sen mi yazdın?” diye. “Evet, bunu ben yazdım” diye bir cevap aldım. Daha sonra ona “Hayır, bunu sen yazmadın” diye yazdığımda, “Evet haklısın, bunu ben yazmadım” cevabını aldım.</p>
<p>Böyle bir sistemden bahsediyoruz. Bir yandan düşündüğümüzde tabii ki hata payı hâlâ yüksek, hâlâ öğreniyor. Bir süre sonra “saçmalamaya” başladığını da duyuyorum. Öğrencilerim “Hocam bir şeyler üretirken bir süre sonra saçmalamaya başlıyor” diyorlar. Evet, şu an için hâkimiyeti elde tutmak gerekiyor. Yani onu bir araç olarak kullanmak ancak o zaman faydalı oluyor. Kontrol bizde olduğu sürece hiçbir sıkıntı yok.</p>
<p><strong>M.G: Yapay zekânın bir yandan mevcut mesleklerin yerini alacağı düşünülürken, bir diğer yandan da pek çok yeni iş kolu yaratıyor. Siz yapay zekanın emek süreçlerinde yarattığı bu değişim hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bu da yine tarihsel olarak tekrar eden bir kaygı durumu. Sanayi Devrimi’yle insanlar, “Makineler bizim yerimizi alacak” şeklinde bir iş kaygısı yaşamışlar. Aslında böyle de olmuş; gerçekten de beden gücü gerektiren işlerde insanlar yerine makineler kullanılmaya başlanmış ama insanlara çok daha farklı unvanlarda, başka alanlarda yeni işler ve roller açılmış.</p>
<p>Yapay zekânın gelişiyle de yine böyle olacağını düşünüyorum. Şu anda yapay zekâ geliştiricisi olarak ben endişeli değilim. Şu da var; “Ben niye birini çalıştırayım ki? ChatGPT’ye yaz, yap diyorum, yapıyor. Neden bir yapay zekâ uzmanı çalıştırayım ki?” diye konuşan insanlar oluyor. Diyorum ki; “Lütfen buyurun yapın. Lütfen aynen dediğiniz gibi yapın; ‘yap’ deyin ve yapsın.</p>
<p>“Ufak tefek işler için belki evet ama ciddi anlamda hassasiyet gerektiren sonuçlar bekliyorsak, maalesef orada şu an için yapay zekâ yeterince iyi değil. Onu kullanmayı bilen bir insan ancak sonuçları doğrulayabiliyor. O yüzden yapay zekâ evet, bazı meslek gruplarının yerini alabilir fakat yeni iş alanları açılacaktır. Şimdiden üniversitelerde konuya ilişkin farklı bölümler kurulmaya başlandı. Yapay zekâyı kullanabileceğimiz alanlar artmaya başladı. İnsanlar işsiz kalmaz tabii ki ama o mesleği yapay zekâ yapar, insan başka bir meslekle hayatına devam edebilir.</p>
<p><strong>M.G: Bizim bu sene “Yeni Medyada Yapay Zekâ Uygulamaları” adında bir dersimiz var ve yapay zekâ öğreniyoruz. Normalde böyle bir ders yoktu. Evet ben yapay zekâyı kullanıyormuşum ama prompt yazmayı öğrendikten sonra yapay zekâyı daha verimli kullanabildiğimi fark ettim. Yani “çok yapay zekâ kullanmak” ile “yapay zekâyı kullanmak” arasında büyük fark var aslında.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet, kendi adıma söyleyeyim; ben onun hangi kodları çalıştırıp hangi kütüphaneleri çağıracağını, hangi modelleri ve mimarileri kullanacağını bildiğimden, açıkçası kullanımım çok daha farklı oluyor. Hatta birçok şeyi öğrendiğim de oldu. Ben daha önce Backend tarafında çalışıyordum, Frontend bilmiyordum. Frontend’i öğrenme sürecime çok katkıda bulundu.</p>
<p>Ama şimdi kullanıcı yerine de bunu yapan sistemler var. Bunu öğrencilere tavsiye etmiyorum. Kontrol kullanıcıda olmalı. Eğer senin yerine yapıyorsa öğrenemezsin. Bu anlamda insanlara bazı GPT modellerini veya seçeneklerini önerebiliyorum; “Bunu yapmak istiyorsan şunu kullan, yoksa diğeri senin yerine yapar ama sen öğrenemezsin” gibi. O dili bilmek ve anlamak çok önemli. Gerçekten faydalı ve etkin kullanım bu noktadan sonra geliyor. Herhangi bir elektronik araçta bile nasıl çalıştığını bildiğinde onu daha iyi kullanıyorsun.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4276 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/muz-1024x575.png" alt="" width="538" height="327" /></p>
<p><strong>Nehir Gürsoy: Biliyorsunuz her konuda farklı bir yapay zekâ modeli diğerlerine göre ön plana çıkıyor. Örneğin Gemini’ın görsel oluşturma sürümü daha gerçekçi tasarımlar ortaya koyarken, ChatGPT’de bunu pek göremiyoruz. Sizce bu farklılıkları ortaya çıkaran nedir ve yapay zekânın etik tutumu araçların potansiyellerini sizce nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bu farkların sebebi çalıştıkları veri, mevcut veri setleri, kütüphaneleri ve kullandıkları mimarilerdir. Kodlar ne için, ne amaçla yazıldıysa o amaca hizmet edecek şekilde sonuçlar veriyor. ChatGPT var, DALL-E var. O yüzden bazıları öne çıkıyor ama bir yandan da eksik kalanın gelişmeye devam ettiğini de unutmamak lâzım.</p>
<p>İşte bunu da deneme-yanılma yoluyla öğreniyoruz ya da başkalarından duyuyoruz; süreç bu şekilde ilerliyor. Aslında çeşitlilik olması da bir yandan iyi. Çünkü şu anda tüm dünyada aynı anda dil modelleri çalışılıyor ve insanlar o dil üzerine veri tabanı oluşturup modelleri eğitiyorlar. Her dilin yapısı farklı; her dildeki kelime dizimi, anlam bütünlüğü ya da vurgu bile çok farklı.</p>
<p>O yüzden şu anda var olan çeşitlilik daha da artacak. Belki de ileride sayısız “Agent” ve sayısız model olacak, bu iyi bir şey. Bunun çeşitlenmesini faydalı buluyorum. Çünkü her zaman, her yerde “tekel” olanı kullanmak sorunludur. Verdiğiniz geri bildirimle sistemi aslında eğitiyorsunuz.</p>
<p>Mesela “Böyle bir görsel istiyorum” diye tekrar komut verebilirsiniz ya da o görsel üretim sürecinde sistemin ne yaptığını öğrenirseniz, ona daha etkin prompt’larla daha farklı şeyler de çizdirebilirsiniz.</p>
<p>Şu aralar Instagram’da bile var; “Instagram’a fotoğrafınızı yükleyin ve şunu yazın, size bunu veriyor” gibi akımlar. Metnin yapay zekâ olup olmadığını anlamak, o “intihal” kontrollerinden geçebilmek için insanlar “Humanizer” (insansılaştırma) araçlarını kullanıyor, ek prompt’lar vererek yönlendiriyorlar.</p>
<p><strong>N.G: Tam da bu noktada değinmek istediğim bir konu var. Yapay zekâ modelleri genellikle Batı merkezli veri setleriyle eğitiliyor. Bu durumun, dillerin dijital dünyada temsil edilme biçiminde, tek tipleştirme riski olduğunu düşünüyor musunuz? Ve sizce bu kültürel yanlılığı nasıl kırabiliriz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet. Sanırım bir yıl olmuştur; bir YouTube videosunun altına gelen yorumların “feminen dil” kullanımıyla ilgili bir çalışma vardı. Sosyal bilimlerdeki karşılığı bir yana, ben işin teknik tarafındaydım ve o yorumlara “Duygu Analizi” (Sentiment Analysis) yapmıştım. Gelen yorumların duygu analizini yaparken kullandığım kütüphaneler, genellikle İngilizceye yönelik kütüphaneler olduğu için o yorumları İngilizceye çevirmek ve İngilizce analiz yapmak durumunda kaldım. Fakat İngilizcedeki cümlenin akışı, dizilimi ya da İngilizce hâliyle kelime çok farklı bir anlama geliyor. Türkçe haliyle o cümle farklı bir anlama gelebiliyor. Türkçe anlamını İngilizceye çevirdiğinizde kaybedebiliyor ya da değişebiliyor. O yüzden şu an her ülkede, her dilde kütüphaneler geliştiriliyor ancak İngilizce kütüphanelerin sayısı çok daha fazla.</p>
<p>İngilizcenin evrensel dil olması sebebiyle tüm dünyada yapay zekâ alanındaki dil kütüphanelerinde baskınlığı söz konusu. Ama biz bunu Türkiye’de geliştirilen bazı dil kütüphaneleriyle biraz aşmaya çalışıyoruz. Ben kütüphane geliştiriciliği kısmında değilim, hâlâ var olan kütüphaneleri kullanıyorum. Öyle bir projede olmadım ama açıkçası olmayı isterdim. Şu an aklıma geldi, neden olmasın? Çünkü eldeki verinin yetersizliği çalışmalarınızda geri bırakan bir şeye dönüşüyor. Ama belki bu konuyu da bir yıl sonra konuşmayacağız. Çünkü bir yıl sonra belki de böyle bir şey kalmayacak, her şey çok hızlı ilerliyor.</p>
<p><strong>N.G: Merak ettiğimiz bir konu da algoritmalar. Algoritmalar içerikleri verilerimizden ya da beğendiğimiz şeylerden yola çıkarak bize sunuyor ve aslında ne göreceğimizi belirliyor. Bizim önümüze düşen şeyleri seçiyor. Veriler üzerine çalışan biri olarak siz bu konuda ne düşünüyorsunuz</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Bununla ilgili yakın zamanda bir Q1 seviyesinde bir akademik yayın yaptık. Instagram’da önümüze düşen Reels’ler, videolar ve insanların beğenisi ya da değerlendirmesi üzerine röportajlar vardı. Ben de o röportajların duygu analizini yapmıştım. Burada insanların, önlerine düşen bu videolara karşı farklı yorumlarını gördüm. Hem evet, ilgi ve zevklerine göre videolar düştüğü için kullanmaya devam ediyorlar. Ama bir yandan da bazı yorumlarda şu vardı: “Ben hep aynı içerikleri görüyorum. Yeni bir şey öğrenemiyorum ya da başka şekilde yaşayan, başka yaş grubundaki, başka bir ortamdaki insan ne düşünüyor, neler yapıyor; bunlara erişemiyorum. Sadece kendi alanım ya da kendi zevklerim doğrultusunda kısıtlı kalıyorum.” Belki de bunun dozunu ayarlamak lâzımdır. Bu da zamanla gelişecektir. Çünkü zaten sizden geri bildirim istiyor.</p>
<p>Mesela Instagram’da önünüze düşen Reels’larda bir süre sonra fark ediyorsunuzdur; “İlgimi çekiyor / çekmiyor” gibi seçenekler sunuyor. Siz buna cevap verdiğinizde, sizin izlediğiniz videolardan belki biraz daha farklı yere sapmak üzere ya da farklı önerileri daha çok önünüze getirmek üzere algoritmayı eğitmiş oluyorsunuz. Bizi manipüle ediyor mu? Ediyor. Bizi yönlendiriyor mu? Yönlendiriyor. Sonuçta “Influencer”lar var, farkında olmadığımız reklamlar var. Yani algımız, verdiğimiz tepkiler bile yönetilebiliyor. Bu da algoritmalar ile oluyor. Yani arka planda çalışan algoritma kendi kendini ona göre geri besleyip, tekrar ilginize sunuyor.</p>
<p>Siz hep o alanda kalmış oluyorsunuz. Bir şekilde hem ilginizi canlı tutmak hem de sizi amaçlanan hedefe yönlendirmek için kurulmuş bir düzen. Bu konu felsefi yerlere de gidebilir ancak bu perspektiften konuşabilecek kişi ben değilim. Size teknik perspektiften konuşabilirim. Diğer kısımlar üzerine keşke sosyal bilimcilerle, felsefecilerle de tartışsak.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Bizi manipüle ediyor mu? Ediyor. Bizi yönlendiriyor mu? Yönlendiriyor. Sonuçta ‘Influencer’ diye bir kavram var. Onun dışında farkında olup olmadığımız reklamlar var. Yani algımız, verdiğimiz tepkiler bile yönetiliyor bir şekilde.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4277 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/teenager-with-cloud-social-icons-around-her-head-2026-01-09-14-55-22-utc-1024x852.jpg" alt="" width="490" height="401" /></p>
<p><strong>N.K: Ben de çok küçük bir şey ekleyebilirim aslında. Medya çalışmaları içerisinde bu algoritmalarla ilgili çalışmalar arasında ilk gördüğüm şey “Yankı Odaları” (Echo Chambers) kavramıydı. Yani sizin tıkladığınız şeyler, beğendiğiniz ya da bir süre durduğunuz videolar üzerinden algoritma size bir yankı odası oluşturuyor. Beğenileriniz üzerinden sürekli aynı içeriklerle karşılaşıyorsunuz ve kendi düşüncenizin dışında bir şeyle karşılaşma olasılığınız çok düşük oluyor.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Evet. Bu da gerçekten bir kesimin ne düşündüğünü bilmemeye sebep oluyor. Çünkü filtreleme sistemi var, arka planda filtreleme çalışıyor. Ben de bugün fark ettiğim bir videodan bahsedeceğim. Olay sokakta geçiyor, bir genç, bir kızla tanışmaya geliyor. Kız da olayın sokakta olmasına referansla “Daha önce hiç böyle bir tanışma görmemiştim” diyor. İçeriğe birçok yorum gelmiş. Destekleyici yorumlar kadar eleştiren yorumlar da var. Ben bunların ötesinde, bundan on yıl öncesine gittim. On yıl öncesine kadar internetten tanışan bir çift, genellikle internetten tanıştığını söyleyemezdi. Örneğin, “Instagram’dan tanıştık” diyemezlerdi, “arkadaş ortamında tanıştık” derlerdi. Çünkü o zamanlar bu durum yadırganırdı. Şu anda yorumlardan anladığım kadarıyla, sokakta tanışmak artık farklı bir tanışma yöntemi. Yani on yıl önce yadırganan şey şu anda tam tersine benimsenen bir şey olurken diğeri yadırganır olmuş. Dalga geçilen şeyleri bir süre sonra konuşuyoruz. İlk başta yadırgayıp dalga geçilen kelimelerin şu anda kullanıldığını biliyorum.</p>
<p>İnsanlar bunun nasıl kanıksanmaya başladığının da farkında değil. O arada akan bir sürü içerik ve bir sürü uyaran var. İnsan o kadar çok uyarana maruz kalıyor ki zaman algısı da değişmeye başlıyor. Bunlar benim konum değil, sadece gözlemlediklerim. Sosyal bilimciler bunun üzerine çalışabilir. Çünkü herhangi bir şey hem sosyal medyanın hem de yapay zekânın önümüze sürekli öne çıkarmasıyla, bir süre sonra kanıksanabilir oluyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Öğrencilere bir tavsiye verebilirim, ‘Ben bu alanda biraz daha teknik bilgi istiyorum, yatkınlığım var, öğrenebilirim’ diyen öğrencilere. Yapay zekâ konusunda domine olan bir araç var: Python programlama dili.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4279 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/DC0EF2D3-FACB-4092-8114-662BFC8AB7B5-1024x683.png" alt="" width="501" height="369" /></p>
<p><strong>N.K: Peki sosyal bilimlerde araştırma yapan insanlar bu anlamda yapay zekânın ne gibi araçlarından yararlanabiliyorlar? Duygu analizinden, metin temelli incelemelerden bahsetmiştiniz. Teknik olarak biz yapay zekâyı sosyal bilimlerde nasıl kullanabiliriz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Ben aslında ilk defa doktora tezimde kullanmaya başladım yapay zekâyı. Doktora tezimde görüntü işleme üzerine çalışıyordum. Daha sonra çalıştığım ilk startup firmasında makine öğrenmesi ve gelecek kestirimi üzerine çalışmaya başladım. Şu an geldiğim noktada verimlilik analizleri yapıyorum derken, bir de gelişen kütüphanelerle birlikte NLP (Doğal Dil İşleme) kütüphanesine girdim. Şu anda “Full Stack” çalıştığım için aslında hepsini bir şekilde kullanmak durumunda kalıyorum. Sosyal bilimler alanında çalışan insanların genellikle teknik bilgilerileeri altyapıları sebebiyle çok yeterli olmadığı için multidisipliner çalışıyoruz.</p>
<p>Ben iletişim alanındaki çalışmalarda baskın olanın, yapay zekâ kütüphanesinin dil işlemesi üzerine olması gerektiğini düşünüyorum. Ama tabii ki görsel üretim ve video üretimi gibi üretken yapay zekâ araçları da var. Reklamlar için bir prompt yazıyorsunuz, size video veya görsel oluşturuyor. Bunlar özellikle medyada ya da iletişimde kullanılan modeller. Bir tavsiye verebilirim, “Ben bu alanda biraz daha teknik bilgi istiyorum, yatkınlığım var, öğrenebilirim” diyen öğrencilere. Yapay zekâ konusunda domine olan bir araç var: Python programlama dili. Python içerisinde yapay zekânın hangi alanıyla ilgileniyorsak onun kütüphanesini çağırıp çalışmalar yapıyoruz. Temel bilgileri öğrendikten sonra çalıştığı alan dil işlemeyse dil işleme kütüphaneleri, görüntü ile alakalıysa görüntü işleme kütüphaneleri üzerine çalışmalar yapabiliyoruz. Ama “Ben bunu öğrenmek istemiyorum, vaktim yok ya da öğrenemem” diye düşünen bir genç için de en azından sistemin nasıl çalıştığını, ne yaptığını öğrenmesini tavsiye ediyorum. Ardından prompt ile devam edebilir. Ama “Bana bu görseli üret” demek yerine, “Bana şu kütüphaneyi çağır” diyerek daha teknik bir dille prompt yazarsa, istediği sonucu daha iyi alabilir. Eğer arka planda ne çalıştırdığını, neyi çağırdığını, nasıl bir zincirleme çalışma olduğunu bilirsek, onu, ona göre yönlendirebiliriz.</p>
<p><strong>N.G: Bizim için oldukça faydalı oldu önerileriniz ve sizin çalışma alanınız hakkında da biraz konuşmak isteriz. Medikal alanında yazılım projelerinde yer aldığınızı biliyoruz. Sağlık alanında yapay zekâ ne tür potansiyeller taşıyor sizce ve gelişimleri hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Sağlık alanında yapay zekâ zaten aslında çok uzun zamandır kullanılıyor. Sağlık alanında bazı engellerden bahsedebiliriz, KVKK (Kişisel Verilerin Korunması Kanunu) gibi. Türkiye’de ve yurt dışında sağlıkta yapay zekânın katkısı çok fazla ama kontrolün hekimde kalması çok önemli. Daha bir iki gün önce sağlık alanından bir arkadaşım, “Hekim yerine geçecek bir proje yapsak?” gibi bir şey söylemişti. Ben mesela etik olarak bunu çok uygun bulmadığım için “Hayır, onu hekim yapmalı” dedim. Hekimin işini kolaylaştırabilir ama hekimin yerine geçmemeli. Onun söylediği şey biraz öneri sistemine giriyordu. “Lütfen önermesin, mümkünse hekime önermesin” dedim. Şöyle düşünelim. Size diyelim ki bir soru soracağım ama sorudan önce cevabı verirsem, sizi yönlendirmiş olurum. Siz o an düşünmektense, aldığınız hazır bilgiyi kullanırsınız. O yüzden hekime yardımcı olan sistemler faydalıdır ancak yönlendirme kısmı risklidir.</p>
<p>Şu anda biyomedikal sistemdeki tüm modaliteler zaten yapay zekâ destekli geliyor. Görüntülerin iyileştirilmesi gibi hekimlerin kullandığı birçok yapay zekâ destekli sistem var. İyi sonuçlar veriyorlar. Fakat günün sonunda nihai kararı hekim vermeli. Çünkü hekimin yerine karar verilirse, bu hekimliğin ölmesi demek oluyor. Şu anda insanı muayene edip yüzde 100 doğrulukla tanı koyabilecek bir sistem henüz yok. Belki spesifik alanlarda çalışıp doğruluklar elde edebiliriz. Mesela Radyoloji alanında çok güzel sonuçlar elde ediliyor. Şöyle düşünün; bir tomografi görüntüsünde “gri skala” vardır. O tonlamanın içinde binlerce gri renk tonu var. İnsan gözü elli farklı ton görebilirken makine hepsini ayırt edebiliyor. Burada mesela radyoloğa güzel bir öneri sistemi sunabilir. Çünkü makinenin fizyolojik kısıtlılığı yok. Biz biyomedikal çalışmalarda her zaman şu cümleyi kullanıyorduk: “Hekime yardımcı, hekim yerine değil.”</p>
<p><strong>N.G: Yapay zekânın birçok faydalı kullanımı var ve bizler de kendi alanımıza dahil ederek bunlardan yararlanabiliyoruz. Deneyimlerinize dayanarak siz kariyerimizi şekillendirmek için bizlere hangi konularda kendimizi geliştirmemizi önerirsiniz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> İletişim ya da Yeni Medya alanından bağımsız olarak, öğrenci, öğrenen kişidir. O öğrenme sürecini yapay zekâya yaptırmadığı takdirde ve onu bir araç olarak kullandığı takdirde çok faydalı şeyler edinecektir. Bir de rekabet fazla çünkü çok mezun var. Rekabet edebilmek için daha farklı ve fazla donanımlara ihtiyaç duyacaksınız. Bu bir dil olabilir, bir program bilgisi olabilir. Aslında burada yapay zekâ araçlarını iyi kullanabilmek ve bu anlamda tecrübe sahibi olmak da şu an eminim çok işinizi görecektir. Teknolojinin gerisinde kalmamak ve onu kullanabilmek çok önemli.</p>
<p><strong>N.K: Evet. Aslında bir önceki soruda “teknolojinin gerisinde kalmamak, yeni şeyleri öğrenmek” deyince aklıma internette dolaşan o meşhur “meme” (caps/ internet şakası) geldi: “Yazılım öğren.” Herkese verilen o klasik öneri.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Aslında ben “yazılım öğren” demiyorum, biliyor musunuz? Mesela benim akademisyen arkadaşlarımdan da gelenler oluyor. Geçen bir arkadaşım geldi. “Ya aslında ben de öğrenebilirim” dedi. Dedim ki; “Hayır, öğrenme. Yani sıfırdan keşfetmeye gerek yok. Senin alanın sosyal bilimler” Bilgisayarına gerekli aracı indirttim. “Bak buna prompt’u bu şekilde yazacaksın” dedim. Onunla bir üç dört saat geçirdik. Günün sonunda dedim ki “Bak işini gör. Senin işini görmen lazım. Sonuçta sosyal bilimcisin, akademisyensin. Sadece analizini yapabilmek istiyorsun. Tüm kütüphaneleri öğrenmene gerek yok.” Ben kendim için de söylüyorum.</p>
<p>Profesyonel anlamda insanların karşısına çıktığımda “Ben komple yazılım bilmiyorum.” diyorum. Çünkü yazılımda bir sürü dil, program ve alan var. Ben yapay zekâ biliyorum. 2016 yılından beri yapay zekâ çalıştığım için bunu biliyorum. Ben neyi biliyorum? Makine öğrenmesini, tahminleme algoritmalarını biliyorum ve gelecek kestirimi yapabiliyorum.</p>
<p>Görüntü işleme çalıştım, üzerine derin öğrenme modellerini biliyorum. Son yıllarda NLP (Doğal Dil İşleme) çalışıyorum. Mesela video üretme üzerine bilgim var ama tecrübem yok. Ya da ses tanıma (Speech Recognition) çalışmam yok. Bunların her biri ayrı bir uzmanlık alanı olacak.</p>
<p>Nasıl ki bilgisayar mühendisliğinden, sonra yazılım mühendisliği alanı çıktı, şimdi de yapay zekâ mühendisliği ve onun alt dalları çıkıyor. Bunların hepsinin içinde kaybolursunuz. Artık “Yazılım öğren” lafı çok geniş bir tanım olarak kaldı. “Yapay zekâ öğren” bile çok büyük bir küme.</p>
<p>Ben size şunu söyleyebilirim: Nerede çalışmak istiyorsun? Bir reklam şirketinde mi? O zaman Generative AI (Üretken Yapay Zekâ), görsel/video üretimi kütüphanelerine bakabilirsin. Daha çok yazılı metin üzerine mi çalışacaksın? O zaman dil kütüphanelerini öğren diyebilirim.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4280 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/K_1-768x1024.jpg" alt="" width="517" height="635" /></p>
<p><strong>N.K: Evet, genelde de duyuyorum bu sözü. Okulunu bitirmiş, işe girmeye çalışıyor; “Tüh yazılım öğrenecektik ya” diyorlar. O da çok kolay bir şey değil. Anladığım kadarıyla en mantıklısı aracı doğru kullanmayı öğrenmek, yaptığımız işleri entegre etmek.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Kesinlikle. Aracın kendisine sorduğunda söyler; ChatGPT’ye “arkada ne çalıştırıyorsun?” diye yazsan zaten sana söyler. Ama bunu düşünmek lazım. Bunu bir “Mouse” (Fare) kullanmaya benzetebiliriz. Ben bu mouse’u kullanmak istiyorum. Tamam, hareket ettirince gidiyor. Ama bunun içinde ne var? Lazer sistemiyle mi çalışıyor, Wi-Fi ile mi çalışıyor? Bunları bilirsem ben bunu daha etkin kullanırım. O yüzden ne yaptığını bileceğiz ama komple yazılım alanını bilmek zorunda değiliz.</p>
<p><strong>N.K: Okulumuzda sizi misafir ettiğimizde yapay zekâ teknolojisi gelişmeden önce sanat alanında da var olduğundan bahsetmiştiniz. Bunu konuyu bizim için biraz açabilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Tabii ki, ben yapay zekâ tarihi anlatmayı çok seviyorum. Çünkü teknik insanlarla sadece kodları konuşuyoruz ama tarih kısmı bana çok eğlenceli geliyor. İnsanları da şaşırtıyor. Çünkü biri gidip hemen kodlayarak bir yapay zekâ bulmamış. Her şey gerçekten de hayal ederek başlamış. “Acaba böyle bir şey olabilir mi? Makinelerin bilinci olabilir mi? Makineler düşünebilir mi?” diye düşündükleri noktada, tabii önce bu bir hayal ürünü. Daha sonra o hayali kafasına yerleştiren bir teknik insan, bunun teknik anlamda olabilirliğini ispatlamaya çalışmış. Bunlar ispatlanıp gerçek olmuş ama her şey hayal ederek başlamış. O yüzden ben öğrencilere şunu özellikle tavsiye ediyorum: Olabildiğince farklı alanlardaki seminerlere katılsınlar. Çünkü bu onlara bir vizyon katacak. Bir yerde bir şey duyuyorsunuz, bir insan bir çalışma yapmış. Sonra hiç ummadığınız bir zaman, bir yerde: “Ya böyle bir şey vardı, acaba bu bizim şuradaki sorunumuza derman olabilir mi?” diyebiliyorsunuz. Amaç sadece sertifika biriktirmek değil, olay aslında vizyon sahibi olmak. Dinledikçe, yapılan araştırmaları gördükçe sizde bir şeyler oluşmaya başlıyor. O bilgiden biraz bu sektörden biraz derken fikir sahibi oluyorsunuz. Geçmişime baktığımda; dershanede çalıştım, okulda öğretmenlik yaptım, üniversitede çalıştım. Bunların içerisinde geçmişimde kısa bir süre bankacılık da var. Kendime hep “Ben bunu niye yaptım? Bunun bana ne katkısı var?” diye sorardım. Hepsinin bir sebebi varmış. Bankacılıkta dünya paralarını görmüş olmak bile bir deneyim. Bankanın entelektüel anlamdaki katkısı bir yana, günün sonunda hayatın ne getireceği belli olmuyor. Ben akademisyenliği çok seviyordum ama ne zaman ki yazılımda çalıştım, bu 30’lu yaşlarımdan sonraydı, şunu dedim: “Ben doktorayı bırakırken hayatımın işini buldum, ben yazılımcı olmalıymışım.” Hem çok çabuk kavrıyorum hem de mizacıma çok uygun. Geçen yıl finans şirketinde çalıştım. Orada bankada öğrendiklerim işime yaradı. Şu anda bir kozmetik firmasında çalışıyorum, satış analizleri yapıyorum. Yine geçmişte öğrendiklerim işime yarıyor. Yani yol bitmiyor. Hayat devam ediyor ve önüne ne çıkacağı belli olmuyor. O yüzden bilgiden kaçmamak lazım. Hayatta bazen bir anlık kesitlerle kendimizi değerlendiriyoruz. Şu an buradayım ve bu kesitteyim. Hayatımızı bir film şeridi gibi düşünelim, o sadece bir kare. Bazen o kesitte yaşadıklarınız tüm hayatınızmış gibi geliyor. Geçmişimdeki o kesitlere baktığımda, hayatımın belki bir döneminde, bulunduğum ortamdaki en kıymetsiz, en değersiz hissettirilen insan olmuşumdur. Öyle olsam da olmasam da o ortamda çok değersiz hissetmişimdir. Ama sonra hayatımda başka bir kesit olmuştur ve orada da çok değerli hissetmişimdir. Günün sonunda içinde bulunduğunuz şartlarla kendinizi kısıtlamamak lazım. Kendi değerini, kendi potansiyelini orayla ölçmemek lazım. O kesit senin hayatının tamamı değil. Sonrası çok farklı olabilir. Bu parasızlık olabilir, başarısızlık olabilir; hepsi geçici.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Beynimizdeki nöral ağlar ile erkeğin kurduğu nöral ağlar aynı değil. Yapay zekâda da nöral ağlar var; onu yazan, eğiten ve yöneten sensin. Kadının çok yönlülüğü, yapay zekâ alanındaki çalışmaları çok farklı yöne götürebilir.”</span></p></blockquote>
<p><strong>N.K: Siz kesitlerden ve ilerlemekten kaçınmamaktan bahsedince bir konuyu daha merak ettim. Yapay zekâ programcısı olarak çalışıyorsunuz, bu alanda kadınlar ne kadar yer buluyor?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Kadınlara çok uygun bir iş. Ben 2020’de çalıştığım şirketteki ilk kadın çalışandım. Daha sonra finans şirketinde çalıştım, yine tek kadındım. Bu alanlarda çok fazla kadın yok ama kadının sahip olduğu özelliklerin yazılım alanıyla uyuştuğunu düşünüyorum. Geçmişe baktığımızda bu alanlar fiziki güç gerektirmediği için ilk başta kadın işi olarak görünmüş. Kadınlar öncülük yapmış. Daha sonra erkekler “orada iş var, potansiyel var” deyip alanı domine etmişler. Yazılım alanının kadınlara çok uygun olduğunu düşünüyorum. Beynimizdeki nöral ağlar ile erkeğin kurduğu nöral ağlar aynı değil. Yapay zekâda da nöral ağlar var; onu yazan, eğiten ve yöneten sensin. Kadının çok yönlülüğü, yapay zekâ alanındaki çalışmaları çok farklı yöne götürebilir. Mesela bir erkek yazılımcı arkadaşım, benim tasarımlarımı çok beğendiğini söyledi. Sebebini de şöyle açıkladı: “Ben oraya buton mu gerekiyor? Bir tane buton koyup geçiyorum. Ama sen o butonun üzerine hover özelliği olsun (üzerine gelince değişsin), estetik görünsün, kullanıcıya hoş gelsin diye detaylı düşünüyorsun.” Kadınlardaki estetik algısı ve detaycılık, özellikle kullanıcı bakış açısına önem vermek anlamında bizi ön plana çıkarıyor olabilir. Yönetim pozisyonlarında hâlâ “kadın yönetici” algısıyla ilgili sıkıntılar olsa da teknik tarafta kadınların dezavantajlı olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p><strong>N.K: İnternetin yaygınlaşmasıyla “bilginin demokratikleşmesi” konuşuluyor ama bir yandan da “dijital uçurum” var. Sizce yapay zekâ bu dijital uçurumu derinleştiriyor mu?</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> İnsanlar yapay zekâ kullandığının farkında olmadan kullanıyor aslında. Herkes bir şekilde, cep telefonuna sahip olan herkes yapay zekâyı besliyor, veri sağlıyor. Hem kullanıyor hem kullanılıyor. Ama kullanım biçimleri farklı. Benim mesela TikTok’um yok. Ama belirli bir kesim, TikTok’u benden çok daha fazla kullanıyor. Orada arka planda çok büyük yapay zekâ algoritmaları çalışıyor. Herkes kendi verisini ve profilini veriyor. Demokratik bir düzlem mi? Evet. Bu bir eşitlik sağlıyor mu? Sağlıyor. Köydeki bir kadın da influencer olabiliyor.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında bahsettiği gibi; hapishaneyi fark ettiğinde hapishane yıkılıyor. İçinde bulunduğun sistemi, bu kapitalizm olabilir, sosyal medya olabilir ve oradaki rolünü fark ettiğinde daha az manipüle edilirsin. İnsanlar mesela toplu bir şekilde etkileşim alma olayını fark ettiler. Eskiden biri saçma bir şey yaptığında linç ediliyordu, şimdi “bunu etkileşim almak için yapıyor” deniliyor.”</span></p></blockquote>
<p><strong>N.K: Evet, daha katılımcı bir alan sağlıyor ama yine tıkladığımız şeyler, beğenilerimiz bize bir “balon” (yankı odası) yaratıyor.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Her anlamda sistemdeki yerini sorgulamak lazım. Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında bahsettiği gibi; hapishaneyi fark ettiğinde hapishane yıkılıyor. İçinde bulunduğun sistemi ve oradaki rolünü fark ettiğinde daha az manipüle edilirsin. İnsanlar mesela toplu bir şekilde etkileşimi fark ettiler. Eskiden biri saçma bir şey yaptığında linç ediliyordu, şimdi “bunu etkileşim almak için yapıyor” deniliyor. Instagram’da “Clean Girl” akımı gidiyor, başka bir akım geliyor. Neden? Çünkü orada pazarlanan bir şey var. Farkındalık, her zaman maalesef mutsuzluk getirir. Ama mutsuzluk da farkında olmamaktan daha iyi olabilir. Karşındaki insanın ya da sistemin seni manipüle ettiğini fark ettiğin andan itibaren artık manipüle olmazsın.</p>
<p><strong>M.G: Tüm bunların yanında insanlar artık sesini de çıkartıyor. Belki linç kültürünün artmasının sebebi de bu. Çünkü sesini çıkartmayan kesim sosyal medyanın içinde kayboluyor.</strong></p>
<p><strong>G.D:</strong> Ben şahsen Z kuşağından çok memnunum, çok razıyım. Tepkilerini çok doğru ve yerinde buluyorum. Bizden önceki nesil daha oyalanan bir nesildi. “Aman çalışayım, elim ekmek tutsun” derdik. Ama şimdiki gençler sistemin ne olduğunu görüyor. Bu linç kültüründen ben de bazen memnunum. Mesela hayvanseverliğin arttığını görüyoruz. Dışarıda bir hayvana eziyet edildiğinde, ben de o linç grubunun içindeyim. Bu artık yadırganır oldu ki bu iyi bir şey. Anormal davranışların sergilenip linçlenmesi, toplumun bazı değerlerini koruyor. Son olarak bir şeyler üretmek insanı mutlu ediyor. Biz maalesef çok tüketim kültürüyüz ama üretmek; bu bir yemek yapmak olabilir, gitar çalmak olabilir, insanın ruhuna iyi gelir. Kafede oturup sadece ekranı kaydırmaktansa bir şeyler üretin. Ve her şey parayla değil; öğrenmek için çaba gösterdiğiniz sürece internette her şey var.</p>
<p><strong>M.G: Bu güzel sohbet ve röportaj için size çok teşekkür ederiz. </strong></p>
<p><strong>N.G: Önerileriniz ve katılımınız için çok teşekkürler.</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/">Devrim Niteliğinde Bir Fenomen: Yapay Zekâ &#8211; Gülçiçek Dere</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/devrim-niteliginde-bir-fenomen-yapay-zeka-gulcicek-dere/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Sahafın Elinde Yapay Zekâ &#8211; Volkan Samet Altuntaş</title>
		<link>https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 13:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ai muzik]]></category>
		<category><![CDATA[anadolu rock]]></category>
		<category><![CDATA[eylülzede]]></category>
		<category><![CDATA[sahaf]]></category>
		<category><![CDATA[Volkan Samet Altuntaş]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4265</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ali Gülbetekin Yapay zekâ, binlerce yıllık Anadolu geleneğini yarına taşıyan, tarihsel bir bellek işlevi görebilir mi? Müzik endüstrisinin demokratikleşmesini, getirdiği etik tartışmaları, üretim aşamalarını, teknik detayları ve Anadolu Rock kültürünü konuştuğumuz bu söyleşide, sahaflığın birikimini ve müzik yeteneğini harmanlayan Volkan S. Altuntaş, yapay zekâ temelli müzik üretimi için yeni bakış açıları sunuyor. Ali Gülbetekin: Öncelikle  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/">Bir Sahafın Elinde Yapay Zekâ &#8211; Volkan Samet Altuntaş</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>-Ali Gülbetekin</i></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Yapay zekâ, binlerce yıllık Anadolu geleneğini yarına taşıyan, tarihsel bir bellek işlevi görebilir mi? Müzik endüstrisinin demokratikleşmesini, getirdiği etik tartışmaları, üretim aşamalarını, teknik detayları ve Anadolu Rock kültürünü konuştuğumuz bu söyleşide, sahaflığın birikimini ve müzik yeteneğini harmanlayan Volkan S. Altuntaş, yapay zekâ temelli müzik üretimi için yeni bakış açıları sunuyor.</span></p></blockquote>
<p><strong>Ali Gülbetekin: Öncelikle merhaba, vakit ayırdığınız için çok teşekkürler. İlk olarak sizi tanıyabilir miyiz? Volkan Samet Altuntaş kimdir?</strong></p>
<p><strong>Volkan Samet Altuntaş:</strong> Ben Volkan Samet Altuntaş. 1991 doğumluyum. Asıl alanım edebiyat ve şiir. On yıldan uzun süre sahaflıkla iştigal ettim. Grafik tasarım ve resim ile de uğraştım, eğitim aldım. Yaklaşık iki yıldır “AI Müzik” üzerine çalışmalar yapıyorum, diğer her şeyi bırakıp tamamen bu alana odaklandım.</p>
<p><b>A.G: Kanal içinde iddianız “Anadolu Pop/Rock” müzik, bir şeyi anadolu rock yapan nedir? Ona Psychedelic alt türünü kazandıran nedir? Siz neden bu müzik türünü tercih ettiniz?</b></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Anadolu Rock dediğimiz şey; bu toprakların binlerce yıllık sözlü geleneğiyle, yani türkülerin, deyişlerin, halk makamlarının, 60’lar ve 70’lerde Batı’dan gelen rock sound’unun buluşması. Onu “Anadolu” yapan şey ise batının gitarını, basını, davulunu alıp bizim usullerimizle, bağlama yürüyüşlerimizle çalmak. Ama bu sadece teknik bir birleşim değil; aynı zamanda o dönemin kimlik arayışı, isyanı ve kendini ifade etme çabasıyla da ilgili bir ruh hali. Psychedelic tarafı ise biraz daha derinde. Batı’da psychedelic müzik stüdyo efektleri, reverb’ler, fuzz pedallarıyla tanımlanırken bizde bu hâl zaten müziğin özünde vardı. Halk müziğimizdeki ağıtlar, halk edebiyatı, deyişler, sufi şiirleri, özellikle Alevi-Bektaşi geleneğinin o transa yakın tekrar hissi zaten başlı başına bilinç genişletici bir yapıya sahip. Erkin Koray, Moğollar, Barış Manço gibi isimlerin yaptığı şey bu doğal trans halini fark edip elektrik gitarla, rock’ın enerjisiyle buluşturmak oldu. Yani biz psychedelic olmayı Batı’dan öğrenmedik, kendi köklerimizde zaten vardı. Ben bu türü tercih ettim çünkü hem hikâye anlatımı var hem de sesin derinliği. Edebiyat geçmişimden dolayı söze, sembole ve hikâyeye bağlıyım. Bu müzik tam orada duruyor. Ayrıca sahaflık yaptığım yıllarda hep unutulmuş şeylerin peşindeydim; eski dergiler, plaklar, afişler… Bu müzik de bana böyle geliyor. Tozlu raflarda kalmış ama hâlâ diri bir ruh taşıyor.</p>
<p><strong>A.G: Global sahnede “Anadolu Pop/Rock’un” yerini dünden bugüne nasıl görüyorsunuz? Sizce özgün olarak bugün halâ devam ediyor mu yoksa geçmişin bir tekrarı mı yaşanıyor?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> 70’lerin Anadolu Rock akımı, aslında Türkiye’nin modernleşme sancılarının müzikal bir ifadesiydi. Fikret Kızılok, Moğollar, Erkin Koray, Barış Manço, Cem Karaca gibi isimler sadece müzik yapmıyor; “yerel” olanı evrensel dile çeviriyorlardı. Bu yüzden dünya sahnesinde benzersiz bir yer kazandılar. Bugün baktığımızda, “Anatolian Psychedelic” adı altında bu müzik yeniden doğuyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4266 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/maxresdefault-1-1024x576.jpg" alt="" width="619" height="345" /></p>
<p>Özellikle Avrupa’da DJ setlerinde, film müziklerinde, plak topluluklarında Anadolu tınıları yeniden popüler. Ancak çoğu zaman bu dönüşüm Türkiye’nin içinden değil, dışarıdan geliyor. Benim için önemli olan şu: O dönemin ruhunu bir retro nostaljiye sıkıştırmadan, bugünün teknolojisiyle, bugünün bilinciyle yeniden canlandırmak. Yani evet, bu müzik hâlâ özgün olabilir ama o özgünlüğü sound’da değil, niyette aramak lazım. Benim hedefim o ruhu bugünün üretim araçlarıyla yeniden anlamlandırmak.</p>
<p><strong>A.G: Nikbinler Band’in Eylülzede eseri, sosyal mecralarda bir polemik yarattı, bu olay yapay zekâ teknolojisinin müzik bağlamında ilk defa bu kadar kusursuz iş üretmesiyle mi alakalı?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Eylülzede eseri bir kolektif çalışmanın eseri. Sözler 2014 yılında Serkan Selay tarafından yazılmış ve bestelenen bir eser. Bunu Nikbinler Band yorumladı, sevgili Berika KA seslendirdi, ben ise yapay zekâ araçlarıyla tüm bunların yeniden aranjesini, masteringini, düzenlemesini, vokal ve sound efektlerini ayarladım. Günümüzün popüler tabirlerinden birini kullanmak gerekirse hibrit bir çalışma oldu. Hiçbir beklenti, planlama, reklam çalışmaları olmadan tamamen herkesin severek üzerinde çalıştığı gönülden gelen bir çalışma oldu. Eylülzede belki de bu yüzden bu kadar çok sevildi ve ilgi gördü.</p>
<p><strong>A.G: Peki, dinleyiciler müziğin yapay zekâ tarafından üretilmiş olmasına nasıl tepki veriyor? Öğrendiklerinde bakış açıları değişiyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Eylülzede, dediğim gibi kolektif çalışmanın hibrit bir ürünü. Ancak benim tamamen yapay zekâ araçlarıyla hem müzik hem vokallerini üreterek çalışmalarımı paylaştığım Anatolian Lab adlı kanalımdaki yorumlara bakarsak şu an %95 civarında olumlu bir yaklaşım var. Anatolian Lab kanalıyla birlikte Türkiye’de ve hatta dünyada yapay zekâ müziğe karşı olan ön yargılar kırıldı ve bir eşik geçildi.</p>
<p><strong>A.G: Global ve ünlü müzisyenlerin birçoğu yapay zekâya karşı manifestolar yayımlayıp mikrofon bıraktı, ürettiğiniz iş üzerinden baktığınızda siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu durum etik ve vicdani bir dilemma yaratıyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> 2024 yılında bu manifestolara destek veren Universal Music, bugün farklı bir konumda ve görüşte olduğunu biliyorum. Keza kendim de bir MESAM üyesi olarak da yine 2024 yılındaki görüşlerin artık değiştiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Biz burada farkında olmadan sektörde bir devrim gerçekleştirdik. Burada etik açısından veya vicdani açıdan bir problem yahut dilemma olduğunu düşünmüyorum. Vakti zamanında elektro gitar çıktığında, synthesier çıktığında da insanlar bunlarla yapılan şey müzik değil gibi tepkiler ortaya koymuşlar. Bugün yapay zekâ bir araç ve enstrüman görevini görüyor. Bana göre kavga etmenin veya karşı çıkmanın bir anlamı yok. Yaptığım görüşmelerde duyduklarımdan anladığım kadarıyla artık müzisyenler ve yapım şirketleri yapay zekâyı bir araç olarak kullanmak yönündeki anlayışa daha yakınlar. Belki de bunu değiştirdik.</p>
<p><strong>A.G: Sizce yapay zekâ gelecekte müzik dünyasını nasıl değiştirecek/yönlendirecek? Müzik dünyasına yeni girecek olan sanatçılar için teknolojik ve ekonomik bir bağımlılık yaratacak mı?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Müzik dünyasına yeni girecek sanatçılar için müthiş bir kolaylık ve bağımsızlık imkânı sağlanacak. Yapay zekânın amaçlarından ve mümkün kıldıklarından belki de en önemlisi demokratik bir alan yaratmak oldu. Senin enstrüman yeteneğin olmayabilir, enstrüman alacak paran olmayabilir, sesin kötü olabilir yahut sesin iyi olabilir ama bir stüdyo kaydı alacak imkânın olmayabilir; fakat yapay zekâ araçlarıyla tüm bu handikapları aşarak yapmak istediğin müziği hayata geçirebilirsin. Bu çok ama çok önemli bir şey. 2026 yılı sonunda tüm dünyada yapay zekâ müziğinin piyasada ve dijital platformlarda %25 civarında olacağı öngörülüyor. Benim tahminim %30 sınırlarını zorlayacağı ve hatta aşacağı yönünde…</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Anadolu Rock dediğimiz şey, bu toprakların binlerce yıllık sözlü geleneğiyle, yani türkülerin, deyişlerin, halk makamlarının, 60’lar ve 70’lerde Batı’dan gelen rock sound’unun buluşması.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4267 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/PSYCH-818x1024.jpg" alt="" width="531" height="618" /></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Benim için önemli olan şu: O dönemin ruhunu bir retro nostaljiye sıkıştırmadan, bugünün teknolojisiyle, bugünün bilinciyle yeniden canlandırmak. Yani evet, bu müzik hâlâ özgün olabilir; ama özgünlüğü sound’da değil, niyette aramak lazım. Benim hedefim o ruhu bugünün üretim araçlarıyla yeniden anlamlandırmak.”</span></p></blockquote>
<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-4268 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/dervishan.jpg" alt="" width="609" height="620" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/dervishan-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/dervishan.jpg 978w" sizes="(max-width: 609px) 100vw, 609px" />A.G: Yapay zekâ üretiminde hangi modelleri veya yazılımları kullanıyorsunuz? Bu araçları hangi işlevleri için kullanıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bu alanda SUNO, UDIO, Riffusion gibi temel üretim için kullandığım araçlar var. Mastering ve post-prodüksiyon işlemleri için yine çeşitli AI araçları veya çeşitli DAW programları kullanıyorum: FL Studio, Ableton vb gibi.</p>
<p><strong>A.G: Yapay zekâ aracılığıyla müzik oluştururken, kültürün getirdiği Anadolu havasını ve özellikle enstrümanlarının karakterini nasıl koruyorsunuz? Bu durum bir zorluk yaratıyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Burada devreye günümüzde “prompt mühendisliği” denilen iş devreye giriyor. Kullandığınız yapay zekâ aracına ne yapmak istediğinizi onun anlayacağı dilde en iyi şekilde anlatmanız gerekiyor. Zorluk yaratan durumlar oluyor elbette ancak bu da bir challenge hissi yaratıyor. Benim için üretim yaparken ve daha keyifli bir süreç olmaya başlıyor. Acaba nasıl yaparsam şu sonucu alırım, şöyle yaparsam nasıl olur? gibi gibi…</p>
<p><strong>A.G: Peki, yapay zekâ araçları hangi müzik türleriyle daha uyumlu çalışıyor?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Aslında tüm müzik türleri fakat elektronik müzik türleri olan EDM, Techno, Disco, Hi-Tech vb tarzlarda daha iyi üretimler yapıyor. Ancak ben Kaside tarzı okumalar çalışmalar da yapıyorum, latin jazz da çalışıyorum, underground rap de yapıyorum, anadolu rock da üretiyorum…</p>
<p><strong>A.G: Üretim sürecinde insan emeğinden araçların kullanımı dışında bir şekilde besleniyor musunuz? Zaruret Records bağlamında, gelecekte durum değişecek mi?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bazen kendimiz vokal olarak okumalar yapıp kendi vokalimiz üzerinden eserlerin üretimini yapıyoruz. Zaruret Records ileride AI Müzik alanında lider bir label (marka) olarak sektörde yerini alacaktır, hedeflerimiz ve planlarımız bu yönde ilerliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Senin enstrüman yeteneğin olmayabilir, enstrüman alacak paran olmayabilir, sesin kötü olabilir yahut sesin iyi olabilir ama bir stüdyo kaydı alacak imkânın olmayabilir; fakat yapay zekâ araçlarıyla tüm bu handikapları aşarak yapmak istediğin müziği hayata geçirebilirsin.”</span></p></blockquote>
<p><strong>A.G: Bu işi yaparken teknik müzik bilgisi gerekli mi? Eğer önemliyse prompt yazabilme becerisi kadar önem teşkil ediyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Ben biraz da sahaf olmanın getirisiyle çok fazla müzik teorisi, müzik tarihi üzerine eski baskı kitaplara ulaşabiliyorum. Bu konuda kendimi geliştirmeye de devam ediyorum. Benim gözlemlediğim kadarıyla iyi bir müzik kulağına sahip olmak gerekiyor. Buna ek olarak biraz da bilgisayar becerisi ve prompt sihirbazlığı yapabilmek de önemli bir yer teşkil ediyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4270 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1024x562.jpg" alt="" width="643" height="353" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-200x110.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-300x165.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-400x219.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-600x329.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-768x421.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-800x439.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1024x562.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1200x658.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/o-1536x842.jpg 1536w" sizes="(max-width: 643px) 100vw, 643px" /></p>
<p><strong>A.G: Yapay zekâ kalıplaşmış Anadolu Rock esintilerinden beslenerek mi bir ürün çıkarıyor yoksa prompt girerek, istediğiniz çalgının sesini siz mi belirliyorsunuz? Suno gibi yapay zekâ temelli uygulamaları kullanabilen herkes bunları üretebilir mi?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bu aslında oldukça teferruatlı cevap isteyen bir soru. AI Müzik araçları aslında şimdiye kadar yapılmış olan hemen hemen tüm müzik eserlerini arşivinde barındırdığı için eğitim sürecinde, tüm bu eserlerin içindeki en iyi akor yürüyüşlerini, vokal seslerini, tempoları, nota dizilimlerini biliyor ve buna göre bir üretim yapıyor. Çok farklı üretim teknikleri var; tamamen sıfırdan promptla da üretim yapabilirsiniz, bir sample veya melodi kullanarak da… Herkes bunları üretebilir mi? sorunuza gelecek olursak, evet üretebilir. Bu durum, herkesin araba da kullanabilmesi, herkesin yemek de yapabilmesi gibi bir şey. “Evet, üretebilir” cevabını bu bağlamda düşünmek lazım.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Herkes bunları üretebilir mi? sorunuza gelecek olursak, evet üretebilir. Bu durum, herkesin araba da kullanabilmesi, herkesin yemek de yapabilmesi gibi bir şey. ‘Evet, üretebilir’ cevabını bu bağlamda düşünmek lazım.”</span></p></blockquote>
<p><strong>A.G: Bu müzik ürünlerini tek başınıza mı yoksa bir ekip ile mi ortaya çıkarıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Başlangıçta tek başımaydım, artık bir ekibimiz var. Ancak yine de tek başıma üretiyorum. Farklı konularda teknik destekler alıyorum diyebilirim.</p>
<p><strong>A.G: Telif hakları bu süreçte nasıl bir alan kaplıyor? Telif anlaşmaları yapıyor musunuz? Youtube ve Spotify gibi platformlar bu işi meslek haline getirebilme olanağı için sürdürülebilir bir ekonomik getiri sağlıyor mu?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Telif hakları için gerek eser sahibi sanatçılarla veya anlaşmalı oldukları yapım şirketleriyle anlaşmalar ve görüşmeler yapılıyor. Bu konuda açıkçası telif izinleri için istenen ücretlerin yüksek olduğu kanısındayım. İlerleyen süreçlerde bu alanda da farklı çalışmalarımız olacak. Adaletli bir telif hakkı kanununun yasada yeri olması gerektiğini düşünüyorum. Meslek birlikleri ve odalarıyla görüşmek için daha genel, herkesi kapsayan, daha pratik bir işleyiş için gerekli çalışmaları hazırlıyoruz. Sürdürülebilir bir ekonomi sağlıyor mu? Bu biraz şans işi, bir çalışmanın Youtube’da ve Spotify’da ne kadar izleneceğini bilemiyorsunuz ancak genel anlamda evet, ekonomik bir getiri sağlıyor.</p>
<p><strong>A.G: Yapay zekânın yetersiz kaldığı, kafanızdaki melodiyi tam oturtamadığınız oldu mu? Eğer oluyorsa evet bu daha iyiymiş gibi bir durum yaşadınız mı? Ya da tam olarak aynısını yapmak için bir uğraş veriyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Bazen bir şarkının binden fazla versiyonunu dinliyor oluyorum… 7-8 saat boyunca aralıksız hiç kalkmadan bir şarkı için uğraştığımı biliyorum. Bazen de hiç olmuyor… İki ay boyunca ara ara denemeler yaparak bitirdiklerim oluyor. Bazı zamanlarda da bir saat içerisinde her şeyi halletmiş oluyorsunuz.</p>
<p><strong>A.G: Gelecekte bizleri neler bekliyor?</strong></p>
<p><strong>V.S.A:</strong> Gelecek? Gelecek diye bir şey varsa, herhalde o da bizleri bekliyordur…</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/">Bir Sahafın Elinde Yapay Zekâ &#8211; Volkan Samet Altuntaş</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bir-sahafin-elinde-yapay-zeka-volkan-samet-altuntas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İş Dünyasının Öncü Sesi: Fortune 500 &#8211; Ersan Taylan</title>
		<link>https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 11:56:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[CRIF Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ersan Taylan]]></category>
		<category><![CDATA[finans editörlüğü]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune 500]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune Türkiye Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fortune US]]></category>
		<category><![CDATA[Turkuvaz Dergi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4254</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Ekonomi haberciliği yalnızca rakamları aktarmak değil, verileri süzgeçten geçirerek anlamlandırmakta yatıyor. İş dünyasının en prestijli listesi Fortune 500 hangi kriterlerle hazırlanıyor? Finans editörlüğünün inceliklerini, yapay zekâyla değişen üretim süreçlerini ve sektörün geleceğini konuştuğumuz bu söyleşide; Fortune Türkiye Finans Editörü Ersan Taylan sorularımızı yanıtladı. Aslı Şen: Öncelikle sizi tanıyarak başlamak isteriz. Ersan Taylan kimdir?  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/">İş Dünyasının Öncü Sesi: Fortune 500 &#8211; Ersan Taylan</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Aslı Şen</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Ekonomi haberciliği yalnızca rakamları aktarmak değil, verileri süzgeçten geçirerek anlamlandırmakta yatıyor. İş dünyasının en prestijli listesi Fortune 500 hangi kriterlerle hazırlanıyor? Finans editörlüğünün inceliklerini, yapay zekâyla değişen üretim süreçlerini ve sektörün geleceğini konuştuğumuz bu söyleşide; Fortune Türkiye Finans Editörü Ersan Taylan sorularımızı yanıtladı.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aslı Şen: Öncelikle sizi tanıyarak başlamak isteriz. Ersan Taylan kimdir? <em>Fortune Türkiye</em> ile yollarınız nasıl kesişti?</strong></p>
<p><strong>Ersan Taylan:</strong> Dönemin etkili ekonomi dergilerinden olan <em>Para Dergisi</em>’nde stajyer arandığını bir arkadaşım aracılığı ile öğrendim. 1999 yılının son aylarıydı. Başvuru yaptım. Derginin Yayın Yönetmeni Aydın Demirer ile yaptığım görüşmenin ardından stajyer olarak kabul edildim. Aynı yıl işe başladım. Bu süreçte Anadolu Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü’nden mezun oldum. Ekonomi basınında kesintisiz olarak 25 yıldır muhabir-editör olarak çalışıyorum…</p>
<p>İlköğretim yıllarım İstanbul Beyoğlu ve Şişli’de geçti. Özellikle lise döneminde yazılar hazırlayıp dönemin popüler dergilerine gönderiyordum. İlk yazım, Gani Müjde tarafından çıkarılan mizah dergisi <em>Deli’</em>de yayımlanmıştı. O dönemler internet yoktu ancak Beyazıt Devlet Kütüphanesi ve Atatürk Kitaplığı, ben ve arkadaşlarım için muazzam yerlerdi. Taksim’deki Atatürk Kitaplığı’nın gazete-dergi arşivinden hâlâ yararlanıyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Uzun yıllar <em>Turkuvaz Dergi</em>’de editörlük yapmışsınız. <em>Fortune Türkiye</em>’de iş dünyası üzerine yoğunlaşmaya nasıl karar verdiniz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Derginin yanı sıra, dijital içerik üretimi için bir departman kurulmuştu. Buradaki görevimden ayrıldıktan kısa bir süre sonra, girişimcilik alanında portal-gazete ve dergi yayınları olan Erem Yayınları’nda 4-5 ay çalıştım. Daha sonra <em>Fortune Türkiye</em>’den teklif alınca finans editörü olarak çalışmaya başladım.</p>
<p><strong>A.Ş:</strong> <strong>Finans editörlüğü, medya sektöründe oldukça niş bir alan olarak düşünülebilir. İşin içine ekonomi ve finans dinamikleri girdiğinde, editöryal süreçler nasıl bir değişime uğruyor?</strong></p>
<p><b>E.T: </b>Aslında zaman içinde kendiliğinden gelişen bir uzmanlık oluşuyor. Haberlerinizi hazırlarken doğru analizler yapabilmek için hem piyasalarla ilgili kavramları bilmeniz hem de çok hızlı olmanız gerekiyor. Aynı zamanda rakamlara, verilere şüpheyle yaklaşmanız gerekiyor. Yani size anlatılan, gösterilen her şeyi koşulsuz doğru kabul etmek yerine; değerlendirip, analiz etmeniz şart. Haber kaynağınızın sizi yanlış yönlendirebileceğini her zaman aklınızın bir köşesinde tutmalısınız. Manipülasyon ve spekülasyonlara karşı dikkatli olmanız gerekiyor. Şirketler ya da kamu otoriteleri önemli bilgilerini sizinle paylaşıyorlar. Bunları analiz edip bir haber haline getirebilmeniz için bazı kavramlara, teknik bilgilere hakim olmanız gerekiyor. İlk yıllarda bir iktisat, işletme öğrencisi gibi ders kitaplarını alıp çalışıyordum. Bunların yanı sıra üniversitelerin düzenlediği finansla ilgili bazı eğitimlere de katılmıştım.</p>
<p><strong>A.Ş: <em>Fortune</em> gibi küresel bir derginin Türkiye ayağında çalışmak iş yapma biçiminizi nasıl değiştirdi? Global yayıncılık ağı size nasıl bir perspektif sağlıyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> <em>Fortune</em> yaklaşık yüz yıllık geçmişi olan saygın bir iş dünyası dergisi. Her şeyden önce içerik oluştururken haberi destekleyecek ve doğrulayacak farklı bilgiler, rakamlar eklenmesinin önemine vurgu yapan bir yayın. Örneğin, bir şirket haberi yazarken, şirket yetkililerinin verdikleri bilgileri aktarmakla yetinmeyip, aynı zamanda o bilgilerin doğru olup olmadığını, abartı içerip içermediğini ortaya koyacak rakamlara, bulunduğu sektördeki konumunu doğru bir perspektifle değerlendirecek değişik kaynaklardan verilere de ulaşmanın öneminin bilincindeyiz. Elbette bu aslında sadece <em>Fortune</em>’la sınırlı bir yaklaşım değil, olmamalı. Gazeteci haberini yaparken objektif kriterleri her zaman göz önünde bulundurmalı. Bu durum, ekonomi haberciliğinde daha da önem kazanıyor. Öte yandan, <em>Fortune</em>’un alameti farikası sayılabilecek başta en büyük 500 şirket (ABD, global ve yakın zamanda yayımlanmaya başlayan Avrupa’nın en büyük 500 şirketi) sıralaması ve daha sonra ortaya çıkan diğer sıralamaların (En başarılı CEO’lar, 40 yaş altı yöneticiler, en başarılı iş kadınları, en inovatif şirketler vs) tamamen objektif kriterlere dayanması açısından da dergi örnek teşkil ediyor. <em>Fortune Türkiye</em>, yayın hayatına başladığı 2008 yılından beri her yıl Türkiye’nin en büyük 500 şirketini son derece titiz bir bilanço incelemesine dayanarak, bağımsız kriterlerle sıralıyor. Derginin Türkiye ayağının saygın, güvenilir bir kaynak haline gelmesinde bu 500 sıralamasının kuşkuya yer bırakmayacak şekilde objektif bir çalışma olarak sunulmasının da payı olduğunu söyleyebilirim. Kısacası haber yazarken ya da içerik oluştururken en önemli kriter; etki altında kalmadan, size aktarılan bilgileri gerek rakamlarla gerekse farklı kaynaklarla teyit ederek doğruluğundan emin olmak ve verilere geniş bir perspektiften bakabilmektir. Gazeteciliğin bu temel ilkesinin <em>Fortune</em>’da daha fazla altının çizildiğini, önemsendiğini söylemem yanlış olmaz.</p>
<p><strong>A.Ş: Bir finans editörünün iş takvimi ve yayına hazırlık süreci nasıl işliyor? Piyasaların dinamik yapısı içinde zamanı ve içerik havuzunu nasıl yönetiyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Bu dönem yaşadığımız en büyük problem zaman. Fortune her ay yayınlanıyor. İçerikleri belirlerken, Fortune US ve Türkiye’den haberleri bir arada okuyor ve dikkate alıyoruz. Bölüm editörleri Fortune’daki her kategoride ve her sektör üzerine ayrı ayrı analizler yapıyor. Aynı zamanda uzmanlık alanlarına ait içeriklerle ilgili röportajlar yaparak kendi gündemlerini belirliyorlar. Bu sürecin ardından en çarpıcı, dikkat çekici ve haber değeri yüksek olan içerikleri seçiyoruz. Editörler haberlere katkı sağlamak amacıyla çeşitli araştırmaları ve raporları inceliyor, pek çok uzmandan görüş alıyorlar. Tüm bilgiler derin bir analizden geçtikten sonra haberler, okuyucuya “hap bilgi” olarak sunabileceğimiz bir formata geliyor ve Fortune’da yer alıyor.</p>
<blockquote><p>“Haber yazarken ya da içerik oluştururken en önemli kriter; etki altında kalmadan, size aktarılan bilgileri gerek rakamlarla gerekse farklı kaynaklarla teyit ederek doğruluğundan emin olmak ve verilere geniş bir perspektiften bakabilmektir.”</p></blockquote>
<p><strong>A.Ş:</strong> <strong>Bir ekibiniz var mı, yazar kadronuzu ve içerik takviminizi nasıl planlıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> <em>Fortune</em>, hem Global’de hem de Türkiye’de sadece deneyimli gazetecilerden ve editörlerden oluşan ekipler tarafından hazırlanıyor. <em>Fortune Türkiye</em> edisyonunda sadece bir yazar “vergi mevzuatı” üzerine köşe yazıyor. Bunun dışında dergide köşe yazarları bölümümüz yok. Dergimizi gazeteciliğe emek vermiş, asıl işi habercilik olan bir ekip çıkarıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4255 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-777x1024.jpg" alt="" width="372" height="490" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-200x263.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-228x300.jpg 228w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-400x527.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-600x790.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-768x1012.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-777x1024.jpg 777w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-800x1054.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-1166x1536.jpg 1166w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-1200x1581.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1-1555x2048.jpg 1555w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1.jpg 1614w" sizes="(max-width: 372px) 100vw, 372px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Sosyal medya platformlarının yükselişiyle birlikte iş dünyasına yönelik içerik tüketim pratikleri de ciddi biçimde değişti. Sizce okurlarınız bilgiyi hangi platformlardan ve nasıl tüketiyor?</strong></p>
<p><b>E.T: </b>Evet, haklısınız değişti. Bu değişim aslında sadece iş dünyası ile de sınırlı değil. Neredeyse herkes sosyal medya üzerinden gündemi takip ediyor.<em> Fortune Türkiye</em> olarak biz de web sitemizden popüler sosyal ağlara kadar her yerde gazeteci kimliğimizi unutmadan var olmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>A.Ş: Sizce dijitalleşmenin yoğun olduğu bu dönemde fiziksel dergi okuru sayısı azalıyor mu? Siz bu durumun önüne nasıl geçiyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Evet elbette azalıyor. Ancak okuyucu sayısı eski dönemlerin çok çok üzerinde. Dijital platformlar üzerinden dergi okuyanların sayısı sürekli artıyor. Bizler de bu alanlarda daha etkili olabilmek adına, video haberlerden sosyal ağlara hazırladığımız özel içeriklere kadar her mecra ve formatta içerik üretmeye çalışıyoruz. Bunlar için ayrı ayrı ekip arkadaşlarımız var.</p>
<p><strong>A.Ş: Sizce ekonomi yayıncılığında “güven” hala belirleyici bir kriter mi? Okurun bir dergiye sadakat göstermesini sağlayan unsurlar neler?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Bana göre de çok doğru bir şey söylediniz. Evet, güven belirleyici bir unsur. Bunun dışında şeffafl ık, tarafsızlık da önemli. Diğer yandan bireysel bazı özelliklerinizi de geliştirmeniz gerekiyor. Meraklı, gözlemci ve takip etmeyi seven biri olmalısınız. Sosyal çevrenizi genişletmelisiniz. Ayrıca entelektüel açıdan kendinizi geliştirmelisiniz.</p>
<blockquote><p><i>“Fortune Türkiye, yayın hayatına başladığı 2008 yılından beri her yıl Türkiye’nin en büyük 500 </i><i>şirketini son derece titiz bir bilanço incelemesine dayanarak, bağımsız kriterlerle sıralıyor.”</i></p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4256 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-1024x580.jpg" alt="" width="708" height="403" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-300x170.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed-400x227.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/unnamed.jpg 2000w" sizes="(max-width: 708px) 100vw, 708px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Fortune 500 Türkiye listesinin editörlüğünü yürütüyorsunuz. Bu süreç nasıl işliyor? Bir şirketin sıralamadaki yeri hangi kriterlere göre belirleniyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Fortune 500 Türkiye Listesi, Türkiye’nin en büyük 500 şirketini net satışlarına göre sıralıyor. Araştırma kapsamında ayrıca şirketler; ihracat, faiz ve vergi öncesi kâr/zarar, aktif toplamı, özkaynaklarına göre de sıralanıyor. Sektörel ve iller dağılımının yanı sıra, borsa şirketlerinin finansal performanslarının da ayrıntılı yer aldığı listemizde, farklı kriterlere göre oluşturulan çeşitli alt listeler de yer alıyor. Fortune 500 Türkiye sıralaması, CRIF Türkiye ile birlikte hazırlanıyor. Bu çalışmanın amacı, satış hacimlerine göre Türkiye’nin önde gelen büyük firmalarının belirlenmesi ve temel finansal göstergeleri ile birlikte sıralanmasıdır. Finansal kurumlar ve holdingler (üretim yapan holdingler hariç) bu çalışmanın kapsamına dahil edilmiyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Türkiye’de şeffaf veri eksikliği sık tartışılan bir konu. Bu durum Fortune 500 listesinin oluşturulma sürecini nasıl etkiliyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Çalışmada CRIF Türkiye veritabanının yanı sıra, çok sayıda meslek kuruluşları, odalar, dernek ve birlik gibi kuruluşların bilgisine ve veri tabanına başvuruluyor. Borsa İstanbul’da işlem gören şirketlerin dışında kalanlara direkt olarak ulaşılıyor. Fortune 500 Türkiye, bilgi paylaşımını kabul eden ve şeffaflığı, kurumsal yönetim ilkelerinden biri olarak benimseyen şirketlerin yer aldığı bir çalışmadır.</p>
<p><strong>A.Ş: Sizce Fortune 500 listesi Türkiye’de iş dünyasının gerçek fotoğrafını ne ölçüde yansıtıyor? Liste, sektörel dönüşümleri okuma açısından nasıl bir rehber sunuyor?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Her şirkete aynı koşullarda ulaşılıyor, aynı bilgiler talep ediliyor ve aynı tarafsız değerlendirme yapılıyor. Listede yer alabilmek için “Sadece satış rakamım açıklansın ama diğer bilgilerime yer verilmesin” şeklinde yaklaşan ya da benzer ön koşullar ileri süren şirketlere listede yer verilmiyor. Fortune 500, büyük ilgi görüyor ve referans kabul ediliyor. “Fortune 500” içerisinde yer almak bir prestij sembolü olarak tanımlanıyor. Araştırmamız sıradan bir anket çalışması değil. Şirketlerin gelir tablosu ve bilançoları üzerinden yapılan titiz analizlerin sonucunda belirleniyor. Objektif, şeffaf ve anayasası önceden ilan edilen bir araştırma olan Fortune 500 Türkiye, Türkiye’de alıcı-pazarlayıcı veya tam konsolidasyon ilişkisi dikkate alınarak hazırlanan ilk listedir. Tüm bunlar sayesinde sadece listeye giren şirketlerin değil, faaliyet gösterdikleri sektörlerin de gelişimini, değişimini çok net görebilirsiniz.</p>
<p><strong>A.Ş: Finans editörü olarak yapay zekânın veri yorumlama, içerik planlama ve hız gibi konularda iş yapma biçiminizi nasıl dönüştürdüğünü düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> İlk faydasını deşifre konusuna sağladığı büyük kolaylıkta gördüm. Uzun röportajları otomatik olarak yazıya dökmek benim için bir mucizeydi. Eskiden ses kaydını alıp bunu tekrar dinleyerek deşifre etmek sıkıcı ve zaman alıcı bir işti. Uzun yıllardır yapay zekâ destekli bu uygulamaları kullanıyorum. Daha sonra bu teknoloji geliştikçe yeni özelliklerini de kullanmaya başladım. Bazı verileri otomatik analiz edip metinler üretebiliyor. Ancak bunlar henüz arzu ettiğimiz şüpheci ya da eleştirel bakış açısını henüz tam anlamıyla yansıtamıyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Türkiye’de finans haberciliğinin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Genç gazetecilere ve öğrencilere ne önerirsiniz?</strong></p>
<p><strong>E.T:</strong> Finans, ekonomi haberciliği her zaman önemini koruyacaktır. Yaratıcılığını koruyabilen gazetecilerin gelecekte de ilgiyle takip edileceğine inanıyorum. Sadece habere odaklanmalısınız. Herhangi bir kurumu, otoriteyi korumak ve kollamak gazetecinin görevi değildir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/">İş Dünyasının Öncü Sesi: Fortune 500 &#8211; Ersan Taylan</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/is-dunyasinin-oncu-sesi-fortune-500-ersan-taylan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tasarımda Fırsat Eşitliği “Canva Türkiye” &#8211; Meltem Özperçel</title>
		<link>https://contextdergi.com/tasarimda-firsat-esitligi-canva-turkiye-meltem-ozpercel/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/tasarimda-firsat-esitligi-canva-turkiye-meltem-ozpercel/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 12:14:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[canva]]></category>
		<category><![CDATA[canva türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[dijital çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Mecralar]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Mecralar Yöneticisi ve Canva Türkiye Topluluk Elçisi]]></category>
		<category><![CDATA[dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[EBA]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[fırsat eşitliği]]></category>
		<category><![CDATA[KAGİDER]]></category>
		<category><![CDATA[kolektif üretim]]></category>
		<category><![CDATA[meltem özperçel]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[topluluk elçiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Kadın Girişimciler Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4240</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Dilruba Turpçulu Tasarımda Fırsat Eşitliği “Canva Türkiye” - Meltem Özperçel "Dijital çağda üretmenin, görünür olmanın ve söz almanın kuralları yeniden yazılırken, bu dönüşümün merkezinde yer alan araçlar da yeniden anlam kazanıyor. Canva’yı bir teknoloji ürünü olarak değil; fırsat eşitliği, kolektif üretim ve etki yaratma zemini olarak konumlandıran Dijital Mecralar Yöneticisi ve Canva Türkiye Topluluk Elçisi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/tasarimda-firsat-esitligi-canva-turkiye-meltem-ozpercel/">Tasarımda Fırsat Eşitliği “Canva Türkiye” &#8211; Meltem Özperçel</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>-Dilruba </i><i>Turpçulu</i></strong></p>
<p><span style="font-size: 24pt;"><strong>Tasarımda Fırsat Eşitliği “Canva Türkiye” &#8211; Meltem Özperçel</strong></span></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">&#8220;Dijital çağda üretmenin, görünür olmanın ve söz almanın kuralları yeniden yazılırken, bu dönüşümün merkezinde yer alan araçlar da yeniden anlam kazanıyor. Canva’yı bir teknoloji ürünü olarak değil; fırsat eşitliği, kolektif üretim ve etki yaratma zemini olarak konumlandıran Dijital Mecralar Yöneticisi ve Canva Türkiye Topluluk Elçisi Meltem Özperçel anlatıyor.&#8221;</span></p></blockquote>
<p><strong>Dilruba Turpçulu: Öncelikle konuğumuz olduğunuz için çok teşekkür ederim. Sizin hikâyenizden başlamak istiyorum. Bugün bulunduğunuz noktaya gelene kadar geçen süreci birkaç temel dönüm noktası üzerinden nasıl özetlersiniz?</strong></p>
<p><strong>Meltem Özperçel:</strong> Merhaba, ben Meltem Özperçel. Girişimcilik ve proje yönetimi okudum. Aynı zamanda Litvanya’da business management (işletme yönetimi) eğitimi aldım. Profesyonel iş hayatıma bir sivil toplum kuruluşunda başladım, daha sonra ise girişimciliğe adım attım. “Pisi Shoe” adında bir markam var. Katlanabilir bir ayakkabı tasarladım. 2014’te satışa çıkardım. Şu anda dijital dünyanın sunduğu imkânları ve geçmiş deneyimlerimi harmanlayarak liderlere ve markalara dijital mecralar konusunda danışmanlık veriyorum.</p>
<p>Dönüm noktalarını düşününce aklıma Steve Jobs’ın, “Noktaları ileriye bakarak değil, sadece geriye bakarak birleştirebilirsiniz. Onların gelecekte bir şekilde birleşeceğine güvenmelisiniz.” sözü geliyor. Ben de kendi yolculuğuma baktığımda, aslında ne kadar bilinçli adımlar olmasa da birbirini tamamlayan hikâyeler görüyorum. Çünkü sivil toplum, girişimcilik ve dijital dünya birbirinden ayrı gözüküyor olsa da tek bir ortak noktada birleşiyorlar: Etki yaratmak. Dolayısıyla bu üç alanın kesişimi de benim bütün işlerimde kariyerimi şekillendiren nokta oldu.</p>
<p>Birinci dönüm noktası, sivil toplumda profesyonel olarak çalışma kararımdı. Geleceğin Kadın Liderleri adında bir eğitim programı ile karşılaştım ve başvurdum. Tabii ki bütün gençler gibi üniversiteden mezun olduktan sonra hemen iş bulamadım. Uzun bir iş arama sürecim olmuştu. Özel sektör odaklı ilerliyordum. Çünkü gönüllülük ile sivil toplum bende hep bir araya gelmiştir. Geleceğin Kadın Liderleri projesinden sonra Kadın Girişimciler Derneği, yani KAGİDER ile bir araya geldim. Dernek bünyesindeki bir Avrupa Birliği projesinde profesyonel olarak çalışmaya başladım.</p>
<p>Sivil toplum, insanın hem kendini hem de dünyayı daha hızlı tanımasını sağlayan üçüncü sektör. Ben 21 yaşında Türkiye’nin pek çok şehrinde görev yaptım. İlk işim, Kars’ta kız çocuklarının okullaşma oranının artırılmasıyla ilgili bir projeydi. İstanbul’da doğmuş, büyümüş ve birçok imkâna görece sahip genç bir kadın olarak oraya gidince ülkenin gerçekleriyle karşılaştım. Dolayısıyla hem karakterimi hem de insani yönümü geliştirdiğini söyleyebilirim. Bu yüzden de çok önemli bir dönüm noktası olarak görüyorum.</p>
<p>Sivil toplumda insan kaynağı ve bütçe azdır. Çokça sorumluluk ve inisiyatif alıp ilerlemeniz gerekir. Bu da kariyer anlamında kolunuza birçok altın bilezik takmanıza vesile olur. İlk dönüm noktası olarak tanımlayabileceğim şey bu. İkincisi ise girişimci olmam, yani tüketim tarafından üretim tarafına geçişim diyebilirim. Bunu sağlayan da Kadın Girişimciler Derneği bünyesinde Türkiye ekonomisinin yüzde onuna yön veren kadınların üye olduğu yapıydı. Dolayısıyla çok etkili rol modellerle bir arada bulunmak benim için önemli bir şanstı. Girişimcilik ve proje yönetimi bölümü okumuştum ama girişimcilik bende teori olarak kalmıştı. Girişimcilerin yaptığı hataları görmek deneyim kazanmamı sağladı.</p>
<p>Birçok rol modelle bir arada olunca içiniz alevleniyor ve “Benim de bir şeyler yapmam lazım.” diyorsunuz. İçimdeki bu alevle, topuklu ayakkabıdan yorulunca, çantanızdan çıkarıp giyebileceğiniz katlanabilir bir ayakkabı tasarladım ve 2014 yılında hayata geçirdim. Bence girişimcilik apayrı bir macera ve insanı besleyen bir şey.</p>
<p>Üçüncü dönüm noktası olarak da dijitalin gücünü daha erken fark ederek hem sivil toplum tarafına hem de girişimim üzerine dijitali, entegre edebilmem diyebilirim. Ben çok eski bir sosyal medya kullanıcısıyım. Bir sorunu, doğru iletişimle, sosyal medyaya taşıdığınızda işin boyutunun nasıl değiştiğini bizzat gördüm. Bu, çözülmez sanılan toplumsal bir sorun da olabilir, bir ürünün satışını artırmak da&#8230; Tabii bu bir süre sonra mesleğim haline geldi. Şimdi dijital mecralarla ilgili hem sivil toplum kuruluşlarına hem girişimcilere danışmanlık veriyorum. Hepsi birbirini izleyen ve besleyen şeyler, biri olmasaydı diğerinin hikâyesinin eksik kalacağı bir yolculuktu.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4246 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/WhatsApp-Image-2026-01-18-at-07.30.jpg" alt="" width="610" height="797" /></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Mustafa Burak Avcı: Üniversiteden hemen sonra Kars’a giderek eyleme geçtiğinizi söylediniz. Sizi bu genel durgunluktan sıyırıp harekete geçiren motivasyon neydi? Kars yolculuğunuzun hikâyesini dinleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Türkiye Kadın Girişimciler Derneği, kadınların ekonomik ve sosyal yaşamdaki konumunu güçlendirme misyonuyla kurulmuş bir sivil toplum kuruluşu. Ana hedef kitlesi elbette kadın girişimciler. Amacı onların ekonomide ve sosyal yaşamda daha güçlü olmalarını sağlamak. Ancak bu hedeflerin gerçekleşebilmesi için daha erken yaşlara inmek gerekiyor. Bu da hem üniversitedeki genç kadınlara hem de daha önceki yaş gruplarına dokunmak anlamına geliyor. O dönemde kız çocuklarının okullaşma oranının arttırılması amacıyla dezavantajlı bölgelerde açılmış bir hibe programı da bu vizyon doğrultusunda geliştirilen bir projeydi.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Çocukların dünyayı değiştirecek fikirleri var ama tek bekledikleri onlara inanan birilerinin olması ve desteklenmeleridir.”</span></p></blockquote>
<p>Ben de o projenin profesyonel kadrosuna dâhil oldum. Bu aslında benim kurguladığım veya sıfırdan ürettiğim bir proje değildi, ancak oraya bambaşka bir vizyonla gittim ve doğurduğu sonuçlardan bahsedebilirim. Çalışmalarımızla 350 kız öğrenciye ulaştık. Bilgisayar laboratuvarları kurduk. Mesleki becerilerini arttırmak amacıyla teknik derslerden iletişime kadar birçok eğitim verdik. Bu süreçte şunu çok net fark ettim. Kız veya erkek olması fark etmeksizin bir çocuğa el uzatıp destek verdiğinizde, onun hayallerini gerçekleştirmesi için çok büyük bir katkı sağlamış oluyorsunuz. Onların hayatında bir değişim yaratıyorsunuz. Mesela bilgisayar eğitimleri verildikten sadece bir ay sonra, öğrenciler kendi sunumlarını yapmaya başlamış. Çok uçuk fikirleri olan bir başka öğrenci, “Hocam köyde kahvenin önünden geçerken babama seslenip ileride mühendis olacağım diyorum. Eskiden bana gülerlerdi, şimdi alkışlıyorlar, olursun tabii diyorlar.” dedi. Okul müdürleri ve öğretmenlerin bana geri dönüşleri, Kızların okulda yürüyüşleri bile değişti şeklinde oldu. Onlara sadece beceri değil özgüven de kattı. Oradaki fırsat eşitliği çok kıymetli.</p>
<p>Ben her zaman, “Çocukların dünyayı değiştirecek fikirleri var ama tek bekledikleri onlara inanan birilerinin olması ve desteklenmeleridir.” derim. Bu tarz projelerin aslında temel motivasyonu, fırsat eşitliğini sağlayarak geleceğimize ışık tutacak nesiller yetiştirmek. Proje esnasında “Otelde kalmayacağım.” dedim ve yurtta onlarla kaldım. Çok keyifliydi.</p>
<p><strong>D.T: KAGİDER bünyesinde yürütülen gençlik projelerinin özellikle kadınlar için nasıl bir dönüşüm alanı yarattığını düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Gençlik projeleri, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin geleceğe ışık tutan en önemli kaldıraçlardır. Ancak benim hikâyemde KAGİDER’in Geleceğin Kadın Liderleri programının yeri bambaşka. Ben bu programın 2010 yılındaki ilk mezunlarındanım. Bugün geriye baktığımda yaklaşık 1950 genç kadının yetiştiği devasa bir ekosistem görüyorum. Programa ilk katıldığımda büyük kaygılarım vardı. İş başvurularından olumsuz dönüşler aldığım, “Nerede hata yapıyorum?” diye sorguladığım ve kendimi çok yalnız hissettiğim bir dönemdi. Gelecek kaygısı ve “Acaba başaramayacak mıyım?” korkusu çok baskındı. Ancak programa girip etrafıma baktığımda, seçilen diğer 55 genç kadının da aynı şeyleri konuştuğunu gördüm. O an “Yalnız değilmişim” dedim. İşte bu farkındalık insanı “Yapabilir miyim?” şüphesinden “Nasıl yaparım?” kararlılığına taşıyan bir yolculuk. Çünkü orada kadınlar birbirine sadece mentorluk yapmıyor, birbirine ayna tutuyor ve el veriyor. Bir genç kadın için dönüşümün en önemli adımının bu dayanışma olduğuna inanıyorum.</p>
<p><strong>D.T: Bu mirasın ve dayanışmanın bir parçası olmak size ne hissettiriyor?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Ben projeyi hep şöyle tanımlıyorum: Geleceğin Kadın Liderleri bir ilham yolculuğu&#8230; Birbirimize el verdiğimiz, ilham olduğumuz çok kıymetli bir yolculuk. Şu an hayatın akışında ve temposunda herkesin kendi dertleri var, onları çözmeye çalışıyorlar. Çoğu zaman başkasını düşünecek, ona el uzatacak zaman bulamıyorlar. Ben böyle bir ekosistemin içinde olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Çünkü bu konu sadece “CV’mi gönderdim, referans olacak biri var mı?” sorusu değil.</p>
<p>Biz orada ailevi sorunlarımızı da iş hayatında yaşadığımız mobbingi de konuşuyoruz. Ben gruba yaşadığım mobbingi yazdığım zaman, program mezunu avukat bir arkadaşım çıkıp, “Ben senin davanı sahipleniyorum, yanındayım.” diyebiliyor. Bunlar çok kıymetli. Ülkemizde kadına karşı şiddetin vardığı noktanın hepimiz farkındayız. Kimi zaman annemize, babamıza veya eşimize anlatamadığımız bir problemi o gruba yazabiliyoruz. Bu bir sığınma talebi bile olabiliyor. Birbirine el veriyorsun, birbirinin evinde kalıyorsun. Başka bir örnek daha vereyim; yurt dışından iş teklifi aldınız ama barınma sorununuz var. Gruba yazdığınız an, o ülkede mutlaka bir ‘Geleceğin Kadın Lideri’ oluyor ve size kapısını açıyor. Bunlar çok büyük şans. Maddiyatla, kariyerle veya unvanla anlatılabilecek şeyler değil. O yüzden bir kadının hayatını dönüştüren çok önemli bir proje olduğunu düşünüyorum. Üniversite son sınıf veya yeni mezun genç kadınların bu eğitim programını takip etmesini ve mutlaka başvurmasını öneriyorum.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Eğitim için Canva projesi, öğretmenlerin ve öğrencilerin yaratıcı süreçlerini destekleyerek öğrenmeyi çok daha eğlenceli ve etkili şekilde ilerletmeyi sağlıyor. Şu anda Millî Eğitim Bakanlığı ile imzalanan protokol kapsamında Canva, EBA sistemine entegre edildi. Bu sayede tüm öğrenciler ve öğretmenler Canva’yı tüm ‘Pro’ özellikleri ile ücretsiz kullanabiliyor.”</span></p></blockquote>
<p><strong>D.T: Sivil toplum kuruluşlarında çalışmak sizce neden önemli bir deneyim alanı? Bu alanda yer almak isteyen gençler için orada gerçekten var olabilmenin yolu sizce nasıl açılıyor?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Sivil toplumda kariyer yapmayı hedefliyorsanız öncelikle işinizde anlam arayan biri olmanız gerekiyor. Yani bir sorunu dert edinip kendinizi onun çözümüne adayan bir yapıda olmalısınız. Great Place to Work’ün 2025 yılı araştırmasında çok dikkatimi çeken bir veri var. Türkiye’deki gençlerin büyük bir çoğunluğu yaptığı işi sadece iş olsun diye yapmak istemiyor. Anlamlı bir amaç arıyorlar ve bu oran dünya ortalamasının çok üzerine çıkmış durumda. Böyle bir nesil için sivil toplumun çok etkili bir alan olacağını ve önümüzdeki dönemde daha sık tercih edileceğini düşünüyorum. Burada önemli olan, gençlerin bu alanda profesyonel bir kariyer yapabileceklerinin farkında olması. Çünkü sivil toplum denince akla genelde sadece gönüllü çalışma geliyor. İşin profesyonel kariyer boyutu pek düşünülmüyor. Tabii ki bu alanda çalışacak gençlerde para ve CV kaygısından önce etki yaratma amacı olması gerekiyor. Ama burada sorunlar gerçek ve yarattığınız etki doğrudan. Dolayısıyla kendinizi çok hızlı geliştirebilirsiniz. Eğer sorumluluk almayı, inisiyatif kullanıp harekete geçmeyi seviyorsanız sivil toplum kuruluşlarının kapıları size her zaman açıktır. 16 yıllık deneyimime dayanarak kritik bir tespitimi paylaşayım. Özel sektörde işe başlayanların sivil topluma uyum sağlaması, tam tersine göre çok daha zordur. Çünkü özel sektörün dinamikleri ile sivil toplumun sahip olduğu kolektif çalışma kültürü birbirinden çok farklı. O yüzden kariyer yolculuğunun başındaki arkadaşlara sivil toplumu denemelerini tavsiye ederim. İlk hedefiniz sadece yüksek maaş değil, kendinizi geliştirmek ve yetkinliklerinizi doldurmak olmalı. Sivil toplum, bu gelişimi sağlamak için eşsiz bir basamak.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4241 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-1024x384.jpg" alt="" width="911" height="342" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-200x75.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-300x113.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-400x150.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-600x225.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-768x288.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-800x300.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-1024x384.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-1200x450.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/FullFooterbannerglowupassets2x_tr-TR-1536x576.jpg 1536w" sizes="(max-width: 911px) 100vw, 911px" /></p>
<p><strong>D.T: Kariyerinizin bu noktasında Canva’nın hayatımıza girişine değinmek istiyorum. Canva ile tasarım ve içerik üretimi çok daha erişilebilir bir hale geldi. Siz bu dönüşümü nasıl deneyimlediniz? Canva bugün bizler için ne ifade ediyor?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Ben Canva’yı sadece bir tasarım aracı olarak görmüyorum. Nerede yaşadığınızın, hangi cihazı kullandığınızın önemi olmadan kendinizi etkili bir şekilde ifade etmenizi sağlayan bir araç olarak görüyorum. Fırsat eşitliği yaratarak herkesi aynı başlangıç çizgisinde buluşturuyor. Eskiden tasarım sadece belli yeteneği olan ya da profesyonel ekipleri yönetecek bütçeye sahip kişilerin elindeydi. Artık bu değişti. İkinci önemli konu ise Canva’nın bir marka olarak fırsat eşitliği ve erişilebilirlik vizyonunu sahiplenmiş olması. Örneğin Eğitim için Canva projesi, öğretmenlerin ve öğrencilerin yaratıcı süreçlerini destekleyerek öğrenmeyi çok daha eğlenceli ve etkili şekilde ilerletmeyi sağlıyor. Şu anda Millî Eğitim Bakanlığı ile imzalanan protokol kapsamında Canva, EBA sistemine entegre edildi. Bu sayede tüm öğrenciler ve öğretmenler Canva’yı tüm “Pro” özellikleri ile ücretsiz kullanabiliyor. Bu etkinin yansımasını kendi evimde de görüyorum. Beş buçuk yaşındaki kızım akşam okuldan geldiğinde bana, “Anne, beraber Canva’dan oyun tasarlayalım mı?” diyor. Henüz okuma yazma bilmediği için hayalindeki promptları (istemleri) o söylüyor, ben yazıyorum. Bunu beraber gerçekleştirebiliyoruz. Bir anne olarak bu imkânın, onun gelecekteki hayallerini gerçeğe dönüştürmesinde büyük bir motivasyon kaynağı olacağına inanıyorum. Her gün onunla oynadığımız oyunlar ve paylaşımlarımız esnasında çok net bir gerçeği görebiliyorum. Çocukların dili; görsel, yaratıcı ve en önemlisi dijital. Öğrenme süreçlerini de tamamen bu mecra üzerinden şekillendiriyorlar. İnanıyorum ki tüm çocukların dünyayı geliştirecek fikirleri var, yeter ki birileri onlara inansın ve desteklesin. Canva’nın kurucuları da tam olarak bu vizyonla yola çıkmış ve bu ihtiyaca güçlü bir cevap vermiş.</p>
<p>Konunun bir diğer önemli noktası da sivil toplum kuruluşları. Hepimizin bildiği gibi sivil toplum kuruluşları genellikle kısıtlı insan kaynağı ve bütçeyle devasa sorunlara çözüm arıyorlar. Kimi hak savunuculuğu yapar, kimi eşitlik için mücadele eder. Fakat içinde bulunduğumuz çağda bir sorunu dert edinip, makale yazarak çözüme ulaştırmak mümkün değil. Ses getirmek, kitlelere ulaşmak ve “Biz de buradayız.” diyebilmek için görünür olmak şart. Bu noktada Canva, sivil toplum kuruluşları için Pro paketini elli kullanıcıya kadar ücretsiz sunarak devreye giriyor. Bu destek yalnızca finansal bir katkı değil, aynı zamanda seslerini duyurma mücadelesinde sırtlarını dayayabilecekleri güçlü bir el anlamına geliyor.</p>
<p>Kısacası dijital dünyada var olmak için “Neden Canva?” sorusunun cevabı çok net. Girişimcilik dünyasına baktığımızda da tablo benzer. Yeni kurulan bir işi düşünün; açılış giderleri ve üretim maliyetleri zaten büyük bir yük. Küçük bir işletme için buna eklenen pazarlama bütçesi, altından kalkılması zor bir maliyete dönüşebiliyor. Bu süreçte de platform, girişimcilere adeta can suyu oluyor. Tüm bu nedenler Canva’yı benim gözümde bir tasarım aracı olmanın çok ötesine taşıyor. Bu platform sesi çok çıkanın veya parası olanın değil, söyleyecek sözü olanın yeridir. Fikri olan herkes için bir kaldıraçtır ve hepimiz için kıymetlidir. Bu noktada öğretmenlerin de rolünü unutmamak gerek. Türkiye’deki Canva Öğretmen Elçileri, yıllardır ders içeriklerinde bu aracı aktif şekilde kullanıyor. Ben de bir Topluluk Elçisi olarak bu sürece şahit oluyorum. Özellikle Avrupa’da bu kültür daha da yerleşmiş durumda. Çocukların ödevini buradan hazırladığı, hatta kendi sanal müzelerini kurdukları ilham verici bir eğitim ortamı var. Bu sistem sadece temel eğitimle sınırlı değil; üniversiteler, özellikle de iletişim fakülteleri, sürece güçlü bir şekilde dâhil oluyor. Yapılan özel protokollerle akademik düzeyde iş birlikleri sağlanıyor, öğrenciler sanal müze gibi karmaşık projeleri ders kapsamında üretebiliyor.</p>
<p>Daha da önemlisi, bu kullanımın artık sistematik bir zemine oturması. Eskiden yaşanan teknik aksaklıklar, küçük yaş gruplarındaki şifre veya e-posta unutma sorunları artık tarih oluyor. Diğer bir heyecan verici gelişme ise tasarım laboratuvarları. Yakında Türkiye’nin belirli noktalarında kurulacak bu merkezler, evinde teknik imkânı olmayanlar için birer üretim tesisi olacak. Kullanıcılar ister kendi cihazlarıyla gelsinler ister oradaki donanımları kullansınlar, yaratıcılıklarını fiziksel engellere takılmadan hayata geçirebilecekler. Şimdilik öğretmen ve öğrenci odaklı planlanan bu projenin göreceği yoğun ilgi ile zamanla herkese açık, toplumsal bir yapıya dönüşeceğini öngörüyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4242 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/WhatsApp-Image-2026-01-18-at-07-768x1024.jpg" alt="" width="576" height="538" /></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Gençlere verebileceğim en kritik tavsiye, trendleri takip ederken kendi imzalarını korumaları gerektiğidir. Çağı yakalamak elbette önemli. Ancak herkesin aynı dili konuştuğu bir dünyada farklılaşmak zorundasınız.”</span></p></blockquote>
<p><strong>D.T: Canva topluluk elçisi olarak genç üreticilerle çok yakın çalışıyorsunuz. Peki, günümüz gençlerinde en sık gözlemlediğiniz ihtiyaçlar ya da beklentiler neler?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> İhtiyaçlara gelmeden önce gençlerin güçlü olduğu yanları konuşmak isterim. Bugünün gençleri dijital araçları kullanma konusunda son derece yetkinler. Hızlılar, cesurlar ve denemekten asla korkmuyorlar. Ancak gözlemlediğim asıl eksiklik; teknik beceride değil, bu becerinin ne için kullanılacağında yatıyor. Yani vizyon ve anlam noktasında bir arayışları var. Çünkü artık sordukları soru, “Bu aracı nasıl kullanırım?” değil, “Hikâyemi nasıl kurgularım?” oluyor. İşte bu süreçte kuru bir yol haritasından ziyade, yaptıkları işin niteliğini artıracak yapıcı geri bildirim ve gerçek bir rehberliğe ihtiyaç duyuyorlar.</p>
<p><strong>D.T: Tasarım veya iletişim alanında kariyer hedefleyen bir öğrencinin dijital araçlarla ilişkisinde sizce en kritik noktalar nelerdir?</strong></p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4243 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/bae0gochs099d13tw4u67epltezz-1024x684.jpeg" alt="" width="677" height="436" /></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Gençlere verebileceğim en kritik tavsiye, trendleri takip ederken kendi imzalarını korumaları gerektiğidir. Çağı yakalamak elbette önemli. Ancak herkesin aynı dili konuştuğu bir dünyada farklılaşmak zorundasınız. Benzer bir denge yapay zekâ kullanımında da geçerli. Bu araçları işin yaratıcısı değil, sadece düşünme sürecini hızlandıran bir asistan olarak görmeliler. Çünkü duyguyu ve insani dokunuşu işe katmak hâlâ insanın görevi.</p>
<p>Son olarak, tasarımın asla hikâyenin önüne geçmemesi gerektiğine inanıyorum. Önce hikâye kurgulanmalı, tasarım onun üzerine inşa edilmeli. Ben bir işe baktığımda, “O duyguyu yakalıyor muyum?” diye sorarım. Bu, özellikle bizim coğrafyamızda çok kritik. Çünkü toplumumuz kararlarını genellikle duygularıyla alıyor ve sosyal bağlara önem veriyor. Dolayısıyla insanımıza ulaşmanın yolu sadece kusursuz görsellerden değil, duygulara dokunan sahici hikâyelerden geçiyor.</p>
<p><strong>M.B.A: Canva tasarımı demokratikleştirirken aynı zamanda uygulayıcıyı vasıfsızlaştırıyor mu? Her yerde gördüğümüz tek tip şablonlar bir yana, maskeleme ve katman gibi teknik uzmanlık gerektiren süreçlerin tek tuşla halledilmesi, işin zanaatini öldürüp tasarımcıyı sıradanlaştırmıyor mu?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Aslında bir vasıfsızlaştırma söz konusu değil. Canva’nın tasarımcılarla bir derdi yok, aksine onları işin mutfağına yerleştiriyor. Sistemdeki binlerce şablon, kurulan, içerik üreticisi ekosistemi sayesinde yine tasarımcıların elinden çıkıyor. Hatta saniyede 400’e yakın şablon yüklendiğini söyleyebilirim. Buradaki asıl amaç profesyonel tasarımcıyı denklemden çıkarmak değil, teknik becerisi veya bütçesi olmayan kitleye görünür olma fırsatı sunmak. Yani ortada bir çatışma yok, tarafların birbirini beslediği bir iş birliği var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Canva’nın tasarımcılarla bir derdi yok, aksine onları işin mutfağına yerleştiriyor. Sistemdeki binlerce şablon, kurulan, içerik üreticisi ekosistemi sayesinde yine tasarımcıların elinden çıkıyor. Hatta saniyede 400’e yakın şablon yüklendiğini söyleyebilirim.”</span></p></blockquote>
<p><strong>M.Ö:</strong> Ben mesleğin sanat ve ileri tasarım boyutunun bu durumdan zarar göreceğini düşünmüyorum. Çünkü profesyonel tasarımcının artık çok daha büyük işler ortaya koyması gerekiyor. Platformdaki üretimler daha çok sosyal medya yönetimi ve promosyon gibi günlük ihtiyaçlara yönelik pratik çözümler. Yani orada icra edilen tam anlamıyla bir sanat değil. Bir ürünün lansmanı için stratejik ve sanatsal derinliği olan bir billboard tasarlamakla, hazır şablon kullanmak arasındaki farkı doğru konumlandırmak gerekir. Bizzat şahit olduğum örnekler var. Tanıdığım bazı grafi k tasarımcılar yapay zekâ araçlarını öyle ustaca kullanıyorlar ki, ortaya çıkan dijital çıktı inanılmaz bir sanat eserine dönüşüyor. Yani teknolojiyi bir tehdit olarak değil, kendilerini farklılaştıran bir enstrüman olarak kullanıyorlar. Bu araçlar sayesinde bambaşka bir seviyeye ulaştılar. O yüzden bu teknolojilerin tasarımcıyı vasıfsızlaştırdığını değil, tam tersine onlara destek olduğunu ve yepyeni yaratıcılık alanları açtığını düşünüyorum.</p>
<p><strong>D.T: Yapay zekâ araçlarının kullanımından bahsetmiştiniz. Peki bu teknolojinin hayatımıza girmesiyle birlikte yaratıcı üretim süreçlerinin başta Canva’da olmak üzere nasıl dönüştüğünü düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> En temel dönüşüm bize kazandırdığı hız ve zaman oldu. Yapay zekâ operasyonel süreçleri üstlenerek teknik yükü hafi fl etti. Bu da bize asıl işimiz olan anlam üretimine odaklanabilmemiz için muazzam bir düşünme alanı açtı. Yani araçlar hızlandı, bizimse derinleşmek için vaktimiz arttı. Ayrıca yapay zekâ hayatımın her anında, 7/24 benimle diyebilirim. Ancak kullanırken çok dikkat ettiğim bir nokta var. Eğer bu araçları sık kullanıyorsanız, yapay zekâ tarafından üretilmiş bir metni hemen ayırt edebiliyorsunuz. Lider konuşmalarında, basın bültenlerinde veya proje metinlerinde o mekanik cümle kalıplarını gördüğüm an anladığım için bir kontrol sitesine ihtiyaç bile kalmıyor. Bu yüzden ben üretim sürecine mutlaka kendimden bir şeyler katıyorum. Kastettiğim, hikâyeleştirmek ve o duyguyu, araca, doğru tarif etmek. Örneğin toplumsal cinsiyet eşitliği hassasiyeti olan bir metin yazacaksam, ona dikkat etmesi gereken kuralları ve rehberi baştan veriyorum. Yani onu daha insani duygularla düşünmeye sevk edecek promptlar giriyorum. Evet, bana inanılmaz hız kazandırıyor ama ben sadece hızla yetinmeyip işin içine o insani duyguyu, anlamı ve hikâyeyi katarak ilerliyorum.</p>
<p><strong>D.T: Ben biraz da işin mutfağını merak ediyorum. Biz kullanıcılar sisteme girdiğimizde sunumdan Instagram hikâyesine kadar binlerce hazır şablonla karşılaşıyoruz ve seçip kullanabiliyoruz. Peki bu devasa içerik havuzunu kimler, nasıl oluşturuyor? Arka planda nasıl bir tasarım ağı var ki bu kadar büyük ve çeşitli bir üretim sürekli olarak önümüze gelebiliyor?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> O gördüğünüz binlerce şablonun arkasında aslında dünyanın dört bir yanındaki tasarımcılar var. Her bölgenin ve dilin kendi tasarımcı havuzu bulunuyor. Türkiye için de durum aynı. Belli kriterleri karşılayan tasarımcılar sisteme dâhil oluyor ve o gördüğümüz içerikleri üretiyor. Yani sistem, tasarımcıların beslediği canlı bir yapı.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-4244" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20.png" alt="" width="1996" height="398" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-200x40.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-300x60.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-400x80.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-600x120.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-768x153.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-800x160.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-1024x204.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-1200x239.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20-1536x306.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Ekran-Resmi-2026-01-18-08.30.20.png 1996w" sizes="(max-width: 1996px) 100vw, 1996px" /></p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4245 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/mn-768x1024.jpg" alt="" width="522" height="588" /></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Bir de aklıma gelen önemli bir yenilikten bahsedeyim. Henüz Türkiye’de yok ama Avrupa’da şu an kullanılıyor. Artık iş sadece dijitalle sınırlı değil. Mesela bir bardak veya tişört mü tasarladınız? Uygulamadan hiç çıkmadan bunu üreticiye gönderip kapınıza kadar kargolatıyorsunuz. Canva’nın amacı tam olarak bu. İnsanların başka bir araca ihtiyaç duymadan, tasarımdan üretime kadar tüm süreçlerini tek bir platformda çözmelerini sağlamak.</p>
<p>Özellikle sosyal medya ile ilgilenen gençler için çok kritik bulduğum “Canva Growth” özelliği geldi. Bu özellik sayesinde dijital pazarlama sürecini uçtan uca, hem de yapay zekâ desteğiyle yönetebiliyorsunuz. Sistemi şöyle anlatayım; örneğin Canva’ya kendi markamın web sitesi linkini bırakıyorum ve o andan itibaren sistem benim için çalışmaya başlıyor. Linki analiz edip en uygun reklam tasarımını üretiyor, hedef kitlemi belirliyor ve hatta o reklam için kullanmam gereken en etkili metni bile yazıyor. Sonunda bana dönüp, “Senin için en etkili yol haritası bu” diyerek bir öneri paketi sunuyor.</p>
<p>Tabii az önce konuştuğumuz gibi, işi tamamen yapay zekâya bırakmıyorum. O öneriyi alıp üzerinde kendi küçük dokunuşlarımı yapıyor ve son kararı öyle veriyorum. Dahası, süreç sadece üretimle de sınırlı değil. Reklam hesabınızı bağlayıp doğrudan platform üzerinden reklamı yayına alabiliyorsunuz.</p>
<p>İşin en güzel kısmı ise kampanya sonrası verilerin analiz edilip size içgörüler sunması. Örneğin sistem size, gelecek sefer şu tasarımı kullan, daha yüksek geri dönüş alırsın gibi stratejik yönlendirmeler yapıyor. Durum artık basit bir Instagram postu hazırlamanın çok ötesine geçti. Yapay zekâ entegrasyonu ile birlikte, tasarım ve dijital pazarlamanın tamamını kapsayan ve kendini sürekli besleyen bir platforma dönüştü.</p>
<p><strong>M.B.A: Peki her şeyi biz seçiyor gibi görünsek de hem ortaya çıkan ürüne hem de üretme eyleminin kendisine yabancılaşmıyor muyuz?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Hayır, burada belirleyici faktör sizin bakış açınız. Sadece tuşa basıp beklediğinizde zaten özgün bir iş çıkmıyor. Süreç, sizin o promptu nasıl işlediğiniz ve yönlendirmelerinizle şekilleniyor. Yapay zekâ bizi sadece teknik yükten kurtarıyor. Bence bu, ürüne yabancılaşma değil, ürünü zihinsel olarak daha derinden kavramaktır.</p>
<p><strong>M.B.A: Bu durum, kamera tutmadan film çekmeye benzemiyor mu? Çünkü sistem bana, “Bu reklamı böyle kurgulaman daha mantıklı olur” dediğinde ona karşı çıkacak iradem zayıflıyor ve mantıklı olana teslim oluyorum. Sistemin sunduğu doğruya boyun eğiyorsam ve teknik hâkimiyetim de yoksa, ben bu üretim sürecinin öznesi miyim yoksa sadece onaylayıcısı mı?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Tam bu noktada Türkiye’deki ve dünyadaki Canva Elçileri olarak biz devreye giriyoruz. Bizler bireylere, topluluklara ve girişimcilere sadece tuşlara basmayı değil, aracı kendi marka ruhuyla ve kimliğiyle nasıl harmanlayacaklarını öğretiyoruz. İnsan, doğası gereği sistemle baş başa kaldığında tembelleşebiliyor veya yaratıcılığı kilitleniyor; ancak unutmayın, güç hâlâ sizin elinizde. Yapay zekânın sunduğu ilk görsel, markanızı asla tam olarak yansıtmaz. Sizin araya girip renk kodlarıyla, fontlarla ve kurumsal kimliğinizle hamura şekil vermeniz gerekir. Dolayısıyla şu anki haliyle insanı vasıfsızlaştırdığını düşünmüyorum. Eğer teknoloji birkaç yıl sonra işi bizden tamamen alacak noktaya gelirse, o zaman da bırakalım yapsın derim.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Sadece tuşa basıp beklediğinizde zaten özgün bir iş çıkmıyor. Süreç, sizin o promptu nasıl işlediğiniz ve yönlendirmelerinizle şekilleniyor. Yapay zekâ bizi sadece teknik yükten kurtarıyor. Bence bu, ürüne yabancılaşma değil, ürünü zihinsel olarak daha derinden kavramaktır.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4247 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Meltem-Ozpecel-scaled-1-475x1024.png" alt="" width="258" height="612" /></p>
<p><strong>D.T: Teşekkür ederim. Eklemek istediğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p><strong>M.Ö:</strong> Öncelikle şahane bir iş yapıyorsunuz. Sizlerin de söylediği gibi yapay zekânın, yapay videoların, makalelerin, içeriklerin olduğu bir dünyada bir araya gelip kolektif bir şekilde etkili içerikler üretmek için çaba sarf ediyorsunuz. Ben size emeklerinizden dolayı teşekkür ediyorum. Sonuçta sanat, sanat içindir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/tasarimda-firsat-esitligi-canva-turkiye-meltem-ozpercel/">Tasarımda Fırsat Eşitliği “Canva Türkiye” &#8211; Meltem Özperçel</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/tasarimda-firsat-esitligi-canva-turkiye-meltem-ozpercel/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Didik Didik Freud: Bilimsel Bir Peri Masalı’nın Anatomisi &#8211; Şenol Ayla</title>
		<link>https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2026 13:45:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Açık]]></category>
		<category><![CDATA[Açık Radyo]]></category>
		<category><![CDATA[Apaçık]]></category>
		<category><![CDATA[Apaçık Radyo]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel Bir Peri Masalı]]></category>
		<category><![CDATA[Didik Didik]]></category>
		<category><![CDATA[Didik Didik Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Gradiva]]></category>
		<category><![CDATA[Gradiva'nın Yürüyüşü]]></category>
		<category><![CDATA[Melankoli]]></category>
		<category><![CDATA[Öidipus]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[Psikiyatri]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Şenol Ayla]]></category>
		<category><![CDATA[Serol]]></category>
		<category><![CDATA[Serol Teber]]></category>
		<category><![CDATA[Sigmund]]></category>
		<category><![CDATA[Sigmund Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik Fikret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4128</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Zülaysu Altındal Nöro-Psikiyatri uzmanı Serol Teber ile Freud’u biyografik bir anlatımla radyoya taşıyan Şenol Ayla’nın radyoculuğa başlama hikâyesini, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala dinlenen “Didik Didik Freud” programını, psikanalizi ve Apaçık Radyo’yu Şenol Ayla’nın ağzından dinledik. Zülaysu Altındal: Merhabalar. Hoş geldiniz. Şenol Ayla: Merhaba. Hoş bulduk. Z.A: Burada olduğunuz için öncelikle çok mutlu olduğumu söylemeliyim.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/">Didik Didik Freud: Bilimsel Bir Peri Masalı’nın Anatomisi &#8211; Şenol Ayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Zülaysu Altındal</strong></em></p>
<blockquote><p>Nöro-Psikiyatri uzmanı Serol Teber ile Freud’u biyografik bir anlatımla radyoya taşıyan Şenol Ayla’nın radyoculuğa başlama hikâyesini, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala dinlenen “Didik Didik Freud” programını, psikanalizi ve Apaçık Radyo’yu Şenol Ayla’nın ağzından dinledik.</p></blockquote>
<p><strong>Zülaysu Altındal: Merhabalar. Hoş geldiniz. </strong></p>
<p><strong>Şenol Ayla:</strong> Merhaba. Hoş bulduk.</p>
<p><strong> Z.A: Burada olduğunuz için öncelikle çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Biz her ne kadar sizi tanısak da izleyicilerimiz için sormak isterim: Şenol Ayla kimdir? </strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Sizlerle birlikte bu sohbeti yapıyor olmaktan gerçekten mutluyum. Ben aile hekimiyim, tıp doktoruyum yani. Uzun zamandır sağlık iletişiminde medikal direktör olarak çalışıyorum. Ancak siz beni “Didik Didik Freud” programıyla tanıyorsunuz.</p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud’dan bahsetmişken, Serol Teber’i sormak isterim. Yollarınız nasıl kesişti ve sizin deyiminizle; Hindistan’a gitmek için yola çıkıp Amerika’ya varmak nasıl bir maceraya dönüştü?</strong></p>
<p><strong> Ş.A:</strong> Serol Teber gençliğimden beri tanıdığım bir psikiyatrist ve yazardı. Kitaplarını çok sevdiğim ve altını çizerek okuduğum bir yazardı. İlk kez 2002 yılında, Türkiye’ye geldiğinde tanıştık. Almanya’da yaşıyordu. Üniversite eğitiminden sonra Almanya’ya gitmişti ve tanıştığımızda 64 yaşındaydı. İki tane kitap yazmıştı; biri Freud, biri de Tevfik Fikret ile ilgiliydi. Bu iki yazarı, Türk okurla buluşturmak için dönmüştü. Ben de bu vesileyle tanışmıştım. O dönemde bir yayınevinde çalışıyordum ve onun kitaplarını basmak istiyorduk.</p>
<p>Serol Teber de kitaplarının psikiyatri üzerine yayın yapan bir yayınevinde basılacağına sevinmişti. Onun kitaplarını okuma ve bu kitapların hazırlığı için beraber çalışma şansım oldu. Kitaplar üzerine okumalar ve çalışmalar yaptığımız dönemde, Açık Radyo’da Freud ile ilgili bir program tekfili aldığını ve benimle birlikte yapmak istediğini söyledi. Bu beni çok heyecanlardırdı ancak çok da korkuttu. “Ben Freud hakkında ne konuşabilirim? Serol Teber gibi çok yakında Freud’la ilgili kitabı çıkacak biriyle konuşacak kişi ben olabilir miyim?” Bu korkuyu yaşadım ve Serol Teber’e de söyledim: “Bu benim yapabileceğim bir şey değil, çok iyi bir fikir, seni destekliyorum ama karşında konuşacak kişi ben değilim.” Serol Teber çok kibar bir insandı ve bana: “Yok, sen bunu yaparsın, konuya da hakimsin. Kitabı okudun, neler konuşacağımızı aşağı yukarı tahmin ediyorsun. Bunu senin yapmanı istiyorum.” dedi. Ben yapamayacağımı ve ona başka birini bulacağımı dile getirerek birkaç hafta utanarak oyalanmıştım. Sonunda beni ikna etti. “Bunu yapacak kişi sen olabilirsin çünkü ikimizin konuşmasını istiyorum” dedi. Ben de en sonunda korkarak da olsa ikna oldum.</p>
<p>Keşke onu haftalar boyunca üzmeyip hemen kabul etseydim. Çünkü sınav gibi korkunç bir şey olmadı. Ben program boyunca kısmen bildiğim konular hakkında onun derin bilgisinden bir şeyler öğrenmek üzere soru soran bir insan konumundaydım. Böylece 2004 yılında bu programa başladık. Öyle büyük bir hazırlık dönemi olmadı. Onun notlarını ve el yazmalarını zaten okumuştum. Konuya tamamen hakim olmasam da bir fikrim oluşuyordu.</p>
<p>Açık Radyo’nun o zamanki stüdyosu Harbiye’deydi. Çok katlı bir binaydı. Program yapacağımız stüdyoyu bize gösterdiler ve program sürecinden bahsettiler. “Dokuz dakikada bir ara verilecek ve müzik dinletisi başlayacak.” Serol Teber, topluluk önünde ders vermiş, konuşmalar yapmış, seminerlere katılmış bir insandı ancak radyo değişik bir yerdi. Bir stüdyoda birbirimizle konuşuyorduk. Karşıda bir cam ve bir teknik masa vardı. Canlı yayın değildi ancak bu bize çok değişik bir heyecan vermişti. Hele dokuz dakikada bir susmamız gerektiği için epey heyecanlanmıştık. Saatimizi hazırlamış hatta dakikaları görmek için yazmıştık. O dokuz dakikanın bizim için nasıl önemli bir engel olduğunu şimdi anlıyorum. Çünkü ilk programda ne konuşacağımızdan çok kendimizi o dokuz dakikaya ayarlamıştık. Dokuzuncu dakika gelirken bir hareket belirleyelim ve öyle yapalım gibi konuşmalar yapmıştık. Programı nasıl yapacağımızı öncesinde konuşmuştuk ancak günler süren bir hazırlık değildi. İlk bölüm için Harbiye’de buluştuğumuzda, hemen kapı önünde “Programı niye yapıyoruz, ondan bahsederiz.” diye kararlaştırmıştık. Soracağım sorular ve konumuz olan Freud’a giriş kısmı belliydi. Araya konulacak müzikleri de getirmiştik. O zamanlar dijital müzik olmadığından, plak ve CD’ler getirerek “Bunun 3.üncü parçası, bunun şu kısmı…” diye teknik masaya teslim ediyorduk. Aralarda bu parçalar dinletiliyordu. İlk programı bitirip çıktığımızı hatırlıyorum, nasıl olduğunu bilemiyorduk. Bize kayıtları da hemen teslim etmemişlerdi. Hiç bilemeyerek ikinci program için ertesi gün tekrar stüdyoya geldik.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-4149" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1271" data-wp-editing="1" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-200x99.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-300x149.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-400x199.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-600x298.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-768x381.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-800x397.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-1024x508.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-1200x596.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-1536x763.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<blockquote><p><em>“Tevfik Fikret ve Freud ne alaka? Neden bu ikisi diye sorabilir insan. Ben de sormuştum. O da ‘Ben bu iki melankolik insanın ortak noktalarını anlattım.’ demişti.”</em></p></blockquote>
<p>Program her hafta yayınlanacaktı ancak Serol Teber Almanya’da yaşadığı için biz onun geldiği haftalarda beş veya altı program kaydetmeye çalışıyorduk. Bu yüzden ertesi gün de kayıt için tekrar stüdyoya gittik. Peş peşe konuşmak sağlam bir kafa ve ruh hali gerektiriyordu. Öte yandan araya bir zaman girmediği için dünkü sohbete devam ediyor gibi olmak bizim için daha faydalı oluyordu. Fakat kayıt sırasında şöyle şeyler de oldu; yaz olmasına rağmen soğuk algınlığı olmuştum. Arka arkaya kayıt aldığımızdan beş hafta boyunca burnum tıkalı program yapmış oldum. Bunun gibi komik şeyler de oldu ama biz kendi konuştuğumuz şeylere yoğunlaşarak “Bak bu konuyu atladık, bir sonrakine bunu da söylesek mi?” diye içeriğini de biraz yolda oluşturarak 26 haftalık çok güzel bir kayıt süreci geçirdik. Bizim programımız yıllar sonra Açık Radyo ve Can Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Bu program ile yaptığımız işin neden olduğuna dair en önemli kısım, Serol Teber’in ilk programımızda da açıkladığı gibidir. Kitabın önsözünde de vurgulamıştım, izninizle okumak isterim: “Bu program sadece psikiyatri ve Freud’la ilgili değil. Hayatla, ölümle, her şeyle ilgili bir program olacak ve Kristof Colombvari bir serüvene başlayacağız. Bu Hindistan’a diye yola çıkıp Amerika’ya varmaktır. Bu güzel bir yanılsamadır. Oysa Hindistan’a diye yola çıkıp Hindistan’a varmak kötüdür.” Ben bunu ilk söylediğinde çok anlamamıştım. Güzel bir şeydi ama ben bunu 26 haftanın içinde yol alırken anladım. Freud’u konuşmaya başladık ama onun içinde hayat, ölüm, depresyon, melankoli, heyecanlar gibi birçok şey vardı. Freud’un peşinde giderken arkeolojiye baktık, edebiyata baktık, oradan sinemaya atladık. Bir sürü şeyi konuştuk. Hakikaten Freud diye çıktığımız yolda bizim Hindistan’a değil, Amerika’ya gittiğimizi hissettim. Belki dinleyiciler için de öyle oldu diye düşünüyorum.</p>
<div class="mceTemp"></div>
<div id="attachment_4146" style="width: 1034px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4146" class="wp-image-4146 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1024x640.png" alt="" width="1024" height="640" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-200x125.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-300x188.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-400x250.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-600x375.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-768x480.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-800x500.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1024x640.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1200x750.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1536x960.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-4146" class="wp-caption-text">Nöro-psikiyatri uzmanı Serol Teber</p></div>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı: Serol Teber’in, Freud ve Tevfik Fikret’e olan özel ilgisinin nasıl oluştuğunu ve onlar üzerine çalışmaya nasıl karar verdiği hakkında bir bilginiz var mı?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Doğrusu Serol Teber’in kitaplarını okumuştum ama bunlara nasıl vardığını, o yolu nasıl aldığını ve kitaplaştırma sürecine gittiğini bilmiyordum. Burada görmüş oldum. Freud’la ilgili bir şeyler yazmak için yola çıktığında o da benzeri bir serüven yaşamış. Freud’un gittiği her yere gitmiş. Roma’ya, Londra’ya, Viyana’ya, Mısır’a… Onun esinlendiği birçok anahtar kelimenin peşine düşmüş ve büyük yolculuklar yapmış ve yıllar sürmüş bu hazırlık. Türkiye’ye gelip iki kitabını basmak istiyordu demiştim. Biri <em>Bilimsel Bir Peri Masalı Freud</em> üzerineydi diğeri ise <em>Ayşiyan’daki Kahin &#8211; Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası’ydı</em>. Tevfik Fikret ve Freud ne alaka? Neden bu ikisi diye sorabilir insan. Ben de sormuştum. O da “Ben bu iki melankolik insanın ortak noktalarını anlattım.” demişti.</p>
<p>Kendisi de melankolik bir insandı. Onlarla örtüşen yanları vardı. Onlarda görüp kendisine kızdığı şeyler, didiklediği huyları, davranışları, yaşadıkları vardı. Kitaplarını hazırlarken bu kişilerin yaşadığı yerlere gitmişti. Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki evine defalarca gitmiş, onun resimlerini, kitaplarını okumuş, notlar almıştı. Orada oturup onunla bağ kurmaya çalışmıştı. Yoğun yolculuklardan geçerek hazırlamıştı kitaplarını. Onun bu iki melankolik insan hakkında kitap yazmasını, program sürecinde kendisinin de melankolik olduğunu gördüğümde anladım.</p>
<blockquote><p>“O dönemde kim dinledi, kim ne söyledi, ne düşündüler, ne hissettiler… Bunları bilemiyorduk. Serol Teber’in ve benim birkaç arkadaşım, ‘Çok güzel oldu, harika elinize sağlık.’ diyordu. Biz de ‘Bunlar bizi çok seviyor, kırmak istemiyorlar.’ diye düşünürdük. Kaç kişinin dinlediğini bilmiyorduk. Podcast yoktu, dijital kayıt yoktu.”</p></blockquote>
<p>Ama Serol Teber asla içine kapalı, mutsuz, her şeye negatif bakan bir insan değildi. Çok canlı, yaşam dolu fakat gördüğü negatif durumlardan etkilenen bir insandı. Bunları görebilmesinin sebebi de algıları açık, hassas biri olmasından kaynaklanıyordu. Bu kitapları okuyunca ve onunla tanışınca melankolinin ne olduğunu da daha iyi anlamıştım. Yani bu programda sadece Freud değil, aynı zamanda Serol Teber’i tanıyordunuz. O iki kısa sene içerisinde gördüğüm kadarıyla bana ve dinleyenlere merak kapıları açan, yol gösteren, kendiyle ilgili bir şeyler ortaya koyan biriydi. Ben de bunu süreç içinde anladım. Neye kalkıştığımızı çok bilmeyerek yola çıkmıştım ama gayet mutlu bir süreç oldu benim için.</p>
<p><strong>M.B.A: Kitabın içinde geçen “Freud’u atomize ediyoruz.” İfadesine bakınca yoğun bir kuramsal bilgi alacağız sanılıyor. Fakat işin içine girince hayata temas eden, daha gündelik bir anlatım ile karşılaşıyoruz. Bunu bilimsel bir anlatıma, metodolojiye girmeden verebilmek çok güzel.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Yola kuramsal bir şey anlatmayacağız diye çıkmıştık. Beni rahatlatan şey de oydu çünkü kuramlara asla hakim olamazdım. Kaç kitap okusam da, kaç fırın ekmek yesem de orada onunla tartışamazdım. Programda ele aldığımız insan Freud’du. Yetersizlikleri, müzik sevmeyişi, edebiyata hayranlığı, çorapları, insan ilişkilerindeki tuhaf diyebileceğimiz tutumları… Tüm bunlar onu gerçek bir insan haline getiriyordu. Mesela Oidipus Kompleksi’ni ortaya çıkarırken, nasıl bir yoldan geçtiğini konuştuk. Kuram anlatan bir şekilde yapmadık bunu; o dönemler neler yaşadığını, neler okuduğunu konuşarak daha anlaşılır bir şekilde ele aldık. Belki kuramsal bir şeyler de çıkarılabilir içinden ama onlar kuru cümleler olmadı. Freud’un nasıl düşündüğü, fikirlerinin nasıl aklına geldiği, yaşadıklarının neleri ortaya çıkardığıyla birlikte anlatıldığı için program bence daha kolay ve anlaşılır hale geldi. Sonuçta psikolojiyi hiç bilmeyen insanlar da bu programı dinledi. Tabii sene 2004’tü bu programı yaptığımızda. O dönemde kim dinledi, kim ne söyledi, ne düşündüler, ne hissettiler… Bunları bilemiyorduk. Serol Teber’in ve benim birkaç arkadaşım, “Çok güzel oldu, harika elinize sağlık.” diyordu. Biz de “Bunlar bizi çok seviyor, kırmak istemiyorlar.” diye düşünürdük. Kaç kişinin dinlediğini bilmiyorduk</p>
<p>Podcast yoktu, dijital kayıt yoktu. Tam saatini ne yazık ki hatırlamıyorum ama pazartesi 11:00’de programın başladığını anımsıyorum. O saatte o hafta olan bölümü dinlemezseniz kaçırıyordunuz. Bir sonraki hafta yakalarsanız dinliyordunuz. Bizim için çok güzel zamanlardı. Programı kapattığımızda bizi kim dinledi, ne hissetti, onları çok anlayamadık ama bu projeden çok mutlu olmuştuk. Anlatmayı sevdiğimiz ve süreç çok hoşumuza gittiği için devamını getirelim diye karar verdik. O da yine Serol’un fikriydi. “Didik Didik Stanley Kubrick” programı yapalım diye düşünmüştük. Bu sefer hiç hayır demeden hemen yaparız diye kabul etmiştim. Hatta son birkaç kaydımız sırasında bununla ilgili notlar alıp, hangi filmleri önce izleyelim diye planlar yapmıştık.</p>
<p>Ama sizin de bildiğiniz gibi ne yazık ki, aynı yıl içinde, program bittikten birkaç hafta sonra Serol Teber’i kaybettik. Onun için didik didik diğer insanları kaçırdık. O kadar heveslenmiş ve iştahlanmıştık ki, Didik Didik Stanley Kubrick’ten sonra da didik didik kimi konuşalım diye düşünmeye başlamıştık. Bizim için birilerini didiklemek, bir yandan kendimizi de didiklemekti. Çünkü o yolculuk içinde kendimize ait bir sürü değişik şey öğrendiğimizi de biliyorum. Kendimle ilgili yakaladığım çok oldu. Serol için olduğunu da biliyorum…</p>
<p><strong>Z.A: Peki neden Freud ve psikanaliz? Neden bu kadar karmaşık ve kendini didikleyen birisi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Freud’un hayatımızın birçok yerinde etkisi, gölgesi ve bir parmağı olduğunu çok geç anladım. Kıskançlıklar, gördüğümüz rüyalar, dil sürçmeleri, psikanaliz ve sanatta ondan etkilenen başlı başına sürrealizm akımı gibi birçok yere uzanan dalları var. Freud fotoğrafl arda gördüğümüz sadece o ciddi bakan adam değil. Espriler yapan, kültüre kadar sirayet etmiş özellikleri ve çalışmaları olan bir insan. Serol için onun üstüne konuşmak çok eğlenceliydi. Gittiği yolların peşinden gitmesi; Roma’da ve Pompei’deki harabeler, heykeller, Rosetta Taşı’ndan çıkarılan sonuçlar, rüyaların yorumlanması, dil sürçmeleri… Bunların hepsi aslında hayatımızda gündelik olarak yaşadığımız, komik karşıladığımız, bazılarında paniğe kapıldığımız, içimizde birisinin olduğu ama bizim bunu çok bilmediğimiz, o içteki kişiyle karşılaştığımız hoş durumlar. Bunlara bakmayı bilirsek kendimizle ilgili de birçok şeyi ortaya çıkarabiliyoruz.</p>
<blockquote><p>“Dijital kayıtlardan sonra birçok insan bana ulaştı ve hepsi kendisinde bir şeyler bulduğunu söylüyordu. Belki başta sorduğunuz ‘neden Freud’ cevabı burada saklıdır. İnsanlar kendisiyle ilgili şeyleri anlamaya başlıyorlar.”</p></blockquote>
<p>Bir de bunları görmeyi bilen başka biri varsa, insanın kendisini tanıyorum sandığı kişiden başka biri olabildiğini görmesi çok güzel ve heyecanlandırıcı. Ben buyum diye tanımlayamıyorsunuz, tanımlasanız bile eksik kalıyor. Bilinç dışımızda yaşananlar, rüyalarımızda ortaya çıkan bastırdığımız duygular, dile getirmediğimiz isteklerimiz, benliğimizin nasıl olduğuyla ilgili arayışlarımızın her zaman çok başarılı sonuçlanmaması gibi şeyler de var. Sanıyorum bu programı dinleyenler de bunlarla ilgili merakı olan, kendisini ve başkasını didiklemeyi sevenler oldu. Program yayınlandığında kaç kişinin dinlediğini bilemiyorduk ama on yıl sonra dijital olarak tekrar yayınlandı. Bu sefer Açık Radyo’nun kayıtlarından herkes istediği saat erişebildi. Bu çok büyük bir lükstü. Artık dinleyicilerin ne hissettiklerini, geri bildirimlerini, kaç kişinin dinlediğini, ilgi çekip çekmediğini öğrenebildim. Ne yazık ki, bu bilgileri Serol öğrenemedi ama ben bu kadar fazla insanın bunu dinlemesine çok şaşırdım.</p>
<p>Sizin sorduğunuz soru gibi “Neden Freud? Niye insanlar Freud’u dinliyor?” sorusunu ben de kendime sordum. Evet tatlı konuşuyordu Serol Teber. Belki güzel de iletişim içerisindeydik ama sonuçta Freud’u anlatıyorduk; Oidipus kompleksini konuşuyorduk, psikanalizi konuşuyorduk. Neden yüz binlerce -hatta milyona yaklaşan- insan bunu dinliyor? Ben de çok düşünüp içimden tartışmıştım. Dijital kayıtlardan sonra birçok insan bana ulaştı ve hepsi kendisinde bir şeyler bulduğunu söylüyordu. Belki başta sorduğunuz “neden Freud” cevabı burada saklıdır. İnsanlar kendisiyle ilgili şeyleri anlamaya başlıyorlar. Anlamasalar da sormaya başlayabiliyorlar. İşte bu Hindistan’a yola çıkmak ve Amerika’yı keşfetmek. Bu çok heyecanlı ve keyifli bir yolculuk. Her zaman mutlulukla bitmiyor. Acı da verebiliyor insana ama bir kere yolan çıkan geri dönmüyor ve o merak kapılarının peşinden gidiyor. O denizden gidiyor, o gemiyle, o yolları geçmeye çalışıyor.</p>
<p>Eğer Serol Teber bu geri bildirimleri duysaydı tahmin ediyorum ki şöyle derdi: “Yok canım öyle değildir.” Çünkü çok nazik ve mütevazı bir insandı. Ona bir övme cümlesi söylediğinizde mutlaka çok alttan alır, utanır ve rahatsız olurdu. Bak Serol bu kadar insan dinlemiş ve bunları söylüyorlar deseydim: “Yok canım gerçekten mi? Ne yaptık? Gerçekten mi?” diyeceğine eminim. Ama çok mutlu olurdu. Çünkü kendisinin geçtiği o yoldan başkalarının da geçtiğini bilmek onun hoşuna giderdi. Zaten bu kitapları yazmaktaki amacı da oydu. Birileri okusun, sonuçlar çıkarsın ve bir yere varsın. Bence Freud da burada bunlara hizmet eden melankolik bir kişilikti. Aynı şekilde Tevfik Fikret de öyle.</p>
<p>Didik Didik Freud programının sonuna gelmek üzereydik, “Haftaya öldüreceğiz Freud’u. Ne yapacağız sonra?” diye konuşuyorduk. Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni sevgili Ömer Madra “Tevfik Fikret üstüne de konuşur musunuz?” demişti. Birkaç saat de onunla ilgili konuşalım diye programa başladık ve 6 saat sürmüştü. Freud’la çok ortak noktası vardı; Tevfik Fikret de hassastı, kötülüklerden çok etkilenen, dürüst ve acı çeken melankolik bir insandı. Bunları irdeleyip, onlar hakkında konuşmak Serol Teber’e de iyi geliyordu diye düşünüyorum. Melankolisini pek düzeltmiyordu ama benim gibi insanlar var ve onlar da bunları yapıyorlar duygusu ona iyi geliyordu. Ben melankolik bir insan değilim ama onları yakından tanıdım. Serol çok güzel sohbeti olan, dost bir insandı. Size her zaman doğruyu söyleyen ama bunu da asla kırmadan nazikçe yapabilen ender insanlardandı. Hani dost acı söyler derler ama acıtmadan da söyleyebiliyor aslında. Serol acıtmadan söyleyebilen bir insandı.</p>
<blockquote><p>“Wilhelm Jensen’in ‘Gradiva’ adlı eseri programda uzunca konuştuğumuz bir konuydu. Kitap, nedenini çok bilmediği bir dürtüyle Pompei’ye giden ve ‘Gradiva’nın Yürüşüyü’ adlı bir duvar rölyefinden çok etkilenen adamın öyküsünü anlatıyor.”</p></blockquote>
<div id="attachment_4145" style="width: 1034px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4145" class="wp-image-4145 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1024x864.png" alt="" width="1024" height="864" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-200x169.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-300x253.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-400x338.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-600x506.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-768x648.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-800x675.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1024x864.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1200x1013.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1536x1296.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-4145" class="wp-caption-text"><em>Gradiva&#8217;ın Yürüyüşü</em> Rölyefi</p></div>
<p><strong>Z.A: Freud’u psikanalizin babası olarak değil, bizler gibi kırılmaları olan biri gibi ele alma fikri nasıl ortaya çıktı? Böyle tarihsel anlamda önemli insanları bir ikon olarak değil de insan olarak ele almak nasıl bir farkındalık yaratıyor?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Tabii insan Freud’un da bizim gibi olduğunu düşünmüyor. Serol Teber bunu biliyordu ve düşünmüştü. Ben de okudukça, Serol’la konuşunca ve bu programı yaparken üstüne derinleşirken daha iyi anladım. Bize ait birtakım patolojileri, psikolojik durumları ya da normal psikolojileri ortaya koyarken, bir insan olduğu için kendisinden hareketle koyabiliyordu. O bir ikon değil, bizim gibi bir insan. Onun için rüyaları, dil sürçmeleri var… O her şeyi danışanlarında ve hastalarında görmüyor, kendisinin de deneyimlediği şeyler var.</p>
<p>Düşleriyle, geçmişiyle, bilinç dışıyla ilgili kendisini çok uğraştırmış, çok incelemiş, çok didiklemiş bir insan. Öyle olduğu için de bunlar ortaya çıkabilmiş. O da herhangi biri; müziği sevmiyor, evde müzik çalınmasını istemiyor, telefon zilinden bile nefret ediyor. Bu duvarda fotoğraf olarak gördüğümüz Freud değil. Bu bir insan. Freud sinirleniyor, çocuklarına kızıyor. Çok sert bir baba. Hatta çocukları yıllar sonra “Evet, biz özgürdük ama tek özgürlüğümüz babamızdan ölesiye korkmaktı.” diyorlar. O derece değişik bir insan. Değişik derken sevmeyeceğimiz bir insan. Oturup beraber sohbet etmeyi belki de istemeyiz -ya da isteriz bilmiyorum- ama o bir insan. Bunu anlıyoruz. Onlar bilim insanı ya da yazar olduklarında da insanlar. Bunu görmek güzel oldu.</p>
<p>Bana kalırsa özellikle gördüğü rüyalardan yola çıkması, anlamadığı birtakım dürtülerini ortaya koyması, psikanalizi ortaya koyarken katman katman geriye dönüp hayatını kazıyarak ortaya çıkarması… Bunlar polisiye gibi çok heyecanlı şeyler. Hatta polisiye deyince Sherlock Holmes’ten de örnekler almış bir insan. Edebiyattan, Hamlet’ten, Sofokles’ten, tiyatro oyunlarından çok esinlenmiş ve oralara bakarak da bir şeyler çıkarmış. Bu da onun bir insan olduğunu, bilim adamı diye onu bir kutuda değil de hayatın içinde görmemizi sağlıyor.</p>
<p><strong>M.B.A: Shakespeare’i çok seviyor, “bilimsel bir peri masalı” tabiri de ona olan düşkünlüğünden geliyor değil mi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Shakespeare’i çok seviyor. Hatta Shakespeare’in ve birçok sanatçının, bilim insanlarından daha önce bir şeyleri sezdiğini ve ortaya koyduğunu söylüyor. Hamlet’in babası öldüğü zaman bunu amcasının yapmış olduğundan şüphelenmesine rağmen emin olmadan karşı bir harekete geçmek için beklemesinden çok ektileniyor. Freud sadece bunun üstüne epey bir kafa yoruyor ve buradan çıkardığı bir sürü sonuç var. Bunları da görüyoruz programda. Orada Hamlet’e gidiyoruz, Shakespeare’i konuşuyoruz ya da <em>Babalar ve Oğullar’ı</em> konuşuyoruz. Bütün bunlar zaten o edebiyatçıların, sanatçıların hayatın içinden ortaya koydukları ve gerçek insanlar üstünden anlattıkları olası insan hikâyeleri. Freud’un farklarından biri de bu. Onlara bakarak bir sürü şey çıkarmış. Ben de program sırasında bildiğim Freud’dan başka bir Freud olduğunu gördüm. Okuduğu şeyler bilim kitaplarından çok edebiyat kitapları, arkeoloji, tiyatro eserleri, sanat eserleriyle ilgili yazılar, bunlar onun hayatında çok büyük yer tutuyorlar ve her biri kuramını geliştirmek için bir uyarı oluyor onun için.</p>
<p><strong>M.B.A: Sanırım “Bir gerçeği önce sanatçılar ve edebiyatçılar görür.” diye bir sözü de vardı. Bunu biraz açabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Tam cümleyi hatırlamıyorum ama dediği şey şuydu Freud’un: “Bir şeyi bilim insanlarından önce sanatçılar görür ve ilk onlar eserlerinde ortaya çıkarırlar.” Bunun neden böyle geliştiğini, buna giden yolun dürtülerini ve sonuçlarını ortaya koymazlar. Onlar bu insanlık durumunu sanatlarıyla, heykel, resim, edebiyat, tiyatro oyunu ve şiirleriyle ortaya koyar. Tüm bunlardan sonra bilim insanları burada bir şey varmış ve bir bilimsel temele oturabilir derler.</p>
<p>Freud da öyle yapmış. Wilhelm Jensen’in <em>Gradiva</em> adlı eseri programda uzunca konuştuğumuz bir konuydu. Kitap, nedenini çok bilmediği bir dürtüyle Pompei’ye giden ve <em>Gradiva’nın Yürüşüyü</em> adlı bir duvar rölyefinden çok etkilenen adamın öyküsünü anlatıyor. Freud da bunun peşine Pompei’ye gidip o rölyefi görüyor, onun karşısında oturuyor. Gradiva adlı kadının eteğini kaldırışı, ayağını uzatması ve romanda geçen olay örgüsünü bağlayıp buradan bilinç dışımıza ulaşmaya çalışıyor. Buradan hareketle, evet bu sanatçı bunu görmüş ve romanında yazmış ama bunu ortaya çıkaran da benim gibi bir bilim adamı oluyor. Zaten sanatçı onu ortaya koymuş. Büyük bir saygı duyuyor onlara. Bunların hepsinden de bir ipucu çıkarıyor ve polis gibi çalışıyor. Biz de bunlardan bahsetmiştik. Onun için de program bir dizi, film gibi akıyordu. Bir öykü anlatıp onun üstüne kuramından konuşuyorduk.</p>
<p><strong>Z.A: Sanırım günümüzde büyük otoriteleri insan olarak görme yeteneğimizi yitirdik. Freud’u bir otorite olarak az çok biliyoruz ama aslında evde nasıl biri? Nelerden hoşlanır? Bu odada olsa oturmak ve sohbet etmek ister miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Evet otoritelere bakışımız konusunda haklısınız ama bence otorite de biraz bunu istiyor aslında. Yani insan olarak görülmek istediklerini düşünmüyorum. Yemezler, tuvalete gitmezler, terlemezler gibi düşünmemizi istiyorlar. Ama bunu kaldırıp altına bakınca onları buna iten sebepleri de görebiliyoruz. Belki çocukluklarını bildiğimizde daha farklı sebepler de görüyoruz. Bana kalırsa bir bilim adamından ve bilimsel bir konudan konuşurken geniş kitlelerin merak edip anlayacağı şeylerden bahsetmek çok önemli. Didik Didik Freud’da bunu başarabilmemizin sebebi; ikimizin de normal insan gibi konuya bakmamız ve merak etmemiz. Kendi merak ettiğimiz şeyleri konuşmamız. Biz de otorite gibi konuşmadık. Didik didik bir konuma getirdik Freud’u. Onun için de herhalde kolay dinlenir ve şaşırtıcı bir program oldu diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>M.B.A: Freud, konu hakkında bilgi sahibi olmayan insanların bile konuştuğu bir isim. Yer yer sahte bir entelektüellik simgesi haline gelmiş durumda. Sizce bu nasıl oluştu? Nasıl herkes Freud’u bilebiliyor?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Aslında bir Freud karikatürü var ve herkes onu biliyor. Shakespeare de öyledir. Onunla ilgili bir cümle ettiğinde çok ağır bir şey söylediğini düşünürler. Ama Shakespeare hayatın çok içindendir. Kıskançlık, aşk, dalavere, pazarlıklar… Yani içine girmeyince ikon olarak kalıyorlar ve böyle süslü laflar etmesi kolay oluyor. Bence bir figür olarak Freud’un böyle bilinmez ve yüce bir karakter olarak durması, cinsellikle ilgili düşünceleri ve ortaya koyduğu şeylerden kaynaklanıyor. O bilinmezlikleri olan bir insan. Bilinmeyen, erişilmez birinin üstüne bir şey söylediğinde de ağır gözüküyor diye düşünüyorum.</p>
<blockquote><p>“Aslında bir Freud karikatürü var ve herkes onu biliyor. Shakespeare de öyledir. Onunla ilgili bir cümle ettiğinde çok ağır bir şey söylediğini düşünürler. Ama Shakespeare hayatın çok içindendir. Kıskançlık, aşk, dalavere, pazarlıklar…”</p></blockquote>
<div id="attachment_4144" style="width: 693px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4144" class="wp-image-4144 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-683x1024.jpg" alt="" width="683" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-600x900.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-683x1024.jpg 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-768x1152.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-800x1200.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926.jpg 960w" sizes="(max-width: 683px) 100vw, 683px" /><p id="caption-attachment-4144" class="wp-caption-text">Sigmund Freud 1926</p></div>
<blockquote><p>&nbsp;</p></blockquote>
<p><strong>M.B.A: Freud hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında oldukça tartışılan bir isim. Psikanalizi oldukça radikal şekilde reddedenler var. Örneğin aynı alevli tartışmayı Lacan hakkında görmüyoruz. Sizce Freud’a yönelik bu tartışmalar neden kaynaklanıyor olabilir?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Freud’un ortaya koyduğu psikanaliz, düşlerimiz, bilinç dışı gibi kuramları, aynı görüşte olmayan bilim çevreleri tarafından “bütün bunlar safsata, bir peri masalı, bilimsel bir temele oturmuyor” gibi söylemlerle, Serol’un deyimiyle, psikanalizi ucuzlattılar. Ama onun üzerine inşa edilmiş pek çok kuram gelişti. Bugün “Freud tamamen doğrudur” ya da “tamamen yanlıştır” demek mümkün değil. Freud’dan yola çıkılarak varılmış çok farklı noktalar var; pek çok kuram, çok sayıda psikanalist ve psikoterapi uzmanı, onların yürüttüğü çalışmalar ve geliştirdikleri yaklaşımlar var. Tabii ki bütün bilimlerde olduğu gibi bu bitirmiştir, olay budur diyecek bir durum yok. Onun üstüne yıllar içinde pek çok şey gelişti, gelişmeye de devam ediyor. Karşı kuramlar da gelişiyor ama kabul edilen bir şey var ki, o bir peri masalı değil; birçok gerçeği ortaya çıkardı. Bunu da herkes kabul ediyor. İnsanların agresif yaklaşabilmesi ise Freud’un bir figür haline gelmesinden kaynaklanıyor olabilir. Lacan’a saldırıldığında kaç kişi biliyor ki onu? Freud’a saldırmak daha çok reyting getiriyor olabilir.</p>
<div class="mceTemp"></div>
<p><strong>Z.A: Biraz da yayıncılık açısından bakmak istiyoruz. Aslında dinlediğimiz şey yalnızca bir işbirliği değil, aynı zamanda bir dostluğun yeşermesi. Bu süreçte Serol Bey ile fikir ayrılıkları yaşadınız mı?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bu süreçte bir hoca öğrenci gibi başladığımız yolu dost olarak bitirdik. Benim açımdan çok büyük bir kazançtı. Hala aradığım bir dosttur. Bazı şeyleri danışmayı çok isterdim. Fikir ayrılıkları yaşamadık çünkü ben onun asistanı gibiydim. En fazla “O şarkıyı değil, bu şarkıyı çalalım.” diye konuşmuş olabiliriz. O burada göçmen sayılırdı. Evi Almanya’daydı. Burada da vardı ama onun böyle müzik getirecek bir donanımı yoktu. Bu sebeple müzikleri ben getiriyordum. En fazla onlarla ilgili “Onun acaba o sonatını değil de bunu mu çalsak?” gibi şeyler olmuş olabilir ama onları da çok tatlı dille halletmişti zaten. Her şey çok güzel ilerledi, hiç fikir ayrılığı yaşamadık.</p>
<p><strong>Z.A: Yanılmıyorsam yayıncılıktaki ilk programınız Didik Didik Freud’du. Bu deneyim üzerinden düşündüğünüzde, radyo ve podcast yayıncılığını nasıl konumlandırıyorsunuz? İki mecra arasında sizce temel farklar neler?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Radyo ve podcast benim için çok farklı yerdeler. Ben radyo insanıyım. Severek dinlediğim sayılı podcast var. Onları dinliyorum ama boş kaldığım zaman bir podcast dinleyeyim değil de, radyoyu açayım diyorum. Radyoda akışı ben seçmediğim için güzel geliyor. Birisi benim için bir şeyler çalıyor. Güzel bir restoranda gitmişsin ve senin adına sipariş veriliyor gibi. Bu hoşuma gidiyor. Çok beğenmezsem kanalı değiştirebilirim ama podcast’te ne dinleyeceğini bilerek açıyorsun. Bence radyonun büyüsü de; müzik olsun, konuşmalı programlar olsun, birilerinin senin için bir şeyler hazırlaması ve senin seçmek zorunda olmaman.</p>
<p>Bu bana rahat ve lüks geliyor. Podcast’in ise radyonun çekmediği metroda, uçakta, arabada, istediğin zaman dinleyebilme özgürlüğü var. O kısımları faydalı geliyor ama ben her zaman radyo insanıyım. Çocukluğumda da radyoyla büyüdüğümüz bir neslin üyesiyim. Televizyon sonradan girmişti hayatımıza. Radyo hep açık olan evlerdendi bizimkisi de. Orada ne çalarsa oydu ve bu iyi bir şeydi. Masal da çıkardı, türkü de çıkardı. Türk müziği de dinlerdik, pop müziği de dinlerdik ve bu hoşumuza giderdi. Bunu şimdi de seviyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4148 size-large alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1024x683.png" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1536x1024.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud yakın dönemde sadece podcast dünyasına taşınmıyor aynı zamanda edebiyatta da kendine yer buluyor. Yayıncılık akış içinde ilerliyor ancak söylemi yazıya dökmek anı sabitliyor. Bir önceki sorumuza benzer olarak basılı mecra ve sesli yayıncılık arasında sizin için en belirgin fark neydi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bu podcast yıllar sonra kitaplaştı. Yine sevgili Ömer Madra çok istemişti. Hatta çok uzun yıllar boyunca, zaten ses kaydı var, bunu bir de yazıya dökmenin anlamı yok demiştim ama sonradan ikna oldum. İyi ki de yapmışız. Çünkü bu kez dinleyiciler okur haline geldiler. Anlayamadıkları ya da akılda tutamadıkları kelimeleri, not alamadıkları yazarları kitaptan takip ettiklerini; altını çizdiklerini, kenarlarını kıvırdıklarını ve kitabı önemsediklerini söylediklerinde, doğru bir şey yaptığımızı anladım. Kitap her zaman kalıcı, ses öyle değil. Benim de o zamanlar ses kaydı olarak kalmasını istememdeki sebep, bu bir programdı ve bunu yazıya dökmeyelim, oldu ve bitti düşüncesinde olmamdı. Ama sonrasında kitap olmasının daha çok işe yaradığını gördüm. Kitabı okuyanlar, benimle fotoğrafını paylaşanlar oldu. Her biri için Serol’a da haber yolladım; bak bunlar oluyor, okunuyor, altını çiziyorlar diye. Keşke o da görebilseydi bunları.</p>
<p><strong>Z.A: Bugün burada ikinizi bir arada görmek bizi çok mutlu ederdi.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Beni de ederdi. O olmalıydı aslında. Yani ben onun adına konuşuyorum ama o program Serol Teber’indi aslında. Kavuklu’yla Pişekar gibiydik. Ben ona yardımcı oluyordum sadece. Her şey onun kafasının içinden çıkmıştı, keşke o olsaydı tabii.</p>
<p><strong>Z.A: Aslında baktığımızda Serol Bey’in yokluğunda bir tür mirası yüklenmek zorunda kalıyorsunuz. Bu sizin için eminim ki zorlayıcıdır.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Böyle büyük bir miras var ve ben bunu taşıyorum. Siz beni davet ettiğinizde koşarak geldim. Çünkü bunun kararını ben veremem. Serol olsa isterdi diye tahmin ediyorum.</p>
<p><strong>Z.A: Programı besleyen güçlü bir müzik seçkisi var. Peki bir müzik parçasının hiç bölümün akışını değiştirdiği oldu mu?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Olmadı, çünkü dediğim gibi ne konuşacağımız sorular belliydi. Ben oradan hareketle, elimdeki çok engin olmayan müzik arşivimden uygun bir şeyleri seçiyordum. CD tercih ediliyordu o zaman ve onları getiriyordum ve teknik masaya teslim ediyordum. Tabii bize de biraz duygu yaratıyordu ama akışı değiştirmiyordu.</p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud’da ki en güzel kısımlardan biri heyecanla dinlediğin anlatıdan sonra bir anda araya müziğin girmesi ve sakinlemen. Birkaç dakikalığına bir sakinlik gibi sonra bir daha tırmanmaya başlıyor ve tekrar sakinliyor.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bence bu dokuz dakikanın anlamı varmış. Baştan bizi çok gerse de daha uzun dinlenmiyor hakikaten. Roller coaster gibi tepeye çıkınca bir rahatlamak istiyorsun. O araların iyi geldiğini ben de sonradan anladım. Müziği atlayıp dinlersem akış düzgün gibi gelmiyor. Çok yoğun bir konudan başka bir yoğun konuya geçilebiliyor. O araya müzik parçaları koymak gerçekten anlamlıymış.</p>
<p><strong>Z.A: Peki bir de Açık Radyo’ya gelelim. Açık Radyo’nun ruhu programın atmosferini nasıl şekillendirdi? Sizce aynı program başka bir mecrada olsaydı aynı tadı verebilir miydi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bence Açık Radyo’nun içinde olmuş olması bütün ruhunu değiştirdi. Orada bize geniş bir özgürlük tanındı. Dediğim dokuz dakikalar dışında hiçbir sınırımız yoktu. İstediğimizi konuştuk ve kimse bize müdahale etmedi. Hiçbir zaman “araya şunu da koyun” ya da “bunu çıkarın” denmedi. Bir tek Ömer Bey’in rica ettiği; onu da bizim keyifle saatlerce konuştuğumuz, iki saat diye karar verip altı saatte bitiremediğimiz Tevfik Fikret olmuştu.</p>
<blockquote><p>“Beni çok mutlu eden bir sürü geri dönüş var. Ancak en çok etkileyenlerden biri şuydu: ‘Çok kötü bir dönemimde denk geldim. Depresiftim, içime kapanmıştım, hiç dışarı çıkmıyordum. Sonra sizin programınıza denk geldim ve hayata dönmemi sağladı.’”</p></blockquote>
<p>Bize tanınan özgürlük çok rahatlatıcı bir şeydi. Söylememiz gereken bir şey var mı diye birbirimize sorduk ama kimse de bize bir şey demedi. Bu yüzden Açık Radyo’da meydana gelmiş olması benim için çok önemlidir. <em>Didik Didik Freud</em> Açık Radyo için de ikonik bir program oldu. Hala efsane program diye söylerler. Bu çok kıymetli benim için. Şimdi bakıyorum da, başka bir mecrada olmasını hiç istemezdim. O zamanlar öyle bir imkân da yoktu. 2004’te müzik radyoları dışında neredeyse hiçbir seçenek bulunmuyordu. Böyle konuşma yapan, hele de gelin burada 26 saat Freud’tan konuşun diyecek bir mecra zaten yoktu. Belki bugün farklı yerler olabilir ama yine aynı ruh olmaz. Açık Radyo dinleyicisine bunlar anlatılır ama her mecrada anlatılmayabilir. Çünkü dinleyicisi meraklıdır, ayrıntıcıdır, ciddidir, profesyonel dinleyicidir. Hata yaparsanız size hemen söyler, yanlış söyledin der. Onun için hak eder böyle bir derin bir konuşmayı, saatlerce emek harcamayı.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4147 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1024x768.png" alt="" width="1024" height="768" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-200x150.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-300x225.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-400x300.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-600x450.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-768x576.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-800x600.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1024x768.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1200x900.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1536x1152.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>Z.A: Bugün onlarca kanal olmasına rağmen, Açık Radyo’nun o dönemde sağladığı entelektüel özgürlük farklı görünüyor. Sizce Apaçık Radyo aynı işlevi üstlenmeyi başarabildi mi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bence hala aynı işlevi devam ettiriyor. Sadece karasal yayın kesildi. Mesela ben arabayla giderken karasal yayını değil de aplikasyondan dinlemeye başladım. Tabii karasal yayının da ayrı bir misyonu var; herkesin erişebildiği, depremde dahi çalışan özel bir alan. Ama artık sadece bir radyo değil, bir kültür odağı. Bir takım sergilere ön ayak oluyor, kitap çıkarıyor. Apaçık Radyo da misyonu genişleyerek büyüyor.</p>
<p><strong>Z.A: Peki Didik Didik Freud bugün sıfırdan başlasa sizce ne değişirdi?</strong></p>
<p>Ş.A: Umarım hiçbir şey değişmezdi. Süreç çok güzel ve spontane gelişti. Ne konuşacağımızı biliyorduk ama bir yazılı metinden okumadığımız için de rahat ve anlaşılır oldu. 2015’te tekrar dijital yayına başladığı zaman bir Twitter hesabı açtım ve görseller paylaştım. Çok güzel geri dönüşler oldu. Belki sadece 2004’te de sosyal mecraların olmasını isterdim. İnsanların yayın sırasında konuştuğumuz Lou AndreasSalomé’nin fotoğrafını görebilecekleri bir mecra olsaydı çok iyi olurdu. Fakat sohbetimizin değişmemesini umardım. Bazı geri bildirimleri de bugün burada aldım; derslerde anlatıldığını duydum. Referans olarak kullanılması, atıfta bulunulması, insanların dinleyip bir şeyler anlaması çok mutluluk verici.</p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud programı benim için sevdiğim insanların olduğu bir evde sessizce kulak kabarttığım harika bir sohbet gibi. Aynı zamanda da beni çok besleyen bir ürün. Peki sizin aldığınız geri dönüşler arasında en çok aklınızda kalan neydi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Beni çok mutlu eden bir sürü geri dönüş var. Ancak en çok etkileyenlerden biri şuydu: “Çok kötü bir dönemimde denk geldim. Depresiftim, içime kapanmıştım, hiç dışarı çıkmıyordum. Sonra sizin programınıza denk geldim ve hayata dönmemi sağladı.” diyen bir dinleyicimiz olmuştu. Bunu ilk duyduğumda çok şaşırdım. Sonrasında bunun olası olduğunu görünce iyice şaşırdım. Bir tane dinleyicimiz de: “Kıştı, kar yağıyordu ve ben çok mutsuzdum. Nasıl öleceğimi düşünüyordum. Sokağa çıktım yürürken bu programa denk geldim ve hayata döndüm” dedi. Bu benim hala gözlerimi doldurarak düşündüğüm bir şeydir. Bu program böyle bireysel bir iyilik sağladıysa, hayat kurtarıcı ve çok kıymetli bir iş diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Z.A: Geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizi bugün burada ağırlamak bizim için çok büyük bir keyifti.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Ben teşekkür ederim. Burada olmak gerçekten çok güzeldi. Pırıl pırıl ve ilgili insanlara konuşmak her zaman mümkün bir şey değil. Onun için çok mutlu oldum burada olmaktan. Davet için ben teşekkür ederim.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/">Didik Didik Freud: Bilimsel Bir Peri Masalı’nın Anatomisi &#8211; Şenol Ayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ciddiyetle Neşeli Bir Dergi Oluşturmaya Çalıştık &#8211; Ayça Derin Karabulut</title>
		<link>https://contextdergi.com/ciddiyetle-neseli-bir-dergi-olusturmaya-calistik/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ciddiyetle-neseli-bir-dergi-olusturmaya-calistik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2026 19:42:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayça Derin Karabulut]]></category>
		<category><![CDATA[dergicilik]]></category>
		<category><![CDATA[dijitalleşme]]></category>
		<category><![CDATA[editörlük]]></category>
		<category><![CDATA[içerik üretimi]]></category>
		<category><![CDATA[KAFA Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3871</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Çağla Miray Alhan   Popüler kültüre edebi bir bakış açısı sağlayan, portre kapaklarıyla gündem yaratan KAFA Dergisi’nin perde arkasına davetlisiniz. Dijitalleşme baskısı altında dergiciliği, stajyerlikten yöneticiliğe uzanan hikâyesini Ayça Derin Karabulut’tan dinledik. Okurla kurdukları bağı ve yayıncılığın geleceğini konuştuğumuz bu söyleşide, KAFA dergiyi ele aldık. KAFA Dergisi’nin Kuruluş Hikâyesi Ç.M.A: Bizlere KAFA Dergisi’nin kuruluş sürecini  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ciddiyetle-neseli-bir-dergi-olusturmaya-calistik/">Ciddiyetle Neşeli Bir Dergi Oluşturmaya Çalıştık &#8211; Ayça Derin Karabulut</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Çağla Miray Alhan</strong></em></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Popüler kültüre edebi bir bakış açısı sağlayan, portre kapaklarıyla gündem yaratan KAFA Dergisi’nin perde arkasına davetlisiniz. Dijitalleşme baskısı altında dergiciliği, stajyerlikten yöneticiliğe uzanan hikâyesini Ayça Derin Karabulut’tan dinledik. Okurla kurdukları bağı ve yayıncılığın geleceğini konuştuğumuz bu söyleşide, KAFA dergiyi ele aldık.</span></p></blockquote>
<h1>KAFA Dergisi’nin Kuruluş Hikâyesi</h1>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Bizlere KAFA Dergisi’nin kuruluş sürecini anlatır mısınız?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Derginin nasıl kurulduğunu anlamak için önce benim “kurulduğum” zamana gitmemiz gerekiyor. İletişim Meslek Lisesi’nde gazetecilik okudum. Meslek lisesinde olduğumuz için staj zorunluluğumuz vardı. O yüzden 16 yaşımdayken stajımı Posta Gazetesi’nde yaptım. Orada şimdiki patronum Candaş Tolga Işık’la tanıştık. O da orada gazetecilik yapıyordu, muhabirdi; sonra köşe yazmaya başladı. Lise dönemimdeki tanışıklığımız sayesinde üniversiteye geçtikten sonra staj için tekrar onun yanına gittim. Üniversite dönemimde ise Candaş Bey hem basılı yayında gazetecilik yapıyor hem de ekibimizde geneli gazetecilik okuyan bir öğrenci kitlesiyle çalışıyordu. Derginin şu anki editörleri Emre Hakbaş, Pınar Aksel, Onur Koray Gülşen’le aynı dönemde stajyerlik yapıyorduk. Bizden bir sene önce OT dergisi çıkmıştı. Candaş Bey OT Dergi’de birkaç yazdı. Metin Üstündağ ile araları çok iyiydi. Metin abi ondan birkaç öykü yazmasını rica etmişti, o da yazdı. Dergi okurundan dönüşü hızlı alırsınız, iyi kötü her şeyi size söyler. Çok da keyifli bir şeydir. Dergide yazmak çok zevkli gelmişti. Sonrasında “Kendi dergimizi mi kursak?” dedi. Ben de “aslında biz de yaparız, hatta bundan daha iyisini yaparız.” diye düşünüyordum. OT çok iyi bir dergiydi ama aklımda daha geniş bir yazar kadrosu oluşturma fikri vardı. “Öyle bir şey kursak keşke.” diye düşünüyordum. Candaş Bey de dergide yazma işini sevince “Tamam” dedi. Ağustos ayının başında konuştuk, Eylül’de de ilk sayımızı çıkardık. Dergiyi bir ayda hazırladık. O yıl Ağustos ayında Süleyman Seba vefat etmişti. Candaş Bey de Beşiktaşlı olduğu için ilk kapağımıza Süleyman Seba portresi ekledik. Bizim o dönem hâlihazırda bir haber sitemiz vardı. Ekibimizde görsel yönetmen, birkaç editör vardı; 5–6 kişilik bir ekiptik. O yüzden herkes hazırda bekliyor gibiydi. Herkesin bildiği bir işti. Burak diye bir arkadaşımız vardı, tasarımcıydı. Ona hemen logo tasarlattık. “KAFA” adını bulduk ve kapağı hazırladık. Eşi dostu “Bize yazar mısınız?” diye aradık. Candaş Bey’in bağlantıları da o noktada devreye girdi. Sonra yavaş yavaş her ay herkese “Bize yazın.” diye yalvarmaya başladık.</p>
<p>Onun (Candaş Tolga Işık) aracılığıyla bir yere gidince çok az insan “Hayır.” diyordu. Ayrıyeten hepimiz çok genç, hevesli, heyecanlı olduğumuz için de insanları ikna ediyorduk. Ben de iyi iletişim kurabildiğim için o konuda kendime bir başka güveniyordum. Candaş Bey ilk sayıda benim unvanıma “Yayın Koordinatörü” yazdı. “Genel Yayın Yönetmeni” daha büyük bir unvan olduğundan, ilk sayıdan “Bu kız çok genç, nereden çıktı?” şeklinde laflar işitmemek adına böyle bir yol izlediğini düşünüyorum. Çünkü Candaş Bey sorumluluk vermekten kaçmayan biridir. Şu anki ekibimiz de çok genç, hatta en yaşlılarından biri benim. KAFA TV’nin ve KAFA Sports’un ekibi çok genç insanlardan oluşuyor; inanılmazlar, hepsinin büyük sorumlulukları var ve çok yoğun çalışıyorlar. Candaş Bey, derginin kuruluş dönemlerinde de böyleydi. “Yapar mıyız?” diye sorduğumda, “Sen yaparsın işte.” dedi. Tabii ki ben yayın koordinatörü olarak başlayacağımı tahmin etmiyordum. Editör olurum ve bir şekilde koordinasyonu sağlarım, genel yayın yönetmenliği içinse başımıza birisi gelir veya Candaş Bey bu görevi üstlenir diye düşünüyordum. O da “Ben yapamam, benim bir sürü işim gücüm<br />
var. Sen yaparsın, ben buradayım zaten.” deyince “Tabii yaparım.” dedim ve yayın koordinatörü oldum. 6–7 ay sonrasında da genel yayın yönetmenliğine terfi aldım. Candaş Bey uzun yıllar elini dergiden çekmedi. Sadece son 4–5 senedir derginin son haline bakıyor. Önceden tasarıma, kurguya oturuyor; hatta sayfa sıralamasını bile o yapıyordu. Fazla çalışan biri; ekstra, hiç durmuyor yani. Şimdi de KAFA Sports’un, KAFA TV’nin kurgularına katılıyor. İlginç biri, o yüzden dergiden uzaklaştırmak zor oldu. Şimdi ise 135. sayıyı yapıyoruz.</p>
<blockquote><p>Ağustos başı konuştuk, Eylül’de de Kafa Dergisi birinci sayıyı çıkardık. Dergiyi bir ayda hazırladık. O dönemde ağustos ayında Süleyman Seba vefat etmişti. Candaş Bey, Beşiktaşlı olduğu için “Öyle başlayalım.” dedi ve ilk kapak portremize Süleyman Seba&#8217;yı ekledik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_4169" style="width: 824px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4169" class="wp-image-4169 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-814x1024.jpg" alt="" width="814" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-200x251.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-239x300.jpg 239w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-400x503.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-600x754.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-768x966.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-800x1006.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-814x1024.jpg 814w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-1200x1509.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-1222x1536.jpg 1222w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/seba1-1629x2048.jpg 1629w" sizes="(max-width: 814px) 100vw, 814px" /><p id="caption-attachment-4169" class="wp-caption-text"><strong>Kafa Dergi&#8217;nin 1. Sayısı</strong></p></div></blockquote>
<h2>Yayın Politikası ve Derginin Vizyonu</h2>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> KAFA Dergisi’nde önem verdiğiniz vizyon neydi? “Herkes konuşsun, herkes yazsın.” mottosu sizin için neye dayanıyor? Hangi açığı kapatmayı hedeflediniz?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Tam olarak öyle, bu dergide “Herkes her şeyi yazabilir.” düşüncesiyle yola çıktık. “Kendimiz ne okumak istiyoruz? Herkes kendi gençliğinde nasıl dergiler okuyordu?” gibi sorularla başladık. Piyasada bir tek OT Dergi vardı. Bu yüzden yola “Ne yapmak istiyoruz, kendimiz ne okumak isteriz?” gibi sorularla devam ettik. “Cem Davran aslında çok iyi yazabilir, komik biri; sonrasında Sunay Akın’a gitsek de bir şeyler anlatsa, İlber Hoca da bunu yapsa…” gibi fikirlerle ilerlemeye çalıştık. Herkesin sevdiği, izlemekten ve okumaktan hoşlandığı, fikirlerini önemsediği insanları bir araya getirip bir havuz oluşturmayı hedefledik. Böyle bir havuzla güçlü bir yazar kadrosu kurmaya çalıştık. KAFA sıfırdan kurulan bir dergiydi; onu sadece iyi bir yazar kadrosu ve etkileyici kapaklarla<br />
satabilirdik. Fakat durum kısa sürede tersine döndü. Önce kapaklar sattı, ardından derginin yazar<br />
kadrosu okur gözünde asıl tercih sebebi haline geldi. Bugün de hâlâ kapak satıyor, insanlar kapağı görünce alıyor. Bunun dışında önce kapakla, sonra da derginin içindeki yazılarla birlikte büyük bir ciddiyetle neşeli bir dergi oluşturmaya çalıştık. Zaten edebiyat ciddiyet isteyen bir iş ama biz “Edebiyat yapıyoruz.” iddiasıyla bu işe girmedik. Eğer neşeli bir şey yapmak istiyorsanız, %100<br />
edebiyat yapmanız mümkün değil. Biz de gerektiği yerde ciddi olan ama neşesini de kaybetmeyen, insanları da neşelendiren bir dergi oluşturmak istedik. Öyle de oldu, bu sebeple bu kadar uzun süredir yayımlamaya devam edebiliyoruz.</p>
<p><em><strong>Umut Yiğit:</strong> Kapak tercihlerinde portreden vazgeçememenin sebepleri neler?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Aslında biz birkaç senedir yeni şeyler deniyoruz ama günün sonunda portre kapaklar satıyor. Yaşar Kemal’i anımsatması için İnce Memed’i ya da kayyum atamalarının gündem olduğu dönemde sadece boş belediye başkanı koltuğunu kapak yapmıştık. Bu tarz pek çok kapak denedik ama okurlar portre görmek istiyor. Farklı kapaklar satsa da portreler kadar etkili olmuyor. Neden bilmiyorum,<br />
sanırım okurlara “portre kapak” kültürünü bizler alıştırdık. Biz vazgeçsek bile okur vazgeçemedi. Gözleri tanıdık birini görmek istiyor ve böylece dergiyle daha kolay bağ kuruyorlar. Açıkçası portreden ben de sıkıldım, bu yüzden yeni fikirler deniyoruz. 12 kapaktan en fazla dördü portredir. Onun dışında yine portreleri farklı şekillerde, farklı tasarımlar deneyerek kapağa taşıyoruz. Ama portre olarak Atatürk kapağı yapıyorsun ve bütün yılın en çok sayısı oluyor. Her kasım bizim Atatürk sayımız ilk haftadan yok satar, çok ilginç.</p>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Genel yayın yönetmeni olarak görev alıyorsunuz. Bize görevinizle ilgili bilgi verir misiniz? Genel yayın yönetmeni ne iş yapar?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Genel yayın yönetmeni aslında her şeyi yapar. En başta yazar kadrosunu kurarken yazarlarla iletişime geçmek, kadroyu oluşturmak gibi küçük görünen, büyük işlerde yer alır. Sonrasında yazarlarla iletişimi koruyarak onların yazmaya devam etmelerini sağlamak, dergide hangi yazıların yayınlanıp yayınlanmayacağına karar vermek, sayfa tasarımları, kimlerin çizeceği, hangi yazıya hangi görselin kullanılacağı, başlığı, spotu… Her şeyi. Kapağa karar vermek ise en büyük mesele.<br />
Her sayı öncesinde Candaş Bey’in de katıldığı büyük ekip toplantısı yapıyoruz. O gün en stresli günümüz oluyor. Bu toplantıda tüm editörler kapak önerilerini sunuyor ve kapak süreci genelde uzun saatler süren detaylı bir değerlendirmeyle ilerliyor. Benim işim o toplantıdan sonra daha da yoğunlaşıyor. Kapak tasarımını netleştirmek, çizerlerle iletişim kurmak, görsel ve tasarımsal bütünlüğü sağlamak gibi süreçler bu aşamada şekilleniyor. Bu noktada ben daha çok yönlendiren,<br />
sorumlulukları dağıtan taraf oluyorum. Onun dışında —bir de matbaa günü hariç— çok büyük bir stres yaşamıyoruz. Eskiden baskı sürecine de dahil oluyordum, neredeyse beş yıl boyunca her baskı sürecinde matbaadaydım. Renkler doğru görünene kadar matbaada olmak gerekiyordu. Hâlâ zaman zaman sıkıntı yaşıyoruz çünkü dergiyi üçüncü hamur denilen, basımı zor bir kâğıda basıyoruz. Bu tür kâğıtta renkler her zaman olması gerektiği gibi görünmeyebiliyor. Dolayısıyla matbaa süreçleri<br />
ve renk kontrolü hâlâ önemli bir iş. Aslında derginin yayıma hazır hâle gelene kadar geçtiği tüm iletişim ve koordinasyon süreçlerinden genel yayın yönetmeni sorumlu. Derginin size ulaşacağı poşetin açılır-kapanır olup olmamasına kadar her detay yayın yönetmeninin onayından geçiyor. Yani oldukça kapsamlı bir iş.</p>
<blockquote><p><strong>“Ayrıca tarzlar benzer olsa da iyi kapaklar yapıyoruz, bu da bizi diğerlerinden ayırıyor. Uzun yıllardır </strong><strong>birlikte çalıştığımız iyi çizerlerimiz var. Özellikle bizim portreleri çizen arkadaş, Hakan Arslan. 4. sayıdan beri Hakan’la çalışıyoruz ve artık dergiyi çok iyi anladı. Onun çizgisi de yıllar içinde çok gelişti.”</strong></p></blockquote>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Size göre KAFA Dergi’yi diğer dergilerden farklı ve özgün kılan şey nedir?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Bence KAFA’nın en belirgin farkı neşesi. Rakiplerine kıyasla daha hareketli, daha renkli bir dergi olduğunu düşünüyorum. Şu anda zaten doğrudan bir rakibi de kalmadı ama eskiden çok vardı. O dönemlerde de bizi ayıran şey yine bu renkli ve neşeli yapımızdı. Yazar kadromuz da bizi ayıran bir başka etmen. Dergide gerçekten çok iyi yazarlar var ve uzun yıllardır bizde yazıyorlar. Bu süreklilik okurla çok güçlü bir bağ oluşturdu. Kurulduğumuzdan beri on senedir yazan yazarlarımız var; diğerlerinin de çoğu en az altı senedir dergide. Yani iyi edebiyatçıların yer aldığı, oturmuş bir kadromuz var. Mahir Ünsal Eriş, Sema Kaygusuz, Alper Canıgüz, Gündüz Vassaf gibi pek çok iyi yazara dergide yer verdik. Ayrıca yazar olmayan ama dergide yaza yaza yazar olanlar da var. Dergi bazı isimleri “yazar”a dönüştürdü; bu da hoşuma giden bir şey. Bence Cem Davran onlardan biri; gerçekten iyi bir öykücü, sağlam yazıyor. Yazar kadromuzun bu kadar köklü olması okurda da bir aidiyet oluşturdu. Derginin istikrarlı yürümesi de, yani bir sayıda okuduğunuz yazarı sonraki sayıda da göreceğini bilmek insanların dergiyi düzenli takip etmesini sağlıyor. Ayrıca diğer dergilerle tarzlarımız benzer olsa da iyi kapaklar yapıyoruz, bu da bizi diğerlerinden ayırıyor. Uzun yıllardır birlikte çalıştığımız iyi çizerlerimiz var. Özellikle bizim portreleri çizen arkadaş, Hakan Arslan. Dördüncü sayıdan beri Hakan’la çalışıyoruz, artık dergiyi çok iyi anladı. Onun çizgisi de yıllar içinde çok gelişti. İlk kapaklara bakınca kendi aramızda “Bunu nasıl kapağa koymuşuz” diye konuşuyoruz. Hakan derginin ruhunu çok iyi çözüp gerçekten güçlü portreler çıkartıyor, onun çizgilerini görünce tanırsınız zaten.</p>
<p><em><strong>U.Y:</strong> KAFA bana rakiplerine göre “Posta”nın izini taşıyan ve daha çok ana akıma hitap eden bir dergi gibi geliyor.</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Kesinlikle öyle! Candaş Bey de “Posta” kültüründe yetişmiş bir gazeteci olduğu için bilinçli bir şekilde bu çizgiyi oluşturduk. O renkli, boş alanın neredeyse hiç olmadığı, karmaşık ama eğlenceli sayfa düzenini oluştururken kafamızda hep “Posta” gazeteciliği vardı. İçerikler de buna göre şekillendi. Bu yüzden bizde sadece edebiyatçılar değil; oyuncusundan sanatçısına herkes yazar. Örneğin; bir sayıda Şenol Güneş “aşk” üzerine yazı yazdı. Muhtemelen “Şenol Güneş’e aşk mı yazdırsak?” diye düşünmüşüz ve o da heyecanla yazmış. Çünkü biz kimseyi “Sen oyuncusun, oyunculuk üzerine yazı yaz.” diye sınırlamıyor, daha ters köşe bir yaklaşım benimsiyorduk. Mesela Alper Canıgüz çok iyi bir romancı ama asıl mesleği psikolog olduğu i</p>
<p>çin bizde psikoloji üzerine yazı yazmayı tercih etti. Üzerinde “mutlaka öykü yaz.” gibi bir baskı yaratmadık, sonuçta her ay öykü yazmak zor bir şey. Bu rahat alanı sağladığımız için yazarlar da bizde yazmayı seviyor. Mesela Sema Kaygusuz, çok sevdiğim yazarlardan biridir ama herkes tarafından kolay anlaşılabilecek bir dili yok. Bizde tamamen politik gündem yazıyordu; o da dergiyi farklı kılan şeylerden biriydi. Dediğin gibi sadece şiir-öykü-deneme değil; gündemi de yakalayan, daha ana akım hissi taşıyan bir içerik oluşturmaya çalışıyorduk.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4173 size-large aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-768x1024.jpg" alt="" width="768" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-400x534.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-768x1025.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-1151x1536.jpg 1151w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens-1200x1601.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/prens.jpg 1221w" sizes="(max-width: 768px) 100vw, 768px" /></p>
<p><em><strong>Aslı Şen:</strong> Biraz önce “rakiplerinizin azaldığını” dile getirdiniz. Sizce rakiplerinizin azalmasındaki sebep ne? Dergicilik bitmek üzere mi?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Bitmek üzere olduğunu söylemedim; rakiplerimiz azaldı çünkü biz eledik. Elbette bu azalmanın başka sebepleri de var. Birincisi: tabii ki ekonomik sebepler. Dergi yapmak eskiden de pahalıydı ama günümüzde çok daha pahalı. O zamanlar dergi kendini döndürüyordu; yani basım ve dağıtım masraflarını çıkarabiliyordu. Şimdi ise çok satış bile her zaman avantaj sağlamıyor çünkü çok satınca tirajı artırmanız gerekiyor, bu da daha fazla maliyet demek. Mesela biz bir dergiyi bu ne</p>
<p>denle kapattık. KAFA Çocuk ve Bilim adında bir çocuk dergisi yapmıştık. Çok uzun yıllar dergiyi kuşe kâğıda bastık, promosyonların kalitesi de çok iyiydi. Dergi çok satmaya başlayınca tirajı artırmak zorunda kaldık. Tiraj arttıkça da doğal olarak baskı maliyeti yükseldi. Ancak satış fiyatını artırma şansımız yoktu çünkü derginin zaten belirlenmiş bir fiyatı vardı ve okuyucuya çok pahalı bir ürün sunamazdık. Bu yüzden bir dengesizlik oluştu: Daha çok satmak için daha çok basmak gerekiyor ama fiyatı artıramadığımız için bu maliyeti karşılayamıyoruz. Hâl böyle olunca dergiyi bu şekilde sürdüremediğimiz için kapatmak zorunda kaldık. Şimdi KAFA’yı çok daha ucuz bir kâğıda, 3. hamur denilen gazete kâğıdı benzeri bir kâğıt türüne basıyoruz. En düşük maliyetli kâğıdı seçmiş ve 60.000–70.000 adet dergi satıyor olmamıza rağmen satışlar baskı maliyetini karşılamıyor. Yani günümüzde dergi yapmak pahalı bir şey. Bu yüzden dergilerin çoğu yayın süresini değiştirdi; iki-üç ayda bir çıkanlar var, çoğu da kapandı. Özellikle pandemi döneminde çoğu dergi kapandı. Pandemi öncesinde piyasada 15’ten fazla KAFA benzeri dergi vardı. Pandemi döneminde çoğu kapandı. O dönemde biz de bir ay yeni sayı yayımlamadık. 2020 Mayıs sayısı tarihimizde çıkmadığımız tek aydır çünkü ne yapacağımızı bilmiyorduk. Sadece fiziki satışımız vardı, online platformlarda dergi satışı yapmıyorduk. Hâl böyle olunca o dönem Getir benzeri platformlarda yer almaya başladık.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4174  aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-1024x576.jpg" alt="" width="835" height="469" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/maxresdefault_1.jpg 1280w" sizes="(max-width: 835px) 100vw, 835px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Buradan da anlayacağınız üzere derginizin tutunabilmesi için bu işten para kazanmayı hayal etmeyen bir yatırımcınızın olması gerekiyor. Çünkü kimse dergi yapıp zengin olamaz. Bu zamana kadar dergicilikten zengin olanı ne gördüm ne de duydum. Bir diğer sebep ise heves ve heyecan duygusu. Ben her yerde söylüyorum: dergi işi heyecan işidir. Dergiyi gerçekten yapmak istiyor olmanız lâzım çünkü çok yorucu ve stresli bir iş. İnsanlarla uğraşmak çok zaman alıyor. Onun o keyifli hâlinden her zaman keyif alıyor olmak gerekiyor. Ben ve ekibim bu işi seviyoruz. Yazarlardan gelen yazıları okumak, onları düzenlemek, kapak çizimini görmek, dergi baskıdan geldiğinde elimize alıp incelemek gibi süreçler bizleri ayrı ayrı çok heyecanlandırıyor. Bence bir yerden sonra dergicilerde o heyecan bitiyor. Mesela Penguen gibi uzun süredir dergicilikte olan insanların bir noktadan heveslerinin bittiğini ve “yeter” diyerek bu işi bıraktıklarını düşünüyorum. Tabii bunu Penguen özelinde söylemiyorum, birçok dergide böyle olduğunu gördüm. Biz hâlâ dergi yapmak için çok heyecanlanıyoruz, bu heyecanı koruyabilmek önemli.</p>
<p><em><strong>A.Ş:</strong> Yeni neslin sirkülasyonu nasıl peki? Yani stajyer alımınız var mı? O yeni nesildeki o heyecanı koruyor musunuz?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Evet, var. Şu anda benim ekibimde benimle yaşıt sadece iki kişi var, bizim dışımızda herkes çok genç. Özellikle tasarım ve editörlük için çok fazla başvuru alıyoruz. Yani dergiye çok fazla stajyer geliyor, ben de bu durumdan memnunum. Yeni nesilden çok hevesli insanlar geliyor ama gelip umduğunu bulamayıp giden de çok oluyor. Hayal ettiği gibi olmadığını görenler de çok oluyor. Çünkü dediğim gibi dergi, stresli bir iş.</p>
<blockquote><p>Genç nesli yakalamak için takip ettikleri işleri kapak yapmaya çalışıyoruz. Mesela temmuz ayında “Prens” dizisini kapak yapmıştık ve Atatürk sayısından sonra en çok satan ikinci sayımız olmuştu.</p></blockquote>
<p><strong>A.Ş:</strong> Dijital teknolojilerin gelişmesiyle çoğu okur bu alana kaydı. Sizce bu durum fiziksel olarak okura ulaşmayı zorlaştırdı mı? Dergilerin kapanmasının bir sebebi de bu dijitalleşme diyebilir miyiz?</p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Okura fiziksel olarak ulaşmanın dijitalleşmeyle pek ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Bu daha çok dağıtımla ilgili teknik bir konu. Dergiyi ilk kurduğumuz dönem YAYSAT adında bir dağıtımcı şirketle çalışıyorduk. Sahada çalışan, çok iyi ekipleri vardı ve o dönemde dergiye herkes fiziksel olarak erişebiliyordu. YAYSAT kapandıktan sonra dağıtım işi tekel haline geldi. Bu tekelleşme sebebiyle pek çok sorun yaşanmaya başlandı ve Türkiye’nin her kesimine ulaşmak çok zor hale geldi. Online satışa koysak bile yine aynı zorluk karşımıza çıkıyor. Onun dışında, genç okuru yakalayamıyor da olabilirler. Bunu “biz yapabiliyoruz” diye demiyorum çünkü bizim de çok yakalayabildiğimizi düşünmüyorum. Çünkü nüfus oranına göre 60 bin satıyor olmak başarı değil. Okur oranına göre normal olabilir ama aslında çok düşük bir rakam. Yaş kitlemiz bana hâlâ 25+ gibi geliyor, 25 yaş altına yeterince inemediğimizi düşünüyorum. Genç nesli yakalamak için takip ettikleri işleri kapak yapmaya çalışıyoruz. Mesela temmuz ayında Prens dizisini kapağa taşıdık ve Atatürk sayısından sonra en çok satan ikinci sayımız oldu. Sürekli popüler kültür işlerine yer veremiyoruz ama yer verdiğimiz zamanlarda da aradaki açık farkı görüyoruz. Genç okuru yakalamak zor; genelinin okuduğu “genç yetişkin kitaplar” hakkında çok az şey biliyorum. Dünya genelinde okunanların ise Türkiye’de çok karşılığı olmuyor.</p>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Bence gündemi hızlı değişen ve hızlı tüketen bir toplum olduğumuz için de okuma oranları düşük.</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Bazen “KAFA’yı acaba haftalık mı yapsak?” diye düşünüyorum. Çünkü gündeme yetişmek çok zor, bir de biz bir ay sonrasını düşünerek ilerlediğimiz için imkânsız hâle geliyor. Şimdi aralık sayısını yapıyoruz ve “Aralık’ta ne konuşulabilir?” diye düşünmem gerekiyor. Şu an konuşulan konuları ele alamam çünkü Aralık ayına kadar o konular çoktan gündemden düşmüş olacak. Bir hafta gibi kısa sürede bile pek çok olayın yaşanabildiği bir ülkedeyiz. Bu yüzden sürekli “Ne yaparsak Aralık’ta absürt durmaz?” gibi düşüncelerle hep önde yaşamamız gerekiyor. Ülke gündeminin yarattığı ruh hâli de satışları etkiliyor. KAFA genelde okuru yoğun gündemden uzaklaştırıp keyiflendirmeyi hedefliyor ama bazen öyle bir gündem oluyor ki okur “Kafa dağıtmanın sırası değil.” diye düşünüyor ve eli dergi almaya gitmiyor.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4175  aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-1024x576.jpg" alt="" width="835" height="470" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/sds.jpg 1280w" sizes="(max-width: 835px) 100vw, 835px" /></p>
<blockquote><p>YouTube işine biz de yıllar sonra girdik. Dergi içeriğini YouTube’a uyarlamak neredeyse imkânsız olduğu için orada bambaşka içerikler üreten bir ekip kurduk. Biz editörler olaraksa sadece onlara destek veriyoruz.</p></blockquote>
<p>O yüzden genelde en çok satışı yaz aylarında yapıyoruz. Kış aylarında yaşanan mutsuz ve depresif hâllerden dolayı düşük bir satış oranıyla karşılaşabiliyoruz. Maalesef bu durumla da savaşmamız gerekiyor. YouTube içerikleriyle dergi içeriklerinin benzeştiği bir dönemdeyiz bunun dergiciliği olumsuz anlamda etkileme ihtimali var mı?</p>
<p><strong>A.D.K:</strong> İkisinin farklı şeyler olduğunu düşünüyorum. KAFA’yı kurarken Candaş Bey’e de “Buna yatırım yapma, dergicilik mi kaldı?” gibi sözler çok söylendi. Ama hâlâ dergiciliğe devam edebiliyoruz. Yeni nesil “Her şey dijitalde.” gibi düşünüyor ama bence bu düşüncelerinin sebebi onların hep dijitalde var olması. Yeteri kadar okumadıkları için yazılı işlere ön yargıları var. Bu aslında bir tercih meselesinden ibaret. Mesela ben çok kitap okuyorum ve dergi yapıyorum, çevrem de okurluktan yazarlıktan konuşan insanlardan oluşuyor. Yani biraz kişinin kendisiyle ilgili bir durum. Konuyu daha genel düşünelim: Ekonomi gibi pek çok etmen yazılı yayınların satışını etkiliyor ama aslında kitap satışları düşmedi. Her yıl inanılmaz sayıda kitap basılıyor. Bu işten büyük yayınevleri hâlâ çok para kazanıyor. Mesela Doğan Kitap niye kapanmadı? Koskoca Doğan bu işten para kazanıyordur herhalde diye düşünüyorum, Can Yayınları da aynı şekilde. O yüzden o “YouTube her şeyi bitirdi.” söylemine inanmıyorum. YouTube işine biz de yıllar sonra girdik. Pandemi döneminde okura ulaşmakta zorlanınca, dergiden 6 sene sonra “E hadi YouTube da yapalım.” dedik. Dergi içeriğini YouTube’a uyarlamak neredeyse imkânsız olduğu için orada bambaşka içerikler üreten bir ekip kurduk. Biz editörler olarak sadece onlara destek veriyoruz. Tamamen eğlence üzerine; komiklik, şaka, ünlülerin konuştuğu, popüler insanların olduğu bir kanal oluşturmuş olduk. Sonrasında aynı şekilde KAFA Sports’u kurduk. Dijital kültürle, dergicilik çok başka iki alan. O yüzden bir alanda üretilenin diğerine uyarlanması zor. Fakat bu kanalların varlığı dergiye destek oluyor. Artık dergi onların vitrini hâline geldi, KAFA’nın marka değerini yükseltti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Deniz Benzer:</strong> Dergi sayısı hazırlandığınız süreçte bir sonraki ay ele alabileceğiniz konuları düşündüğünüzü, “hep önde yaşadığınızı” söylemiştiniz. Peki bu zorlu süreçte bir ay sonrasını düşünürken neleri göz önünde bulunduruyorsunuz?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> İnanın bunu nasıl yaptığımızı ben de bilmiyorum çünkü artık kafamız bu şekilde çalışıyor. Ülke gündemine bir olay girdiğinde onun ne kadar konuşulacağını, kaç günde unutulacağını artık çok iyi kestirebiliyoruz. Bu benim ve editör arkadaşlarımın refleksi hâline geldi. 20’li yaşlarınızı bu düşünce tarzıyla geçirince ister istemez kafanız böyle işlemeye başlıyor. Bazı konuları “iki gün sonra kimse konuşmayacak bunu.” deyip hiç üzerinde durmuyoruz. Biraz daha geleceği olan işlere yoğunlaşıyoruz. “Bu tutar mı, tutmaz mı? Nabız nasıl?” gibi şeylere bakıyoruz. Mesela biliyorsunuzdur Feyyaz Yiğit’in yakın zamanda Yan Yana adlı bir filmi gösterime girdi. Belki ocak sayısı kapağı yaparız diye iki ay öncesinden filmi bir kenarda tutuyorum. Çok iyi bir film ama yeterince konuşulur mu bilmiyorum. Bu şekilde gözlem yaparak fikirlerimizi de kenarda tutuyoruz. Mesela Aralık sayısı için kapağımız belli. İki senedir bir “dump” kapağı yapıyoruz: Sene sonu ülkede konuşulan her şeyi sarı kapakta toplayıp sunuyoruz. Yine öyle yapacağız ama bu sefer “Bütün sene neler konuşuldu? Hangisini öne çıkaracağız? Politik mi bakacağız?” gibi detayları istemsizce, refleksif olarak düşünüyoruz. Bunun dışında kapak için üç dört alternatif oluşturarak ilerliyorum. Bu teknik beni rahatlatıyor. Tabii bir kısmı çöpe gidecek ama olsun. Mesela Ocak sayısı için iki kapak çizdireceğim; matbaa günü geldiğinde biri yeterince konuşulmuyorsa onu eliyorum. Yedek kapaklarımın olması bu noktada daha rahat hareket etmemi ve eleyebilmemi olabilmemi sağlıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4176 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j.jpg" alt="" width="984" height="984" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/j.jpg 984w" sizes="(max-width: 984px) 100vw, 984px" /></p>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Kariyerinizin başlarında, genç yaşınızda “genel yayın yönetmeni” olmanın ne gibi avantajlarını ve dezavantajlarını gördünüz?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Çok fazla dezavantajı oldu ama tabii avantajı daha fazlaydı. İşe tersten başlamış gibi olduğumdan benim için biraz zordu. Dezavantajlardan bahsetmem gerekirse; öncelikle 22 yaşımdayken genel yayın yönetmeni olduğum için ekibimdeki insanlara ve yazarlara kendimi kabul ettirmem gerekiyordu. Çünkü hepimiz stajyer pozisyonunda başlayıp sonrasında editör, yazar gibi pozisyonlara geçtik. Zamanında aynı görevi yaptığın ekibi yönetmen gereken bir pozisyona geçmek, hele de bunu genç yaşta yapmak çok zor. Orada nasıl davranılacağını öğrenmenin de bir süreci var. İlk önce ekip içi iletişimi kurmak gerekiyordu. Çok iyi yaptığım söylenemez ama elimden geleni yaptım. Hâlâ aynı insanlarla çalışıyoruz ama arada benim yüzümden de çok giden oldu. Çünkü işkolik biriyim ve yaptığımız işi çok ciddiye alıyorum. Son üç, dört senedir bu yönümü biraz törpüleyip rahatladım. Bir de yaşımdan dolayı ilk başlarda çok panik oluyordum. O panikle her şeyi yapmaya, aşırı sorumluluk almaya çalışıyordum. Bu durum da insanı stresli birine dönüştürüyor. Benim için stres yönetimini öğrenmek de çok zordu. O noktada Candaş Bey benim rol modelimdi. O O da benim gibi genç yaşta başlamış ve iletişimi çok iyi yönetmiş. İyi iletişim kurabilmek için onu gözlemliyor, onun gibi davranmaya çalışıyordum. Çok büyük yazarlarla çalışmaya başlamıştım. Genelde yazarlar yüksek egoludur, yazdıklarına aşırı bağlıdırlar ve yazılarına müdahale ettirmezler. Onlarla iletişimi yönetmek, bana güvenmelerini sağlamak zor bir süreçti. Tabii hepsi öyleydi demek doğru olmaz. Mesela bir gün Can Dündar’a “Abi bu yazı olmamış, bunu bir daha mı yazsak?” demem gerekiyordu. Kendisi inanılmaz egosuz, çok tatlı bir insan. “Haklısın, aceleye getirdim, baştan yazayım.” demişti. 23 yaşımdayken bu şekilde Can Dündar’ın yazısını yayımlamamış olmak, benim için CV’me yazabileceğim türden bir olaydı. Yaşım da küçük olduğu için yazarlarla arkadaş gibi konuşmak uygun olmuyordu. O yüzden onlarla hep “abi–abla” hitaplarıyla iletişim kurdum. Bu da işe yaradı ama kolay değildi. Kendini kabul ettirmek, stres ve ekip yönetimi konularında zorlandım. Onun dışında erken yaşta yayın yönetmeni olmanın bir zorluğunu yaşamadım. Aksine yaptığım işte sevdiğim şeyleri yayınlıyor olmak, gözüme ve okurluğuma güvenilmesi gibi konular öz güven kattı. O yüzden 20’li yaşlarımı çok iyi geçirdim. Bu görev tanımı sayesinde Ayça oldum. Herkesin telefonunda “Ayça Kafa” diye kayıtlıyım. Başka bir vasfım yok ama bundan çok mutluyum. Hep söylüyoruz; ora bizim okulumuzdu.</p>
<blockquote><p>22 yaşımdayken genel yayın yönetmeni olduğum için ekibimdeki insanlara ve yazarlara kendimi kabul ettirmem gerekti. Çünkü hepimiz stajyer pozisyonunda başlayıp sonrasında editör, yazar gibi pozisyonlara geçtik. Zamanında aynı görevi yaptığın ekibi yönetmen gereken bir pozisyona geçmek, hele de bunu genç yaşta yapmak çok zor.</p></blockquote>
<p>Ben bu işi KAFA’da hatalar yapa yapa öğrendim. İyi bir ekiple çalıştığımız için de çok az hata yaptık. Özellikle Candaş Bey’in bizi eğiten kişi olması; çalışkanlığını, işkolikliğini hepimize aşılmasını sağladı. Bu yüzden çok dikkatliydik, çok az hata yaptık. Bana hep iyi şeyler kattı, kötü bir yanı olmadı.</p>
<p><em><strong>Ç.M.A: </strong>Sektörde kadın olmanın zorluğunu yaşadınız mı?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Evet yaşadım, yaşamadım desem kimse inanmaz. Ama bunu şöyle anlatayım: Bazı tepkilerde bunu çok net anlıyorsunuz. Bir olay karşısında “Kadın olmasaydım bana böyle davranmazdı.” dediğiniz oluyor. Bir de Candaş Bey’in bağlantısıyla gittiğimiz için, ben birine “hayır” dediğimde “Tamam ya, ben Candaş’ı arıyorum.” deyip beni aradan çıkararak direkt ona gidiyorlardı. Bence benim yerimde erkek bir yayın yönetmeni olsaydı bu kadar kolay egale edemezlerdi. Bir erkek muhtemelen daha sert olurdu. Ama biz kadınlar daha nazik ve nezaket odaklı olduğumuz için, karşı taraf bunu “eğilip bükülüyor” gibi algılıyor ve sizi daha kolay devre dışı bırakabiliyor. Bu çok oluyordu ama bu konuda Candaş Bey “Ayça bilir.” dediği için güvende oluyordum. Onun desteği olmadan dergiyi tek başıma kurup mücadele etsem daha çok zorlanırdım. Bu arada sadece erkeklerden değil, kadınlardan da aynı zorbalığı gördüm. Çünkü mesele kadın olmak değil; küçük yaşta bir yayın yönetmeni olmaktı. 25–26’ya geldiğimde kendimi kabul ettirerek artık kimsenin bana bir şey diyemeyeceği pozisyona geldim. Kadın olmanın zorluğu her yerde var. Ama bunu sadece kadın olmaya bağlamak istemem, bağlarsam diğer zorlananlara haksızlık olur. Ben biraz da kavgacı bir insanım zaten; hakkımı savunurum. Candaş Bey’in ekibinde de en çok kavga eden benimdir. O yüzden bir şekilde kendimi kabul ettiriyorum.</p>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> KAFA Radyo’da her çarşamba Kitap Kafası adında bir yayın yapıyorsunuz. Radyo programcılığı yapmaya nasıl karar verdiniz? Radyo programı fikri kimden çıktı?</em></p>
<p>A.D.K: Dergi yazarlarımızdan Nihat Sırdar ve Güçlü Mete çok eski radyocular. Kendi radyolarını kurmak istediler ve bizden isim hakkını alarak, Candaş Bey’in de desteğiyle KAFA Radyo’yu kurdular. Nihat ve Güçlü abinin bu süreçte sadece şarkı çalan değil; birçok programın olduğu, her konudan bahsedilen, konuşan bir radyo hayali vardı. Bana, “Kitap programı yapar mısın?” teklifinde bulundular. Daha önce hiç radyo tecrübem yoktu. Çok yerde staj yaptım ama hiç radyoda<br />
çalışmamıştım. Aslında radyo alanını onlar bana açmış oldu ve hâlâ onların sayesinde radyo programcısı olmaya çalışıyorum. Bu fikri bana sundukları dönemde kitap kulübü yapmaya çalışıyordum, zaten çok kitap okuyan biriyim. “Bunları anlatsana bizlere. Bir tane kültür-sanat programı da olsun. Sadece kitap konuşan başka bir program olsun.” dediler. Radyo işine böyle girdim. Hatta radyonun açılış günü, 13 Şubat 2019’da ilk yayınımı canlı olarak yaptım. Hayatımda ilk defa o gün mikrofona konuştum. Çok tuhaf bir şekilde, çalıştığım insanlarda deli cesareti var. Nihat abi, Güçlü abi ve Candaş Bey de öyleler. Herkes “Yaparsın ya!” deyip cesaretlendirerek sizi yüzme bilmeden denize atıyor. Böyle insanlarla karşılaşmam da şans.</p>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Günümüzde radyo dinleyicilerinin sayısı oldukça azaldı. Peki sizce KAFA Radyo dinleyicisi nasıl bir topluluk? Siz onlarla nasıl iletişim kuruyorsunuz?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Bu konuda resmi rakamları bilmiyorum, bu yüzden diğerleri hakkında yorum yapamam. Ama KAFA Radyo’yu baz alarak konuşacaksam, çok dinleniyoruz. Bence insanlar son dönemde podcast etkisiyle de sadece bir şeyler dinlemeye daha olumlu yaklaşıyor. O yüzden podcast dinleyicilerinin biraz radyoyu da dinlediğini düşünüyorum.</p>
<blockquote><p><strong>“Çok tuhaf bir şekilde, çalıştığım insanların bir deli cesareti var. Nihat abi, Güçlü abi ve Candaş Bey de öyleler. Herkes ‘Yaparsın ya!’ deyip cesaretlendirerek sizi ‘yüzme bilmeden denize atıyor’ gibi.”</strong></p></blockquote>
<p>KAFA Radyo’da genellikle canlı yayın yaptığım için direkt yayın sırasında dinleyiciyle iletişimde oluyorum. Mesajları okuyup herkesle konuşmaya çalışıyorum. Benim programım niş bir kesime hitap ettiği için radyoda en az dinlenen program. Programda haftada bir gün, yeni çıkan yazarları ağırlıyorum. Çok popüler bir yazar değilse çok büyük dönüş olmuyor; meraklısı dinliyor. Ama KAFA Radyo genel olarak çok dinleniyor diye biliyorum; özellikle de Nihat abi programları, prime time programlar.</p>
<p>A.Ş: Radyo yayınına nasıl hazırlanıyorsunuz? Konuk seçim süreçleri nasıl işliyor?</p>
<p>A.D.K: Radyo programında ilk 100 bölümde 100 konuk ağırladım. Kafamda “100 bölüm, 100 yazar” gibi her bölümünde bir yazar ağırladığım bir canlı yayın programı hedeflemiştim. 100. programdan sonra formatı biraz değiştirdim. Yeni çıkan kitapları anlatmaya, daha çok kitap üzerine konuşmaya yöneldim. Eskiye nazaran daha seyrek de olsa arada hâlâ konuk alıyorum. İlk 100 bölüm içinse süreç şöyle işliyordu: Yeni bir kitap çıktığında o haftanın kitabını okuyordum. Yazarın yayıncısına ulaşıp “Radyoya gelir misiniz?” diye rica ediyordum. Biraz ısrar, biraz peşinden koşma süreciydi. Kimin kitabı çıkıyorsa o hafta onu planlıyordum; zaten bir hafta öncesinden taslak bir program hazırlıyordum. Yeni çıkacak kitapları da önceden takip ediyordum. Bu bilgiyi de yayınevlerinden öğreniyordum çünkü yayınevleri genelde önden tüm planlarını paylaşır. Mesela ocak ayındaki kitap programı zaten aralık aynın başında belirlenmiş olur. Böylece kitap çıktığında, hatta çoğu zaman daha kitap çıkmadan haberdar oluyordum. Aslında onlara ulaşmak çok zor değil. Yayınevlerine “Yakında ne çıkacak?” diye sorduğum bir mail atmak yeterli oluyordu.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4177 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-818x1024.jpg" alt="" width="818" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-200x250.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-240x300.jpg 240w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-400x501.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-600x751.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-768x962.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-800x1002.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-818x1024.jpg 818w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-1200x1503.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-1227x1536.jpg 1227w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/uyu-1636x2048.jpg 1636w" sizes="(max-width: 818px) 100vw, 818px" /></p>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Anladığımız kadarıyla okumayı çok seviyorsunuz. Bu sürecin mesleğe dönüşmesi sizi zorluyor mu?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Hayır, tam tersine işimi çok kolaylaştırdı. Muhtemelen Candaş Bey de çok iyi bir gazeteci olduğum için değil; çok okuyan biri olduğum için “Sen bu dergiyi yaparsın.” dedi. Eskiden daha çok okuyordum, hâlâ o seviyeyi korumaya çalışıyorum. Bunun mesleğe dönüşmesi beni aşırı memnun etti. Kitap kulübü yapıyorum, dergide Kitap Kafası adlı bir ek hazırlıyorum, yine aynı isimle radyo programı yapıyorum. Bunların hepsi hayatımın her noktasında yaptığım aktiviteler, ilgi duyduğum alanlar. Dergi için ekstra bir şey okumama gerek yok; zaten okurum. Okurluk benim için hiçbir zaman ekstra vakit ayırmam gereken bir durum olmadı. Böyle olması işimi daha da kolaylaştırdı tabii. Bizde yazan yazarların kitaplarını zaten okumuştum. Mesela Alper Canıgüz, zaten hayranı olduğum bir yazardı. Şimdi dergide onunla çalışıyorum. Bir okur olarak diline hâkim olmak işimi çok kolaylaştırdı.</p>
<p><em><strong>U.Y:</strong> KAFA’nın beyin fırtınaları nasıl oluyor?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> KAFA’yı kuralı 11 yıl olduğu için artık “her şeyi yaptık” hissi oluşmaya başladı. Bu yüzden yeni biri geldiğinde “bizi şaşırtmalı” diye düşünüyoruz. Kimsenin düşünmediğini düşünmesini, kimsenin bilmediğini bilmesini bekliyoruz. Çok şey bekliyoruz, bu doğru. Mesela yeni gelen bazı editörler TikTok kullanmıyor.</p>
<p>Bu mümkün değil; bizde TikTok kullanmayan editör çalışamaz. İçerik üretsin demiyorum tabii ama dünyadan haberdar olmaları şart. “Her konuda fikir sahibi olun.” demiyorum ama bir bilgi veya deneyimin de olması lâzım. KAFA TV, KAFA Sports, ajans ve dergi ekiplerimizin hepsi aynı binada ve yan yanalar. Herkes sürekli birbirine uğrar. Stajyerler yukarı çıkar, TV ekibi aşağı iner. Sürekli merak eden insanlarla çalışıyor olmak en büyük avantajım. Bu yüzden konu bulmakta zorlanmıyoruz. Zaten çok araştıran, merak eden, her yere salça olan bir ekip var. Zorluk, daha çok elemelerde çıkıyor. Bu işi yapacaksanız dışa dönük, aktif, meraklı bir insan olmanız gerekiyor. “Bunu söylesem mi?”, “Saçma mı olur?” diyen insanlarla çalışmak zor çünkü çoğu zaman o “Saçma mı olur?” denilen şey bir sonrasında bir içerik oluyor.</p>
<blockquote><p>“Genelde yaratıcı süreçlerde insanlar hep ‘en iyisine’ ulaşmaya çalışıyor. Ama asıl önemli olan içinizden gelen, sizden bir parça taşıyan basit bir iştir.”<strong><br />
</strong></p></blockquote>
<p><em><strong>Mustafa Burak Avcı:</strong> OT, KAFA gibi dergilere baktığımızda genellikle belli başlı, bilinirliği olan yazarların yer aldığını görüyoruz. Yazarlık kariyerine başlamış veya bilinirliği az olan yazarları değerlendiriyor musunuz? Bu gibi yazarlardan beklentileriniz neler oluyor?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Genelde yeni yazar alıyoruz ama “no name” yazarları çok da tercih etmiyoruz. Okurdan gelenlere bir sayfa ayırdığımız oluyor ama onun da sürekliliği olmuyor. Ekibimize dahil ettiğimiz yazarlardansa bize; aklımıza gelmeyen bir fikir veya farklı bir bakış açısı sunmasını bekliyoruz. Bir konuya bakış açın öyle olmalı ki “Aa biz buradan hiç bakmamıştık, okurun ilgisini çeker.” diyebilelim. Bunun dışında sunulan fikrin bir haber, yazı değeri de olmalı. Bütün mailleri okuyoruz ama maalesef genellikle iyi işler gelmiyor. Bir de herkes öykü yazıyor. Bu kötü bir şey değil ama bizim gibi her konuda içerik üreten dergiler kurmaca yazılar aramıyor. Biz daha çok bakış açımızı değiştirecek şeyler arıyoruz. Mesela “Şöyle bir adam buldum. Acayip bir hikâyesi var, bununla röportaj yapacağım. Altı aylık planım hazır, her ay konuşacağım.” gibi istikrarlı ve uzun soluklu bir fikrin olması lazım. Ya da öyle bir konu başlığı bulmuşsundur ki her ay onunla ilgili biri bulunur; bize böyle işler lazım. Tabii ki 21. yüzyılda her konuda bir şey yazıldığı için tamamen orijinal bir fikir bulmak mümkün değil. Önemli olan “Şunu şu yapmıştı ama ben böyle değiştiriyorum ve kendimden şunları katıyorum.” gibi bir bakış açısıyla işler üretebilmek. Zaten bu kafadaki insanlarla iletişime geçiyoruz. Kitap sayfasında yazanların çoğu dışarıdan bulduğum insanlar. Hatta biri yakın arkadaşım; çok iyi bir okurdu. “Sen yazsana.” dedim; meslek olarak yazarlıkla alakası olmamasına rağmen şimdi yazıyor. Eğer fikirlerine ve yazılarına güvenen arkadaşlar varsa bize mail olarak iletebilirler.<strong><br />
</strong></p>
<p><em><strong>Nihal Akbudak:</strong> Çizerden beklentiniz ne? Hocalarımız bize yönlendirme yapıyor ama özgürüz. Sizde nasıl işliyor? Ekibinize alacağınız çizerlerden ne beklersiniz?</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Çizerlere çok ihtiyacımız var. Çizerlere hiç karışmayız ama onlardan beklediğimiz birkaç özellik var. Bunlardan ilki hız. Çünkü yazıların ne zaman geleceği belli olmuyor. Matbaaya iki gün kala bir yazı gelince bir günde çizerden çizim almam gerekiyor. Bu yüzden hızlı çizer arıyoruz. İkinci olarak da çizerimizin okuduğunu anlayan biri olması lazım. Genelde çizere yazıyı yollar, “Oku, sende ne canlandırıyorsa onu çiz.” derim. Böyle olunca kafamda canlanandan tamamen farklı ama konuyu çok iyi yansıtan bir çizim gelebiliyor ve “İşte bu!” diyorum. Genelde yaratıcı süreçlerde insanlar hep “en iyisine” ulaşmaya çalışıyor. Ama asıl önemli olan içinizden gelen, sizden bir parça taşıyan basit bir iştir. Bazen o kadar basit bir şey üretiyoruz ki aslında sizin aklınıza gelmiş oluyor ama “daha mükemmelini arayayım” diye göz ardı ediyorsunuz. Aslında biz de basit düşünüp herkesin aklına gelebilecek şeyleri yapıyoruz. Mesela bizimle çalışan çizerlerin çoğu çok genç. Çoğunu Instagram’dan buluyorum. Hep karşıma çıkıyorlar; “Bize çizsene.” diyerek DM atıyorum ve böylece birlikte çalışmaya başlıyoruz.</p>
<p><em><strong>Ç.M.A:</strong> Geldiğiniz için teşekkür ederiz.</em></p>
<p><strong>A.D.K:</strong> Ben teşekkür ederim. Sağ olun, elinize sağlık.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-4178" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/adk2-kopya-2-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ciddiyetle-neseli-bir-dergi-olusturmaya-calistik/">Ciddiyetle Neşeli Bir Dergi Oluşturmaya Çalıştık &#8211; Ayça Derin Karabulut</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ciddiyetle-neseli-bir-dergi-olusturmaya-calistik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</title>
		<link>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 10:45:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe Söyleşileri]]></category>
		<category><![CDATA[hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[jean baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[oguz adanir]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[simulakr]]></category>
		<category><![CDATA[simülakrlar]]></category>
		<category><![CDATA[simulasyon]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3834</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Irmak Çağlayan Jean Baudrillard’ı Anlamak: Prof. Dr. Oğuz Adanır ile Simülasyon Üzerine Jean Baudrillard’ın kavramları Türkiye’deki en yetkin anlatımlardan biri olan Prof. Dr. Oğuz Adanır, çok sayıda Baudrillard kitabının çevirisini üstlenmiş ve onun düşünce dünyasını Türkiye’de geniş kitlelere taşımıştır. Kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Baudrillard’ın düşünce dünyasını, simülasyon kuramını ve tüketim toplumu analizlerini derinlemesine ele alıyoruz.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/">Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p data-start="78" data-end="447"><em><strong>-Irmak Çağlayan</strong></em></p>
<h1 data-start="78" data-end="447">Jean Baudrillard’ı Anlamak: Prof. Dr. Oğuz Adanır ile Simülasyon Üzerine</h1>
<blockquote>
<p data-start="78" data-end="447"><span style="font-size: 14pt;">Jean Baudrillard’ın kavramları Türkiye’deki en yetkin anlatımlardan biri olan Prof. Dr. Oğuz Adanır, çok sayıda Baudrillard kitabının çevirisini üstlenmiş ve onun düşünce dünyasını Türkiye’de geniş kitlelere taşımıştır. Kendisiyle yaptığımız bu söyleşide, Baudrillard’ın düşünce dünyasını, simülasyon kuramını ve tüketim toplumu analizlerini derinlemesine ele alıyoruz.</span></p>
</blockquote>
<p style="padding-left: 40px;" data-start="449" data-end="638"><strong data-start="449" data-end="462">Aslı Şen:</strong> <strong>Oğuz Hocam, hoş geldiniz. Biz sizin kariyerinizi ve çalışmalarınızı yakından takip ediyoruz ancak okurlarımız için izleyebilir miyiz kendinizi tanıtmanızı rica edebilir miyiz?</strong></p>
<p data-start="640" data-end="1140"><strong data-start="640" data-end="656">Oğuz Adanır:</strong> Telgraf usulü bir özet geçmem gerekirse İzmir’de doğdum. Ortaokuldan sonra İstanbul’a, ardından 1968 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geldim. Lisans, yüksek lisans ve doktora çalışmalarımı Sorbonne’da tamamladım. Bu çalışmaları esnasında sosyoloji ve iletişim bilimleri üzerine çalıştım. Türkiye’ye dönmemle birlikte Dokuz Eylül Üniversitesi Sinema-TV bölümünde öğretim üyeliğine başladım. Oradan emekliye ayrıldım ve bugün de evden çalışmaya devam ediyorum.</p>
<p style="padding-left: 40px;" data-start="1142" data-end="1305"><strong data-start="1142" data-end="1161">Irmak Çağlayan: Baudrillard’ın pek çok kitabının kapağına baktığımızda çevrilen olarak sizin adınızı görüyoruz. İlk olarak ne zaman ve hangi eserle tanıştınız?</strong></p>
<p data-start="1307" data-end="1555"><strong data-start="1307" data-end="1316">O.A.:</strong> Baudrillard’ın okuduğum ilk kitabı <em data-start="1352" data-end="1369">Tüketim Toplumu</em> oldu. O sıralarda Paris’te doktora öğrencisiydim. Kitabı biraz geç keşfettiğimi fark ediyorum çünkü o dönemde Marx ve Marksizm üzerine yoğunlaşmıştım. Sonra çevreme de yaymaya başladım.</p>
<p data-start="1557" data-end="1860">Bir İngiliz yayınevinin Seuil’e gönderdiği Baudrillard terminolojisinin en kolay anlaşılmasını sağlayan metni gördüm. O yüzden onun başında <em data-start="1697" data-end="1724">Simülasyon ve Simülakrlar</em> kitabını yaptım. Bu yayınlanan 10. baskıya kadar geldi. 2010’lu yıllara gelindiğinde Türkiye’de Baudrillard daha çok tanınmaya başladı.</p>
<p data-start="1862" data-end="2278">Baudrillard’ın 35-40 civarındaki metninin neredeyse tamamını okumuşumdur. Onun dışında hem onun hakkında hem de hakkında yazılanları okudum. Orada 15 civarında kitap okumuşumdur. Baudrillard’ın düşünceleri üzerine kendi yaptığım bir çalışma da mevcuttur. Kendisiyle tanıştığımda bir mülakat yaptım. Davetimiz üzerine İzmir’e geldi ve burada bir konuşma yaptı. Ben de Paris’e gittim ve onunla uzun bir söyleşi yaptım.</p>
<p data-start="2280" data-end="2444">Biraz da oturup sohbet ettim. Onun çok mütevazı biri olduğunu söyleyebilirim. Çok az konuşan, çok az yorum yapan, çok fazla insanlarla iletişime girmeyen birisiydi.</p>
<p data-start="2446" data-end="2627"><strong data-start="2446" data-end="2455">I.Ç.:</strong> <strong>Kafelerde oturduğunuzdan ve konuştuğunuz konulardan bahsettiniz, Baudrillard akademisyen ve yazar kimliği dışında nasıl biriydi? Tanışma sürecinizden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p data-start="2629" data-end="3170"><strong data-start="2629" data-end="2638">O.A.:</strong> Nasıl biri olduğunu aslında bana değil, eşine sormak lazım. O daha iyi bilir. Biz ancak bir süre görüşüp, belli konulardan sohbet ediyorduk. Özellikle çarpıcı bazı konular oluyor elbette. Mesela terminlerin yanlış kullanılmasından hiç hoşlanmaz. Sürekli olarak yanlış şekilde kullanılmasına tepki gösterirdi. Yani onun kullandığı şekilde kullanılmasını isterdi. Yanlış bir şekilde söylerseniz o düzeltmeler muhakkak yapar. Ama genelde çok sakin biriydi, oturup rahat sohbet edebilirdiniz. Sizi dinler, düşünür, sonra cevap verirdi.</p>
<p data-start="3172" data-end="3643">Mesela telefonda da konuştuğumuz oldu. Özellikle Seytanın Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği adlı bir çevirim vardı. O kitabın bazı bölümlerinde o anlama geldiğini bir türlü çözememiştim. Telefon ettim ve fikrini sordum. “Ne istersen yap, nasıl istersen koy.” dedi. Ben de İzmir’deki Fransız entelektüellerden birine danıştım. Onlar o şekilde bir çözüm önerdiler. Bu çeviri sürecinde aslında onu çok iyi anladığımı söyleyemem. Ama çeviri yapmayı öğrendim diyebilirim.</p>
<p data-start="3172" data-end="3643"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3835 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-229x300.png" alt="" width="229" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-200x261.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1-229x300.png 229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard-1.png 231w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></p>
<p data-start="3645" data-end="3833"><strong data-start="3645" data-end="3661">Deniz Benzer:</strong> <strong>Sizi kişisel tanışmaya götüren hikâyeyi öğrenebilir miyiz? Nasıl oldu da Baudrillard ile yüz yüze tanıştınız, nasıl bir yolculuğun ardından böyle bir ilişki geliştirdiniz?</strong></p>
<p data-start="3835" data-end="4407"><strong data-start="3835" data-end="3844">O.A.:</strong> Baudrillard benim doktora tezimin bibliyografyasında yer alıyor. Çünkü ben tezimi yazmanın bitirdikten sonra onun kitaplarını tanıştım. 1977 yılının sonlarına doğruydum. Doktora çalışmamı teslim etmiştim ve o dönem Zürih’e gittim. Orada tesadüfen müthiş çarpıcı bir düşünürle karşılaştım. Fransız ve özellikle Kuzeybatı Avrupa’nın; İngiltere, Almanya gibi ülkelerin içinde bulunduğu toplumsal durumla ilgili eleştirel düşünceler geliştiren, insanı sorgulamaya iten biriyle karşılaştım. O dönem 1978’in başında tez savunmamı yaptım. Ondan sonra Türkiye’ye döndüm.</p>
<p data-start="65" data-end="535"><strong data-start="65" data-end="535">“Sessiz Yığınlar ile başladığımız çeviriler, bizim Dokuz Eylül Üniversitesi olarak bir kitap basma girişimimize dönüştü. Kendisinin ilk kitabının çevirisini yapabilir miyiz diye rica ettik. Bize ücretsiz olarak verdi ve para kazanınca ödeyebilirsiniz dedi. İlk kitap o şekilde yayımlandı. Sonra geri gel, şimdi Türkçeden baktık 15-16 kitabın çevirisini ama toplamda 30 civarında Türkçeye çevrilmiş kitabı var. Oldukça tanınan ama bilinmeyen bir isim haline geldi.”</strong></p>
<p data-start="537" data-end="600"><strong data-start="537" data-end="546">D.B.: Baudrillard kitabında neyi? Hangi kitapla yer alıyor?</strong></p>
<p data-start="602" data-end="890"><strong data-start="602" data-end="611">O.A.:</strong> <em data-start="612" data-end="660">Simülasyon Kuramı Üzerine Notlar ve Söyleşiler</em> adlı kitapta yer alıyor. Tabii bu gördüğünüz 4 ya da 5, gözden geçirilmiş yeni baskı olduğu için o kitap her baskıda gelişti. İlk hali oldukça zayıftı, şimdi son halini aldı. 35 yıl oldu yayımlanalı, hatta daha fazla da olabilir.</p>
<p data-start="892" data-end="1405">İlk tanışmamız böyle oldu. Sonra iletişim koptu. Sessiz Yığınlar ile başladığımız çeviriler, bizim Dokuz Eylül Üniversitesi olarak bir kitap basma girişimimize dönüştü. Kendisinin ilk kitabının çevirisini yapabilir miyiz diye rica ettik. Bize ücretsiz olarak verdi ve para kazanınca ödeyebilirsiniz dedi. İlk kitap o şekilde yayımlandı. Sonra geri gel, şimdi Türkçeden baktık 15-16 kitabın çevirisini ama toplamda 30 civarında Türkçeye çevrilmiş kitabı var. Oldukça tanınan ama bilinmeyen bir isim haline geldi.</p>
<p data-start="1407" data-end="1599"><strong data-start="1407" data-end="1416">D.B.:</strong> <strong>Sizin tanıştığınız veya çevrilen başladığınız dönemde şu anki gibi küresel ölçekte popüler biri miydi yoksa sonrasında mı popüler oldu? Türkiye özelinde sizin bilinirliği kazandırdı?</strong></p>
<p data-start="1601" data-end="2598"><strong data-start="1601" data-end="1610">O.A.:</strong> Türkiye için öyle denebilir ama ben zaten 1977’de tanıştım. O, Fransa’da 1968’de *Nesneler Sistemi’nin yayımlanmasıyla birlikte bu kitaba göre tanınıyordu. Ondan sonra 1970’de <em data-start="1787" data-end="1804">Tüketim Toplumu</em> ve en önemlisi metinlerinden biri olan <em data-start="1844" data-end="1874">Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm</em> 1976 yılında yayımlanmıştır. Yani Fransa’da bilinmesine rağmen göz ardı edilen bir düşünürken, o tarihlerde Amerika’da çok önemli bir üniversitenin sahibi sayılan New York Amerikan Üniversitesi’nde tanınmıştır. Hem orada tanındı, 1970’li yılların ikinci yarısında itibaren Amerika’da tanınmasının bir nedeni olarak orada dersler vermesi gösterilir. Kendisi Amerika’da çok önemli üniversitelerde dersler vermiştir. Tabii Amerika deyince Kanada tarafını da unutmamak lazım orada da ciddi katkıları vardır. Zaman içinde giderek yaygınlaştı. 1982’de tanıştık ama Baudrillard’ı Türkiye’ye ancak 2004 yılında getirebildik. Hemen gel deyince gelen cinsten bir insan değildi. Ben o tarihlere kadar yedi yıl kadar kitap çevirmiştim.</p>
<p data-start="2600" data-end="3014">Baudrillard ile ilk kez 1982’de karşılaştık. Türkiye’den Fransa’ya dönmüştüm, o süre içinde bu adamla mülakat yapmıştım. Ama o tarihte ne biliyordum ne de çeviri anlamında çok şey yapmıştım. Daha sonra tekrar bir şekilde iletişim kurduk. Önce Nanterre Üniversitesi’nde tanıştım, daha sonra tekrar Sorbonne’da karşılaştık. Bu sırada kendisi Amerika’ya gidip geliyordu. Daha sonra tekrar bir şekilde iletişim kurduk.</p>
<p data-start="3016" data-end="3372">Evine telefon ettim. Nereden geldiğimi sordum. Türkiye’den geldiğimi söyledim. Hemen ertesi gün bana randevu verdi. Paris’te République Meydanı’na yakın bir yerde, bir lojmanda oturuyordu. Mustafa Altıntaş adlı arkadaşım ve fotoğrafçılık ilgilenen ressam bir arkadaşımdan yardım alarak, onunla birlikte gittik. 1982 yılında kendisiyle ilk görüşmemi yaptım.</p>
<p data-start="37" data-end="264">Türkiye’de yayınlanan bir makale yazmıştım. Onun dışında başka bir şey yoktu. Yani çevirileri Türkiye’ye kazandırmaya ilk ben başladım. Sonra zaman içinde başka kişiler de katkıda bulundu, ama çeviri süreci bu şekilde ilerledi.</p>
<p data-start="37" data-end="264"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-3836 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-239x300.png" alt="" width="239" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-200x251.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1-239x300.png 239w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillard.1.png 269w" sizes="(max-width: 239px) 100vw, 239px" /></p>
<p data-start="266" data-end="471"><strong data-start="266" data-end="275">D.B.:</strong> <strong>Baudrillard deyince Türkiye’de sizin isminiz öne geliyor. Bazı durumlarda gerçekten sınırlı mı bırakıldı? Baudrillard’ın çok özel bir doktora savunma jürisi var. Bu isimler nasıl bir araya geldi?</strong></p>
<p data-start="473" data-end="811"><strong data-start="473" data-end="482">O.A.:</strong> Orada ortak biraz karışık. Çünkü ne yazarsanız yazın herkes bir yerden başlar. Liseyi bitirdikten sonra Reims’ten Paris’e geliyor. Paris’te lise öğrenimini yapıyor. Sonra Sorbonne’a giriyor. İletişim alanında eğitimini sürdürüyor. Ardından eğitim sürecini tamamen bırakıyor ve Nanterre Üniversitesi’nde öğretim görevlisi oluyor.</p>
<p data-start="813" data-end="1014">Herhalde en önemli dönüm noktalarından biri 1968 olaylarıdır. Bu süreçte öğrencilerle birlikte hareket ediyor ve sistem karşıtı bir tavır alıyor. Daha sonra Amerika’ya gidip geliyor ve dersler veriyor.</p>
<p data-start="1016" data-end="1279">Her şeyde olduğu gibi onun düşüncesi de bir anda ortaya çıkmıyor. Barthes’tan etkileniyor, Bourdieu’dan etkileniyor. Marcel Mauss’un çalışmalarından etkileniyor. Lacan’dan etkileniyor. Ama bu isimlerin hiçbirine birebir bağlı kalmadan kendi teorisini oluşturuyor.</p>
<blockquote>
<p data-start="1281" data-end="1527">“Dostu François L’Yvonnet, editörlüğünü yaptığı ve yaklaşık 30 entelektüelin Baudrillard hakkındaki yazılarından oluşan kitapta şöyle diyor: ‘Baudrillard’ı öyle hemen paldır küldür anlayabilmek mümkün değil. Zaman içinde belli aşamalar var.’”</p>
</blockquote>
<p data-start="1529" data-end="1819">Her şey konusunda hem de diğer konularda çeviriler var. Muhtemelen Henri Lefebvre ile o sıralarda tanışıyor. Lefebvre onun akademik kariyerinde etkili oluyor. Daha sonra Nanterre Üniversitesi’nde ders vermeye başlıyor. Bu dönem aslında onun akademik hayattan uzaklaşmaya başladığı dönemdir.</p>
<p data-start="1821" data-end="2066">Çünkü o sırada Foucault’yu unutmak adına uzun bir makale yazıyor. Bu makaleyi Foucault’ya gönderiyor. Foucault o zaman Nanterre’de öğretim görevlisidir. Bu makale üzerine Foucault ile arasında bir kırılma yaşanıyor ve fikir ayrılıkları oluşuyor.</p>
<p data-start="2068" data-end="2274">Çünkü üniversitede kademe atlayabilmesi için belirli sınavlara katılması gerekiyor. Bu sınavları geçemediği için üniversite içerisinde yükselme şansı bulamıyor. Bir süre sonra üniversiteyle bağları kopuyor.</p>
<p data-start="2276" data-end="2428"><strong data-start="2276" data-end="2285">D.B.:</strong> <strong>Hocam bahsettiğiniz üzere Roland Barthes, Bourdieu gibi kilit bir isim, Baudrillard’ın çalışmalarına bir katkısı ve etkileşimi nasıl olmuştur?</strong></p>
<p data-start="2430" data-end="2650"><strong data-start="2430" data-end="2439">O.A.:</strong> Böyle bir şey söylemek mümkün değil. Çünkü Baudrillard 1970’li yılların sonunda özgürleşmeye başlıyor. Zaten kitaplarının bir kısmı, 1970’lerin sonundan itibaren kendi düşünce sistemini oluşturduğu metinlerdir.</p>
<p data-start="2652" data-end="3061">Mesela kendini hiçbir zaman bir sosyolog olarak görmez. Dostu François L’Yvonnet, editörlüğünü yaptığı ve yaklaşık 30 entelektüelin Baudrillard hakkındaki yazılarından oluşan kitapta şöyle diyor: “Baudrillard’ı öyle hemen paldır küldür anlayabilmek mümkün değil. Zaman içinde belli aşamalar var.” Baudrillard, Simgesel Değiş Tokuş ve Ölüm kitabında nesnelerin, insanların ve kültürün nasıl işlediğini anlatır.</p>
<p data-start="3063" data-end="3266">François L’Yvonnet, <em data-start="3083" data-end="3100">Tüketim Toplumu</em>’nun son baskısı için yazdığı önsözde Baudrillard’ın düşüncelerini şöyle özetler: “O bir sosyolog değildir. O bir filozof olarak görülmemelidir. O bir eleştirmendir.”</p>
<p data-start="46" data-end="436">Az önce söz ettik, Foucault’yu unuttun diyor çünkü Foucault’nun hiçbir zaman üzerinden pek fazla bir şey bilmediği bir dönem var. Yani bu dönemde kendisine Baudrillard’ın düşüncesinin oldukça farklı bir şekilde geliştiği söylenebilir. Daha sonra yeniden Foucault ile karşılaşıyor ve bu karşılaşma önemli bir kırılma noktası oluyor. Bu süreçte Baudrillard’ın düşüncesi daha da keskinleşiyor.</p>
<p data-start="438" data-end="722">Zaten Marx hakkında söyleyecek çok fazla şey yok. Marx sadece ekonomiyle ilgili değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin analizini de yapar. Baudrillard ise bu analizleri farklı bir düzleme taşır. Ona göre artık üretim ilişkileri değil, tüketim ilişkileri belirleyici hale gelmiştir.</p>
<p data-start="724" data-end="1055">Bu kavramın evrimini Halil Soylu’nun <em data-start="761" data-end="774">Antropoloji</em> adlı çalışmasında kitapta görebilmek mümkün. Baudrillard Marx yerine Mauss’u tercih eder. Marcel Mauss’un <em data-start="881" data-end="890">Armağan</em> adlı eserinden çok etkilenmiştir. Mauss’un armağan kavramı üzerinden geliştirdiği düşünce, Baudrillard’ın tüketim toplumuna dair analizlerinde önemli bir yer tutar.</p>
<p data-start="1057" data-end="1211">Bu bağlamda Marx’ın sadece üretim üzerinden yaptığı analizlerin yetersiz kaldığını söyler. Baudrillard, tüketimin toplumsal ilişkilerdeki rolünü vurgular.</p>
<p data-start="1213" data-end="1307"><strong data-start="1213" data-end="1222">D.B.: Peki bu bahsettiğiniz birey tipinde Marcus’un tek boyutlu insanına benzerlik var mı?</strong></p>
<p data-start="1309" data-end="1648"><strong data-start="1309" data-end="1318">O.A.:</strong> Onunla da hesaplaşıyor aslında. Sanırım Gösterge Ekonomisi başlıklı metinlerinde Marcus’la hesaplaştığı bir bölüm var. Marcus’un bireyin modern toplumda tek boyutlu hale geldiğini söylemesi Baudrillard için yeterli değildir. Çünkü Baudrillard’a göre birey artık sadece tek boyutlu değil, aynı zamanda simülasyonun bir parçasıdır.</p>
<p data-start="1650" data-end="1842">Eskiden toplum sınıflara ayrılıyordu. O sınıfın ideolojisi, bu sınıfın ideolojisi konuşuluyordu. Bugün ise bu ayrımlar ortadan kalktı. Artık herkes aynı simülasyon evreninin içinde yer alıyor.</p>
<p data-start="1844" data-end="1984">Baudrillard modernliği de eleştirir. Ona göre modernlik, gerçekliğin yerini alan bir sistemdir. Postmodernizm ise bu sistemin içinden doğar.</p>
<p data-start="1986" data-end="2213">Postmodernizmde Baudrillard’ın yana koyacak olursanız, Baudrillard’ın mevcut sistemin tamamen yok olup gitmesini istemediğini görürsünüz. Bu bir sistem eleştirisidir ama aynı zamanda bu sistemin içinden konuşan bir eleştiridir.</p>
<p data-start="37" data-end="434">“Baudrillard kendini bir akademisyen olarak bile görmüyor, akademik dünyayı reddediyor. Simülakrlar ve Simülasyon’da üniversiteyle ilgili bölümler var. Orada üniversitelerin bir üniversite simülakrına dönüştüğünden bahseder. Artık üniversite olma özelliğini kaybetti ama üniversite gibi görünmeye devam eder. Orada bir üniversite yok. Az önce öğrencinin diliminden söz ettik, üniversite ne demek?”</p>
<p data-start="436" data-end="727"><strong data-start="436" data-end="445">I.Ç.:</strong> <strong>Ben bir soru yöneltmek istiyorum. Baudrillard’ın akademik dünyaya dışlanma ya da benimsenme biçimi çok merak ediyorum. Entelektüel sahnede de açıkça görülen bir durum var. Popüler kültürde de sık sık Baudrillard’a gönderme yapılıyor. Sizce bu durum akademik dünyaya nasıl yansıyor?</strong></p>
<p data-start="729" data-end="1244"><strong data-start="729" data-end="738">O.A.:</strong> Baudrillard kendini bir akademisyen olarak bile görmez. Akademik dünyayı reddediyor. Simülakrlar ve Simülasyon kitabında üniversiteyle ilgili bölümler var. Orada üniversitelerin bir üniversite simülakrına dönüştüğünden bahseder. Artık üniversite olma özelliğini kaybetti ama üniversite gibi görünmeye devam eder. Orada bir üniversite yok. Az önce öğrencinin diliminden söz ettik, üniversite ne demek? Önce dildi, sonra yeni şeyler geliyor. Mevcut toplumsal yapıya bakınca üniversitenin işlevi değişmiştir.</p>
<p data-start="1246" data-end="1363">Ona göre akademi gerçekliği açıklamak yerine yeniden üretir. Bu yüzden akademik sistemin bir parçası olmayı reddeder.</p>
<p data-start="1365" data-end="1421"><strong data-start="1365" data-end="1374">D.B.:</strong> <strong>Bourdieu ile ilişkileri nasıl peki bu süreçte?</strong></p>
<p data-start="1423" data-end="1631"><strong data-start="1423" data-end="1432">O.A.:</strong> Bourdieu ile mesafeli bir ilişkisi var ama birbirleriyle kavgalı değiller. Baudrillard, Bourdieu’nun insanı ve akademiyi ele alış biçimini eleştirir. Ama aynı zamanda onun katkılarını da kabul eder.</p>
<p data-start="1633" data-end="1849">Olağan koşullarda zaten düşünceleri marjinal olan bir insanın hiçbir şekilde mevcut akademik dünyanın söylemini paylaşmayıp, onunla ters bir konumda durması beklenir. Çünkü bu adam mevcut yapılanmanın dışına çıkıyor.</p>
<p data-start="37" data-end="95"><strong data-start="37" data-end="95"><br />
<img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3838 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard.png" alt="" width="492" height="268" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-200x109.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-300x163.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard-400x218.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/oguzadanirjeanbaudrillard.png 492w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" /></strong></p>
<p style="text-align: center;" data-start="37" data-end="95"><span style="font-size: 10pt;">Oğuz Adanır ile Jean Baudrillard ziyareti, 1982, Paris</span></p>
<p data-start="97" data-end="364">Etkilenmiş olabilir ama yaptığı her şeyin nedeni olarak onu göstermek mümkün değil. Zaten yaptığı çalışmaların araştırmalarında akademik sistemle bağları kopmuştur. Ona göre akademi gerçekliği açıklamak yerine yeniden üretir. Yani akademi bir simülasyon üreticisidir.</p>
<p data-start="366" data-end="488">Bu yüzden Baudrillard sistemin dışına çıkmayı tercih eder. Ona göre gerçeklik artık yoktur, yerini simülasyonlar almıştır.</p>
<p data-start="490" data-end="632"><em>“Nihilist olan ben değilim, nihilist olan sistemin kendisidir. Sistem farkında bile olmadan kendi kendini yok etmeye doğru götürmektedir.”</em></p>
<p data-start="634" data-end="743">Simülasyon kavramı bu bağlamda önemli hale gelir. Ona göre simülasyon, gerçekliğin yerini alan bir sistemdir.</p>
<blockquote>
<p data-start="745" data-end="1123">“Mike Gane, Baudrillard’ın düşüncesini ‘Radikal Belirsizlik’ olarak tanımlıyor. Her şeyden söz ediyor ama hiçbir şey kesin değil. İşte varlığın burada devreye giriyor. Bütün bunlardan bahsedip kesin, doğru olduğunu savunmadığı için hep belli ölçüde ikna edici kalıyor gibi görünüyor. Ama aslında klasik anlamda üretilen düşünceden çok daha çarpıcı ve doğru şeyler söylüyor.”</p>
</blockquote>
<p data-start="1125" data-end="1297">Bütün bu imgeler üzerinden bir gerçeklik oluşuyor ve bu gerçeklik hakkında konuşuluyor sanılıyor. Yani insanlar gerçekliğin kendisini değil, onun temsillerini konuşuyorlar.</p>
<p data-start="1299" data-end="1406">Baudrillard aslında böyle bir şey söylüyor. Doğrudan gerçekliğin kendisine değil, onun temsiline bakıyoruz.</p>
<p data-start="1408" data-end="1517">Simülasyon bu sistemin en önemli parçasıdır. Çünkü artık gerçek ile kurgu arasındaki fark ortadan kalkmıştır.</p>
<p data-start="1519" data-end="1642">Baudrillard’a göre gerçeklik ortadan kalktığında yerine simülasyon geçer. İnsanlar bu simülasyon evreninde yaşamaya başlar.</p>
<p data-start="37" data-end="267">Bu süreçleri birbirine karıştırmamak lazım. Baudrillard’ın düşünce evrenine girmek için çaba harcamak gerekiyor. Okuduğunuzda doğrudan anlayabileceğiniz bir düşünür değildir. Çünkü onun metinleri çoğu zaman bir kurgu gibi ilerler.</p>
<blockquote>
<p data-start="269" data-end="512">“İnsanlar da eğer Baudrillard’ı gerçekten ilgileniyorlarsa derinlemesine ilgilenmeli. Eserlerini önce bir okuyacaksınız, sonra bir daha okuyacaksınız. Terminolojiyi öğreneceksiniz. Ondan sonra başkalarıyla karşılaştırmaya imkân doğabilir.”</p>
</blockquote>
<p data-start="514" data-end="684">Baudrillard, Marx’ın üstüne oturduğu ve Hegel ile başlayan diyalektik süreci de eleştirir. Ona göre diyalektik artık geçerli değildir. Çünkü gerçeklik ortadan kalkmıştır.</p>
<p data-start="686" data-end="821">Radikal eleştiri, bugün dünyayı anlamak için yeterli değildir. Baudrillard’ın düşüncesi daha çok gerçekliğin yokluğu üzerine kuruludur.</p>
<p data-start="823" data-end="977">Ben teorik metnin, mesela Simgesel Değiş Tokuş’un minimalize edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü metinler çoğu zaman kapalıdır ve okuyucu için zordur.</p>
<p data-start="979" data-end="1096">Ama onun metinlerini anlamak için tekrar tekrar okumak gerekir. Çünkü her okuduğunuzda yeni bir anlam katmanı açılır.</p>
<p data-start="1098" data-end="1258">Ben bugüne hâlâ bir yığın gözümden kaçmış, eksik konu olduğuna eminim. Yani insanlar da eğer Baudrillard’ı gerçekten ilgileniyorlarsa derinlemesine ilgilenmeli.</p>
<p data-start="1260" data-end="1412">Eserlerini önce bir okuyacaksınız, sonra bir daha okuyacaksınız. Terminolojiyi öğreneceksiniz. Ondan sonra başkalarıyla karşılaştırmaya imkân doğabilir.</p>
<p data-start="1414" data-end="1453"><strong data-start="1414" data-end="1423">A.Ş.:</strong> <strong>Onu en kolay kim anlayabilir?</strong></p>
<p data-start="1455" data-end="1665"><strong data-start="1455" data-end="1464">O.A.:</strong> Evet. O benim olabilir Baudrillard gibi düşünmeyi öğrenmiş birisi. Ama yok, 2007’den 2025’e kadar böyle birileri çıkmadı. Hep Baudrillard hakkında yazan insanlar var. Baudrillard onu da aşmış durumda.</p>
<p data-start="1667" data-end="1838"><strong data-start="1667" data-end="1676">A.Ş.:</strong> <strong>Hocam, simülasyon ve simülakr kavramını anlamaya çalışan bir insan olarak biraz havada kaldığını düşünüyorum. Bir örnek üzerinden anlatabilir misiniz bu kavramı?</strong></p>
<p data-start="1840" data-end="1948"><strong data-start="1840" data-end="1849">O.A.:</strong> Kuramı anlatamayız. Baudrillard kendisi 35 kitapta anlatmaya çalışıyor. Ben nasıl anlatayım şimdi?</p>
<p data-start="1950" data-end="2172"><strong data-start="1950" data-end="1959">A.Ş.:</strong> <strong>Hayır, aslında bir örnek üzerinden ele almak istiyorum. Belki Matrix örneği olabilir. Yani onu da seviyorum, doğru bulmuyorum. Oradaki yansımaları daha anlaşılabilir kılar ama aslında istediğim biraz daha farklı.</strong></p>
<p data-start="2174" data-end="2389"><strong data-start="2174" data-end="2183">O.A.:</strong> Benim Journal of Baudrillard Studies’de gerçeklik ile ilgili bir çalışmam var. 2007 yılında yayımlandı. Türkiye’de benim dışımda yazmadılar. Gerçeklik meselesi üzerinden Baudrillard’ı anlamak mümkün değil.</p>
<blockquote>
<p data-start="37" data-end="333">“Baudrillard’a göre modernleşme doğru bir şeydi ama 60’larda tüketim toplumunun devreye girmesiyle birlikte 180 derece geri döndü. İşte o kopuş noktası postmodernin başlangıcıdır. Modern toplumlar modernleşmeyi yaşadığını söyler. Baudrillard’ın iddiaları arasında belki de en önemlisi budur.”</p>
</blockquote>
<p data-start="335" data-end="574">Çünkü bizde gerçeklik ilkesi değişmedi ne anlaşıldığı belli değil. Bizde Baudrillard’ın üstünde durduğu anlamda bir gerçeklik ilkesi yok. Cumhuriyet devrimleriyle birlikte modernleşme yaşandı ama bu modernleşme tam anlamıyla gerçekleşmedi.</p>
<p data-start="576" data-end="795">Kapitalizmin oluşması için belirli koşullar gerekir. Avrupa’da nüfus 40 milyonun altındaydı, eğitimli toplumların hiçbir gelişimi yoktu. Bizde 1920’lerde 13 milyon nüfus vardı. Devlet kapitalizmi gibi bir sistem oluştu.</p>
<p data-start="797" data-end="958">“Gerçek, görüntüleri aracılığıyla açıklanan bir şey haline dönüştü.” diyor Baudrillard. Yani artık gerçeklik doğrudan değil, temsiller üzerinden anlaşılmaktadır.</p>
<p data-start="960" data-end="1078"><strong data-start="960" data-end="969">D.B.: Peki bu yarım yamalaklık nasıl bir şey? Tam olarak geçemiyoruz ama bir yandan da ayak uydurmaya çalışıyoruz.</strong></p>
<p data-start="1080" data-end="1237"><strong data-start="1080" data-end="1089">O.A.:</strong> Tabii, toplumun bir kısmı modernleşme ilkelerini kabul etmiş durumda. Türkiye’ye baktığımız zaman nüfusun %50’si modernleşmeyi kabul etmiş durumda.</p>
<p data-start="1239" data-end="1422">Baudrillard’ın Türkiye’ye bakışı aslında bu açıdan da ilginçtir. Türkiye, modernleşme sürecini tam anlamıyla yaşamamış ama bir yandan da postmodernleşme sürecine girmiş bir toplumdur.</p>
<p data-start="1424" data-end="1529">Baudrillard’a göre modernleşme süreci 60’lı yıllarda tamamlanmış ve ardından postmodernleşme başlamıştır.</p>
<p data-start="1531" data-end="1631">Modernleşme ve postmodernleşme arasındaki bu kırılma noktası, onun düşüncesinin merkezinde yer alır.</p>
<p data-start="37" data-end="280">Onu gerçekten anlamak istiyorsanız ciddi bir şekilde incelemeniz gerekiyor. Yazdığım kitaplardan veya yabancı kaynaklardan yararlanabilirsiniz. Baudrillard’ın düşüncesini anlamak için bugün sıfırdan başlarsanız minimum üç ila dört yıl gerekir.</p>
<p data-start="282" data-end="484"><strong data-start="282" data-end="291">D.B.:</strong> <strong>Sanki amaç biraz da şu an yaşadığımız bu kafa karışıklığını yaratmak. İnsanlara doğrudan bir şey aktarmaktan ziyade, zihinlerini karıştırarak onları düşünmeye sevk ettiğini söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p data-start="486" data-end="693"><strong data-start="486" data-end="495">O.A.:</strong> O zaten bizi düşünmeye sevk eden bir düşünür. Kendi diline bulunduğu toplumdan ödünç alarak yazıyor. Yani metinleri çoğu zaman doğrudan anlaşılır değil. Çünkü Baudrillard’ın dili oldukça farklıdır.</p>
<p data-start="695" data-end="800">Türkiye’de Baudrillard’ın bu kadar geç tanınmasının nedeni de budur. Onun metinlerini anlamak zaman alır.</p>
<blockquote>
<p data-start="802" data-end="1063">“François L’Yvonnet’nin dünyaya Jean Baudrillard’ın Penceresinden Bakmak başlıklı konuşmasını çok öğreticidir. Baudrillard okumak isteyenlere tavsiye ediyorum. Çevirisini yaptık, yakında yayımlanacak. Hiç Baudrillard okumadıysanız önce bu metinle başlayın.”</p>
</blockquote>
<p data-start="1065" data-end="1276"><strong data-start="1065" data-end="1074">A.Ş.:</strong> <strong>Söylediğiniz şey o anın gerçekliği ve gelecekle çok uyuşuyor. Popüler kültürde bu kadar bahsedilmesinin sebebi de bu muhtemelen. Son sorum olarak şunu sormak istiyorum: Baudrillard’ı nasıl anlamalıyız?</strong></p>
<p data-start="1278" data-end="1466"><strong data-start="1278" data-end="1287">O.A.:</strong> Kendisini kesinlikle anlamadıklarını düşünüyorum. Wachowski Kardeşler <em data-start="1358" data-end="1366">Matrix</em> filminde Baudrillard’dan etkilenmiş olabilirler ama Baudrillard’ın söyledikleri çok daha farklıdır.</p>
<p data-start="1468" data-end="1646">Baudrillard’ın düşüncesi, gerçek ile kurgu arasındaki çizginin ortadan kalktığını söyler. Bu yüzden onun düşüncesini anlamak için klasik düşünme biçimlerinden uzaklaşmak gerekir.</p>
<p data-start="1468" data-end="1646"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3837 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri.png" alt="" width="499" height="129" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-200x52.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-300x78.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri-400x103.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/jeanbaudrillardeserleri.png 499w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" /></p>
<p data-start="1648" data-end="1826"><strong data-start="1648" data-end="1657">D.B.:</strong> <strong>Bu konuda oldukça yaygın bir şehir efsanesi var. Minor rolünü oynaması için Baudrillard’a teklif götürüldüğü ve filmin onun anlatığı şeyin tam tersini yaptığı söylenir.</strong></p>
<p data-start="1828" data-end="1943"><strong data-start="1828" data-end="1837">O.A.:</strong> Baudrillard onlarla hiç bu şekilde bir ilişki kurmamıştır. Kendisi sinema ile doğrudan bir ilişki kurmaz.</p>
<p data-start="1945" data-end="2083"><strong data-start="1945" data-end="1954">A.Ş.:</strong> <strong>Hocam, bize vakit ayırdığınız ve bunları anlattığınız için çok teşekkür ederiz. Dosya konusunun anlatımı harika bir içerik oldu.</strong></p>
<p data-start="2085" data-end="2138"><strong data-start="2085" data-end="2094">I.Ç.: Çok teşekkür ederiz zaman ayırdığınız için.</strong></p>
<p data-start="2140" data-end="2185"><strong data-start="2140" data-end="2149">O.A.:</strong> Estağfurullah, ben teşekkür ederim.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/">Oğuz Adanır: Jean Baudrillard’ı Anlamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/oguz-adanir-jean-baudrillardi-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Aug 2025 11:38:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[halka ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[karar verme süreçleri]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikolojik]]></category>
		<category><![CDATA[reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[sinir]]></category>
		<category><![CDATA[sinir bilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Mecra]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[Uğur Batı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3767</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Aslı Şen: Uğur Hocam, teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi yakından tanımak isteriz, bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Uğur Batı: 1994 yılında üniversitenin birinci sınıfındayken reklamcılığa başladım. Önce staj sonra part time derken yavaş yavaş tam zamanlı çalışmaya geçtim. 2001 yılına kadar farklı ajanslarda çalışma fırsatı buldum. Sonrasında Telsim, Rumeli Telekom  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/">Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span style="font-size: 14pt;">-Aslı Şen</span></strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3771" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Aslı Şen: Uğur Hocam, teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi yakından tanımak isteriz, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Uğur Batı:</strong> 1994 yılında üniversitenin birinci sınıfındayken reklamcılığa başladım. Önce staj sonra part time derken yavaş yavaş tam zamanlı çalışmaya geçtim. 2001 yılına kadar farklı ajanslarda çalışma fırsatı buldum. Sonrasında Telsim, Rumeli Telekom gibi firmalarda marka uzmanlığı yaptım. Ardından Yeditepe Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Doktora sürecimde eş zamanlı olarak üniversitenin iletişim faaliyetlerinde uzman olarak görev aldım. 2006-2009 yılları arasında Code İstanbul’un yaratıcı yönetmenliğini yaptım. Borsa İstanbul’un kuruluşunda yer aldım ve yaklaşık dört yıl boyunca pazarlama iletişimi, marka yönetimi, uluslararası pazarlama gibi alanlarda çalıştım. Yedi yıldır da Nişantaşı Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Bu sürecin içerisinde birçok ulusal ve uluslararası danışmanlık ekibinin içerisinde bulundum. Bunlara ek olarak, Harvard Business Review, Bloomberg Business Week, Independent, Onedio, MyNet gibi sitelerde köşe yazarlığı yapıyorum. Devrim Erbil başta olmak üzere birçok sanatçı için kürasyonlar yapmaktayım. Pek çok sanatçının sergi süreçlerinde, etkinlik organizasyonlarında ve yan ürünlerin üretilmesinde görev yapıyorum. Sanat kitapları yazıyorum, makaleler yazıyorum. Süreç bu şekilde devam ediyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Birbirinden farklı alanlarda çeşitli üretimlerde bulunuyorsunuz. Tüm bunlara yetişmek eminim ki zordur. Bu kadar farklı alanda disiplinlerarası üretimde bulunurken anlatı dilinizi nasıl oluşturuyorsunuz? Bir kavram karmaşası yaşanıyor mu yoksa bir avantaj konumunda mı?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Yaratıcı endüstriler bağlamında cevap vermek gerekirse, kök aynı aslında. Tek bir kök ve gövde var, yaratıcı endüstriler. Sanat da üretsem, reklam da üretsem, hepsi bir yaratıcılık formasyonu olarak aynı gövdeye ait. Bu yüzden köşe yazısı yazmak da aynı. Ben Harvard Yazarlık Okulu mezunuyum; orada da belli bir ekol, format ve biçim var, böyle düşünebilirsiniz. Bu bir ağaç gibi ve ben o ağacın kökünü ve gövdesini takip ediyorum. Yan dallar ise çalıştığım, disiplinlerarası gibi görünen alanlar oluyor. Teknik olarak bunun kendi içinde bir mantığı var.</p>
<p>Benzer bir yapı disiplinlerarası bilim alanlarında da mevcut. Sonuçta iletişim bilimleri, davranış bilimleri, sinirbilim, sosyal bilim ve toplumsal sinirbilim gibi alanlar birbirine bağlı. Bu disiplinlerin içine ikna, manipülasyon, tüketici davranışları gibi alt alanlar da dahil. Şu an ben karar bilimi dediğimiz alana odaklanıyorum. Yaptığım araştırmalar ve yazdığım kitaplar karar bilimi üzerine. Ana eksenim davranış ve iletişim bilimleri olsa da sonuçta karar verme süreçlerini anlamaya yöneliyorum.</p>
<p>Bütün bu süreçleri ağacın hem üretim hem de bilimsel tarafta dallara ayrılan bir gövdesi gibi görebiliriz. Aynı gövdeden beslendiğimde hem zihinsel olarak dağılmamış oluyorum hem de bildiğim kök ve gövdeden hareket etmek bana çalışmalarımda bir rahatlık sağlıyor. Alan disiplini konusunda bu yaklaşımı korumak hem odaklanmamı sağlıyor hem de işimi kolaylaştırıyor. Bunu böyle ifade edebilirim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3769 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-640x1024.jpg" alt="" width="640" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-187x300.jpg 187w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-200x320.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-400x640.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-600x960.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-640x1024.jpg 640w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-768x1229.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-800x1281.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-960x1536.jpg 960w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao.jpg 1172w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Hocam karar bilimi diye bir alandan bahsettiniz. Bu konuyu biraz daha açabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bu durum literatürde; “decision making” diye yer alıyor. İçerisinde olasılıklar, ihtimaller formasyonu, bir karar verirken tez, antitez ve sentez nasıl oluşturulur, bunların süreçleri nasıl işlenir gibi konular var. Retrospektif olarak bir kararın doğruluğunu sonucundan alıyoruz. Bütün bu süreçler yönetim açısından önemli bir alan oluşturuyor, karar bilimi bu yüzden değerli. Bu aynı zamanda davranış bilimlerinin bir alt alanı ve toplumsal nörobilim dediğimiz alanın da bir alt dalı.</p>
<p>Örneğin, tüketici davranışlarında bir karar verme süreci var. İnsanın kariyer, eş, iş seçiminde bir karar verme süreci var. Bir yönetmenin bir filmi çekerken karakterlerin oluşumu, hangi oyuncuların onu canlandıracağı, hangi efektlerin ve kurgunun kullanılacağı&#8230;</p>
<p>Bütün bunlarda da bir karar verme süreci var. Aslında o kadar geniş bir alan ki, hayatımızda belki her gün binlerce irili ufaklı kararlar veriyoruz. Karar bilimi ise davranış bilimi ve sosyal nörobilim adı altında bu kararların nasıl verileceğini inceleyen bir alt disiplindir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3770 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-640x1024.png" alt="" width="640" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-187x300.png 187w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-200x320.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-400x640.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-600x960.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-640x1024.png 640w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-768x1229.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-800x1281.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-960x1536.png 960w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-1200x1921.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-1279x2048.png 1279w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx.png 1465w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Daha önce yazdığınız bir makalenizden soru sormak istiyorum. Reklamların ideolojik bir yapı kurduğunu söylüyorsunuz. Reklamların ideolojik bir aygıt gibi çalışması nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Reklamın kendisi bir ideoloji zaten. Yani toplumsal yapı, küresel finans sistemi ve küresel kültürel sistem içerisinde ideoloji olarak işleyen bir olgudan bahsediyoruz. Hangi markayı giydiğin senin şu an kendini ifade etme biçimin, oradaki sosyal statünün sembolü. Her ne kadar bunlar yıllar içerisinde değişimler geçirse de reklamın kendisi çok geniş bir alana yayıldı: Sosyal medya iletişimi, influencer marketing, marka elçiliği gibi unsurlarla çeşitlendi, büyüdü, tohumlandı, yelpazesi genişledi. Ama ana ideolojik yapısı değişmedi. Asıl olarak, kendini ifade etme biçimin bir ideoloji. Aidiyet kurduğun toplumsal statü, ait olduğun grup bir statü tanımı oluşturuyor. Kendini ya diğerleri gibi nitelendiriyorsun ya da onlardan ayırıyorsun. Bunu bakış açınla yapıyorsun, tükettiğin markalarla yapıyorsun. Kişinin kendi kimlik temsilinden bahsediyoruz. Giydiği, yediği, içtiği şeyler, oturduğu yer, gittiği tatil, istediği her şey aslında bu anlamda bir ideoloji. Statüler kendi içinde ne kadar muğlaklaşsa bile yine bir statü sembolü oluyorsun. Marka açısından bakıldığında, tarif ettiği hedef kitlenin psikografisi, eğitim yapısı, bölgesi, gelir düzeyi gibi özellikler de aslında kendi içinde bir ideolojiyi barındırıyor. Frankfurt Okulu’ndan bugüne, Adorno gibi pek çok önemli sosyolog, iletişim bilimci, felsefeci ve filozofun ifade ettiği gibi reklam, bugün küresel finans sistemi dediğimiz şeyin özü.</p>
<p>Bu sistem markalarla birlikte çalışıyor. Tüketim ve üretim ilişkileri bunun üzerine kurulu. Sen tüketeceksin ki üretim olsun, üretim olsun ki istihdam olsun, istihdam olsun ki ülkeler devam edebilsin. Tüm bunlar kullandığın ürün ya da hizmetin markası içine birtakım anlamlar eklenerek yapılıyor. Bu anlamların çoğu da soyut veya suni. Bugün Fanta neden “gençlik” olsun? Ya da Pepsi neden “yeni neslin seçimi” olsun? Sonuçta gazlı meşrubat içiyorsun. Sen bu anlamı ona kattığın için öyle. Yoksa Pepsi içtiğinde kendini daha genç hissetmiyorsun ya da Coca-Cola içtiğinde daha klasik bir bakış açısına sahip olmuyorsun. Bunların hiçbirini yapmadığı gibi, aslında hiç tüketmesek daha iyi olacak maddeler. Ama bakın, bunların üzerinden bile bir anlam geliştirip bir ideoloji oluşturuyoruz ve bir aygıt gibi davranıyoruz. Onu tüketenler de aynı zamanda bir aygıt haline geliyor. Reklam bu anlamların oluşmasında en önemli aygıtlardan biri. Bu nedenle reklamın kendisi ideolojik hâle gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3776 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-709x1024.jpeg" alt="" width="709" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-200x289.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-208x300.jpeg 208w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-400x578.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-600x867.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-709x1024.jpeg 709w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-768x1110.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-800x1156.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-1063x1536.jpeg 1063w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-1200x1734.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed.jpeg 1384w" sizes="(max-width: 709px) 100vw, 709px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Sinirbilim alanından sıkça bahsediyorsunuz. Sinirbilim nedir ve reklamcılık sektöründe nerelerde kullanılıyor?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Sinirbilim, nörobilim ya da beyin bilim dediğimizde aslında üç farklı terimle aynı kavramı anlatıyoruz. 1979 yılından itibaren ortaya çıkan ilk beyin görüntüleme donanımları ve buna ilişkin kodlanan yazılımlar, -özellikle son elli yılda gerçekleşen büyük gelişmelerle &#8211; beynin görüntülenmesi alanında önemli bir ilerleme sağladı. Beyin görüntüleme alanında geliştirilen donanımlar ve yazılımlar, bu konuda alınan patentler, tıp teknolojilerini bile geçmiş durumda. Adeta dünya bir “beyin yüzyılına” girmiş durumda. Dolayısıyla burada beynin elektriksel aktivitesini ya da anatomik ve fizyolojik yapısını inceleyen farklı donanımlar ve bunlara yönelik geliştirilmiş yazılımlar sayesinde insanların davranışlarını okuma yolunda ilerliyoruz. Örneğin, “Akıllı” insanlar neden aptalca hatalar yaparlar?”, “Özgür irade bir illüzyon mudur?”, “Kimlik nasıl gelişir? Aidiyet nasıl oluşur?, İdeolojiler nasıl çalışır?”, “Aşk nedir ve nasıl tezahür eder?”, “Aldatma, ihanet gibi kavramların beyindeki karşılığı nedir?”, “Yenilen pehlivan neden güreşe doymaz?” Belki yüzlerce başlık altında bu soruları beyin cihazlarıyla inceleme imkanına sahibiz. Yapılan bu çalışmaların sosyal bilimler alanında irdelenmiş haline biz sosyal nörobilim, toplumsal sinirbilim ya da sosyal sinirbilim diyoruz. Elbette normalde bu beyin görüntüleme cihazları demans, amnezi gibi konularda tıbbi çalışmalar için hekimler tarafından kullanılıyor. Ama bunun yanı sıra bir sosyal yansıması da var. Biraz önce saydığım ve bunun gibi binlerce konu başlığını artık beyin görüntüleme cihazlarıyla ortadan kaldırma umudunu taşıyoruz. Bu alan şu anda akademik olarak en çok gelişen alanlardan biri.</p>
<p><strong>A.Ş: Satın alma davranışlarını etkileyen bir alanda kullanılan sinirbilim ile toplumu nasıl çözümlüyoruz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Şu an dünya ve Türkiye siyasetinde, birçok oy verme davranışı aslında sinirbilim dediğimiz ilkelerle okunabilir durumda. Temâşânın, gücün, milliyetçilik akımlarının dünyada ve ülkemizde yükselmesi gibi durumların arkasındaki sivil ve bilimsel faktörler, oy verme davranışlarının nasıl yönlendirilebileceği, ikna ve spekülasyonun nasıl çalıştığı, bir oy verme davranışının arkasındaki kararın formasyonu ve bunun nasıl rasyonalize edileceği gibi konular beyin bilim çalışmalarıyla irdelenebilir. Mesajlar bunlara dayanarak oluşturulabilir, oluşturulan mesajların revizesi de bu çalışmalar aracılığıyla yapılabilir. Zaten nöropazarlama bunun tüketici davranışlarındaki biçimini ifade ediyor. Nöropolitik dediğimiz alan ise özellikle oy verme davranışlarına odaklanıyor. Bu gerçekten derin bir alan. Siyasal reklamcılık ya da siyasal pazarlamanın çok daha ötesine geçerek içinde antropoloji, antropomorfizm, iletişim bilimleri, yeni gelişen dijital bilimler, sosyoloji ve psikoloji gibi birçok disiplini barındıran geniş bir çerçevede ele alınıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3775 size-large aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-683x1024.png" alt="" width="683" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1024x1536.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1200x1800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1365x2048.png 1365w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-scaled.png 1707w" sizes="(max-width: 683px) 100vw, 683px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Peki biz bu olguları nasıl elde ediyoruz? Saha araştırması yaparak mı, yoksa deneysel bir yaklaşımla mı?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Hem deneysel çalışma hem de saha araştırması yapılıyor. Mesela bir beyin görüntülerme cihazı olan EEG kullanılıyor. GSR cihazı, vücudun en büyük organı olan derinin hareketini inceliyor. Daha eski bir yöntem olan Eye Tracking, göz odaklı çalışıyor. Fax cihazı ise mikro ifadeleri okuyabiliyor. Bu dört cihazın verilerini klasik araştırma metodolojisine uygun bir hâle getirip yorumladığınızda; tez, antitez ve senteze ulaşabiliyorsunuz.</p>
<p><strong>A.Ş: Sinirbilimin toplumların davranış biçimlerini çözümlemek adına önemli bir alan olduğunu düşünüyorum. Peki hocam, biz bu davranışların arkasında yatan bilinçdışı olguları ortaya çıkardığımızda hangi sorunlara çözüm bulacağız?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Yeni gelişen teknolojilerle sinirbilim, önemli dip duygularımızı anlamaya, -bu çok büyük bir iddia amabilinçdışının belli bir kısmının çözümlenmesine yönelik davranışın arkasındaki motivasyonu bulmaya ilişkin ilham verici bir alan. Oy verme davranışları yönlendiriliyor. Tüketim davranışları yönlendiriliyor. Bazen istemsiz kararlar veriyorsun ya da yeni anlamlar oluşturuyorsun. Yani klasik reklamcılıktaki ikna metodolojisi nasıl çalışıyorsa, bu da teknolojinin yardımıyla, yazılım ve donanımların desteğiyle daha yeni, daha derin dip duyguları anlayabileceğimiz, motivasyonu ortaya çıkarabileceğimiz, yeni motivasyonları ve duyguları çerçeveleyebileceğimiz çok özel bir ikna yöntemine dönüşüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3774 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Topluma dair bilinçdışı alanın biraz daha çözümlenmesinin bilim iletişimine katkıları sizce ne olur?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bilinçdışı öyle kolayca çözülebilecek bir şey değil. Koca bir transatlantik gibi; çok geniş, sürekli gelişen ve gelişecek bir alan. Yani bugün nasıl yapay zekâ, 3D yazıcılar, blokchain altyapıları, kripto para teknolojileri, gelecek şehirler kuruluyorsa tüm bunların temelinde beyin bilim var gibi duruyor.</p>
<p>Birçoğu belki yeni insan modellerinin ortaya çıkması, üremenin şekil değiştirmesi, gen teknolojisiyle beynin birleşmesi gibi konularla iç içe geçiyor. Bu da çok geniş bir çerçeve sunuyor. Bilimsel gelişim açısından bunlar birbiriyle etkileşimli alanlar. Ama buradaki asıl amaç toplumun bilinçdışını etkileyip oradan bir ikna faaliyeti yürütmek değil. Asıl olarak şunu anlamaya çalışıyoruz: “Anlamı nerede oluşturuyorsun?”, “Hangi tercihleri yapıyorsun?”, “Niye yapıyorsun?”, “Ben senin hangi duygu ve motivasyonuna dokunsam, örneğin tüketici davranışları açısından ne yaparsam benim markamı düşünürsün?”, “Nasıl bir marka sadakati geliştirirsin?”, “Spesifik bir ürün ya da hizmetle ilgili hangi duyguyu, motivasyonu ön plana çıkarmak zorundayım ya da hangi motivasyonların füzyonunu yapmalıyım?&#8221; Bütün bunları beyin görüntüleme cihazlarıyla ortaya koyup onun üzerine bir mesaj inşası yapıyoruz. Şu anki görevimiz sadece bu. Sinirbilimde araştırmanı klasik bir anket yönetimiyle yapmıyorsun, rojektif tekniklerle yapmıyorsun, katılımcı gözlemle yapmıyorsun, etnografi ile yapmıyorsun, şimdi yaptığımız gibi bir röportajla da yapmıyorsun ama bu cihazlarla yapıyorsun. Araştırmanın sebepleri aynı olabilir. Ortaya koyulan argümanlar aynı olabilir ama metodolojisi ve veri toplama biçimi farklı.</p>
<p><strong>A.Ş: Anladığım kadarıyla bilimsel tabanda bu verileri bir potada eritip insanlarla daha iyi bir iletişim, daha iyi bir ilişki kurabilmek için kullanabiliyoruz.</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Kullanabiliyorsun. Ya da daha farklı amaçlarla da kullanabilirsin. Kişiyi istemsiz manipülasyona da yönlendirebilirsin. Theodor Adorno “Manipülasyon Şiddettir!” diyor ama belki de insanları manipüle etmeye çalışıyorsun. Evet, beyin bilim bunun için de kullanılabilir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3768 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam.png" alt="" width="2100" height="1115" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-200x106.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-300x159.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-400x212.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-600x319.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-768x408.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-800x425.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1024x544.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1200x637.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1536x816.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam.png 2100w" sizes="(max-width: 2100px) 100vw, 2100px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Toplumsal afazi adında bir kavramdan bahsediyorsunuz. Nedir bu toplumsal afazi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Dil yitimi, düşünce yitimi diyebiliriz. Hissettiğin duyguyu ifade edemez duruma gelmek, kelimelerin anlamlarının kayması, yeni anlamların eklenmesi&#8230; Bence bu durum güncel toplumun en büyük dramlarından biri. Söylediğimiz şey söylemek istediğimiz şey mi emin değiliz. Dil yitimi dediğimiz şeyi; teknoloji, hız, karmaşa, dünyadaki siyasi gelişmeler, ihtimaller, ve riskler bu durumu destekleyen bir hâlde. Toplumsal afazi bütün dünyanın yaşadığı bir olgu ancak bizim ülkemizde biraz daha sert yaşanıyor. Aslında bir çeşit dil yitimi, düşünce yitimi yaşıyoruz ve bunu ifade etmek için toplumsal afazi kavramını kullanıyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Afazi dediğiniz kavramın getirisi olarak komplo teorilerine ya da sahte bilime inanç artıyor mu? Ya da bilim iletişimi bu afazi ortamından çıkabilmek için bir çözüm sunabilir mi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Ben metaforik bir yaklaşımla buna “toplumsal afazi” diyorum. Aslında afazi tıbbi bir kavram; bunu toplumdaki dil yitimi anlamında toplumsal afazi olarak ele alıyorum. Sorudaki olgular biraz daha “post” dediğimiz gerçek ötesi bir durumu ifade ediyor. disiplinlerle, sahte uzmanlarla, sahte bilgi biçimleriyle yeniden şekillendirilip dolaşıma sokulması, bilimin ve bilim iletişiminin de bundan zarar görmesine sebep oluyor. İşte bu, biraz daha “post truth” dediğimiz süreci ifade eder. Afazi ise kavramsal olarak çok daha farklı bir şey. Şöyle düşünün: Kadınerkek ilişkilerinde anlamlar yitirilmiş, bambaşka bir sürece girmiş durumda. Aslında bu bir afazi. Duygunu ifade etmeye çalışıyorsun, vatan sevgini ifade etmeye çalışıyorsun ama söylediğinle karşındakinin anladığı farklı. Bu bir afazi. Kendini ifade etmeye çalışıyorsun, edebiyat, kültür, tiyatro yapmaya çalışıyorsun ama dilin o kadar yitmiş ki kelimenin arkasındaki anlamı bulamıyorsun. Bu bir afazi. Siyaset kurumuna bakıyorsun, içi boşaltılmış bir sürü kavram var. Bu da bir afazi. Bir şey hissedeceksin; öfke, nefret, sevgi diyorsun ama hissettiğin bunu tam karşılamıyor. Duygun bile karmaşık. Bu yüzden afazi dil yitimi anlamında. Kullandığın dilin ergonomiden çıkması, epistemolojinin yani bilgi felsefesinin sarsılması. İnsanların daha az kelimeyle, daha az duygu ve zihinsel setlerle konuşup düşünmesi gibi. Tüm bunlar bir afazi unsuru.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3773" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede.jpg" alt="" width="2095" height="1178" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-200x112.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-600x337.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede.jpg 2095w" sizes="(max-width: 2095px) 100vw, 2095px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Dezenformasyonun yayılma hızının çok yüksek olduğunu biliyoruz. Bilim iletişiminde de mücadele edilen noktalardan biri bu. Bir iletişim bilimci olarak bu durumun altında yatan temel sebepler sizce nedir? İnsanlar neden bu kadar kolay manipüle edilebilir hâle geldi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Dünya karışık, fazla hızlı, izafiyet her yerde. Sonunu göremediğimiz gri, muğlak bir ortamda yaşıyoruz. Ekonomi karışık, siyaset karışık, davranışlar karışık, yaşam karışık. Dünyanın her yerinde, Gazze örneğinde gördüğümüz gibi büyük savaşlar ve soykırımlar gerçekleşiyor. Dünya öylece seyrediyor. Sen transpoze oluyorsun, alımlama yapıyorsun ve diyorsun ki “Dünya ne kadar kötü bir yer oldu.” Bu şiddet bir gün beni de bulur diyorsun, korkuyorsun, çekiniyorsun. Dolayısıyla iş iyice karışık hâle geliyor. Kaygı ve belirsizlik durumlarının olduğu yerlerde dezenformasyon çok daha etkili oluyor. Siyaset, tüketim, kültür, sanat ve spor gibi mekanizmalar da bunu kullanır hâle geldi. Dolayısıyla dezenformasyon yani birinin birini manipüle etmesiyle doğru olmayan bilginin yayılması ya da bilginin eksiltilmesi yoluyla yapılan iletişim faaliyetleri şu anda hedef kitleler nezdinde çok daha büyük bir etki hâlini alıyor. Bu zamanla popüler kültüre, hatta belki bir kitle kültürüne dönüşüyor. Aslında süreç bu kadar basit. Yani ortam post-truth’a, dezenformasyona ve afaziye çok uygun.</p>
<p><strong>A.Ş: Bu yüzden de bilim iletişimini doğru şekilde yapmak ve yaygınlaştırmak bu anlamda çok önemli bir konumda duruyor.</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Klasik söylemden yola çıkıyorsak tabii ki çok önemli. Ama bilim iletişimi için önce bilimi bilmeliyiz. İletişiminin önünde önce bilimsel düşünce sistematiğine sahip olmak gerekiyor. Bu noktadan sonra iletişimin çok önem kazandığını düşünüyorum. Tabii bu olmadığı için bir de terminolojiyi halka indirgemek durumu söz konusu oluyor. Televizyonda “Biraz daha basit konuşun ki halk anlasın” deniyor. Ama bu kadar basit konuştuğumda, terminoloji kullanmadığımda anlatmak istediğimi anlatamıyorum. Bir bakıma bilim insanı sadeleştiriliyor. Diyorsun ki, kendi söyleminin beşte biri kadar dil kullan, sentaktik yapıyı öyle kur, cümle dizimin öyle olsun, morfolojin yani kelime biçimin şöyle olsun. Halk, bilimi anlayabilir duruma geldiğinde zaten modern ve çağdaş toplumlar kuruyoruz. Böyle konuştuğumda iletişim yapmış olmuyorum ki. Bir şey yapıyorum ama aslında söylemek istediğimin ya da söylemem gerekenin sadece bir kısmını söyleyebiliyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3772 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2079" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-200x246.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-244x300.jpg 244w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-400x493.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-600x739.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-768x946.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-800x985.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-832x1024.jpg 832w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1200x1478.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1247x1536.jpg 1247w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1663x2048.jpg 1663w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-scaled.jpg 2079w" sizes="(max-width: 2079px) 100vw, 2079px" /></p>
<p><strong>Umut Yiğit: Bilimsel bilgi genellikle “halka yayalım ve olsun bitsin” gibi yanlış bir algıdan dolayı sadeleştirilebiliyor. Oysa bizim baktığımız yer, ilgili bilginin gerçekten bir tartışma alanı açabilecek vasfının olup olmadığı. Aslında şunu merak ediyoruz: Ortaya çıkan bir gündem içerisinde bir bilgiyi tartışma alanı olarak değerlendirebilir miyiz? Buradan yeni bir çıktı, yeni bir anlayış üretebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bu tür çıktılar iyi olur. Mesela televizyon programlarında bilimin ya da popüler bilimin biraz daha bu bahsettiğim dilini konuşabiliyor olsak çok daha iyi olur. Akşamları tematik kanallarda trilyon tane siyaset programı yapacağımıza modern çağ sanatını, soyut resmi, heykeli, bilimi, inovasyonu, teknolojiyi konuşsak çok daha etkileyici olurdu. Ama böyle bir ortam maalesef yaratılmıyor. Ortam daha çok karşıtlıklara, ayrışmalara, siyasete ayrılmış durumda. Bunlar üzerinden konuştuğumuz bir dünya, bilimi ve bilimsel düşünceyi daha da imkânsız kılıyor. İmkânsız hâle geldikçe de olgular üzerinde duramıyoruz. Söylediğim gibi insanlara bunu anlatırken çok zorlanıyoruz. Zaten bir zaman sonra motivasyon da kayboluyor, anlatmaktan vazgeçiyorsun. Bu yüzden de önce bilimin kendisini iyi bilmeli, sonrasında ise içi sadeleşmemiş ve daha iyi bir anlatı sağlayacak gerekli terminolojileri kullanarak bilim iletişimini gerçekleştirmeliyiz diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz hocam, çok keyifli bir söyleşiydi. </strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Çok sağ olun. Görüşmek üzere.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/">Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
