<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>sanat arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/sanat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/sanat/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 17 Apr 2026 08:59:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.1</generator>
	<item>
		<title>Sanat Eserlerinde Künye</title>
		<link>https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 08:57:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[eser]]></category>
		<category><![CDATA[eserde künye]]></category>
		<category><![CDATA[eserin etiketi]]></category>
		<category><![CDATA[Gül Koklayan Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Güller ile kız]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim çallı]]></category>
		<category><![CDATA[künye]]></category>
		<category><![CDATA[Melahat Üren]]></category>
		<category><![CDATA[Mihri Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[Müze]]></category>
		<category><![CDATA[otoportre]]></category>
		<category><![CDATA[pera müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[Portrem]]></category>
		<category><![CDATA[postmodern]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanat eseri]]></category>
		<category><![CDATA[Susan Sontag]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Resim Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4225</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Beyza Karaman “Künye bazen esere yaklaşımı kolaylaştırır, bazen de bakışı farklı bir yöne çeker. Bazı eserler ise künyeye ihtiyaç duymayabilir; biçim, renk ya da malzeme zaten konuşur. Ama bazı işlerin açıklaması, esere yeni katmanlar ekler.” Bir müzeye girersiniz, adımlarınız sessizliğin içinde yankılanırken, her biri geçmişten gelen bir fısıltı olan eserlerin arasında dolaşırsınız. Bir koridoru dönerken,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/">Sanat Eserlerinde Künye</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Beyza Karaman</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Künye bazen esere yaklaşımı kolaylaştırır, bazen de bakışı farklı bir yöne çeker. Bazı eserler ise künyeye ihtiyaç duymayabilir; biçim, renk ya da malzeme zaten konuşur. Ama bazı işlerin açıklaması, esere yeni katmanlar ekler.”</span></p></blockquote>
<p>Bir müzeye girersiniz, adımlarınız sessizliğin içinde yankılanırken, her biri geçmişten gelen bir fısıltı olan eserlerin arasında dolaşırsınız. Bir koridoru dönerken, gözünüz aniden bir tabloya ilişir. Bazı eserler vardır içinize işler, kendinizden bir şeyler bulursunuz. Sonra gözleriniz duvardaki küçük, dikdörtgen etikete takılır. Peki nedir bu etiket? Etiket, bir diğer adıyla künye, bir sanat eserini tanımlayan, ayırt eden ve belgeleyen temel bilgilerin tamamına verilen isimdir. Sanatçının anonim zanaatkâr olmaktan çıkıp bireysel üretici haline gelmesiyle eseri kimin yaptığı, ne zaman ve nasıl yaptığına dair bilgiler önem kazandı. Önce imza ve tarih, sonra teknik ve ölçü bilgileri eklendi. Zamanla eserin üretildiği bağlama dair bilgiler yerini aldı. Günümüzde ise künyeler, yeni tartışmaların ve eleştirel yaklaşımların konusu haline geldi. Etikete yönelik eleştirel yaklaşımlar, 60’lı ve 70’li yıllarda kavramsal sanat bağlamında görünürlük kazandı.</p>
<p>Kavramsal sanat, fetişleştirilmiş olan sanat nesnesinin maddi varlığından çok eserin üretim sürecini ve düşünsel çerçevesini ön plana çıkarmayı savunur. Artık önemli olan fırça darbelerinin ustalığı değil, o darbelerin hangi düşünce dünyasından bize ulaştığıdır. Dolayısıyla sanat eserine eşlik eden bilgi, yani bağlam önem kazanır. Günümüzde künyelerin hâlâ kullanılmasının nedeni, sanatın biçimi değişse de eserle ilgili bilgi, hak ve bağlam ihtiyacının ortadan kalkmamasıdır. Ancak burada asıl mesele, künyenin varlığından ziyade içeriğinin sanat eserini nasıl çerçevelediğidir. Susan Sontag, <em>Yoruma Karşı</em> başlıklı denemesinde, sanat eserini aşırı yorumlayarak açıklamanın, eserin duyusal ve deneyimsel etkisini zayıflattığını savunur. Sontag’ın bu eleştirisi, künyelerin sanat eserlerini belirli anlamlara sabitleme potansiyeli üzerine düşünmek için teorik bir zemin sunar. Künye, yalnızca bilgilendirici bir araç olmaktan çıkarak eserin anlamını, deneyimini yönlendiren bir unsur haline gelebilir. Üstelik bu metinler tek bir öznenin elinden çıkmaz. Müzeler, küratörler ve sanatçılar gibi farklı aktörler tarafından yazılır. Bu durum, sanat eserinin müzede yeni bir anlam kazanmasına yol açar. Böylece, sanat eseri her sergide farklı anlamlar üretmeye devam eder. Tam da bu sebeple sanat dünyasında künyelerin varlığı, sanatın nasıl deneyimlenmesi gerektiğine dair iki temel yaklaşımı karşı karşıya getirir.</p>
<p>Bir yanda bilginin gücüne inanan ve bir eserin tarihsel, kültürel ve teknik bağlamını anlamanın önemli olduğunu savunanlar vardır. Bu yaklaşıma göre, künye izleyicinin eseri daha bilinçli bir şekilde deneyimlemesini sağlar, bu nedenle gerekli bir araç olarak görülür. Diğer yaklaşım ise künyeye karşı mesafelidir, sanat eserinin izleyiciyle kurduğu bağın kelimelerden bağımsız olması gerektiğini savunur. Çünkü burada künye, izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini söyler. “Bu tabloda hüzün hakimdir” yazan bir kartı okuyan birinin o tabloda başka bir duygu bulma ihtimali azalır. Bu yaklaşım, sanat eserlerini deneyimlerken onları kendi bireysel düşüncelerimizle anlamlandırmamız gerektiğini savunur.</p>
<p>Künye esere yaklaşımı kolaylaştırır, bazen de bakışı farklı bir yöne çeker. Bazı eserler ise künyeye ihtiyaç duymayabilir; biçim, renk ya da malzeme zaten konuşur. Ama bazı işlerin açıklaması, esere yeni katmanlar ekler. Bu yüzden künyenin her zaman aynı işleve sahip olduğunu söylemek zordur. Asıl mesele, künyenin varlığından çok, nasıl ve nerede devreye girdiği, kim tarafından kaleme alındığıdır.</p>
<p>Künyelerin sebep olduğu bu ikililiği yerinde görüp araştırabilmek için Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi (RHM) ve Pera Müzesi’ne ziyarette bulundum. Bu iki müzeyi seçmemin sebebi zaman açısından daha geniş bir aralıktan örnekler görmekti. Çünkü müzelerden biri 19. yüzyıldan günümüze Türk resim sanatının gelişimine odaklanırken diğeri postmodern ve güncel sergileriyle izleyiciyi buluşturuyor.</p>
<p>Cumhuriyet’in 100. yılına armağan olan Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi, Türk resim sanatını kronolojik olarak sergiliyor. Künye genel olarak sanatçının ismi, tablonun yapıldığı tarih, ismi ve tekniği ile ilgili bilgiler içeriyor. Bazı tablolara künyeleri okumadan baktığımızda bile ne kadar eski olduğunu anlayabiliyoruz. Atmosferi, kıyafetleri, eski döneme ait yapılarıyla kendini ele veriyor. Künyeyle bunu tasdiklemiş oluyoruz. Künyedeki isimler de genel olarak açıklama niteliğinde oluyor. İbrahim Çallı’nın Gül Koklayan Kadın tablosu müzenin en değerli parçalarından. Tabloyu ilk gördüğümde çok beğendim, estetik olarak göze hitap ediyor.</p>
<div id="attachment_4226" style="width: 494px" class="wp-caption aligncenter"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4226" class="wp-image-4226 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Image-Copied-on-2019-09-11-at-16.28.02-PM-675x1024.jpg" alt="" width="484" height="742" /><p id="caption-attachment-4226" class="wp-caption-text"><strong><em>“Gül Koklayan Kadın”, İbrahim Çallı</em></strong></p></div>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“İbrahim Çallı’nın ‘<em>Gül Koklayan Kadın’</em> tablosu müzenin en değerli parçalarından. Tabloyu ilk gördüğümde çok beğendim, estetik olarak göze hitap ediyor. Eski dönem kıyafetleri giyen bir kadının pembe gülleri dalından koklaması resmedilmiş. Künyede sanatçının adı, sanatçının doğum ve ölüm yılı, eser ismi, hangi teknikle yapıldığı yazılmıştır.”</span></p></blockquote>
<p>Eski dönem kıyafetleri giyen bir kadının pembe gülleri dalından koklaması resmedilmiş. Künyede sanatçının adı, doğum ve ölüm yılı, eser ismi, hangi teknikle yapıldığı yazıyor. Bu künye olmasaydı tablonun resmedildiği döneme dair veya sanatçıya dair bilgimiz olmayacaktı. Bu sebeple künyeler sadece tabloyu açıklamak için kullanılmaz, tarihsel veri olarak da kullanılır. Mihri Hanım’ın <em>Otoportre</em> tablosunda künyeye bakmadan önce eski döneme ait sıradan bir portre sanmıştım. Resimdeki kadını boydan ve elinde şemsiye ile resmeden kişinin kendisi olduğunu künyeye bakınca anladım. Künyede ilk kadın ressamlardan olan Mihri Hanım’ın sanat hayatı, nerede eğitim gördüğü, açtığı sanat okulu, kimlere ilham olduğu, hangi akımları izlediği ve ne tür teknikler kullandığı kısaca açıklanıyor. Ayrıca künyede, boy portresinde kendisini özgüvenli duruşuyla, yüzündeki tül peçenin ardında uzaklara dikilen bakışları ve belli belirsiz gülümsemesiyle, portrenin kusursuz oranları; takılarından pabuçlarına, feracesinin kıvrımlarından, ellerinin zarafetine kadar ince işlenişiyle, yalın renk kullanımına karşın olağanüstü canlılığıyla dikkat çektiği belirtiliyor. Künyeyi okudukça betimlemeler kafamda daha çok oturdu, sanatçı kişiliğini tanıdıkça tablodaki kadına daha hayranlıkla bakmamı sağladı. Artık karşımda sadece eski dönemde yaşamış bir kadının portresi yoktu.</p>
<div id="attachment_4227" style="width: 610px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4227" class="wp-image-4227 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/mihri-hanim-1402.jpg" alt="" width="600" height="461" /><p id="caption-attachment-4227" class="wp-caption-text">“<strong><em>Otoportre”, Mihri Hanım</em></strong></p></div>
<p>Melahat Üren’in <em>Portrem</em> tablosunu ilk gördüğümde bir çocuğun portresi sandım. Yüz ve vücudun boyutsal garipliklerinden dolayı sanatçının bunu neden böyle çizdiğini merak ettim. Künyede eserin adı, sanatçının doğum ve ölüm yılı, hangi teknikle yapıldığı ve tablonun neden bu şekilde çizildiği ile ilgili detaylar yazılmıştı. Sanatçının fi güratif tavrından dolayı böyle bir şekilde portreyi ele aldığı açıklanıyordu. Soğuk renklerin harmonisiyle kurgulandığı otoportresi, çizgi ve renge dair az unsur kullanarak zengin ve çoksesli bir anlatı ortaya koyduğunu ifade ediyordu. Bu bakımdan bazı künyelerin de tablonun merak ettiğimiz yanlarında bize yardımcı olduğu söylenebilir.</p>
<div id="attachment_4228" style="width: 370px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4228" class="wp-image-4228 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/e95837e4a483ed787bb8a60254af048f8203491a-712x1043.png-699x1024.avif" alt="" width="360" height="522" /><p id="caption-attachment-4228" class="wp-caption-text"><em><strong>“Portrem”, Melahat Üren</strong></em></p></div>
<p>Pera Müzesi’nde ise küratörlüğünü Ulya Soley’in üstlendiği<em> Ortak Duygular</em> adlı güncel sergiyi ziyaret ettim. Sergi 1930’lardan bu yana oluşturulan ve yaklaşık 9 bin eserden oluşan British Council Koleksiyonu’ndan bir seçki içeriyor. 29 sanatçının eserlerinden oluşan seçki,<em> Özeni Korumak, Tanıdık Yüzler</em> ve <em>Hayali Gelecek</em> başlıklı üç bölüme ayrılmış. Pera Müzesi’nin web sitesindeki sergi sunumunda belirtildiği üzere, “<em>Ortak Duygular</em>, koleksiyon ve kurumların yalnızca geçmişi korumakla kalmayıp, günümüzün toplumsal ve politik dinamikleriyle güçlü ilişkiler kurma potansiyeline odaklanıyor. Duyguların yapışkan ve bulaşıcı doğası, müzeleri yapıtların yalnızca saklandığı mekânlar olmaktan çıkarıp, kapsayıcı ve umutlu bir tahayyül barındıran dinamik mekânlara evriltiyor.”</p>
<p>Bu yaklaşım, müzeleri sabit bir yapı olmaktan çıkarıp duyguların paylaşıldığı canlı ortamlara dönüştürüyor. Anya Gallaaccio’nun <em>Güzelliği Muhafaza Etmek</em> eseri 500 adet kırmızı gerbera çiçeğinden oluşuyor. Ben müzeyi ilk ziyaret ettiğimde çiçekler çok taze ve güzel kokuyordu ancak ikinci ziyaretimde tüm çiçekler çürümüştü. Her iki ziyaretimde de aynı künyeyi okumama rağmen anlamını tam olarak ikinci gidişimde daha iyi anladım. Bu eser, zamanın akışına ve kayba dair bir anlam sunuyordu. Künyede sanatçının adı, eserin ismi, eserin neyden oluştuğu ve hikâyesi anlatılıyor. Künyede belirttiği gibi, ilk kez 1991yılında sergilediği bu eser; fiziksel korumayı imkânsız bir görev olarak gördüğü için onun yerine, güzelliği korumaya davet ederek odağı maddeden duyguya kaydırıyor. Her sergisinde bu şekilde düzeni bozulup çürüyen hatta küflenen bu çiçekler her seferinde benzersiz bir deneyim sunuyordu. Bu örnekten bakış açımızı şekillendirenin sadece künyenin varlığı olmadığını, nasıl ve nerede devreye girdiğinin de önemli olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Lucian Freud’un <em>Güller ile Kız</em> tablosunu ilk gördüğümde ürpertici buldum. Resimdeki büyük çizilmiş gözler, gerçek boyuta yakın çizimiyle izleyiciye huzursuzluk hissettiriyor. Künyede sanatçının adı, eserin ismi, hangi yıllarda yapıldığını, hangi tekniklerle çizildiği ve içeriğindeki hikâyesinden bahsediliyordu.</p>
<div id="attachment_4229" style="width: 349px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4229" class="wp-image-4229 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/1589lg7q3ro11-718x1024.jpg" alt="" width="339" height="451" /><p id="caption-attachment-4229" class="wp-caption-text"><em><strong>“Güller ile Kız”, Lucian Freud</strong></em></p></div>
<p>İçeriğinde figüratif resmin en önemli temsilcilerinden, Sigmund Freud’un torunu Lucian Freud, bu ikonik tabloda yeni evlendiği ve hamile olan eşi Kitty Garman’ı resmettiğini, oturduğu sandalyenin kenarına ilişmiş gibi olmasından bahseder. Neredeyse gerçek boyutlarda resmedilmiş bu portre ile Freud duyguların dışarıya nasıl yansıdığını keşfetmemizi sağlar. Yazılana göre Kitty, Freud’un erken dönem figüratif resimlerinde psikolojik yoğunluğu ve fiziksel kırılganlığı simgeleyen bir figüre dönüşmüştür. Eserdeki kadının tedirginliğini ve donuk bir şekilde baktığını görüyoruz. Ancak neden böyle resmedildiğini künyeye bakmadan ve bir araştırma yapmadan anlamamız güçtür.</p>
<p>Michael Landy’nin <em>Nefret Ettiğiniz İşleri Biz Seviyoruz</em> eserini ilk gördüğümde yanındaki künyeyi fark edene kadar müzenin kenarına koyulmuş bir çöp poşeti sanmıştım. Eserin serginin parçası olduğu anlaşılamayacağı durumlarda izleyiciye künyenin varlığıyla belirtmek gerekli olabiliyor. Bu yüzden gözüm, ister istemez sanatçının bakış açısını anlamlandırmak için künyeye kayıyor. Künyede ise sanatçının adı, eserin ismi ve hikâyesi anlatılıyor. Künyede bahsedildiği üzere; eser 1995 yılında gerçekleştirdiği <em>Hurda Yığını Hizmetleri</em> başlıklı daha geniş kapsamlı projesinin bir parçasıdır.</p>
<p>Bu projede sanatçı Hurda Yığını Hizmetleri Ltd. isimli, sistemden dışlanan veya ötekileştirilen bireyleri toplumdan temizleme görevi gören kurmaca bir firma yaratır. Sergilenmekte olan çalışma ise, temizlenip çöpe atılmış bireyleri barındıran kırmızı bir çöp poşetidir. Bir yandan da çöp torbası temsili müze bağlamında bir eser olarak değer buluyor, dolayısıyla sermaye, iş gücü ve sanatın rolü ekseninde katmanlı bir okumaya da alan açıyor. Yapıt, başlığını temizlik ürünleri firması Mr. Muscle’ın o dönemki reklam kampanyasından alıyor. Bu eser, gezdiğim müzeler arasında anlamak için künyeye en çok ihtiyaç duyduğum yapıt oldu. Ancak yine de künyenin gerekli olup olmadığı konusunda net bir görüşü benimsediğim söylenemez. Belki de çözüm, künyeyi bir cevap anahtarı gibi sunmaktan vazgeçip bir ışık gibi kullanmaktır. İzleyiciye ne görmesi gerektiğini söyleyen değil, baktığı şeyi daha derin görmesini sağlayan, ipuçları veren ama kesin hükmü kişiye bırakan bir yazı dilidir.</p>
<p>Doğru kurgulanmış bir künye, eserin gizemini öldürmez; aksine o gizemin hangi kapıları açtığını bize gösterir. Bir dahaki müze ziyaretinizde künyelere sadece bilgi almak için değil, sanatçının zihin dünyasına dahil olmak için de bakmayı unutmayın.</p>
<p><strong>İllüstrasyon: Esma Dila Argüz</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/">Sanat Eserlerinde Künye</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat Tarihinde Kadın</title>
		<link>https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 13:22:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Artemisia Gentileschi]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç yükseltme]]></category>
		<category><![CDATA[eril bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek Bakışı]]></category>
		<category><![CDATA[Frans Hals]]></category>
		<category><![CDATA[Jan Miense Molenaer]]></category>
		<category><![CDATA[Judith Jans Leyster]]></category>
		<category><![CDATA[kadın tasviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kathie Sarachild]]></category>
		<category><![CDATA[Laura Mulvey]]></category>
		<category><![CDATA[Leyster]]></category>
		<category><![CDATA[Linda Nochlin]]></category>
		<category><![CDATA[male gaze]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanat tahinde kadın]]></category>
		<category><![CDATA[sanat tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Serpil Çakır]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4203</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Nihal Akbudak “Tarih boyunca kadınlar; felsefeden edebiyata, sanattan bilime pek çok alanda üretmiş, kendilerinden söz ettirecek işler ortaya koymuştur. Ancak bilgi, yetenek ve deneyimleri çoğu zaman tarih-dışı sayılmıştır. Bu nedenle 1970’lerde kadın mücadelesinin en temel sorularından biri ‘Kadınlar o tarihte ne yapıyordu?’ sorusudur.” Müze ziyaretlerinde çoğu zaman bir dengesizlik hissedilir. Kanvaslarda karşımıza çıkan kadın fi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/">Sanat Tarihinde Kadın</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Nihal Akbudak</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Tarih boyunca kadınlar; felsefeden edebiyata, sanattan bilime pek çok alanda üretmiş, kendilerinden söz ettirecek işler ortaya koymuştur. Ancak bilgi, yetenek ve deneyimleri çoğu zaman tarih-dışı sayılmıştır. Bu nedenle 1970’lerde kadın mücadelesinin en temel sorularından biri ‘Kadınlar o tarihte ne yapıyordu?’ sorusudur.”</span></p></blockquote>
<p>Müze ziyaretlerinde çoğu zaman bir dengesizlik hissedilir. Kanvaslarda karşımıza çıkan kadın fi gürlerinin sayısıyla, künyelerde yer alan kadın sanatçı isimlerinin sayısı dengesizdir. Sanat tarihi boyunca kadınlar portrelerde, beden temsillerinde ve idealize edilmiş imgelerde sıkça konu alınır. Ancak bu eserlerin büyük bir kısmı erkeklerin fırçasından çıkmıştır. John Berger’in Görme Biçimleri kitabında geçen “Erkekler izlerler, kadınlar izlenişlerini seyrederler” sözü, bu tek taraflı bakış ile sanat tarihinde kadınların nasıl ikincilleştirildiğini açıkça ortaya koyar. Kadının çoğu zaman özne değil, bakılan bir nesne olarak konumlandırılması; onu üretimin merkezinden uzaklaştırırken temsilin merkezine hapseder. Tam da bu noktada, sanat tarihçisi Linda Nochlin’in yıllar önce sorduğu o sarsıcı soru yankılanır: “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?”</p>
<p>Tarih boyunca kadınlar; felsefeden edebiyata, sanattan bilime pek çok alanda üretmiş, kendilerinden söz ettirecek işler ortaya koymuştur. Ancak bilgi, yetenek ve deneyimleri çoğu zaman tarih dışı sayılmıştır. Bu nedenle 1970’lerde kadın mücadelesinin en temel sorularından biri “Kadınlar o tarihte ne yapıyordu?” sorusudur. Kadın hareketi çalışmalarıyla ismini duyuran Serpil Çakır’ın da vurguladığı gibi Antik Yunan’dan beslenen geleneksel tarih yazıcılığı; kadın deneyimlerini küçümsemiş, kayda geçirmemiş ve yalnızca kamusal alanın öznesi olarak kabul edilen erkeklerin deneyimlerini merkeze almıştır. Erkek deneyimlerinin egemen olduğu bu anlatıda kadınlar ya hiç var olamamış ya da ürettikleri eserlerden isimleri silinmiştir. Bu silinme hâli, yalnızca tarih kitaplarının satır aralarında değil, sanat eserlerinin künyelerinde de somut biçimde karşımıza çıkar. Ellerindeki fırçadan dillerindeki hikâyelere kadar uzanan keskin müdahalelere maruz kalan binlerce kadın, sanatı “yeterince iyi” olduğunda bir erkeğin adıyla etiketlenmiştir. Böylece mesele kadınların üretip üretmediğinden çok, bu üretimin kimin adıyla kaydedildiği sorusuna dönüşmüştür.</p>
<p>Bu yapısal adaletsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri, ressam Judith Jans Leyster’dır. 17. yüzyıl Hollanda Altın Çağı’nın en yetenekli ressamlarından biri kabul edilen Judith Jans Leyster, sanat tarihinin en açık imza gaspı örneklerinden birini deneyimler. Bugün Frans Hals adı ve eserleri, sanat tarihi kaynaklarında defalarca karşımıza çıkar. Ancak aynı dönemde üretmiş olan Leyster, pek çok kişi için hâlâ yeni bir isim olabilir. Durum tesadüf değildir. Leyster’ın eserleri, ölümünden sonra sistematik biçimde Frans Hals’a ve kocası Jan Miense Molenaer’e atfedilmiştir. Yüzyıllar boyunca sanat tarihçileri, bu güçlü fırça darbelerini ve estetik zekâyı bir erkeğe ait sanmış; estetik başarı, bir kadının adıyla yan yana düşünülmediği için erkek imzalarıyla dolaşıma girmiştir.</p>
<p>1893’te eserleri yeniden keşfedilip doğru biçimde atfedilmeye başlanmasaydı, bugün bu üretimi hâlâ onu üretmeyen birinin adıyla anıyor olacaktık. Frans Hals sanat tarihinde yerleşik bir konuma sahipken, Leyster’ın adının hâlâ keşfedilen bir bilgi gibi karşılanması, görünürlük ile üretim arasındaki mesafenin ne kadar belirleyici olduğunu açıkça gösterir. Leyster örneğinde mesele bir kadının yeteneksizliğinin değil aksine dehasının ancak bir erkek adı altında kabul edilebilir bulunmasından kaynaklanır. Sanatçının estetik algısı o denli güçlüdür ki eserleri erkek dehası etiketiyle adlandırılmış, deha kavramı kadına atfedilmediği için imza değiştirilerek meşrulaştırılmıştır. Böylece sanat tarihi, kadını estetiğin yaratıcı öznesi olmaktan dışlayıp onu yalnızca erkek bakışın edilgen nesnesine indirgerken, kadın dehasını da sistematik biçimde görünmez kılmıştır.</p>
<p>Avrupa’da yaşanan rönesans ve reform gibi tarihsel bozumyapımlar, tarihin akışıyla beraber, bilimi algılayış biçimini, felsefeyi, toplumsal değerleri ve kurumları değiştirdiği gibi insan zihnini de yeniden şekillendirmiştir. Bu değişim tıpkı diğer öznelerde olduğu gibi bireyin sanata bakışını da köklü bir şekilde etkilemiştir. Kümülasyonla biriken bu değerler, 19. yüzyıl için yeni bir kapı aralamıştır: “Yüksek sanat”. Söz konusu eserler, gerçeklikten beslenerek, sadece fırçayı kullanma becerilerini değil, sanatçının entelektüel becerisini de öncelemektedir. Özellikle yüksek sanatın örneklerini gördüğümüz eserler, insan anatomisinin sanata taşındığını ifade etmektedir.</p>
<p>Bu dönemde, erkek sanatçılar akademide nü modellerle kas yapısını ve hareketlerini öğrenip resmederken kadavralarla bizzat derinin altını inceleyerek anatomi çalışabiliyordu. Kadın sanatçılar ise iffet gerekçesiyle çıplak modellerle çalışamıyor ve akademiye girişi dahi yasaklanıyordu. Kas yapısını, kemik dizilimini ve insan formunu bilimsel olarak öğrenmesi imkansızlaştırılan kadınlara kalan seçenekler anatomik bilgi gerektirmeyen; çiçekler, meyveler ve aile portreleriydi. Üstelik kadınlar, anatomiyi bir şekilde kendi çabasıyla öğrenmiş olsa dahi bu bilgiyi kullanabileceği alan tanınmıyordu. Buna benzer olarak freskler veya devasa tarihsel resimler; iskele kurmayı, yükseklerde çalışmayı gerektiriyordu ancak kadınların kamusal alanda uygunsuz görüntüye sebebiyet vereceği “endişesiyle” kadınlar iskelelerden uzaklaştırılmıştı. Başka bir örnek olarak bir sanatçı, zihinsel dünyasını yeniden üretmek için Avrupa’yı görmeliydi ancak o sanatçı kadın ise yanında erkek olmadan seyahat edemezdi. Roma’daki tavan resimlerini inceleyip, üslubunu geliştirmesi bir kadın için yalnızca hayâl olabilirdi.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kadının tarihteki varlığının keşfedilmesine dair mücadele; erkek bakışının yarattığı toplumsal kabulleri tespit etmeyi ve dönüştürmeyi hedefler.”</span></p></blockquote>
<p>Kurumlar ve toplumsal özneler her ne kadar yeniden şekillense de sanat, her zaman zengin erkeklerin egemenlik alanındaydı. Resim, heykel ve türevi her türlü sanatsal faaliyet, sanatçıların sırtında ciddi bir mâli yük oluşturuyordu. Sanatçıların sürdürülebilir olarak üretmeye devam edebilmesi için zengin müşterilerle muhatap olması gerekliydi. Bu durumda çoğu resim, ücreti ödendikten sonra, müşterinin talebine göre çiziliyordu. Dönemin müşterileriyse devlet, kilise veya soylulardı. Bu durum burjuva sınıfının ortaya çıkışına kadar sürdü. Söz konusu kurumlar, imza yetkisi bile olmayan kadınlarla sözleşme imzalamaz; dini ve tarihi sahnelerin, sanattaki yansımalarını erkek meseleleri olarak değerlendirirdi. Kadının karşısındaki engel, yetenek değil; toplumu düzenleyen ahlâki yasalar ve normlardı.</p>
<p>19. yüzyılın sonlarına doğru kadınların anatomi derslerine girmelerine izin verilmeye başlandı. Ancak teknik bilgiye dair erişimleri hâlâ sınırlıydı. Kadavraların ve nü modellerin cinsel organları bir bezle örtülüyordu. Erkek bütünün yapısını çözerken, kadın eksik parçaları zihin gücüyle tamamlamaya mahkûm bırakılıyordu. Kadının bilgiye erişimi ne kadar zorlaştırılıyor olsa da kadınlar rekabet ederek var olmaya çabaladı. Bunun yanı sıra akademiye girmek, işin mutfağında olmak, erkek asistanın eğitim olanaklarına sahip olmak anlamına da gelmiyordu. Bu yüzyılda ortaya çıkan gelişmeler ise yalnızca sınırların esnediğinin göstergesiydi. Bir erkeğin asistan olması için yetenekli bir sanatçı olması yeterliyken; bir kadının, ustanın yanında asistan olabilmesinin tek yolu, ustanın kızı, kardeşi ya da eşi olmasıydı.</p>
<p>Artemisia Gentileschi, muhtemelen babası ressam olmasaydı, yeteneği gözetilmeksizin atölyenin kapısından içeri bile giremeyecekti. Asistanlık yalnızca boya karıştırmanın inceliklerini öğrenmek demek değildi. Bir çırak, ustanın mesleki sırlarını ve en önemlisi perspektif matematiğini ve benzeri teknik detaylarını da öğrenmeli, hâkim olmalıydı. Kadınlar asistanlık sisteminden dışlandıkları dönemde, dönemin yükselen becerisi sanatın mühendisliğinden de dışlanmış oldu. Bazı kadın sanatçılar resmi olarak olmasa da bir ustanın asistanı olabilmeyi başarmış fakat genelde hor görülmüş veya sömürülmüştü. Bu dönemde sanatın akıl ve yaratım süreci olduğu düşüncesi hâkimken, kadının doğası gereği yaratıcı değil ancak taklitçi olabileceği varsayılırdı. Kadınların sanat tarihinde “izlenen bir manzara” gibi konumlanması erkek egemen bilim ve sanat dünyasının bilinçli hamlelerinin eseri olarak görülmekteydi.</p>
<p>Burada tarihsel anlatıya yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan Laura Mulvey’in Erkek Bakışı / Male Gaze kavramı devreye girer. Feminist teorinin temel yapı taşlarından biri olan erkek bakışı eleştirisi, dünyanın anlamlandırılması sürecinin insan gözünden değil, özellikle bir erkeğin gözünden işlenmesini ifade eder. Sanat tarihini hatta tarih yazımını, kadını ikincilleştiren bir perspektiften okuyor olmamız da aslında bu anlamlandırmanın bir sonucudur. Sanat tarihçisi Griselda Pollock’a göre sanat tarihinde bakış tek taraflıdır. Erkek bakan öznedir, kadın ise bakılan nesne konumundadır. Yani kadın, yalnızca göz hapsine değil zihniyet hapsine de maruz bırakılmıştır. Eril bakış kavramı, sanat tarihinde özellikle Rönesans döneminden kalma Avrupa yağlıboya tablolarındaki kadın tasvirleri gibi örneklerde görülmektedir. Bu eserlerde kadın bedeni sıklıkla idealize edilmiş, gerçeklikten koparılmış ve adeta röntgenci erkek bakışıyla sunulmuştur. Dünyayı anlamlandıran ataerkil yani erkek egemen yapı, sanat tarihini bu bakış açısıyla pekiştiriştir. Eril bakış tarafından anlamlandırılan sanat dünyasında tarihsel olarak kadın, fiziksel özelliklerine duyulan çekim nedeniyle arzu nesnesi haline getirilmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak; müzelerde gördüğümüz künyeler, sadece kadınların sanat tarihinde ne kadar yer bulduğunu anlamak için değil, aynı zamanda kadınların üzerinde baskı kuran toplumsal normları görmek için de son derece önemlidir. Kadının tarihteki varlığının keşfedilmesine dair mücadele; erkek bakışının yarattığı toplumsal kabulleri tespit etmeyi ve dönüştürmeyi hedefler. Tarihin, bırakın tozlu sayfalarını, karanlık kuytu köşesinden bile zorla itilen kadının, tarihte bıraktığı izleri görmek, ataerkil düzene karşı verilen mücadelenin önemli bir parçasıdır. Belki de bu yüzden en radikal silah, bilinç yükseltme teorisinin yazarı Kathie Sarachild’in deyimiyle duygularla ve tarihteki kadınlarla kurulan temaslardır.</p>
<p><strong>İllüstrasyon: Nihal Akbudak</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/">Sanat Tarihinde Kadın</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgi Toplumunun Sahne Üzerindeki Provası: Forum Tiyatro</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 13:13:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Forum Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[güzel sanatlar]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[halkla beraber]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncu]]></category>
		<category><![CDATA[oyunculuk]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Sokak tiyatrosu]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[vatandaş bilimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3762</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Nazım Sarıkaya Bilimsel bilginin akademik çevrelerde, sanatsal üretimin ise kurumsal yapılar içerisinde sınırlandırılması, her iki alanın da toplumsal yaşamla kurduğu ilişkiyi zayıflatır. Oysa hem bilim hem de sanat insanın dünyayı anlama, deneyimleme ve dönüştürme çabalarının ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle bilimsel düşüncenin toplumla paylaşılması kadar, sanatsal üretimin kamusal alana açılması da ortak bir sorumluluk olarak görülmelidir.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/">Bilgi Toplumunun Sahne Üzerindeki Provası: Forum Tiyatro</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Nazım Sarıkaya</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3764 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-scaled.jpeg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-1200x1600.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-1536x2048.jpeg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-scaled.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Bilimsel bilginin akademik çevrelerde, sanatsal üretimin ise kurumsal yapılar içerisinde sınırlandırılması, her iki alanın da toplumsal yaşamla kurduğu ilişkiyi zayıflatır. Oysa hem bilim hem de sanat insanın dünyayı anlama, deneyimleme ve dönüştürme çabalarının ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle bilimsel düşüncenin toplumla paylaşılması kadar, sanatsal üretimin kamusal alana açılması da ortak bir sorumluluk olarak görülmelidir.</p>
<p>Bu bağlamda forum tiyatro, bilimsel ve sanatsal iletişimin kesiştiği özgün bir model sunar. Haziran ayında İstanbul Beykent Üniversitesi Bilim İletişimi Ofisi ve Oyunculuk Bölümü tarafından Sarıyer Spor Kulübü Kafeteryasında düzenlenen forum tiyatro etkinliği, bu modelin toplumsal etkisini doğrudan gözlemleyebileceğimiz bir örnek oluşturdu. “Komplo Teorileri ve Bilim İletişimi” başlığıyla gerçekleştirilen etkinlik, Brezilyalı tiyatro kuramcısı Augusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu yaklaşımından esinle kurgulandı.</p>
<p>Forum tiyatro, Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi adlı eserinde savunduğu diyalog temelli ve katılımcı öğrenme anlayışından esinlenir. Freire’ye göre eğitim bilgi aktarımı değil, karşılıklı öğrenme ve özgürleşme sürecidir. Boal, bu pedagojik anlayışı tiyatro alanına taşıyarak seyircinin pasif bir izleyici olmaktan çıkıp aktif bir katılımcıya dönüştüğü yeni bir sahne ilişkisi kurmuştur.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3765 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-scaled.jpeg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-1200x1600.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-1536x2048.jpeg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-scaled.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Forum tiyatroda, toplumsal bir soruna odaklanan kısa bir oyun sahnelenir. Bu oyun; baskı, eşitsizlik ya da ayrımcılık gibi bir durumu temsil eder. Ardından seyirciler, oyuna müdahâle etmeye ve karakterlerin eylemlerini değiştirmeye davet edilir. Bu sürece katılan izleyicilere Boal “seyirci-oyuncu” (spect-actor) adını verir. Seyirci-oyuncular, sahneye çıkarak alternatif davranış biçimlerini dener, toplumsal sorunlara dair çözüm yollarını ifade ederler. Forum tiyatro bu yönüyle katılımcı düşünmeyi teşvik eden bir sosyal pratik olarak değerlendirilmelidir. Sarıyer’deki uygulamada, bilimsel bilgi ile toplumsal algı arasındaki kopukluk bilim ve komplo teorileri çatışmasıyla görünür kılındı. Aşı karşıtlığı, çevre krizi, GDO’lu gıdalar gibi gündelik hayatta sık karşılaşılan konulara dair kısa sahneler aracılığıyla, bilime yönelik güvensizlik içeren durumlar kurgulandı.</p>
<p>Örneğin bir sahnede, çalıştığı fabrikada GDO’lu gıdalar üreten bir işçi, kansere yakalandığını öğrenip diğer çalışanları uyarmaya çalıştı. Ancak ekonomik kaygılarla hareket eden işçiler, bilimsel raporlara rağmen bilgiye direnç gösterdi. Bu çatışma anı, izleyicilerin müdahâleleriyle yeniden yapılandırıldı: Kimileri sahneye bir sendika başkanı olup patronlara karşı mücadele verdi, kimileri ise yorumlarıyla olay örgüsünü başka yönlere çekti.</p>
<p>Etkinlik sonrasındaki açık forumda birçok katılımcı, benzer etkinliklerin ülkemizde daha sık düzenlenmesi gerektiğini dile getirdi. İnsanlar yanlış veya doğru olduğunu dikkate almadan kendilerini ifade etmekten, başkalarının ve kendilerinin düşünceleri üzerine düşünmekten keyif aldı. Genç bir üniversite öğrencisiyle emekli bir vatandaşın aynı sahnede bir durumu tartışması, tiyatronun bilgiye dayalı bir kamusal alan yaratmadaki kapsayıcı gücünü gözler önüne serdi.</p>
<p>Forum tiyatro, bilim iletişiminin etkileşime dayalı ve katılımcı yollarla sürdürülmesi gerekliliğini gösterdi. Bilimsel bilginin topluma ulaşmasında onun yalnızca içerik açısından doğruluğu değil, nasıl temsil edildiği ve sunulduğu artık belirleyici hâle gelmektedir. Bu nedenle bilim iletişiminde, genelde sanatın özelde tiyatronun açtığı deneyimsel ve kolektif alanlar toplumsal diyaloğu güçlendirmektedir.</p>
<p>Augusto Boal’ın ifadesiyle “Tiyatro hayatın provasıdır.” Bilgiye erişimin demokratikleşmesi ancak bu tür katılımcı ve etkileşimli modellerle mümkün olabilir. Sarıyer’deki forum tiyatro etkinliği, yalnızca bir oyun değil; aynı zamanda daha açık ve sorgulayıcı bir bilgi toplumunun sahne üzerindeki provalarından biriydi.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3763 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111.jpg" alt="" width="2185" height="1890" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-200x173.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-300x259.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-400x346.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-600x519.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-768x664.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-800x692.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-1024x886.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-1200x1038.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-1536x1329.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111.jpg 2185w" sizes="(max-width: 2185px) 100vw, 2185px" /></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/">Bilgi Toplumunun Sahne Üzerindeki Provası: Forum Tiyatro</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 11:26:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Biyolojik Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Çizim]]></category>
		<category><![CDATA[El Çizimi]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf çekmek]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğrafçılık]]></category>
		<category><![CDATA[İllüstrasyon]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Matbaa]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[Tuvla]]></category>
		<category><![CDATA[Veri Sanatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3716</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Alper Akkaya Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><em>-Alper Akkaya</em></strong></p>
<p>Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi ve kavranması sürecinde sağladığı kolaylıklar tartışmaya değerdir.</p>
<p>İnsan beyni, sözel olana kıyasla görsel verileri hızlı ve etkili bir şekilde algılayacak biçimde evrimleşmiştir. Bu evrimsel süreçte, çevresel tehditleri algılamak, yiyecek bulmak gibi iç güdülerimiz oldukça önemli rol oynamıştır. Beynimizin neredeyse yarısı, doğrudan ya da dolaylı olarak görselleri işleyecek şekilde çalışmaktadır. Bu çalışma prensibi, gördüklerimizi kolayca anlamamıza ve yorumlamamıza olanak tanır. MİT’de yapılan bir araştırma beynimizin bir görseli 13 milisaniyede tanıyabileceğini gösteriyor. Bu görsel işlem gücü, bilgiyi kavramayı kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda öğrenilenlerin kalıcı hafızaya yerleşmesini sağlar.</p>
<p>Tasarım dendiğinde genellikle ilk akla gelen estetik kaygılardır. Oysa Louis Sullivan’ın ünlü “Form follows function” (Biçim işlevi takip eder) sözü, tasarımın asıl amacının işlevsellik olduğuna işaret eder. Sullivan’ın bu yaklaşımı yalnızca mimarlık alanı ile sınırlı değildir; grafi k tasarım, endüstriyel tasarım ve dijital içerik üretimine kadar pek çok alan için de geçerlidir. İster bir gökdelen ister bir sosyal medya paylaşımı tasarlanıyor olsun, her tasarım işlevselliği merkeze alarak şekillenir. Bu nedenle tasarımcılar; renk, oran, boyut gibi çeşitli görsel araçlarla çalışırken, yalnızca estetik arzulardan değil, davranışsal psikoloji ya da göstergebilim gibi disiplinlerden de beslenirler. Nihayetinde amaç, kullanıcı için daha anlaşılır ve işlevsel bir deneyim sunmaktır.</p>
<p>Tüm bu noktalar, tasarımın yalnızca estetik ve sanatsal sunum amaçlayan görsel bir düzenleme değil, bilgi aktarımında etkili bir araç olduğunu ortaya koyar. Tasarım, özellikle bilimsel bilgilerin geniş kitlelere ulaştırılmasında görselleştirme sadeleştirme ve anlaşılır kılma gibi özellikleriyle önemli bir rol üstlenir. Bu yönüyle tasarım bilim iletişimi ile oldukça yakın bir ilişki içerisindedir. Bilim iletişiminin temel amacı bilimsel keşif ve kuramları toplumla buluşturmaktır. Alanında uzman bilim insanları tarafından üretilen bilgiyi toplumun genelinin anlayacağı şekilde sadeleştirerek paylaşmaktır. Bilim iletişiminin temelleri 17. yüzyılda Voltaire ve Diderot gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Bu isimler, yaşadıkları dönemde bilginin yaygınlaştırılması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu fikir 18. yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte hayata geçirilebilmiştir. Bu dönemde kâğıt üretimi ucuzlaması, buharlı matbaa icat edilmesi ile birlikle bilginin daha geniş kitlelere ulaşabilmesi mümkün hâle gelmiştir.</p>
<p>Basılı yayınlarla başlayan bu ilişki, zaman içerisinde neredeyse tüm farklı tasarım alanlarına yayılarak devam etmiştir. Teknoloji geliştikçe ve tasarım mecraları çeşitlendikçe bilim iletişimi bu mecralarda kendine yer bulmuştur. Şimdi, tarihsel süreçte, farklı dönemlerde tasarımın bilim iletişimine nasıl katkı sunduğunu birlikte inceleyelim.</p>
<h3><img decoding="async" class="size-full wp-image-3719 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h3>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Sanat ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Bilim ve tasarımın bu denli iç içe geçmiş olmasının, sanat dünyasına da çeşitli yansımaları olmuştur. Rönesanstan bu yana sanatçılar bilimi hem ilham kaynağı hem de bir araç olarak kullanmışlardır. Rönesans sanatçıları, eserlerinin gerçekçiliğine büyük önem vermiş ve çoğu anatomiyle yakından ilgilenmiştir. Örneğin Michelangelo’nun ünlü eseri Davut Heykeli, anatomik doğruluğu ile dikkat çeker. Rönesansla birlikte başlayan bu bilim-sanat etkileşimi, zamanla daha da güçlenmiştir. Öyle ki, biyolojik sanat ve veri sanatı gibi bazı modern sanat akımları bilimle tamamen bütünleşmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3720 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Fotoğraf ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Hem basılı hem de dijital mecralarda kullanılan bir diğer tasarımsal yöntem ise fotoğrafçılıktır. Anlatılmak istenen öznenin veya konunun görsel bir temsil aracılığıyla doğrudan izleyiciyle buluşmasını sağlayan bu iletişim aracı, zamanla, yalnızca gündelik yaşamın değil, evrenin en uzak köşelerinin de kaydını tutabilecek güce ulaşmıştır. 20. yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmeler ile birlikte, dünyayı uzaydan fotoğrafl amak mümkün hâle gelmiştir. Bu gelişmeler, yalnızca teknik bir ilerleme olmakla kalmamış; aynı zamanda bilimsel keşifl erin görsel olarak paylaşılmasını ve geniş kitlelere ulaştırılmasını da mümkün kılmıştır. Örneğin, 2019 yılında milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki M87 kara deliğinin fotoğrafı çekilmiştir. Bu fotoğraf, kamuoyunun büyük ilgisini toplamış ve görelilik gibi teorilerin sınanmasına olanak sağlamıştır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3718 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Video ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Videolar tasarımcıya hareket ve ses gibi unsurları kullanarak bir süreci anlatma imkânı sunar. Bu özellikleri sayesinde videolar, özellikle karmaşık bilimsel konuların sadeleştirilerek anlatılmasında etkili bir araç hâline gelmiştir. İnternetin ve sosyal mecraların yaygınlaşması ile video tüketim alışkanlıklarını tamamen değiştirmiştir. Sosyal medya video tüketimini günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Günümüzde video denince akla ilk gelen platform ise YouTube. YouTube’da, izlenme sayıları milyonları aşan bilim iletişimi içerikleri bulunuyor. Üstelik bu sayılara ulaşan Türkçe içerikler de mevcut.</p>
<p>Bu yönüyle YouTube, tasarımın bilim iletişimiyle nasıl buluştuğunu gösteren güzel bir örnektir. Bu alanda tasarımın gücünü etkili biçimde kullanan örneklerden biri Kurzgesagt kanalıdır. Bu kanalda bilimsel konular, animasyon formatında kısa ve öz bir şekilde anlatılır. Örneğin, kara delikler hakkında hazırlanan bir videoda, anlatıma füzyon reaksiyonuyla başlanır; ardından yıldızların oluşumu, çöküşü ve karadeliğin doğuşu gibi adımlar takip edilir. Böylece, milyarlarca yıllık bir süreç yalnızca beş dakikada herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde özetlenir. Günümüzde YouTube ve muhtelif dijital mecralarda, Kurzgesagt gibi içerik üreticileri bilimsel bilgileri görsel tasarım, kurgu ve hikâye anlatımı gibi tekniklerle harmanlayarak geniş kitlelere ulaştırmakta, yani bilim iletişimi yapmaktadır. Görüldüğü üzere, sosyal medyanın popülerliği bilimi yaygınlaştırmak için uygun koşullar oluşturmaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3722 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>İllüstrasyon ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p class="p1">Basılı mecralarda en yaygın kullanılan tasarım yöntemlerinden biri illüstrasyondur. Bir konunun tamamını görsel olarak anlatmak veya bir metni desteklemek amacıyla tercih edilen bu çizimler, içeriği daha dikkat çekici hâle getirerek daha kolay kavranmasını sağlamaktadır. Anatomi, biyoloji gibi canlıları inceleyen bilim dalları, bilim iletişimi tarihi boyunca illüstrasyondan özellikle beslenmiştir. Bu alanlarda incelenen nesnenin fiziki bir varlık olması, görselleştirme için oldukça uygun bir zemin oluşturmaktadır.</p>
<p>Bununla birlikte, sadece canlıları inceleyen biyolojik bilimlerle sınırlı kalmadan, teorik disiplinlerde de görselleştirmenin önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin, Einstein’ın genel görelilik kuramını yalnızca matematiksel formüllerle anlatmak zordur. Ancak bu konu uygun şekilde görselleştirildiğinde, matematik bilgisi olmayan birinin bile kütlenin uzay-zaman düzlemine etkisini kolayca kavraması olanaklı hâle gelebilir. Çünkü üç boyutlu düzlemlerdeki değişimi görsel olarak algılamak, soyut matematiksel ifadelerden çok daha kolaydır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3717 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><i>Biyolojik </i><i>Sanat</i></h3>
<p>Bilimle çok güçlü bağlar kurmuş olan sanat akımlarından biri biyolojik sanattır. Bu akım, canlıların genetiğiyle oynayarak onları sanat eserine dönüştürmek veya canlı objeleri malzeme olarak kullanmak gibi yöntemler içerir. Sanatçılar eserlerini laboratuvarlarda bilim insanlarıyla birlikte çalışarak üretmektedir. Laboratuvar ortamında canlıların DNA dizilimini değiştirmek ya da tek hücreli canlılardan bakteri kültürleri oluşturmak başvurulan üretim metotlarındandır. Doğrudan canlılar üzerinde yapılan bu çalışmalar, etik tartışmalara da yol açmıştır. Eduardo Kac’ın “GFP Bunny” adlı eseri, bu akımın en öne çıkan örneklerinden biridir. Ancak tıpkı diğer biyolojik sanat örneklerinde olduğu gibi, bu eserde de etik tartışmalar çoğu zaman eserin önüne geçmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3721 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><i>Veri Sanatı</i></h3>
<p>Bilimle yoğun etkileşim içinde olan bir diğer sanat akımı ise veri sanatıdır. Bu sanat anlayışında sanatçılar, büyük veri setlerini algoritmalar aracılığıyla işleyerek görsel veya işitsel eserlere dönüştürmektedir. Yapısı gereği, veri sanatı üretimleri genellikle dijital ortamlarda gerçekleştirilir. Akımın genel anlayışının aksine veriyi analog olarak görselleştirmeyi tercih eden sanatçılar da vardır. Stefanie Posavec ve Giorgia Lupi’nin “Dear Data” projesi akımın en dikkat çekici örneklerinden biridir. Günlük hayattan elde edilen veriler ışığında üretilen eserler kitaplaştırılarak MoMA koleksiyonuna girmiştir.</p>
<p>Veri sanatıyla ilgili en dikkat çekici noktalardan biri, izleyicilerden anlık olarak veri toplayabilme özelliğine sahip olmasıdır. İzleyicinin vücut ısısı, nefes alışverişi veya salondaki hareketleri gibi veriler gerçek zamanlı olarak işlenerek sanat eserlerine dönüştürülebilmektedir. Böylece, her izleyiciye özgü ve kişiselleşen sanat eserleri ve sergiler ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyaz Perdede Bilim İletişimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 09:11:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[a space odyssey]]></category>
		<category><![CDATA[arivval filmi]]></category>
		<category><![CDATA[arrival]]></category>
		<category><![CDATA[bilim iletişimci]]></category>
		<category><![CDATA[bilim ve film]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[film analizi]]></category>
		<category><![CDATA[filmde bilim]]></category>
		<category><![CDATA[görsel anlatı]]></category>
		<category><![CDATA[kubrick]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[space odyssey analizi]]></category>
		<category><![CDATA[Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[uzay bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[yapımcı]]></category>
		<category><![CDATA[yönetmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3699</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Emir Gülşen, Yaren Şenyurt Sinema, ortaya çıktığı günden bu yana farklı işlevler üstlenmiş ve her dönemde kendini yeniden tanımlamıştır. Kimi zaman bir eğlence aracı, kimi zaman ideolojilerin propaganda aracı, kimi zaman da eleştirel düşünceyi geliştiren bir sanat dalı olarak karşımıza çıkmıştır. Ancak hangi tanımla karşımıza çıkarsa çıksın hepsinin temelinde bir “anlatı” vardır. Bir olay, kişi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/">Beyaz Perdede Bilim İletişimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="font-size: 12pt;"><strong>-Emir Gülşen, Yaren Şenyurt</strong></span></em></p>
<p>Sinema, ortaya çıktığı günden bu yana farklı işlevler üstlenmiş ve her dönemde kendini yeniden tanımlamıştır. Kimi zaman bir eğlence aracı, kimi zaman ideolojilerin propaganda aracı, kimi zaman da eleştirel düşünceyi geliştiren bir sanat dalı olarak karşımıza çıkmıştır. Ancak hangi tanımla karşımıza çıkarsa çıksın hepsinin temelinde bir “anlatı” vardır. Bir olay, kişi veya hikâye üzerinden izleyiciyle duygusal bağ kurmak sinemanın temel amaçlarından biridir. Bu anlatı kurma süreci ise hayal gücünden beslenmenin yanı sıra birçok bilim dalı ve disiplinden yararlanabilir. Sinema; felsefe, sosyoloji gibi insan yaşamı ve toplumsal ilişkilerle ilgilenen disiplinlerin yanı sıra fizik, matematik gibi fen bilimlerine ilişkin disiplinlerden de destek alarak hikâye oluşturabilir. Bilim doğayı, insanı ve evreni anlamlandırma çabasıdır. Bu yönüyle, sinemanın anlatı arayışına güçlü bir altyapı sunarak beyaz perdelerde hayalet gibi gezinir. Bazen Mars’ta mahsur kalan bir astronotta, bazen bir fizikçinin biyografisinde, bazen de bir deney odasında kendine yeniden hayat bulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3700 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA.jpg" alt="" width="420" height="630" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA.jpg 420w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sinema sayesinde toplumun çoğunluğunun anlayamayacağı, neden var olduğunu bile bilmediği teoriler ve deneyler evreni, filmlerdeki görsel anlatı yoluyla oluşturulan duygu ve bilgi bağıyla anlaşılabilir. Kısaca sinema, bilimi konu alan filmler yoluyla bilim ve toplum arasında bir köprü görevi görür diyebiliriz. Neredeyse bilimin tüm disiplinlerinden ve bu disiplinlerin felsefi ve teorik zemininden faydalanmasının yanı sıra bilim insanlarının biyografilerinin de sinemada yer bulması, bize sinema ve bilim arasında çok yönlü bir ilişki olduğunu gösterir. Bu yazıda, sinemanın bilimle kurduğu çok yönlü ilişkinin bazı izlerini takip edeceğiz.</p>
<p>Bilimkurgu sinemasındaki uzay bilimine ait temsillerin sinemaya nasıl yansıdığına ve hangi yapımlarla izleyiciye ulaştığına birlikte göz atacağız. Uzay Bilimi ve Bilim Kurgu Bilim kurgu gerçekliğin sınırlarını zorlayan, günümüzde gerçekleşme imkânı olmayan, yakın veya uzak gelecekle ilgili hikâyelerin bilim ve teknoloji unsurları kullanılarak anlatılmasıdır. Yapay zekâ, alternatif evrenler, zaman yolculuğu gibi pek çok konuyu içermesiyle bilim kurgu, aslında ana başlık niteliğindedir. Ancak bilim kurgu türünde ne anlatılırsa anlatılsın temelinde “Bu mümkün mü?” ve “Ya böyle olsaydı?” gibi sorulara, merak ve ihtimallerle doğan hayal gücüne dayanır.</p>
<p>Sinemanın doğası itibariyle kendi gerçekliğini oluşturan kurmaca bir evren oluşturduğu düşünülürse, bilim kurgu bu kurgusal evrenin en uç noktalarına ulaşan türlerden biridir. Somut gerçekliği yansıtırken aynı zamanda onu esnetir, genişletir, dönüştürür. İzleyiciye yalnızca gelişmiş teknolojiyle dolu bir gelecek değil; o geleceğin insan ve toplum üzerinde yaratabileceği etkilerle ilgili düşünsel bir deneyim sunar. Bilim kurgunun fizikten, yapay zekâya bilimin birçok alt dalını ele alabilen bir evren olduğunu söylemiştik. Ancak bu konular arasında bilim kurgu filmlerindeki en baskın tema uzay bilimidir. Uzaya duyulan hayranlık ve bilinmezliğine karşı duyulan korku, sinemada görsel anlatıyı çeşitlendirmeye uygun bir zemin oluşturur. Peki neden özellikle uzay? Bu sorunun cevabı, 1950’de uzay bilimi alanında yaşanan büyük gelişmelerde ve rekabette gizlidir.</p>
<p>1957’de Sovyetler Birliği’nin Sputnik I uydusunu yörüngeye yerleştirmesiyle başlayan bu süreç; Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması, Neil Armstrong’un Ay’a ayak basması, Apollo 11’in Ay’a inişi gibi uzay bilimi alanında gerçekleşen büyük ve önemli gelişmelerle devam eder. 1970’lere kadar uzanan ABD ve Sovyetler Birliği’nin katkı sunduğu uzay teknolojilerini geliştirme çalışmaları ve rekabet ilişkisi, o dönemin “Yıldız Savaşları” olarak anılmasına kaynaklık eder. Bu süreçte gerçekleşen bilimsel gelişmeler ve ideolojik olarak “uzayda egemenlik kurma” mücadelesi, uzay bilimini geliştirdiği kadar, dönemin sinema anlatısına da katkıda bulunmuştur. Uzay bilimi; evrenin yapısını ve işleyişini, gezegenleri, yıldızları, kara delikleri ve kozmik yasaları inceleyen bir bilim dalıdır. Bu inceleme sürecinde roket bilimi, uzay mühendisliğinde ortaya çıkan teknolojik gelişmelerden yararlanır ve uygulama alanlarını geliştirir. Söz konusu bilimsel alanın karmaşıklığı ve gizemi, sinemanın anlatı gücüyle birleştiğinde ortaya merak uyandırıcı, büyüleyici ve düşündürücü yapımlar çıkar. Uzay bilimi, sinemada yalnızca dekor olarak değil; toplumun sosyolojik durumunu, karakterlerin psikolojisini hatta varoluşsal soruları yansıtan bir etken olarak önemli bir yer alır. Tam bu noktada uzayın sessizliği, insanın var olduğu evreni ve kendini sorguladığı bir iç sese dönüşür.</p>
<p>Tüm bu bileşenleri kült filmler listesinde yer alan Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filminde görmekteyiz. Yapım yılı itibariyle (1986) henüz uzaydan Dünya’nın nasıl göründüğüne dair görsel bile elde edilemediği bir dönemde, Kubrick’in oluşturduğu kurgu evreni tüm teknik detaylarıyla çığır açmış, izleyicinin ve sanat dünyasının uzaya olan bakışını büyük ölçüde etkilemiştir. İnsanlığın evrimini metaforlar üzerinden işleyen film, insanların tarih boyunca yaşadığı evreni anlamlandırma çabaları değişse de, temel içgüdülerinin ve davranış biçimlerinin sadece şekil değiştirmiş hâlleriyle devam ettiğini gösterir.</p>
<p>Bugün hâlâ ilk izlemede tam anlaşılmayan ancak tekrar tekrar izlendiğinde katmanları açılan 2001: A Space Odyssey sadece bir film değil, izleyiciye gösterilen her detayıyla bir uzay deneyimidir. Çekildiği dönemde uzaya dair bilimsel bilgiler çoğalmamış olmasına rağmen uzay yolculuğunun teknik detaylarını büyük bir titizlikle betimlemesi, film boyunca bu detayları gerek görsel gerek uzun ekran süresiyle izleyiciye hissettirmektedir. Söz konusu detaylar filmi bilimkurgu türünde örnek alınan bir yapıma dönüştürmüştür. 1968 yılında henüz teknolojinin ne seviyelere ulaşacağı bilinmezken yakın geçmişte hayatımıza giren yapay zekâ ve insan etkileşiminin filmde yer aldığı görülür. “HAL 9000 ve Dave” karakteriyle işlenen bu etkileşim, filmin neden zamansız olduğunu bir kez daha ortaya çıkartmaktadır. Tüm bu detaylarıyla pek çok izleyici ve yönetmenin uzaya bakış açısını değiştiren 2001: A Space Odyssey kendisinden sonra çekilen çoğu uzay temalı filme referans olmuştur. Bu filmlerden birisi şüphesiz Christopher Nolan yapımı Interstellar / Yıldızlararası’dır. Tıpkı Kubrick gibi etkileyici bir uzay evreni oluşturan Nolan, aynı zamanda insanın varoluşsal sorularını tartıştığı, bilinmeze duyduğu merakı ve korkuyu işlediği bir anlatı benimser. Bu anlatı sürecinde oldukça tutarlı bir film yapısı oluşturan Nolan; zamanın bükülmesi, kara delikler, solucan delikleri gibi fizik ve uzay disiplinlerinin konu başlıklarını ele alır. Teorik fizikçi Kip Thorne’un danışmanlığında geliştirilen senaryo, film boyunca bilimsel tutarlılıkla sinemasal kurgu evreni arasındaki denge ve uyumu sunar.</p>
<p>Özellikle zamanın farklı akması gibi göreceli bir konunun karakter ilişkileriyle somutlaştırılması, hem soyut bir kavramın seyircinin bakış açısından daha rahat anlaşılmasını sağlar hem de karakterlerle kurdukları duygusal bağ ile “zaman akışı” kavramı seyirci için daha etkileyici hâle gelir. Filmin ele aldığı pek çok bilimsel gelişmeye ek olarak; evrenin ötesine çıkan karakterler aynı zamanda kendi iç dünyalarında da bir yolculuğa çıkar. Interstellar, yalnızca çağının bilimsel söylemlerini sinemaya taşımakla kalmaz, aynı zamanda evrenin büyüklüğü karşısında insanın ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlatır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3701 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05.jpeg" alt="" width="1000" height="1441" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-200x288.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-208x300.jpeg 208w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-400x576.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-600x865.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-711x1024.jpeg 711w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-768x1107.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-800x1153.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05.jpeg 1000w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></p>
<h2 style="text-align: center;">Zamanı Çözen Dil: Arrival</h2>
<p>Bilim iletişimi, bilimsel bilgilerin toplumla etkili ve anlaşılır biçimde paylaşılmasını amaçlayan bir alandır. Bilim iletişimini geliştirebilmek için birçok etkileşim yönteminden ya da disiplinden yararlanılabilir. Bu noktada sanat dalları da bilimsel bilginin topluma aktarılmasına ve eleştirel düşünceye alan açılmasına katkı sağlar. Mimarlık, heykel, resim, müzik, edebiyat ve sahne sanatları insanın kendini ifade etme biçimlerinin temelini oluşturur, bu altı sanat dalının birleşiminden oluşan yedinci sanat olan sinema ise bu bilgilere duygusal ve estetik bir boyut kazandırır. Sinemada özellikle bilim kurgu türünde, birçok film bilimsel bilgiden yola çıkarak hikâyesini kurgular. Denis Villeneuve’ün Arrival filmi, dilbilimi konu alması ile bilim ve sanatın bir araya getiren örneklerdendir. Yönetmen filmde Noam Chomsky’nin “Evrensel Dil Bilgisi kuramı” ve Edward Sapir &amp; Benjamin Whorf’un dilin düşünceyi şekillendirdiğine dair hipotezini dramatik anlatıyla buluşturur. Bu yolla dilsel görelilik kuramının ne olduğu kurgusal bir dünya üzerinden izleyiciye ulaşır. Sapir-Whorf hipotezi, dilin sadece iletişim aracı olmadığını aynı zamanda düşünce biçimimizi ve dünyayı algılayış şeklimizi etkilediğini savunur. Söz konusu yaklaşım ile insanların konuştukları dilin kalıplarına göre dünyayı anlamlandırdığı öne sürülmektedir.</p>
<p>Bu durumda farklı diller konuşan insanlar aynı olaya farklı anlamlar yükleyebilir. Çünkü dillerinin yapısı insanların düşünme tarzını yönlendirir. Örneğin bazı dillerde zaman, yön veya renk genelgeçer ifade biçimlerinden tamamen farklı tanımlanır. Bu da gösterir ki, dil sadece düşünceleri yansıtmakla kalmaz aynı zamanda onları şekillendirir. Arrival filmi ise anlatısında Sapir-Whorf hipotezine yer vererek ve bu hipotezin ne olduğunu Louise karakteri üzerinden işleyerek hikâyesini dilbilimden yararlanarak kurgular. Arrival, yalnızca uzaylılarla ilk teması konu alan bir bilimkurgu filmi değil, aynı zamanda dilin düşünceyi nasıl şekillendirdiğini, zaman algımızı nasıl etkileyebileceğini ve bilimin insan yaşamındaki yerini sorgulatan bir anlatıdır. Filmde Louise karakteri yeni bir dil öğrenerek uzaylılarla iletişim kurmaktadır. Uzaylıların kullandığı Heptapod dilinde zaman doğrusal değil, dairesel olarak yapılanır.</p>
<p>Louise karakterinin bu dili çözmesi ve uzaylılarla iletişim kurmaya başlaması ile zaman algısının değiştiği görülür. Çünkü öğrendiği dil, Sapir-Whorf hipotezinde de bahsedildiği gibi karakterin düşünce sistemini dönüştürür. Böylelikle karakter, geleceği ve geçmişi görebilir. Başka bir ifadeyle Louise, dairesel dili öğrendiği için geleceği ve geçmişi şimdiye taşır. Film boyunca dilbilim ile ilgili konular, Heptapod dilinin öğrenilmesi ve zamanın döngüselliği üzerinden bilimkurgu türü içinde işlenmektedir. Bu noktada film, bilimsel teorileri seyirciye didaktik bir dille değil, sezgisel ve duygusal bir deneyimle aktararak etkileyici bir bilim iletişimi örneği sunar. Dil, düşünce ve zaman gibi soyut kavramlar, sinemanın gücüyle somut bir hâle gelir. Arrival, karmaşık teorileri anlaşılır ve hissedilebilir kılarken, aynı zamanda bilimin insanlıkla, seçimlerle ve duygularla nasıl iç içe geçtiğini de gösterir. Bu yönüyle film, sadece bilimle ilgilenenler için değil, insan olmanın anlamını sorgulayan herkes için kıymetli bir eserdir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/">Beyaz Perdede Bilim İletişimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ethem Onur Bilgiç: Yapay Zekâ Çağında Özgünlük</title>
		<link>https://contextdergi.com/ethem-onur-bilgic-yapay-zeka-caginda-ozgunluk/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ethem-onur-bilgic-yapay-zeka-caginda-ozgunluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jul 2025 10:38:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[dijital sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Ethem Onur Bilgiç]]></category>
		<category><![CDATA[İllüstrasyon]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Yazar Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3438</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dijital çağda sanat ve tasarım tartışma konusuyken, yapay zekâ bu dönüşümün neresinde kalıyor? Teknoloji, sanatçının özgünlüğünü tehdit mi ediyor, yoksa yeni kapılar mı açıyor? “The Illustrator – 100 Best From Around the World” adlı kitapta dünyanın en iyi yüz illüstrasyon sanatçısından biri olarak gösterilen Ethem Onur Bilgiç ile popüler kültürden nasıl beslendiğini, illüstrasyonun sanattaki yerini  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ethem-onur-bilgic-yapay-zeka-caginda-ozgunluk/">Ethem Onur Bilgiç: Yapay Zekâ Çağında Özgünlük</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><i><br />
<img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3439" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/00022.00_32_35_22.Still003.jpg" alt="" width="1920" height="1080" /><br />
</i></b></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Dijital çağda sanat ve tasarım tartışma konusuyken, yapay zekâ bu dönüşümün neresinde kalıyor? Teknoloji, sanatçının özgünlüğünü tehdit mi ediyor, yoksa yeni kapılar mı açıyor?</span></p></blockquote>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“The Illustrator – 100 Best From Around the World” adlı kitapta dünyanın en iyi yüz illüstrasyon sanatçısından biri olarak gösterilen Ethem Onur Bilgiç ile popüler kültürden nasıl beslendiğini, illüstrasyonun sanattaki yerini ve yapay zekânın üretim süreçlerine etkisini konuştuk. Batman ve Joker gibi ikonik karakterleri yeniden yorumlayan Bilgiç, bizlere yeni perspektifler sundu.</span>&nbsp;</p></blockquote>
<p><b><i>Ozan Günel:</i> Öncelikle bizi kırmayıp geldiğiniz için teşekkür ederiz, hoş geldiniz. İllüstratör denildiğinde akla ilk gelen isimlerdensiniz, bu yüzden ilk olarak yaratım sürecinize dair bir soru sormak istiyorum. Popüler kültür yaratım sürecinizi nasıl etkiliyor? Çizgi romanları, filmleri vb. tüketmek eserlerinizde nasıl bir fark yaratıyor?</b></p>
<p><b><i>Ethem Onur Bilgiç:</i></b> Tabii ki besleniyorum. İyi bir film izlediğimde, hikâyesinden bağımsız olsa da başka şeyler öğreniyorum. Veya iyi bir oyun oynadığımda da kafamda farklı şeyler canlanabiliyor. O yüzden elimden geldiğince kitap okurum, film izlerim, çizgi roman takip ederim. Şu sıralar ana akım işlerden koparak daha özgün olduğunu düşündüğüm tek ciltlik çizgi romanlara yöneldim. Ama fırsat buldukça hepsini takip etmeye çalışıyorum. Beni besleyen şeyler aslında işimle aynı yörüngede ve bu durum hoşuma gidiyor.</p>
<p><b><i>O.G:</i></b> <b>Artık</b> <b>çok fazla içerik üretiliyor ve bu noktada farklılaşma sağlayanın sevgiden öte bir şey olduğunu düşünüyorum. Sizce farklı olmayı sağlayan yetenek mi emek mi?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Kendi adıma konuşacak olursam, bir tasarım gözünün olması bu alanda bir şeyler üretebilmek ya da sunabilmek için önemli. Örneğin hayatınız boyunca afiş üreterek para kazanmak istiyorsanız, hâlihazırda afiş üretebiliyor olmanız lazım. Belki maddi getirisi olmayan işler yapabilirsiniz. Mesela sevdiğiniz yönetmenler için iş üretirsiniz, yollarsınız. Yönetmen değer verir veya vermez, önemli olan sizin kendi işinize değer vermeniz. Sürekli üretmek, iş üretme pratiği kazandırır ve bu tasarım alanında çok önemli. Çünkü bizim gözümüzü eğiten, üretimlerimize gelen yorumlar. Birileri sizi yorumladıkça kendinizi geliştirirsiniz. Okuldan bir hocam, “En iyi iş, bitmiş iş.” derdi. Çünkü bitirirsen o fikir kafandan çıkar. Ben kendi arkadaşlarımda da görüyorum, herkes bir şeyler yapmak istiyor ama hiçbir şey yapmıyor.İyi veya kötü bitirebiliriz ama gün sonunda her işin ustalık eserimiz olamayacağının farkında olabilmeliyiz.</p>
<p><b><i>O.G:</i></b> <b>Sizi çok etkileyen, “Sinema, çizgi roman böyle bir şeymiş” dedirten işler nelerdir?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Sinema olarak Stanley Kubrick’in bütün işleri denilebilir. Özellikle “Eyes Wide Shut” filmi. Böyle zor bir hikâyenin bu şekilde anlatılması beni çok etkiledi. Akira Kurosawa’nın “Seven Samurai” ve “Run” filmleri benim için bambaşka bir seviyede. Suspiria’nın yeniden çekilmiş hâli anlattığı mitoloji ve akıcılığıyla kafa açıcı. Çizgi romanlarda da Güngezgini’ni çok seviyorum. Gipi’nin bütün çizgi romanlarını severim. Otomo’dan “Akira” benim için başka bir seviyede. Moebius’un çoğu işini seviyorum. Saydıklarım çok klasik ama yeni işleri de takip ediyorum.</p>
<p><b><i>Deniz Benzer:</i></b> <b>İllüstratörler arasından sizi neyin ayırt ettiğini düşündüğümde aklıma gerçekçi ve lekesel çalışmalarınız geliyor. O lekelerin arka planı, kullandığınız uyumlu renkler gerçekçiliği yansıtış biçiminiz. Sizce afiş işlerinizin ön plana çıkma sebebi daha gerçekçi bir çizim tarzına sahip olmanız mı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Ben rahat hissettiğim ve gözüme güzel gelen işler yapıyorum. Kariyerimin bir yere gelmesinin sebebi düzenli iş üretiyor olmam. İnsanlar, senin için rahatça “Bu işi Ethem yapabilir” diyebilmeli. Bir işi yapabileceğini göstermeden kimse sana iş vermez. Gerçekçi çizme konusunda da ne kadar gerçekçi çiziyorum bilmem ama desenimi geliştirmek için çabaladım. Gerçeklik desenin getirdiği bir şey. Yaptığın bir işi bozabiliyor olmak da desen gerektirir. Sedat Girgin adında deforme iş yapan bir arkadaşım var. Deforme bir stil kullanır ama deseni çok iyidir ve bazen bilerek bozar. Bir çizerin yaptığı işi bilmeden bozduğunu ben anlayabiliyorum. İşimizi seviyorsak bunları geliştirmeliyiz, sonra istediğin stile gidebilirsin.</p>
<p>Dağınıklılık ve lekeler konusunda da, ben öyle bir insanım, temiz iş yapamam. Okul döneminde de temel sanat ödevlerinde temiz geçişi yapamıyordum. Öyle bir eğitimim, disiplinim yok. Elim bir şeye çarpar, fırçadan bir şeyler damlar ve ben bunun üzerine gitmeye çabalarım. Zaten fırçadan bir şey damladığında ekstra bir fırça daha vururum ki daha da dağılsın ve bir tarza dönüşsün. Biris baktığı zaman “Bu bir hata değil, kendisi istemiş.” diyebilsin. Üretim sürecinde temiz olamıyorum, dağınıklığı seviyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3441 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200.jpg" alt="" width="514" height="686" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/f09c28e2-e291-4464-b673-65f77af2439c_rw_1200.jpg 900w" sizes="(max-width: 514px) 100vw, 514px" /></p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Teknoloji geliştikçe dijital kalemler üretilmeye başlandı, illüstrasyon uygulamalarına her geçen gün yeni araçlar ekleniyor. Teknoloji geliştikçe bu dağınıklık tek tuşla temizlenebilir duruma geldi. Bu anlamda cihaz/çizim teknolojilerinin yaratıcılığı kısıtladığını düşünüyor musunuz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Bu kişiyle alakalı bir durum. Bazıları temiz sevebilir. Bazılarıysa teknik çizim yapabilir. Şahsen ekspresyonist insanlardan çok etkileniyorum. Mesela Vincent van Gogh kendi döneminde değer görmüyordu ama şu an hepimiz değer veriyoruz. Çünkü zihni, fırça darbeleri çok güçlü ve bize yansıyan rahatlığı hoşumuza gidiyor. Diğer türlü kasmaya başlıyorsun. Benim teknik çizim gibi yaptığım reklam, ajans işleri var. İllüstratörüm ve iş geldiği zaman böyle işler de yapıyorum ama sıkılıyorum. Rahat çizmek daha ben olmamı sağlıyor. O yüzden bu kişiyle alakalı bir durum ve ortaya çıkan işe bakmak lazım.</p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Çizime yeni başlayan, tarzı oturmamış öğrenciler için bu araçlar avantaj mı dezavantaj mı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Bence bu bir avantaj. Teknolojiyi takip etmek gerekiyor. İşini hızlandırıyorsa ve daha doğru yapmanı sağlıyorsa takip edilmeli. Ben de bazen Procreate kullanıyorum. Perspektif çizerken oranı hesaplamak için toolları kullanıyorum. Bu beni hızlandırıyor ve günümüzde hızlanmak önemli. Ne kadar hızlanırsan, o kadar üretebiliyorsun. O yüzden bana ruhu öldürüyor gibi gelmiyor ki zaten ruhu senin katman gerekiyor. Herkes Procreate’de iki perspektif noktasını koyup, çizgiler atabilir. Önemli olan ona ruh katmak ve bu noktada kendini eğitmek. Bu yüzden ressamlara, geçmişe bakmak gerekiyor. İyi çiziyorum artık bitti gibi bir şey yok. Yıllar içinde çizimim de kullandığım malzemeler de çok değişti.</p>
<p><b><i>Sıla Gündüz:</i></b> <b>Sanat eserlerinizi incelerken “Ölümden Sonsuzluğa” ve “Salkım Söğüt” eserlerinizi gördüm. Tarzınızın yıllar içerisinde değiştiği çok rahat bir şekilde gözle görülüyor. Bu değişim ve gelişim sürecinde ürettiğiniz eserlerden hangilerini benimsediniz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Tabii ki de sevdiğim işlerim var. Söylediklerini de seviyorum.“Salkım Söğüt” kısa bir animasyon, onu da seviyorum ama onu bugün yapacak olsam bambaşka yapardım. Yıllar içinde değişiyorum. Mesela, Asya’da yapılmış bir “Ölüm Maskesi” görmüştüm ve ondan etkilenip “Ölümden Sonsuzluğa” işini yaptım. Görüyorum, merak ediyorum, araştırıyorum ve üretiyorum. Gelecekte ne yapacağımı da bilmiyorum. Bu yüzden bir sanatçının “Bu işim tam anlamıyla oldu” demesi bana doğru gelmiyor. Çünkü her işimde kendimden daha fazla şey veriyorum ve öğreniyorum. O yüzden sevdiğim ama ustalık işim diyebileceğim bir işim yok.</p>
<p><b><i>S.G:</i></b> <b>Çizim karakterinizi oturturken nasıl bir süreçten geçtiniz ve bu değişimlerin nasıl farkına varıyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Eskiden kâğıda çiziyordum sonra Wacom ile çizmeye başladım. Photoshop’ta farklı fırçalarım vardı. Bir ara bilgisayarım çöktü, hepsi gitti. Ardından ben yeni brush seti oluşturdum. Sonra iPad’e geçtim. Onun fırçalarını kullanmaya başladım. Bu şekilde değişebiliyor. Kimse yanlış anlamasın. Bazen piyasaya bakıyorum ve kendim gibi işler görüyorum. O zaman kullandığım şeyin kullanıldığını ve yeni bir şey bulmam gerektiğini anlıyorum. Farklı bir noktaya gitmek için çabalıyorum. Mesela bazı dergilerin kapaklarını yapıyordum ama zamanla hep aynı şeyi yapıyorum gibi hissettim. Bu yüzden dergi sahibini arayıp “Artık çalışamam, ben burada kendimi öldürdüğümü düşünüyorum.” dedim. Belki birkaç günlük iş ama yaratıcılık yok. O zaman rahat hissetmiyorum ve başka şeyler denemeye başlıyorum. Bir tasarımcı, konfor alanında durmamalı. Konfor alanı seni öldürür, aynı işleri yapmaya başlarsın. Günümüzde çok iyi çizerler, tasarımcılar var.</p>
<p>Hayatını konfor alanında geçirirsen eskirsin.</p>
<p><b><i>Umut Yiğit:</i></b> <b>2016 senesi civarlarında Hababam Sınıfı’ndan Şener Şen’in “Ben bu yaz neredeydim?” repliğini kullanarak bir tasarım yapmıştınız ve bu çizim Twitter’da dönüyordu. Çizim tişörtlere ve kupalara basılmıştı ve siz de bunlara tek tek cevap veriyordunuz. Telif konusundaki düşüncelerinizi sormak istiyorum.</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> O dönemler çok boş vaktim vardı ve Twitter’ı insanlarla iletişim kurup derdimi anlatacağım bir yer sanıyordum ama öyle değilmiş. Bu yüzden herkese cevap vermeyi bıraktım. Telif meselelerinde ise anlaşılmayan durumlar var. Birinin işimi alması, basması beni mutlu eder ama işimi alıp benden habersiz bir şekilde kupaya basmışsa bu hoş olmaz. Ben işi bunun için yapmadım ve sen işi metalaştırıp, para kazanıyorsun. İnsanlar da “Şener Şen’den izin aldın mı?” diyor ama bu bambaşka bir tartışma. Twitter bu tartışmalar esnasında benim için çok öğretici oldu. Twitter’da herkes aynı puntoda yazıyor ama kimsenin uzmanlığı yazmıyor. Mesleki bir tartışma olduğu zaman tartışalım tabii ki bu değerli olur ama en sonunda “Sen de Şener Şen’den izin aldın mı?” sorusu gelince neyi tartışıyoruz diyorum. O tartışmaları insanlar bilinçlensin diye götürmeye çalışıyordum ama artık bunu yapmıyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3442" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-scaled.jpg" alt="" width="2038" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-200x251.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-239x300.jpg 239w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-400x503.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-600x754.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-768x965.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-800x1005.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-815x1024.jpg 815w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-1200x1508.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-1223x1536.jpg 1223w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-1630x2048.jpg 1630w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/eob-scaled.jpg 2038w" sizes="(max-width: 2038px) 100vw, 2038px" /></p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>O dönem size “Siz de ne yapıyorsunuz, foto manipülasyon yapıyorsunuz” gibi yorumlar geliyordu. Bu yorumlar hâlâ geliyor mu yoksa konu kapandı mı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Ekşi Sözlük, Twitter gibi mecralarda hakkımda bir şeyler yazan hep var. Bunları görmemek gibi bir şansım yok. Nefret var ve hep olacak. Tarih boyunca büyük isimlere neler söylenmiş. Onların yanında söylenenler gayet iyi kalıyor. Bir iş üretirsen herkes yorum yapar. O yüzden yorumları takmayı bıraktım. Ben işimi yapayım, değer verilir veya verilmez. Kendimi anlatma gereği duymuyorum. Bu tür tartışmalar da genelde sağlıklı bir yere gitmiyor.</p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Sizce İllüstrasyon bir sanat mı yoksa tasarım mı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Tasarım değil ama tasarım elemanı. Direkt tasarım olarak kullanabiliriz ama sanat demek bana açıkçası garip geliyor. Ressam bir resim çizer ve sen ona sanat dersen o sanat ürünü olur. Mesela Van Gogh, yaşadığı dönemde hiçbir eseri sanat adı altında yayımlanmadı ama o öldükten yüzyıllar sonra sanat eseri oldu. Bence bu senin yapamayacağın, birilerinin sana atfetmesi gereken bir şey. Fotoğraf, illüstrasyon, tipografi hepsi benim için tasarım elemanı.</p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>İllüstrasyon mesaj vermesi gerektiği ve reklam sektöründe kullanıldığı için sanattan daha ayrı bir yere koyuyorlar ama bir yandan da sanattakine benzer bir estetik, üretim süreci görüyoruz.</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Çok iç içe geçmiş kavramlar. “İllüstrasyon nedir?” diye çok soruluyor. İllüstrasyon bir metnin görselleştirilmesidir. Bir tipografik düzenleme yaparsan bu da bir illüstrasyondur. Kafalar karışık ve neyi sanat diye tasvir edeceğimizi bilmiyoruz. Ressamlar da çizim yapıyor, sonra uzunca yazarak anlatıyor. Örneğin Yurdaer Altıntaş’ın yaptığı işler, orijinallerini asarsak ben sanat eseri derim ama o sanat eseri olarak yapmadı. O yüzden net şeyler söyleyemem.</p>
<p><b><i>D.B:</i> Resmin ve grafiğin bölümleri var ama illüstrasyona dair bir kurumsallaşma yok. Grafik tasarım mezunu olarak eğitim hayatınızda böyle bir bölümün olmaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce illüstrasyon adı altında bir bölüm kurulmalı mı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> İllüstrasyonda bir şeyi görüp görselleştirebiliyorsan bunu herhangi bir tarzda yapabilirsin. İyi bir desenin ve tasarım bilgin varsa illüstratör olursun. Bunun için dört yıllık bir bölüme gerek yok. Göz terbiyesinin iyi bir seviyede olması yeterli. Mesela Sedat Girgin ve Furkan Nuka Birgün. Onlar, endüstriyel tasarım mezunları ama tasarım bilgileri oldukça iyi olduğundan ötürü çok iyi kompozisyonlar kurabiliyorlar. O yüzden net bir bölüm olsun demiyorum ama bir tasarım eğitimi alınmalı. Mimar Sinan’a ilk girdiğimde ilk projem “self-promotion” projesiydi. Yaptığımda üst sınıflar gelip “Hocalarımıza illüstrasyonu nasıl kabul ettirdin?” dedi. Çünkü bu bir önyargıydı. Herkes hocalar nasıl iş yapıyorsa ben de öyle yapmalıyım diye düşünüyordu. Ben ilk kez illüstrasyon yaptığım için çok şaşırmışlardı. Günümüzde ise öyle değil, daha popüler. Dünyada ve ülkemizde çok iyi iş yapan insanlar var. Bu yüzden bir şeyi seviyorsan orada kendi tarzını bulmalı ve buna devam etmelisin. Bu son derece önemli bir husus.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3443 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob.jpg" alt="" width="592" height="882" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob-200x298.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob-201x300.jpg 201w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob-400x596.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob-600x894.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob-687x1024.jpg 687w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob-768x1145.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob-800x1193.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/batman-eob.jpg 860w" sizes="(max-width: 592px) 100vw, 592px" /></p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Sizce bugün, grafik alanında illüstrasyon biraz daha mı kabul görüyor?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Eskiden stok görseller vardı. Bu görseller tasarımın birçok yerinde sıkça görülebiliyordu. Böyle tehlikeler vardı. Benim iş yaptığım dönemde bütün markalar özel görsel çizilsin istiyordu. Fotoğraf kullanmak istemiyorlardı. Özel bir arayış vardı. Bu durum da illüstrasyonu geliştirdi. Günümüzde ise yapay zekâ ile çok fazla üretim yapabiliyorsun. İyi bir illüstratör, iyi bir göz terbiyesine sahip olduğu için yapay zekâ ile bir şeyler üretebilir. Bu her dönem değişiyor. Gelecekte ne olacak bilmiyorum. Buna uyum sağlayıp ona göre iş yapmamız gerekiyor.</p>
<p><b><i>Nihal Akbudak:</i></b> <b>Artful Living ile “Tatlı Kabuslar” serginiz için yapmış olduğunuz bir röportajda; bir seminere gittiğinizi ve orada Ralph Steadman ile tanıştığınızı söylemiştiniz. Orada nasıl bir konuşma gerçekleştirdiniz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Bana özel bir şey demedi. Kendi sunumunu yapıyordu. “Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması” kapsamında gelmişti. Biz okuldayken yemeğe iniyorduk ve bölüm başkanımız bizi gördü. Kimse söyleşiye gitmemişti. Hocamız da bizi zorla götürdü. Ben kimin söyleşisi olduğunu bilmiyordum. Ralph Steadman’da büyük bir illüstratör. Şans eseri gittim ve dinledim. Sunumda illüstrasyonun ne olduğunu anlatıyordu. Onu dinlerken “Benim aradığım, içimde olan buymuş aslında.” diye düşündüm. Hikâye anlatımı ve çizgisi beni çok etkiledi. Söyleşiden çıktıktan sonra eve gidip mürekkeple çizimler yapmaya başladım. Bu durum bir anda kafamın açılmasını sağladı. Üretime farklı bir motivasyonla devam ettim.</p>
<p><b><i>O.G:</i></b> <b>Çizgi roman dünyasında Spider-Man, Batman gibi karakterler uzun yıllardır tekrar tekrar çiziliyor. Sürekli çizilen ve süresizleşen bir karakteri farklı hallerde üretebilmek nasıl bir motivasyonla geliyor?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Batman o kadar farklı mı bilmiyorum. Sonuçta günümüzde geçen bir hikâye ve ben kendimce en sevdiğim Batman’i çizmeye çalıştım. Joker’de daha farklı bir durum vardı. Joker, 19. yüzyılın sonunda Osmanlı İmparatorluğu topraklarında Karaköy’de geçiyordu, o yüzden tasarımı bambaşka olmak zorundaydı. Orada tarih bilgimle, o dönemde yaşayabilecek bir tiyatrocu çizmeye çalıştım. Ne kadar olduğu ise okuyucuların takdiri. Mesela Metin Akdülger yazdı. Ertan Ergil Türkiye baskısını yapacaktı. Çizdim, yolladım ve bizim aradığımız karakter bu dediler. Bazen içinizden geldiği gibi yapmak iyi geliyor.</p>
<p><b><i>Baran Sönmez:</i></b> <b>DC Label, Comics Label adı altında Alex Ross, Dan Mora ve George Menes gibi adamlar farklı yerlerden ve aktivitelerden ilham alıyorlar. Özellikle DC Comics’e çizgi roman illüstrasyonları yaparken süreci nasıl gerçekleştiriyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> İki karakterin hikâyesini de ben yazmadım. Mesela Batman The World’te o kadar çok araştırma yapmadım ama İstanbul’daki mekânları gezdim. Joker’in hikâyesi de Karaköy’de geçiyordu ve çok iyi bildiğim bir konum. Orayı da dolaştım ve detaylara baktım. Gerçek bir yerden bahsettiğimiz için bu tür araştırmalar çok önemli. Süreç bu şekilde ilerledi.</p>
<p><b><i>Batuhan Korkusuz:</i></b> <b>Bir briefin değerinin tasarıma katkı sunması açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Öğrencilerde bazen briefi anlamama ve reddederek kendi yaratıcılığını koyma durumu var. Bazen de brief yetersizliği gibi durumlar var. Bu sorunu aşabilmek ve brief yetersizse müşteriyi de doğru yönlendirebilmek için nasıl bir yaklaşım gerekiyor?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Biz tasarımcıyız, sanatçı değiliz. O yüzden briefi reddettim demek bence yanlış bir yaklaşım. Belki öğrenciyken daha rahat yapıyoruz ama iş hayatında yapamazsın. Bir insan sana bu yüzden geliyor ve bunun karşılığında para veriyor. Ne yapacağımızı en başından bilmeli, en iyi veriyi almalıyız. Tasarım tam olarak bu oluyor. Veriyi alırsın, sorunu görürsün, çözümü üretirsin. Aslında bunu iyi yönlendiren birini bulup senin yapman gerekiyor. Ben insanlara detaylandırarak fikir sunuyorum ve karşımdakini anlamaya çalışıyorum. Yurt dışında çalışırken iş dosya dosya detaylandırılmış gelirdi. Adamlar bir şeyi biliyor ve bir editör buna çalışıyor. Türkiye’de bunun için bir editör çalışmıyor. Mesela dergiler röportaj yapıyorlar, öz geçmiş göndermemi istiyorlar. Aslında onun araştırması lazım, o zaman bir değeri olur. Yoksa ben bütün bilgileri kopyala-yapıştır yapıyorum.</p>
<p>TASCHEN’de en önemli 100 illüstratör arasına girdim ama kimse bana bu konu hakkında bir şey sormadı. Yurt dışında Türkçe verdiğim röportajlardan bile çeviri alanlar vardı. Türkiye’de kolaya kaçılıyor ve bunun olmaması lazım.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3444" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn.png" alt="" width="1944" height="1094" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-200x113.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-400x225.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-600x338.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-768x432.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-800x450.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-1024x576.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-1200x675.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn-1536x864.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/btmn.png 1944w" sizes="(max-width: 1944px) 100vw, 1944px" /></p>
<p><b><i>B.K:</i></b> <b>Sanatçı ve Tasarımcı olarak iki farklı kimliğiniz vardır diye düşünüyorum. Peki bu kimlikleriniz ve tercileriniz arasında bir ayrım var mı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Birinde kendime hesap verirken, birinde müşterilerime hesap vermek zorundayım. Tasarım yapıyoruz ve revizyon gelmesi kötü değil. Aldığım brief dışı bambaşka bir şey istendiğinde sinir olurum tabii ama diğer türlü revizelerde bir sözüm olmaz. Benim alanıma girmeyen bir revize verilmesi beni bozmaz. Bizim işimiz hesap vermeye ve ikna etmeye dayalı. Bazen afişin karşındakinin aklına yatmadığı için kabul edilmez ve senin orada işini anlatman gerekir.Tasarım yaparken her noktanın hesabını vermemiz gerekiyor. Çizim yaparken ise kendime hesap veriyorum.</p>
<p>Orada daha özgürüm ve daha katı olabiliyorum. O yüzden kendime yaptığım işlerle dışarıya yaptığım işlerin farkını hissedebiliyorum.</p>
<p><b><i>O.G:</i></b> <b>Günümüzde herkes her şey için yapay zekâ kullanıyor. Peki, kıyamet geldi mi yoksa bu sadece bir araç mı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B: </i></b>Bir araç tabii ki. Mesela geçen bir yayınevinin kapağını gördüm, kapak Midjourney tarafından yapılmıştır diyor. Peki buna kim prompt girdi, kim tipografi yazdı? Bunun söylenmesi çok saygısızca, sonuçta bunu kullanan biri var. Bir tasarımı iyi yapan sadece illüstrasyon değildir; tipografiyle uyumu, kompozisyonun uyum içinde olması da son derece önemlidir. O yüzden yapay zekâ işleri çok hızlandıracak ama bunların hepsi sadece araç. Sen algoritma giriyorsun, o da dataya göre hesaplama yapıyor. Yani senin düşünmediğin ve ona vermediğin datayı tamamlıyorsa bence yapay zekâ vardır. Diğer türlü yazılım, sistemden ibarettir.</p>
<p><b><i>Mustafa Burak Avcı:</i></b> <b>Kitap okumak, film izlemek, oyun oynamak gibi şeylerin sizi etkilediğini ve beslediğini söylemiştiniz. Yapay zekâ ile üretilmiş bir iş görmek üreteceğiniz illüstrasyonu etkiliyor mu? Fark etmeden yapay zekâdaki görsele kaydığınız oldu mu?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> O kadar çok işimin ve çizimimin içine sokmadım ama kısa bir animasyon yapmayı düşünüyoruz, onun için yapay zekâya prompt girdim. Onun bana sunduklarını gördükten sonra tasarımlarım daha farklı bir yere gitti. Çünkü bu daha iyi bir anlatım diye düşündüm ve beni yakaladı. Çizimde kullanabileceğim bir gün gelebilir ama şu an o seviyede değil. Çünkü kusurlu ve bir devamlılık yok. Yaptığın işlerde bir devamlılığının olması lazım. Yapay zekâ günümüzde bu devamlılığı yakalayamıyor ama fikir verme anlamında destek sağlıyor.</p>
<p>Bu yüzden prompt girerim ve ne verebileceğine bakarım, sonuçta bunu da ben giriyorum. Dediğim gibi işimin içine katmadım ama belki bir seviyede katarım.</p>
<p><b><i>M.B.A:</i></b> <b>Yakın zamanda özellikle yazı konusunda yapay zekâ hakkında bir “telif hakkı” tartışması ortaya çıktı. Mesela Midjourney’e gidip “Ethem Onur Bilgiç’in şu eserini yeniden üret” dediğimde gerçeğine çok benzer bir eser sunabiliyor. Çizim noktasında üretilen işlerde telif sorunu yaşanacağını düşünüyor musunuz? Birilerinin sadece prompt girerek sizin bir işinizi elde etmesine nasıl bakıyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Yani alabiliyorsa alsın, bunun önüne geçemem. Önüne geçemeyeceğim bir konuda da dert edinmem. Muhtemelen telif sorunu olacak ve belli yasaklar gelecek. Geçenlerde bir DC çizeri birisinin yapay zekâ ile kendi işini ürettiğini görmüş. Aynı iş değil ama onun kompozisyonunda çekilmiş ve başka şeyler eklenmiş. Bunların tabii ki engellenmesi lazım ama karşısında da durmaya gerek yok. Yani gelen bir durum var, buna çok düşman olmamak lazım.</p>
<p><b><i>O.G:</i></b> <b>Bir filmde “O kadar çok görüyoruz ve bakıyoruz ki düşünmeye vaktimiz kalmıyor. İmajların da bir anlamı kalmıyor” diye bir söylem vardı. Bu sözden yola çıkarak sizce yapay zekâ ürünleri toplumsal alanda bir estetik anlayışı olur mu?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> 1998’de Photoshop’u ilk açtığında oradaki filtre kısmında fotoğrafına baktığında çok etkileniyordun, şimdi oraya bakmazsın. Her şey değişiyor ve gelişiyor. Yapay zekâ iş üretiyor ama dediğim gibi doğru şeyi seçebiliyor musun? Geçen bir yönetmen arkadaşımız yapay zekâ ile filmine sahne yapmış, kullanabilir miyim diye düşünüyordu. Bazen baktığında sorunu göremiyorsun ama yapay olduğu anlıyorsun. Bir şeyi iyi yapan şey mantığı kurabilmen, sahneyi beğenebilmendir. Bu da zaman alan ve eğitim isteyen bir süreçtir. Mesela bir müzeye gittiğimde resimlerdeki fırça darbelerine, çizimdeki detaylara bakarım. Bunlar beni besler ve etkiler. Yapay zekâ bu noktada hep sorunlu kalacak ve insanın üretime dokunması gerekecek.</p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Yapay zekâlara her geçen gün yeni özellikler ve toollar ekleniyor. Yapay zekâlar da artık Adobe programları gibi gelişmiş ve bir noktadan sonra uzmanlık isteyecek programlar olmaya doğru gidiyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Uzmanlığa doğru gidecek. Senin ne istediğini bilmen ve onu seçebiliyor olman lazım. Mesela “Cyberpunk Warrior” yazarsam bir görsel elde ederim ama bu istediğim şekilde mi olur? Birbirinin benzeri işler çıkıyor ve bu bir noktadan sonra tatmin etmiyor. Dediğim gibi belli işlerde devamlılığın olmak zorunda, hikâye anlatman gerekiyor. Bu da tek görselle yapabileceğin bir iş değil. Tek bir görselde herkes mutlu ama onu filme dönüştürmek bambaşka bir olay. O devamlılığı sağlamayı başarırsan zaman kazanır, ucuza iş üretmiş olursun.</p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Freelance işler hakkında neler düşünüyorsunuz? Genel olarak belli başlı isimler var ve siz de onlardan birisiniz. İyi para kazandırabiliyor ama sömürüye de açık bir alan. Siz bu alanda iş yapmaya nasıl başladınız? Güncel koşulları nasıl görüyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Bence her meslek için aynı durum var. İş yaptıkça tanınır ve bir gelir etmeye başlarsınız. Benim de çok ucuza, çok kısa zamanlarda çok çalıştığım oldu. Sömürüldüğümü düşünmüyorum. Mesela büyük bütçeli bir işi hiçbir zaman bedavaya yapmadım ama hiç parası olmayan bir tiyatroya inandığım için bedava afiş tasarladım. İş üretmemiz, pratik yapmamız lazım ki tanınalım.</p>
<p>Ben hep freelance çalışmadım. Bir şirket/marka altında iki kere çalıştım. İkisinde de freelance halledebileceğim bir iş için her gün ofise gitmek çok saçma geldi. Ben o değilim ve bu yüzden freelance çalışmaya geri döndüm. Zaten üretim yaptıkça sizi buluyorlar, ayrıca her zaman yer olur. Mesela benim deneyimime güvenerek fazla bütçe istediğim bir işi yeni başlayan biri daha düşük bütçeyle halledebilir. O yüzden freelance iş bitmez.</p>
<p><b><i>U.Y:</i> Sektörde belirli bir çevre var ama bu çevre dışında da potansiyeli, yeteneği olan çocuklar var. Sayı ve kapasite olarak yeterli alan olduğunu düşünüyor musun?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Konya’dan geldim ve İstanbul’a geldiğimde çevrem yoktu. Bu zamanla, ürettikçe oluşan bir şey. Sektörden insanlara kendini tanıttıkça oluşuyor. Mesela çevremle muhabbetimiz sardığı için arkadaş olmuşuzdur. Yoksa tanımadığım bir sürü illüstratör var. Gerçekten zamanla oluşan bir durum. Tabii biraz şans da var, zaman lazım. Bir de insanlar sürekli iş yaptığımızı sanıyor ama benim de iş yapmadığım veya az iş yaptığım dönemler var. Öğrencilerin böyle ortamlara girmesi lazım ki insanlarla tanışsınlar. Mesleki anlamda atik, insanlarla tanışmaya açık olmak lazım.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3446" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob.jpg" alt="" width="800" height="1075" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob-200x269.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob-223x300.jpg 223w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob-400x538.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob-600x806.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob-762x1024.jpg 762w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob-768x1032.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/cybreob.jpg 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p><b><i>M.B.A:</i></b> <b>Size geldiğine çok şaşırdığınız ve sevindiğiniz bir iş oldu mu?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Batman geldiğinde olmayacak gibi geliyordu. Metal Gear Solid gelmişti, o proje olmadı ama çok heyecanlandıran bir işti. Büyük markalarla çalıştım. Turkcell ile “Futbol ne güzel şey” projesini yaptık. Büyük bir projeydi, tüm Türkiye’ye afişler asıldı. O proje beni o kadar heyecanlandırmadı. İyi para kazanacağın için mutlu oluyorsun ama Batman veya Joker gibi değildi. Bir noktadan sonra bütün paralı işler heyecanlandırmıyor. İşim ilk kez “Bant” dergisine basıldığında heyecandan kimseye söyleyemedim. O başka bir heyecandı ama zamanla biraz duruluyorsun.</p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Bant dergisi illüstratörleri neden bu kadar heyecanlandırıyor? Nasıl bir yapısı var?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Bahsettiğim yıl 2007 civarı. O dönem genelde dergiler fotoğraf kullanıyordu. İllüstrasyon kullanan dergi yoktu. İyi çizerler Bant dergisine çiziyordu. Ben de sanıyordum ki Bant dergisinde çizdiğimde kira, fatura gibi şeyleri dert etmeye gerek kalmayacak. Öyle değil tabii ama o dönem gördüğümüz tek mecra olduğu ve iyi çizerler de orada çizdiği için gözümde ayrı bir yerdeydi. Tek iş başvurusunda bulunduğum yerdi. Bant’ta çizmeye başladıktan sonra da başka dergiler beni gördü ve istemeye başladı. Böylece portfolyom oluştu.</p>
<p><b><i>B.K:</i></b> <b>Peki Galatasaray’a “GS Store” için iş yapmak nasıldı?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Güzeldi, işin başlangıcı daha komik. Turkcell’e iş yaptığım dönem Milli Takımlar için iş yapmıştım. O dönemde de Milli Takımın başında Fatih Terim vardı. Önde formalar arkada Fatih Terim olan bir portre yapmıştım. Galatasaray Kulübü web sitemizden bu görseli almış, üzerine kötü bir font ile “Doğum Günün Kutlu Olsun İmparator” yazarak paylaşmışlar. Ben bunu görünce “Keşke benden isteseydiniz, size kaliteli halini atardım. Niye benim işimin üzerine böyle kötü kötü dokular attınız” gibi bir serzenişte bulundum ve inanılmaz bir linç yedim. Sonra beni Sokrates’ten aradılar ve Galatasaray’ın bana ulaşmak istediğini söylediler. Meğerse ben tweet atmadan önce iş teklif etmek için bana ulaşmaya çalışıyorlarmış. Kulüple konuştum, beni stadyuma davet ettiler. Gittim görüştüm ve iş birliği sağladık. Sonrasında başka işler de yaptım. En son “Mauro İcardi” çalışmasını yaptım. Manchester United maçı için yaptığım iş de şöyle oldu. Cumartesi gece Sokrates’ten arkadaşım Fatih aradı. “Pazar günü bir çizimi yapman lazım, Pazartesi takım uçakla gidecek, takıma motivasyon olsun diye uçağa koyulacak yapacağın çizim.” dedi. “Fatih bu iş yetişmez, ne yapacağız?” dedim. Sonra hızlı revizelerle en iyi şekilde yetiştirmeye çalıştım ve güzel oldu.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3447" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200.png" alt="" width="1000" height="776" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200-200x155.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200-300x233.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200-400x310.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200-600x466.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200-768x596.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200-800x621.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/456da6bf-e6c7-4199-a80a-b186c5af5f11_rw_1200.png 1000w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></p>
<p><b><i>N.A:</i></b> <b>Desen eğitimi aldığımızda her şey çok realistik ilerliyor ve belli bir kalıba sıkıştırılıyoruz. İllüstrasyon tarzına yönelmeye başladığımızda da belirli bir şey deforme etmekte zorlanıyoruz. Bu durumu aşamada nasıl bir şey önerebilirsiniz?</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Ben tersini düşünüyorum. İyi bir desenin, gölge, anatomi bilgin olursa daha doğru deforme edersin. Mesela Sedat Girgin, çok iyi bir deseni ve sanat bilgisi var. Aynı zamanda araştırmayı sever. Dediğim gibi iyi bir desenin varsa estetik bir deformasyon yaratırsın. Daha işin başındasın devam ettikçe kendi yolunu bulacaksın. Olmasa bile bir şeyleri boz ve toparla, tekrar dene. Mesela havaya çizme, sevdiğin yönetmenler için iş yap. O zaman yaptıklarını bir zemine oturtursun.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Geldiğiniz için teşekkür ederiz.</b></p>
<p><b><i>E.O.B:</i></b> Davetiniz için ben teşekkür ederim.</p>
<p><b><i> </i></b></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ethem-onur-bilgic-yapay-zeka-caginda-ozgunluk/">Ethem Onur Bilgiç: Yapay Zekâ Çağında Özgünlük</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ethem-onur-bilgic-yapay-zeka-caginda-ozgunluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar</title>
		<link>https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 May 2025 10:48:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[context 5.sayı]]></category>
		<category><![CDATA[dava]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Mecra]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka davaları]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3387</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar Yapay zekâ, hayatımızın birçok alanında köklü değişikliklere sebep olurken, hukuk sistemi de bu yeni teknolojilerin doğurduğu sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Artık mahkeme salonlarında yargılanan sadece insanlar değil, aynı zamanda yapay zekâların karar mekanizmaları. Tarih boyunca tüm verilerimize işlenmiş taraflılığımız algoritmaları tıka basa besleyedursun, adaletin algoritması ise henüz yazılamıyor. Ten rengine  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/">Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1>Yapay Zekâya Karşı: <span style="color: #0000ff;">Açılmış Davalar</span></h1>
<p>Yapay zekâ, hayatımızın birçok alanında köklü değişikliklere sebep olurken, hukuk sistemi de bu yeni teknolojilerin doğurduğu sorunlarla karşı karşıya kalıyor. Artık mahkeme salonlarında yargılanan sadece insanlar değil, aynı zamanda yapay zekâların karar mekanizmaları. Tarih boyunca tüm verilerimize işlenmiş taraflılığımız algoritmaları tıka basa besleyedursun, adaletin algoritması ise henüz yazılamıyor. Ten rengine göre kredi başvurularını reddeden algoritmalar, masum insanları hapishaneye gönderen yüz tanıma sistemleri, çocukları ölüme sürükleyen chatbotlar… Yapay zekânın yanlış kararları insanların hayatına mal olurken, şirketler sorumluluk almak yerine “Biz suçlu değiliz, algoritma suçlu!” diyerek kaçıyorlar. Peki, gerçekten suçlu algoritmalar mı, yoksa onların beslendiği verilerin kaynağı insani önyargılar mı?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3388 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1024x716.png" alt="" width="1024" height="716" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-200x140.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-300x210.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-400x280.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-600x419.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-768x537.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-800x559.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1024x716.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1200x839.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon1-scaled-e1747995264443-1536x1074.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Fırça Kimin Elinde, İmzayı Kim Atacak?</h3>
<p>Sanatçı Jason Allen, Midjourney ile tam 624 kez prompt girerek görsel üretti ardından düzenlemeler yaparak “Théåtre D’opéra Spatial” isimli dijital eserini yayımladı. Bu eser, Colorado Eyalet Fuarı’nın dijital sanat kategorisinde birincilik kazandı. Ancak asıl tartışma ödül verilmesinin ardından başladı. Allen, eserine telif hakkı almak için başvuruda bulundu ancak ABD Telif Hakkı Ofisi, AI tarafından üretilen içeriğin insana ait sayılamayacağı gerekçesiyle başvuruyu reddetti. Bilirkişilere göre, bir sanatçının telif hakkı alabilmesi için eser üzerinde yeterli kontrol sağlamış olması gerekiyor. Ancak yapay zekânın öngörülemez çıktılar üretmesi, onu insan yaratımı olarak kabul etmeyi zorlaştırıyor. Ancak Allen pes etmedi ve karara itirazda bulundu. Peki, gerçekten yapay zekâ destekli sanat eserleri kime ait? Eğer mahkeme Allen’ı haklı bulursa AI kullanan sanatçılar için bir dönüm noktası olacak. Peki ya kaybederse? AI ile üretilen eserler kamusal alan sayılabilir, yani telif hakkı korumasına giremeyebilir. Bu dava, yapay zekâ ve sanat arasındaki sınırları yeniden çizebilir ve sanat dünyasına yeni bir soluk getirebilir.</p>
<h3><strong>Algoritmik Irkçılık İlk Kez Renk Değiştirdi!</strong></h3>
<p>Altmış bir yaşındaki Harvey Eugene Murphy Jr, hayatını altüst eden bir yüz tanıma sisteminin kurbanı oldu. Macy’s ve Sunglass Hut’ın kullandığı yüz tanıma sisteminin algoritmasında ortaya çıkan bir hata sebebiyle binlerce dolarlık bir ürün çalmakla suçlanan Murphy, bu algoritmanın yaptığı ırkçılığın ilk beyaz kurbanı. 20 Ekim 2023’te tutuklanan ve suçluluğu gibi suçsuzluğu da kazara ortaya çıkan Murphy, Harris County Hapishanesi’nde kaldığı haksız süre boyunca cinsel saldırıya ve üç kişi tarafından tecavüze uğradığını iddia etti. Hayat boyu sürecek bu fiziksel ve psikolojik yaraların karşılığında Macy’s ve Sunglass Hut şirketlerine karşı dava açtı. Hatalı yüz tanıma vakalarında suçlamaya kurban gidenler ise genellikle siyahi Amerikalılar oluyor. Daha önce altı siyahi insanın haksız yere tutuklandığı yüz tanıma sisteminde, Detroit polisinin kasıtlı olarak bu sistemi kullandığı ileri sürüldü. Koyu tenli insanları yanlış tanıma oranı yüksek olan bu algoritmik sistemin kurbanı Robert Williams gibi, Oliver da haksız tutuklandı. Oliver, bu olayın üzerine Detroit şehrine tam on iki milyon dolarlık dava açtı. Ancak daha sonra taraflar uzlaşma kararı aldı ve dava düştü. Bu olaylar adalet ve sorumluluk kavramlarının yapay zekâ için tanımsız olduğunu kanıtlar nitelikte. Peki, sorun gerçekten teknoloji mi, yoksa onu tanımlayan sistem mi? Detroit Polis Departmanı’nın fikrine göre hataların sebebi sistematik bir önyargı değil; sadece “kusurlu dedektiflik çalışması.”</p>
<h3>Eşitsizliği derinleştiren algoritmalar mı?</h3>
<p>ABD’nin devasa bankalarından Wells Fargo, kredi başvurularında siyahi Amerikalıları sistematik ve kasıtlı olarak dezavantajlı durumuna düşürmekle suçlanıyor. Davacılar, hak kazandıkları halde sırf ten renkleri yüzünden kredi alamadıklarını, beyaz Amerikalılara sunulan daha avantajlı koşullardan yararlanamadıklarını ileri sürdüler. Bazıları beyaz Amerikalılardan daha iyi veya eşit ekonomik duruma sahip olmalarına rağmen geri çevrildiklerini, bu süreçte ise para ve zaman kaybettiklerini iddia ediyorlar. Davacılar, kredi başvurularını değerlendiren algoritmaların “kara kutu” gibi çalıştığını ve karar mekanizmalarının nasıl çalıştığını açıklamadıklarını savundular. Mahkeme, Wells Fargo davasını benzer şikayetlerle açılan diğer beş dava ile birleştirerek süreci geniş çaplı bir kamu davasına dönüştürdü. Bu dava, yapay zekâ destekli finans sistemlerinin tarafsız olup olmadığını anlamak için son derece kritik bir konumda.</p>
<h3>Algoritmalar Çocukları Tehlikeye mi Atıyor?</h3>
<p>On yaşındaki Nylah Anderson, TikTok algoritması tarafından akışına çıkarılan “Blackout Challenge” akımına dahil olmaya çalışırken boğularak hayatını kaybetti. Annesi Tawainna Anderson, TikTok algoritmasının çocuklara kasten bu tür içerikleri önermek üzere programlandığını iddia ederek TikTok markasına ve kurucu şirketi ByteDance’e karşı dava açtı. Başlangıçta mahkeme, TikTok’un yalnızca tarafsız bir şekilde üçüncü taraf içeriklere ev sahipliği yapan bir platform olduğunu ve sorumlu tutulamayacağını söylese de temyiz mahkemesi bu kararı bozdu. TikTok’un sadece içerik barındırmadığını, algoritmaların hangi içeriği kime göstereceğini belirlediğini kabul etti. Bu karar sosyal medya platformlarının içerik önerme algoritmalarında ne kadar sorumlu olduğu konusunda emsal olabilecek nitelikte. Eğer mahkeme TikTok’u sorumlu tutarsa, tıpkı bir insanın konuşmadan önce düşünmesi gerektiği gibi, algoritmaların da içerik önermeden önce her şeyi kontrol etmesi gerekeceği anlamına geliyor.</p>
<h3>Yapay Zekâ ile Aşk Yaşanır mı?</h3>
<p>On dört yaşında intihar eden çocuğun annesi, sorumlusunun bir chatbot olduğunu ileri sürerek kamuoyunda gündem yarattı. Oğlunun, Character AI platformunda bulunan bir chatbotla duygusal bağ kurarak, yaşına uygun olmayan romantik ve cinsel içerikli metin alışverişinde bulunulduğu gerekçesiyle Character Technologies’e dava açtı. Bu romantik sohbetler neticesinde çocuk chatbot’a âşık oldu ve psikolojik sıkıntılar yaşayarak, Şubat 2024’te hayatına son verdi. Tüyleri diken diken eden bu dava, “Her filmi gerçekliğe dönüşüyor mu?” korkusunu tekrardan gündeme taşıdı. Bu dava, şirketlerin chatbot tasarımında yaş sınırlamaları, içerik denetimi ve kullanıcı güvenliği mekanizmalarını geliştirmesi ve yasal düzenlemeler oluşturmasının önemini göstermekte.</p>
<div id="attachment_3389" style="width: 1034px" class="wp-caption alignnone"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3389" class="size-large wp-image-3389" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1024x724.png" alt="" width="1024" height="724" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-200x141.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-300x212.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-400x283.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-600x424.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-768x543.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-800x566.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1024x724.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1200x848.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/illustrasyon2-1536x1086.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3389" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Bilgesu Öztürk</p></div>
<p><strong>Devlerin Davası Büyük Olur!</strong></p>
<p>“Dünyanın en prestijli ve etkili medya kuruluşlarından biri olan The New York Times, yalnızca bir gazete değil aynı zamanda haber dünyasının mihenk taşı niteliğinde. Gazeteciliğin altın standardı ve gerçeklerin en güçlü savunucusudur. 1851’de kurulan bu dev, Pulitzer ödüllerine doymayan bir haber devi, dijital çağa yön veren bir öncü ve dünyanın dört bir yanındaki okurlar için en güvenilir haber kaynağıdır.” Bu cümleler ChatGPT tarafından The New York Times için yazıldı. Görünen o ki, ChatGPT’nin kurucu şirketi OpenAI da aynı fikirde olmalı ki, The New York Times’ın haberlerini veri eğitiminde kullanıyordu. Bu durumu fark eden The New York Times, telifli haberlerin izinsiz kullanılmasıyla ChatGPT’nin eğitildiği gerekçesiyle dava açtı. OpenAI, Şubat 2024’te bazı suçlamaların düşürülmesini talep etti. Ancak doğrudan telif hakkı ihlali iddiasını reddetmedi. Dahası yapay zekânın telifli içerikler aracılığıyla eğitilmesini “adil kullanım” (fair use) gerekçesiyle savundu. Eğer The New York Times davayı kazanırsa, OpenAI ve benzeri şirketler içerik sahiplerinden lisans almak zorunda kalabilir. Ancak OpenAI haklı çıkarsa, yapay zekâ modelleri telifli içerikleri serbestçe kullanmaya devam edebilecek.</p>
<p><strong>Irkçılık “Kod”larımızda olabilir mi?</strong></p>
<p>Kanada’nın yerli topluluklarından Métis kökenli Jeffrey Ewert, şartlı tahliye şansını kullanmak isterken Kanada Islah Hizmetleri’nin (CSC) kullandığı beş farklı risk değerlendirme algoritmasının yerlilere karşı ayrımcılık yaptığını fark etti. Ewert, bu algoritmaların yerli mahkumları sistematik olarak daha tehlikeli gösterdiğini ve bu nedenle erken tahliye şanslarını düşürdüğünü iddia ederek mahkemeye başvurdu. Dahası Kanada Islah Hizmetleri yıllardır bu algoritmaların doğruluğunu test edeceğini söylemesine rağmen herhangi bir veri sunmamıştı. 2018 yılında mahkeme, Jeffrey Ewert’i haklı bularak CSC’nin yıllardır bilinen bu ayrımcılığı düzeltmediğini ortaya çıkardı. Daha çarpıcı olan, CSC’nin sistemin sorunlu olduğunu bilmesine rağmen hiçbir değişiklik yapmamış olmasıydı. Yüksek Mahkeme, algoritmaların şeffaf bir şekilde denetlenmesi gerektiği hükmünde bulundu. Ancak algoritmanın kullanımını tamamen yasaklamadı. Bu karar, tarih boyunca süregelen ırkçı ayrımcılığını çözmek için merkeziyetsiz sistemlerin bile yeterli olmadığını kanıtladı.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/">Yapay Zekâya Karşı: Açılmış Davalar</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/yapay-zekaya-karsi-acilmis-davalar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Görkem Tekdal ve Yapay Zekâ Temelli Sanat Sergisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Sep 2024 10:15:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[dijital sanat]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğrafçılık]]></category>
		<category><![CDATA[görkem tekdal]]></category>
		<category><![CDATA[hareketli tablolar]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sergi]]></category>
		<category><![CDATA[tablo]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3134</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aylin Delioğlu, Nazar Özkan Fotoğraf ve yönetmenlik gibi birçok alanda çalışmalar yapan Görkem Tekdal, yarattığı tablolarla izleyiciyi benzersiz bir yolculuğa çıkarıyor. Sanatı ve yapay zekâyı bir araya getiren sanatçı, yarattığı tablolarla toplumsal konulara değiniyor. Sanatçı Görkem Tekdal, yapay zekâ ile oluşturduğu hareketli tabloları anlattı. Aylin Delioğlu: Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kariyerinizden, uzman olduğunuz diğer alanlardan  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/">Görkem Tekdal ve Yapay Zekâ Temelli Sanat Sergisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Aylin Delioğlu, Nazar Özkan</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Fotoğraf ve yönetmenlik gibi birçok alanda çalışmalar yapan Görkem Tekdal, yarattığı tablolarla izleyiciyi benzersiz bir yolculuğa çıkarıyor. Sanatı ve yapay zekâyı bir araya getiren sanatçı, yarattığı tablolarla toplumsal konulara değiniyor. Sanatçı Görkem Tekdal, yapay zekâ ile oluşturduğu hareketli tabloları anlattı.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aylin Delioğlu: Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kariyerinizden, uzman olduğunuz diğer alanlardan ve bu alanlarda aldığınız ödüllerden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>Görkem Tekdal:</strong> Benim kariyerimin başlangıcı, 2008 yılında Anadolu Üniversitesi’nde kimya okurken fotoğrafçılığı merak etmemle başladı. Henüz Photoshop’un kullanılmadığı dönemlerde ben değişik fotoğraflar çekip kendimi klonluyordum, daha bunların bu böyleymiş dendiği zamanlarda klipler çekiyordum. Anadolu Üniversitesi’nde bir radyo ağı var, orası beni söyleşiye çağırdı. “Eskişehir’de böyle bir fotoğrafçı var, gördünüz mü?” gibi bir tepki oldu. Böyle olunca ben bu meseleyi biraz daha ciddiye almaya başladım ve sonra Ayvansaray’da fotoğrafçılık okumaya başladım. Fotoğrafçılık okurken sürekli yönetmenlik ve demo videolar yapıyordum. Okuduğum dönemde İstanbul Fashion Week’te, Deniz Kapro’nun koleksiyonu için Didem Soydan ile çekim yapmıştık. Ben o dönemde sürekli bir şeyler yapıyordum. Eskişehir’e gelmeden önce çeşitli klipler çektim ve profesyonel kariyerim başlamış oldu. Bu süreç 2011 sonuna tekabül ediyor ve 13 sene oldu. Daha sonra Los Angeles’a gittim ve orada yönetmenlik okudum. 3 sene okuduktan sonra geri döndüm. O dönem bir karar vermem gerekiyordu. Los Angeles’ta, Hollywood’un iş dünyasına girip orada devam edebilir ve uzun bir kariyer başlatabilirdim. Hollywood’da çalışmaya başlama fikri içimdeki sanat duygusunun rahat etmemesine neden oldu. Çünkü orası büyük bir sektör ve tamamen kuralına göre oynamanız gerekiyor. Bu yüzden Türkiye’ye dönmeye ve burada çalışmaya karar verdim ama aynı zamanda yurt dışına da işler yapma hedefim vardı. Yurt dışından döndüğüm dönem pandemi olunca yurt dışına iş yapmak biraz sekteye uğradı ama burada bir sergi yaptık. Yaptığımız bu sergiye dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar geldi ve olumlu tepkiler aldık. İnsanlar daha önce böyle bir sergi görmediklerini belirttiler ve daha sonra ne yapacağımı sordular. Döndüğümde yapmak istediklerimi bu sergiyle gerçekleştirmiş oldum. Yurt dışından döndükten sonra üç film çektim, hepsinden de ödül aldım ve şu anda yurt dışına da çeşitli işler yapıyorum.</p>
<p><strong>Nazar Özkan: Peki kariyerinizde ön plana çıkan, şimdiye kadar yaptığın</strong></p>
<p><strong><img decoding="async" class="alignleft wp-image-3137 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-scaled.jpg" alt="" width="1613" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-189x300.jpg 189w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-200x317.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-400x635.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-600x952.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-645x1024.jpg 645w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-768x1219.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-800x1270.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-968x1536.jpg 968w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-1200x1904.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-1290x2048.jpg 1290w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-scaled.jpg 1613w" sizes="(max-width: 1613px) 100vw, 1613px" /></strong></p>
<p><strong>ız ve sizi en çok heyecanlandıran, gururlandıran projelerden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Sanırım en bilinen projem olan Günah Benim’i söyleyebilirim. Ayrıca Didem Soydan ile yaptığımız fotoğraf çekimi de var tabii. Bu sergiye baktığınızda da yapay zekâyı tablolarda bir fotoğraf olarak kullanıyorum. İçeride olan görseller hareketleniyor ve videoya dönüşüyor. Aslında işin içinde yönetmenlik var. Kariyerim noktasında da hem fotoğrafçılık hem yönetmenlik var. Günah Benim’den sonra Rocco adında bir klipim var. Onu Hollywood’da çektim ve onunla çok fazla ödül aldık. Bu, tarz olarak çok hoşuma giden bir iş oldu. Daha sayabileceğim birçok güzel iş oldu ama bunları söyleyebilirim. En sonda ise tabii şu an en üst noktada olan Experiential Manifesto sergisi var.</p>
<h4>“Kariyerim boyunca kafamdaki düşünceleri yaratmak ve yeni bir dünya oluşturmak istedim.”</h4>
<p><strong>N.Ö: Ödüller aldık dediniz, bu ödülleri tek başınıza mı aldınız?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Bütün hepsini tek başıma aldım. Sanatçı tek başına çalışır ve kapanır. Resim yapacaksa resmini yapar, müzik yapacaksa yine tek başına yapar. Ben de hep böyle çalıştım. Bu sayede kliplerimi çekerken farklı noktalara, uç kısımlara gidebildim ve deneyimsel işler yaratabildim. Ekip ile birlikte olduğunda her şeyi istediğin gibi yapamıyorsun, daha planlı olman gerekiyor. Bu yüzden buradaki kariyerim boyunca klip yönetmenlerinden hep bu şekilde ayrıldım. Kendi kafamdaki düşünceleri tek başıma yaratmak, yeni bir dünya oluşturmak istedim.</p>
<p><strong>N.Ö: Yani hâlâ tek başınasınız.</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Evet, böylelikle kendi çalışma ortamıma uygun bir alan yarattım ve kendime uygun bir yol açmış oldum. Tabii yurt dışına adım atmam ve burada adından daha fazla söz ettiren bir sergi yapmam gerekiyor. Bende olmuşluk hissi tam olarak yok ve bence bir sanatçıda bunun olmaması gerekiyor. Yurt dışından gelen insanların cümleleri gurur vericiydi ama bu şekilde devam etmem gerekiyor. Kısaca üretim sancıları içerisindeyim ve devam etmem gerektiğini bildiğim bir noktadayım. Her zaman yeni şeyler öğrenmem ve üretmem gerekiyor.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3138 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd.jpeg" alt="" width="1920" height="2400" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-200x250.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-240x300.jpeg 240w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-400x500.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-600x750.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-768x960.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-800x1000.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-819x1024.jpeg 819w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-1200x1500.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-1229x1536.jpeg 1229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-1638x2048.jpeg 1638w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></strong></p>
<p><strong>N.Ö: Serginizin içeriği ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Hareketsiz tabloları hareketli hale getirme fikri aklınıza nereden geldi, ilham kaynağınız var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Ben yapay zekâyla bir süredir uğraşıyorum ama 2023 yılından itibaren fotoğraf kalitesine daha yakın şeyler üretebilir hâle geldim. Kendime, ben bunu çok iyi yapıyorum ama bunu yurt dışında da yapanlar var diyordum. İlham aldığım birisi var mı sorusuna gelirsem ise, kimse yok. Instagram’da bazı sayfalarda bunları yapanları görüyorum ama kendime bu değil diyorum.</p>
<p>Kısaca daha farklı bir şey yaratmak istedim. Ben önce bir kitap yazmaya başladım ve ölüm, aşk, para, din gibi konular hakkındaki bütün fikirlerimi yazdım. Bu yazdıklarımın ne olacağı hakkında bir fikrim yoktu sadece bunları bir araya getirmek istiyordum. Daha sonra bu yazdıklarımla yapay zekâyı birleştirmeye karar verdim. Kendime, bu yazdığım fikirleri yapay zekâda işleyeyim ve görülmemiş bir iş olsun, izlensin dedim. Çünkü bir sanat galerisine gidildiğinde insanlar tabloya bakıyor, uzun uzun alt metni okuyor, hatta bazen okumuyor ve hiçbir şey anlamıyor. Bu yüzden yazıları okuma gerekliliğinden hoşlanmıyordum ve bunu nasıl kaldırabileceğimi düşündüm. Sonra aklıma bu yazıların kendi başına hareketlenmesi fikri geldi. Bu konuyu annem ve arkadaşlarımla paylaştım ve yapabilir miyim diye konuşmaya başladım çünkü ortada bir fikir var. Bu fikri hayata geçirebilecek bir teknoloji var mı diye düşünmeye başladım ve bir ürün yaratmış oldum.</p>
<p><strong>N.Ö: Bu sanırım biraz tembellikten çıkmış gibi. İnsanlar kendini yormasın diye üretilmiş.</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Ben çok öyle olduğunu düşünmüyorum. Mesela ben bir galeride, konu ile ilgili 15 dakikalık bir videoyu ayakta izlerim. Çünkü görsel sanatlarda neden okumamız gerektiği düşüncesindeyim, tamamen görsel olmalı. Ayrıca çok fazla yazı olunca hiçbirini görmüyorum. O yüzden ben yorumlamayı kendim yapmıyorum ve bu fırsatı izleyiciye veriyorum.</p>
<p><strong>A.D: Peki tasarımlarınızda insanların sizi tanıyıp, algılayabileceği izler bırakmayı tercih ediyor musunuz? Yani estetik kaygınız ya da belli bir stiliniz var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Genellikle fotoğraf veya klip çekerken izleyiciyi şaşırtmaya yönelik işler yapıyorum. Çünkü görsel bir iş yapıyoruz ve bir şeylerin vurucu olması lazım. Bu yüzden stil, renk olarak her yere giderim ve bir sınırım yok. Önemli olan fikrin beni heyecanlandırması ve daha önce yapılmamış olması. Görsel olarak bir şey yaptığımda, mesela aşkı anlatacağım ama bunu direkt aşk hikâyesi üzerinden yapmam. Bu aşk hikâyesini direkt anlatmak yerine, kafamda olan alt metinlere göre görsel koymaya çalışırım. Bu görsellerinse vurucu ve yaratıcı olmasına dikkat ederim. Stil olarak çok renk skalam yok veya şu an bu görsel üzerinde çalışıyorum gibi bir durumum da yok. Her gördüğüm veya her aklıma gelen şey üstünde alışabilirim, sadece vurucu olması lazım. Sadece, konuları seçerken herkesin ortak şaşırdığı konular olmasına dikkat ediyorum. Bu serginin ana teması da buydu. Hepimizin aşina olduğu konulardan bahsettim.</p>
<p><strong>A.D: İzleyicilerin eserlerinizle etkileşime geçmesini nasıl sağlıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Aslında süreç bir kişinin sergiye girdikten sonra telefonuyla tabloları hareketlendirmesiyle başlıyor. Kişinin çok bildiği bir yerden samimi duygular geçiyor. Kameranı tutuyorsun ve eser hareketleniyor. Bu sergiyi gezdikten sonra tekrar gelenler oldu ve bundan bahsettiler. Bu farklı bir kapı açtı çünkü eser ve izleyici arasında bir iletişim oldu. Burada en hoşuma giden de bu sergiden sonra insanların başka sergilerde, acaba bu eserlerde hareket ediyor mu diye düşünmeleri, bu hissiyatın verilmesi. Bu etkileşimle tanımadığım insanlarda belli duyguları hissettirmeyi başardım. Bazen hiç yapılmamış bir ürün olur ama izleyiciye geçmez, bu yüzden izleyiciye geçmesi çok önemliydi. Bunların dışında genel olarak hep aynı şeyi arzuluyorum. Herkesin etkileşim tarzı farklı olabiliyor. Bazı kişiler rahatsız etmek üzerine bir etkileşim kurar ama ben şaşırtmayı tercih ediyorum.</p>
<p><strong>N.Ö: Kısaca temel hedefinizin şaşırtma olduğunu, insanları da bu hissiyata çekmek istediğinizi söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Evet, insanlarda daha önce böyle bir şey görmedim hissiyatının olması gerektiğini düşünüyorum. Bir galeriye gidip, bu benim derdim değil denmesinden ziyade, benim derdimin başkasının da umurunda olması gerektiği düşüncesindeyim. Böyle bir sanat içerisindeyseniz ve birçok insanı etkileyebilecek bir potansiyeliniz varsa bu durumu insanları etkilemek için kullanırım.</p>
<p><strong>A.D: Peki size gelen geribildirimleri toplama süreciniz nasıl? Sizin sanatınızı takip eden, sizi beğenen insanlarla iletişim kuruyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Olabildiğince sergide olmaya çalıştım. Normalde biz sanatçılar sahnede çok görünmüyoruz ve bunun farkındayım. Benim için bu bir tercihti, ilk başta gizli olabilirsin ama ben o etkileşimi beraber yaşamak istedim çünkü buna ihtiyacım vardı. Sahne sanatı yapmıyoruz ama bir şekilde alkış alıyoruz. Sanatçıların bazılarında gizli yapma, etkilemeye çalışma var. Benim anlamadığım, topluma neden gizliyorsun? Ben bu yüzden gizlemeyi tercih etmedim, insanlarla iletişim kurdum. Genel olarak bunu yapıyorum diyemem çünkü daha önce yaptığım işlerde bir iletişim söz konusu değil. Fotoğraf veya bir klip yayımlıyorum ve bu herkesin dilinde olan bir şey. Ödüller alıyorum ama bir iletişim söz konusu olmadığını görüyorsunuz. Şarkı söylüyor, klip izliyorsunuz ama bir iletişim yok. Bu sergide ilk defa bir iletişimim oldu ve orada kendime iletişimimin nasıl olması gerektiğini sordum ve bu şekilde bir iletişim tercih ettim. Çok memnunum, iyi ki yapmışım. Zaten sergi için aylarca yalnız çalıştıktan sonra izleyiciyle iletişimde olmak ve yorumları almak güzel oldu.</p>
<h4>“Bazen hiç yapılmamış bir ürün izleyiciye geçmez, bu yüzden yaptıklarımın izleyiciye geçmesi çok önemliydi.”</h4>
<p><strong><img decoding="async" class="alignleft wp-image-3139 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC.jpeg" alt="" width="1920" height="2400" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-200x250.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-240x300.jpeg 240w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-400x500.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-600x750.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-768x960.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-800x1000.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-819x1024.jpeg 819w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-1200x1500.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-1229x1536.jpeg 1229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-1638x2048.jpeg 1638w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" />A.D: Sanatınızla toplumsal olarak iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> O kadar çok mesaj vardı ki bunlar kitap olmaya doğru gidiyordu. Bir kitap alırsınız ve konusu bellidir ama benimkinin içinde farklı konular vardı. Bu konuları ve düşünceleri başkalarına iletmek istiyordum. Sergide 13 tablo vardı ve bu 13 konuyu tam olarak ilettiğimi düşünüyorum. Sergi tarım, kadın hakları, aşk, din, sanat, Bitcoin gibi konulardan oluşuyor ve bunların hepsi ayrı ayrı tablolar. Bitcoin yapma sebebim ise yeni paranın bu olacağını düşünmemden kaynaklıydı. Amerikan kâbusu diye bir tablo var ve bu Amerikan rüyasını anlatıyor. Ergenlikle ilgili bir tablo var ve bu ergen birinin evini yaktığını gösteriyor. Tabloda daha sonra ergen kişinin isyanını, ebeveynlerin üzüntüsünü görüyoruz. Ben de ergenlik dönemimde belli şeyler yaşadığımı hatırlıyorum ve onun da üzüldüğünü hissedebiliyorum. Yani benden bir parça var gibi ama aşağı yukarı herkesin ergenliği bu şekilde geçmiştir. Bu konuların dışında salgın, anne-çocuk ve doğa-insan ilişkisi gibi konular var. Öznelden genele, genelde öznele bir yaklaşımım var. İkisini bir arada yapmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>A.D: Bu sizin sanat ve topluma ilişkin bakış açınızı gösteriyor. Çalışmalarınızla toplumsal veya kültürel bir mesaj iletmeyi amaçladığınız belirli bir hedef kitleniz var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Niş bir kitleye veya belirli bir topluluğa oynamayı düşünmüyorum. Yaşantı olarak baktığımda her yere girerim ve her yerde her insanla beraber otururum. Yaşamda bir ayrımım olmadığı için sanatta özellikle şu kitleye mesaj vereceğim veya kendime çekeceğim gibi bir düşüncem yok.</p>
<p><strong>A.D: Kullandığınız teknoloji sayesinde kitleler tek bir sanat eserine bağlı kalmıyor. Peki, kullandığınız teknoloji ve teknik araçlar nelerdir? Bunlar herkesin ulaşabileceği programlar mı yoksa sizi farklı kılan bir uygulama var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Daha önce fotoğraf ve video yaptığım için tüm video ve fotoğraf araçlarını kullanabiliyorum, öyle bir avantajım var. Ayrıca yapay zekâ ile ilgili uygulamaları kullanabiliyorum. Aslında her şey yaratıcılık ve hayal gücüne bağlı, yaratıcı olmak ise ana etken. Photoshop dahi kullanmayan biri için bu çok zor olabilir, bu yüzden emek önemli.</p>
<p><strong>N.Ö: Tüm bu tabloları ne kadar süre içerisinde çıkarttınız?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> 8 ya da 9 ay. Herkes daha uzun sürdüğünü düşünüyor ve bu hoşuma gidiyor. Sabah akşam sürekli bilgisayar başındaydım ve sürekli çalışıyordum. Kendi kafamdakileri yaratmam için bir süre gerekiyordu ve bunu hızlı yapmam gerekliydi. Bu yüzden kendimi tamamen kapattım ve böyle bir süreç geçirdim. Şu an düşündüğümde karanlık bir olay yaşamışım gibi ve muhtemelen bunu bir daha yapmam ama o noktada gerekiyordu. Dediğim gibi 15 program kullanıyorum ve bunun yanında yapay zekâ araçları var. Bunları karışık şekillerde kullanıyorum. Hepsini öğrenip çok pratik yapmak lazım.</p>
<h4>“Olabildiğince farklı düşünün ve farklı işler yapmak için uğraşın!”</h4>
<p><strong>A.D: Projelerinizi tanıtmak için nasıl bir halkla ilişkiler stratejisi izliyorsunuz? Geleneksel medyaya ve dijital mecralara başvuruyor musunuz ya da sergi mi yapmayı tercih ediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Sergi yaptık ama sergiyi yaymak için bir şey yapmadık. Instagram’da paylaşım yaptık ama televizyon ya da PR kısmıyla çok ilgilenmedim. Reklam yapmamam gerektiğini hissettim çünkü bu benim işim değil. Tamamen Instagram’da paylaşım yaptığım için yayıldı, televizyonda olsa muhtemelen tıklım tıklım olurdu.</p>
<p><strong>A.D: Hareketli tablolar ve dijital sanatın geleceği hakkında nasıl bir vizyonunuz, hedefleriniz var? Bu alandaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Tabii bu alanda şimdilik bir gelişme yok, sadece benim yaptığım kadarıyla var. Yeni bir ürün çıkarsa da onun nasıl gelişeceğini kendime soruyorum. Fikir olarak bahsetmek istediğim daha çok konu var. Şu anda geliştirdiğim farklı çalışmalarım var. Kendimi hem konumsal hem teknik olarak geliştiriyorum.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="alignleft wp-image-3140 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n.jpg" alt="" width="1080" height="1350" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-200x250.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-240x300.jpg 240w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-400x500.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-600x750.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-768x960.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-800x1000.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-819x1024.jpg 819w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n.jpg 1080w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" />A.D: Dergimiz için gençlere ve hedef kitlenize yönelik vermek istediğiniz kısa bir mesajınız, sizi sevenlerin beklediği bir sergi haberi var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Keşke benim inisiyatifim olsa da söyleyebilsem ama büyük bir şey var. 2024 yılında büyük bir işle tekrar bir araya geleceğimizi düşünüyorum. Bireysel diyemem, farklı bir durum var. Onun dışında bireysel olarak New York’ta bir sergi yapmak istiyorum ve ona hazırlanıyorum. Ayrıca Avrupa’nın farklı ülkelerinde ve Dubai’de bir şeyler yapabilirim. Fakat Türkiye’de olacak olan büyük bir şey. Henüz olup olmayacağından emin olmadığım için hiçbir şey diyemiyorum.</p>
<p><strong>N.Ö: Peki çalışmalara başladınız mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Sergi akşamında dahi yeni bir şeyler üzerinde çalıştım. Şu an kendime çay içmek gibi izinler verdim. Yani bu gelişen bir süreç ve ben o gelişimi deneyimlemek istiyorum. Onun için sürekli çalışıyorum.</p>
<p><strong>A.D: Son olarak gençlere, öğrencilere verebileceğiniz tavsiyeler var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Ben genel olarak yaratıcılığın hayranıyım, yaratıcılık görünce hoşuma gidiyor. O yüzden olabildiğince farklı düşünün, kendi alanınızda veya hangi alanda iş yapmak istiyorsanız o işi olabildiğince farklı yapmak için uğraşın. Yani bir tane normalini yapmak zorunda olduğunuzda yapın ama bir tane de farklı bir iş üretin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/">Görkem Tekdal ve Yapay Zekâ Temelli Sanat Sergisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadıköy’ün Gizli Hazinesi: Süreyya Operası</title>
		<link>https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Aug 2024 09:30:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kadıköy]]></category>
		<category><![CDATA[opera]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Süreyya Operası]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3105</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Seda Akbulut Bazı yerler vardır, bakmadan önünden geçip gidersiniz. Süreyya Operası da öyle yerlerdendir. İstanbul Kadıköy’de General Asım Gündüz Caddesi üzerinde yer alır. Kadıköy meydanından on dakikalık yürüyüşle ulaşılması kolaydır. Nostaljik bir yolculuk deneyimi için ise Moda Tramvayı’nın Bahariye Durağı tercih edilir. Etrafa sorduğunuzda alacağınız en kolay yol tarifi “Meydandan yukarı doğru yürüyün, boğa heykelini  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/">Kadıköy’ün Gizli Hazinesi: Süreyya Operası</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Seda Akbulut</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Bazı yerler vardır, bakmadan önünden geçip gidersiniz. Süreyya Operası da öyle yerlerdendir. İstanbul Kadıköy’de General Asım Gündüz Caddesi üzerinde yer alır. Kadıköy meydanından on dakikalık yürüyüşle ulaşılması kolaydır. Nostaljik bir yolculuk deneyimi için ise Moda Tramvayı’nın Bahariye Durağı tercih edilir. Etrafa sorduğunuzda alacağınız en kolay yol tarifi “Meydandan yukarı doğru yürüyün, boğa heykelini görünce sağa dönün biraz ilerleyince solda kalan ihtişamlı bina” şeklinde olacaktır. Ben de aynı bu şekilde katıldığım bir opera deneyimimi sizlere aktarmak istedim.</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3108 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-scaled.jpg" alt="" width="283" height="378" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-1152x1536.jpg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-1200x1600.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-1536x2048.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 283px) 100vw, 283px" />Öyleyse Süreyya Operası’nın doğuş hikâyesinden bahsedelim. Süreyya İlmen’in Kadıköy’e eşi benzeri olmayan bir tiyatro ve sinema binası yapma hayâli 1900 yılında Viyana’da seyrettiği bir opera ile doğuyor. Kaleme aldığı anılarında o günü şöyle anlatır;</p>
<p><strong>“O akşam Viyana Operası’nın sahnesi açıldığı zaman bulutlar arasından görülen güzel bir mehtap ile karşılaşmıştık. Bulutlar üzerinde birçok melek uçuşuyordu, bazıları da süzülerek yere iniyorlar ve tekrar uçuşarak bulutlara çıkıyorlardı. Bu manzarayı en önce İstanbul’da, benim tiyatromda halka göstermek arzusuna o zamanlardan beri kavuşmak istiyordum.”</strong></p>
<p>Bu arzuyla 1923 yılında Süreyya Operası’nın temelleri atılır. Süreyya Operası binası Avrupa kentlerindeki tiyatro ve opera binalarını aratmayacak güzellikte bir yapı. Görünüm itibari ile Bahariye Caddesi’nin hengâmesinde en sade, ben buradayım diye bağırmayan lâkin davetkâr mekânı desek yeridir.</p>
<p>Kapıdan girer girmez bizleri fuaye salonu karşılıyor. Salona adım attığınız anda kendinizi zaman tünelinde yolculuk yapmaya başlamış hissedebilirsiniz. Bu kısım Paris’teki Champs Elysee Tiyatrosu’ndan esinlenerek yapılmış. Fuayelerden iki taraflı merdivenlerle çıkılan binanın ikinci katında hâli hazırda açık olmayan bir kafe mevcut. Salonun sağ ve sol kısımlarında oyunu beklerken dinlenmek üzere oturma grupları ve fuayenin var olan geniş alanını daha da geniş gösteren büyük aynalar mevcut. Oyuna girerken montumuzu, ceketimizi vermek üzere ücretsiz hizmet sunan bir vestiyer de var. Süreyya Operası için oldukça önemli isimlerden birisi olan Suzan Lütfullah’ın da büstünü görmek mümkün. Suzan Lütfullah Süreyya Opereti Topluluğu’nun primadonnası olarak anılırdı. Süreyya Opereti Topluluğu Süreyya Operasında oynamak üzere oyuncu yetiştiren bir topluluktu.</p>
<p>Sahne kapıları genellikle oyuna on beş dakika kala açılıyor ve davetliler içeriye alınıyor. Sahneden içeri girdiğinizde fuaye salonunun sadece fragman olduğunu, asıl ihtişamın burada olduğunu anlıyoruz. Duvarlardaki figürlü rölyefleri, tavanlarındaki freskler ve yaldızlı kartonpiyerleri ile misafirlerine tam bir estetik tatmin yaşatıyor. Seyirci kapasitesi 570 kişilik olan bu salondaki oyunları balkondan izleme şansınız da mevcut. 1. ve 2. kat balkonlarının da biletleri ana salondan alacağınız biletler ile aynı fiyatta olacak. Sahnenin bu kısmında Alman mimari yapısı tercih edilmiş. Duvarlarındaki resimler Naci Kalmukoğlu’na, yapının cephesinde ve sahne portal çevresinde yer alan kabartma heykeller heykeltıraş İhsan Özsoy’a ait. Koltuklar, halılar ve avizeler 2003’te gerçekleşen restorasyon çalışmalarında özel olarak burası için yaptırılıp, üretilmiş. Bina eski olunca havalandırma konusu da bir soru işareti oluyor tabii ama hiç merak etmeyin yapılan restorasyon çalışmalarında bu konunun da üzerinden durulmuş ve eski haline zarar verilmeden havalandırma sistemi kurulmuş.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3110 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-scaled.jpg" alt="" width="318" height="238" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-1536x1152.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 318px) 100vw, 318px" />Bilet fiyatlarından bahsedecek olursak fiyatlar 35 ila 60 lira arasında değişiklik gösterebiliyor. Öğrenci, öğretmen, 65 yaş üstü için indirimli bilet imkânlarından yararlanılabiliyor.</p>
<p>Süreyya Operası her sene ekim ayı başında yayımlanan yıllık temsil programına göre kapılarını sanatseverlere açıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze miras kalan bu güzel binanın sanat kokan havasını solumak isteyenler için, www. sureyyaoperasi.kadikoy.bel.tr adresinden etkinlik takvimine ve detaylı bilgiye ulaşmak mümkün.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/">Kadıköy’ün Gizli Hazinesi: Süreyya Operası</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gündüz Vassaf ile Caravaggio’dan Yapay Zekâya Sanatın Yolculuğu</title>
		<link>https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jul 2024 09:30:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[caravaggio]]></category>
		<category><![CDATA[Gündüz Vassaf]]></category>
		<category><![CDATA[Ressamın İsyanı]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2987</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Hande Aral Uluk, Sedat Erol, Umut Yiğit, Mustafa Burak Avcı, Ece Nisa Güven Derin düşünceleri ve büyüleyici anlatımıyla tanınan yazar Gündüz Vassaf, sanat tarihinin figürlerinden biri olan Caravaggio’yu derinlemesine inceliyor. Caravaggio ile yedi yıl süren sanatsal yolculuğunu anlatan Vassaf, bu yolculukta ayrıntılara bakış açısının nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Yazar ayrıca dijitalleşmenin edebiyat ve sanata olan  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/">Gündüz Vassaf ile Caravaggio’dan Yapay Zekâya Sanatın Yolculuğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Hande Aral<em> Uluk</em>, Sedat <em>Erol</em>, Umut <em>Yiğit</em>, Mustafa Burak <em>Avcı</em>, Ece Nisa <em>Güven</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Derin düşünceleri ve büyüleyici anlatımıyla tanınan yazar Gündüz Vassaf, sanat tarihinin figürlerinden biri olan Caravaggio’yu derinlemesine inceliyor. Caravaggio ile yedi yıl süren sanatsal yolculuğunu anlatan Vassaf, bu yolculukta ayrıntılara bakış açısının nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Yazar ayrıca dijitalleşmenin edebiyat ve sanata olan etkinlerini inceliyor. Gündüz Vassaf, okuyucuları ilham verici bir yolculuğa çıkarıyor.</span></p></blockquote>
<p><strong>Hande Aral Uluk: Merhaba ismim Hande, hızlıca ilk soruma geçmek istiyorum. Siz sıklıkla bir kültürün içinde dolaşmaktan, orada vakit geçirip o anda yaşamaktan bahsediyorsunuz. Peki, siz yaşamak istediğiniz yerleri seçerken nasıl karar veriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Gündüz Vassaf:</strong> Hangi ülkeye gittiğim, nerede kaldığım genellikle tesadüf oluyor. Fakat son yıllarda hoşlandığım, yavaş turizm adını verdiğim bir durum var. Bir yerin etrafında koşacağıma, bir yerde oturayım ve o şehir benim etrafımda dönsün istiyorum. Sanki oralıymışım gibi yerleşmeyi, insanlarıyla konuşmayı ve oranın havasını solumayı seviyorum. Ondan sonra ise yeni bir şehirde kaybolma, kendimi kaybetme hikâyesi başlıyor. Kaybolma duygusu hem biraz ürkütücü oluyor hem de keyifli hissettiriyor ve kendinizle iddialaşmaya başlıyorsunuz. Kimseye sormadan yolumu bulabilecek miyim, yoksa birilerine soru sormaya mecbur mu kalacağım gibi sorular zihnimde dolanmaya başlıyor. Baktığımda birine soru sormanın da çok ayrı bir keyfi var çünkü birileriyle tanışıyorsun. Bazen bakkaldan çıkmış birini takip ediyorsun, elinde ekmekle nereye gittiğini nasıl bir yerde oturduğunu düşünüyorsun ve bir hikâye çıkıyor ortaya. Şehir veya yer seçmekten ziyade, olduğum yerde tesadüflerin, bana göz kırpanların peşinden koşmak daha hoş.</p>
<p><strong>Sedat Erol: Ressamın İsyanı’nı okuduktan sonra mekân ve kilise üzerinden Caravaggio’ya gelmek istiyorum, orada anlattığınız bir pasaj vardı. Caravaggio ‘Din ekolojisti, Vatikan pisliğinin ruhumuzu kirleten izlerini, resme dönüştürerek temizliyor’ diyor. Sizin kaleminizden çıkan Caravaggio’yu ve onun kilise ile olan ilişkisini sizden dinleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Sanat tarihçilerinin Caravaggio hakkında yazdıklarını okudum. Ona sefil, psikopat bir adam ama aynı zamanda iyi, dindar bir ressam olarak bakıyorlar. Neden dindar bir ressam olarak baktıklarına gelirsek çünkü resimleri hep kilisede geçiyor. Hep azizleri, Meryem’i, İsa’yı yapmış ama bunları yaptı diye dindar olması şart değil tam tersi de olabilir. Düşünsenize bir fotoğrafçısınız ve sizi futbol maçına yolluyorlar ama siz futboldan nefret ediyorsunuz. İşinizi yapmak için futbol sevmenize gerek yok, sizin işiniz bu. İşte onun da başka bir resim yapma lüksü yok.</p>
<p>1500-1600’lerin başında peyzaj adını verdikleri manzara, çiçek resimleri yeni başlıyor ve resimden para kazanmak isteyenler mecbur Vatikan için çalışmak zorunda kalıyor. Caravaggio, Vatikan’ın inancını belli etmiyor ve ben orada Caravaggio’yu sorgulamaya başladım. Belki orada Vatikan’a kendi inancıyla ilgili mektuplar yazıyor ve tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor. Aslında kelle koltuk gidiyor ama yine de çizeyim diyor. 1600’lerde engizisyon var ve Vatikan’la ters düşenlerin kellesi alınıyor veya yakılıyorlar. Caravaggio bu dönemde Vatikan’ı şaşırtacak resimler yapıyor, dini kişileri yaparken dini simgeler kullanmıyor. O dönem birçok İsa resminde hale kullanılırken o hale kullanmıyor. Caravaggio’dan önce ressamlar asillerin kılık kıyafetlerini çizerken, o sokaktaki insanı yapıyor.</p>
<p>Neden hiç melek yok diyenlere ise bana melek göster yapayım diyor. Yani temelden Vatikan’ı sorgulamaya başlıyor ve sadece bununla yetinmiyor. Mesela yoksul insanların arasında yaptığı Meryem modellerinden bir tanesi, Roma’nın o dönemin en tanınan fahişesi olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bu durumda kelle hemen gitmeli ama kim sen fahişeyi Meryem olarak yaptın diye ihbar edecek? Kardinal sen bunu yaptın derse, sen o kadını nereden tanıyorsun diye sorulacak. Kısaca dengeyi çok iyi kolluyor ve risk alıyor.</p>
<h4><strong> “Caravaggio beni daha sabırlı biri yaptı. Onun peşinden farklı müzelere giderken hayat yavaşladı ve ben derinlemesine yaşamaya, okumaya başladım.”</strong></h4>
<p><img decoding="async" class="wp-image-2991 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon.jpg" alt="" width="284" height="408" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-200x287.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-209x300.jpg 209w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-400x574.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-600x861.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-713x1024.jpg 713w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-768x1102.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-800x1148.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon.jpg 969w" sizes="(max-width: 284px) 100vw, 284px" /></p>
<p><strong>H.A.U: Siz Caravaggio ile uzun bir yolculuğa çıktınız. Kitabı yaklaşık yedi yılda yazdınız, onunla çok zaman geçirdiniz, kiliseye çok zaman harcadınız. Bu süreçte Caravaggio sizi değiştirdi mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Caravaggio beni daha sabırlı biri yaptı. İstanbul’dan ve ailemden epey uzak tuttu ama yetti. Şuraya gideyim, bunu göreyim gibi yeni bir şey aramaz oldum. Caravaggio peşinden farklı müzelere giderken hayat yavaşladı ve ben derinlemesine yaşamaya, okumaya başladım. Ben resimlerine hiç dikkatli bakmamıştım ama artık ayrıntılı, kuş bakışı şeklinde bakıyorum. Karakterlerine, resimlerinde kullandığı modellere dikkat ediyorum, resimlere bakmanın sonu yok. Eskiden kültür ukalalığından herhangi bir müzeye gidiyordum. Birkaç resme bakıyordum ondan sonra sıkılıyorsun tabii, hiçbir şey anlamıyorsun ve hızlıca yürüyüp geçiyorsun. Bazen bekçilerden utanırdım, ‘Bu adam resimden anlamıyor mu hızlıca geçiyor’ gibi mi düşünüyorlar acaba diye. Çünkü sanki müzelere, alışveriş merkezinin yığın malını sürmüşler. Fakat bir resmi görmeye gidiyorsunuz başka hiçbir şeyi değil. O zaman resimler bambaşka oluyor ve ben bunu Caravaggio’dan öğrendim.</p>
<p><strong>H.A.U: Caravaggio ile kendiniz arasında bir özdeşlik kuruyor musunuz, yakın hissediyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Caravaggio dönemin ressamları gibi burjuvaca giyinmiyor, fular takmıyor. Siyah bir ceketi, siyah pantolonu ve fuları var ve onlar lime lime olana kadar onları giyiyor. Hâlbuki ressamların çoğu şıklıklarına düşkünler. Ben de önem vermezdim özellikle nasıl yaşadığıma. Mesela Boğaziçi Üniversitesi’nde hoca olduğum dönem, hocalığa uygun olmayan bir yaşam tarzım vardı. O zamanlar üniversitenin genel sekreteri Cumhuriyet Gazetesi’nde yazardı. Ben de hem yazar hem okurdum ve onunla arada sohbet ederdik. Genel sekreter bir gün beni ofisine davet etti ve polis senden şikâyetçi ve bu nedenle seni takip etmişler dedi. O zaman Türkiye’deki kişiler takip edilirdi ve bu çok normaldi. Polisler rahatsız olmuşlar çünkü yaşam biçimimi bir üniversite hocasına yakıştıramamışlar. Çünkü ben her gün evde yatmıyormuşum. Onlar da hiç üniversiteye gitmemiş çocuklar oldukları için zihinlerindeki hoca bambaşka bir şey olmalı. Beni üniversiteye yakıştıramadıkları için şikâyet ediyorlar ve Caravaggio da azıcık öyle birisiydi.</p>
<p><strong>Umut Yiğit: Caravaggio’da resmetmekten ziyade bir aksiyon içerme durumu var. Bir olay anlatıyor ve o olayı anlamak için resme bakmak değil, olayın içine girmek gerekiyor. Siz de böyle tarif ediyorsunuz. Ayrıca Caravaggio’nun sokağın diliyle, aydınların bilgeliğini birleştirdiğini ve hem sokaklarda hem saraylarda var olabildiğini söylüyorsunuz. Gerçek dediğimiz hakikat bu köprüden geçmek mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Birçok dünyayı birden yaşayabilmek zor. Hiçbirine ait olmadan, kendimizi hepsine ait hissedebilmek ve o empatiyi yapabilmek. O empatiyi kurmak o kadar kolay değil. Fakat Londra’dayken bir Londralıya benden ne için farklı diyerek bakmak yerine bu daha çok kim diye bakmak önemli. Bakarak, anlamaya ve içselleştirmeye çalışarak, ön yargıları. Bunu yapmak mümkün. Dostoyevski bunu çok iyi yapıyor, Suç ve Ceza kitabında kahramanı bir katil. Yani kendimizi belki de bir ağaç dalının yerine koyarak, rüzgâr beni sallıyor diyerek onu hissetmeye çalışmak önemli. O zaman kendi ciddiyetiniz kalmıyor ve kendinizi çok daha oynak, keyifli, maceralı bir hayatın içinde buluyorsunuz. Hem bir dalın ucunda sallanıyorum hem paslanmış gemiyim, bambaşka bir eğlence çıkıyor.</p>
<p><strong>U.Y: Benim bundan neyim farklı değil de bu kim doğru soru.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bu kim sorusundan da öte ben oyum. Ben kimse olmuyorum ki benim için önemli olan benim kimse olmamam. Yani kendi şartlarımdan, kendi koşullarımdan kurtulmak. Çünkü biz her gün beraber olsak birbirimize benzemeye başlayacağız, birbirimizin etkisi altında kalacağız. O bir üniformaya benzemeye başlayacak. Uzun yıllardır bir yerde çalışıyorsunuz ve takım ruhu var ama takıma başka birini almakta fena olmayabilir.</p>
<p><strong>Sedat Erol: Anlatılarınızda zaman zaman anlatıcıyı siz olarak düşündüm ama bazen de başka birisiydi. Anlatıcı sizin gözünüzde nasıl biriydi? Romanı anlatan, oradakileri deneyimleyen anlatıcı kimdi? Mesela kilisede hep siz mi oturdunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Hem ben olsun istedim hem ben olmasın istedim. O zaman çelişkiye düşüyor ve hem kim diye soruyorsun hem de bu olabilir mi diye. Ben de böyle biriyim. Her zaman kendime onu yapmış olamam diyorum ama yapmışım. Kilisede oturan ise hem bendim ve anlatıcıydı ama kilisede olan her şeyi ben yapmadım. Benim hayalimden geçen bazı şeyler vardı, Osurmak hikâyesi gibi. Onu yapmadım çünkü başkasını rahatsız etmek istemem ama o oyun olabilirdi. Oradan da edebiyatta osurmak işin içine giriyor yani bu edebi bir gönderme. Kilisede de olabiliyorsa her yerde olabilir.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3046" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1.png" alt="" width="905" height="630" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-200x139.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-300x209.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-400x278.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-600x418.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-768x535.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-800x557.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1.png 905w" sizes="(max-width: 905px) 100vw, 905px" /></p>
<h4> “İnsan ilişkileri aynı zamanda bir sanat ama biz bunun üzerinde çok durmuyoruz. Özgürce konuşuyoruz veya kalıplara kilitleniyoruz.”</h4>
<p><strong>H.A.U: Romanda karakteriniz ‘Sanatın yol gösterme gibi bir işlevi yok, dünyayı değiştirmeye çalışmıyor.’ diyordu. Yani sanata çok anlam atfediyoruz, o noktada siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Yalan söylememek, samimi olmak aynı insan ilişkileri gibi ve onu da farklı dillerde yapmak. Ressam fırçasıyla, yazar kelimelerle, müzisyen müzikle yapıyor. Aslında birbirimizle kurduğumuz ilişkilerin hepsi birer sanat. Birini üzmemek, sevmek, onu da dinleyerek düşüncemizi tartışmak. Bunlar insan ilişkisi ama aynı zamanda sanat. Bunun üzerinde çok durmuyoruz. Özgürce konuşuyoruz veya kalıplara kilitleniyoruz. Hocayla, arkadaşla, sevgiliyle bunlar konuşulur gibi kalıplar koyuyoruz. O zaman insan ilişkileri sanat olmaktan çıkıyor ve bir üniforma, yalan oluyor. Bir misyonun varsa yalan söylüyorsun. Çünkü hayat tek bir misyondan ibaret değil. O misyonun varken de aklın farklı bir misyona gidebilir, sorgulayabilirsin ve bunun sonu yok. Bütün bu sonu olmayanların içinde olmalı sanatın ve misyonun. Bir yere, ortama ait olamamakla ilgili bu. Gereken performansı yapmaktan korkmak veya ben ne diyeceğim ile ilgili. Hep bir tutarlılık bekleniyor ama evren tutarlı değil. Fizikte küçük küçük tutarlılıklar bulunuyor ama her şey büyük bir belirsizlik üzerine kurulu. Kara madde, karanlık enerji bunların yüzde doksanını bilmiyoruz. Bu durumda bildiklerimiz nasıl tutarlı olabilir? Küçük bir mikroskobun altında tutarlılığı görebiliyorsun ama öyle bir şey yok, zaten olsa insanlar değişmezdi. On beş yaşındaki ben ve kırk yaşındaki ben aynı değiliz. Aynı insan, erkek, aşık değilim ve bambaşka bir insanım.</p>
<p><strong>Burak Avcı: Yapay zekânın ortaya çıkışı sanat anlayışımızı değiştirdi mi? Yapay zekânın ürettiği ürünler herhangi bir sanat niteliği taşıyabilir mi? Sanatı sanat yapan nedir?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> ‘Sanat diyecek miyiz, demeyecek miyiz?’ bu soruyu sormaya başladık bile. Romanya’da Bienal yapmışlar, küratörü yapay zekâydı. Japonya’da bir kız var ressam, resimleri satılıyor ve para ediyor ve buna sanat denmeye başladı. Birçok yazar ve çizer yapay zekâyı kendi işlerinin içine katmaya başladı. İnsan ve yapay zekâ karması ortaya çıkmaya başladı.</p>
<p><strong>B.A: Bir şeyler üretiliyor ama o tadı ve dokuyu hissetmek mümkün mü? Sanat bunun neresinde sorusu akıllara geliyor.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Kelimemizi konuşmamızda icat ederek bir gerçekten, saflığımızdan uzaklaştık. Nasıl kediler birbirlerini bin bir türlü şekilde seziyor, hissediyor, konuşuyor biliyorsun. Biz bunları kelimelerimize hapsederek yapay bir dünya yarattık. Çünkü o kelimeler benim duygularım, düşüncelerim değil sadece ifade etmeye gayret şekli. Evet ve hayır dışında hiçbir kelime o kadar iyi ifade etmiyor, hatta onlar bile etmiyor.</p>
<p><strong>H.A.U: Kitabınız kapanışında bir QR kod görüyoruz ve bu bizi dijital bir imza kampanyasına götürüyor. Siz sosyal ağlardan yükselen bu refleksleri nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bir tür vicdan temizleme yolu, çünkü çok kolay. Bir şeye imza atıyoruz ve görevimi yaptım diyoruz. Aynı zamanda bir duyarlılıkta getiriyor ve yeni pencereler açıyor. Bak insanlar bundan rahatsız biz bunun için birleşelim diyorlar, bir birleşme arzusu var. Eskiden bizi ideolojiler, dinler, aile birleştirirken şimdi kampanyalar birleştiriyor. Bu müthiş bir şey vicdan bile temizlese bizi daha iyi yapıyor. Bizi eski aidiyetten, üniformadan çıkarıp evrenselliğe davet ediyor. Eskiden kolay kolay bir araya gelmezdi bu insanlar.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3047 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-scaled.jpg" alt="" width="394" height="293" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-200x148.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-300x223.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-400x297.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-600x445.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-768x570.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-800x594.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-1024x760.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-1200x890.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-1536x1140.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" />S.E: Sosyal medyada tek bir davranış kişinin geçmişini tamamen yok edebiliyor. Ben bunu Bruno üzerinden düşündüm, siz günümüz hareketini nasıl değerlendirirsiniz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bruno o dönemde ayvayı yemiş. Çünkü dinleri birleştirmeye çalışıyor, uzayla ilgili bilgiler sunuyor ve başka gezegenler var diyor. O yüzden bütün düzeni tehdit ediyor. Bruno’yu bir yerde putlaştırıyorum çünkü dünyanın sayılı düşünce mağdurlarından. Kampanya başlatıyorum, Papa’ya gidecek dilekçe vereceğim. Fakat o putlaştırdığım adam aslında kadını beşinci sınıf varlık gören birisi. Sonra putlaştırmamalıyım diye o sorgulamayı ve linçi de ben yapıyorum. Aslında hem putlaştırıyorum hem linçliyorum. İnsanları tarihten soyutlayınca, sadece yaptıklarını görünce bir dokunulmazlıkları oluyor ve insan olması bizi şaşırtıyor. Hatta o şunu yapmış diye dedikodu yapmaya başlıyoruz. Aslında putlaştırmasaydık, kadınlara kötü davranıyor olmasını kâle bile almazdık. Çünkü birçok düzen böyle kurulmuş.</p>
<h4>“Tarih o kadar çok kimlik vermek ve düşman yaratmak için kullanılıyor ki tarihi kim elinde tutuyorsa, biliyorsa seni sürüklüyor.”</h4>
<p><strong>S.E: Gerçekten putlaştırmanın bir karşılığı gibi, öyle hissediyorum.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Nâzım Hikmet’in şiirinde var. Açıkça bazen birilerini üzmemek için veya durup dururken yalan söylediğini söylüyor. Yani kötülük yapıyor, yalan söylüyor ama bunları yaptığını da söylüyor. Ama Nâzım Hikmet’i putlaştıranlar onun böyle şeyler söylediklerini unutuyorlar, duymak istemiyorlar. Mesela Aziz Nesin, o da meşhur olmak istiyor ve Nâzım Hikmet ile aralarında bir yarış var. Aziz Nesin o yarış içinde Nâzım Hikmet’i insan gibi göstermek istedi. Nelerden hoşlanmadığını anlattı ve yazdıkları yüzünden yazarlar sendikasından atıldı. Putlaştırmanın varacağı bir nokta yok.</p>
<p><strong>U.Y: Düzenle ilişkimizin arasında tarih bilinci, artık olması gerektiğini düşündüğüm bir şey değil demiştiniz. Tarih sizin için düzenin aygıtı haline mi geldi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Siz bu soruyu sorarken içimden böyle mi demişim diye düşünmeye başladım. Şimdi düşününce son yıllarda tarihten bana ne dediğim çok oldu ama sanat için aynısını söyleyemem. Mağara resimlerinden tut, bugüne kadar o kadar çok şey var ki. Tarihte herkes kendi zamanının ruhuna, inançlarına ve elindeki malzemeye göre bugünden düne bakar bir elbise dikmiş. Tarih o kadar çok kimlik vermek ve düşman yaratmak için kullanılıyor ki tarihi kim elinde tutuyorsa, biliyorsa seni sürüklüyor. Hepsi biz buyuz gibi cümleler kuruyor. Rezalet. O cümlelerin doğru olup olmaması hiç önemli değil. Kim, ne zaman, hangi koşullar altında yazdı hiç önemi yok ki zaten çoğu eksik bilgi. Tarihi beyin yıkamak ve aidiyet için kullanıyorlar. Ben tarih okumaya bayılıyorum, okudukça vay be bu olmuş diyorum.</p>
<p>Ülkelerin isim, kıtaların yer değişmesi veya kadınlar bunu bulmuş demek hoşuma gidiyor. Dünün masallarına hapsoluyorum ve bunu seviyorum ama yarın kurulabilecek dünya beni daha fazla ilgilendiriyor. Fransız devrimindense uzayla ilgili bilgiler beni daha çok ilgilendiriyor. Arkeolojik bulgular ilgilendiriyor çünkü tarih o kadar çabuk değişiyor ki. Mesela Göbeklitepe’yi buldular ve tarih beş bin yıl kaydı. Avcı toplayıcıdan başladık, tarıma geçiyoruz bunların hepsi palavra. Yani git gel olmuş ama hepsi aynı zamanda ve biz birkaç yüzyıl o ezberlerle gittik.</p>
<p><strong>H.A.U: Çalışmalarınızı okurken arkada sıklıkla tekrar eden ve dikkatimi çeken sözcüklerden biri aidiyet meselesi. Romanda bir yerde kahramanımız aitsizlikleşmeli diyordunuz. Göçün, aşkın bu kudrete sahip olduğunu söylüyorsunuz. Biz bugün geldiğimiz noktada sizce bunu başarabildik mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Yani bir çocuk doğuyor diyelim. Babası Lehli, annesi Ekvatorlu, kendisi ise Fransa’da doğmuş. Bir diğeri ise Türk ve Kürt bir aileden ama Almanya’da doğmuş. Bunlar evleniyor ve çocukları oluyor. Baktığımızda bu bütün aidiyetlikleri anlamsızlaştırıyor. Bizim oğlumuzun Türk, Amerikan ve İngiliz olmak üzere üçkâğıdı var. Onda aidiyeti kırmak çok kolay oldu çünkü üç tane olduğu için hiç ikisi arasında kalmadı. İkisi arasında kalsa sorgularlar, onun için ben ona “Ziya sen Türk müsün?” diyorum. Türk böyle mi yapar, İngiliz bunu yapmaz derken gülmeye başlıyor. Aidiyetlik sorgulanıyor fakat kültür genişliyor. Portekiz’in yemeğini de yiyor, Ekvator’un müziğini de tanıyor. Göçlerle birlikte müthiş birliktelikler ortaya çıkıyor. Üniversite öğrencilerinin başka şehirlerde okumasıyla yeni şarkılar, zevkler, değerler ortaya çıkıyor.</p>
<p>O insanların muhafazakâr, ırkçı partilere oy vermeleri mümkün değil. Irkçı olamazlar çünkü o zaman birbirlerine karşı ırkçı olacaklar. Mesela ben sizin yüzde otuz Yahudi olduğunuzu, siz ise benim yüzde yirmi Müslüman olduğumu anlayacaksınız. Ne yapacağım senin yüzde otuzuna mı saldıracağım? Roma İmparatorluğu varken Asya’dan gelen Vizigotlar, Vandallar vb. saymakla bitmez. Roma İmparatorluğu’nda erkeklerin ayakları pedikürlü, kolonya kullanıyorlar ve Roma’yı onlar yönetiyor. Gelenler ise bambaşka bir Avrupa getiriyor. Şimdi Afrika, Fransa’ya taşınıyor ve Fransa’da belki de nüfusun yüzde otuzu Afrikalı olacak Amerika’da 2040 yılında Hispanikler çoğunlukta olacak. Kısaca özellikle büyük şehirlerde aidiyetlik bitiyor. Doğum sancısı da, ırkçılık da gayet doğal. Birden milyon tane senin gibi giyinmeyen, konuşmayan insan gelmiş ve aynı pastadan dilim almak istiyor. Buna tehdit olarak bakmayacaksın.</p>
<p>Bir gün Almanya’da bir üniversitede ders verirken göçmen olan Türk bir öğrencim vardı. İsmine Mehmet diyelim, ben geleceğin Voltaire’i Mehmet dedim ve herkes güldü. Mehmet benim Voltaire ile ne alakam var, göçme nasıl olacak. Şimdi bakın Almanya’da BioNTech aşısını geliştirenler, Türkler ama yirmi yıl önce Türkler aşağılanıyordu. Yani kısa zamanda çok şey değişebiliyor.</p>
<p><strong>B.A: Siz nasıl bir dünya hayâl ediyorsunuz, nasıl bir dünyada yaşamamız lazım?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Yapay zekâ iyi giderse ve türümüzün sonunu getirmezse ki o tehlikeyi barındırıyorlar. Daha geçen ay Londra’da başbakan, şirket sahiplerini topladı çünkü kendileri de korkmaya başladı. İyi giderse kimse çalışmaya mecbur kalmayacak, işçiye ve makineye yatırım olmayacak çünkü robotlar bütün işi yapacak. Herkese dağıtabilecekleri, sokağa atabilecekleri kadar para olacak. Yine çok zenginler olacak ve bize sanat yapmak, tarımla ve toprakla uğraşmak kalacak. Orada da korkum yalnız Metaverse. Çünkü ben orada istediğim kadar avatar yaratabiliyorum ve dünyadan, sorunlardan, iş birliğinden vb. uzaklaşıyorum. Tek başıma orada istediğim kadar oyunumu oynuyorum, yemeğim zaten düğmenin ucunda, tuvalet bile orada belki. Yani İngilizlerin “Afyon Savaşı” ile Çin’i uyuşturduğu gibi bir tehlike var ama benim ütopyamda yapay zekâ iyi gitsin, kimse çalışmaya mecbur kalmasın. Arkadaşım Neşet Ergener’in “Şairler ne zaman susacak?” adlı bir şiiri var. Şiirin son mısrasında herkes şair olunca, hepimiz şair olabiliriz diyor. Çünkü çocukken hepimiz şairiz, dansçıyız, müzisyeniz, ressamız. Düzenin örgütlenmesi ve insanlardan farklı beklentilerin ilk öldürdüğü içimizdeki sanat. Sanatçı olan ise birçok şeyi karşısına alarak veya almayarak, çok fırsatçı olup oradan vurgun yapmak isteyendir ama orada artık sanat kalmıyor.</p>
<p><strong>U.Y: Yüzünü Amerika’ya dönmüş pazarlamacılar, reklamcılar genellikle z kuşağı kavramını kullanıyor. Bizde de çok popüler ve bunun üzerine araştırma yapanlar var. Bu kuşak tanımlamasına siz ne diyorsunuz, bu zamandan ve mekândan bağımsız olabilir mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bu pazarlamacıların sürekli yeni telefon çıkarması gibi. Bunlar da daha kısalan aralarda kuşak yaratmaya başladılar. Ben o kuşaktan olayım, ona göre tüketeyim, bizim kuşak böyle giyinir veya bunu yapar gibi söylemler ortaya çıktı. Diyelim ki Z kuşağı var ama o kuşağın annesi ve babası da var. X, Y, Z, Milenyum kuşakları, hepsi birlikte yaşayan kuşaklar. Tek başına bir kuşak oluşmuyor, o kuşağında davranışını etkileyen daha büyük olaylar var. Dünyada olan biten, iklim krizi, nükleer savaş tehlikesi, doğum kontrol hapının kullanılıp kullanılmaması var. Mesela bazı rejimler kürtaja müsaade ederken, bazıları yasaklıyor. Aslında bizim nasıl davranacağımıza karar veriyorlar.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-2998 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio.jpg" alt="" width="305" height="270" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-200x177.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-300x265.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-400x354.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-600x531.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-768x680.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-800x708.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-1024x906.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-1200x1062.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-1536x1359.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio.jpg 1599w" sizes="(max-width: 305px) 100vw, 305px" />U.Y: Kahramanlar artık yoklar. Mesela Gezi’den örnek vermiştiniz ve gezinin kahramanı yoktu. O kahramanlık çağını atlattık ve başka bir noktaya geldik. Fakat bir yandan da yaşam tarzıyla bir ayrışma ve bireyselleşme ortaya çıktı. Tüketim ön planda, sizce Influencerler bu kahramanların yerini mi alıyor, böyle bir yere mi gidiyoruz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Artık Influencer algoritmaları daha çok, artık onların sözcüleri ve şarkıcıları var. Bunlar bir ideolojiden, dinden bin kat daha kuvvetli. Peki nereye kadar, bizim dur diyeceğimiz yere kadar. Eskiden herkes sigara içerdi, şu anda da içen çok ama kampanyalar başladı. Bu insanlar önce kimsenin ciddiye almadığı kişilerdi. Amerika’da doktorlar televizyona çıktı ve sigara yakıp sağlığa çok iyi dedi ki düzen zaten yalan söylüyor. Şimdi sosyal meydanında bir ahlakı, tepkisi gelecek. Belki ben cep telefonu kullanmam diyenler olacak veya günde bir saatten az kullanmak moda haline gelecek. Tüm bunlar yayılarak, hızlı bir şekilde gidiyor ve korkutucu bir tarafı var.</p>
<p><strong>H.A.U.: Siz sanırım gündeme hâkimsiniz. Roman karakteriniz “Duck Duck Go” dan bahsediyor.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Ben takip etmiyorum, birisi bana söylemişti.</p>
<p><strong>S.E: Bu konularla ilgilenen çok kişi bilmez aslında. Bu sizin bilgi kanallarınızın yeni gelişmelere çok açık olduğunu gösteriyor.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> İlgiliyim diyebilirim. Zaten onun için haftaya Boston’a gidiyorum. Çünkü bilgi akışı gerçekten kesiliyor. Sokağa çıkacaksın, devamlı bakıp konuşacaksın ama kaç eve girip, kaç kişiyle konuşabilirsin? O yüzden yine kitaptan geliyor bilgiler. Oradaki ev Harvard Kütüphanesi eve üç buçuk dakika sürüyor. Yeni çıkan kitaplar orada ve arka kapağının yarısını bile okusan düşüncenin nereye gittiğini görüyorsun. Ayrıca üniversite de halka açık akademisyen konuşmaları var. Çok farklı ve bilinmeyen konularda dünya uzmanları geliyor, gidip orada oturup sorular sorabiliyorsun. O zaman takip etmemek tabii ki mümkün değil.</p>
<p><strong>U.Y: Ekonomik refah, kültürel sermaye okumaktan geçiyor. Önce okunmalı, iyi bir meslek sahibi olunmalı ve kültürel olarak öyle bir noktaya gelinmeli ki ekonomik refaha kavuşulsun. Şimdi ise iş biraz sosyal sermaye durumuna döndü. Bu konu hakkında nasıl yaşanmalı, neler yapılmalı bir tavsiyeniz var mı?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Ben olsam ne yapardım, giderdim. Gitmek ve başka bir perspektiften bakmak her zaman iyidir. Fakat Çin’e gitmezdim çünkü orada totaliter bir devlet, yokuş aşağı giden bir ülke var. Ayrıca ırkçılık ve milliyetçilik başladı, Amerika ise emperyalist. Çin sadece kendi denizinden savaş gemileri çıkarıyor ama Amerika’nın savaş gemileri her yerde. Herkes ne kadar küfretse de Amerika veya Avrupa’ya gidiyor çünkü yeni kana açık. Bu tavsiye değil ama burada durmazdım.</p>
<p>Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Ertem Naylı Boratan hepsi Ankara’daki “Dil, Tarih, Coğrafya” fakültesinde hocalar. Muzaffer Şerif, sosyal psikolojinin kurucusu oldu, Niyazi Berkes ise Kanada’ya Magelli Üniversitesi’ne gitti. Onlar gittikleri yerlerde Türkiye’den, Ekvator’dan gelen öğrencilerle buluştular ve bu dünyanın kazancı oldu. Yapabileceğini en iyi nerede yapabiliyorsan ve orada da mutluysan git.</p>
<p>Burada da bir şeyler değiştiriyorsunuz, o gayreti gösteriyorsunuz. Çevrenizi değiştirdiğinizi de görüyorsunuz ama değiştirmeyen, haklı nedenlerle ve düşünce özgürlüğünün olmaması sebebiyle havlu atan çok. Burada müstesna bir ekip kurmuşsunuz ki belki de ekip olarak gidersiniz.</p>
<p><strong>U.Y: Hiç konuşmadığımız ama esintilerini sizden aldığım psikanalizden bahsetmek istiyorum. Psikanaliz edebiyat ve sanattan çok besleniyor. Siz de psikologsunuz ve yazarsınız. Psikanalizin size bir etkisi oldu mu?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bilmiyorum. Biliyorsunuz annem psikiyatrist ve bu yüzden akıl hastanelerinde bulundum. Ailem tatillerde kongrelere gittikleri zaman beni de götürürlerdi. Bu beni mutlaka etkilemiştir diye düşünüyorum. Mutfağın içinden geldiğim için bu böyle olmamalı diyorum. Annemin bir lafı vardı ve beni çok etkilemişti. Ego, İd ve Süperego’yu tanımlıyordu. Mesela bana orada Ego var mı diye sorarsanız, nereden bileyim derim ki aslında Caravaggio’nun melekleri gibi. Fakat annem bana hâlâ evet var dedirttiriyor. İd bizim doğal gücümüz, kuvvetli ve doğal şeyler yapmak istiyor. Süperego ise çevrenin etkisi ve çevrenin olanakları anlamına geliyor. Böyle düşündüğümde bana son derece mantıklı geliyor. Fakat duygu ve düşüncenin ayrı olabileceğini düşünmüyorum, ikisi bir bütünün parçası.</p>
<p><strong>Ece Nisa Güven: Yapay zekâ ve dijitalleşme hakkında konuştuk. Peki sizce bunlar bize ne gibi potansiyeller sağlıyor veya ne gibi sınırlılıklar getiriyor?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Öncelikle yazarken müthiş bir kolaylık getiriyor, kafamda ne soru varsa sorabiliyorum. Eskiden üşendiğim, cevabını sonra bulurum dediğim ne varsa bulabiliyorum. Çünkü ansiklopediyi bulmam çıkartmam, bakmam lazım ve o beni başka yerlere götürüyor. Artık yazıyı bırakıyorum, dolaştırıyorum ve bu müthiş bir şey. Bilgiye bu kadar kolay erişiliyor olması fast food hızına da beraberinde getiriyor tabii. Harvard’ın kütüphanesinde çalışırken bir kitap almaya gidiyorum, yanımda beni ilgilendirmeyen bir konu ile geri dönüyorum. Azıcık merakım varsa, ille de o aradığım kitaba gitmeyeceksem, vaktim var, biraz da şu kitaba bak diyorsam dünyam çok daha zenginleşiyor. Yepyeni alanlar buluyormuşum gibi geliyor ve başka bilgilerin peşinden gitmeyi yavaşlatıyorum. İkisinde de çelişkiye düştüm. Yapay zekâda daha çabuk, kütüphanede daha yavaş buluyorum. Çünkü kütüphanede kitap ikinci katta devamı bilmiyorum. Hangisi daha iyi sorulursa belki de yavaşlamak daha iyi. Çünkü ikinci kattaki kitaba çıkarken, aklımda sorular dönüyor. Hâlbuki birisinden ikincisine hemen geçtiğimde akla gelebilecek sorular gelmiyor. Onun için ben yavaşlıktan yanayım.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3048" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>B.A: Cehenneme Övgü kitabını okurken en dikkatimi çeken kısımlardan biri Düğmeler bölümüydü. Orada optimizasyon ve makinelerden bahsediyorsunuz. Ayrıca dijital oyunlara değindiğiniz bir kısım var. Otuz iki senede dijital oyunlara bakış açınız değişti mi? Hala bir oyunu oynayarak bir duyumu elde etme, adeta rol yapma duygusunun, havasının, insanın haz alma aracı olması mümkün mü?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Dijital oyunlar yepyeni dünyalar açmaya başladı. Tarih ile hayalin karıştığı oyunlar, birlikte oynanan takım oyunları, birbirimizden öğrenerek oynamak. İlk oyunlarda rekabet çoktu ama şu anda oyunlar biraz daha yavaşladı ve zenginleşti. Duyguya, kimliğe daha çok hitap eder oldu. Galiba Dungeons &amp; Dragons da olan kültür oyunlara daha çok yansımaya başladı.</p>
<p><strong>U.Y: Boston, İstanbul ve Sedef Adası deniz gören yerler. Deniz görmek, su şehri olması özel tercihiniz mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Evet özel çünkü cidden deniz kenarında olmak istiyorum, bir de ufuk görmek istiyorum. Eşimle üniversitede tanıştık, onun odası ağaçlara bakıyordu. Benim odam ise tepeden şehre bakıyordu. Ben onun için üzülüyordum o da benim için üzülüyormuş, doğa yok diye. Mesela bir kitabı karanlık bir odada yazdım, penceresi yoktu ve bundan hiç şikâyetim yoktu ama oturma odasından yine boğaz gözüküyordu. O denizin orada olduğunu bilmek benim için önemli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/">Gündüz Vassaf ile Caravaggio’dan Yapay Zekâya Sanatın Yolculuğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
