<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/icerik/gelecegin-sanati-oyun-tasarimi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/icerik/gelecegin-sanati-oyun-tasarimi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Apr 2026 13:34:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>Görkem Tekdal ve Yapay Zekâ Temelli Sanat Sergisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Sep 2024 10:15:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[dijital sanat]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğrafçılık]]></category>
		<category><![CDATA[görkem tekdal]]></category>
		<category><![CDATA[hareketli tablolar]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sergi]]></category>
		<category><![CDATA[tablo]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3134</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aylin Delioğlu, Nazar Özkan Fotoğraf ve yönetmenlik gibi birçok alanda çalışmalar yapan Görkem Tekdal, yarattığı tablolarla izleyiciyi benzersiz bir yolculuğa çıkarıyor. Sanatı ve yapay zekâyı bir araya getiren sanatçı, yarattığı tablolarla toplumsal konulara değiniyor. Sanatçı Görkem Tekdal, yapay zekâ ile oluşturduğu hareketli tabloları anlattı. Aylin Delioğlu: Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kariyerinizden, uzman olduğunuz diğer alanlardan  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/">Görkem Tekdal ve Yapay Zekâ Temelli Sanat Sergisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Aylin Delioğlu, Nazar Özkan</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Fotoğraf ve yönetmenlik gibi birçok alanda çalışmalar yapan Görkem Tekdal, yarattığı tablolarla izleyiciyi benzersiz bir yolculuğa çıkarıyor. Sanatı ve yapay zekâyı bir araya getiren sanatçı, yarattığı tablolarla toplumsal konulara değiniyor. Sanatçı Görkem Tekdal, yapay zekâ ile oluşturduğu hareketli tabloları anlattı.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aylin Delioğlu: Bize kendinizi tanıtır mısınız? Kariyerinizden, uzman olduğunuz diğer alanlardan ve bu alanlarda aldığınız ödüllerden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>Görkem Tekdal:</strong> Benim kariyerimin başlangıcı, 2008 yılında Anadolu Üniversitesi’nde kimya okurken fotoğrafçılığı merak etmemle başladı. Henüz Photoshop’un kullanılmadığı dönemlerde ben değişik fotoğraflar çekip kendimi klonluyordum, daha bunların bu böyleymiş dendiği zamanlarda klipler çekiyordum. Anadolu Üniversitesi’nde bir radyo ağı var, orası beni söyleşiye çağırdı. “Eskişehir’de böyle bir fotoğrafçı var, gördünüz mü?” gibi bir tepki oldu. Böyle olunca ben bu meseleyi biraz daha ciddiye almaya başladım ve sonra Ayvansaray’da fotoğrafçılık okumaya başladım. Fotoğrafçılık okurken sürekli yönetmenlik ve demo videolar yapıyordum. Okuduğum dönemde İstanbul Fashion Week’te, Deniz Kapro’nun koleksiyonu için Didem Soydan ile çekim yapmıştık. Ben o dönemde sürekli bir şeyler yapıyordum. Eskişehir’e gelmeden önce çeşitli klipler çektim ve profesyonel kariyerim başlamış oldu. Bu süreç 2011 sonuna tekabül ediyor ve 13 sene oldu. Daha sonra Los Angeles’a gittim ve orada yönetmenlik okudum. 3 sene okuduktan sonra geri döndüm. O dönem bir karar vermem gerekiyordu. Los Angeles’ta, Hollywood’un iş dünyasına girip orada devam edebilir ve uzun bir kariyer başlatabilirdim. Hollywood’da çalışmaya başlama fikri içimdeki sanat duygusunun rahat etmemesine neden oldu. Çünkü orası büyük bir sektör ve tamamen kuralına göre oynamanız gerekiyor. Bu yüzden Türkiye’ye dönmeye ve burada çalışmaya karar verdim ama aynı zamanda yurt dışına da işler yapma hedefim vardı. Yurt dışından döndüğüm dönem pandemi olunca yurt dışına iş yapmak biraz sekteye uğradı ama burada bir sergi yaptık. Yaptığımız bu sergiye dünyanın çeşitli yerlerinden insanlar geldi ve olumlu tepkiler aldık. İnsanlar daha önce böyle bir sergi görmediklerini belirttiler ve daha sonra ne yapacağımı sordular. Döndüğümde yapmak istediklerimi bu sergiyle gerçekleştirmiş oldum. Yurt dışından döndükten sonra üç film çektim, hepsinden de ödül aldım ve şu anda yurt dışına da çeşitli işler yapıyorum.</p>
<p><strong>Nazar Özkan: Peki kariyerinizde ön plana çıkan, şimdiye kadar yaptığın</strong></p>
<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-3137 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-scaled.jpg" alt="" width="1613" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-189x300.jpg 189w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-200x317.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-400x635.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-600x952.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-645x1024.jpg 645w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-768x1219.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-800x1270.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-968x1536.jpg 968w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-1200x1904.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-1290x2048.jpg 1290w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/didem-soydan-1-scaled.jpg 1613w" sizes="(max-width: 1613px) 100vw, 1613px" /></strong></p>
<p><strong>ız ve sizi en çok heyecanlandıran, gururlandıran projelerden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Sanırım en bilinen projem olan Günah Benim’i söyleyebilirim. Ayrıca Didem Soydan ile yaptığımız fotoğraf çekimi de var tabii. Bu sergiye baktığınızda da yapay zekâyı tablolarda bir fotoğraf olarak kullanıyorum. İçeride olan görseller hareketleniyor ve videoya dönüşüyor. Aslında işin içinde yönetmenlik var. Kariyerim noktasında da hem fotoğrafçılık hem yönetmenlik var. Günah Benim’den sonra Rocco adında bir klipim var. Onu Hollywood’da çektim ve onunla çok fazla ödül aldık. Bu, tarz olarak çok hoşuma giden bir iş oldu. Daha sayabileceğim birçok güzel iş oldu ama bunları söyleyebilirim. En sonda ise tabii şu an en üst noktada olan Experiential Manifesto sergisi var.</p>
<h4>“Kariyerim boyunca kafamdaki düşünceleri yaratmak ve yeni bir dünya oluşturmak istedim.”</h4>
<p><strong>N.Ö: Ödüller aldık dediniz, bu ödülleri tek başınıza mı aldınız?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Bütün hepsini tek başıma aldım. Sanatçı tek başına çalışır ve kapanır. Resim yapacaksa resmini yapar, müzik yapacaksa yine tek başına yapar. Ben de hep böyle çalıştım. Bu sayede kliplerimi çekerken farklı noktalara, uç kısımlara gidebildim ve deneyimsel işler yaratabildim. Ekip ile birlikte olduğunda her şeyi istediğin gibi yapamıyorsun, daha planlı olman gerekiyor. Bu yüzden buradaki kariyerim boyunca klip yönetmenlerinden hep bu şekilde ayrıldım. Kendi kafamdaki düşünceleri tek başıma yaratmak, yeni bir dünya oluşturmak istedim.</p>
<p><strong>N.Ö: Yani hâlâ tek başınasınız.</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Evet, böylelikle kendi çalışma ortamıma uygun bir alan yarattım ve kendime uygun bir yol açmış oldum. Tabii yurt dışına adım atmam ve burada adından daha fazla söz ettiren bir sergi yapmam gerekiyor. Bende olmuşluk hissi tam olarak yok ve bence bir sanatçıda bunun olmaması gerekiyor. Yurt dışından gelen insanların cümleleri gurur vericiydi ama bu şekilde devam etmem gerekiyor. Kısaca üretim sancıları içerisindeyim ve devam etmem gerektiğini bildiğim bir noktadayım. Her zaman yeni şeyler öğrenmem ve üretmem gerekiyor.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3138 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd.jpeg" alt="" width="1920" height="2400" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-200x250.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-240x300.jpeg 240w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-400x500.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-600x750.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-768x960.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-800x1000.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-819x1024.jpeg 819w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-1200x1500.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-1229x1536.jpeg 1229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd-1638x2048.jpeg 1638w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr6cRl5WIAACEzd.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></strong></p>
<p><strong>N.Ö: Serginizin içeriği ile ilgili bir soru sormak istiyorum. Hareketsiz tabloları hareketli hale getirme fikri aklınıza nereden geldi, ilham kaynağınız var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Ben yapay zekâyla bir süredir uğraşıyorum ama 2023 yılından itibaren fotoğraf kalitesine daha yakın şeyler üretebilir hâle geldim. Kendime, ben bunu çok iyi yapıyorum ama bunu yurt dışında da yapanlar var diyordum. İlham aldığım birisi var mı sorusuna gelirsem ise, kimse yok. Instagram’da bazı sayfalarda bunları yapanları görüyorum ama kendime bu değil diyorum.</p>
<p>Kısaca daha farklı bir şey yaratmak istedim. Ben önce bir kitap yazmaya başladım ve ölüm, aşk, para, din gibi konular hakkındaki bütün fikirlerimi yazdım. Bu yazdıklarımın ne olacağı hakkında bir fikrim yoktu sadece bunları bir araya getirmek istiyordum. Daha sonra bu yazdıklarımla yapay zekâyı birleştirmeye karar verdim. Kendime, bu yazdığım fikirleri yapay zekâda işleyeyim ve görülmemiş bir iş olsun, izlensin dedim. Çünkü bir sanat galerisine gidildiğinde insanlar tabloya bakıyor, uzun uzun alt metni okuyor, hatta bazen okumuyor ve hiçbir şey anlamıyor. Bu yüzden yazıları okuma gerekliliğinden hoşlanmıyordum ve bunu nasıl kaldırabileceğimi düşündüm. Sonra aklıma bu yazıların kendi başına hareketlenmesi fikri geldi. Bu konuyu annem ve arkadaşlarımla paylaştım ve yapabilir miyim diye konuşmaya başladım çünkü ortada bir fikir var. Bu fikri hayata geçirebilecek bir teknoloji var mı diye düşünmeye başladım ve bir ürün yaratmış oldum.</p>
<p><strong>N.Ö: Bu sanırım biraz tembellikten çıkmış gibi. İnsanlar kendini yormasın diye üretilmiş.</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Ben çok öyle olduğunu düşünmüyorum. Mesela ben bir galeride, konu ile ilgili 15 dakikalık bir videoyu ayakta izlerim. Çünkü görsel sanatlarda neden okumamız gerektiği düşüncesindeyim, tamamen görsel olmalı. Ayrıca çok fazla yazı olunca hiçbirini görmüyorum. O yüzden ben yorumlamayı kendim yapmıyorum ve bu fırsatı izleyiciye veriyorum.</p>
<p><strong>A.D: Peki tasarımlarınızda insanların sizi tanıyıp, algılayabileceği izler bırakmayı tercih ediyor musunuz? Yani estetik kaygınız ya da belli bir stiliniz var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Genellikle fotoğraf veya klip çekerken izleyiciyi şaşırtmaya yönelik işler yapıyorum. Çünkü görsel bir iş yapıyoruz ve bir şeylerin vurucu olması lazım. Bu yüzden stil, renk olarak her yere giderim ve bir sınırım yok. Önemli olan fikrin beni heyecanlandırması ve daha önce yapılmamış olması. Görsel olarak bir şey yaptığımda, mesela aşkı anlatacağım ama bunu direkt aşk hikâyesi üzerinden yapmam. Bu aşk hikâyesini direkt anlatmak yerine, kafamda olan alt metinlere göre görsel koymaya çalışırım. Bu görsellerinse vurucu ve yaratıcı olmasına dikkat ederim. Stil olarak çok renk skalam yok veya şu an bu görsel üzerinde çalışıyorum gibi bir durumum da yok. Her gördüğüm veya her aklıma gelen şey üstünde alışabilirim, sadece vurucu olması lazım. Sadece, konuları seçerken herkesin ortak şaşırdığı konular olmasına dikkat ediyorum. Bu serginin ana teması da buydu. Hepimizin aşina olduğu konulardan bahsettim.</p>
<p><strong>A.D: İzleyicilerin eserlerinizle etkileşime geçmesini nasıl sağlıyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Aslında süreç bir kişinin sergiye girdikten sonra telefonuyla tabloları hareketlendirmesiyle başlıyor. Kişinin çok bildiği bir yerden samimi duygular geçiyor. Kameranı tutuyorsun ve eser hareketleniyor. Bu sergiyi gezdikten sonra tekrar gelenler oldu ve bundan bahsettiler. Bu farklı bir kapı açtı çünkü eser ve izleyici arasında bir iletişim oldu. Burada en hoşuma giden de bu sergiden sonra insanların başka sergilerde, acaba bu eserlerde hareket ediyor mu diye düşünmeleri, bu hissiyatın verilmesi. Bu etkileşimle tanımadığım insanlarda belli duyguları hissettirmeyi başardım. Bazen hiç yapılmamış bir ürün olur ama izleyiciye geçmez, bu yüzden izleyiciye geçmesi çok önemliydi. Bunların dışında genel olarak hep aynı şeyi arzuluyorum. Herkesin etkileşim tarzı farklı olabiliyor. Bazı kişiler rahatsız etmek üzerine bir etkileşim kurar ama ben şaşırtmayı tercih ediyorum.</p>
<p><strong>N.Ö: Kısaca temel hedefinizin şaşırtma olduğunu, insanları da bu hissiyata çekmek istediğinizi söyleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Evet, insanlarda daha önce böyle bir şey görmedim hissiyatının olması gerektiğini düşünüyorum. Bir galeriye gidip, bu benim derdim değil denmesinden ziyade, benim derdimin başkasının da umurunda olması gerektiği düşüncesindeyim. Böyle bir sanat içerisindeyseniz ve birçok insanı etkileyebilecek bir potansiyeliniz varsa bu durumu insanları etkilemek için kullanırım.</p>
<p><strong>A.D: Peki size gelen geribildirimleri toplama süreciniz nasıl? Sizin sanatınızı takip eden, sizi beğenen insanlarla iletişim kuruyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Olabildiğince sergide olmaya çalıştım. Normalde biz sanatçılar sahnede çok görünmüyoruz ve bunun farkındayım. Benim için bu bir tercihti, ilk başta gizli olabilirsin ama ben o etkileşimi beraber yaşamak istedim çünkü buna ihtiyacım vardı. Sahne sanatı yapmıyoruz ama bir şekilde alkış alıyoruz. Sanatçıların bazılarında gizli yapma, etkilemeye çalışma var. Benim anlamadığım, topluma neden gizliyorsun? Ben bu yüzden gizlemeyi tercih etmedim, insanlarla iletişim kurdum. Genel olarak bunu yapıyorum diyemem çünkü daha önce yaptığım işlerde bir iletişim söz konusu değil. Fotoğraf veya bir klip yayımlıyorum ve bu herkesin dilinde olan bir şey. Ödüller alıyorum ama bir iletişim söz konusu olmadığını görüyorsunuz. Şarkı söylüyor, klip izliyorsunuz ama bir iletişim yok. Bu sergide ilk defa bir iletişimim oldu ve orada kendime iletişimimin nasıl olması gerektiğini sordum ve bu şekilde bir iletişim tercih ettim. Çok memnunum, iyi ki yapmışım. Zaten sergi için aylarca yalnız çalıştıktan sonra izleyiciyle iletişimde olmak ve yorumları almak güzel oldu.</p>
<h4>“Bazen hiç yapılmamış bir ürün izleyiciye geçmez, bu yüzden yaptıklarımın izleyiciye geçmesi çok önemliydi.”</h4>
<p><strong><img decoding="async" class="alignleft wp-image-3139 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC.jpeg" alt="" width="1920" height="2400" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-200x250.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-240x300.jpeg 240w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-400x500.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-600x750.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-768x960.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-800x1000.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-819x1024.jpeg 819w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-1200x1500.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-1229x1536.jpeg 1229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC-1638x2048.jpeg 1638w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Fr2qKEiWcAIBMeC.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" />A.D: Sanatınızla toplumsal olarak iletmek istediğiniz bir mesaj var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> O kadar çok mesaj vardı ki bunlar kitap olmaya doğru gidiyordu. Bir kitap alırsınız ve konusu bellidir ama benimkinin içinde farklı konular vardı. Bu konuları ve düşünceleri başkalarına iletmek istiyordum. Sergide 13 tablo vardı ve bu 13 konuyu tam olarak ilettiğimi düşünüyorum. Sergi tarım, kadın hakları, aşk, din, sanat, Bitcoin gibi konulardan oluşuyor ve bunların hepsi ayrı ayrı tablolar. Bitcoin yapma sebebim ise yeni paranın bu olacağını düşünmemden kaynaklıydı. Amerikan kâbusu diye bir tablo var ve bu Amerikan rüyasını anlatıyor. Ergenlikle ilgili bir tablo var ve bu ergen birinin evini yaktığını gösteriyor. Tabloda daha sonra ergen kişinin isyanını, ebeveynlerin üzüntüsünü görüyoruz. Ben de ergenlik dönemimde belli şeyler yaşadığımı hatırlıyorum ve onun da üzüldüğünü hissedebiliyorum. Yani benden bir parça var gibi ama aşağı yukarı herkesin ergenliği bu şekilde geçmiştir. Bu konuların dışında salgın, anne-çocuk ve doğa-insan ilişkisi gibi konular var. Öznelden genele, genelde öznele bir yaklaşımım var. İkisini bir arada yapmaya çalışıyorum.</p>
<p><strong>A.D: Bu sizin sanat ve topluma ilişkin bakış açınızı gösteriyor. Çalışmalarınızla toplumsal veya kültürel bir mesaj iletmeyi amaçladığınız belirli bir hedef kitleniz var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Niş bir kitleye veya belirli bir topluluğa oynamayı düşünmüyorum. Yaşantı olarak baktığımda her yere girerim ve her yerde her insanla beraber otururum. Yaşamda bir ayrımım olmadığı için sanatta özellikle şu kitleye mesaj vereceğim veya kendime çekeceğim gibi bir düşüncem yok.</p>
<p><strong>A.D: Kullandığınız teknoloji sayesinde kitleler tek bir sanat eserine bağlı kalmıyor. Peki, kullandığınız teknoloji ve teknik araçlar nelerdir? Bunlar herkesin ulaşabileceği programlar mı yoksa sizi farklı kılan bir uygulama var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Daha önce fotoğraf ve video yaptığım için tüm video ve fotoğraf araçlarını kullanabiliyorum, öyle bir avantajım var. Ayrıca yapay zekâ ile ilgili uygulamaları kullanabiliyorum. Aslında her şey yaratıcılık ve hayal gücüne bağlı, yaratıcı olmak ise ana etken. Photoshop dahi kullanmayan biri için bu çok zor olabilir, bu yüzden emek önemli.</p>
<p><strong>N.Ö: Tüm bu tabloları ne kadar süre içerisinde çıkarttınız?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> 8 ya da 9 ay. Herkes daha uzun sürdüğünü düşünüyor ve bu hoşuma gidiyor. Sabah akşam sürekli bilgisayar başındaydım ve sürekli çalışıyordum. Kendi kafamdakileri yaratmam için bir süre gerekiyordu ve bunu hızlı yapmam gerekliydi. Bu yüzden kendimi tamamen kapattım ve böyle bir süreç geçirdim. Şu an düşündüğümde karanlık bir olay yaşamışım gibi ve muhtemelen bunu bir daha yapmam ama o noktada gerekiyordu. Dediğim gibi 15 program kullanıyorum ve bunun yanında yapay zekâ araçları var. Bunları karışık şekillerde kullanıyorum. Hepsini öğrenip çok pratik yapmak lazım.</p>
<h4>“Olabildiğince farklı düşünün ve farklı işler yapmak için uğraşın!”</h4>
<p><strong>A.D: Projelerinizi tanıtmak için nasıl bir halkla ilişkiler stratejisi izliyorsunuz? Geleneksel medyaya ve dijital mecralara başvuruyor musunuz ya da sergi mi yapmayı tercih ediyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Sergi yaptık ama sergiyi yaymak için bir şey yapmadık. Instagram’da paylaşım yaptık ama televizyon ya da PR kısmıyla çok ilgilenmedim. Reklam yapmamam gerektiğini hissettim çünkü bu benim işim değil. Tamamen Instagram’da paylaşım yaptığım için yayıldı, televizyonda olsa muhtemelen tıklım tıklım olurdu.</p>
<p><strong>A.D: Hareketli tablolar ve dijital sanatın geleceği hakkında nasıl bir vizyonunuz, hedefleriniz var? Bu alandaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Tabii bu alanda şimdilik bir gelişme yok, sadece benim yaptığım kadarıyla var. Yeni bir ürün çıkarsa da onun nasıl gelişeceğini kendime soruyorum. Fikir olarak bahsetmek istediğim daha çok konu var. Şu anda geliştirdiğim farklı çalışmalarım var. Kendimi hem konumsal hem teknik olarak geliştiriyorum.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="alignleft wp-image-3140 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n.jpg" alt="" width="1080" height="1350" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-200x250.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-240x300.jpg 240w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-400x500.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-600x750.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-768x960.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-800x1000.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n-819x1024.jpg 819w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/337092964_543292064455409_5365530530851901768_n.jpg 1080w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" />A.D: Dergimiz için gençlere ve hedef kitlenize yönelik vermek istediğiniz kısa bir mesajınız, sizi sevenlerin beklediği bir sergi haberi var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Keşke benim inisiyatifim olsa da söyleyebilsem ama büyük bir şey var. 2024 yılında büyük bir işle tekrar bir araya geleceğimizi düşünüyorum. Bireysel diyemem, farklı bir durum var. Onun dışında bireysel olarak New York’ta bir sergi yapmak istiyorum ve ona hazırlanıyorum. Ayrıca Avrupa’nın farklı ülkelerinde ve Dubai’de bir şeyler yapabilirim. Fakat Türkiye’de olacak olan büyük bir şey. Henüz olup olmayacağından emin olmadığım için hiçbir şey diyemiyorum.</p>
<p><strong>N.Ö: Peki çalışmalara başladınız mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Sergi akşamında dahi yeni bir şeyler üzerinde çalıştım. Şu an kendime çay içmek gibi izinler verdim. Yani bu gelişen bir süreç ve ben o gelişimi deneyimlemek istiyorum. Onun için sürekli çalışıyorum.</p>
<p><strong>A.D: Son olarak gençlere, öğrencilere verebileceğiniz tavsiyeler var mı?</strong></p>
<p><strong>G.T:</strong> Ben genel olarak yaratıcılığın hayranıyım, yaratıcılık görünce hoşuma gidiyor. O yüzden olabildiğince farklı düşünün, kendi alanınızda veya hangi alanda iş yapmak istiyorsanız o işi olabildiğince farklı yapmak için uğraşın. Yani bir tane normalini yapmak zorunda olduğunuzda yapın ama bir tane de farklı bir iş üretin.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/">Görkem Tekdal ve Yapay Zekâ Temelli Sanat Sergisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/gorkem-tekdal-ve-yapay-zeka-temelli-sanat-sergisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sart Antik Kenti ve Yaşamı Tam Anlamıyla Yaşamak</title>
		<link>https://contextdergi.com/tam-anlamiyla-yasamak/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/tam-anlamiyla-yasamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Aug 2024 09:30:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Antik kent]]></category>
		<category><![CDATA[felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Sart Antik Kenti]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[yürümenin felsefesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3123</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Dilruba Turpculu Sikkenin doğum yeri ve Demir Çağı Lidya Krallığı’na başkentlik etmiş yerdeyim: Manisa’nın Salihli ilçesi, Sart Antik Kenti. Bugün paranın ilk basıldığı yer olarak tanıdığımız, İncil’de Batı Anadolu’daki yedi kiliseden biri olarak anılan Sardes üzerinde ilerliyorum. Antik dönemdeki ismi Lidce, Persçe’de ise Sfar olarak anılan bu kentin; tarih boyunca dünyanın en güçlü yeri olarak  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/tam-anlamiyla-yasamak/">Sart Antik Kenti ve Yaşamı Tam Anlamıyla Yaşamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Dilruba Turpculu</em></strong></p>
<p>Sikkenin doğum yeri ve Demir Çağı Lidya Krallığı’na başkentlik etmiş yerdeyim: Manisa’nın Salihli ilçesi, Sart Antik Kenti.</p>
<p>Bugün paranın ilk basıldığı yer olarak tanıdığımız, İncil’de Batı Anadolu’daki yedi kiliseden biri olarak anılan Sardes üzerinde ilerliyorum. Antik dönemdeki ismi Lidce, Persçe’de ise Sfar olarak anılan bu kentin; tarih boyunca dünyanın en güçlü yeri olarak adlandırılan kaleye (Sardeis Kalesi), ilk tiyatro kalıntılarına, dünyanın en büyük 3. Sinagoguna ve daha birçok tarihi mirasa ev sahipliği yaptığını öğreniyorum. Üstelik Antik Çağ’da çıkartılan Kuvars taşının ismi “Sard” olmakla beraber halen buradan Kuvars ve altın çıktığına dair söylentiler de var.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3127 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/8-Sinagog-2.jpg" alt="" width="800" height="600" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/8-Sinagog-2-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/8-Sinagog-2-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/8-Sinagog-2-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/8-Sinagog-2-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/8-Sinagog-2-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/8-Sinagog-2.jpg 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" />Dünyanın en büyük kraliyet mezarlıklarından biri olan Bin Tepe Tümülüslerinin önüne geldiğimde ise üzerine bastığım toprakta, birbirlerine bir o kadar zıt ve bir o kadar da bağlı o iki kelimeyi düşünüyorum: <strong>ölüm ve yaşam.</strong></p>
<p>İnsan her sabah yataktan aynı düşüncelerle uyanmıyor. Bazen öyle anlar geliyor ki kendimizi yaşamın anlamını ve varlığını sorgularken buluyoruz. Baktığımızda insan, böyle anlarda zaman zaman yaşamın anlamını aslında ölümü anımsayarak kurabiliyor. Burada her adımım, binlerce yıl öncesine dayanan bir geçmişi temsil ediyor ve bu düşünce beni yaşamın kırılganlığına ve değerine daha fazla odaklanmaya yönlendiriyor. Ben de üzerinden binlerce insan geçmiş bu topraklarda gezerken tam da Antik Roma felsefesinde yeri olan “Memento Mori” yani “Ölümü Hatırla” sözüyle, yaşamın biricikliği ve ölümün kesinliği üzerinde yürümenin felsefesini yapıyorum.</p>
<p>İnsan olmanın bir yanı her ne kadar ölümün farkındalığı olsa da, yaşamın anlamını ölüm üzerinden belirlemenin, insanın yaşamını kısıtlayıcı bir şekilde etkileyebileceğini düşünüyorum. <strong>Dikkatimizi vermemiz gereken nokta, ölümün ürkütücü kabullenişini temel alarak yaşamak yerine, yaşamı tam anlamıyla yaşamak ve her anın değerini bilmektir.</strong> Dolayısıyla günlük hayatta ölüme referans vermek ancak daha iyi bir yaşam meditasyonu için olmalıdır. Bu topraklarda gezerken şunu düşünüyorum: Buradaydılar ve yaşamayı seçtiler. Buradayım ve yaşamayı seçiyorum, önemli olan var olmayacağım güne kadar ne yapmakla meşgul olduğum. İşte ölümü hatırlamam, tam da ne yaptığıma dair anlam kazandırmak için benimle olmalıdır.</p>
<p>Yaşanmış ya da yaşanmamış hayatların belirleyicisi belki de bu anlam kazandırmadır. Şair Arthur Rimbaud’un “aslında insanların pek çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor. Ve ben yaşanmamış bir hayattan dolayı ölmek istemiyorum” sözü, <strong>yaşamı tam anlamıyla yaşamak ve yaşanmamış bir hayattan dolayı pişmanlık duymamak gerektiğini vurgular.</strong> Bu nedenle, bilincimizin bizden, her anı dolu dolu yaşamamızı ve her deneyimi değerlendirmemizi beklediği düşüncesindeyim.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-3125 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari.jpg" alt="" width="1920" height="1280" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari-1536x1024.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/likya-sardes-antik-kenti-gymnasium-manisa-turkiye-cekergezer-hakan-aydin-fotograflari.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Sonuçta herkes kendi varlığından ve onu anlamlandırmaktan mesuldür noktasına varmış olabiliriz. Fakat insan, bu anlamlandırma ve anımsama sürecinde, düşüncesinde ancak meditasyon olacak anımsatıcılar bulundurmalıdır. Çünkü kendimize bulduğumuz bu meditasyonlar, hayatı daha derinlemesine anlamlandırmamıza ve yaşamı daha bilinçli bir şekilde deneyimlememize yardımcı olurken özellikle bunu ölümü hatırlayarak yapmamız yaşamı daha değerli kılar ve insanı anlık kaygılardan uzaklaştırarak asıl önemli olan şeylere odaklanmaya teşvik eder. Tıpkı Ömer Hayyam’ın da dediği gibi, <em>‘’ Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok ‘’</em></p>
<p><em>İllüstrasyon: Nur Torun</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/tam-anlamiyla-yasamak/">Sart Antik Kenti ve Yaşamı Tam Anlamıyla Yaşamak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/tam-anlamiyla-yasamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hakan Karakurt Anlatıyor: Yapay Zekâ ve Sanat</title>
		<link>https://contextdergi.com/hakan-karakurt-anlatiyor-yapay-zeka-ve-sanat/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/hakan-karakurt-anlatiyor-yapay-zeka-ve-sanat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 21 Aug 2024 10:30:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[görsel]]></category>
		<category><![CDATA[reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3113</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Burçin Aksaç, Büşra Telli, Ebrar Karakurt, Mert Fırat Gündemde oldukça konuşulan yapay zekâ yazılımının daha derinlerine indik. Reklamcılık sektöründeki etkisini, kullanım alanlarını ve birçok detayı Havas İstanbul bünyesinde İçerik Ekip Yöneticisi olarak çalışan Hakan Karakurt’a sorduk. Öncelikle bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz? Merhaba, ismim Hakan Karakurt. İstanbul Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği mezunuyum. 2010 yılında beri çeşitli  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/hakan-karakurt-anlatiyor-yapay-zeka-ve-sanat/">Hakan Karakurt Anlatıyor: Yapay Zekâ ve Sanat</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Burçin Aksaç, Büşra Telli, Ebrar Karakurt, Mert Fırat</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Gündemde oldukça konuşulan yapay zekâ yazılımının daha derinlerine indik. Reklamcılık sektöründeki etkisini, kullanım alanlarını ve birçok detayı Havas İstanbul bünyesinde İçerik Ekip Yöneticisi olarak çalışan Hakan Karakurt’a sorduk.</span></p></blockquote>
<p><strong>Öncelikle bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p>Merhaba, ismim Hakan Karakurt. İstanbul Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği mezunuyum. 2010 yılında beri çeşitli şirketlerde proje ve içerik yöneticisi olarak çalıştım. Son üç yıldır ise Havas İstanbul’da İçerik Ekip Yöneticisi olarak çalışıyorum.</p>
<p><strong>Hızlıca sorularımıza geçmek istiyorum. Yapay zekâ ve onunla beraber gelen yeniliklerle ilgili merak ettiğimiz çok konu var. Yapay zekâ programlarını isteyen herkes ulaşıp kullanabilir mi ve siz hangi programları kullanmayı tercih ediyorsunuz?</strong></p>
<p>Bir kısmını evet bir kısmını hayır. Popüler yapay zekâ uygulamalarından Midjourney programı için bir hesabınızın olması lazım. O şu anda herkese açık değil ama güncel olarak OpenAI’ın ChatGPT adlı yazılım programı herkesin kullanımına açık. Giriş yaptığınızda yapay zekâyla iletişime geçebiliyorsunuz. Diğer sorunuzun cevabına gelecek olursam da ben yapay zekâ temelli görsel içerikleri oluşturmada çok başarılı olduğu için Midjourney kullanmayı tercih ediyorum.</p>
<p><strong>Yapay zekâda görsel oluşturmanın aşamalarını anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p>Hâlihazırda olan bir görseli de manipüle edebiliyorsunuz ama asıl yapay zekâ görseli üretmeyi sıfırdan bir süreç olarak kabul edebiliriz. Bu süreçte çıktısını almak istediğiniz şeyi tanımlayabiliyor olmanız lazım. Bunun için de cümleler kurabilirsiniz yahut içerisinde bulunmasını istediğiniz belirli anahtar kelimeleri yazabilirsiniz. Bu anahtar kelimeler tamamen sizin hayal gücünüze kalmış. Mesela Antik Yunan temasıyla ya da Roma’nın çöküş dönemiyle ilgili bir dünyayı tanımlayabilirsiniz. Bunun yanında görselin içinde olmasını istediğiniz farklı fi gürleri/temaları da belirtebilirsiniz. Tanımladığınız tema/dönem içinde olmasını istediğiniz Atatürk veya Michael Jordan gibi kişileri de anahtar kelime olarak kullanabilirsiniz. Duyguları tanımlayan kelimeleri de kullanabilirsiniz; coşku, eğlence, cesaret gibi. Tüm bu değişkenleri -ki bunun bir sınırı yok- tanımlayıp bunu yazıyla ifade ettiğinizde nefis sonuçlar elde edersiniz. Sonucunda yazılım size bir çıktı verir ve siz bu görseli düzenlemek isterseniz ufak manipülasyonlarda bulunabilirsiniz. Bu akışta, yapay zekâ yardımıyla oldukça basit şekilde çeşitli görseller oluşturabilirsiniz.</p>
<p><strong>Bu bilgilere dayanarak yapay zekâda görsel oluştururken kullanmak istediğimiz kelimeleri doğru seçmenin önemi mi ortaya çıkıyor</strong></p>
<p>Tabii ki, kesinlikle öyle. Çünkü yapay zekâ temelli görsellerde iyi bir sonuç almak biraz tanımlamanızın kreatifliğine ve ayrıntısına bağlı. Algoritmaların sınırları, belli bir formülü vardır ve o fonksiyon dışına çıkamazlar. Yapay zekâda ise çekirdek bir algoritma verirsin ve yapay zekâ kendini geliştirebilir. Seçilen kelimeler ve ifadeler ne kadar iyi ve ayrıntılı bir tanım olursa algoritma da kendini o kadar iyi geliştirir ve daha iyi sonuç verir.</p>
<p><strong>Yaratıcı insanlar ve bu meslek grubunda çalışanlar aklındakileri doğru kelimelerle tarif edip yapay zekâyı herhangi birinden daha iyi kullanabilirler mi? Yapay zekâda uzmanlık kazanmak mümkün mü?</strong></p>
<p>Evet, yaratıcı insanlar yapay zekâyı daha iyi kullanabilir. Fakat hâlihazırda bu o kadar da mesleklere bağlı bir iş değil. Bir manav da yapay zekâ temelli programları kullanarak çok yaratıcı işler çıkarabilir ki zaten bunun şu an bir uzmanlığı yok. Geçmişte, sosyal medyanın epey yaygın kullanılmaya başlandığı zamanlarda bazı insanlar kendilerini bir anda ‘’Etkileşim Mühendisi’’ olarak adlandırmaya başladı ve bu oldukça komikti. Zira mühendislik etiket olarak kullanılabilecek bir şey değil. Bunun okulu, eğitimi, tedrisatı olması lazım. Şimdi aynı durumu yapay zekâyla içerik üreten kişilerde görüyoruz. Mesela geçenlerde Linkedin’de birinin kendini ‘’Prompt engineer’’ olarak tanımladığına denk geldim. Bunlar bana biraz komik geliyor. Bu unvanlar basit şeyler değil. Ne bir sosyal medyacı etkileşim mühendisi olabilir ne de yapay zekâdan görsel yaratmaya çalışan biri sufle mühendisi olabilir.<br />
Yapay zekâda uzmanlaşanlar için ileride yeni ekoller/unvanlar muhakkak çıkacaktır aynı bilimin ilerlediği gibi. Bu ekoller, zaman içerisinde onu temsil edenlerle beraber tekrar tekrar sınanarak değerlendirilecektir ve hangi ekolün daha iyi sonuç verdiği araştırılacaktır. Einstein’ın İzafi yet Teorisi için Öklid Geometrisi yerine Richmann Geometrisi’ni referans alması gibi. Bilim ve sanat böyle ilerler. Buradaki gelişme de bence bundan çok da farklı olmayacak ama şu an olayın çok çok başındayız. Henüz büyük laflar edeceğimiz bir dünya yok.</p>
<h4>“Algoritmaların sınırları, belli bir formülü vardır ve o fonksiyon dışına çıkamazlar. Yapay zekâda ise çekirdek bir algoritma verirsin ve yapay zekâ kendini geliştirebilir.”</h4>
<p><strong>Yapay zekânın kullanılması yaratıcılığı engelliyor mu? Art Station platformunda sanatçılar yapay zekâyı protesto ediyor ve emek hırsızlığı olduğunu düşünüyor, bu konu hakkında düşünceleriniz nelerdir?</strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3116 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1.jpg" alt="" width="457" height="238" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1-200x104.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1-300x156.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1-400x208.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1-600x312.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1-768x400.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1-800x417.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/art-station-1.jpg 968w" sizes="(max-width: 457px) 100vw, 457px" />Tarihteki bütün büyük gelişmeler örneğin matbaanın bulunması, internetin hayatımıza girmesi gibi ilk defa gerçekleştiği zaman insanlar buna önyargı ya da tepkiyle yaklaştı. Bu gelişmenin insanlığa, ekonomiye, yaşam şartlarına zarar vereceği konuşuldu her zaman ama hiçbir zaman böyle sonuçlanmadı. Tarihte hiçbir gelişme yaratıcılığı sınırlandırmaz, sadece ona farklı bir boyut katar. Bazı tasarımcılar yapay zekâ işimizi elimizden alacak kaygısı yaşıyorlar.</p>
<p>Bu yaratıcı veya sanatsal bir sorun değil, bu ekonomik bir sorun. “Bu işi yaparak para kazanıyorum, bir anda sen yapay zekâ kullanmaya başladın, ben mesleğimi kaybedersem Bu yaratıcı veya sanatsal bir sorun değil, bu ekonomik bir sorun. “Bu işi yaparak para kazanıyorum, bir anda sen yapay zekâ kullanmaya başladın, ben mesleğimi kaybedersem ne yapacağım? Yapay zekâlı araçlar çıktı; şoförler, nakliyeciler ne yapacak?” tarzı kaygılar. Dolayısıyla bu yaratıcı bir sorun olmaktan ziyade ekonomik bir sorun. Zaten yapay zekânın yapamayacağı pek çok şey var ki, bu gelişmeler çok fazla yeni iş kolu ve meslek de ortaya çıkaracaktır. Diğer yandan insan aklı oldukça karışık bir yapıya sahip. Onu alt etmek de bence o kadar kolay değil ve biz daha yolun çok çok başındayız.</p>
<p><strong>Yapay zekâ içerik üretebiliyor, metin yazabiliyor ve kısa film oluşturabiliyor. Peki, bu durum zaman içerisinde bu sektörde çalışan insanların mesleklerini icra etmesinin önünü kesebilir mi?</strong></p>
<p>Tarih bize tam tersini gösteriyor. İnternet ilk kullanıldığı zamanlardan bu yana sizce meslek çeşitliliği azaldı mı? Tam tersine arttı. Şu an çok daha fazla meslek var ve katlaya katlaya büyüyoruz. İnsanlar henüz işin başında olduğumuz için “İşimi kaybedeceğim, ev kredim var, bunları nasıl karşılayacağım?’’ gibi düşüncelere boğuldu, hakkıdır da. Çünkü içinde yaşadığımız düzen maalesef insanlara nefes aldırmıyor. Fakat şöyle bir şey var; aynı dijital devrim zamanında olduğu gibi yapay zekâyla beraber ekstra başka işler ortaya çıkacak. Mesela yapay zekâ doktorlara göre teşhis koymada veya operasyon gerçekleştirmede daha iyi görünüyor. En azından datalar şimdilik bu yönde ama bu doktorları işsiz bırakmaktan ziyade onları farklı bir formasyona da götürebilir. Geldiğimiz bu noktada insan yapay zekâyı yöneten, onu kullanarak iş yapan bir operatöre dönüşebiliyor. Elimizde bir teknoloji var ve ikisinin birlikte ilerlediği bir dünya düzenine gitmemiz gerekiyor.</p>
<p><strong>Sosyal medyada birçok kullanıcının yapay zekâ kullanarak kendilerine avatar oluşturduklarını görüyoruz. Sosyal medyadaki bu kısır yaklaşım yapay zekâya olan bakış açısını sınırlayabilir mi?</strong></p>
<p>Avatar oluşturmaya çok da yapay zekâ demeye gerek var mı emin değilim. Örneğin senin fotoğrafını alıyor, arkayı belli bir döneminden bir kareye dönüştürüyor ya da seni birazcık manipüle ediyor. Bu yapay zekâ olmasa da yapılabilecek bir şey. Çok büyük bir değişim değil. Tam olarak yapay zekâ mantığını tanımlamıyor.</p>
<p><strong>Sizce yapay zekâ reklam sektörüne yön mü verecek yoksa sadece aracı mı olacak?</strong></p>
<p>Uzunca bir süre aracı olacak, en azından şimdilik böyle görünüyor. Şimdilik Metaverse ve yapay zekâ için inanılmaz bir devrim yaşıyormuş gibi düşünmemek lazım. Ama gelecekte yaşayabiliriz, muhtemeldir.</p>
<p><strong>Yapay zekânın temel işleyiş mantığından bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p>Kendini geliştirebilen algoritmalar gibi düşünebiliriz. Örnek vermem gerekirse, bir film şirketi filmlerinin fragmanlarını yapay zekâya yaptırıyor ve güzel sonuçlar çıkıyor. Bunlar tamamen datayla alakalı şeyler. Benim hedef kitlem kim? 20-35 yaş arasında, üniversite mezunu, büyük şehirde yaşayan, geliri belli bir düzeyde olan insanlar diyelim. Bu insanların dijital alışkanlıklarının bilgisi (ne tarz içeriklerden hoşlanıyor, ilgi alanları ne, hangi mecralarda zaman geçiriyor, nelerden keyif alıyor vs.) bende varsa ben yapay zekâ ile bu hedef kitleye uygun fragmanlar yapabilirim. Buna en iyi örnek Netflix diyebiliriz. Netflix bir içerik mecrası değil, bir eğlence mecrası. Kendilerine rakip olarak Hbo Max, Amazon Prime’ı görmüyor. Rakip olarak 14 yaşındaki çocukların zamanının büyük çoğunu harcadığı Valorant ve Roblox gibi oyunları görüyor ki bu kitlenin içerik izlemelerine gerek yok, sadece platformda zaman geçirmeleri yeterli. Tüm mecraların aslında günün sonunda istediği şey bu, benim mecramda zaman geçirsin.<br />
<img decoding="async" class="wp-image-3117 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf.png" alt="" width="276" height="173" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-200x125.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-300x188.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-320x202.png 320w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-400x250.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-600x375.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-700x441.png 700w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-768x480.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-800x500.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-1024x640.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf-1200x750.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dddf.png 1280w" sizes="(max-width: 276px) 100vw, 276px" />Analizlerle beraber içerik oluşturmada yapay zekâ çok işe yarayacak ama bir film çekebilecek mi? Hâlihazırda böyle bir şey yapacağı çok da mümkün değilmiş gibi görünüyor, en azından şimdilik. Sanatta klişe dediğimiz bir şey var, malum. A/B testi yapıp insanlara sorarak ve yaratıcıyı denklemden çıkararak varacağımız yer sadece klişe olur. Başka hiçbir şey olmaz. Hepsinde bugüne kadar yapılmış tüm içeriklerin özetlerini görürüz ve finaline geldiğimiz zaman bir sanat eserinden beklediğimiz vuruculuğu, “tokat”ı, aykırılığı bulamayız. Şahsen kendimi yaratıcıya teslim etmek benim hoşuma gidiyor. Fakat bunu yapay zekâya bıraktığımızda -en azından şimdilik- tamamen datayı analiz edip semantik bir sonuç çıkartarak ilerleyeceğimiz için varacağımız nokta klişe olacak. Zaten genel olarak şu anda yapay zekânın çok başarılı olduğu formatlar daha kısa formatlar. Resim, müzik gibi genel olarak bilinçaltını tetikleyerek anlam kazanan türlerde nefis sonuçlar alırken roman, sinema gibi daha bilinci tetikleyen ve alametifarikası hikâye anlatıcılığı olan türlerde çok da bir şey göremiyoruz.</p>
<h3>“Yapay zekânın fayda sağlayacak taraflarını geliştirip hayatımızı nasıl kolaylaştırırız, bunları öğrenmemiz gerekiyor.</h3>
<p><strong>Bir kolonya markası bütün ambalajlarını yapay zekâ kullanarak tasarlamış. ‘’Zamandan çok kazandık ve maliyeti çok az’’ tarzında yaklaşımları var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Zaten şu aşamada yapay zekâ sadece bu işlere yarayacak. Günün sonunda bir şirketin, markanın verimliliğe bakması lazım. Her ne kadar sosyal sorumluluk, sürdürülebilirlik önemli olsa da şirketlerin birincil dertleri bunlar değil. Şirketlerin var oluş amacı kârlılığını ve verimliliğini artırmak. Günün sonunda ambalaj kısmını düşünürsek, şirket ne kadar kârlılıkla iş yaptığına ve verimliliğinin ne kadar yüksek olduğuna bakar ve o verimliliği yapay zekâ üzerinden artırabilecekse tabii ki çoğu marka bu yöntemi tercih eder. Verimli olmadığı halde bir işi insanlarla çözmenin şirketlerin sosyal sorumluluk projesi olacağı günler gelir mi, bilemem ama bu güzel bir bilim kurgu romanı konusu olabilir.</p>
<p><strong>Yapay zekâ içerikleri oluştururken telifli görseller kullanmak nasıl sonuçlar doğurabilir? Telifli bir görsel yapay zekâdan çıktıktan sonra hâlâ telif hakkına sahip olabilir mi?</strong></p>
<p>Tabii. Bu ihtimali hep göz önünde bulundurmak lazım. Mesela ben marka olsam içerisinde başka bir marka adı veya görseli bulunan içerikleri paylaşmazdım. Dava açsalar üç aşağı beş yukarı haklılar. Tabii bu mevzuat için şu an kesin kurallar ve açıklamalar yok ama herhangi bir durumda çok hızlı çözülür gibi görünüyor. 1-2 yıl içerisinde kim neyi nasıl kullanmalı gibi bilgiler netlik ve resmiyet kazanır. Dediğim gibi, yolun çok başındayız.</p>
<p><strong>Reklamcılık sektöründe en başarılı bulduğunuz yapay zekâ çalışmaları nelerdir?</strong></p>
<p>Şu anlık yok. Birkaç marka görsellerini sadece yapay zekâyla oluşturacağını duyuruyor ve bence bu mantıklı değil. Yapay zekâ ile görsel yapacaksanız bunun bir fonksiyonu olmalı. Sadece biz yapay zekâ kullanarak içerik hazırlıyoruz demek yeterli ya da yaratımcı değil. Asıl, biz yapay zekâ kullanarak işimizi şu noktaya getiriyoruz diyebilmek gerekiyor. Sanat alanında çok iyi işler olsa da şahsen ben yapay zekâ kullanılan iyi bir reklam projesine pek denk gelemedim.</p>
<p><strong>Sanatsal alanda aklınızda kalan örnek varsa bizimle paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Botto Project adlı bir Instagram hesabı var. Her gün bir sanatçının eserlerindeki konsept ile yapay zekâ görselleri oluşturup paylaşıyor. Bunun gibi belli konseptlerle devam eden projeleri çok beğeniyorum. Türkiye’de de Bager Akbay’ın yapmış olduğu işler beğendiklerim arasında. Robot şair Deniz Yılmaz vardı. Yanılmıyorsam Türkiye’de ilk yapay zekâ kullanılan proje. Kabaca şöyleydi; Bager, Türkçe bir sürü metni, özellikle de şiiri alıp yapay zekâya veriyor ve Posta Gazetesi şiir ekine şiirler hazırlıyordu. Amacı da yapay zekâya o şiir sayfasında yayınlanabilecek kadar “iyi” bir şiir yazdırmak. Çok güzel bir işti. Herhalde bu çalışmanın 8-10 yılı olduğunu söyleyebiliriz. Refik Anadol da çok başarılı bir diğer isim, onun çalışmalarını da çok beğeniyorum. Reklam için şimdilik aynı şeyleri söylemek pek mümkün değil.</p>
<p><strong>Sizce reklam sektöründeki yapay zekâ çalışmaları sanat kısmındaki çalışmalardan etkilenip benzer yönde gelişebilir mi?</strong></p>
<p>Ben iyi işler çıkacağına inanıyorum fakat şunu atlamamak lazım, dünya olarak zorlayıcı bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla markalar da biraz daha şu mantıkla ilerliyor; ekonomik kriz var, maksimum fayda sağlayacak şeyleri yapmam lazım. Bu anlamda daha temel ihtiyaçlar ön plana çıkıyor. Global ekonomik kriz geçene kadar çok iyi işler çıkacağını düşünmüyorum. Tabii ki iyi işler gelecektir fakat buna markaların da hazır olması gerekir, sadece reklamcılarla olacak bir iş değil.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3119" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1.jpg" alt="" width="1200" height="627" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1-200x105.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1-300x157.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1-400x209.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1-600x314.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1-768x401.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1-800x418.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1-1024x535.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/robot-sanatci-bottonun-nft-eseri-11-milyon-dolara-satildi-kA3Cb7kU-1.jpg 1200w" sizes="(max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /></p>
<p><strong>İnsanlar bir süre sonra her içeriğin yapay zekâ ile oluşturulmasından dolayı yabancılaşma yaşayabilir mi? Metni ve görseli yapay zekâ yaptığında işin ruhunun kaybedildiği düşünülebilir mi?</strong></p>
<p>Instagram ve Twitter’da yerli bir sanal influencer var ve onunla iletişime geçtiğinizde kendisinin bir dijital insan olduğunu söylüyor. Bu kendisini dijital insan olarak konumlandıran bir yazılım aslında. Her ne kadar bir kod olsa da kendini bir “insan” olarak görüyor. Bu örnekler artacak, bu konular sıklıkla konuşulacak. İnsan nedir sorusu popülaritesini hiç yitirmiyor zaten. Günün sonunda şu aşamaya gelecek olma ihtimalimiz var; çok satan kitapların yarısının yapay zekâ tarafından yazıldığı ve Cannes’da büyük senaryo ödülü alan film senaristinin yapay zekâ olduğu bir dünya. Fakat bu büyük değişimi bir anda yaşamayacağımız için bunun büyük bir yabancılaşma etkisi yaratacağını sanmıyorum. Çünkü ne olacaksa gözümüzün önünde olacak.</p>
<p>Siborg Manifestosu 1982’de yazıldı. Kabaca şöyle söylüyor; kontak lensi (yahut herhangi bir geliştiriciyi) taktığında vücudun dönüşüme uğrar ve bir “siborg”a dönüşürsün. Ampute birinin kullandığı yapay kol ya da omuriliğe takılan parça sayesinde koşmaya devam edilebilen insanlar. Bu insanları rahatsız ediyor mu?</p>
<p>Sonuç olarak her şey gözümüzün önünde gerçekleşeceği için bir yabancılaşma getireceğini düşünmüyorum. Yapay zekânın fayda sağlayacak taraflarını geliştirip hayatımızı nasıl kolaylaştırırız, bunları öğrenmemiz gerekiyor. Trafik kazalarını azaltma şansı nedir mesela? Biraz böyle bakmak lazım. İçinde yaşadığımız dünya maalesef insanın refahını önceliklendirmediği için bu şekilde bir akış olacak mı, sanmıyorum ama en iyisini umut etmek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/hakan-karakurt-anlatiyor-yapay-zeka-ve-sanat/">Hakan Karakurt Anlatıyor: Yapay Zekâ ve Sanat</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/hakan-karakurt-anlatiyor-yapay-zeka-ve-sanat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadıköy’ün Gizli Hazinesi: Süreyya Operası</title>
		<link>https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Aug 2024 09:30:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kadıköy]]></category>
		<category><![CDATA[opera]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Süreyya Operası]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3105</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Seda Akbulut Bazı yerler vardır, bakmadan önünden geçip gidersiniz. Süreyya Operası da öyle yerlerdendir. İstanbul Kadıköy’de General Asım Gündüz Caddesi üzerinde yer alır. Kadıköy meydanından on dakikalık yürüyüşle ulaşılması kolaydır. Nostaljik bir yolculuk deneyimi için ise Moda Tramvayı’nın Bahariye Durağı tercih edilir. Etrafa sorduğunuzda alacağınız en kolay yol tarifi “Meydandan yukarı doğru yürüyün, boğa heykelini  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/">Kadıköy’ün Gizli Hazinesi: Süreyya Operası</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Seda Akbulut</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Bazı yerler vardır, bakmadan önünden geçip gidersiniz. Süreyya Operası da öyle yerlerdendir. İstanbul Kadıköy’de General Asım Gündüz Caddesi üzerinde yer alır. Kadıköy meydanından on dakikalık yürüyüşle ulaşılması kolaydır. Nostaljik bir yolculuk deneyimi için ise Moda Tramvayı’nın Bahariye Durağı tercih edilir. Etrafa sorduğunuzda alacağınız en kolay yol tarifi “Meydandan yukarı doğru yürüyün, boğa heykelini görünce sağa dönün biraz ilerleyince solda kalan ihtişamlı bina” şeklinde olacaktır. Ben de aynı bu şekilde katıldığım bir opera deneyimimi sizlere aktarmak istedim.</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3108 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-scaled.jpg" alt="" width="283" height="378" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-1152x1536.jpg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-1200x1600.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-1536x2048.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00003-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 283px) 100vw, 283px" />Öyleyse Süreyya Operası’nın doğuş hikâyesinden bahsedelim. Süreyya İlmen’in Kadıköy’e eşi benzeri olmayan bir tiyatro ve sinema binası yapma hayâli 1900 yılında Viyana’da seyrettiği bir opera ile doğuyor. Kaleme aldığı anılarında o günü şöyle anlatır;</p>
<p><strong>“O akşam Viyana Operası’nın sahnesi açıldığı zaman bulutlar arasından görülen güzel bir mehtap ile karşılaşmıştık. Bulutlar üzerinde birçok melek uçuşuyordu, bazıları da süzülerek yere iniyorlar ve tekrar uçuşarak bulutlara çıkıyorlardı. Bu manzarayı en önce İstanbul’da, benim tiyatromda halka göstermek arzusuna o zamanlardan beri kavuşmak istiyordum.”</strong></p>
<p>Bu arzuyla 1923 yılında Süreyya Operası’nın temelleri atılır. Süreyya Operası binası Avrupa kentlerindeki tiyatro ve opera binalarını aratmayacak güzellikte bir yapı. Görünüm itibari ile Bahariye Caddesi’nin hengâmesinde en sade, ben buradayım diye bağırmayan lâkin davetkâr mekânı desek yeridir.</p>
<p>Kapıdan girer girmez bizleri fuaye salonu karşılıyor. Salona adım attığınız anda kendinizi zaman tünelinde yolculuk yapmaya başlamış hissedebilirsiniz. Bu kısım Paris’teki Champs Elysee Tiyatrosu’ndan esinlenerek yapılmış. Fuayelerden iki taraflı merdivenlerle çıkılan binanın ikinci katında hâli hazırda açık olmayan bir kafe mevcut. Salonun sağ ve sol kısımlarında oyunu beklerken dinlenmek üzere oturma grupları ve fuayenin var olan geniş alanını daha da geniş gösteren büyük aynalar mevcut. Oyuna girerken montumuzu, ceketimizi vermek üzere ücretsiz hizmet sunan bir vestiyer de var. Süreyya Operası için oldukça önemli isimlerden birisi olan Suzan Lütfullah’ın da büstünü görmek mümkün. Suzan Lütfullah Süreyya Opereti Topluluğu’nun primadonnası olarak anılırdı. Süreyya Opereti Topluluğu Süreyya Operasında oynamak üzere oyuncu yetiştiren bir topluluktu.</p>
<p>Sahne kapıları genellikle oyuna on beş dakika kala açılıyor ve davetliler içeriye alınıyor. Sahneden içeri girdiğinizde fuaye salonunun sadece fragman olduğunu, asıl ihtişamın burada olduğunu anlıyoruz. Duvarlardaki figürlü rölyefleri, tavanlarındaki freskler ve yaldızlı kartonpiyerleri ile misafirlerine tam bir estetik tatmin yaşatıyor. Seyirci kapasitesi 570 kişilik olan bu salondaki oyunları balkondan izleme şansınız da mevcut. 1. ve 2. kat balkonlarının da biletleri ana salondan alacağınız biletler ile aynı fiyatta olacak. Sahnenin bu kısmında Alman mimari yapısı tercih edilmiş. Duvarlarındaki resimler Naci Kalmukoğlu’na, yapının cephesinde ve sahne portal çevresinde yer alan kabartma heykeller heykeltıraş İhsan Özsoy’a ait. Koltuklar, halılar ve avizeler 2003’te gerçekleşen restorasyon çalışmalarında özel olarak burası için yaptırılıp, üretilmiş. Bina eski olunca havalandırma konusu da bir soru işareti oluyor tabii ama hiç merak etmeyin yapılan restorasyon çalışmalarında bu konunun da üzerinden durulmuş ve eski haline zarar verilmeden havalandırma sistemi kurulmuş.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3110 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-scaled.jpg" alt="" width="318" height="238" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-1536x1152.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/image00004-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 318px) 100vw, 318px" />Bilet fiyatlarından bahsedecek olursak fiyatlar 35 ila 60 lira arasında değişiklik gösterebiliyor. Öğrenci, öğretmen, 65 yaş üstü için indirimli bilet imkânlarından yararlanılabiliyor.</p>
<p>Süreyya Operası her sene ekim ayı başında yayımlanan yıllık temsil programına göre kapılarını sanatseverlere açıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze miras kalan bu güzel binanın sanat kokan havasını solumak isteyenler için, www. sureyyaoperasi.kadikoy.bel.tr adresinden etkinlik takvimine ve detaylı bilgiye ulaşmak mümkün.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/">Kadıköy’ün Gizli Hazinesi: Süreyya Operası</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/kadikoyun-gizli-hazinesi-sureyya-operasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batıkan Köse ile Senaryo ve Metin Yazarlığı</title>
		<link>https://contextdergi.com/gercege-bakmiyorum-ekrandaki-hikayelerden-ilham-aliyorum/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/gercege-bakmiyorum-ekrandaki-hikayelerden-ilham-aliyorum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Aug 2024 09:15:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Batıkan Köse]]></category>
		<category><![CDATA[BKM]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[senaryo]]></category>
		<category><![CDATA[skeç]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3096</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Bilge Arslan , Elif Su Yevsükof Sektörün dizi ve tiyatro alanlarında faaliyet gösteren Batıkan Köse, iki alan arasındaki farklılıklara ve sürecin nasıl ilerlediğine değindi. Meslekte istikrarın önemine vurgu yapan Köse, ancak istikrarlı olabilenlerin işi sürdürebileceğini belirtti. Sektöre giriş sürecini anlatan Batıkan Köse bu süreçte yaşadıklarını ona kattıklarını anlatıyor. Batıkan Köse kimdir? Bize biraz kendinizden bahseder  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gercege-bakmiyorum-ekrandaki-hikayelerden-ilham-aliyorum/">Batıkan Köse ile Senaryo ve Metin Yazarlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Bilge Arslan , Elif Su Yevsükof</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Sektörün dizi ve tiyatro alanlarında faaliyet gösteren Batıkan Köse, iki alan arasındaki farklılıklara ve sürecin nasıl ilerlediğine değindi. Meslekte istikrarın önemine vurgu yapan Köse, ancak istikrarlı olabilenlerin işi sürdürebileceğini belirtti. Sektöre giriş sürecini anlatan Batıkan Köse bu süreçte yaşadıklarını ona kattıklarını anlatıyor.</span></p></blockquote>
<p><strong>Batıkan Köse kimdir? Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p>İstanbul doğumlu bir yazar ve senaristim. Genelde hikâye anlatıyorum ve neredeyse her alanda çalıştım. Ben bu işlere biraz genç yaşta başladım. 2014 yılında İletişim Yayınları’ndan kitabım çıktı. Sonrasında ise bir edebiyatçı olarak yazarlığa başladım, 2017 yılında ikinci kitabım çıktı. Bu kitaplardan sonra beni BKM’den bir arkadaş aradı. Skeç yazıp yazamayacağımı sordu. Ben de yazarım dedim. 3 tane skeç yazdım ve yazdığım skeçler oynandı. Daha sonra orada bulunan yetkili biri bana sen bize gel dedi ve bu şekilde skeç yazmaya başladım. 2018’den beri skeç yazıyorum ve başlangıcım bu şekilde oldu. Batıkan Köse kimdir sorusunun cevabı şu an tam olarak budur.</p>
<p>Arada senaryo yazıyorum, bazen ise bir kitabın diziye uyarlanması gibi uluslararası işler oluyor ve onlara tretman yazıyorum. Film geliştirme atölyelerine katılıyorum ve animasyonla uğraşıyorum. Yaptığımız animasyonları festivallere gönderiyoruz. Kısaca şu an yazının her alanında bulunuyorum.</p>
<p><strong>Animasyonun sadece yazım tarafında mısınız?</strong></p>
<p>Hayır, sadece yazım tarafında değilim aynı zamanda animasyonu da çiziyorum. Yazma, çizme ve çekim gibi işler yapıyorum. Radyo, Sinema ve Televizyon mezunuyum bu yüzden sanatın her alanında bulundum. Kendimce çizgi filmler, küçük felsefi animasyonlar yapıyorum. Böyle şeyler yapmayı seviyorum fakat pandemi döneminde biraz saldım. Öncesinde de çiziyordum ama ben bunu paylaşayım havasında değildim. Bu konuda biraz eski kafalıyım. Instagram’a geç girdim, TikTok’u hiç anlamadım ki hâlâ anlamıyorum. Gerçekten keşfet kısmına basmaya korkuyorum. Bu yüzden sadece 2-3 arkadaş takip ediyorum ama şu sıralar sıkıldıkça düzenli paylaşımlarda ve üretimlerde bulunuyorum. Ayrıca yayımlamadığım çok fazla içeriğim var. Ben ürettiklerimi hemen yayımlamam.</p>
<p><strong>İlk hikâyenizi ne zaman, kime okuttunuz? Tepkisi ne oldu, acımasız mıydı?</strong></p>
<p>Yazdıklarımı ilk ağabeyim okuyor, her zaman o okur. Tabii bir ağabey acımasızlığı da gerekiyor, bence dost acı söyleyemiyor. Senaryo, öykü gibi hangi konuda olursa olsun yazı meselesinde ağabeyime çok güveniyorum. Ağabeyimden ve birkaç arkadaşımdan fikir almaya çalışırım ama genellikle aldığım bu fikirleri hiç uygulamam. Böyle bir huyum var aslında, sormayı, fikir almayı, danışmayı çok severim ama uygulamam. İlk profesyonel anlamda öykümü yazdığımda hatırladığım güzel olmuş dedi ama havalara uçmadık, ne güzel öykü demedik. Bunların hepsi yavaş yavaş oldu.</p>
<p><strong>O zaman da hep yazıyordunuz. Belki de o yüzden bir şaşırma olmamıştır.</strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3099 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles.jpg" alt="" width="353" height="198" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/the-beatles.jpg 1280w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" />Ben yazdıklarımı liseden beri dergilere gönderiyordum fakat sonuç almam 4-5 seneyi buldu, tam da üniversite yıllarıma denk geldi. Sonra ise dergiler gönder bir bakalım demeye başladı. Bana büyüklerim hep önce öykülerden başlanır sonra kitap yazılır, bunlar yavaş yavaş yapılır derlerdi. Ben ise beklemek istemediğimi ve kitap yazacağımı söyledim çünkü sürekli olarak yaşımız geçiyor düşüncesindeydim. Yine The Beatles’tan örnek vereceğim, adamlar 22 yaşında dünyayı fethetmiş, biz neden 30-40 yaşını bekliyorduk? Bana saçma geliyordu. Bu yüzden direkt olarak bir kitap yazdım ve İletişim Yayınları’na gönderdim. Editör bana, “İlginç ya bunlar, gönder sen” dedi ve bu şekilde böyle bir yola girdim. Hiç yavaş yavaş yükseleyim gibi bir duruma girmedim, kitabı direkt yazıp gönderdim. Bence insan böyle olmalı.</p>
<h4> “Bir skeç yazarken genellikle canımızı sıkan sorunlara yöneliyoruz. Bazen bu konularda o kadar skeç yazıyoruz ki fikirler tükeniyor.”</h4>
<p><strong>Yazdığınız ilk skeç neydi ve nasıl sonuçlandı? Bir skeç yaratma süreci nasıl işliyor?</strong></p>
<p>Yazdığım ilk skeç Durdurucular’dı. 2018-2019 olması gerek tam tarihi hatırlamıyorum. Yazarken üzerine çok fazla düşündüm. Beşiktaş’tan karşıya geçmeye çalışırken sürekli durdurmaya çalışan anketçiler, parfüm satanlar var ya onlarla dalga geçen bir skeçti.</p>
<p>Bir skeci yaratırken ilk olarak toplantı yapıyoruz ve Bir skeci yaratırken ilk olarak toplantı yapıyoruz ve f i kir alışverişinde bulunuyoruz. Biz ne anlatalım, canımızı ne sıkıyor gibi sorunlara yöneliyoruz. Bazen canımızı sıkan konularda çok fazla skeç yazdığımız için konular tükenmiş oluyor. Biz de bu durumlarda parodi, dizi ve TikTok videolarından yola çıkarak bir şeyler yapıyoruz. Bunlara yöneliyoruz ve buna bir hikâye yazalım, karakter koyalım diyoruz. İlk önce 10 sayfa bir şey yazıyoruz ve ortaya saçıyoruz artık ne çıkarsa diye. Sonra arkadaşlar onu şakalıyor. Yani genelde yazılar tek yazılmıyor, oynayanlar ve biz bir şeyler ekliyoruz. Beş altı kişi kolektif bir çalışma oluyor.</p>
<p><strong>Çalışmalarınızda ilham kaynağınız ne oluyor? İlham aldığınız yazarlar oluyor mu?</strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3100 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1.png" alt="" width="203" height="195" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-200x192.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-300x288.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-400x384.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-600x576.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-768x737.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-800x768.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-1024x983.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-1200x1152.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1-1536x1474.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-1.png 1563w" sizes="(max-width: 203px) 100vw, 203px" />Çizgi filmlerden çok fazla ilham alıyorum. Özellikle Cartoon Network‘ü ve Nickelodeon’ı çok seviyorum. Fox Kids’te geriye dönüp baktığım çizgi filmler oluyor ve onları arşivlemeyi çok seviyorum. Regular Show’u çok seviyorum, Seinfeld’ten aldıklarım var. Ben gerçeğe çok bakmıyorum, ekranda ki hikâyelerden ilham alıyorum. Haber beni çok fazla beslemiyor ve haber izlemeyi çok sevmiyorum. Karikatürler daha çok ilgimi çekiyor, özellikle Umut Sarıkaya karikatürleri. Zihnimi çalıştıran içerikler beni besliyor ama sosyal medya beslemiyor. Yabancıları dinlemeyi çok seviyorum özellikle ilk defa tanıştığım birini dinlemeyi çok seviyorum. İnsanlar ilk defa tanıştıklarında daha fazla şey anlatıyor, birden içlerini döküyorlar. Sormuyorum ama her şeyi anlatıyor, ‘bana bunu kimse yapamaz’ diyor. Belki dostuna, ailesine anlatmayacağı konuları anlatıyor.</p>
<p><strong>Yaratıcı ekipte yer alıyorsunuz. Diğer ekiplerle olan koordinasyonu nasıl sağlıyorsunuz? Diğer birimlerle iletişiminiz ve koordinasyon süreci nasıl ilerliyor?</strong></p>
<p>Skeçleri üç dört kişi yazıyoruz ve gruba atıyoruz. Sonrasında okuma yapılıyor. Okuma esnasında yeni espriler ekleniyor veya çıkarılan kısımlar oluyor, bize revize geliyor. Sonra iki kere prova revizesi oluyor ve skeç son hâlini almış şekilde oynanıyor. Aslında skeç oynanana kadar sürekli yazıyoruz. Skeç 7 günde gerçekleşen bir olay ama dizi ve filmlerde süreç bu şekilde işlemiyor. Dizilerde bize bir tretman yazıyorum, onaylanıyor veya onaylanmıyor. Sonra senaryoya geçiyorum, bu senaryoya revize geliyor. Senaryo okunması için oyunculara gidiyor, yine bir revize geliyor veya yapımcı istemiyor ve sahne tekrar değişiyor. Çekilene kadar veya çekim esnasında yeni revizeler gelmeye devam ediyor ve ek çekimler yapılıyor. Bu 7-8 haftalık bir süreci kapsıyor.</p>
<p>Dizide olan benzer şey ise okuma revizesi. Oyuncu ben bunu okumam, yönetmen ben bunu çekmem diyor yani böyle şeyler olabiliyor. Mesela bu konuşmayı evin içine alalım, iki sahneyi birleştirelim gibi ekonomik çözümler üretiliyor. Genellikle dizi ve filmlerde estetikten çok ekonomik revizeler geliyor. Skeç veya seyirciye yönelik içeriklere daha komik, dinamik olsun gibi estetik bakış açılı eleştiriler geliyor.</p>
<p><strong>Yazdığınız ancak TV’de oynanması zor olduğu için ya da başka herhangi bir sebepten dolayı oynanamayan skeçleriniz/senaryolarınız oluyor mu? Bu durum size nasıl hissettiriyor?</strong></p>
<p>Bazen skeçler sansüre uğruyor veya kanal kesiyor. Bazen kendi içimizde espriyi yumuşatıyoruz, otosansür var. Film ve dizilerde zaten direkt otosansür Bazen skeçler sansüre uğruyor veya kanal kesiyor. Bazen kendi içimizde espriyi yumuşatıyoruz, otosansür var. Film ve dizilerde zaten direkt otosansür var çünkü yazamayacağımız konular oluyor. Başımıza çok büyük şeyler gelmedi. Bazen komik olmayan içerikte yayımlanmıyor, buna sansür denmez bu estetik bir tercih. Şu an spesifik olarak hatırlamıyorum ama yazdıklarımın 1-2 kere yayımlanmadığı oldu.</p>
<h4> “Dizi ve filmlere estetik revizelerden ziyade ekonomik revizeler geliyor.”</h4>
<p><strong>Anlatmaktan/ bahsetmekten çok hoşlandığınız bir durum veya şehir var mı?</strong></p>
<p>İlişkiler etrafında dönen konuları anlatmayı çok seviyorum, Woody Allen filmlerinde olduğu gibi. İki tarafında çekingen olduğu Türk dizileri gibi değil, Annie Hall gibi. İki tarafın olduğu, gerçeğe yakın ama esprili kısımların abartılı anlatıldığı içerikleri anlatmayı seviyorum. Bir de kişinin bürokrasi karşısındaki saftirik hâllerini yazmayı çok seviyorum. Şehir olarak ise genellikle İstanbul’u kullanmayı seviyorum çünkü ortam bana kaoslu geliyor. Bu yüzden hikâye için çok müsait bir yer. Özetle sorunuzun cevabı İstanbul ve ilişkiler hakkında yazmak.</p>
<p><strong>Bu durum karakterlerin devinimsel anlatımında ve dönüşümünde sizi nasıl etkiliyor? Hikâyenin başlangıcından bitiş aşamasına kadar giden yolda herhangi bir kalıp kullanıyor musunuz?</strong></p>
<p>Yazdıklarım bazen yazım sürecinde değişiyor. Ben kelimelerle oynamayı sevdiğim için belli bir olay örgüsüyle yola çıkmayı çok fazla sevmiyorum ki çıkınca da pek beğenilmiyor zaten. Mesela bu karakter şöyle olsun diyorum ama olmuyor, yapamıyorum ve karakter bambaşka bir laf diyor ama bunu neye göre belirliyorum bilmiyorum. Bazen bir diyalog akışı yazıyorum ama bana çok tek düze geliyor ve diyalogları bozarken bir anda hikâyeyi değiştirmiş oluyorum, hiç planlamadığım başka bir şey ortaya çıkıyor.</p>
<p>Mesela geçen gün ölü evi ziyareti ile ilgili bir yazı yazdım ve bu birden komediye dönüştü, nasıl olduğunu anlamadım. Aslında bunu yazarken ciddi bir şey olmasını umuyordum ama konu farklı bir yere evirildi. Yazının içerisindeki çocuk, cenazede helva verilir ya onu kafaya taktı, misafir terliğinin büyük olmasıyla dalga geçti. Yazdığım birden yayımlayamayacağım bir şeye dönüştü.</p>
<h4>“Genç ve yazı işlerine girmek isteyen birinin elinde ilk önce bitmiş bir iş olması lazım. Yarım olan şeyler hiçbir anlam ifade etmiyor.”</h4>
<p><strong>Tıkandığınız noktada neler yapıyorsunuz?</strong></p>
<p>Aslında biz zaten bir iki sene önce tıkandık. Ben çok fazla tek başıma yazmadım, tek yazdığım skeç 7-8’i geçmiyor. Ben genelde fikir, espri ve ortak çalışmalarda çok fazla olurum. Çekim günü Cumartesi oluyor ve biz Pazartesi yine bir şey yazıyoruz. Cumartesi bitmiş, son revizeler yapılmış, Pazartesi yazmam gereken bomboş bir sayfa daha var ve işte o zaman algıları açıyoruz. Otobüse binerken dikkat kesiliyorum ve ne olur bu hafta bir şey olsun, bir gaf yapsın demeye başlıyorum. Zaten herkes gaf yaptığı için buna çok müsait bir coğrafyadayız ve bu bizi besliyor.</p>
<p>TikTok’tan beslenen çok fazla arkadaşım var ama ben onlara çok bakamıyorum, korkuyorum. Ben ne zaman keşfet kısmına baksam bir dayı çıkıyor, algoritma nasıl işliyor bilmiyorum. Aynı dayı değil, her seferinde farklı bir dayı. Ben bunlara gülmüyorum, bana çok ürpertici geliyor. Korkmaktansa ürpertici bulmak sanırım daha doğru bir tanım olabilir. Ben orayı yanlışlıkla girdiğiniz dev bir sirk gibi görüyorum, her şey var.</p>
<p><strong>Birçok skeç yazıyorsunuz. Peki bu süreçte hayal dünyanızı genişletmenize katkı sağlayan olaylar veya başka şeyler var mı?</strong></p>
<p>Düzenli olarak çizgi filmler izlerim, eski bölümleri takip ederim. Günde 1-2 saat çizgi film izlemeyi seviyorum ve onlardan çok besleniyorum. Dizi olarak ise Big Bang Theory gibi daha eskilere dönük diziler izliyorum. BBC’nin komedi skeç seri vardı, onları izlerdim. Böyle içeriklerden besleniyorum zaten ‘ben ana haberden besleniyorum’ diyen yoktur.</p>
<p><strong>Yazar olarak yazar olmak isteyen birine, tecrübelerinize dayanarak neler önerebilirsiniz?</strong></p>
<p>Bu soru bana çok fazla geliyor ve neredeyse her hafta Instagram’dan buna uzun bir yanıt veriyorum. Aslında yanıt çok kısa ve belli ama cevabı verirken uzatıyorum ki önemsediğim belli olsun. ‘Kendi sevdiğin şeyi yapmak’ belki çok klişe bir yanıt ama ben kendi sevdiğim şeyi yaptım. Çok okudum, baktım. Dinlemeyeceğin, okumayacağın şeyin üzerinde 10 saat harcamazsın. Ben kendi öykümü yazarken okumam söylenen yazarları çok sevmemiştim. Benim sevdiğim yazarlar daha ayrıksı, okullarda okutulmayan yazarlar. Yazılarım biraz daha onlara benzer mesela taklit etmek bence çok güzel bir şey. Bu ne yapıyor? diye taklit ederken yol seveceğin bir süreç oluyor. Mesela bir Yusuf Atılgan paragrafını alalım, ben yazsaydım ne çıkarırdım veya ne eklerdim diye düşünüyorum. Bir insanın sesini bulmasında biraz idollerinde yardımı oluyor ama sürece de çok kapılmamak lazım.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3102 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/9130874863666.jpg" alt="" width="282" height="282" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/9130874863666-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/9130874863666-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/9130874863666-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/9130874863666-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/9130874863666.jpg 375w" sizes="(max-width: 282px) 100vw, 282px" />Ben skeç yazdığımda hiç skeç izlememiştim, sadece ben neye gülüyorum diye düşündüm. Sonradan ortama girince neyin tutup tutmadığını gördüm. İşin teknik kısmında ne kadar araştırmacı yanın olması gerekiyorsa, işe aşkla bağlanmak kısmında ise biraz bodoslama dalmak gerekiyor ve ben cidden bodoslama daldım. Oturup yazıyorum, okuyorum ve dergiye gönderiyorum, dergide çıkan kalitelere bakıyorum. Genç ve yazı işlerine girmek isteyen birinin elinde ilk önce bitmiş bir iş olması lazım. Yarım olan şeyler hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir de söz konusu dergiler mi onu bilmek gerekiyor. Edebiyat, popüler kültür dergileri bunlara biraz bıktırırcasına mail atmak lazım. Kendimizi kapadığımız zaman evlerimizde kimse bizi fark etmiyor. İnsanın biraz dışa açık olması gerekiyor ama üretim sürecinde de bir o kadar kapalı olması lazım. İnsan güçlenene kadar kozasını çok yıpratmamalı çünkü gurur kırıcı şeylerde oluyor. Mutlaka çalışmak lazım, ben ilk kitabımı yazarken sürekli yazıp çizdim. İçerisinde 20 öykü vardı ve ben bu öyküleri yazana kadar kötü olan 100 tane öykü yazdım. Bu yüzden çalışmak çok önemli. Sevdiğim şeyleri yapmaktan kastım sırf tutar diye bir şey yazmak değil, kendi güldüğünüz şeyleri yazmak. Ben bir yazımı dergiye göndermeden önce 50 kere okuyorum ve cidden okumak gerekiyor. The Beatles’tan Paul McCartney’nin bir sözü var. Kendisi John Lennon’la gece yarısı bir otelde şarkı yazıyorlar ama hiç not ve ses kaydı almıyorlar. “Sabah uyandığımızda ya unutursak?” diye düşünüyorlar ama sonra diyorlar ki, “Sabah unuttuğumuz şarkıyı zaten biz yazmayalım.”</p>
<p><strong>“Keşke biri bana bundan bahsetmiş olsaydı!” dediğiniz ve sonradan fark ettiğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p>Sanırım her gün oluyor bazen açık bir gerçeği çok fazla düşünerek bulmak zorunda kalıyorum. Hiç unutamadığım bir olay var. İlk senaryolarımda Oscar alan filmleri izleyip incelemeye, senaryo yapısını çıkarmaya çalışıyordum. Sonra bir arkadaşım bana bunun Amerika’da kitapları var dedi. Aslında bunların şablonları varmış. Bir sene boyunca filmleri izleyerek dakika dakika şablon çıkarmıştım meğer bunun formülü kurslarda öğretiliyormuş. Bu bana bazen senaristlerin, yazarlarında şablonlara bakabileceğini öğretti. Sorunuza teknik konuların dışında cevap vermem gerekirse insan ilişkileri cevabını verebilirim. Çünkü hâlâ keşke önceden bilseydim dediğim şeyler, küçük bilgiler ve terimler öğreniyorum. Gerçi biz romanları da hayata dair küçük bilgiler edinmek için okuyoruz. Mesela hep, Dostoyevski okuyun, Kafka okuyun derler. Ben küçük insan ilişkilerini, insan kurnazlığını daha erken yaşta anlamak için onları okumamız gerektiğini düşünüyorum. Bence bu da önemli bir şey çünkü o kitabı okuyunca A-B karakterinin başına gelenleri, küçük insan kurnazlıklarını öğrenip bunlarla karşılaştığımızda ne yapmamız gerektiğini öğreniyoruz.</p>
<p><strong>Çok yönlüsünüz. Müzik de yapıyorsunuz, enstrümantal parçalarınız da var. Söz yazıyor musunuz, yazı yazmak ve şarkı sözü yazmak arasındaki farklar neler?</strong></p>
<p>Ben müziğe lisede başladım, gitar çalmak için çok heveslendim. Abim o dönem bateri çalmaya başlayacaktı. Birlikte harçlıklarımızı biriktirip gitar ve bateri aldık. Amacım kendi şarkılarımı yazıp yayımlamaktı. Yaptıklarımı Souncloud’da yayımlıyordum, The Beatles’a takıntılıydım. Abim ve ben ‘All You Need Is Love’ ve ‘Peace’ gibi kavramları benimsedik. The Beatles’ı müzik ve insanlığa bakış açısı olarak ele aldık ve o bizi biraz şekillendirdi. Ben zaten öykü, sinema ve müzik olarak ayrı düşünemiyorum, bence biriyle uğraşmak diye bir şey yok. Birine ulaştığınız zaman diğeri de geliyor. Film yapıyorum müziğini de yapayım gibi. Öykü yazarken sıkıldığımda müzik çalarım, müzikten sıkılırsam resim yaparım. Öğrencilik yıllarımda stok müzik arıyorduk, 2014 yılında üniversiteye başladım. Bu dönemde telifsiz müzik çok azdı. Ben bunu yaparım dedim ve bu şekilde yola çıktım. MIDI klavyem vardı ve 50 müzik yaptım. Hüzünlü, coşkulu, romantik akla gelebilecek her türde yaptım ve bunları Soundcloud’a attım. Soundcloud’un limitini o kadar çok aştım ki müzikleri azaltmak zorunda kaldım. Arkadaşlarıma filmlerinde kullanmaları için müzikler göndermeye başladım ve enstrümantal müzikte ilk çıkış noktam bu oldu. Bazen söz yazıp yayımlamadığım içeriklerde oluyordu. Dediğim gibi çıkış noktam arkadaşlarıma yardım olsun diye başlamamla oldu ve sonra kendim kullanmaya başladım. Müzik çalışmalarımı nasıl konumlandırdığıma gelince de onları bir öykü olarak düşünüyorum. Bazen bir öykü yazarken aklıma bir müzik geliyor veya tam tersi oluyor yani ikisini iç içe yürütüyorum.</p>
<p><strong>BKM gibi bir Kültür Merkezi içerisinde yapılan çalışmalar nasıl yürüyor, yazarlar için nasıl alanlar mevcut?</strong></p>
<p>Bence alanında tek yer. Biri komedyen olmak, skeç yazmak istiyorsa uğraması gereken yer tam orası. Yol üstündeki kervansaray gibi bir yer, oradan çıkmayan birini tanımıyorum. Herkes orada bir kere stand-up yapmıştır ki bana bile yaptırdılar. Sahneye çıkmak istemeseniz bile sizi bir on dakika çıkartıyorlar ve onu mutlaka yaşamak gerekiyor. Herkesin kendi uzmanlığının olduğu, mutlaka uğranması gereken bir yer. Farklı departmanların uyumu beni çok şaşırtıyor. Mesela benzinlikte geçen bir skeç yazmıştım, bir gecede kartondan hazırlanan bir benzinlik geldi. İşte orada onların da yaratıcılığı var, skeci alıp hemen karakter bunu giysin, makyaj bu yapılsın diye yönlendiriyorlar. Çok iyi bir makyaj ve sanat ekibi var, bir anda dekorlar değişiyor. Ben bir skeç yazmıştım, içinde uzay var ve iki dakika sonra ise Graham Bell’in telefonu icat ettiği sahne geliyor. Bir anda bir masa, eski telefonlara dair dekorlar geldi ve bunu nereden bulduklarını bilmiyorum. O tiyatro ortamında bir yazar olarak yazdığın her şeyin gerçekleştiğini görüyorsun ve o bakımdan büyülü bir yer. Mesela sigara-kahve aralarına çıkılıyor. Bu esnada bir komedyen sana akşam yapacağı espriyi soruyor veya sen yazdığın skeci anlatıyorsun. Sürekli farklı mecralarda olan insanların fikir alışverişinde bulunduğu, güzel dostlukların geliştiği lunapark gibi bir yer. Bunları yaparken insanları parasını da kazandığı benzersiz bir ortam. Böyle bir sirkülasyonun olduğu başka bir yer var mı emin değilim. Her dönem yeni insanlar geliyor adeta bir kervansaray gibi.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3103" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2.png" alt="" width="1920" height="1080" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-200x113.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-400x225.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-600x338.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-768x432.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-800x450.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-1024x576.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-1200x675.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2-1536x864.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Ekran-Goruntusu-2.png 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<h4>“Bu meslekte istikrarlı olunması gerekiyor. Çünkü bizde iyi-kötü olanlar değil istikrarlı olanlar işi sürdürüyor.”</h4>
<p><strong>BKM Mutfak ile çalışma süreci size neler kattı?</strong></p>
<p>Televizyona göre düşünmeyi, kolektif çalışmayı öğrendim. Çünkü ben yazarlıktan geliyordum ve edebiyatta masaya oturup tek başınıza bir şeyler yazıyorsunuz. Burada ise oyuncusu, sanat ekibi vs. ile televizyonda yayımlanabilecek, komik olacak, seyirciyi sıkmayacak bir içerik yazmanız lazım ve bu bana yazma konusunda çok şey kattı. Tabii televizyon olduğu için otosansür var. Yaş kitlesi daha büyük ve çocuğuyla izlemeye gelenler olabiliyor. O noktada insan biraz aile babası gibi düşünmeye başlıyor. Bazen kendimi o ayara alıyorum ama kendim için bir şey yazacağım zaman bütün bu ayarları kapatıyorum. Yazarın aklında farklı kişilikler oluşuyor ve BKM de benim başıma gerçekten başka bir anakart taktı. Skeç yazma ve çabuk düşünme yeteneğim gelişti.</p>
<p><strong>BKM Mutfak ekibi içerisinde yazarlar ne gibi sorumluluklara sahip? Dikkat edilmesi gereken ne gibi unsurlar yer alıyor?</strong></p>
<p>Biz genellikle sorun yaşamadık. Zaten çok fazla elemeden geçtiğimiz için karşımıza kötü insan çıkmadı. Yeni gelen biri bile bize çok uzak biri olmuyor, bu alanda kendinden söz ettirmiş biri oluyor. Zamanla yarışıyoruz. Biri 3 saat yazdıktan sonra bayrağı başka birine veriyor ve bu maraton koşusu gibi devam ediyor. Diyelim ki bir espri bulunamadı, başka biri o konuda iyiyse o buluyor. Bu anlamda birbirimizi tamamlamamız gerekiyor.</p>
<p><strong>BKM’nin yazarlardan ne gibi beklentileri var? BKM’de yazarlık dışında başka görevler üstleniyor musunuz?</strong></p>
<p>Bir kere komik olması gerekiyor. Ayrıca en önem verilen konu istikrarlı olunması çünkü bizde iyi-kötü olanlar değil istikrarlı olanlar işi sürdürüyor. Burası ‘Ben bu hafta yazamadım’ cümlesini kaldıran bir iş değil. İnsan ilişkileri iyi olmak zorunda çünkü mizah da kapris kaldırmıyor. Kendim böyle birine hiç rastlamadım ama çok kaprisli biri bu alanda hayatını çok sürdüremez. Yazarlardan beklenti komik, istikrarlı ve revizelere açık olması. Revizesiz bir şeyi ne edebiyatta ne skeçte ne de BKM özelinde gördüm.</p>
<p><strong>Şu anki projeleriniz nelerdir?</strong></p>
<p>Şu an Eser Yenenler’in YouTube kanalı EYS TV’de içerik hazırlama, içeriğe uygun konuklarla ilgili bilgiler hazırlama işini yürütüyorum. İşimiz yine mizah ama bu sefer dijital bir hikâye anlatıcılığı var. Bugüne kadar yaptıklarımızdan ayrı, skeçten gelme bir ekip olarak bu sefer dijital hikâye anlatıcılığında dijital mizahın sınırlarını zorluyorum. İşlerimizi daha da görselleştirmeye, dijitale taşımaya karar verdik. Bizi ana akımdan tanıyan insanlara biz böyle bir şey yapıyoruz dedik. EYS TV’de içeriklerimizi izleyebilirler. Ayrıca başrolünde Çağatay Ulusoy’un yer aldığı, yapımcılığını Ay Yapım’ın üstlendiği Now TV’de yayımlanacak Gaddar dizisinin de senaristliğini üstlendim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gercege-bakmiyorum-ekrandaki-hikayelerden-ilham-aliyorum/">Batıkan Köse ile Senaryo ve Metin Yazarlığı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/gercege-bakmiyorum-ekrandaki-hikayelerden-ilham-aliyorum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Can Uğur Anlatıyor: Gazetecilik Sektöründe Merak Edilenler</title>
		<link>https://contextdergi.com/can-ugur-anlatiyor-gazetecilik-sektorunde-merak-edilenler/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/can-ugur-anlatiyor-gazetecilik-sektorunde-merak-edilenler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2024 12:52:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[can uğur]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[gazeteci]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[muhabir]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3086</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Eren Kurt Cumhuriyet Gazetesi Haber Müdürü Can Uğur haber odalarındaki görev paylaşımından günümüz gazetecilik ekosistemine sektöre girmek isteyenler için merak edilenleri yanıtladı. Can Bey öncelikle merhaba. Bize “Ben yazacağım, gazeteci olacağım.” Diye karar verdiğiniz süreçten başlamak isterim. Tabii. İstanbul Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bitirdim. O dönem siyasetle ilgilendiğim için gazetecilik kavramına, yazma eylemine  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/can-ugur-anlatiyor-gazetecilik-sektorunde-merak-edilenler/">Can Uğur Anlatıyor: Gazetecilik Sektöründe Merak Edilenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Eren Kurt</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Cumhuriyet Gazetesi Haber Müdürü Can Uğur haber odalarındaki görev paylaşımından günümüz gazetecilik ekosistemine sektöre girmek isteyenler için merak edilenleri yanıtladı.</span></p></blockquote>
<p><strong>Can Bey öncelikle merhaba. Bize “Ben yazacağım, gazeteci olacağım.” Diye karar verdiğiniz süreçten başlamak isterim.</strong></p>
<p>Tabii. İstanbul Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bitirdim. O dönem siyasetle ilgilendiğim için gazetecilik kavramına, yazma eylemine çok yabancı değildim. Sürekli okuyor ve yazıyordum. İdol olarak benimsediğim isimler de vardı. Uğur Mumcu, İlhan Selçuk bu isimlerin başında. Onların yazılarını okurken gazeteci olmaya çok mu uzağız diye düşünürdüm. Daha sonra Birgün gazetesi ile tanışma fırsatım oldu, gazete o zamanlar yeni kurulmuştu. Gazeteyi politik olarak da gazetecilik, habercilik anlamında da beğendiğim için sürekli okuyordum. Yazarlarıyla okulumuzda yapılan bir etkinlik sırasında tanışma fırsatı buldum ve beni gazeteye davet ettiler. Birgün gazetesinin kapısından ilk kez içeri girdiğimde o kadar etkilenmiştim ki bir daha oradan çıkamadım. Benim için gazetecilik bu şekilde başladı.</p>
<p>Ben işin zanaat kısmının çok önemli olduğunu düşünenlerdenim ve gazetecilik sadece motivasyonla yapılabilecek bir iş değil. Her alanda olduğu gibi büyük bir çalışma ve disiplin gerekiyor. Öğrenilir olan her şey bir disiplinle var edilip, çalışmayla ilerletilebilir. Motivasyonla her zaman olamaz, ülkenin hâli ve kişisel durumlarımız bunu etkileyebilir ama zaten motivasyon işin bence yüzde yirmilik kısmı. Sonuç olarak bu mesleğin hem kurumsal hem pratik bir tarafı var.</p>
<p><strong>Gazetecilik alanında akademik anlamda genel olarak etik tartışmalar ve basın tarihi çalışmaları rağbet görüyor. Ancak gazeteciliğin hakikat, gerçek gibi kavramlar üzerinden felsefi bir anlatısı da var. Bu anlatı Türkiye’de politik durumla da oldukça iç içe. Bu anlamda dengeyi nasıl kuruyorsunuz?</strong></p>
<p>Gazeteciliğin teknik yönleri çok önemli. Mesela ben alaylı olduğum için haber yazım teknikleri konusunda çok ahkâm kesebilecek durumda değilim. Mesleğe ilk başladığımda ise hem okullu hem alaylı olmamam benim için bir handikaptı. Siyaset okumuş olmam içinde bulunduğum disipline farklı bir disiplinle bakmama olanak sağlıyor ve yararları oluyor. Etik kısım çok önemli ve etik dediğimiz şey ise ideolojik siyasetten bağımsız değil. Günlük hayatta yaptığımız en basit eylem bile politik bir durumun yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Siyaset bilimi okuduğum için bir haberde konunun arka planını ve etik tartışmayı görebiliyorum. Bunları fark edebildiğim için o habere bakışım değişiyor. Çünkü arka planı gördüğünüz için olayı yavan bir şekilde vermek yerine, olayın arkasındaki ideolojik yansımaları görebiliyorsunuz. Bu ise habere bakışınızı değiştiriyor. Mesela bir eylem yapılıyor ve polis müdahale ediyor diyelim. Siz bu haberi 5N1K kuralına göre yazıyorsunuz. Habercilik anlamında hiçbir problem yok ama siz bu insanların anayasal olarak toplanma hakkı olduğunu biliyorsunuz. Aslında anayasal hakkın engellenmesinden ortaya çıkan bir gasp var ve insanların hakkını talep etme durumu var. Olayın arka planında bir engellenme ve engellenme sonucunda olan olay var. Böyle baktığınızda olayın ideolojik arka planını görebiliyorsunuz.</p>
<p>İdeolojik olarak bunları anlattığınız takdirde ise başka bir haber ortaya çıkar. Bence gazetecinin biraz olayların arka planına odaklanması gerekiyor. Olguyu net biçimde çekebilirseniz haberi zenginleştirirsiniz.</p>
<p><strong>Birgün gazetesinden sonra Cumhuriyet serüveniniz başlıyor ve haber müdürü oluyorsunuz. Haber müdürü teknik olarak ne iş yapar?</strong></p>
<p>Haber müdürlüğü işin en mutfak kısmı olarak değerlendirilebilir. Haber merkezleri ve bu merkezlere bağlı çalışan muhabirler var. Genellikle herkesin haber alanları var. Haftanın ilk günü masaya oturuyoruz ve ben notlar almış oluyorum. Geçen hafta bu olmuş veya 1 Mayıs yaklaşıyor gibi bir gündemim var. Bu gündemlerle ilgili o alana dair çalışan arkadaşlara “bunu sen yapabilir misin” diye soruyorum. Bence burada en önemli konu bir haber müdürü olarak muhabiri çalıştırabilmek. Aslında biraz teknik direktör gibi düşünmek lazım, siz on numara oynayan birini sol beke koyarsanız takıma yararı olmaz. Haberin baş yaratıcısı da muhabir olduğu için onun özelliklerini bilmek, onun hangi alanda daha iyi haber yapabileceğinin eleştirisini yapmak son derece önemli. Bunu yapabildiğiniz zaman muhabirden verim alıyorsunuz, bu yüzden toplantı yapıldığı zaman onları alanlarına göre dağıtıyorum. Bunun dışında muhabirlerin kendi çalıştıkları özel dosyalar var, bu dosyalar haberin unsurları eksik olduğu için haberleştirilemeyen dosyalar. Mesela devam haberi yapılacaktır ama ulaşılması gereken birine ulaşılamamıştır, bu durumda haberi bekletirsiniz. Muhabirler yapacakları devam haberlerini ve işleri sırayla anlatır. Kendi adıma muhabir bir hafta içerisinde saydığı işlerin yüzden yetmişini yapmışsa iyi bir muhabirdir. Birkaç tane haber çıkarmıştır ve bu haberlerden biri ülkenin gündemini belirlemiştir, bir sorunu ortaya çıkarmıştır. Bir muhabir bunu sağlayabiliyorsa bu da çok önemli.</p>
<h4>“Muhabir bir hafta içerisinde saydığı işlerin yüzden yetmişini yapmışsa iyi bir muhabirdir. Birkaç tane haber çıkarmıştır ve bu haberlerden biri ülkenin gündemini belirlemiştir, bir sorunu ortaya çıkarmıştır.”</h4>
<p>Bir de muhabiri dürtmek, çalıştırmak dediğimiz bir tabir vardır. Muhabir bazen işin içine çok fazla girdiği zaman haberin yan unsurlarını gözden kaçırabiliyor. Burada ise devreye biz giriyoruz ve muhabiri asiste ediyoruz. Mesela farklı dönemde iki yürüyüş olmuştur, biri hilafet yürüyüşü biri de kadınların 8 Mart’ta yaptığı gece yürüyüşü gibi. Bir yürüyüşe izin verilirken diğeri yasaklandı ve bu habere hangi açıdan bakılması gerektiğiyle ilgili insan hakları haberleri yapan muhabirlerimizle konuşuyoruz. Bu haberler birleştirilebilir mi veya bunların arka planında ne var gibi sorulara cevap arıyoruz. Yani farklı alanlarda, muhabirin göremeyeceği alanları muhabirin önüne sunabiliyoruz. Burada en temel koşul muhabirin haber anlamında disipline edilmesidir. Disipline edilmiş bir muhabir, haber müdürünün istediği bir şeydir. Ayrıca muhabiri moral anlamında düştüğü durumlarda motive etmek, haberlerini parlatmak gerekebilir. Gazetecilikte haber parlatma dediğimiz şey haberin içindeki küçük detaylarda gizlidir. O detayı öne çıkarırsak haber bambaşka bir yere gidebilir. Bu sayede haberin temeli değişir ve haber bambaşka bir yere gider. Muhabirden gelen haberi direkt okuyan haber müdürünün işi ise muhabirin gözden kaçırdığı detayı alıp haberin ana ögesi haline getirebilir. Dediğim gibi elinizde olan muhabiri iyi kullanmak, iyi analiz etmek ve gerektiği yerde zorlamak önemlidir. Gelen ajans metinlerini muhabire düzelttirmekten bahsetmiyorum. Bazı haber müdürleri bunu neden ben yapayım diye düşünüyor ama sen o işlerle uğraşırsan, muhabir kendi özel haberine yoğunlaşır ve çok daha güzel bir haber çıkarabilir. Ben burada on dakikalık bir haberi düzeltmeyi tercih ederim, ben haberi düzelteyim sen daha iyi bir haber yap.</p>
<p>Burada insan yönetimi dediğimiz şey devreye giriyor. Kendi adıma söylersem muhabirle hiyerarşik bir ilişki kurma taraftarı değilim. Tabii ki kurumsal hiyerarşi sağlamak lazım yoksa iş yaptıramazsınız ama arkadaş gibi olmak lazım. Çünkü gazetecilik 9-6 yapılacak bir iş değil ve bunu bürokratik bir mekanizmaya indirgediğiniz zaman işin tadı kaçar.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3091" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv.png" alt="" width="1280" height="720" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-200x113.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-400x225.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-600x338.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-768x432.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-800x450.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-1024x576.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv-1200x675.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/cumhuriyet-tv.png 1280w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<h4>“Gazetecilik 9-6 yapılacak bir iş değil ve bunu bürokratik bir mekanizmaya indirgediğiniz zaman işin tadı kaçar.”</h4>
<p><strong>Haber müdürü, hiyerarşinin neresinde bulunuyor? Bir yayın toplantısında kimlerden sorumludur?</strong></p>
<p>Teknik olarak söyleyeyim haber müdürü, muhabirin üstüdür. Bir de genel yayın yönetmeni ve yazı işleri müdürü vardır. Yazı işleri müdürü editörlerden sorumludur. Müdürler arasında hiyerarşik bir ilişki yoktur. Haber müdürü ise genel yayın yönetmenine bağlıdır. Yazı işleri ile ilişkimiz şöyledir; haberin sayfada görülmesinden, mizanpajına onlar yaptığı için yazı işleri müdürüne haber anlatılır. Yazı işleri ve editörler neyi nereye alacaklarına karar verir, haber müdürü buna karışmaz. Haber müdürü bu haber çok güzel, büyük görürseniz iyi olur diyebilir ama karar yazı işlerine aittir. Mutfak işi bizde yani. Haber müdürü muhabirleri yönlendirir. Ürünü çıkartıp verirsin onlarsa ya alır ya almaz. Fakat fiili olarak söylüyorum, haberin büyüklüğü, küçüklüğü, sağı, solu, ıvırı, zıvırı gibi durumlarda haber müdürü müdahale edebilir.</p>
<p><strong>Haber yayımlarken sizi sınırlayan unsurlar var mı, karar mekanizması bu anlamda nasıl işliyor?</strong></p>
<p>Her gazetenin kendine ait yayın ilkeleri ve kuralları vardır. Yayın ilkeleri sizin anayasanızdır. Nasıl yaşadığınız ülkede anayasaya aykırı hareket etmek suçsa, gazetecilik anlamında da yayın ilkelerine riayet etmek durumundasınız. Habercilik anlamında ayrımcı, ötekileştirici, cinsiyetçi, pornografik haberler yapmamamız gerekir. Yayın ilkeleri dışında genel gazetecilik ilkelerine de uymamız gerekir. Kendi adıma söylemem gerekirse kadın cinayeti, çocuk istismarı gibi durumlarda üstün yararlılık ilkesini gözeterek haber yapıyoruz. Çocuk, konum itibarıyla hiyerarşik olarak yetişkine kıyasla daha aşağıda olduğu için onun haklarını korumak zorundasınız. Tabii bunun haberin ana olgusunu yok etmeden yapılması lazım. Fakat yine söylüyorum olgu ana meseledir ve siz pozitif ayrımcılık yapacağım diye yalan haber yapamazsınız. Haberin objektif olması lazım.</p>
<h4>“Gazetecilik kurumsal olarak gelişemedi, bireysel olarak gelişti. Sosyal medya da bunu biraz etkiledi. İletişim biraz da imajdır ve kurumlar imaj çağına çok ayak uyduramadı.”</h4>
<p><strong>Yapay zekâya çok kısa değinmek istiyorum. Yapay zekâ ile ilgili çok fazla yazı görmeye başladık. Sizce yapay zekâ gazetecilik üzerinde nasıl bir etki bırakacak?</strong></p>
<p>Yapay zekânın gazeteciliği bitireceğini düşünmüyorum. Sonuç olarak tarihsel olarak makine kırıcılar değiliz ve kendimizi teknolojiyle uyumlu hâle getirmek durumundayız. Ben Türkiye’de yapay zekâ konularının çok geriden geldiğini düşünüyorum. Bakıldığı zaman yapay zekâ tabanlı çalışan kaç internet sitesi veya kurum var ki? Yapay zekâyı kaba bir eksene sıkıştırırsak hata etmiş oluruz. İşimizi elimizden almayacak ama biçimin değişmesini sağlayacak.</p>
<p>Kapitalizmin ilk çıktığı dönemlerde özellikle buharlı makinelerin keşfiyle birlikte o dönemin sol hareketleri makine kırıcılık yapmışlardı. Tarihsel olarak baktığımız zaman ise makinelerin, insanların işlerini ellerinden almadıklarını gördük.</p>
<p>Ben yapay zekâyı çok geç keşfettim. Biz gazeteciliğe ilk başladığımız zamanlarda bu konu çok tartışılıyordu. Yapay zekâ hayatımıza belki 2-3 yıl önce girdi ama bu işle ilgilenen insanlar bunun çok önceden beri konuşulduğunu biliyor. Bu alanda çok değerli işler yapılıyor, biz hep kendimizi kalıplara sıkıştırdık. Düşünün matbaa teknolojisi geliştiği zaman gazetecilerin işi elinden alındı mı, hayır. Gazetecilik bir hikâye anlatma biçimi ve bu hikâyeler mağara resimlerinden, bugün geldiğimiz noktaya kadar hep anlatıldı. Bundan sonra da anlatılacak, çünkü herkesin bir hikâyesi var ve gazetecilik bir hikâye anlatma biçimi. Biz de bunu yaparken neden yapay zekâdan yararlanmayalım, teknolojiyle kavga etmenin bir anlamı yok. Ben bu anlamda yapay zekânın gazeteciliği olumlu ilerletebileceğini düşünüyorum ama bunun bir de ama kısmı var. Kapitalist sistemde, mülkiyet ve sahiplik ilişkisinin bu kadar kesin olduğu yerlerde yapay zekâ elbette bu durumdan etkilenecektir. Burada demokratik bir işleyiş ve teknolojik modelleme olmazsa işte o zaman yapay zekâ hayatımızı zindana çevirebilir.</p>
<p>Teknolojik düzeyde manipülasyonun ne kadar ileri gidebileceğini ve sosyal mecralarda yalan haberin ne kadar hızlı yayıldığını görüyoruz. Mülkiyet ve ezen-ezilen ilişkisinin bu kadar yoğun olduğu bir sistem içinde yapay zekâ da bundan etkilenecektir. Teknolojinin kimin tarafından kullanıldığı burada önemli bir mesele. Bizim yapmamız gereken bu ilişkileri demokratikleştirmek ve herkesin ulaşabileceği kanallar açmak. Mesleki ve etik kodları yapay zekâ ile uyumlu hâle getirmemiz lazım. İnternet haberciliği diye bir alan var ama burada hâlâ etik, meslek ilkeleri yok. Basılı medyaya koyduğumuz normlar internete uymuyor ama bunun üzerine düşünmek istemiyoruz.</p>
<p><strong>Biçimsel olarak değişiklik gösterecek dediniz. Orada kullandığınız biçimsel ifadesini biraz daha açabilir misiniz?</strong></p>
<p>Örneğin bir muhabirin otuz dakikada yazdığı bir haberi yapay zekâ iki dakikadan daha az bir sürede yazabiliyor. Tabii ki yanlışlıklar oluyor ama senin daha uzun sürede yazdığını o daha hızlı yazıyor ve sen kalan vakitte haberde bir sorun varsa onu düzeltmeye çalışıyorsun. Sonuç olarak ise beş dakika içinde bir haber ortaya çıkıyor. Editöryal olarak müdahale etmen gereken haberler çok vaktini alabiliyor. Haber çok önemli değil ama müdahale edilmesi gerekiyor, burada devreye ChatGPT girebilir.</p>
<p>Çok hızlı hareket etmen gerektiği zamanlarda ise yine yapay zekâ ve ses teknolojileri yardımcı oluyor. Örneğin gazetede kullanacağın bir fotoğraf için bile yapay zekâdan hızlıca yardım alabiliyorsun, bu yönden işimiz kolaylaştı. Fakat işin demokratikleşme kısmı var. Ben her şeyi yapay zekâya yaptırabilirim diye bütün editörleri işten atayım demek olmaz. Burada kurallar koymamız gerekiyor. Bu meselenin bambaşka bir boyutu ve bunu inkâr edemeyiz. Yaşadığımız sistemi dikkate almadan, yapay zekâyı sadece sorunlarımızı çözecekmiş gibi ele almayı doğru bulmuyorum. İkisi arasında bir denge kurmamız lazım.</p>
<p>Ayrıca meslek olarak baktığımız zaman yıllardır ipleri elinde tutan tipler var ve bunlar her şeyi tekeline almış. Bir şeylerin artık değişmesi lazım, bunları hiç mi konuşmayacağız? Aradan kaç yıl geçmiş, Ay’a gidilmiş, devrim niteliğinde şeyler olmuş ama bunlarda hâlâ aynı kodlar. Ondan sonra ise Z kuşağı dediğimiz insanların mizah malzemesi oluyorsun.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3092 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi.png" alt="" width="349" height="349" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-600x599.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-768x767.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi-800x799.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/dergi.png 869w" sizes="(max-width: 349px) 100vw, 349px" />Türkiye’de okurun medyaya güveni kırılmış durumda. Bu güven ortamı tekrar nasıl sağlanabilir?</strong></p>
<p>Burada iğneyi biraz kendimize batıralım. Tırnak içinde yandaş medya dediğimiz, sadece iktidarın bülteni gibi çalışan bir medya türü çıktı. Tarihin her döneminde iktidarlar borazanlığını yapacaklarını birini isterler. Bizim dönemimizde ise bu biraz daha çirkinleşti ve kabalaştı.</p>
<p>Ben bir gazeteciyim bu yüzden biri politik görüşüme yakın dahi olsa benim iktidarım olmayacak. O gelse onu da eleştireceğim, işim bu. Bir tabir vardır, birilerinin bir yerlerde yazılmasını istemediği şeylere haber denir diye. Geriye kalanlar ise halkla ilişkiler çalışmasıdır. O yüzden biz iktidar kim olursa olsun söylememiz gerekeni söyleyeceğiz. Bu dönemde iktidar medyası dediğimiz medya iktidara iyilik yapmıyor aslında. Seviye düştü ve habercilik bir kaygı taşımadan yapılamıyor. Bunlar olurken biz de işin içindeydik belki kalemimizi satmadık ama o güven yitiminde de bir şey yapmadık. Popstar diye bir tür çıktı ve isimler ön plana çıkmaya başladı. Kurumlar, gazetecilerin öne çıkan isimler kadar öne çıkamadılar. Gazetecilik kurumsal olarak gelişemedi, bireysel olarak gelişti. Sosyal medya da bunu biraz etkiledi. İletişim biraz da imajdır ve kurumlar imaj çağına çok ayak uyduramadı. Ben bunu çok doğru bulmuyorum, gazetecinin ismi tabii ki olmalı ama bu toplumda bir konfor alanı yaratıyor. Gazeteci olayı direkt çözemez o olaya ışık tutar. Toplum ise olayı direkt gazetecinin aydınlatmasını istiyor. Ayrıca bir toplumda gazetecinin bu kadar ön plana çıkması, o toplumda bir şeylerin işlemediğini gösteriyor. Toplum geride dursun, hiçbir şeye karışmasın isteniyor.</p>
<p>Birkaç gazeteci televizyona çıkıyor ve kavga ediyor. Onların anlattıklarını dinliyorsun ve toplum zihinsel anlamda alıklaşıyor. Pasif bir toplumsal alan ortaya çıkıyor. Biz davalara gidiyoruz, yılmadık yazıyoruz ve hoşumuza gidiyor ama bence gazetecilik bu değil. Burada iktidarında suçu var ama topu iktidara atmak bana kolaycılık gibi geliyor. Evet bu dönemde olanları gördün, biliyorsun ama sen niye seçenek olmadın? Bu sadece iktidar kötü demekle olmuyor, bu tek başına yeterli değil. Bu tek başına bir konfor alanı yaratıyor ve bu çok tehlikeli.</p>
<p><strong>Biraz da Cumhuriyet TV’nin Youtube kanalından bahsedebilir miyiz?</strong></p>
<p>Ben Youtube kanalının haber müdürlüğünü de yapıyorum ve orayı büyütmek istiyoruz. Burası gelir modeli anlamında çok kârlı bir alan. Öte yandan ekipman ve benzeri şeyler çok daha kolay yönetilebiliyor, çok ergonomik bir alan. Biz Youtube hesabını biraz daha büyütmek istiyoruz, şu anda 400 bin abonemiz var. Bir milyona doğru gidiyoruz ve bu süreçte yeni işler yapacağız. Youtube’u tanımlamam gerekirse ne televizyon ne de internet. Televizyonla seviyeli bir birlikteliği var. Arkadaşlarımızın çoğu televizyon başlangıçlı. Gelir kaynağı olarak önemli bir kaynak ve insanlara ulaşma noktasında güzel bir mecra. Toplumumuz okuma anlamında biraz tembel, görsel açıdan biraz daha dikkatli. Bunun bilimsel yönleri de var. Göçebe bir toplum olduğumuz için ve bilgi de yerleşik olduğu için buna hiç ihtiyaç olmamış. Bir şeyi görüyorsun ve başka bir yere gidiyorsun. Anlık ve görsel olaylar daha kritik oluyor. O anlamda Youtube bu alanı dolduruyor. Yeni teknolojiyi yoğun şekilde kullanmaya ve daha fazla hikâye anlatmaya başlayacağız. Biz olayı konuşan yüzler olmaktan çıkararak hikâyeler anlatmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>Bu bölümden çok fazla mezun var. Ben de iletişim öğrencisiyim ve bu sektörde yer alacağız. Neleri farklı yapmalıyız?</strong></p>
<p>Ben dâhil kimsenin uzun uzadıya verdikleri tavsiyelere gazeteci arkadaşlarımın çok güvenmemesi lazım. Çünkü her insanın hikâyesi farklıdır ve biz bu hikâyelerin aslına bakıyoruz. Burada önemli olan yapmış olduğun ve yapmaya çalıştığın işi anlaman. Ne istediğini çok iyi anlaman lazım ve bunu soru sorarak, yanıt arayarak yapmak lazım. Çevreye bakıp mesela kendi adıma söylersem ben Can Uğur olmalıyım gibi bir düşünceye girmemek lazım. Çünkü her insanın ayrı bir hikâyesi var. Çünkü senin yapabildiklerin, yeteneklerin, yetersizliklerin başka birininkiyle aynı değil. O yüzden de aynı olmayan iki şeyi üst üste getirmeye çalıştığın zaman hatalı bir durum ortaya çıkıyor. Bireyin kendini işin merkezine koyup ne yapmak istediğine bakması lazım. Ana olay şu, bu meslek sevmeden yapılamaz. Aslında bütün söylediklerimin temel ana fi kri bu olabilir. Bu meslek 9-6 yapılacak bir iş değil, gecesi, gündüzü yok. Yıpranma payın var ve devlet bile bunu anladığı için yıpranma payı veriyor. Hikâye anlatmak, ezberlere takılı kalmamak lazım. Haber böyle yazılır gibi bir durum yok. Açın bakın eski haberlere bugün asla yazılmayacak şeyler, bugün yazılan haber farklıdır. Haber formatları değişecek buradaki öz de iyi hikâye. İyi hikâye, çatışma bulmak gerekir. Hikâyeniz hep bir çatışma üzerine kurulmalı. Kendini haklı-haksız ikiliklerinden kurtar. İki tane haklı veya haksız en güzel şeydir çünkü seni çatışmaya zorlar. Çatışma ögesini haberde hep kullan.</p>
<p><strong>Üniversiteden yeni mezun olmuş birisi Cumhuriyet Gazetesi ekibine nasıl katılabilir?</strong></p>
<p>Buraya tabii Skype başvuruları da oluyor ama bu biraz da network işi. Sevdiğimiz, referansına güvendiğimiz isimler oluyor. Bu arkadaşlarla çalışmak ve onları yetiştirmek istiyoruz. Yani gelip buraya başvurabilirler, mail ile çok olmuyor. Attığınız mailler boşlukta sallanıyor. Bu yüzden buraya gelin, gerekirse üç gün gelin. Bunu sadece burası için değil diğer gazeteler içinde söylüyorum. Gidin ve o işi istediğinizi gösterin. Bir yönetici için o işi istediğini göstermek çok kritik bir şeydir. Buraya gelip, aşağıda görüşmek istediğini söylersen ve kendini ifade edersen bu benim için bir kriterdir. İsteyen kişi geliyor, derdini anlatıyor ama diğeri istemiyor ki gelmiyor. Formel olarak ne yapılması gerektiğini soruyorsan, bizim staj başvurularımız oluyor. Özel veya devlet üniversitesi hiç fark etmiyor ve orada öğrenci arkadaşları çok zorlamıyoruz. Tabii staja gelen birini işi öğretmek için zorluyoruz. Bir de yapmayın dediğim bir durum olabilir. Bir gazeteye gidiyorsanız, oraya gerçekten bilerek gidin. Cumhuriyet gazetesinde hangi yazarı okuyorsunuz dediğimde yanıt veremeyen biri benim için eksidir. Gittiğin, gördüğün yere numaradan da olsa bak. Buraya geliyorsun ve gazeteciyi tanımıyorsun.</p>
<p>Mesela bazen gazetecilik öğrencileri staja geliyor ama gazete okumuyorum diyor. Gazetecilik öğrencisi nasıl gazete okumaz? Mesleki olarak bunu yapacaksan basılı gazete okumama lüksün yok, internetten de olsa okuman lazım. Gazete manşetlerine, gazetelerin siyasi çizgilerine bakın. Bunu kabul edin anlamında söylemiyorum ama gittiğiniz yerde bu sizin için bir artıdır. Bunları takip ediyorum, bunları etmiyorum gibi ifadeler sizi öne geçirir. Fakat dediğim gibi her şeyden önce gittiğin yeri tanıman lazım. Cumhuriyet’e geliyor ama yazılarını bilmiyor. O zaman biz seninle neden çalışalım. Senin yerine burayı daha iyi bilen biriyle çalışmak veya bilmese bile öğrenmek isteyen biriyle çalışmak isterim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/can-ugur-anlatiyor-gazetecilik-sektorunde-merak-edilenler/">Can Uğur Anlatıyor: Gazetecilik Sektöründe Merak Edilenler</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/can-ugur-anlatiyor-gazetecilik-sektorunde-merak-edilenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orhan Bursalı Modern Türkiye’nin Ardındaki Vizyonu Anlatıyor</title>
		<link>https://contextdergi.com/orhan-burasli-modern-turkiyenin-ardindaki-vizyonu-anlatiyor/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/orhan-burasli-modern-turkiyenin-ardindaki-vizyonu-anlatiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jul 2024 09:20:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel Gelişmeler]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[teknolojik gelişmeler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3069</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Fikriye Yılmaz, Sedat Erol  Selanik’te rasyonalist ve pozitivist etkilerle büyüyen Atatürk, her fırsatta bilim ve teknolojinin önemini vurguladı. Bir ülkenin ancak bu gelişmelerle ilerleyebileceğini düşünen Atatürk, bilimsel gelişmeyi destekleyecek çeşitli adımlar attı ve bilime dayalı bir Türkiye inşa etmeye çalıştı. Gazeteci ve yazar Orhan Bursalı, Atatürk’ün yaratmaya çalıştığı ülkeyi ve Türkiye’nin bilimde, teknolojide geldiği son  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/orhan-burasli-modern-turkiyenin-ardindaki-vizyonu-anlatiyor/">Orhan Bursalı Modern Türkiye’nin Ardındaki Vizyonu Anlatıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Fikriye Yılmaz, Sedat Erol </em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Selanik’te rasyonalist ve pozitivist etkilerle büyüyen Atatürk, her fırsatta bilim ve teknolojinin önemini vurguladı. Bir ülkenin ancak bu gelişmelerle ilerleyebileceğini düşünen Atatürk, bilimsel gelişmeyi destekleyecek çeşitli adımlar attı ve bilime dayalı bir Türkiye inşa etmeye çalıştı. Gazeteci ve yazar Orhan Bursalı, Atatürk’ün yaratmaya çalıştığı ülkeyi ve Türkiye’nin bilimde, teknolojide geldiği son noktayı anlattı.</span></p></blockquote>
<p><strong>Atatürk’ün rasyonalist ve pozitivist okumaları var, bilim ve teknolojiyi çok seviyor. Siz bu bakış açısı için bir şeyler söylemek ister misiniz?</strong></p>
<p>Atatürk Selanik’te doğdu ve orada çok farklı bir atmosfer vardı. İstanbul’a gelmeyen kitaplar, dergiler oraya geliyordu. Atatürk işte böyle bir atmosfer içinde büyüyor ve çok da meraklı biri olduğu için sürekli okuyor. Aynı zamanda çok iyi öğretmenleri olduğu için orada önemli kitaplarla karşılaşıyor, bilimle tanışıyor. Bu açıdan baktığımızda Atatürk’ün bir bilim ve vatan aşkı var. Ülkesini çok seviyor ve ülkesi zor durumda. Osmanlı İmparatorluğu dağılıyor, Avrupa’da yeni bir dünya kuruluyor. Bilim ise çok geride kalmış, Osmanlı’ya 1715’e kadar girmemiş. Osmanlı’nın o zamanki çöküşü Karlofça, Pasarofça antlaşmalarıyla başlıyor. Bu anlaşmalar yüzünden Osmanlı topraklarının bir kısmını parça parça Avrupa’ya devretmek zorunda kalıyor. O aşamada ise ordu nasıl ayakta kalacağını düşünmeye başlıyor çünkü karşılarındaki Avrupa orduları Osmanlı’yı sürekli yenilgiye uğratıyor. Karşı tarafın topu, tüfeği, anlayışı çok farklı ve Osmanlı’nın alışık olmadığı bir düzende. Çünkü orada bilim, teknoloji, düşünce devrimi olmuş ve çok önemli buluşlar patlamış. Avrupa’da yeni hayat ve kuruluş dönemi başlıyor. Osmanlı’nın da ilk düşüncesi “biz de orduyu buna göre düzenleyelim” oluyor. Osmanlı’nın o dönemdeki bir numaralı aydını olan İbrahim Müteferrika’nın neler yapılmasını gerektiğini tavsiye ettiği kitapları var.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3073 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-5.png" alt="" width="245" height="374" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-5-197x300.png 197w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-5-200x305.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-5-400x610.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/pngwing.com-5.png 472w" sizes="(max-width: 245px) 100vw, 245px" />Matematik, fen, top nasıl atılır bütün bunlar hakkında bir mühendishane kuruluyor. Teknoloji alınıyor ama arkasındaki bilimsel gerçeklerle bir ilişki kurulamıyor. Bilim insanınız olması gerekiyor ama Osmanlı’da doğru dürüst bilim insanı yok. Osmanlı’nın aydınlarına bakıyorsunuz o zamanki bilimsel gerçeklerle bildiğimiz, bilimsel devrimlerin temellerini atanlar diye okuduğumuz insanlar hakkında hiçbir bilgi yok. 1850’lerden sonra bir takım Osmanlı aydınları bu gerçeği görüyor ve yazıp çizmeye başlıyor. Atatürk aynı zamanda bunlarla büyüyor ve bilimin önemini farkına varıyor. Fransız devrimini okuyor ve oradaki fi kirleri anlamaya başlıyor. Bilimle tanışması ise giderek mükemmelleşiyor. Onları okudukça, büyümekte olan genç bir Avrupa uygarlığının hangi temeller üzerinde geliştiğini görüyor ve Osmanlı’da bunların hiçbirinin olmadığını fark ediyor. İşte bu yüzden bilim ve teknolojiyle bu kadar erken tanışıyor. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan önce eğitimin ve bilimin önemine vurgu yapan sözler söylüyor.</p>
<p>Sakarya Meydan Muharebesi’nden önce öğretmenlerle bir araya gelen Atatürk, orada bilimin önemi hakkında konuşmalar yapıyor. Savaş sırasında bile ülkenin ancak bilim temelinde yükseleceğini söylüyor. Aslında Atatürk’ün aklında yeni Türkiye’nin kuruluşu, Cumhuriyet düşünceleri o zamanlardan var. Bu işin imparatorlukla gitmeyeceğini çok erken fark ediyor ama bunu dile getirmiyor ve hepsinin zamanı gelince olacağını düşünüyor. Bilim ve eğitimin temelinde yükselecek Cumhuriyet fikri 1915’lerden sonra iyice şekilleniyor. Samsun’a çıkmadan önce, çıkarken aklında hep bu fikirler var. Yani Avrupa’daki yükselen devletlerin ve onların başarılarının temelini bir esinlenme olarak tasavvur edebiliriz. Yeni Türkiye’yi kurarken ise bunları temel araçlar olarak kabul ediyor.</p>
<h4> “Toplumu dönüştürmek en zor işlerden biri. Biz ise toplumu hâlâ dönüştürebilmiş değiliz ve bunun acısını çekiyoruz.”</h4>
<p><strong>Peki, kurulduktan sonra bu bilim ve teknolojik gelişmeleri engelleyen, bunun tamamını yansıtamamasındaki temel sebep sizce nedir?</strong></p>
<p>Teknoloji üretmek zor bir olay ve bunun için bilgi birikimi, atmosfer ve altyapı gerekiyor. Mesela Atatürk’ün en son devrimlerinden biri Darülfünun’dur. Atatürk bir üniversite kurmak için olgun koşulları beklemek zorunda kalıyor. Çünkü bir üniversite kurmak için önemli bir insan gücüne, değerlere, bilimi bilen ve üreten insanlara ihtiyaç var. Darülfünun’a ise hep bu gözle bakıyor ve inceliyor. Atatürk en son ziyaretinde hocalara yabancı bilim dergilerinde kaç makalelerinin yayımlandığını ve bunlara hangi bilim insanlarının atıf verdiğini soruyor. Aslında bu nasıl bir üniversite ve ülke yaratmak istediğinin en somut ifadesidir.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3074" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun.jpeg" alt="" width="1574" height="885" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-200x112.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-300x169.jpeg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-400x225.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-600x337.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-768x432.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-800x450.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-1024x576.jpeg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-1200x675.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun-1536x864.jpeg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/darAffuunun.jpeg 1574w" sizes="(max-width: 1574px) 100vw, 1574px" /></p>
<p><strong>Bugün bile akademide bunu bu kadar dert etmeyenler var. 100 yıl öncesinden bunu dert etmiş.</strong></p>
<p>Şüphesiz, çünkü durup dururken böyle bir şey olmayacağının kendisi de farkında. Bu sahip olduğunuz insan gücüyle ilgili bir durum. Atatürk’ün gençleri ülke dışına göndermesi, çeşitli bilim alanlarında üniversite eğitimi aldırması da bunu kanıtlıyor. Ülke böyle koşullar ve insanlar yaratma amacı taşıyor. En son el attığı üniversiteye gidip bu konuşmayı yaptıktan sonra, Darülfünun’u bir uzmana inceletiyor.</p>
<p>Avrupa’da, Amerika’da gerçekten iyi yetişmiş bilim insanları var. Çünkü bilimin temelleri oralarda 1500-1600’lere kadar gidiyor. 1600’lerde ilk üniversite olan Fransız akademisi kuruluyor ki İngiltere’de bulunan akademi de bambaşka bir atmosfer var. Dolayısıyla İsviçre’den kendi alanında çok otoriter biri getirtiliyor. Bu kişi bir yıl boyunca üniversiteyi inceliyor, raporlar sunuyor ve o raporlar doğrultusunda hareket ediyor. Tam o sırada Alman bilim adamları olayı patlak veriyor ve Türkiye içinde bulunduğu zor koşullara rağmen onların ülkeye getirilmesi için uğraşıyor. Üniversite onlarla birlikte şekillenmeye başlıyor, bir sürü hoca İstanbul Üniversitesi’nde görevlendiriliyor. Orada hatalar yapıldığını, bazı iyi değerlerin geride kaldığını söyleyen insanlar da var. Bu doğru olabilir ama önemli olan üniversitenin kurulması ve değerlerle hareket edilmesidir. Çünkü bunlar geleceğin bilim ve teknolojisini üreten bir neslini, kurumunu var etme çabasıdır.</p>
<p>Bilim ve teknolojiyi hemen üretemezsin. Bugün bile kurumlarımıza baktığımızda o kadar insan var ki. Şimdi ufak tefek önemli şeyler çıkıyor ama henüz büyük başarılara imza attığımızı söyleyemeyiz. İktidarın üniversitelere vurduğu darbe ve ideolojik yapılanma bilim insanlarını bezdirdi. Bilim ve teknoloji üretmek zor işlerden biridir ve büyük birikimler gerektirir. Atatürk bu konuda başarısız mı oldu, hayır. Gerekli koşulları yaratma konusunda başarılı oldu ve bunu görmek lazım.</p>
<p><strong>Millet mektepleri, halk evleri, köy enstitüleri gibi çabalar da bunu gösteriyor.</strong></p>
<p>Tabii. Onlar toplumu aydınlatma ve meraklı, akıllı gençlerimizi ortaya çıkarma yeridir. Halk evleri ve köy enstitüleri halk aydınlatılması için önemli yerler. Köy Enstitüleri ise bambaşka bir olay ve bunu onların dışında tutuyorum. Toplumda büyük bir yayın seferberliği başlıyor. Bunların hepsi tepeden olmak zorunda, devraldığınız nüfus Osmanlı İmparatorluğu’nun en geri nüfusu. Ermeniler, Yahudiler, Rumlar matbaayı bizden çok daha önce kuruyorlar ve çalışmalar yapıyorlar. Bizde ise Müteferrika’ya 1750’lerde izin çıkıyor ki o süreçte de sadece 20 kitap yayımlanıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda ve Avrupa’da basılan kitapları karşılaştırdığınızda bizde sayılan kitapları tek tek sayabilecek durumdayız. Böyle büyük bir gerilik söz konusu ve Müslüman toplum ancak Cumhuriyet döneminde, Avrupa’da patlayan bilimsel devrimin mantığıyla neler olduğuyla karşı karşıya kalıyor.</p>
<p>1800’lerin sonundan 1920’lere kadar tabii ki kitap basılıyor ama bunlar çok kısıtlı bir çevrede kalıyor. Osmanlı İmparatorluğu’nda okuma yazma bilenlerin oranı, Osmanlı paşalarının söylemlerine inanacak olursak yüzde bir bile değil. Cumhuriyetin aldığı okuma yazma oranı yüzden 10 olarak tahmin ediliyor. Türk alfabesine geçildiğinde bir gecede cahil kaldık deniyor ya millet zaten onu bilmiyor ki, milletin konuştuğu zaten Türkçe. Millet orada uygun diline kavuşuyor. Bunlar büyük devrimler ve toplumu dönüştürmek en zor işlerden biri. Aslında hâlâ dönüştürebilmiş değiliz ve bunun acısını çekiyoruz.</p>
<h4><strong> “Teknoloji üretmek zor bir olay ve bunun için bilgi birikimi, atmosfer ve altyapı gerekiyor.”</strong></h4>
<p><strong>Sizin Bilim ve Teknoloji Dergisi’nde yazdığınız, bilimsel gelişmeleri anlatan yazılar olduğunu biliyoruz. Bilim ve teknoloji haberciliği konusunda söylemek istediğiniz bir şey var mı?</strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3075 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/raw_cumhuriyetin-bilim-ve-teknoloji-dergisi.jpg" alt="" width="466" height="233" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/raw_cumhuriyetin-bilim-ve-teknoloji-dergisi-200x100.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/raw_cumhuriyetin-bilim-ve-teknoloji-dergisi-300x150.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/raw_cumhuriyetin-bilim-ve-teknoloji-dergisi-400x200.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/raw_cumhuriyetin-bilim-ve-teknoloji-dergisi-600x300.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/raw_cumhuriyetin-bilim-ve-teknoloji-dergisi.jpg 620w" sizes="(max-width: 466px) 100vw, 466px" />Aslında bu önemli ve ben bunu 40 yıldır yapıyorum. Daha önce Günaydın Gazetesi ve çeşitli yerlerde yayın konseyi üyeliğine kadar bir sürü alanda çalıştım. Fakat bir süre sonra magazin ve siyasi magazin diyebileceğimiz şeylerle uğraşmak istemediğimi fark ettim. O zamanlar bilime de biraz ilgim vardı bu yüzden siyaset bilimi okudum. Cumhuriyet Gazetesi’ne bilim dergisi çıkartalım fikriyle gittim. Cumhuriyet Bilim ve Teknoloji öyle doğdu ve tam 29 yıl oluyor. Hepsinin ciltleri Cumhuriyet Gazetesi’nin arşivinde ve portalında duruyor. Cumhuriyet daha sonra bunu kapattı ama bu önemli bir şeydi. Ben geriye doğru araştırmaya başladım ve Cumhuriyet Gazetesi’nin bilim anlatan köşeleri var. Gazete, Atatürk’ün bilimle ilgili mirasını devralmış ve popüler bilimi halka sevdirmeyi, duyurmayı, bilim iletişimi yapmayı gelenek haline getirmiş. Sonra ise bunu dergiye dönüştürdü, önemli bir nesil Cumhuriyet Gazetesi’nin Bilim ve Teknoloji dergisiyle büyüdü. Akademisyenlerin tartışma platformu oldu, önemli haberler ve gelişmeler orada duyuruldu. Cumhuriyet Gazetesi, Türkiye’nin yaptığı bilim politikaları konusunda bir platform olarak hizmet etti. Sonra devralan arkadaşlar dergiyi fazlalık olarak gördü ve çok maliyeti var diyerek kapattılar. Altı ay sonra Bilim ve Teknoloji Dergisi ortaya çıktı, bunun nedeni hem çalışanların hem dışarıdan dergiyi okuyanların bunu sürdürelim dayatmaları neticesinde oldu.</p>
<p>Ben hâlâ Cumhuriyet’in yazarıyım, dergi oradan koptu ve bir sürü kişinin desteğiyle yeniden yayımlanmaya başlandı. Tabii bedava verilen bir dergiyle para ile satılan bir derginin müşterileri farklıdır. Bir tanesini siz gazete aldığı için veriyorsunuz ve o da onunla birlikte alıyor, okuyor hatta onu sahipleniyor. Fakat parayla olunca özel olarak gidip alması, ücret ödemesi lazım. Biz dergide bütün bilimsel gelişmeleri izliyoruz, dünya haberleri ve bilim dergilerinden geniş bir tarama yapıyoruz. Bütün yerli ve yabancı gazetelerin bilim içeriklerini alıp duyurmaya çalışıyoruz. Yorum köşelerimiz var, bilim ve teknoloji politikalarını çok önemsiyoruz. Türk üniversitelerinin kalitesinin yükselmesi gerektiğinin üzerinde sıklıkla duruyoruz, çünkü geleceğimiz orada. Üniversitelerin niteliğinin yükselmesi, iyi öğrencilerin yetişmesi, bilim ve araştırmaya ağırlık verilmesi çok önemli. Çünkü ya üretici ya da tüketici olacaksınız. Türkiye tüketici bir ülke ve bütün zorluklarımızın kaynağında bu var, her şeyi tüketmek.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3076 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan.jpg" alt="" width="359" height="359" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan-1024x1024.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/gazete-orhan.jpg 1200w" sizes="(max-width: 359px) 100vw, 359px" />Bilgisayarıma geçen aylarda bir iki kablo gerekiyordu, piyasaya baktım ve sektörle ilgili her şey yabancı. En ufak kabloyu bile üreten yok, milyarlarca doları dışarı aktarıyoruz ve bu utanç verici. Türkiye’de hiçbir şirketin bilim politikası ve teknoloji üretimi, salt kâr amaçlı olan şirketlerin eline bırakılmamalı. Devletin fiili olarak üretim için desteklemesi, üretmesi lazım ama bunu yapan yok. Bir savunma sanayi var ama onun da temelleri 1980-1990’larda atıldı. Çıkarma gemisi yaptılar, onu da sahillere ve kentlere çektiler. Millet ona girebilmek için kuyruklar oluşturdu. İHA üreten çok şirketimiz, 4-5 tane çok iyi şeyler yapan şirketler var ama genellikle Bayraktar şirketini duyuyoruz. Türkiye’nin ihtiyacını karşılamaları noktasında bu güzel.</p>
<p>Bizim bilim dergisine geri dönecek olursak askeri alandaki başarıların hiçbiri sivil alanda ve teknoloji üretiminde başarılamadı. Savunma sanayi konusunda bir bilgi birikimi vardı ve o desteklendi ama sivil alana yönelik projeler desteklenmedi. Bilgisayar sektörü vs. her şey tamamen yabancıların elinde ve biz tüketiciyiz. İleri, yüksek teknolojilerde üretici olmazsanız, tüketici ve müşteri olursunuz ve biz çoğu alanda müşteri konumundayız. Türkiye’nin batışlarının hepsi üretici olmamanın bir sonucu. Telefon ve ileri teknoloji araçları kullanarak çağdaş olmak mümkün değil, onları üreten birikimi yaratarak üretici olabilirsiniz. Asıl önemli olan insanları burada tutmak yoksa hepimizin cebinde son model telefonlar var ve hepimiz bu telefonları 3-5 yılda değiştiriyoruz. Yabancı markalar, giyim vs. böyle bir toplum yaratıldı, tüketim toplumu pompalandı. Amerika kendini uçak sanayii ve savunma alanında geliştirdi. Askeri alanını büyütmek için milyarlarca dolar batırdı ve bunu yaparken gözünü bile kırpmadı. Yetenekli insanlar başarana kadar desteklendi ve aslında her şey böyle yaratılır.</p>
<h4><strong>“Türkiye son 20 yılda gerekli koşullara sahip olmasına rağmen katma değer yaratacak bir şey üretemedi.”</strong></h4>
<p><strong>Türkiye tüketim kısmında Amerika’ya benziyor gibi.</strong></p>
<p>Amerika’da hem üretim hem tüketim var. Dünya çapında çok iyi üniversiteleri ve beyinleri var. Orada hâlâ iyi buluşlar yapılıyor ve Nobeller orada. Biz ise küçük Amerika bile olamadık, Amerika’nın tüketicisi durumunda kaldık ki zorluklarımız buradan geliyor. İleri teknoloji ihracatınızda ileri teknolojinin payı çok önemli bir gösterge olarak kabul edilir ve dünyada hep onlara bakılır. Bu ülke ne üretmiş, ileri teknolojide payı nedir vb. Türkiye yüzde 3-3 buçuk arasında dolaşıp duruyor. Çin’in yüzde 30’larda, diğer ülkelere baktığımız zaman ise Polonya’nın bile yüzde 20’leri geçmiş durumda olduğunu görüyoruz. Çin’in yüzde 30’lara varmasının temel etkeni hâlâ ileri ülkelerin önemli teknoloji ürünlerini orada üretiyor olması. Bugün Vietnam’ın da bizden fazla ihracatı vardır, teknoloji oraya kayıyor. Hızla kayarken kendi insanlarını ve üretimini de beraber gerçekleştiriyorlar, onu kuruyorlar. Çin 400 bin mühendisini, matematikçisini vb. Amerika’ya salmış ve yüzde 90’ını geri almış. Onlarla birlikte ihracatını yeniden şekillendirmiş ama biz bunu başaramadık. Çünkü çocuklar döndükleri zaman kendi alanlarında çalışabilecekleri, kendilerini geliştirebilecekleri bir atmosferin olmadığını biliyorlar. Üniversiteye gelecek ama üniversitenin şartları içerisinde heba olacak çünkü fon, para yok veya araştırması için gerekli malzeme ancak bir ayda Türkiye’ye geliyor. Dolayısıyla yurt dışına giden orada kalıyor. Siz burada onlara ortam yaratamazsanız boşuna dışarıya göndermeyin, dışarı gönderilmesini yasaklayın. Belki absürt bir şey söylüyorum ama gerçeğin altını çizmeye çalışıyorum. Türkiye son 20 yılda bunu yaratabilmek için gerekli koşullara sahip oldu ama katma değer yaratacak bir şey üretemedi. Diğer tarafta ise Çin’in altyapısı kendisini üreten, büyük değerler yaratan bir altyapı.</p>
<p>Atatürk’ün sözü çok önemli “ben liyakatten başka hiçbir değer tanımam, değer verdiğim başka hiçbir şey yoktur” diyor ve bu düşünce Türkiye’ye egemen olmadığı sürece biz bunu başaramayız. Türkiye’ye doğrudan yatırım gelmiyor, 3-5 milyar ile sınırlı. Son 15 yılda 2018’e kadar Türkiye’ye 250 milyar dolar doğrudan yatırım geldi ama bu yatırımlar değerlendirilemedi. Türkiye’de tüketim toplumunun içinde debelenip duruyoruz ve bu kaçınılmaz bir çöküş. ‘Saadet Zinciri’ olarak adlandırılan bir durum var. Bu para dağıttığınız sürece iyidir ama o kaynağın sürekli beslenmesi, sisteme sürekli birilerinin katılması lazım. Buradan büyük paralar kazanılıyordu ama bir noktada bazı kişiler buraya katılmayı kesince olay birden patladı. Türkiye bu saadet zincirinin patlamasını yaşadı.</p>
<p><strong>Sizce cumhuriyetin en önemli teknolojik ve bilimsel atılımı olarak neleri konuşuruz, neleri hatırlarız?</strong></p>
<p>Evrensel başarıya bilimsel açıdan baktığımızda çeşitli disiplinlerde evrensel başarılar kazanmış araştırmalar, buluşlar var. Hatırladığım kadarıyla Celal Şengör’ün çalışmaları jeoloji sıralamasında dünyanın otuz dördüncüsü konumunda. Biz portalda bir araştırma yayımladık. Amerika’da bulunan Stanford Üniversitesi dünyanın en önde gelen bilim insanlarını seçmiş. 200 bin bilim insanı seçilmiş, Türkiye’den kaç kişi var? Bu araştırmayı portala koyduk ve incelerseniz gerçekten bir soruna yanıt bulacaksınız. 102 bilim insanımız var ve bunlar baktığımız zaman iyi şeyler. Türkiye’de büyük Nobel alan, çığır açmış, ekonomik büyük değerlere ulaşmış bir araştırma hangisi derseniz şudur diyemem çünkü öyle bir şey yok. Fakat teknoloji alanında oyun sektöründen milyar dolar değerinde, bu işe kafayı takmış insan çıktı.</p>
<p>Önemli olan devamlılıktır, siz başka alanlarda ne yaratıyorsunuz. Benim Aziz Sancar ve Nobel’in Öyküsü diye bir kitabım var onun hikâyesini yazdım. Aziz Sancar burada tıp fakültesini bitirdi ama bütün araştırmalarını yurt dışında yaptı. Aziz Sancar’ın Nobel ödülü bir Türk Amerikan hikâyesidir, Türk hikâyesi değildir. Bir Türk vardır ama burada bir şey yapamayacağını anlayıp Amerika’ya göç eden bir Türk’ün başarı hikâyesidir bu. Amerika’da gerçekten olağanüstü işler yapmış, büyük paralar kazanmış çok başarılı insanlar var. Fakat bana sorarsanız bununla övünemeyiz aksine ders çıkartırız. Bütün bunlar imkân meselesi, fırsat verildiği takdirde bunları burada da gerçekleştirebiliriz. Gençler biz fırsat yaratamadığımız için gidiyor ve o ülkenin yararına işler yapıyor. Türkiye’de bu konuda yoksul durumdayız, bu konuda bizi mutlu edecek bir iki şey söyleyemiyorum.</p>
<p><strong>Bizim için bu değerlendirme çok önemliydi.</strong></p>
<p>Araştırmada bulunan 102 bilim insanımıza, dağılımına bir bakın. Teknoloji üretme ve yaratma noktasında çok başarılı değiliz ama temel bilimlerde gerçekten çok iyi araştırmalar yapan bilim insanlarımız var ve onların hakkını yemek istemem. İyi şeyler yer yer yapılıyor ama bütün bunları çığır açıcı, büyük şeyler olarak görmek için henüz çok erken.<br />
Bazı vakıf üniversitelerimiz destek ve imkân veriyor, TÜBİTAK da biraz destek veriyor. Tek bir örnek söyleyeyim, bir aşı üretemedik kardeşim biz bu kadar basit. Tıp bizim en çok yayın yaptığımız alan, Türkiye’nin uluslararası dergilerde hemen hemen 50 bin civarında yayını var ama ana, büyük dergilerde yayınları çok sınırlı. Çok iyi, hak ederek yükselenler var, iletişim alanında yayın yapmak oldukça zor bir olay onu da biliyorum. Bazıları ise bilinmeyen dergilere, düşük profilli makalelerini gönderiyorlar ve bu makaleler yayımlanıyor.</p>
<p><strong>Çok teşekkür ederiz sizi dinlemek bizim için çok keyifliydi.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/orhan-burasli-modern-turkiyenin-ardindaki-vizyonu-anlatiyor/">Orhan Bursalı Modern Türkiye’nin Ardındaki Vizyonu Anlatıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/orhan-burasli-modern-turkiyenin-ardindaki-vizyonu-anlatiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Murat Uluk Anlatıyor: Veri Mahremiyeti ve Gözetim</title>
		<link>https://contextdergi.com/murat-uluk-anlatiyor-veri-mahremiyeti-ve-gozetim/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/murat-uluk-anlatiyor-veri-mahremiyeti-ve-gozetim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2024 09:20:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[gizlilik ihlali]]></category>
		<category><![CDATA[güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[kayıt alma]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[veri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3016</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Newslab Mutfak  Tarihin en başında insanlar hakkında kayıt alma ve bilgi edinme ihtiyacına göre inşa edilen sistem teknoloji ilerledikçe gözetlemeyi de beraberinde getirdi. İlerleyen süreçte ortaya çıkan veri tüccarları ise insanların çevrimiçi davranışlarını izlemeye ve bilgilerini toplamaya başladı. Toplanan bu veriler gizlilik ihlali, güvenlik endişesi gibi konuları da beraberinde getirdi. Dr. Öğretim Üyesi Murat Uluk,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/murat-uluk-anlatiyor-veri-mahremiyeti-ve-gozetim/">Murat Uluk Anlatıyor: Veri Mahremiyeti ve Gözetim</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Newslab Mutfak </em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Tarihin en başında insanlar hakkında kayıt alma ve bilgi edinme ihtiyacına göre inşa edilen sistem teknoloji ilerledikçe gözetlemeyi de beraberinde getirdi. İlerleyen süreçte ortaya çıkan veri tüccarları ise insanların çevrimiçi davranışlarını izlemeye ve bilgilerini toplamaya başladı. Toplanan bu veriler gizlilik ihlali, güvenlik endişesi gibi konuları da beraberinde getirdi. Dr. Öğretim Üyesi Murat Uluk, çevrimiçi mahremiyet ve gözetim hakkında konuştu.</span></p></blockquote>
<p><strong>Ege Kürkcü: Hocam öncelikle hoş geldiniz. Gözetim ile ilgili bir soruyla başlamak istiyorum. Gözetim, insanları denetim altında tutma hangi ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıktı?</strong></p>
<p><strong>Murat Uluk:</strong> Tarihsel olarak baktığımız zaman insanlar hakkında bilgi toplama ihtiyacı M.Ö. 4.yy’a kadar dayanıyor. O zamanki gözetim daha çok insanlar hakkında bilgi toplama, kayıt altına alma ve ihtiyaca göre kullanma üzerine inşa edilmiştir. Sun Tzu’nun Savaş Sanatı adlı kitabına baktığımızda orada da düşman hakkında bilgi toplamanın ne kadar önemli olduğundan bahsedilir. Gözetlemeden bilemezsiniz, bilmezseniz karşı tarafa nasıl bir davranış sergileyeceğinize karar veremezsiniz.</p>
<p>Bin yıl öncesine baktığımızda da Avrupa’da bilgi toplama durumu vardı. Veba hastalığı olan ve olmayanlar hakkında kayıtlar tutulduğunu görüyoruz. Foucault’nun gözetim, tahakküm ve denetim üzerine çeşitli çalışmaları var. Son yüzyıla baktığımızda ise gözetimin daha ticari amaçlı gerçekleştiğini görüyoruz. Kullanıcılardan daha fazla nasıl verim alınacağı, bunun nasıl paraya çevrileceği üzerine bir dönüşüm var. Tabii ki diğer alanlarda da gözetim devam ediyor fakat ticari boyutta hiç olmadığı kadar yüklü bir gözetimden bahsediyoruz.</p>
<p><strong>Umut Yiğit: Gözetim mekanizmaları olmasaydı tarih yazımı sekteye uğrardı diyebilir miyiz? Bu kayıtları edinme vs. tarih yazımını da etkilemiş olabilir mi, gözetim olmasaydı bu olur muydu?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Olurdu tabii. O daha farklı bir amaç doğrultusunda yapılmıştır, ben biraz daha ticari kısmına bakıyorum. Mesela tüketici hakkında bilgi toplamak için neler elde etmişler. Örnek vermem gerekirse, telefonun icadını düşünelim. Telefon ilk çıktığında ve telefon kabloları döşendiğinde, insanlar kaldırımda yürürken bu kablolarla dinleneceklerini düşünmüşler. İnsanlar bu yüzden ne konuştuklarına dikkat etmişler. Aslında buradaki dinleme ticari amaçlı değil, disipline etmek için kullanılıyor. Fonograf ilk çıktığı zaman insanlar ne konuştuklarına dikkat ederlermiş. Çünkü ses kaydı alıyor ve ahlaki bir etki yaratabiliyor. Fakat bu linç yiyor ve buna şeytan icadı deniliyor. Bir süre sonra ise bunlar insanların içini daha fazla nasıl öğrenebilirim noktasına doğru kayıyor.</p>
<p><strong>U.Y: Peki, reklamlar ile nasıl bir ilişkisi var?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> 1900’lü yıllarda orta-üst sınıfa ürün satacak olan firmalar belli plaketler basıyor ve bunlarla insanları sınıflandırmaya başlıyor. Bu kişi taksitini ödeyebilir veya bu ödeyemez diyerek gruplandırmalar yapılıyor. Reklam, gözetim kapitalizmi dediğimiz kavramlar bu sayede doğuyor. Daha sonra ise farklı firmalar alışveriş geçmişlerini bu tarz plakalara basmaya başlıyor. Böylelikle kayıt oluşturup, stok durumlarına bakıyorlar ve kişiye özel pazarlamalar yapmaya başlıyorlar. 1940’lara gelindiğinde İngiliz bir psikolog olan Hans Eysenck, kişilikleri soyut alandan somut alana döndürmeye çalışmış. Nevrotik insanlar, duygusal olarak istikrarlı insanlar gibi çeşitli kategoriler oluşturuyor. Bu araştırma, pazarlamacıların ve araştırma şirketlerinin çok hoşuna gidiyor. Şirketler insanları bu şekilde kategorilendirmeye başlıyor. 1950-60’lardan sonra pazar araştırmacıları, insanların hangi ürünleri aldığına dair verileri topluyor ve sınıflandırıyor. Ucuz ve pahalı ürün alanlar, bu kişilerin satın alma davranışları ve duygu durumları kategorize ediliyor. Reklam şirketleri de bu pazar araştırmalarını topluyor ve bunlara göre kitlesel reklamlar çıkarıyor.</p>
<p>Biraz daha ilerlediğimizde, kredi kartı kullanımının yoğunlaşmasıyla veriler dijital bir ortama taşınıyor. 90’lı yıllarda sadakat kartlarının ortaya çıkmasıyla, hangi ürünlerin alındığı daha bilinir hâle geliyor. Alınan ürünlerin bilinmesi de çeşitli çıkarımlar yapılmasını sağlıyor. Mesela kişi bebek bezi alıyor, firmalar altı hafta sonra bunun biteceğini öngörüyor ve kişiye bununla ilgili çeşitli broşürler gönderiyor. Aslında bu ürünü sana pazarlıyor ve seni anne-baba gibi bir kategoriye koyabiliyor. Bunların hepsi bizim fiziksel olarak sunduğumuz veriler. İnternetle birlikte insanların içsel verileri doğrudan ortaya çıkmaya başladı ve bu reklamcılar için muhteşem bir durum. Örneğin Google’da bir mail hesabı açtığımızda ad, soyad, cinsiyet gibi bilgileri belirtiyoruz ve bunlar bilinmeye başlıyor. Fakat nerede olduğumuzu her zaman söylemiyoruz, bu veriyi karşı tarafa sunmuyoruz ama onlar bizi takip ederek bu veriyi gözetiyor. İnternet öncesi dönemde asla erişilemeyecek bilgiler vardı ve bu sayede yapılan alışveriş sorulduğunda kişi daha pahalı bir markadan alışveriş yaptığını söyleyebiliyordu. Sadakat kartları ve internet ortamında ise bu yok, çünkü her şey kayıtlı durumda. Bütün işlerimizi telefondan yapabiliyoruz ve bu bizi tamamlıyor. Bunu dışarıdaki kamera gözetiminden ayıran ise bir AVM’ye gittiğimizde bizi çeken kamera sadece yürüdüğümü görür, içimdekileri değil. Fakat biz beynimizden geçen her şeyi telefona yansıtıyoruz veya yansıtmasak bile sergilediğimiz davranışlar üzerinden neler hissettiğimiz anlaşılıyor. Dört duvar arasındasın, kimse seni gözetlemiyor ama telefondan öyle bir şeye bakıyorsun ki, o senin hakkında inanılmaz bir çıkarım yapıyor.</p>
<p>Gözetimin çok ağırlaşması ve benliğimize işlemesi ise bu teknolojiler aracılığıyla oluyor. Reklamcılar için bu mükemmel bir alan. Örneğin siz biraz daha nevrotik bulgulara sahipsiniz ve güvenlik endişeniz var. Bu durumda bir sigorta şirketi duygu durumunuza göre size çeşitli öneriler sunmaya başlıyor.</p>
<p><strong>U.Y: Telefonun yanında bir konu konuştuğumuzda Instagram’da konuştuğumu z konuyla ilgili reklam çıkıyor. Bu mekanizma nasıl işliyor?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Doğrudan bilmiyorum ama insanlar kesinlikle dinlendiğini düşünüyor. Zamanında akıllı televizyonun da sesi dinlediği ve bunu iş ortaklarıyla paylaştığı biliniyor. Telefonların doğrudan dinlenmesi ürkütücü ama daha ürkütücü olanı sizi dinlemeden sizin bir sonraki konuşacağınızı tahmin edebilmesi. Bütün endüstri tahmin üzerine ilerlediği için orası daha korkunç. Diyelim ki sizinle tatil konuştuk ve akşam önüme tatil reklamı çıktı. Bu reklam konuştuğum için mi çıktı yoksa bunu konuşacağımı bildiği için mi? Ben ne konuştuğumuzu tahmin edip onu çıkardığını düşünüyorum. Aslında çok fazla parametre var. Mesela şarjınız azalıyor ve mobil uygulama şarjınızın ne kadar kaldığını görebiliyor. İhtiyacınızı ona göre önünüze çıkarıyor ve fiyatlandırma yapıyor. Bunlar sizi manipüle eden şeyler.</p>
<p><strong>U.Y: İşin teknik boyutunu da merak ediyorum. Algoritma belli bir koşullanma ilişkisi gibi herhalde.</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Google internet reklamcılığından iki yüz milyar dolar gibi bir gelir kazanıyor ve bunun yüzde sekseni reklamlar üzerinden. Sektör inanılmaz ve giderek genişleyen bir sektör. Mesela programatik reklamcılık çok konuşulan bir alan değil ama iki yüz elli milyar dolarlık bir ticari dolaşımı var, reklamın borsası gibi. Arz ve talep edenler var. Arz dediğimiz, bir haber sitesinin alanları var ve bunlar satışa çıkarılıyor. Karşı taraf ise talep eden bir firma. Arz ve talebin buluştuğu noktada reklam ortaya çıkıyor. Daha önce bıraktığımız izlere göre hepimize farklı firmalar çıkıyor, bu alanda da maliyet tıklama üzerinden gerçekleşiyor. Platform aracılığı ile satan- alan birleşmesi sağlanıyor. Bu algoritmalar üzerinden işleniyor ve algoritmayı çalıştıran da veri. Veri olmazsa algoritma çalışamaz ve kendini geliştiremez. Ayrıca veri platformları var.</p>
<p>Örneğin ben bir reklamı belli kriterlerdeki kişilere göndermek istiyorum. Bunu göndermem için benden bir ücret talep ediyor, daha da özelleştirmek istersem fi yat artıyor. Ben şirketten veri talep ediyorum ama kullanıcı bundan haberdar değil. Veri tüccarları dediğimiz ise verinin alım-satımıyla para kazanan ve işini bunun üzerine kuran firmalar. Hepsinin farklı yerlerden aldıkları sinyaller var. Ayrıca siz kendinizi yüz kategoriye ayıramazsınız ama o sizin için yapıyor. Savunurken “veriler anonim kalıyor” diyorlar ama filtreleme ve özelleştirme yaparak alanı daraltabiliriz. Bu durumda ise anonimlik ortadan kalkıyor. Veri tüccarları verileri çeşitli televizyonlar ve medya şirketlerinden alıyor, daha sonra ise bu verileri satıyor. Ellerinde olan verileri bir araya getirerek farklı anlamlar çıkarıyorlar ve bunları satıyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<h4>“Girdiğiniz bütün sitelerden verileriniz alınıyor ve yaptığınız eylemler sonucunda kişiliğiniz tahmin ediliyor.”</h4>
<p><strong>U.Y: Veriyi şirketlerden kendimiz talep edip, alabiliyor muyuz?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Bu Türkiye’de var mı bilmiyorum ama yurt dışında var. Bir web sitesine girdiğinizde, site içinde neye baktığınız kontrol ediliyor. Girdiğiniz bütün sitelerden verileriniz alınıyor ve yaptığınız eylemler sonucunda kişiliğiniz tahmin ediliyor. Daha sonra ise sizin hakkınızda bir gölge profil oluşturmaya başlıyor. Şirketin hizmetini doğrudan kullanmasanız bile ürün siz oluyorsunuz. Platformlar kendilerini bedava kullanmamızı istiyorlar ki gizlilik sözleşmelerine baktığımızda güçlü yaptırımlar olsun. Para verdiğimiz hizmetler de bizi gözetliyor. Spotify’ın çok büyük bir gözetim aracı olduğu ve 2018 yılında Facebook ile işbirliği yaptığı biliniyor. Facebook 2018 sonrası bu işbirliklerini sonlandırdı ama almak istediğini aldı, algoritmalarını eğitti ve bunun üzerine inanılmaz bir imparatorluk kurdu.</p>
<p>Mesela Netflix sevip sevmediğimiz her şeyi biliyor. Ayrıca iş ortaklarından bahsederek, iş ortaklarımızdan sizin hakkınızda veri toplayabiliriz diyor. Fakat iş ortağının kim olduğunu söylemiyor. Bu verileri toplayabilirim ve hassas veri olmadığı sürece topladığım bilgileri kendi iş ortaklarımla paylaşırım diyor. Biz burada nesne konumuna geçiyoruz ve alınıp, verilen bir şey haline geliyoruz. Nerelerde geziyorum, hangi iş ortaklarının elindeyim, bir fikrim yok. Benlik burada savunulması gereken bir noktada oluyor. Kimlik bilgileriniz sizden habersiz alınsa bu sizi rahatsız eder ama internette bu görmezden geliniyor. Şu an ne olacak diyorsun ama yarın başına bir şey geldiğinde ‘bu neden oldu’ diyebiliyorsun.</p>
<p>O yüzden bunların en baştan durdurulması gerekiyor. Peki bireysel çabayla bu ne kadar düzeltilebilir, bunun sorumlusu biz miyiz? Sistemi biz yaratmadık, çözüm kaynağı değiliz. Bu beni gözetliyor, bunu kullanmayayım diyemezsin. Başka bir alternatif yok. Bu yüzden kişisel verilerin kontrolünün bizde olması gerekiyor. Hangi bilgiyi paylaşacağıma ben karar vermeliyim. Platformlar mahremiyetin önemli olmadığını söyleyerek insanların her şeyi paylaşabilmeleri gerektiğini söylüyor ve ardından insanların paylaşımlarını izlemeye başlıyor. Bu mahremiyetin ticareti oluyor. Duygu durumunuz kötüyken önünüze bir otel reklamının çıkması bizi manipüle edebilir. O reklama isteyerek mi tıklıyorum yoksa zafiyetim mi kullanıldı bilinmeyen bir durum ama herkes bunu ister gibi bir durum yok.</p>
<p><strong>Cem Çalışkan: Siyasi partilerin verileri kullanıp bizi kampanya sürecine dâhil etmesi. Bu bilgiler devletle nasıl paylaşılıyor? Mesela bunun örneği Cambridge Analytica’da var.</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Cambridge Analytica bütün Facebook verisini sızdırmadı ama ona rağmen mükemmel bir planlama yaptı. Facebook’un reklam kütüphanesinde, hangi partinin nasıl reklam çıktığına baktım. Devlet gözetimine baktığım zaman, ben doktora tezimde Aral Balkan ile görüşmüştüm ve o bir örnek vermişti. 1930 yılında Hollanda’da bir nüfus sayımı yapıldığını ve ad, soyadı, din bilgilerinin alındığını söyledi. Fakat Naziler, Hollanda’ya girdiklerinde o listeyi ele geçirip bütün Yahudileri topladı. Aslında o amaçla yapılmadı ama o amaçla kullanıldı. Yani böyle bir sonuç da yaşanabilir, bugün olmaması yarın olmayacağı anlamına gelmez.</p>
<p><strong>U.Y: Ben programları Torrent’ten indiriyorum ve sen bana “yarın öbür gün kendini videolarda görürsün” demiştin. Ben ondan sonra korkmaya başladım.</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Bunu söyleme sebebim, onu yapan kişi de bir çıkar sağlıyor. Adobe programlarına baktığımızda 2005 yılında bir program beş yüz dolar civarındaydı, şu an ise bütün program iki bin liraya veriliyor. O zaman dolarken şimdi neden TL bazında isteniyor? Çünkü o da bir veri şirketi olmaya başladı ve senin üretime devam etmeni sağlamaya çalışıyor. Akıllı araç aldığınızda şirkete para kazandırmaya devam ediyorsunuz ve asıl para buradan kazanılıyor.</p>
<p>Adobe uygulamalarının da şu an yaptığı bu, programı satıyor ve kazanıyor. Ayrıca uygulamayı kaçta açtığın, kapattığın gibi çeşitli verileri topluyor. Daha sonra eğittiği algoritmalarla bir anlam çıkarıyor ve gelirlerinin bir kısmını buradan elde ediyor.</p>
<p><strong>U.Y: Algoritmaların nasıl çalıştığını da merak ediyoruz, bunu biraz açabilir misin?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Algoritmaların şeffaflığı büyük bir sorun. Aslında bizim istediğimiz verinin iznini vermemiz ve algoritmaları görebilmemiz gerekiyor. Telefonlarımız bu sistemleri kaldırabilecek seviyelerde fakat bilgilerimiz hiç bilmediğimiz ülkelerdeki sunucularda. Mesela belki de üç ay sonra mide ile ilgili bir sorun yaşayacaksın, sen bunu bilmiyorsun ama o sunucu biliyor. Teknoloji benim değil başkasının çıkarları doğrultusunda çalışıyor. Bütün sistemler birinin çıkarı için çalışıyor, çünkü bunlar para kazanmak için kullanılıyor.</p>
<h4><strong>“Gizlilik sözleşmesi, oyun yüklerken bastığımız “Next” işlevini görüyor. Okuduğunuz iş ortakları ise bizim için hiçbir anlam ifade etmiyor.”</strong></h4>
<p><strong>Eren Kurt: Verilere ulaşıldığı söyleniyor ama perde arkasında bu verilerin ne olduğunu bilmiyoruz. Belki bir telefon numarası veya TC kimlik numarası. Bu işin bir perde arkası var mı?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Bunu bilmiyorum ama kimin denetlemesi gerektiğini biliyorum. Kişisel Verileri Koruma Kurumu’nun şirketleri vb. denetlemesi gerekiyor. Fransa’da bir veri koruma kurumu var ve bu birim ‘hakları ihlal etmişsin’ diyerek milyar dolarlarca ceza veriyor. Bu cezalar caydırıcı oluyor, bizde ise cezalar caydırıcı olmadığı için şirket parayı ödeyip veriyi kullanmaya devam edebiliyor. Büyük bir olay yaşanmadığı sürece de denetleme olmuyor. Teknoloji gelişiyor, yasalarsa daha geç gelmeye başlıyor. Böyle bir durumun olacağı öngörülemediği için geride kalınıyor.</p>
<p>Mesela internet reklamcılığı son yirmi yıldır insanları belli kategorilere ekleyip, reklamlar sunuyor. Avrupa Birliği’nin kişisel verilerin korunmasıyla ilgili çeşitli direktifleri var ama Türkiye’de süreç daha yavaş ilerliyor. Sunucuların Türkiye’de olması ve veri aktarmamaları gerekiyor. Çoğu platform açık rıza almadan kullanıcıların verilerini topluyor. Bunun için suç duyurusunda bulunulabilir ama buna bakacak savcı bilgi sahibi olmadığı için boş ver diyecek ve konu arada kaynayacak. O yüzden devlet kurumlarının kendi içlerinde birilerini yetiştirip, konu üzerine bir şeyler yapmaları gerekiyor. Çünkü belli sorunlar üzerine yasal yaptırımlar olursa bunlar denetlenir. Hiçbir şey yapmazsan ve ceza vermezsen olmaz. Aslında kurumlar da sıkıntılı, bu kurumlar Google ile işbirliği yapıyor. Kişisel Verileri Koruma Kurumu ve Google, yapay zekâ üzerine işbirliği ve seminer yapıyor. Avrupa’da internet ve çocuk diye bir seminer yapılıyor ama sponsoru Facebook. İnternette çocuk güvenliği üzerine bir seminerde Facebook’un sponsor olması son derece düşündürücü.</p>
<p><strong>U.Y: Bir de çerezleri kabul et kısımları var. Çok küçük bir hayır butonu var ve çoğu zaman hayır diyemiyorsun.</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Çerez dediğimiz aslında bir metin dosyası. Web sitesine girdiğinizde cihazınıza o metnin dosyası yerleşiyor ve yaptığınız her işlem kayıt altına alınıyor. Çerez sahibi ise bu verileri elde ediyor. Mesela A sitesine girdiğinizde B sitesine ait bir çerez, A sitesinde yer alıyor. B’nin çerezi ise sizin cihazınıza yerleşiyor ve sizin ne yaptığınız görülebiliyor. Üst veri kısmında ise ekran çözünürlüğü vb. bilgiyi elde ediliyor. Bu tarz birçok üst veriyi alıyor ve bunları çerezde saklayıp daha sonra kendi sunucusunda görebiliyor.</p>
<p>Gizlilik sözleşmesi, oyun yüklerken bastığımız “Next” işlevini görüyor. Okuduğunuz zaman ise iş ortakları diyor ama bu hiçbir anlam ifade etmiyor. Genel tavırları ise bu siteye girerek kabul etmiş sayılırsınız yönünde. Öncesinde konuyla ilgili bir bilgimiz olmuyor ama girdiğimiz için kabul etmiş sayılıyoruz. Aslında hepsi bir dayatma üzerine, ne olursa olsun her şeyin kabul edildiği bir ortam olarak görülüyor. Bu rahatlık yasal düzenlemelere kadar vardı, 2018 yılından sonra ise yavaşça değişmeye başladı. Açık rızanı almış gibi olmak için sitelere kabul et butonu koydular ve bunu her sene biraz daha geliştiriyorlar. Kabul et ve çerez ayarları diye bir alan koyuldu, reddet butonu ise daha saklı bir yerde duruyor. Sayfaya zaten bir amaç girdiğiniz için gördüğünüz anda kabul et butonuna tıklıyorsunuz. Bu etik açıdan sorunlu bir durum ve sizi yönlendiriyor. Siz butona kendi rızanızla bastığınızı düşünebilirsiniz ama iki buton eşit koşullarda değil. Sıradan bir kullanıcı çok iyi medya okuryazarı olmak zorunda değil. Sistemin bunu denetlemesi gerekiyor, dediğim gibi hiçbir şeyin sorumluluğu bize ait değil. Peki, reddet butonuna bastığımızda bu gerçekten çalışıyor mu, tabii ki hayır. Bir buton var ve bunu kurumdan bağımsız denetleyecek kimse yok. Ben hayır desem bile o çerezi koyuyor ve bunu denetleyecek kimse yok. Çok sabit denetleme yöntemleri ve platformlar var. Tarayıcı üzerinden sağa tıklayıp, çerezleri inceleyebilirsiniz. Sistem önerildiği gibi çalışmıyor ve bu suç oluyor. Türk Ceza Kanunu’nun 135-136. Maddesinde “Bir kişinin habersiz bilgisini almak, başkasıyla paylaşmak suçtur. 2 yıla kadar hapis cezası vardır.” der. Bunun çevrimiçi bir karşılığı yok ama aslında aynı şey. Sizden habersiz evinize girip, bir belgenizi kopyalayıp dağıtsam bu suç ama bu internette olunca umursanmıyor. Potansiyel tehlikeyi görmediğimiz için olsun diyoruz ama yarın ne olacağı belirsiz.</p>
<p>Bu aralar herkes WhatsApp’tan +91’den telefon araması geliyor diyor. Neden geliyor, belki de zamanında bilgilerimiz bir yerden sızdığı içindir. Ticari firmalardan da sızmış olabilir devletten de. Doğrudan bizi etkilemesine gerek yok, çevreyi de etkiliyor olabilir.</p>
<p><strong>U.Y: Peki bu durum nereye gidecek, bir öngörü üretebilen var mı?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Belli kurumların daha aktif çalışmasıyla bu sorun çözülebilir. Bu aslında teknolojik olarak basit bir şey. Verinin sadece senin cihazında olması ve senin faydana çalışması sağlanabilir. Asıl soru, sistemlerin kimin çıkarına çalıştığı. Çünkü veri senin cihazında olduğunda, izin vermediğin takdirde firmalar bunu göremeyecek ve zarar edecekler. Ayrıca algoritmanın reklam alanındaki çalışma prensibi bir şey satmak üzerine, toplumsal faydayı sürekli kaçırıyoruz. Mesela akıllı saat gece kalp ritminizi tutuyor, bunun sana şu anlık bir faydası yok ama verinin paylaşıldığı şirket için pazarlama nesnesi oluyor. Buradaki düzene göre ileride kalp krizi geçirme riskim var ama bundan haberdar değilim. Bu veri tamamen başka amaçla kullanılıyor. Bu veri yüzünden normal insanlara bin lira çıkabilecek hayat sigortası, kalp krizi geçirme ihtimali olan kişinin önüne 2 bin lira olarak çıkıyor. Bankalar, sigorta şirketleri de veri tüccarlarıyla çok fazla iş yapıyor. Mesela kişi kredi almadığında sorunu başka bir yerde arayabilir ama o veri kullanıldığı için bu mağduriyeti yaşıyordur ve bundan haberdar bile değil. Bu yüzden bunların kendi cihazımızda olması daha iyi olacak.</p>
<p><strong>U.Y: Bu durumda devlete her zamankinden daha çok mu ihtiyacımız var?</strong></p>
<p><strong>M.U:</strong> Biraz daha sıkı denetim ve biraz daha bağımsız platformlarla sorun çözülebilir. Sivil toplum kuruluşları insanlara önayak olabilir. Mesela Ankara’da, belediye aracılığıyla yemek sepeti gibi bir uygulama açıldı ve buna direkt belli firmalar tepki gösterdi. ‘Komünizme mi gidiyoruz, siz neden açıyorsunuz’ diye. Böyle alternatiflerin olması iyi olabilir ama gözetim hiçbir şekilde olmayacak. Bu tarz alternatifler ve toplumun çıkarına yönelik yazılımlar kurtarıcı olabilir. Tabii bir yandan da denetim olması gerektiğini ve yasaların doğru şekilde uygulanması gerektiğini düşünüyorum. Ben şu an kanunda yazanlara göre bunların etik ve yasal ihlal yaptığına dair bin tane yasa çıkartabilirim. Yasa olarak bunların karşılığı var ama kimse bunun hakkında suç duyurusunda bulunmuyor. Bunlar düzgün şekilde denetlenmeli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/murat-uluk-anlatiyor-veri-mahremiyeti-ve-gozetim/">Murat Uluk Anlatıyor: Veri Mahremiyeti ve Gözetim</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/murat-uluk-anlatiyor-veri-mahremiyeti-ve-gozetim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin İlk Vegan Lahmacuncusu</title>
		<link>https://contextdergi.com/turkiyenin-ilk-vegan-lahmacuncusu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/turkiyenin-ilk-vegan-lahmacuncusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jul 2024 09:40:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[vegan]]></category>
		<category><![CDATA[vegan lahmacun]]></category>
		<category><![CDATA[vegan masa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3000</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Esra Gülver İstanbul’un Beşiktaş semtinde konumlanan Vegan Masa, gösterişten uzak ve samimi bir mekân olmasıyla dikkat çekiyor. İçeri adım attığınızda sizi sade bir tasarım ve lezzetli kokular karşılıyor. Mekânın hizmetinin son derece hızlı olması ve ürün çeşitliliği ise ziyaretçileri son derece memnun ediyor. Bu yer Türkiye’de taş fırında ilk kez vegan lahmacun ve pide sunmasıyla  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/turkiyenin-ilk-vegan-lahmacuncusu/">Türkiye’nin İlk Vegan Lahmacuncusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Esra Gülver</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">İstanbul’un Beşiktaş semtinde konumlanan Vegan Masa, gösterişten uzak ve samimi bir mekân olmasıyla dikkat çekiyor. İçeri adım attığınızda sizi sade bir tasarım ve lezzetli kokular karşılıyor. Mekânın hizmetinin son derece hızlı olması ve ürün çeşitliliği ise ziyaretçileri son derece memnun ediyor. Bu yer Türkiye’de taş fırında ilk kez vegan lahmacun ve pide sunmasıyla biliniyor. Biz de Vegan Masa’nın Kurucularından Lütfü Özdem ile bir söyleşi gerçekleştirdik.</span></p></blockquote>
<p><strong>Öncelikle neden ve ne zamandan beri vegan olduğunuzu öğrenebilir miyiz?</strong></p>
<p>Aslında benim vegan olmam burayı açtıktan sonra hayvansal ürün tüketmeden yaşamanın mümkün olduğunu fark etmem ve sağlık problemlerim nedeniyle bir nevi diyet olarak başladı. Sonrasında aslında hayvansal ürünler ne kadar gereksizmiş diye evrilerek gelişti ve iki yıldır vegan diyetle besleniyorum.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3003 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_24-6-2024_141344_.jpeg" alt="" width="348" height="465" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_24-6-2024_141344_-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_24-6-2024_141344_-224x300.jpeg 224w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_24-6-2024_141344_-400x535.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_24-6-2024_141344_.jpeg 489w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" />Bir restoran açıp vegan lahmacun ve pide yapma fikri aklınıza nereden geldi? Vegan yaşam tarzını görünür kılma amacı taşıyan bir tür sosyal sorumluluk yaklaşımı ile mi başladı?</strong></p>
<p>İki tarafı var. Birinci tarafı Funda aslında. Funda 8 senedir vegan ve o dönem aktivizmin çok içindeydi. Biz burayı açmadan önce zaten çalışıyorduk. Hepimizin ayrı ayrı işleri vardı ve Funda sürekli vegan bir mekân açma hayali kuruyordu.</p>
<p>Hem hayatımı sürdürebilmek için para kazanmam gerekiyor diyor hem de aktivizmin içinde kalmak istiyordu. O yüzden böyle bir hayali vardı hep. Lahmacun da bizim baba mesleğimiz. Vegan değil tabii ama lahmacuncuyduk. Hem hayatımı sürdürebilmek için para kazanmam gerekiyor diyor hem de aktivizmin içinde kalmak istiyordu. O yüzden böyle bir hayali vardı hep. Lahmacun da bizim baba mesleğimiz. Vegan değil tabii ama lahmacuncuyduk. Bildiğimiz iş buydu. Kendi aramızda konuşurken ne iş yapabiliriz, ne tür bir yer açabiliriz derken genelde aklımıza hep kafe açma fikri geliyordu. Sonra dedik ki biz en iyi bildiğimiz işi yapalım. Hem ekip anlamında çevremizden destek alabileceğimiz çok insan var hem de kendimiz doğma büyüme bu işin içerisindeyiz. Ben çocukken okuldan sonra babamın yanına gide gele öğrenmiştim zaten mesleği ve dedik ki böyle bir şey yapalım. Vegan lahmacun ve pide üzerinden klasik bir lahmacuncu açalım ama tamamen vegan olsun.</p>
<p><strong>Müşterilerinizin menüdeki favorileri neler?</strong></p>
<p>En çok tercih edilen lahmacun, o hepsinden çok farklı bir yerde. Bizim de dükkânda en çok tükettiğimiz şey lahmacun. Onun haricinde kıymalı peynirli pide çok seviliyor. Çünkü onda da biraz fark yaratan bir durum. Herhangi bir börekçiye gitsen vegan olarak patatesli, ıspanaklı pideyi yiyebiliyorsun ama peynirlide alternatif bulmak zor oluyor, özellikle Türkiye’de. O yüzden lahmacun, kıymalı peynirli pide. Yayla çorbası da inanılmaz seviliyor. Bu üçünü sayabilirim.</p>
<p><strong>Menüdeki hangi yemeklerden sorumlusunuz, yemeklerin içeriğinde neler var?</strong></p>
<p>Ben fırından çıkan ürünlerden sorumluyum. fırından çıkan ürünlerden sorumluyum. Lahmacun ve pideyi ben yapıyorum. İçerik olarak mesela lahmacunda bezelye proteini ve soya karışımı kullanıyoruz, yüzde elli yüzde elli. Onun haricinde de klasik lahmacun iç harcı olan soğan, domates, maydanoz, biber gibi ürünler var.</p>
<p><strong>Böyle bir girişimde bulunmasanız ne olurdu, eksikliğini hisseder miydiniz? Vegan Masa hayatınızda neleri değiştirdi?</strong></p>
<p>Aslında buradan önce hepimizin farklı farklı işleri vardı zaten. Funda öğretmenlik, ben müzisyenlik yapıyordum. Böyle bir mekân açmamış olsak bizim için çok büyük bir eksiklik olurdu. İnanılmaz keyif alarak çalışıyoruz. Ortamdan çok mutluyuz, ki zaten yıllardır bir arada yaşıyorduk, birlikte başka işler de yapmıştık. O yüzden hem birlikte zaman geçirmekten çok keyif alıyoruz hem de yaptığımız işi severek yapıyoruz. Bir de aldığımız geri dönüşler bizi o kadar motive ediyor ki, bazen insanlar bize sanki bedava dağıtıyormuşuz gibi davranıyor. O kadar hoşumuza gidiyor ki bu durum.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3006 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler-.jpeg" alt="" width="398" height="396" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--66x66.jpeg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--150x150.jpeg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--200x199.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--300x298.jpeg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--400x398.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--600x596.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--768x763.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler--800x795.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Vegan-masa-yemekler-.jpeg 834w" sizes="(max-width: 398px) 100vw, 398px" />Taş fırında vegan ürünler yaparak Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdiniz. Başka vegan restoranların açılmasında etkili olduğunuzu düşünüyor musunuz? Gelecekte farklı projeleriniz var mı?</strong></p>
<p>Bizden sonra vegan restoranların açıldığı oldu ama bizden önce de vardı zaten. Bizi en çok şaşırtan, bulunduğumuz sokakta, bizim burada iş yaptığımızı görüp böyle bir sektör varmış ve insanlar da buna talep gösteriyormuş dedikten sonra, yanımızdaki restoranların hepsine geçerken bakabilirsiniz, kapıdaki tabelalara vegan burger, vegan pizza, vegan kahvaltı yazmaya başlamaları. Biz burayı açtıktan yedi sekiz ay sonra civardaki tabelalar değişti. Bu durum bizim çok hoşumuza gitti. Biraz önayak olmak yani. En azından veganlık diye bir şey var ve insanlar buna rağbet ediyor düşüncesini yaratabilmek bizim çok hoşumuza gitti. Geleceğe yönelik olarak, Anadolu yakasında, Kadıköy’de bir dükkân daha açmak istiyoruz. O tarafta çok fazla müşterimiz var. Bir de donuk lahmacun üretimi yapmaya başladık, istediğimiz şey genel olarak market reyonlarına girebilmek. Şu an için ilk hedefimiz o.</p>
<p><strong>Menüye son olarak fıstıklı baklava eklendi. Yakında yeni lezzetler de eklenecek mi?</strong></p>
<p>Bu da hep düşündüğümüz bir şey. Aslında sürekli yeni bir şeyler eklemek istiyoruz, hep böyle aynı kalsın istemiyoruz ama müşteriye sunduğumuz her şey, ister lahmacun olsun ister diğerleri, sadece veganları mecburiyetten yönlendirmesin de herkesi lezzetiyle cezbetsin istiyoruz. Navegan bir insan ‘Ya buranın lahmacunu etli yapan yerden daha güzel, o yüzden Vegan Masa’ya gidelim.’’ diyerek buraya gelsin. Menümüzde yer alan seçenekler böyle bir düşüncenin eleğinden geçmeyi başaran ürünler. Sanırım yeni ürünler eklerken bunu koruyabilmek için biraz titizleniyoruz. Müşterilerimizin yarısından çoğu navegan ve tamamen lezzetimizi beğendiği için bize geliyor. Biz de bu durumdan memnun olduğumuz için çok büyük değişiklikler yapmaya çekiniyoruz. Birkaç şey denedik, kebap gibi. Hani oluyor kötü değil fakat tam olarak lahmacunda yarattığımız gibi güçlü bir etki yaratamadığımız için menüye koymadık ama yeni lezzetler de tabii ki eklenecek.</p>
<p><strong>Türkiye’de soya gibi vegan içeriklere erişmek zor ya da pahalı oluyor mu?</strong></p>
<p>Aslında pahalı değil ve kullanımı da stoklaması da çok kolay. Benim vegan olmamdaki en büyük motivasyonlarımdan biri de bu olmuştu. Gerçekten hayvansal ürün kullanmak çok büyük bir yük. Her anlamda bir yük. İnsan bedenine, sağlığına… Bir de üstüne dünya ekosistemi için de büyük bir yük. Bir eti taşıması, onu saklaması, dondurması, kullanması, bozulması. Ben işi babamın yanında öğrendim ve onların mutfağında yetiştim. Buraya geldikten sonra kendi kendime dedim ki ne kadar büyük bir rezillik içinde debeleniyormuşuz. Vegan ürünleri bulmak da kullanmak da o kadar rahat ve kolay ki.</p>
<p><strong>Şu anlık sadece İstanbul içine mi gönderim yapıyorsunuz, farklı şehirlerde şube açma planlarınız var mı?</strong></p>
<p>Farklı bir şube bizim için çok zor. Bu işteki en önemli problemlerden biri birlikte çalışabilecek başka birini bulmak çünkü hem farklı bir sektör hem de fırıncılık, lahmacunculuk çok zor bulunan bir meslek. O yüzden bizden birilerinin gitmesi lazım şehir dışına. Burayı bırakmayı da göze alamıyoruz. En çok düşündüğümüz şey dondurulmuş lahmacun üzerinden farklı yerlere açılmak.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/turkiyenin-ilk-vegan-lahmacuncusu/">Türkiye’nin İlk Vegan Lahmacuncusu</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/turkiyenin-ilk-vegan-lahmacuncusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gündüz Vassaf ile Caravaggio’dan Yapay Zekâya Sanatın Yolculuğu</title>
		<link>https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jul 2024 09:30:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[caravaggio]]></category>
		<category><![CDATA[Gündüz Vassaf]]></category>
		<category><![CDATA[Ressamın İsyanı]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2987</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Hande Aral Uluk, Sedat Erol, Umut Yiğit, Mustafa Burak Avcı, Ece Nisa Güven Derin düşünceleri ve büyüleyici anlatımıyla tanınan yazar Gündüz Vassaf, sanat tarihinin figürlerinden biri olan Caravaggio’yu derinlemesine inceliyor. Caravaggio ile yedi yıl süren sanatsal yolculuğunu anlatan Vassaf, bu yolculukta ayrıntılara bakış açısının nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Yazar ayrıca dijitalleşmenin edebiyat ve sanata olan  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/">Gündüz Vassaf ile Caravaggio’dan Yapay Zekâya Sanatın Yolculuğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Hande Aral<em> Uluk</em>, Sedat <em>Erol</em>, Umut <em>Yiğit</em>, Mustafa Burak <em>Avcı</em>, Ece Nisa <em>Güven</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Derin düşünceleri ve büyüleyici anlatımıyla tanınan yazar Gündüz Vassaf, sanat tarihinin figürlerinden biri olan Caravaggio’yu derinlemesine inceliyor. Caravaggio ile yedi yıl süren sanatsal yolculuğunu anlatan Vassaf, bu yolculukta ayrıntılara bakış açısının nasıl yeniden şekillendiğini gösteriyor. Yazar ayrıca dijitalleşmenin edebiyat ve sanata olan etkinlerini inceliyor. Gündüz Vassaf, okuyucuları ilham verici bir yolculuğa çıkarıyor.</span></p></blockquote>
<p><strong>Hande Aral Uluk: Merhaba ismim Hande, hızlıca ilk soruma geçmek istiyorum. Siz sıklıkla bir kültürün içinde dolaşmaktan, orada vakit geçirip o anda yaşamaktan bahsediyorsunuz. Peki, siz yaşamak istediğiniz yerleri seçerken nasıl karar veriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>Gündüz Vassaf:</strong> Hangi ülkeye gittiğim, nerede kaldığım genellikle tesadüf oluyor. Fakat son yıllarda hoşlandığım, yavaş turizm adını verdiğim bir durum var. Bir yerin etrafında koşacağıma, bir yerde oturayım ve o şehir benim etrafımda dönsün istiyorum. Sanki oralıymışım gibi yerleşmeyi, insanlarıyla konuşmayı ve oranın havasını solumayı seviyorum. Ondan sonra ise yeni bir şehirde kaybolma, kendimi kaybetme hikâyesi başlıyor. Kaybolma duygusu hem biraz ürkütücü oluyor hem de keyifli hissettiriyor ve kendinizle iddialaşmaya başlıyorsunuz. Kimseye sormadan yolumu bulabilecek miyim, yoksa birilerine soru sormaya mecbur mu kalacağım gibi sorular zihnimde dolanmaya başlıyor. Baktığımda birine soru sormanın da çok ayrı bir keyfi var çünkü birileriyle tanışıyorsun. Bazen bakkaldan çıkmış birini takip ediyorsun, elinde ekmekle nereye gittiğini nasıl bir yerde oturduğunu düşünüyorsun ve bir hikâye çıkıyor ortaya. Şehir veya yer seçmekten ziyade, olduğum yerde tesadüflerin, bana göz kırpanların peşinden koşmak daha hoş.</p>
<p><strong>Sedat Erol: Ressamın İsyanı’nı okuduktan sonra mekân ve kilise üzerinden Caravaggio’ya gelmek istiyorum, orada anlattığınız bir pasaj vardı. Caravaggio ‘Din ekolojisti, Vatikan pisliğinin ruhumuzu kirleten izlerini, resme dönüştürerek temizliyor’ diyor. Sizin kaleminizden çıkan Caravaggio’yu ve onun kilise ile olan ilişkisini sizden dinleyebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Sanat tarihçilerinin Caravaggio hakkında yazdıklarını okudum. Ona sefil, psikopat bir adam ama aynı zamanda iyi, dindar bir ressam olarak bakıyorlar. Neden dindar bir ressam olarak baktıklarına gelirsek çünkü resimleri hep kilisede geçiyor. Hep azizleri, Meryem’i, İsa’yı yapmış ama bunları yaptı diye dindar olması şart değil tam tersi de olabilir. Düşünsenize bir fotoğrafçısınız ve sizi futbol maçına yolluyorlar ama siz futboldan nefret ediyorsunuz. İşinizi yapmak için futbol sevmenize gerek yok, sizin işiniz bu. İşte onun da başka bir resim yapma lüksü yok.</p>
<p>1500-1600’lerin başında peyzaj adını verdikleri manzara, çiçek resimleri yeni başlıyor ve resimden para kazanmak isteyenler mecbur Vatikan için çalışmak zorunda kalıyor. Caravaggio, Vatikan’ın inancını belli etmiyor ve ben orada Caravaggio’yu sorgulamaya başladım. Belki orada Vatikan’a kendi inancıyla ilgili mektuplar yazıyor ve tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor. Aslında kelle koltuk gidiyor ama yine de çizeyim diyor. 1600’lerde engizisyon var ve Vatikan’la ters düşenlerin kellesi alınıyor veya yakılıyorlar. Caravaggio bu dönemde Vatikan’ı şaşırtacak resimler yapıyor, dini kişileri yaparken dini simgeler kullanmıyor. O dönem birçok İsa resminde hale kullanılırken o hale kullanmıyor. Caravaggio’dan önce ressamlar asillerin kılık kıyafetlerini çizerken, o sokaktaki insanı yapıyor.</p>
<p>Neden hiç melek yok diyenlere ise bana melek göster yapayım diyor. Yani temelden Vatikan’ı sorgulamaya başlıyor ve sadece bununla yetinmiyor. Mesela yoksul insanların arasında yaptığı Meryem modellerinden bir tanesi, Roma’nın o dönemin en tanınan fahişesi olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bu durumda kelle hemen gitmeli ama kim sen fahişeyi Meryem olarak yaptın diye ihbar edecek? Kardinal sen bunu yaptın derse, sen o kadını nereden tanıyorsun diye sorulacak. Kısaca dengeyi çok iyi kolluyor ve risk alıyor.</p>
<h4><strong> “Caravaggio beni daha sabırlı biri yaptı. Onun peşinden farklı müzelere giderken hayat yavaşladı ve ben derinlemesine yaşamaya, okumaya başladım.”</strong></h4>
<p><img decoding="async" class="wp-image-2991 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon.jpg" alt="" width="284" height="408" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-200x287.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-209x300.jpg 209w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-400x574.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-600x861.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-713x1024.jpg 713w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-768x1102.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon-800x1148.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/amazon.jpg 969w" sizes="(max-width: 284px) 100vw, 284px" /></p>
<p><strong>H.A.U: Siz Caravaggio ile uzun bir yolculuğa çıktınız. Kitabı yaklaşık yedi yılda yazdınız, onunla çok zaman geçirdiniz, kiliseye çok zaman harcadınız. Bu süreçte Caravaggio sizi değiştirdi mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Caravaggio beni daha sabırlı biri yaptı. İstanbul’dan ve ailemden epey uzak tuttu ama yetti. Şuraya gideyim, bunu göreyim gibi yeni bir şey aramaz oldum. Caravaggio peşinden farklı müzelere giderken hayat yavaşladı ve ben derinlemesine yaşamaya, okumaya başladım. Ben resimlerine hiç dikkatli bakmamıştım ama artık ayrıntılı, kuş bakışı şeklinde bakıyorum. Karakterlerine, resimlerinde kullandığı modellere dikkat ediyorum, resimlere bakmanın sonu yok. Eskiden kültür ukalalığından herhangi bir müzeye gidiyordum. Birkaç resme bakıyordum ondan sonra sıkılıyorsun tabii, hiçbir şey anlamıyorsun ve hızlıca yürüyüp geçiyorsun. Bazen bekçilerden utanırdım, ‘Bu adam resimden anlamıyor mu hızlıca geçiyor’ gibi mi düşünüyorlar acaba diye. Çünkü sanki müzelere, alışveriş merkezinin yığın malını sürmüşler. Fakat bir resmi görmeye gidiyorsunuz başka hiçbir şeyi değil. O zaman resimler bambaşka oluyor ve ben bunu Caravaggio’dan öğrendim.</p>
<p><strong>H.A.U: Caravaggio ile kendiniz arasında bir özdeşlik kuruyor musunuz, yakın hissediyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Caravaggio dönemin ressamları gibi burjuvaca giyinmiyor, fular takmıyor. Siyah bir ceketi, siyah pantolonu ve fuları var ve onlar lime lime olana kadar onları giyiyor. Hâlbuki ressamların çoğu şıklıklarına düşkünler. Ben de önem vermezdim özellikle nasıl yaşadığıma. Mesela Boğaziçi Üniversitesi’nde hoca olduğum dönem, hocalığa uygun olmayan bir yaşam tarzım vardı. O zamanlar üniversitenin genel sekreteri Cumhuriyet Gazetesi’nde yazardı. Ben de hem yazar hem okurdum ve onunla arada sohbet ederdik. Genel sekreter bir gün beni ofisine davet etti ve polis senden şikâyetçi ve bu nedenle seni takip etmişler dedi. O zaman Türkiye’deki kişiler takip edilirdi ve bu çok normaldi. Polisler rahatsız olmuşlar çünkü yaşam biçimimi bir üniversite hocasına yakıştıramamışlar. Çünkü ben her gün evde yatmıyormuşum. Onlar da hiç üniversiteye gitmemiş çocuklar oldukları için zihinlerindeki hoca bambaşka bir şey olmalı. Beni üniversiteye yakıştıramadıkları için şikâyet ediyorlar ve Caravaggio da azıcık öyle birisiydi.</p>
<p><strong>Umut Yiğit: Caravaggio’da resmetmekten ziyade bir aksiyon içerme durumu var. Bir olay anlatıyor ve o olayı anlamak için resme bakmak değil, olayın içine girmek gerekiyor. Siz de böyle tarif ediyorsunuz. Ayrıca Caravaggio’nun sokağın diliyle, aydınların bilgeliğini birleştirdiğini ve hem sokaklarda hem saraylarda var olabildiğini söylüyorsunuz. Gerçek dediğimiz hakikat bu köprüden geçmek mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Birçok dünyayı birden yaşayabilmek zor. Hiçbirine ait olmadan, kendimizi hepsine ait hissedebilmek ve o empatiyi yapabilmek. O empatiyi kurmak o kadar kolay değil. Fakat Londra’dayken bir Londralıya benden ne için farklı diyerek bakmak yerine bu daha çok kim diye bakmak önemli. Bakarak, anlamaya ve içselleştirmeye çalışarak, ön yargıları. Bunu yapmak mümkün. Dostoyevski bunu çok iyi yapıyor, Suç ve Ceza kitabında kahramanı bir katil. Yani kendimizi belki de bir ağaç dalının yerine koyarak, rüzgâr beni sallıyor diyerek onu hissetmeye çalışmak önemli. O zaman kendi ciddiyetiniz kalmıyor ve kendinizi çok daha oynak, keyifli, maceralı bir hayatın içinde buluyorsunuz. Hem bir dalın ucunda sallanıyorum hem paslanmış gemiyim, bambaşka bir eğlence çıkıyor.</p>
<p><strong>U.Y: Benim bundan neyim farklı değil de bu kim doğru soru.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bu kim sorusundan da öte ben oyum. Ben kimse olmuyorum ki benim için önemli olan benim kimse olmamam. Yani kendi şartlarımdan, kendi koşullarımdan kurtulmak. Çünkü biz her gün beraber olsak birbirimize benzemeye başlayacağız, birbirimizin etkisi altında kalacağız. O bir üniformaya benzemeye başlayacak. Uzun yıllardır bir yerde çalışıyorsunuz ve takım ruhu var ama takıma başka birini almakta fena olmayabilir.</p>
<p><strong>Sedat Erol: Anlatılarınızda zaman zaman anlatıcıyı siz olarak düşündüm ama bazen de başka birisiydi. Anlatıcı sizin gözünüzde nasıl biriydi? Romanı anlatan, oradakileri deneyimleyen anlatıcı kimdi? Mesela kilisede hep siz mi oturdunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Hem ben olsun istedim hem ben olmasın istedim. O zaman çelişkiye düşüyor ve hem kim diye soruyorsun hem de bu olabilir mi diye. Ben de böyle biriyim. Her zaman kendime onu yapmış olamam diyorum ama yapmışım. Kilisede oturan ise hem bendim ve anlatıcıydı ama kilisede olan her şeyi ben yapmadım. Benim hayalimden geçen bazı şeyler vardı, Osurmak hikâyesi gibi. Onu yapmadım çünkü başkasını rahatsız etmek istemem ama o oyun olabilirdi. Oradan da edebiyatta osurmak işin içine giriyor yani bu edebi bir gönderme. Kilisede de olabiliyorsa her yerde olabilir.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3046" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1.png" alt="" width="905" height="630" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-200x139.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-300x209.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-400x278.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-600x418.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-768x535.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1-800x557.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/caravaggio-tablo-1.png 905w" sizes="(max-width: 905px) 100vw, 905px" /></p>
<h4> “İnsan ilişkileri aynı zamanda bir sanat ama biz bunun üzerinde çok durmuyoruz. Özgürce konuşuyoruz veya kalıplara kilitleniyoruz.”</h4>
<p><strong>H.A.U: Romanda karakteriniz ‘Sanatın yol gösterme gibi bir işlevi yok, dünyayı değiştirmeye çalışmıyor.’ diyordu. Yani sanata çok anlam atfediyoruz, o noktada siz nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Yalan söylememek, samimi olmak aynı insan ilişkileri gibi ve onu da farklı dillerde yapmak. Ressam fırçasıyla, yazar kelimelerle, müzisyen müzikle yapıyor. Aslında birbirimizle kurduğumuz ilişkilerin hepsi birer sanat. Birini üzmemek, sevmek, onu da dinleyerek düşüncemizi tartışmak. Bunlar insan ilişkisi ama aynı zamanda sanat. Bunun üzerinde çok durmuyoruz. Özgürce konuşuyoruz veya kalıplara kilitleniyoruz. Hocayla, arkadaşla, sevgiliyle bunlar konuşulur gibi kalıplar koyuyoruz. O zaman insan ilişkileri sanat olmaktan çıkıyor ve bir üniforma, yalan oluyor. Bir misyonun varsa yalan söylüyorsun. Çünkü hayat tek bir misyondan ibaret değil. O misyonun varken de aklın farklı bir misyona gidebilir, sorgulayabilirsin ve bunun sonu yok. Bütün bu sonu olmayanların içinde olmalı sanatın ve misyonun. Bir yere, ortama ait olamamakla ilgili bu. Gereken performansı yapmaktan korkmak veya ben ne diyeceğim ile ilgili. Hep bir tutarlılık bekleniyor ama evren tutarlı değil. Fizikte küçük küçük tutarlılıklar bulunuyor ama her şey büyük bir belirsizlik üzerine kurulu. Kara madde, karanlık enerji bunların yüzde doksanını bilmiyoruz. Bu durumda bildiklerimiz nasıl tutarlı olabilir? Küçük bir mikroskobun altında tutarlılığı görebiliyorsun ama öyle bir şey yok, zaten olsa insanlar değişmezdi. On beş yaşındaki ben ve kırk yaşındaki ben aynı değiliz. Aynı insan, erkek, aşık değilim ve bambaşka bir insanım.</p>
<p><strong>Burak Avcı: Yapay zekânın ortaya çıkışı sanat anlayışımızı değiştirdi mi? Yapay zekânın ürettiği ürünler herhangi bir sanat niteliği taşıyabilir mi? Sanatı sanat yapan nedir?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> ‘Sanat diyecek miyiz, demeyecek miyiz?’ bu soruyu sormaya başladık bile. Romanya’da Bienal yapmışlar, küratörü yapay zekâydı. Japonya’da bir kız var ressam, resimleri satılıyor ve para ediyor ve buna sanat denmeye başladı. Birçok yazar ve çizer yapay zekâyı kendi işlerinin içine katmaya başladı. İnsan ve yapay zekâ karması ortaya çıkmaya başladı.</p>
<p><strong>B.A: Bir şeyler üretiliyor ama o tadı ve dokuyu hissetmek mümkün mü? Sanat bunun neresinde sorusu akıllara geliyor.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Kelimemizi konuşmamızda icat ederek bir gerçekten, saflığımızdan uzaklaştık. Nasıl kediler birbirlerini bin bir türlü şekilde seziyor, hissediyor, konuşuyor biliyorsun. Biz bunları kelimelerimize hapsederek yapay bir dünya yarattık. Çünkü o kelimeler benim duygularım, düşüncelerim değil sadece ifade etmeye gayret şekli. Evet ve hayır dışında hiçbir kelime o kadar iyi ifade etmiyor, hatta onlar bile etmiyor.</p>
<p><strong>H.A.U: Kitabınız kapanışında bir QR kod görüyoruz ve bu bizi dijital bir imza kampanyasına götürüyor. Siz sosyal ağlardan yükselen bu refleksleri nasıl görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bir tür vicdan temizleme yolu, çünkü çok kolay. Bir şeye imza atıyoruz ve görevimi yaptım diyoruz. Aynı zamanda bir duyarlılıkta getiriyor ve yeni pencereler açıyor. Bak insanlar bundan rahatsız biz bunun için birleşelim diyorlar, bir birleşme arzusu var. Eskiden bizi ideolojiler, dinler, aile birleştirirken şimdi kampanyalar birleştiriyor. Bu müthiş bir şey vicdan bile temizlese bizi daha iyi yapıyor. Bizi eski aidiyetten, üniformadan çıkarıp evrenselliğe davet ediyor. Eskiden kolay kolay bir araya gelmezdi bu insanlar.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3047 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-scaled.jpg" alt="" width="394" height="293" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-200x148.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-300x223.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-400x297.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-600x445.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-768x570.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-800x594.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-1024x760.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-1200x890.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-1536x1140.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-tablo-2-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 394px) 100vw, 394px" />S.E: Sosyal medyada tek bir davranış kişinin geçmişini tamamen yok edebiliyor. Ben bunu Bruno üzerinden düşündüm, siz günümüz hareketini nasıl değerlendirirsiniz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bruno o dönemde ayvayı yemiş. Çünkü dinleri birleştirmeye çalışıyor, uzayla ilgili bilgiler sunuyor ve başka gezegenler var diyor. O yüzden bütün düzeni tehdit ediyor. Bruno’yu bir yerde putlaştırıyorum çünkü dünyanın sayılı düşünce mağdurlarından. Kampanya başlatıyorum, Papa’ya gidecek dilekçe vereceğim. Fakat o putlaştırdığım adam aslında kadını beşinci sınıf varlık gören birisi. Sonra putlaştırmamalıyım diye o sorgulamayı ve linçi de ben yapıyorum. Aslında hem putlaştırıyorum hem linçliyorum. İnsanları tarihten soyutlayınca, sadece yaptıklarını görünce bir dokunulmazlıkları oluyor ve insan olması bizi şaşırtıyor. Hatta o şunu yapmış diye dedikodu yapmaya başlıyoruz. Aslında putlaştırmasaydık, kadınlara kötü davranıyor olmasını kâle bile almazdık. Çünkü birçok düzen böyle kurulmuş.</p>
<h4>“Tarih o kadar çok kimlik vermek ve düşman yaratmak için kullanılıyor ki tarihi kim elinde tutuyorsa, biliyorsa seni sürüklüyor.”</h4>
<p><strong>S.E: Gerçekten putlaştırmanın bir karşılığı gibi, öyle hissediyorum.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Nâzım Hikmet’in şiirinde var. Açıkça bazen birilerini üzmemek için veya durup dururken yalan söylediğini söylüyor. Yani kötülük yapıyor, yalan söylüyor ama bunları yaptığını da söylüyor. Ama Nâzım Hikmet’i putlaştıranlar onun böyle şeyler söylediklerini unutuyorlar, duymak istemiyorlar. Mesela Aziz Nesin, o da meşhur olmak istiyor ve Nâzım Hikmet ile aralarında bir yarış var. Aziz Nesin o yarış içinde Nâzım Hikmet’i insan gibi göstermek istedi. Nelerden hoşlanmadığını anlattı ve yazdıkları yüzünden yazarlar sendikasından atıldı. Putlaştırmanın varacağı bir nokta yok.</p>
<p><strong>U.Y: Düzenle ilişkimizin arasında tarih bilinci, artık olması gerektiğini düşündüğüm bir şey değil demiştiniz. Tarih sizin için düzenin aygıtı haline mi geldi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Siz bu soruyu sorarken içimden böyle mi demişim diye düşünmeye başladım. Şimdi düşününce son yıllarda tarihten bana ne dediğim çok oldu ama sanat için aynısını söyleyemem. Mağara resimlerinden tut, bugüne kadar o kadar çok şey var ki. Tarihte herkes kendi zamanının ruhuna, inançlarına ve elindeki malzemeye göre bugünden düne bakar bir elbise dikmiş. Tarih o kadar çok kimlik vermek ve düşman yaratmak için kullanılıyor ki tarihi kim elinde tutuyorsa, biliyorsa seni sürüklüyor. Hepsi biz buyuz gibi cümleler kuruyor. Rezalet. O cümlelerin doğru olup olmaması hiç önemli değil. Kim, ne zaman, hangi koşullar altında yazdı hiç önemi yok ki zaten çoğu eksik bilgi. Tarihi beyin yıkamak ve aidiyet için kullanıyorlar. Ben tarih okumaya bayılıyorum, okudukça vay be bu olmuş diyorum.</p>
<p>Ülkelerin isim, kıtaların yer değişmesi veya kadınlar bunu bulmuş demek hoşuma gidiyor. Dünün masallarına hapsoluyorum ve bunu seviyorum ama yarın kurulabilecek dünya beni daha fazla ilgilendiriyor. Fransız devrimindense uzayla ilgili bilgiler beni daha çok ilgilendiriyor. Arkeolojik bulgular ilgilendiriyor çünkü tarih o kadar çabuk değişiyor ki. Mesela Göbeklitepe’yi buldular ve tarih beş bin yıl kaydı. Avcı toplayıcıdan başladık, tarıma geçiyoruz bunların hepsi palavra. Yani git gel olmuş ama hepsi aynı zamanda ve biz birkaç yüzyıl o ezberlerle gittik.</p>
<p><strong>H.A.U: Çalışmalarınızı okurken arkada sıklıkla tekrar eden ve dikkatimi çeken sözcüklerden biri aidiyet meselesi. Romanda bir yerde kahramanımız aitsizlikleşmeli diyordunuz. Göçün, aşkın bu kudrete sahip olduğunu söylüyorsunuz. Biz bugün geldiğimiz noktada sizce bunu başarabildik mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Yani bir çocuk doğuyor diyelim. Babası Lehli, annesi Ekvatorlu, kendisi ise Fransa’da doğmuş. Bir diğeri ise Türk ve Kürt bir aileden ama Almanya’da doğmuş. Bunlar evleniyor ve çocukları oluyor. Baktığımızda bu bütün aidiyetlikleri anlamsızlaştırıyor. Bizim oğlumuzun Türk, Amerikan ve İngiliz olmak üzere üçkâğıdı var. Onda aidiyeti kırmak çok kolay oldu çünkü üç tane olduğu için hiç ikisi arasında kalmadı. İkisi arasında kalsa sorgularlar, onun için ben ona “Ziya sen Türk müsün?” diyorum. Türk böyle mi yapar, İngiliz bunu yapmaz derken gülmeye başlıyor. Aidiyetlik sorgulanıyor fakat kültür genişliyor. Portekiz’in yemeğini de yiyor, Ekvator’un müziğini de tanıyor. Göçlerle birlikte müthiş birliktelikler ortaya çıkıyor. Üniversite öğrencilerinin başka şehirlerde okumasıyla yeni şarkılar, zevkler, değerler ortaya çıkıyor.</p>
<p>O insanların muhafazakâr, ırkçı partilere oy vermeleri mümkün değil. Irkçı olamazlar çünkü o zaman birbirlerine karşı ırkçı olacaklar. Mesela ben sizin yüzde otuz Yahudi olduğunuzu, siz ise benim yüzde yirmi Müslüman olduğumu anlayacaksınız. Ne yapacağım senin yüzde otuzuna mı saldıracağım? Roma İmparatorluğu varken Asya’dan gelen Vizigotlar, Vandallar vb. saymakla bitmez. Roma İmparatorluğu’nda erkeklerin ayakları pedikürlü, kolonya kullanıyorlar ve Roma’yı onlar yönetiyor. Gelenler ise bambaşka bir Avrupa getiriyor. Şimdi Afrika, Fransa’ya taşınıyor ve Fransa’da belki de nüfusun yüzde otuzu Afrikalı olacak Amerika’da 2040 yılında Hispanikler çoğunlukta olacak. Kısaca özellikle büyük şehirlerde aidiyetlik bitiyor. Doğum sancısı da, ırkçılık da gayet doğal. Birden milyon tane senin gibi giyinmeyen, konuşmayan insan gelmiş ve aynı pastadan dilim almak istiyor. Buna tehdit olarak bakmayacaksın.</p>
<p>Bir gün Almanya’da bir üniversitede ders verirken göçmen olan Türk bir öğrencim vardı. İsmine Mehmet diyelim, ben geleceğin Voltaire’i Mehmet dedim ve herkes güldü. Mehmet benim Voltaire ile ne alakam var, göçme nasıl olacak. Şimdi bakın Almanya’da BioNTech aşısını geliştirenler, Türkler ama yirmi yıl önce Türkler aşağılanıyordu. Yani kısa zamanda çok şey değişebiliyor.</p>
<p><strong>B.A: Siz nasıl bir dünya hayâl ediyorsunuz, nasıl bir dünyada yaşamamız lazım?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Yapay zekâ iyi giderse ve türümüzün sonunu getirmezse ki o tehlikeyi barındırıyorlar. Daha geçen ay Londra’da başbakan, şirket sahiplerini topladı çünkü kendileri de korkmaya başladı. İyi giderse kimse çalışmaya mecbur kalmayacak, işçiye ve makineye yatırım olmayacak çünkü robotlar bütün işi yapacak. Herkese dağıtabilecekleri, sokağa atabilecekleri kadar para olacak. Yine çok zenginler olacak ve bize sanat yapmak, tarımla ve toprakla uğraşmak kalacak. Orada da korkum yalnız Metaverse. Çünkü ben orada istediğim kadar avatar yaratabiliyorum ve dünyadan, sorunlardan, iş birliğinden vb. uzaklaşıyorum. Tek başıma orada istediğim kadar oyunumu oynuyorum, yemeğim zaten düğmenin ucunda, tuvalet bile orada belki. Yani İngilizlerin “Afyon Savaşı” ile Çin’i uyuşturduğu gibi bir tehlike var ama benim ütopyamda yapay zekâ iyi gitsin, kimse çalışmaya mecbur kalmasın. Arkadaşım Neşet Ergener’in “Şairler ne zaman susacak?” adlı bir şiiri var. Şiirin son mısrasında herkes şair olunca, hepimiz şair olabiliriz diyor. Çünkü çocukken hepimiz şairiz, dansçıyız, müzisyeniz, ressamız. Düzenin örgütlenmesi ve insanlardan farklı beklentilerin ilk öldürdüğü içimizdeki sanat. Sanatçı olan ise birçok şeyi karşısına alarak veya almayarak, çok fırsatçı olup oradan vurgun yapmak isteyendir ama orada artık sanat kalmıyor.</p>
<p><strong>U.Y: Yüzünü Amerika’ya dönmüş pazarlamacılar, reklamcılar genellikle z kuşağı kavramını kullanıyor. Bizde de çok popüler ve bunun üzerine araştırma yapanlar var. Bu kuşak tanımlamasına siz ne diyorsunuz, bu zamandan ve mekândan bağımsız olabilir mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bu pazarlamacıların sürekli yeni telefon çıkarması gibi. Bunlar da daha kısalan aralarda kuşak yaratmaya başladılar. Ben o kuşaktan olayım, ona göre tüketeyim, bizim kuşak böyle giyinir veya bunu yapar gibi söylemler ortaya çıktı. Diyelim ki Z kuşağı var ama o kuşağın annesi ve babası da var. X, Y, Z, Milenyum kuşakları, hepsi birlikte yaşayan kuşaklar. Tek başına bir kuşak oluşmuyor, o kuşağında davranışını etkileyen daha büyük olaylar var. Dünyada olan biten, iklim krizi, nükleer savaş tehlikesi, doğum kontrol hapının kullanılıp kullanılmaması var. Mesela bazı rejimler kürtaja müsaade ederken, bazıları yasaklıyor. Aslında bizim nasıl davranacağımıza karar veriyorlar.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-2998 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio.jpg" alt="" width="305" height="270" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-200x177.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-300x265.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-400x354.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-600x531.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-768x680.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-800x708.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-1024x906.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-1200x1062.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio-1536x1359.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Caravaggio.jpg 1599w" sizes="(max-width: 305px) 100vw, 305px" />U.Y: Kahramanlar artık yoklar. Mesela Gezi’den örnek vermiştiniz ve gezinin kahramanı yoktu. O kahramanlık çağını atlattık ve başka bir noktaya geldik. Fakat bir yandan da yaşam tarzıyla bir ayrışma ve bireyselleşme ortaya çıktı. Tüketim ön planda, sizce Influencerler bu kahramanların yerini mi alıyor, böyle bir yere mi gidiyoruz?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Artık Influencer algoritmaları daha çok, artık onların sözcüleri ve şarkıcıları var. Bunlar bir ideolojiden, dinden bin kat daha kuvvetli. Peki nereye kadar, bizim dur diyeceğimiz yere kadar. Eskiden herkes sigara içerdi, şu anda da içen çok ama kampanyalar başladı. Bu insanlar önce kimsenin ciddiye almadığı kişilerdi. Amerika’da doktorlar televizyona çıktı ve sigara yakıp sağlığa çok iyi dedi ki düzen zaten yalan söylüyor. Şimdi sosyal meydanında bir ahlakı, tepkisi gelecek. Belki ben cep telefonu kullanmam diyenler olacak veya günde bir saatten az kullanmak moda haline gelecek. Tüm bunlar yayılarak, hızlı bir şekilde gidiyor ve korkutucu bir tarafı var.</p>
<p><strong>H.A.U.: Siz sanırım gündeme hâkimsiniz. Roman karakteriniz “Duck Duck Go” dan bahsediyor.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Ben takip etmiyorum, birisi bana söylemişti.</p>
<p><strong>S.E: Bu konularla ilgilenen çok kişi bilmez aslında. Bu sizin bilgi kanallarınızın yeni gelişmelere çok açık olduğunu gösteriyor.</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> İlgiliyim diyebilirim. Zaten onun için haftaya Boston’a gidiyorum. Çünkü bilgi akışı gerçekten kesiliyor. Sokağa çıkacaksın, devamlı bakıp konuşacaksın ama kaç eve girip, kaç kişiyle konuşabilirsin? O yüzden yine kitaptan geliyor bilgiler. Oradaki ev Harvard Kütüphanesi eve üç buçuk dakika sürüyor. Yeni çıkan kitaplar orada ve arka kapağının yarısını bile okusan düşüncenin nereye gittiğini görüyorsun. Ayrıca üniversite de halka açık akademisyen konuşmaları var. Çok farklı ve bilinmeyen konularda dünya uzmanları geliyor, gidip orada oturup sorular sorabiliyorsun. O zaman takip etmemek tabii ki mümkün değil.</p>
<p><strong>U.Y: Ekonomik refah, kültürel sermaye okumaktan geçiyor. Önce okunmalı, iyi bir meslek sahibi olunmalı ve kültürel olarak öyle bir noktaya gelinmeli ki ekonomik refaha kavuşulsun. Şimdi ise iş biraz sosyal sermaye durumuna döndü. Bu konu hakkında nasıl yaşanmalı, neler yapılmalı bir tavsiyeniz var mı?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Ben olsam ne yapardım, giderdim. Gitmek ve başka bir perspektiften bakmak her zaman iyidir. Fakat Çin’e gitmezdim çünkü orada totaliter bir devlet, yokuş aşağı giden bir ülke var. Ayrıca ırkçılık ve milliyetçilik başladı, Amerika ise emperyalist. Çin sadece kendi denizinden savaş gemileri çıkarıyor ama Amerika’nın savaş gemileri her yerde. Herkes ne kadar küfretse de Amerika veya Avrupa’ya gidiyor çünkü yeni kana açık. Bu tavsiye değil ama burada durmazdım.</p>
<p>Niyazi Berkes, Muzaffer Şerif, Ertem Naylı Boratan hepsi Ankara’daki “Dil, Tarih, Coğrafya” fakültesinde hocalar. Muzaffer Şerif, sosyal psikolojinin kurucusu oldu, Niyazi Berkes ise Kanada’ya Magelli Üniversitesi’ne gitti. Onlar gittikleri yerlerde Türkiye’den, Ekvator’dan gelen öğrencilerle buluştular ve bu dünyanın kazancı oldu. Yapabileceğini en iyi nerede yapabiliyorsan ve orada da mutluysan git.</p>
<p>Burada da bir şeyler değiştiriyorsunuz, o gayreti gösteriyorsunuz. Çevrenizi değiştirdiğinizi de görüyorsunuz ama değiştirmeyen, haklı nedenlerle ve düşünce özgürlüğünün olmaması sebebiyle havlu atan çok. Burada müstesna bir ekip kurmuşsunuz ki belki de ekip olarak gidersiniz.</p>
<p><strong>U.Y: Hiç konuşmadığımız ama esintilerini sizden aldığım psikanalizden bahsetmek istiyorum. Psikanaliz edebiyat ve sanattan çok besleniyor. Siz de psikologsunuz ve yazarsınız. Psikanalizin size bir etkisi oldu mu?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Bilmiyorum. Biliyorsunuz annem psikiyatrist ve bu yüzden akıl hastanelerinde bulundum. Ailem tatillerde kongrelere gittikleri zaman beni de götürürlerdi. Bu beni mutlaka etkilemiştir diye düşünüyorum. Mutfağın içinden geldiğim için bu böyle olmamalı diyorum. Annemin bir lafı vardı ve beni çok etkilemişti. Ego, İd ve Süperego’yu tanımlıyordu. Mesela bana orada Ego var mı diye sorarsanız, nereden bileyim derim ki aslında Caravaggio’nun melekleri gibi. Fakat annem bana hâlâ evet var dedirttiriyor. İd bizim doğal gücümüz, kuvvetli ve doğal şeyler yapmak istiyor. Süperego ise çevrenin etkisi ve çevrenin olanakları anlamına geliyor. Böyle düşündüğümde bana son derece mantıklı geliyor. Fakat duygu ve düşüncenin ayrı olabileceğini düşünmüyorum, ikisi bir bütünün parçası.</p>
<p><strong>Ece Nisa Güven: Yapay zekâ ve dijitalleşme hakkında konuştuk. Peki sizce bunlar bize ne gibi potansiyeller sağlıyor veya ne gibi sınırlılıklar getiriyor?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Öncelikle yazarken müthiş bir kolaylık getiriyor, kafamda ne soru varsa sorabiliyorum. Eskiden üşendiğim, cevabını sonra bulurum dediğim ne varsa bulabiliyorum. Çünkü ansiklopediyi bulmam çıkartmam, bakmam lazım ve o beni başka yerlere götürüyor. Artık yazıyı bırakıyorum, dolaştırıyorum ve bu müthiş bir şey. Bilgiye bu kadar kolay erişiliyor olması fast food hızına da beraberinde getiriyor tabii. Harvard’ın kütüphanesinde çalışırken bir kitap almaya gidiyorum, yanımda beni ilgilendirmeyen bir konu ile geri dönüyorum. Azıcık merakım varsa, ille de o aradığım kitaba gitmeyeceksem, vaktim var, biraz da şu kitaba bak diyorsam dünyam çok daha zenginleşiyor. Yepyeni alanlar buluyormuşum gibi geliyor ve başka bilgilerin peşinden gitmeyi yavaşlatıyorum. İkisinde de çelişkiye düştüm. Yapay zekâda daha çabuk, kütüphanede daha yavaş buluyorum. Çünkü kütüphanede kitap ikinci katta devamı bilmiyorum. Hangisi daha iyi sorulursa belki de yavaşlamak daha iyi. Çünkü ikinci kattaki kitaba çıkarken, aklımda sorular dönüyor. Hâlbuki birisinden ikincisine hemen geçtiğimde akla gelebilecek sorular gelmiyor. Onun için ben yavaşlıktan yanayım.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3048" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/DSC00201-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>B.A: Cehenneme Övgü kitabını okurken en dikkatimi çeken kısımlardan biri Düğmeler bölümüydü. Orada optimizasyon ve makinelerden bahsediyorsunuz. Ayrıca dijital oyunlara değindiğiniz bir kısım var. Otuz iki senede dijital oyunlara bakış açınız değişti mi? Hala bir oyunu oynayarak bir duyumu elde etme, adeta rol yapma duygusunun, havasının, insanın haz alma aracı olması mümkün mü?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Dijital oyunlar yepyeni dünyalar açmaya başladı. Tarih ile hayalin karıştığı oyunlar, birlikte oynanan takım oyunları, birbirimizden öğrenerek oynamak. İlk oyunlarda rekabet çoktu ama şu anda oyunlar biraz daha yavaşladı ve zenginleşti. Duyguya, kimliğe daha çok hitap eder oldu. Galiba Dungeons &amp; Dragons da olan kültür oyunlara daha çok yansımaya başladı.</p>
<p><strong>U.Y: Boston, İstanbul ve Sedef Adası deniz gören yerler. Deniz görmek, su şehri olması özel tercihiniz mi?</strong></p>
<p><strong>G.V:</strong> Evet özel çünkü cidden deniz kenarında olmak istiyorum, bir de ufuk görmek istiyorum. Eşimle üniversitede tanıştık, onun odası ağaçlara bakıyordu. Benim odam ise tepeden şehre bakıyordu. Ben onun için üzülüyordum o da benim için üzülüyormuş, doğa yok diye. Mesela bir kitabı karanlık bir odada yazdım, penceresi yoktu ve bundan hiç şikâyetim yoktu ama oturma odasından yine boğaz gözüküyordu. O denizin orada olduğunu bilmek benim için önemli.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/">Gündüz Vassaf ile Caravaggio’dan Yapay Zekâya Sanatın Yolculuğu</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/caravaggiodan-yapay-zekaya-sanatin-yolculugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
