<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>üretim arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/uretim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/uretim/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 28 May 2026 17:30:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>Gençlik Akımından Küresel Otoriteye TikTok’un Demografik Evrimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 17 Feb 2026 20:49:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sergi]]></category>
		<category><![CDATA[algoritma kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[DataReportal]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Dönüşüm]]></category>
		<category><![CDATA[dijital ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital kültür]]></category>
		<category><![CDATA[dijital otorite]]></category>
		<category><![CDATA[Douyin]]></category>
		<category><![CDATA[içerik tüketimi]]></category>
		<category><![CDATA[kısa video platformları]]></category>
		<category><![CDATA[küresel medya]]></category>
		<category><![CDATA[platform ekonomisi]]></category>
		<category><![CDATA[Shopify]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya kullanıcıları]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya trendleri]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal ticaret]]></category>
		<category><![CDATA[tiktok]]></category>
		<category><![CDATA[TikTok Shop]]></category>
		<category><![CDATA[TikTok’un demografik evrimi]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[Z kuşağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4669</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Sinem Betül Gencer Sosyal medya ekosisteminde kartlar yeniden dağıtılıyor ve bu dönüşümün merkezinde TikTok yer alıyor. Shopify ve DataReportal tarafından yayımlanan Eylül 2025 verileri, platformun 1,9 milyar kullanıcı barajını aşarak küresel bir “topluluk merkezi” hâline geldiğini teyit ediyor. Bu yükseliş, TikTok’un artık yalnızca kısıtlı bir yaş grubuna hitap eden bir “gençlik alanı” olduğu algısını tamamen  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/">Gençlik Akımından Küresel Otoriteye TikTok’un Demografik Evrimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Sinem Betül Gencer</strong></em></p>
<p>Sosyal medya ekosisteminde kartlar yeniden dağıtılıyor ve bu dönüşümün merkezinde TikTok yer alıyor. Shopify ve DataReportal tarafından yayımlanan Eylül 2025 verileri, platformun 1,9 milyar kullanıcı barajını aşarak küresel bir “topluluk merkezi” hâline geldiğini teyit ediyor. Bu yükseliş, TikTok’un artık yalnızca kısıtlı bir yaş grubuna hitap eden bir “gençlik alanı” olduğu algısını tamamen yıkmış durumda. Pandemi döneminde ivme kazanan büyüme eğrisi, platformun basit bir eğlence aracından sosyal pratiklerin ve performans tiyatrosunun yeniden icat edildiği dijital bir alana evrildiğini gösteriyor. Ancak TikTok’un asıl dönüm noktası sadece içerik sunması değil bireysel satın alma davranışlarını, statü arayışını ve karar verme süreçlerini şekillendiren devasa bir algoritmik güç odağına dönüşmesidir. Platform bugün bilgi, eğlence ve ticaretin iç içe geçtiği, yeni nesil dijital ekonominin kurallarını belirleyen bir otorite konumunda.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024-.png"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-4670" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--656x1024.png" alt="" width="263" height="410" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--192x300.png 192w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--200x312.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--400x625.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--600x937.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024--656x1024.png 656w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-global-kullanici-sayisinin-yillara-gore-artisi-2018-2024-.png 680w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /></a></p>
<p>TikTok&#8217;un demografik yapısındaki genişleme, tüketim alışkanlıklarımızın platform dinamikleriyle ne kadar derin bir ilişki kurduğunun en somut göstergesi. CivicScience tarafından yayımlanan güncel veriler, platformun gençlik etiketini geride bıraktığını kanıtlıyor. 2019’dan bu yana 45 yaş ve üzeri kullanıcı kitlesinde görülen %1200’lük artış, yalnızca teknik bir büyüme değil dijital bir “kültürel göçün” en net kanıtını oluşturuyor. 2019’da bu yaş grubu için yabancı olan TikTok artık ana akım bir takipçi kitlesine ev sahipliği yapmaya başladı. Geçmişte 10-19 yaş grubunun domine ettiği mecra, bugün 35-44 yaş aralığında kaydedilen %529’luk büyüme ile çok kuşaklı bir medya devine dönüştü. Bu “olgunlaşma” süreci, platformun içerik DNA&#8217;sını da kökten dönüştürüyor. Algoritma artık odağını viral danslardan sağlık, finans, seyahat ve nitelikli yaşam tarzı gibi üst yaş gruplarının ilgi alanlarına kaydırmaktadır. Bu stratejik eksen kayması, TikTok&#8217;u basit bir eğlence aracı olmaktan çıkarıp, ana akım medya için sofistike ve çok katmanlı bir içerik merkezi haline getiriyor.</p>
<p>TikTok&#8217;un dünya çapındaki genişlemesi yalnızca Batı odaklı bir gerçeklik değil aksine dijital yerçekimi merkezinin Doğu&#8217;ya ve gelişmekte olan pazarlara doğru kaydığının en somut kanıtı. Çin azarında “Douyin” markasıyla faaliyet gösteren altyapı, bugün 750 milyondan fazla günlük aktif kullanıcıyı platformda ağırlıyor. Küresel ölçekte ise Endonezya, 180 milyonu aşan kullanıcı sayısıyla ABD&#8217;yi geride bırakarak platformun en büyük tabanını oluşturmuş durumda. Brezilya ve Meksika’daki agresif büyüme stratejileri, TikTok&#8217;u pasif bir içerik besleme platformundan yıllık 33 milyar dolarlık geliriyle küresel bir ticaret devine (TikTok Shop) dönüştürdü. Güncel veriler kullanıcıların yalnızca video tüketmekle kalmadığını, bu içerikler aracılığıyla markalarla günlük rutinler içerisinde doğrudan ve derinlemesine bir etkileşim kurduğunu ortaya koyuyor. TikTok, bu yönüyle eğlenceyi ticari bir işleve tahvil eden “sosyal ticaret” (social commerce) çağının kurallarını yeniden yazmaktadır.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025-.png"><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4672" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--648x1024.png" alt="" width="319" height="504" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--190x300.png 190w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--200x316.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--400x632.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--600x948.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025--648x1024.png 648w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/tiktok-un-bolgesel-kullanici-dagilimi-2025-.png 680w" sizes="(max-width: 319px) 100vw, 319px" /></a></p>
<p>TikTok&#8217;un 2020’den 2025’e uzanan kronolojik gelişimi, platformun “geçici bir moda” olmanın çok ötesine geçerek kolektif bir dijital araçlar setine dönüştüğünü kanıtlamaktadır. KOSAM bulguları TikTok’un artık sadece bir “ekran süresi” üreticisi değil, bireysel düşünce ve davranış kalıplarını doğrudan kodlayan, ulusal güvenlik ve siber politika tartışmalarının odağında yer alan küresel bir güç odağı olduğunu teyit etmektedir. Z kuşağının “trend belirleyici” lokomotif rolü etkisini korurken üst yaş gruplarının sisteme kitlesel girişi, TikTok’un kültürel hegemonyasını sarsılmaz bir temele oturtmuştur. Güncel verilerin ortaya koyduğu bu çok boyutlu gerçeği görmezden gelerek TikTok’u hâlâ gençlik uygulaması kategorisinde değerlendirmek dijital dönüşümün yönünü hatalı okumaktır. TikTok artık dijital dünyanın basit bir bileşeni değil; kendi dinamikleriyle dijital dünyayı ve toplumsal pratikleri yeniden tanımlayan öncü bir kuvvettir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/">Gençlik Akımından Küresel Otoriteye TikTok’un Demografik Evrimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/genclik-akimindan-kuresel-otoriteye-tiktokun-demografik-evrimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beden ve Eşyanın Diyaloğu: Nesnelerin Tahakkümü &#8211; Asya Gürgün Özdemir</title>
		<link>https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 11:10:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Asya Gürgün Özdemir]]></category>
		<category><![CDATA[Bant Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Bauhaus]]></category>
		<category><![CDATA[Endüstri]]></category>
		<category><![CDATA[Endüstriyel tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Eşya Zorbalığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ford]]></category>
		<category><![CDATA[Fordist Bant]]></category>
		<category><![CDATA[Fordizm]]></category>
		<category><![CDATA[Frederick Wilslow Taylor]]></category>
		<category><![CDATA[Henry Ford]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci DÜnya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne Zorbalığı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesnelerin Tahakkümü]]></category>
		<category><![CDATA[Seri Üretim]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Taylor]]></category>
		<category><![CDATA[Taylorizm]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3703</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Sıla Gündüz Sıla Gündüz: Asya Hocam öncelikle hoş geldiniz, katılımınız için çok teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Asya Gürgün Özdemir: Merhabalar herkese, ben Asya Gürgün Özdemir. İstanbul Beykent Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Üyesiyim. Yüksek lisansımı ve Doktoramı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım üzerine tamamladım. S.G: Bir endüstriyel tasarımcı olarak tasarım kavramını ve bağlamını nasıl değerlendiriyorsunuz?  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/">Beden ve Eşyanın Diyaloğu: Nesnelerin Tahakkümü &#8211; Asya Gürgün Özdemir</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Sıla Gündüz</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3707" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya.jpg" alt="" width="1920" height="1080" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p><strong>Sıla Gündüz: Asya Hocam öncelikle hoş geldiniz, katılımınız için çok teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong> Asya Gürgün Özdemir:</strong> Merhabalar herkese, ben Asya Gürgün Özdemir. İstanbul Beykent Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Üyesiyim. Yüksek lisansımı ve Doktoramı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım üzerine tamamladım.</p>
<p><strong>S.G: Bir endüstriyel tasarımcı olarak tasarım kavramını ve bağlamını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> A.G.Ö:</strong> Tasarım pek çok alanı etkileyen, birçok alanda tartıştığımız bir konu. Endüstriyel tasarım bağlamında ise tasarımı, insanların günlük hayatını kolaylaştıran nesnelerin sadece fonksiyon, işlev ya da estetik değerleriyle değil aynı zamanda pek çok kriter ile birlikte ele alındığı bir düşünme, problem çözme, analiz etme biçimi olarak özetleyebilirim.</p>
<p><strong> Mustafa Burak Avcı: Aslında endüstriyel tasarımda da iletişim var ancak sadece bildiğimizden biraz daha farklı. Burada öznelerden ziyade nesneler ile bir iletişim kuruyoruz değil mi? </strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Bu soru benim Doktora tezimin konusu. Ben de aslında nesnelerle insan bedeninin iletişim hâlinde olmasını bir diyalog olarak tanımlayarak, doktora tezimi “Beden ve Nesne” üzerine yazdım. Soruya gelecek olursam, bu da bir iletişim biçimi ama tek yönlü, nesne ve insan bedeni üzerinden gelişen bir iletişim değil. Nesnelerin çevresi ile kurduğu etkileşimi, o nesnenin konumlandığı alanı, içinde bulunduğu mekanı kapsayan; sosyolojik, toplumsal, ekonomik tüm değerlerle ilgili yoğun, çok yönlü bir ağ şeklinde gerçekleşen bir iletişimden bahsediyoruz.</p>
<p><strong>M.B.A: Sürekli diyalog hali içerisinde geri bildirim ile nesnelerin biçimi de değişiyor. Bakıldığında nesne biraz da araçsallaşarak insanın bir uzvuna dönüşüyor. </strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Çünkü günlük hayatta kullandığımız her şey ilk insandan itibaren belirli ihtiyaçlar doğrultusunda evrilmiş durumda. Örneğin, ilk insanlar “oldowan” adında bir taş alet üretiyorlar. Bu alet aslında obsidyen ucunun sivriltilerek, insanların hayatta kalabilmek için ilk ihtiyaçlarından olan avlanma, deri yüzme gibi ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıkmış. Sonraki dönemlerde ürettikleri ürünlere baktığımızda bu ilişkinin seramik yemek kaplarıyla sürdüğünü görüyoruz. Bu ürünler de aslında öldürülen hayvanın etini pişirebilmek, yemeği ısıtmak veya yemeği yemek gibi çok temel ihtiyaçlara atfedilmiş. Zaman geçtikçe ve insanların ihtiyaçları çeşitlendikçe artık sadece yemek yemek, giyinmek, bir yerden bir yere ulaşmak gibi fiziksel ihtiyaçların ötesine geçilmeye başlanıyor. Artık toplumda belirli bir statü gösterebilmek, kendi kimliğimizi, aidiyetlerimizi vurgulayabilmek ya da bir yerden bir yere sadece fiziksel olarak değil çok daha kapsamlı ve farklı şekillerde ulaşmak için kullanılıyor. Farklı alanlarda tasarım, hâlâ bizim ihtiyaçlarımızı çözmek için evriliyor. Tarihin erken dönemlerinden beri ihtiyaçlar tasarım noktasında hep belirleyici olmuştur. Günümüzde de hâlâ bu şekilde devam ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3705" style="width: 1210px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3705" class="wp-image-3705 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford.jpg" alt="" width="1200" height="934" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-200x156.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-300x234.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-400x311.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-600x467.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-768x598.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-800x623.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-1024x797.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford.jpg 1200w" sizes="(max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /><p id="caption-attachment-3705" class="wp-caption-text"><strong>Ford üretim bandında Model T montajı.</strong></p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.G: Endüstri devrimi ile ortaya çıkan kitlesel üretim anlayışında tasarımdan ziyade verim ve seri üretim konularına yoğunlaşılıyor. Bu üretim ihtiyacı zamanla tasarımın da önemini ortaya çıkarıyor. O dönemlerin önemli isimlerinden Frederick Taylor ve Henry Ford’un endüstriye katkıları hakkında ne düşündüğünüzü sormak istiyorum. Hatta Ford’un “İstediğiniz renk arabayı alabilirsiniz ama siyah olduğu sürece” gibi bir sözü var. Bu sözün alt metnini bizlere anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Böyle söylüyor çünkü siyahın en hızlı kuruyan boya olduğunu ve aslında seri üretime en uygun renk olduğuna karar veriyorlar. Bu sebeple “İstediğiniz renk olabilir ama siyah oldukça.” gibi bir söz ortaya çıkıyor. Henry Ford’un seri üretime uygun bir araba tasarlamasının sebebi; bir nevi tasarımı demokratik hâle getirerek daha fazla insanın ulaşabileceği, az bütçeyle karşılanabilir olan bir araç tasarlamak istemesi. Bunu da enteresan bir şekilde, girdiği kasap dükkanında gördüğü üretim biçimiyle hayata geçirmeye karar veriyor. Kasap dükkanında çengellere asılmış domuzları fark ediyor. Bu çengeller ise raylı bir sisteme takılı. Orada bulunan kasapların işini yapabilmesi için çengellerin her kasabın önüne sırayla geldiğini görüyor. Sonrasında bu üretim sistemini otomotiv endüstrisine nasıl uyarlayabileceği üzerine çalışıyor. Böylece, bugün hâlâ kullanılan, her parçanın modüler olarak üretildiği, bantlarla işçilerin önüne getirildiği üretim şekline geçiyorlar.</p>
<p>Bunun bir devrim olmasının sebebi ise süreyi inanılmaz kısaltmış olması ve hızlı bir şekilde üretim prototipini yaratabilmiş olmaları. Bu da “Model T”nin ilk adımları oluyor. “Model T” denince çok spesifi k bir isimmiş gibi gelebilir ama aslında A’dan T’ye kadar sırasıyla modeller deneniyor. “Model T” ile seri üretimin en verimli haline geçiliyor. O dönemin koşulları içerisinde Ford’un başarmak istediği demokratik ürün oluşmuş oluyor. Daha fazla insan ulaşabiliyor, daha fazla alım imkânı yaratıyor. Neden? Çünkü süresi inanılmaz kısa. Tabii ki bu seri üretim sadece arabalar ile kalmıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda bu üretim sisteminin ciddi etkileri olduğunu görüyoruz.</p>
<p>O dönemlerde uçaklar “handcraft (el yapımı)” dediğimiz, her bir parçanın elde tek tek perçinlendiği şekilde üretiliyor. İkinci Dünya Savaşı zamanında bombardıman uçaklarına ciddi bir ihtiyaç duyuluyor. Mitsubishi, Ford ve büyük araba üreticilerinin olaya dahil olması ile uçakları seri üretimle üretmeye karar veriyorlar. 12-20 saatte bombardıman uçağı üretebilmeye başlıyorlar. Bu da tabii savaşın akışını ve yönünü tamamen değiştiriyor. Almanya belki ön plana çıkabilecekken Amerika, İngiltere ve Fransa seri üretim bantını çok hızlı bir şekilde uygulayabildiği için bir anda teknik üstünlük elde ederek savaşın akışını değiştiriyor. Eğer o dönemde Ford böyle bir sistemin endüstriye uyarlanabildiğini görmeseydi, belki de bugün biz, seri üretimi bu dozajda deneyimlemiyor olmayacaktık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3706" style="width: 910px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3706" class="wp-image-3706 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3.jpg" alt="" width="900" height="550" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-200x122.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-300x183.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-400x244.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-600x367.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-768x469.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-800x489.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3.jpg 900w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px" /><p id="caption-attachment-3706" class="wp-caption-text"><strong>Ford&#8217;un üretim bandında II. Dünya Savaşı uçakları.</strong></p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.G: Frederick Taylor da bilimsel yönetim anlayışını temel alıyor ve bu bakış açısı üzerinden ilerliyor. Bu yaklaşımla oluşturulan tasarım sistemlerinde “tasarım eşittir verimlilik” anlayışının öne çıktığını ve insanların makineleştiğini görüyoruz. Sizce bu durumun tasarımın iletişimsel ve kültürel boyutları üzerinde nasıl bir etkisi olmuştur?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Belki yabancılaşma açısından değerlendirebiliriz. Tasarım birçok açıdan değerlendirilebilecek ve yorumlanabilecek bir alan. Bir yandan bir ögeyi çok eleştiriyorken diğer yandan pragmatik ve aslında hepimiz için daha yararlı bulabileceğimiz, pozitif açılarını tartışabileceğimiz noktalardan ele alabiliriz. Bu yüzden tek yönlü cevap vermek istemiyorum, objektif olmak lazım. Evet, tasarım eşittir verimlilik. Günümüzde de hâlâ bir ürünü tasarlayacağımız zaman bunun ekonomik olarak sürdürülebilir olup olmadığına, çevreye etkilerinin ne olduğuna bakıyoruz.</p>
<p>Tabii burada hem tasarımcısının hem de üretici firmanın ne beklediği çok önemli. Örneğin bir firma daha çevre dostu olsun, doğaya minimum zararı versin gibi bir beklentiyle verimliliği bu yönde değerlendiriyorken bir başka firma ise bunları katma değer olarak görmeyip sadece ekonomik gelirin verimlilik olduğuna karar verebiliyor. O yüzden verimlilik dendiğinde firmanın, tasarımcının ya da kullanıcının ne anladığı çok önemli. Çünkü verimlilik dediğimiz şey sadece tek boyutla ekonomik bir verimlilik değil. Taylorizm’de verimlilikle kastedilen işin ekonomik perspektifi. Yani bir şeyin daha fazla getiri sağlaması, daha kısa sürede üretilmesi ve daha fazla insana ulaşabilmesi. Ama günümüzde verimlilik sadece bu boyutundan tartışılmaması gereken bir şey.</p>
<p>Verimlilik aynı zamanda enerji tasarrufu da olabilir. İnsan hayatına maksimum faydayı sağlayabilecek, uzun süreli, sürdürülebilir ürünler üretmek de verimlilik olabilir. Bu yüzden Taylorizm’in verimlilik anlayışı 1970’lere kadar sürdürülmüş olabilir ancak 70’lerden sonra, özellikle çevresel hareketler, kitlesel farkındalığın artmış olması, seri üretimin dünyaya verdiği zararların fark edilmesi endüstriyi değiştirdi. Nedir bunlar? Emisyon değerleri mesela, doğaya ya da denizlere vermiş olduğumuz zararlar, canlılara vermiş olduğumuz zararlar. Çevresel hareketlerle, eylemlerle veya dönemin politik bakışının değişmesiyle doğal olarak Taylorizm’in verimlilik anlayışı da değişmiş oldu. Artık verimlilik dediğimiz şey sadece maddi olarak bir karşılığı ifade etmiyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3714 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-scaled.png" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-200x267.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-225x300.png 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-400x533.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-600x800.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-768x1024.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-800x1066.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-1152x1536.png 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-1200x1600.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-1536x2048.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-scaled.png 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p><strong>S.G: Taylor’un bakış açısını biraz daha açmak isterim. Kendisi, çalıştığı fabrikalarda çalışma vakitlerini rasyonel bir şekilde ayarlıyor. Aslında onun rasyonelliği verimlilikle eş değer. İşçilerin daha çok çalışması için yöntemler arıyor ancak onların yorulabileceği, uykusuz olabileceği gibi insani özellikleri dikkate almıyor. Siz bu rasyonelliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce günümüzde de devam ediyor mu?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Taylorizm, bir makineleşme sürecinden bahsediyor. Artık insanın da neredeyse bir üretim bandına katılmış bir makine olduğunu düşünmemizi istiyor. Çalışanların yorgun olması, uykusuz olması hatta hasta olması gibi insanlara ait gündelik deneyimlerin üretim sürecinde hiç yer almadığı, tamamen işe bağlanmış, üretime odaklanılmış bir sistem. Aslında insanın da makineleştiği, üretimin tamamen içine dahil olduğu, bir parça, bir dişli haline geldiği bir sistemden bahsediyoruz. Günümüzde bu sistem hâlâ böyle. Biz üretimin bir nesnesiyiz. Foucault, nesne üretimine dair pratikleri “biyopolitika” kavramı üzerinden açıklıyor. Bir bakıma biyolojik olanın politik olduğunu anlayabileceğimiz bir kavram kullanıyor. Biyolojik olduğumuz için de politiğiz ve politik olarak da hâlâ üretimin üzerimizden döndüğünü kabul etmek durumundayız.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3713 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch.webp" alt="" width="648" height="364" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-200x112.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-300x169.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-400x225.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-600x337.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch.webp 648w" sizes="(max-width: 648px) 100vw, 648px" /></p>
<p>Peki biz 2025 yılına geldiğimizde nasıl hâlâ üretimin bir parçasıyız? Şöyle: Bugün kullandığımız bütün nesneler ya da kullandığımız o aplikasyonlar; bir mobil bankacılık uygulamasından tutalım da navigasyonda işaretlediğimiz konum bile hâlâ o ürünün içinde olduğumuz ve ürün olarak çalıştığımız noktalar. Belki biraz daha açmak gerekebilir: Ben nerede olduğumu belirttiğim zaman bulunduğum yerdeki kafeleri görebiliyorsam, onları tüketebileceğim için orada olduğum işaretleniyor. Yani hâlâ o makinenin dişlisiyim ve üretim bandının içindeyim. Bir restorana gittiğin zaman konum paylaştığımda bunu Instagram’da görüpbaşka hashtagler açılabiliyorsa, hâlâ üretim bandının içinde olduğum; hâlâ o dişlinin bir parçası olarak üretime devam ettiğim içindir. Taylorizm günümüzde bu şekilde yorumlanabilir diye düşünüyorum. Fabrikada işçi olma hali ise bence artık kamusal alana ve toplumsal düzene sosyolojik olarak sirayet etmiş durumda. Şu anda küresel anlamda hâlâ bir makinenin dişlisi olarak devam ediyoruz. Post attığımız sürece, telefona alo dediğimiz sürece ya da bu ayakkabıyı değil şu ayakkabıyı seçtiğimiz sürece o nesneler evreninin işletilmesini sağlayan parçalar olarak değerlendirebiliriz hâlâ kendimizi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3711" style="width: 896px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3711" class="wp-image-3711 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-886x1024.jpg" alt="" width="886" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-200x231.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-260x300.jpg 260w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-400x462.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-600x693.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-768x887.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-800x924.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-886x1024.jpg 886w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-1200x1387.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-1329x1536.jpg 1329w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-1772x2048.jpg 1772w" sizes="(max-width: 886px) 100vw, 886px" /><p id="caption-attachment-3711" class="wp-caption-text"><strong>Chaplin&#8217;in &#8220;Modern Zamanlar&#8221; filminden üretim bandı sahnesi. Fordist sistem ve Taylorizm eleştirisi.</strong></p></div>
<p><strong>Umut Yiğit: Benim kendi hocamdan da gördüğüm doğal bir yetenek var; dersi hikâyeleştirebiliyorlar. Siz de anlattığınız konuların içerisine hikâyeleri çok doğal bir şekilde yerleştiriyorsunuz. Bu anlatıyı nasıl oluşturuyorsunuz, nasıl geliştiriyorsunuz? </strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Ben dinleyerek, okuyarak ve en önemlisi hayal ederek öğrenmeyi çok seven biriyim. Öğrenciliğimde fark ettiğim bir şey var. Eğer bir dersten verim almıyorsam, o ders bana hayal ettiremediği için verim alamıyorumdur, diye. Bilgi iletişimini temelde sağlayan şey sözcükler. Sözcükleri kullanarak, karşı tarafın zihnine, zihnimizdeki imajı doğru bir şekilde geçirebildiğimiz zaman bilgi iletişimini sağlıyoruz. O yüzden söylediğim sözcüklerin havada kalmaması için belli imajlara tutundurulmuş olması gerekiyor. Konunun e-posta atmak gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. Bazen sadece yazılı bir mail attığımızda karşı taraf ne kastettiğimi anlamayabiliyor. Bu yüzden büyük şirketler maile fotoğraf iliştirerek niyeti karşı tarafa daha net aktarabiliriz diye düşünmüşler. Ben de tamamen kendimden yola çıkarak, bana o fotoğrafları aktaramayan hocalarımın derslerinden verim alamadığımı bildiğimden; öğrencilerime o fotoğrafları aktarmaya çalıştığım bir anlatıyı tercih ediyorum. Olayları görselleştirmeye, gündelik nesneler üzerinden düşünülebilecek noktalara çekmeye çalışıyorum.</p>
<p>Mesela derslerimden birinde Zippo çakmak üzerinden küçük bir örnek vermiştim. Dersin sınavını yaptığımda yaklaşık elli kağıdın ellisinde de Zippo çakmak örneğini gördüm ve bu benim için hem çok keyifli hem de çok çarpıcı oldu. Çünkü gerçekten benim o anda sadece küçük bir nesne üzerinden vermiş olduğum örneğin, tıpkı elektronik postadaki fotoğraf gibi karşı tarafın zihnine geçmiş olduğunu, bir belgesel izlemiş gibi onu hayal ettiklerini fark ettim. Bu beni çok mutlu etti çünkü bence öğrenme gerçekten önce kendi içimizde, kendi aklımızda, kendi hayalimizde başlıyor. Biz hayal etmiyorsak kesinlikle zihnimizde yer bulmuyor. Bu yüzden öğrencilere böyle bir şey hayal ettirebilmiş olmak benim için çok önemli. Özellikle tasarım eğitimi için bu anlatı çok gerekli. Ben bir bardağı kavrıyorum ve bu bardakla ilgili iletişimi ne sağlıyor hiç bunu düşünmüyorum. Sadece hayatımı sürdürmeye devam ediyorum. Bir sandalyeye oturuyorum, yatağıma yatıyorum ya da bir bilgisayar masası seçiyorum. Neye göre o bilgisayar masasını seçiyorum? Neye göre bu bardağı seviyorum ya da sevmiyorum?</p>
<p>Buraları insanlar çok düşünmüyorlar. Çünkü bunlar gündelik hayatın içerisinde gizli kalmış iletişim araçları. Ben biraz buraları deşerek, neye göre tercih ediyoruz, neleri kendimize uygun buluyoruz ya da bulmuyoruz gibi soruların cevaplarını araştırmaya başlayınca, endüstriyel tasarımın bana hitap ettiğini anlamaya başlamıştım. Yüksek lisans ve doktora düzeyinde de çok doğru sorular sorduğumu fark ettim. Çünkü yapmış olduğumuz bütün tercihler, sadece bir şey satın alma tercihi değil aynı zamanda kullanma ya da kullanmama tercihidir de. Bu tercihler tamamen o nesnenin bizim bedenimizle kurduğu ilişki biçimleriyle, bizim zihnimizde çağrıştırdığı anlamlarla alakalı. Roland Barthes’ın açısından bakarsak göstergelerin bizim hayatımızda nasıl yer bulduğuyla ilişkili oluyor. O yüzden bence endüstriyel tasarım tam da bu anlamda günlük nesnenin üzerinden, günlük hikâyelerle bağdaştırılarak tasarım öğrencilerine aktarılmalı diye düşünüyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3709 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3.webp" alt="" width="730" height="480" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-200x132.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-300x197.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-400x263.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-600x395.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3.webp 730w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p><strong>Emre Düşün: İkinci Dünya Savaşı sırasında endüstriyel gelişmelerin, özellikle Almanya ve Amerika arasındaki savaşın seyrini değiştirdiğini biliyoruz. Bu bağlamda endüstriyel tasarımın savaş üzerindeki etkilerinden de bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Almanya birçok alanda etkilerini gördüğümüz “Bauhaus” adında bir okula sahip. Bauhaus’un amaçladığı şey çok iyi bir sanatçı ve çok iyi bir tekniker olmak gibi gayelerle hâkim üreticiler, tasarımcılar yetiştirebilmek. Biz bugün birçok şeyin üzerinde ‘‘Made in Germany’’ yazısı gördüğümüzde derin bir güven duyuyorsak bu Bauhaus Okulu’na kadar dayanıyor aslında. Çünkü Bauhaus’dan önce sanatçılar sadece sanat yapıyorken, işin zanaat kısmıyla ilgilenmiyorlardı. Atölyelerde bir sürü zanaatçı ve ustabaşı vardı. Mesela mermer bir heykelin yapımından bahsediyorsak, o dönemin çok ünlü heykeltraşları bu atölyelere gidip istediği heykeli anlatıyor. Şurası biraz daha bükümlü olacak, burada biraz daha kas grubunu öne çıkaracağız ya da şu kısımda biraz daha pah kıracağız gibi genel yönlendirmelerini yapıyor ve gidiyor sanatçı. Gerisini orada ustabaşları ve mermer işçileri yapıyor.</p>
<p>Louvre Müzesi’nde gördüğümüz heykellerin birçoğu için bu durum söz konusu. Dönemin çalışma biçimleri bu şekilde zaten. Sanatçı orada işin zanaat dediğimiz kısmına yön vermiyor. Daha sonrasında Alman ekolü burada eksikler olduğunu fark etmeye başlamış ve demiş ki; sanatçı da bir zanaatkar kadar o mermeri oyabilmeli, işleyebilmeli; yöntemini, tekniğini bilmeli. Bauhaus Okulu’nda bir sandalye üretiminden bahsediyorsak, bunu tasarlayan tasarımcının sandalyenin teknik üretimine dair detayları bildiği kadar zanaatının da, işçiliğinin de neler gerektirdiğini bilmesi gerekiyor. Aynı zamanda estetik bir form olarak bunun biçimini, işlevini, formun estetik değerlerinin kullanıcıya nasıl aktarılması gerektiğini de biliyor olmalı. Yani sadece renk, görsellik ve estetik algısı değil, aynı zamanda üretim biçimlerine hâkim olma durumu da var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3708" style="width: 573px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3708" class="size-full wp-image-3708" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus.jpeg" alt="" width="563" height="614" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus-200x218.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus-275x300.jpeg 275w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus-400x436.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus.jpeg 563w" sizes="(max-width: 563px) 100vw, 563px" /><p id="caption-attachment-3708" class="wp-caption-text"><strong>Bauhaus&#8217;ta uygulamalı tasarım dersi.</strong></p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bauhaus’un getirmiş olduğu bu ekolün sağladığı yöntem bilgisinin İkinci Dünya Savaşı’nda rollerin değiştirmesinde çok büyük bir etki sağladığını söyleyebilirim. Çünkü Bauhaus Okulu biraz daha el işçiliğinin ve ince düşünülmüş işlerin ortaya çıktığı bir dönem. İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’nın temelde fark ettiği şey; eğer bütçen varsa ve bu bütçeyi yönlendirebilecek elemanların varsa, bir şeyleri seri olarak üretebilmeye başladıysan, çözümlerini de son derece pratik bulabilirsin ve bu seni öne geçirir. Somut bir örnek vermek gerekirse; Almanlar’da bir bombardıman uçağı hasar gördüğü zaman, uçağı bir tren lokomotifi ne yüklüyorlar ve fabrikaya geri gönderiyorlar. Çünkü ustalar ve zanaatkarlar fabrikadalar, uçağın da fabrikada tamir edilmesi gerekiyor. Savaş dönemindesiniz, uçağınız hasar aldı, çok ciddi bir bombardıman süreci var.</p>
<p>Siz bir lokomotife uçak yüklüyorsunuz, uçağı lokomotifl e fabrikaya gönderiyorsunuz, fabrikada onu işçiler tek tek tamir ediyorlar. Ortada çok ciddi bir zaman ve emek kaybı var aslında. Amerika ise aynı dönemde, Bauhaus’un getirmiş olduğu fabrikada ince işçilik, dikkatli ve özenli işçilik anlayışını şöyle aşmış: “Madem savaştayız ve benim çok fazla uçağa ihtiyacım var, o zaman neden bir uçağı alıp bir yerden bir yere götürerek zaman kaybediyorum ki? Ben aynı anda çok daha fazla uçak üreteyim, seri üretime geçeyim ve bir tanesi hasar gördüğü zaman hemen orada modüler bir sistemle müdahâle edeyim.” diyorlar. Eğer uçak tamir edilmiyorsa onun yerine üç tanesi daha üretiliyor.</p>
<p>Bu şeklinde bir çözüm buluyorlar. Doğal olarak, Almanya’nın savaştaki seyrini değiştiren şey, Amerika’nın seri üretim anlayışnı kabul etmiş olması. Almanya bir şeyin çok hızlı veya hemen yapılmasından ziyade ustası tarafından işçilikle yapılmasının daha önemli olduğuna kanaat getirmiş. Bu onlara zaman kaybettirmiş. Doğal olarak savaşlarda kimin malzeme ve askeri teçhizat üstünlüğü varsa onun kazandığını varsayarsak; orada dönemin akışını değiştiren şey de tamamen bu olmuş.</p>
<div id="attachment_3710" style="width: 1034px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3710" class="wp-image-3710 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1024x632.jpg" alt="" width="1024" height="632" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-200x123.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-300x185.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-400x247.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-600x370.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-768x474.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-800x494.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1024x632.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1200x740.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1536x948.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3710" class="wp-caption-text"><strong>Bauhaus okulunda öğrencilerin deneysel tasarım çalışmaları ve eleştiri oturumu. (1920&#8217;ler)</strong></p></div>
<p><strong>U.Y: Seri üretim mantığının karşısında Bauhaus ekolü var. İkisinin de üretiminin insan olduğu bir sistemi düşündüğümüzde, bana sanki bugün gördüğümüz eğitim sisteminde de seri üretim mantığı daha çok yer etmiş gibi geliyor.</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Benim için çok etkileyici bir cümle değildi ama derste şöyle bir şey söylemiştim: “Tarih kazananlar tarafından yazılıyor.” Öğrenciler açısından çok etkili olduğuna dair geri dönüşler aldım. Bu çok üzerine düşünmediğimiz bir şey. Sadece tarih için değil, biz dinlediğimiz her hikâyeyi kazananından dinliyoruz. Yani literatür de bu şekilde olmuşmuş zaten. İkinci Dünya Savaşı’nın kazananının da aslında ABD olduğunu varsayarsak; seri üretimin ona kazandırmış olduğu bu potansiyeli, eğitim, ekonomi gibi farklı alanlarda da kullanmışlar. Ama Almanya hâlâ Bauhaus ekolüne bağlı bir şekilde. Daha doğrusu Avrupa ülkelerinin çoğu daha bireye yönelik bir eğitim modeli uyguluyorken; bizim gibi biraz daha geri planda kalan eğitim modelleri için seri üretim benzetmesi yapmak bence çok doğru. Çünkü bizde bireye ya da bireyin kendi nitelik ve öz değerlerine uygun bir eğitim modelinden ziyade kompakt bir şekilde bir konunun aktarılması daha ön plana çıkarılıyor. Aslında insanlar da çeşit çeşit, hepimizin yetenekleri, yeterlilikleri, ilgi alanları ya da farkındalıkları başka.</p>
<p>Ama hepimiz aynı potaya atılıp eritilmeye çalışıldığımız zaman, kimimiz çok güzel eriyebiliyorken kimimiz için o ısı yeterli olmuyor. Doğal olarak birisi için bir ders çok heyecanlı ya da çok keyifli geçiyorken bir başkası için eziyete dönüşebiliyor. Bunu Bauhaus ekolündeki Almanya ya da günümüzde Finlandiya nasıl aşıyor? Öğrencileri kendi yetenekleri, beklentileri, istekleri doğrultusunda yönlendiriyorlar. Bizdeki gibi her öğrenci aynı dersi almıyor. Öğrenci kendisine en uygun ve topluma da en faydalı olabileceği dersleri alıyor. Bir çocuğun resme daha fazla yeteneği varsa o çocuk matematik yaptığında akıllı sayılmıyor. Bizde maalesef temel bilimleri yapan çocuklar daha akıllıymış ya da daha zekiymiş gibi yanlış bir algı var.</p>
<p>Sosyal bilimlerdeki birçok şeyi yapabilmek de tarihe hâkim olabilmek de çok ciddi bir algı gerektiriyor. Sadece fonksiyon, türev ve integral çözebildiğimizde bunu yapmış olmuyoruz. Ben lise ikideyken Almanya’da bir matematik dersine girme imkânı bulmuştum. İntegral konusuna yeni geçmiştik ve tahtada bir integral sorusu vardı. Büyük bir heyecanla kalkıp çözdüm. Öğretmenin çok şaşırdığını hatırlıyorum çünkü yazdığı soruyu orada birinin çözeceğini beklemiyormuş. Bana “Peki integrali ne için kullanırız?” diye sordu. Hayatımda pek unutamadığım anlardan biriydi. Neden yaptığımı bilmiyorum, sadece neyi çözmem gerektiğini biliyordum.</p>
<p>Daha önce bahsettiğim e-mail örneğinde olduğu gibi kafamda hiçbir imaj yok. Bir bilgi yok, bir ezber var. Sonra bana “İntegrali otoparka kaç araba sığar diye hesaplamak istediğimizde kullanabiliriz, katlı bir yapıdaki geometrik alanları hesaplamak için kullanabiliriz.” diyerek örnekler vermişti. Ben integrali nerede ve nasıl kullanacağımızı Almanya’da girdiğim tek bir derste öğrenmiştim. Sonra tabii Türkiye’ye döndüğümde kendi lisemdeki öğretmenime integral anlatırken parmak kaldırıp “Hocam biliyor musunuz integral bu alanda kullanılıyormuş.” demiştim ve “Gereksiz bilgilerle dersi bölme.” cevabını almıştım. Bu tam olarak seri üretim mantığı.</p>
<p>Çok fazla şey bilmek ama bunların nerelerde kullanılacağını, nasıl faydalar sağlayacağını, nasıl dönüştürülebileceğini bilmemek çok büyük bir israf yaratıyor. Ben de derslerimde böyle bir israfa karşı durmaya çalışıyorum. Eğer derse girdiysem ışık açıksa, çıkarken mutlaka kapatıyorum. Benden sonra gelen kişinin açması ya da kapatması önemli değil. Oradaki durum benim o elektriği israf etmeye devam etmiyor olmam. Benim sürecim bitti ve gerekiyorsa o ışık kapatılmalı.</p>
<p>Eğer bir odadan çıkarken elektriği bile kapatmak gerektiği bilincindeysek, bir sınıfta elli kişi varsa, en büyük israf o elli kişinin zihnini israf ediyor olmak. Yani onlara bir veri, bir bilgi aktarmıyor olmak. O çocuklar ailelerinin emekleriyle, geleceklerine dair belli ümitlerle ve beklentilerle o sınıfa geliyorlar. Yaşları itibariyle toplumu şekillendirecek, kültürü şekillendirecek, sosyolojik olarak Türkiye’nin geleceğini oluşturacak bir zemindeler. Oraya gelen bireyi hiçbir şeye dönüştürmeden, hiçbir şeye fayda sağlamadan sınıftan çıkarmak; bence tamamen o gençliğin, zihinlerin, parlak beyinlerin israfı. Bunun israf edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden, Amerika’nın seri üretim mantığındaki eğitiminin değil de Bauhaus ekolü eğitiminin bireye daha faydası olacağı kanaatindeyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3704 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya.jpg" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-600x900.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-683x1024.jpg 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-768x1152.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-800x1200.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya.jpg 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>E.D: Ürünler kültürel öğelere göre nasıl bir değişkenlik gösteriyor? Endüstriyel ürünlerin zorbalıkları nelerdir?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Yüksek lisans tezim tahakküm üzerineydi. Tahakküm kelimesi için, popüler dille ifade etmek gerekirse “zorbalık” diyebiliriz. Kontrol altına alma, bir kişinin iradesini yok sayarak ona bir şeyi zorla yaptırma gibi değerlendirebiliriz. Tezimde de Foucault’nun güç ve iktidar ilişkileri üzerinden referanslar vermiştim. “Bir nesne nasıl zorbalık yapar?” Bence şöyle zorbalık yapar: Düşünelim ki ilkokul birinci sınıfa giden bir çocuk var ve bu çocuk solak. Bu çocuk kendi yeterliklerini, yetkinliklerini ilk defa deneyebildiği, anne babadan ayrı olduğu bir sınıf ortamında zaten yeterince kaygılı. Bir kalemtıraşı var ve bu nesne sağ elini kullanan bir çocuğa göre tasarlanmış. Aslında azınlıklar üzerine hiçbir düşüncesi olmayan, onlara dair hiçbir öngörüsü olmayan bir nesne tasarlanmış. Bu nesneyi o solak çocuk eline aldığı zaman nesnenin fonksiyonsuzluğu, çocuğun bedeninin fonksiyonsuzluğu olarak algılanıyor. Sınıftaki otuz arkadaşı kalemini açabiliyorken sadece solak olan kalemini açamadığı zaman bunun kalemtıraştan kaynaklı olduğunu değil, kendisinden kaynaklı olduğunu düşünüyor. “Ben yapamıyorum ama arkadaşlarım yapıyor, bu kalemtıraşı ben kullanamıyorum.” diye düşünüyor.</p>
<p>O yüzden bir kalemtıraşın o çocuğa zorbalık yaptığını tasarımcının fark ediyor olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu bugün en basit haliyle Türk kahvesi makinesi örneklerinde görüyoruz mesela. Çok uzun süre cezvelerin sadece tek bir yönde döküm ağzı olduğunu ve sadece sağ elini tutan kişinin düzgünce dökebildiğini biliyoruz. İlginç gelecek ama “clumsy” (sakar) kelimesi İngilizce, Almanca ve Fransızca’da “solak” kelimesine karşılık geliyor. Burada aslında o kişinin sakar olmasına sebep olan şey, solak olması veya kişinin kendi yetkinlikleri değil, uğradığı zorbalık. Ama insan bunu çağlar boyunca kendi yeterliği üzerinden algılamış ve demiş ki “Sol elle iş yapılmaz, sağ elini kullanacaksın.” Sol elle iş yapılmaz değil, ürün sol elle çalışmaz. Bu sadece kahve makinesi ya da bir kalemtıraş örneğiyle kısıtlı değil, bunlar çok basit örnekler. Çok daha ütopik olanları var.</p>
<p>Mesela Volvo fi rması dünyanın en güvenli araçlarını üretiyorken, sürücü koltuğu güvenlik testlerini sadece erkek bedenine göre yapıyormuş. Sürücü koltuğunda bir kadın oturduğu zaman hangi açıyla kaza yapabileceği ya da kadının kendi beden yeterliklerine göre nasıl zarar alabileceği test edilmemiş. Kadın erkek ayrımı değil sadece, bu işin çocuk, yaşlı ve genç kısmı da var. Yine çarpıcı örneklerden bir tanesi: Mercedes fi rması otobüslerini Almanya’da üretiyor. Bizim ülkemizde de genelde bu markanın araçları kullanılıyor. Ben metroya da otobüse bindiğimde genelde birilerinin savrulduğunu görüyorum. Aslında otobüs herkes için aynı hızda gidiyor ve aynı freni yapıyor. Birilerine hiçbir şey olmuyorken, birileri gerçekten savruluyor ve tutunmaya çalışıyor. O savrulan kişi ise kendisi tutunamadığı için olduğunu düşünüyor. Çünkü normlarımız bize genelde kabahatin kendimizde olduğunu öğretmiştir.</p>
<p>Yanlış varsa ben yaptım, konuşurken ortam sessizleştiğinde “Yanlış bir şey mi söyledim?” düşüncesi var. Hiçbir zaman karşı tarafın bize ne yapıyor olabileceği üzerine düşünmeyi öğrenmemişiz. Peki neden otobüste birileri savruluyor? Mercedes otobüsler Alman ırkının temel beden özelliklerine göre tasarlanıyorlar. Irkın özelliklerine baktığımızda erkeklerde 1.80 gibi bir ortalama boy görüyoruz. Türkiye istatistik Kurumu’nun verilerine göre ise Türk erkeğinin boy ortalaması yanılmıyorsam 1.74-1.75 aralığında. Şimdi siz 1.80 boyunda bir bireyin bedenine göre tasarlanmış otobüs tutamağını, boy ortalamasının 1.70 &#8211; 1.75 olduğu bir topluma verdiğiniz zaman, aradaki fark o kişinin bedeninin 1.80 boyunda olan kişiden daha fazla zarar görmesine sebep oluyor. Ya da o oturma alanları da çok normatif öğeler. Herkesin bedeni aynı değil ama bütün otobüs oturakları aynı. Bunların hepsi aslında ürün zorbalığına örnekler.</p>
<p>Bindiğimiz arabada başımıza bir şey geldiği zaman bu bizim dikkatsizliğimiz kadar arabanın da yetersizliğindendir ki sigorta şirketleri bunun üzerine kurulmuştur. Aslında birileri ürünlerin zarar verdiğini fark etmiş. Ben mesela bir sandalyenin oturan bir kişiye zarar verdiğini sözlü olarak anlatmaya çalıştığımda karşı tarafa geçmiyor. Ama meslek hastalıkları raporunu indirip de çok uzun süre masabaşı işi olan sekreterlerin genelde omurilik sorunları yaşadığını kanıtlayınca bunun sandalyeden kaynaklı olduğunu kabullenmesi daha kolay oluyor. Nesnelerin sessiz olduklarına bakmamak lazım, aslında konuşuyorlar. Biz buna tasarımda ürün dili diyoruz. Mesela bir pet şişenin kapağındaki küçük tırtıklar bilmeseniz de size “Beni buradan tutup çevir.” diyor. Bazı ürünler de size bir yönlendirme verir. Siz onu yaparsanız ama ürün çalışmaz. Siz yapamadığınızı düşünürsünüz ama ürün sizinle yanlış konuşuyordur.</p>
<p>O yüzden ürünleri tasarlarken kullanıcıların tek tip, tek beden olmadığını unutmamak lazım. Özellikle endüstriyel tasarımın ilk senelerindeki arkadaşlara genelde şöyle söylüyorum: “Sadece ürünü tasarladığınızı düşünmeyin. Kullanıcının o ürünü kullanırken göreceği bütün zararı da siz tasarlıyorsunuz.” Eğer o zararı analiz etmezseniz ve doğru tasarım kararlarını almazsanız bir çocuğun yanmasına da sebep olabilirsiniz. Birinin düşüp kaymasına da sebep olabilirsiniz. Aslıda siz birinin bedeniyle birebir diyalog kuracak bir aktör tasarlıyorsunuz…</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3712 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>S.G: Geldiğiniz için teşekkürler Hocam. Emeğinize, ağzınıza, dilinize sağlık.</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Davetiniz için ben teşekkür ederim. Çok keyifl iydi, emeklerinize sağlık.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/">Beden ve Eşyanın Diyaloğu: Nesnelerin Tahakkümü &#8211; Asya Gürgün Özdemir</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Can Öz ve Ümit Alan ile Yapay Zekâ</title>
		<link>https://contextdergi.com/can-oz-ve-umit-alan-ile-yapay-zeka/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/can-oz-ve-umit-alan-ile-yapay-zeka/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Jul 2025 10:12:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Can Öz]]></category>
		<category><![CDATA[Sam Altman]]></category>
		<category><![CDATA[Socrates Dergi]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit Alan]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[YeniMedya451]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3416</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yapay zekâ hayatın her alanında tıpkı bir altyapı teknolojisi gibi hızla yayılıyor; medya, hukuk, eğitim ve iş dünyasında köklü değişimler yaratıyor. Can Yayınları YK Başkanı &amp; Socrates Dergi Genel Müdürü Can Öz ve Gazeteci-Yazar Ümit Alan ile yapay zekânın işleyişinden etik tartışmalarına, yaratması muhtemel fırsatlardan risklere kadar pek çok konuyu ele aldık. Teknolojinin kontrolü bizde  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/can-oz-ve-umit-alan-ile-yapay-zeka/">Can Öz ve Ümit Alan ile Yapay Zekâ</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Yapay zekâ hayatın her alanında tıpkı bir altyapı teknolojisi gibi hızla yayılıyor; medya, hukuk, eğitim ve iş dünyasında köklü değişimler yaratıyor. Can Yayınları YK Başkanı &amp; Socrates Dergi Genel Müdürü Can Öz ve Gazeteci-Yazar Ümit Alan ile yapay zekânın işleyişinden etik tartışmalarına, yaratması muhtemel fırsatlardan risklere kadar pek çok konuyu ele aldık. Teknolojinin kontrolü bizde mi, yoksa biz mi ona teslim oluyoruz? Algoritmalar nasıl öğreniyor, nasıl karar veriyor? İş dünyası ve eğitim nasıl dönüşecek? Yapay zekânın hayatımıza etkilerini derinlemesine konuştuğumuz bu söyleşide, yapay zekânın geleceğine dair önemli soruların yanıtlarını arıyoruz.</span></span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3418" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1.jpg" alt="" width="1920" height="1080" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/co1.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p><b><i>Umut Yiğit:</i></b> <b>Bugün yapay zekâ üzerine konuşmak istiyoruz. Öncelikle aklıma kazınan, Cem Say hocanın önermesiyle söyleşiye başlamak istiyorum. Yapay zekâyı bir altyapı teknolojisi olarak tıpkı bir elektrik gibi bir yerde konumlandırıyordu. Bu sürekli sizin de tekrarladığınız bir önerme olarak karşımıza çıkıyor. Bu kısmı açarak başlasak, gündelik hayatın içinde yapay zekâyı nasıl konumlandırıyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>Can Öz:</i></b> Öncelikle çok teşekkür ederim davetiniz için. Çok tatlı bir topluluksunuz. Şimdi izleyenler kameranın arka tarafındaki kalabalığı, gülümseyen suratları maalesef görmüyor. Çok teşekkürler davetiniz ve bu güzel etkinlik için. Bizim aslında yapay zekâya dair bir uzmanlığımız yok. Ama “Yeni Medya 451” adlı podcastte içerik üretirken, yapay zekânın gündemini yakından takip ediyoruz. Dolayısıyla size aslında yapay zekâ üzerine edindiğimiz tecrübelerimizden yola çıkarak bir şey anlatamayacağımızı net olarak söylemek isterim.</p>
<p>Ama tabii ki iyi gelişmeleri takip ettiğimiz için üzerine sohbet edebiliriz. Bu notu düştükten sonra pası atayım sana Ümit.</p>
<p><b><i>Ümit Alan:</i></b> Şimdi yapay zekâ hakikaten hem elektrik gibi hem internet gibi bir altyapı teknolojisi. Olaylar oraya doğru gidiyor zaten. Şu anda adına yapay zekâ diyoruz ama Sam Altman’ın bir blog yazısı vardı. “Zekâ çağı” demişti. Direkt “yapay” kısmını atmış. Ama “Yapay kısmının atılması aşamalarına karşı uyanık olmalıyız. Çünkü sorumluluktan kaçmakla aynı anlama gelir.” diyerek yorumlamıştım ben bu olayı yazımda.</p>
<p>Mesela en son Mark Zuckerberg çıktı dedi ki “Artık topluluk notlarına emanet ediyorum içeriği, kaldırıyorum doğrulama programını.” Ama kullandığımız her şeyin içerisinde yapay zekânın olacağı bir yere doğru gidiyoruz. Şu anda bile var aslında. Sadece biz üretken yapay zekâ perspektifinden baktığımız için bize her yerde değilmiş gibi geliyor. Geçenlerde bir toplantının ortasında telefonum deli gibi bildirim göndermeye başladı. Bir baktım, evdeki buzdolabı mesaj atıyor, “Soğutucunun kapağı açık kaldı” diye bildirim geliyor sürekli. Hemen evi aradım. Evde de yedi yaşında kızım var. Meğer bizimkisi Kinder Sürpriz araklarken anneannesinden gizlice, kapağı kapatmayı unutmuş. Aslında bu da bir yapay zekâ örneği. Nesnelerin interneti.</p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Bunu normal bir şey gibi konuşuyoruz. Şimdi mesela yirmi sene önceki bir insanın izlediğini düşün. Bir yerdeydim ve buzdolabımdan bana mesaj geldi. O kadar sürreal ki bir taraftan. Ama bu sürrealliklere de alışıyoruz işte. Yapay dediğin kısım da aslında bunun parçası. Yapay zekâ ile çalışan bir araba kaza yaptığında o kazanın sorumlusu kim? Önemli bir soru.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>“Sigorta şirketi para verecek mi?” falan gibi mevzuatlar olduğu gibi; diğer yandan bize bunu kabul ettirmek için de insanlaştırmaya çalışıyorlar yapay zekâyı zaten. Yapay zekânın yaptığı hatalara halüsinasyon deniyor. Hata o. Halüsinasyon sözcüğü özel olarak seçilmiş. Çünkü halüsinasyon dediğiniz şey insana özgü bir yanılsama. Dolayısıyla kötü niyet barındırmadan, yapay zekânın yapmış olduğu bir hata bu ve bunu insanlaştırmaya çalışıyoruz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Sam Altman’ın da yapmaya çalıştığı aslında bu. Yani insan gibi görmemiz ve kabul etmemizi sağlamaya çalışıyorlar. Tabii bu bir taraftan çok da tehlikeli.</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Çok doğru bir yerden bağladın olayı. Yani biz interneti bizim yaşamımızda gördük. İnternet icat edildiğinde ve kullanılmaya başladığında on yedi yaşındaydım. Algımızın en açık olduğu çağda. Ama şu geçişi gördük. Biz internete sadece masaya oturduğumuz zaman bağlanıyorduk. Masadan kalktığımız zaman offline oluyorduk tekrardan. Ama sonra bir anda yirmi dört saat internete bağlı hale geldik. Anlayamadık bile o geçişi. Şu an çok normal geliyor bize. Aynı yapay zekâda da o süreci yaşadık, yaşıyoruz. Birkaç sene sonra belki yapay lafı bile kalkacak.</p>
<p><b><i>C.Ö: </i></b>Sen bu sözün veya bu fikrin sahibini hatırlıyor musun? “İnsanın on beş yaşına kadar karşılaştığı şeyler aslında hayatın doğal parçasıdır. Dolayısıyla onlarla yetişirler. On beş, otuz beş yaş arası karşılaştığı şeyler devrim niteliğinde yeniliklerdir, bunlara adapte olurlar ve bunlar üzerinden bir kariyer üretebilirler. Otuz beş yaşından sonra karşılaştığı yenilikler ise kesinlikle gerçekleşmemesi gereken alışkanlıkları, hayatı, düzeni bozan günah sayılabilecek korkunç şeylerdir.”</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Galiba alanlar değiştikçe buna bakış açımız da değişiyor. Alanlar arası zaten çok geçişkenlik var. Ama zekâ demek veya yapay zekâ demek; edebiyat alanına girildiğinde başka bir şey, bilgisayar alanına girildiğinde başka bir şey. Sanırım felsefi olarak da bir problem ortaya çıkıyor.</b></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Çocuk büyüten insanlar aslında o ayrımı daha iyi yapabilir. Murat Gülsoy’un söylediği ayrımı. Geçen sene bir veli toplantısına gittim. Öğretmeni dedi ki benim kızım hakkında; “Çocuk çok değişik bir Türkçe kullanıyor.” Yani bu kuşağın, jenerasyonunun kullanmadığı kelimeleri kullanıyor. Onlarla, yani ne bileyim “Mütemadiyen” falan diyormuş. Çünkü ben evde öyle konuşuyorum onunla. Ona okuduğum kitaplar öyle. Çocuğun zekâsı onu öğrenerek gelişmiş. Aslında yapay zekânın öğrenmesinden çok farklı olarak&#8230;</p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Peki ne diyor öğretmen buna yani? Bu<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>bir problem olarak mı görüyor?</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Yok bunu üstünlük olarak söylüyor. “Çok fazla kelimesi var bu çocuğun” diyor. Yani sınıftaki diğer çocuklardan çok daha fazla kelimeyle konuşuyor. “Bunu nasıl yaptınız?” dedi. Ben de “konuştuk, kitap okuduk” dedim. Büyüdüğü evle, öğrendiği ortamla çok alâkalı bir durum bu. Bu da Murat Hoca’nın yapay zekâ tezini destekleyen bir şey.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3417 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451.jpeg" alt="" width="640" height="640" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451-66x66.jpeg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451-150x150.jpeg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451-200x200.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451-300x300.jpeg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451-400x400.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451-600x600.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/yeni-medya-451.jpeg 640w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Murat Hoca da demişti. Psikologlar kendilerini tedavi edemezler. Kendi sektörüne dair insanların koyduğu yorumlar, biraz daha şüpheyle yaklaşılması gereken şeyler bence.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Çünkü iş ister istemez oraya doğru gidiyor. Margaret Atwood da benzer bir şey söylüyor mesela. Ahlak konusuna gidiyor iş. Etik değerler acaba sahiplenebilecek mi? Eninde sonunda işin bağlandığı bir tane tartışma var: “Yapay zekânın her şeyi yapabilen, insanla aynen davranabilen, insanla aynı reaksiyonları verebilen ve insandan çok daha hızlı düşünebilen hali insan mıdır?” Cevapsız. Yani eğer zekâyı, duyguları, davranışları hepsini simüle edebiliyorsanız bu “insan mıdır, değil midir?” sorusunun cevabı aslında teknolojik bir soru değil bence. Dini bir soru bu. Çünkü sonuçta biz insanın davranışlarının simülasyon olup olmadığını bile bilmiyoruz ama yorumlayabiliyoruz. İş ister istemez ruh tartışmasına doğru gidiyor. Bu konu ilerledikçe, yapay zekâlar geliştikçe, şeyi eminim çok göreceğiz. Hani “bunlar insanlar gibi davranamıyor, bunlar aptal, bunlar tehlikeliden çok bunların ruhu yok, o yüzden güvenemeyiz” iddialarını çok göreceğimizi düşünüyorum. Yani çok dini bir yere gideceğini düşünüyorum konunun. Daha teolojik tartışmaya gidileceğini düşünüyorum.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Hipergerçeklik çağında yaşıyoruz. İnsanlar da duygular da aşırılıklar içeriyor. Medya araçları, görsel, işitsel duyguların hepsini yakalıyor bir şekilde ve aşırı hassas bir yere çekiyor. Diğer taraftan yapay zekânın bir duygu üretmemesi neden problem olsun gibi bir yere gidiyor konu.</b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Biz hep yapay zekânın yapaylığından bahsediyoruz da Instagram’a girip baktınız mı? Hayattaki ne kadar çok şeyin yapay olduğunu, insanların davranışlarının, alışkanlıklarının ne kadar çevreden kopyalanarak öğrenilmiş olduğunu görüyor muyuz? Mesela çok basit tartışmalar içinde yetişen topluluklar; “Alfa mı, beta mı?” falan gibi aptal aptal tartışmalarda. Ne kadar geniş bir spektrum. İşte iyi mi, kötü mü? İşte “efendi mi, piç mi?” Hep aynı tartışmalar. İkilemle herhangi bir tartışmanın içinden çıkmamız mümkün mü? İnsanlık tarihi boyunca aydınlatamadığımız derinlikte bir karakterden bahsediyoruz biz. Ama bu ilkel dikotomi; bütün tartışmaları, toplumun vardığı işte o yapay entelektüel birikimi oluşturmaya başlıyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Biz yapayız zaten abi. Hepimiz yapayız. Yani kim oluyoruz? Ama kim oluyoruz yani? Hakikaten insanlık olarak biz hepimiz çok otantiğiz, özgünüz de işte yapay zekâ, yapay olduğu için bizim gibi olmayacak gibi bir suçlamayla veyahut da ayrıştırmayla onu tanımlayabiliyoruz. Ama bu dediğim gibi çok felsefi bir tartışma ve tartışmaların büyük çoğunluğunda olduğu gibi konu bir noktaya gelecek ve tıkanacak herhalde.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3420 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1.png" alt="" width="444" height="333" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-200x150.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-300x225.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-400x300.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-600x450.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-768x576.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-800x600.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-1024x768.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-1200x900.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1-1536x1152.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/Sam-altman-sf1.png 2133w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></p>
<p><b><i>Deniz Benzer:</i></b> <b>Bugünkü yapay zekâ ile olan iletişimimize, özellikle bu dil modelleri ile olan iletişimimize baktığımızda kimisi burada komut girmek olarak bahsediyor, kimisi promptlardan bahsediyor. Aradaki etkileşim biçimini bu ifadeler sizce etkiliyor mu? Biz makineye karşı aktif bir yerde miyiz edilgen bir yerde mi?</b></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Teknoloji çok hızlı gelişiyor. Yani başlangıcında promptun çok önemli olduğu söylendi. Komut dediğimiz şey birazcık bilgisayar programlama diliyle ilgili bir şeydi. Onun için bir teknik birikim, bir eğitim gerekiyordu. Mesela ben herhangi bir programlama dili bilmiyorum. O tarz bir komut veremezdim. Ama internet arayüzleriyle birlikte onu kullanabilen insanlar arasına girdim.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Fakat yapay zekâ geldiğinde dendi ki prompt mühendisliği çok önemli bir meslek olacak. İşte ben de yazı yazmıştım. Bilmem kaç bin dolar maaşla eleman arıyorlar, bulamıyorlar diye. Fakat şu anda o heyecan çok sönümlendi. Geçen gün ben yanlışlıkla entera bastım. Yani bir konu hakkında bir şey soracaktım ChatGPT’ye. Sadece konunun kendisini yazdım. Bana şey diye sordu hemen: “Bunu bir podcast içeriği için mi istiyorsun? Yoksa köşe yazısıyla ilgili bir şey için mi istiyorsun?” diye. Çünkü benim kullanımımdan öğrenerek artık, beni o kadar benimsemiş ki, benim herhangi bir şeyin devamını unutmam durumunda tamamlıyor. Çünkü ben diyorum ki “Şu konuda bir köşe yazısı yazacağım. Bana nasıl bir şey tavsiye edersin?” diye soruyorum bazen. Bazen de kendi notlarımı Word dosyasına yüklüyorum.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Mesela iki yüz sayfa notum oluyor. İki yüz sayfa notu oraya yüklüyorum. Kendi aldığım notları. Bu notları bana derleyip toplar mısın diyorum. Bence prompt işi artık mühendislik olayından çıkmış. Beni tanıyor. Benim ne isteyeceğimi biliyor. Kişiselleştiriyor olayı. O yüzden istem mühendisliği olayı muhakkak çok profesyonel işler de olacaktır. İşte görsel üretmekle ilgili, video kurgusuyla ilgili ama o da yavaş yavaş gidiyor. Doğal insan diline geçecekler. Çünkü bunlar bir dil modeli ve öğreniyorlar. Dil de gelişiyor.</p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Ama bu prompt mühendisliği işi bitmez canım. Sonuçta komutla prompt arasındaki temel fark şu ya mesela; bir milyar düğme var diyelim. Bir tanesine basmak komut.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ona bastığında her zaman aynı sonucu alırsın. Herkes basabilir. Prompt dediğin bir milyar düğmeden, hiç kimsenin daha önce basmadığı birkaç düğmeye aynı anda basarak başka bir iş çıkartma hikâyesi ya. Dolayısıyla o zaten yaratıcı insanlar için. Bu eğitimi alan insanlar için. Her zaman hiç hayal edilemeyen seçenekler yaratacak bir şey. Sonsuz bir dünya. O birazcık sanırım hafızaya da bağlı. Karşımızdaki makinenin hafızası da bence bizim ilişkimizi etkiliyor. Hani burada o bağlam penceresi diyorlardı ya ChatGPT için. Bir noktadan sonra hafıza kaybı yaşıyor gibi. O hatırladıkça bizi, biz onu tanıdıkça ve bildikçe bizim de ona karşı belki istemlerimiz ve komutlarımız değişecek.</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Kişiselleştirme ayarları kapatılabiliyor isterseniz. Hafızayı kapatma seçeneği var ChatGPT’de. Ben insanlara kapatmasını önerdim, kapatın bunu dedim. Yapay zekâ çok acayip şeyler öğreniyor hakkınızda. Ama kendim kullanırken kapatmıyorum test etmek için. Geçenlerde “Ümit Alan kimdir?” diye sordum, kendimi. O kadar özel şeyler söyledi ki. İşte arada bir bilgisayarı kızı Leyla kullanmaktadır. Leyla, Harry Potter’ı çok sever. Arada bir onun bilgisayarını kullanır. Ümit şöyle yapar. Sonra şey diye sordum: “Bunları başkalarına söylemiyorsun değil mi?” dedim yani. Başkası “Ümit Alan kimdir?” diye sorunca. “Hayır sadece aramızda” yazmış yani. O hafıza oraları rahatlatmaya çalışıyor falan ama duruyor orada yani. O yüzden birçok kişiye diyorum ki bunun kişiselleştirme ayarlarını kapatın. Kendim şu anda teslim olmuş durumdayım ve hafıza ile korkutucu bir ilişkisi var.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3421 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/umit-alan-saka-scaled-e1751536286748.png" alt="" width="284" height="440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/umit-alan-saka-scaled-e1751536286748-194x300.png 194w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/umit-alan-saka-scaled-e1751536286748-200x310.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/umit-alan-saka-scaled-e1751536286748-400x619.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/umit-alan-saka-scaled-e1751536286748-600x929.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/umit-alan-saka-scaled-e1751536286748-661x1024.png 661w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/umit-alan-saka-scaled-e1751536286748.png 717w" sizes="(max-width: 284px) 100vw, 284px" /></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Google’ın neler öğrendiği sizinle ilgili. 2011 falan.</p>
<p>O civarda olması lazım. O da inanılmaz bir konuşma. Şeyi anlatıyordu. Yani Google’ın, ki bu bilgi daha yeniydi bizde, Google’ın işte bir noktada kadınların hamile olduğunu anladığı. Çünkü birtakım kadınlara, hamilelik ile ilgili birtakım reklamlar gitmeye başlıyor. Sonra işte öfkeyle arıyorlar: “Hamile değiliz. Hamilelik yok. Bu ne? Ne yapıyorsunuz siz?” falan diye. Sonra hamile olduğunu öğrenen bir insan çıkıyor. Yani Google bu insanlar kendileri hamile olduğunu öğrenmeden önce onlara hamile reklamı basmaya başlıyor. Şimdi buradan tabi devasa komplo teorileri çıkıyor. İşte birtakım şeyler. Ama işin aslı öğrenen algoritma; hamile olan insanların kendileri bunu öğrenmeden bile değişen davranış kalıplarının, o ürünlerle ilişkili olduğunu tespit etmiş. Aynı davranışı gösterenlere de aynı ürünleri gösteriyor. Ortalık birbirine girmişti. Baba deliriyordu. Arayıp “Siz benim kızıma hamile muamelesi mi yapıyorsunuz?” falan diyordu. Sonra da kızın hamile olduğu ortaya çıkıyordu. Bunun gibi bir sürü vaka ortaya çıkıyordu sonra. Bütün bu sistemler zaten aslında bizim davranışlarımızı öğrenerek gelişen sistemler. Biz hep yapay zekâya çok yeni bir tartışmaymış gibi bakıyoruz. Yapay zekâ dediğimiz şeyin zaten kullanan algoritmaların birazcık daha gelişmiş hali olduğunu bilmek lazım.</p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Üretken yapay zekâ dediğin de yeni bir şey değil aslında. Yani hani birtakım fotoğrafları alıp görselleri montajlamak veyahut bir metinden çıkarım yapması, learning modeller falan, bunların hiçbiri yeni değil. Tabii kamuya açıldığı için gelişme hızı arttı. Moore’un modeli donanımlarda olduğu gibi yazılımlarda da geçerli aslında. Ama önünde sonunda bir süreklilik arz eden bir süreç. Biz bir dönemi böyle çerçeveleyip ayrıştırdık ve her şeyi onunla ilişkili tanımlıyoruz. Oysaki bütün hikâye zaten başından beri böyle dönüyor. Yani biz, yapay zekâdan bağımsız olarak yıllardır bunu konuşmuyor muyuz? Hani “Biz iki tane telefon konuşması yaptık, bunun reklamları geldi bana” falan diye.</p>
<p><b><i>Ozan Günel:</i></b> <b>Geçen sene Umut Hoca’yla verdiğimiz dersler sonucunda başka öğrencilerin de verilerini havuzda görmeye başladık. Acaba bizim oradan çıkan verilerimiz ile topluma dair bir şey söyleyebilir miyiz?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Yapay zekâların herhangi birisine gidip mesela şey yazın: “Saat 9’a 5 kala görünen bir saatle bana bir video yap, fotoğraf yap” deyin. 10’u 10 geçe çıkar. “Saat 6’yı 35 geçeyi gösteren bir saatten bana yirmi tane aynı ekranda göster” deyin. Stable Diffusion’a falan girip deneyebilirsiniz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bütün saatler 10’u 10 geçe çıkar. Girin “Sol elle resim yapan bir ressam yapın” deyin. Sağ elle çıkar. Çünkü kullandığı verinin büyük çoğunluğu bu tip görsellerden oluşuyor. Bilmiyor herif. Yani reklam olarak da tanıtım olarak da insana satın almayı en kolay tetikleten, en seksi görüntü akreple yelkovanın böyle konumlanması olduğu için, internette bulduğunuz saatlerin %95’inden fazlası 10’u 10 geçe görünüyor. Dolayısıyla yapay zekâ bütün saatleri zaten saat 10’u 10 geçe gibi tanıyor. Ama bunlar zamanla tabii ki düzelecek şeyler. Şu an internetteki ortalamanın ürünü bu ve karşılarına çıkan en büyük sıkıntı da bu. Yani internette gördüğümüz şeylerle, internetteki ortalamayla, internetteki bu tüketim kültürünün ürünü diyebiliriz yapay zekâ üretimi için. Ama bugünün kültürünün ürünü olan içeriklerden, insanlık kültürüne cevap veren bir birikim tanımlamaya çalışıyorlar yapay zekâya. Tabii çok kafa karıştı.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3422 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam.jpg" alt="" width="505" height="505" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sol-nel-ressam.jpg 1024w" sizes="(max-width: 505px) 100vw, 505px" /></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Şu an o konuda bir kriz de yaşıyor zaten. Öğrenebileceği veri tükenmek üzere. Hatta tükendi gibi internette ve artık yapay veriyle, yani makineyle üretilen veriyle öğrenmeye çalışıyor yapay zekâ. Daha da kötüleşmeye başlıyor. Yani insanların, kalabalıkların bilgeliği diye bir şey vardır ya. İnsanlardan aldığı veri ne kadar kötü de olsa ne kadar kirli de olsa ne kadar manipülasyona açık da olsa, aslında daha sağlıklı veri. O bittiği zaman yaşanacak kriz, yapay zekânın toplumun bir yansıması olacağını da gösteriyor bize.</p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Hep aynı tartışma aslında vardığımız yer yine. Yani birçok farklı alanda tartışıyoruz ama eninde sonunda tartıştığımız şey şu ya; “Bizim lehimize mi olacak babacım bu, aleyhimize mi olacak?”</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Peki bu yapay zekânın veri tüketim sürecinin neyi lehimize, neyi aleyhimize olacak?</b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> İşin tıkandığı nokta bence o. Mesela yapay zekâdan korkulan, en çok gösterilen, en popüler örneklerden bir tanesi Skynet’tir ya. Bu çok zekileşip bağımsız olursa bize zarar verir. Böyle bir sürü hikâye var. Hep böyle yapay zekâ dediğimiz şey, bizden bağımsız olarak gelişecek ve bize rağmen gelişecek. Bir yere varacak. Bizim edilgen olduğumuz bir hikâye olacak. Hikâye gibi tartışıyoruz. İyi mi olacak, kötü mü olacak? Başımıza ne gelecek diye. Oysaki korkunç olan şey zaten bunu kullanacak olan insanlar. Yani bizim bu çağda karşılaştırdığımızda elektrik tartışması da işin içine giriyor. Bir taraftan elektrik, evet. Birçok savaşı da tetikledi. Birçok krizi de tetikledi dünyada. Birçok şeyi değiştirdi. Ama diğer yandan da uygarlaştırdı dünyayı. Bir yüzyıl önceye göre daha az insan ölüyor. Daha az insanın hakkına giriliyor. Ama şimdi insanlık o kadar kötü oldu ki. Bu insanlığın eline ne kadar daha gelişmiş enstrüman verirsen, daha kötü bir yere varacaksınız.</p>
<p>O yüzden yapay zekâ ile ilgili sorulması gereken soru “Yapay zekâ bağımsız olup, kendi başına o düğmeye basar mı?” sorusundan çok “Zaten bu gelişen olağanüstü, gelişmiş, güçlü teknolojiye sahip olan insanlar, dünyayı daha ne kadar kendi bireysel çıkarları için kullanıp dünyanın geri kalanını esir edecekler?” Ama yapay zekâ olmasa da bu oluyor zaten. Yani bizim yapay zekâ ile ilgili tartıştığımız şeylerin çoğu aslında insanlıkla ilgili. İnsanlığın aldığı kararlarla ilgili.</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Orada da aslında internetin gelişim çizgisini referans alabiliriz. Yapay zekânın gittiği ve tıkandığı yön konusunda. Tim Berners’ı işte. Bu http protokolünün mucidi olan, internetin vaftiz babalarından biri. Onun hayal kırıklığı her şeyi gösteriyor. Biz interneti tamamıyla merkezileşmeden uzaklaşmak için icat etmiştik. Internet fikri zaten soğuk savaş sırasında Amerika’da merkezlerin dağıtılması fikri üzerinden doğmuş bir şey. Çünkü eğer Rusya bir veri merkezine,<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>bir iletişim merkezine nükleer saldırı yaparsa bütün sistem çökecek. O yüzden bizim bunu dağıtmamız lazım diyerek interneti icat etmişler. Merkezi dağıtmak. Bir askeri güvenlik teknolojisi aslında. Bu http protokolü internette, bu merkezleri dağıtma fikri üzerine kuruluyor. Fakat bugün geldiği nokta tamamıyla; herkes Facebook’ta, Twitter’da, Google’da. Yani bir merkez haline geldi ticaretin etkisiyle aslında. İnternet ticarileştirince böyle oldu. Böyle olunca da bozulmaya başladı. Şu anda da işte tam tersi bir sürece doğru gidiyoruz.</p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> İnternet trafiğinin yüzde doksandan fazlası yirmi site üstünden dönüyor. İşte bu ticaretin istediği bir şeydi. Yapay zekâda da tehlike daha büyük. İnternet, devlet kontrolünde geliştirilmiş bir teknolojiydi. Devletler vardı internet anlaşmasında. Yapay zekâ ise tamamıyla ticaret. Özel sektörle gelişiyor. İnternette yaşadığımız hayal kırıklığının daha da büyüğünü belli bir süre sonra yapay zekâ konusunda da görebiliriz.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Derslerde de biz proje ödevi istiyoruz. Bu ödevlerin çok büyük bir oranı ChatGPT 3.5 ile yazılmış metinler oluyor. Metni de tam olarak doğrulama gibi bir imkânımız da yok. Belli bir olasılıkla tarayan siteler var bunu ama tam olarak çalışmıyor. Aslında geliştirmeleri gereken bir işlevi yapay zekâya devrediyorlar çocuklar böyle yaparken. Üretken yapay zekâ için söylüyorum. McLuhan demiş ya “Araç insanın uzantısıdır” diye. Yapay zekâ başka bir yönden ve sanki bir uzuv gibi, bir uzantı gibi belirli işlevleri aslında devrettiğimiz bir şeye dönüştü.</b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Sokrates, yazının keşfinden sonra aslında hepimizin belleğimizi ve belleğimizle beraber kendimizi anlatma becerilerimizi de kaybedeceğimizi, bunun bir felaket olduğunu anlatmıştı. Bu tabii demek değil ki Sokrates böyle dedi böyle çıkmadı. Bundan sonraki bütün teknolojik gelişmelerin hepsi tamamen yararımıza olacak. Yazı gibi. Kesinlikle böyle düşünmüyorum. Bugünkü gelişmeleri kullanan, enstrümantalize eden kişilere artık neoliberal de denemez.</p>
<p>Bu dönemin sisteminin adının konması gerekiyor. Çok kutuplu, çok öfkeli, çok nefretli, çok hızlı değişen; yarı korporatokrasi, yarı karmakarışık bir sistem var. Tek bir adı yok.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Belki hepimizin mutabık olduğu bir isim bulabiliriz bir gün. Ama bu içinde bulunduğumuz korkunç dünya düzeninin ürünü olarak, bunun da korkunç sonuçlar vereceğine şüphe yok. Ama bunun yapay zekâ ile ilgisi olduğunu düşünmüyorum ben. Yani yapay zekâ dediğiniz eninde sonunda elektrik gibi bir şey. Ama elektriği, milletin kafasına elektrik vermek için mi kullanacağız? Yoksa hakikaten insanların evine su, yemek gitmesini sağlayacak sistemleri geliştirmek için mi kullanacağız? Artık öyle gitmiyor dünya. Baksanıza Kaliforniya’daki yangına; su kaynaklarına birileri el koyduğu için eyalet yandı. Böyle bir ülkede, böyle bir dünyada yaşıyoruz.</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Bir yandan da Kaliforniya’daki yangını üç ay öncesinden öngörebilen yapay zekâ teknolojileri var. Bu çağda oluyor bu yangın. Ama bu yapay zekâ teknolojileri her şeyi bir şekilde öngörüyor abi zaten de hangileri dolu çıkıyor?</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3423" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-scaled.jpg" alt="" width="2195" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-200x233.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-257x300.jpg 257w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-400x467.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-600x700.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-768x896.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-800x933.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-878x1024.jpg 878w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-1200x1400.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-1317x1536.jpg 1317w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-1756x2048.jpg 1756w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/sila-scaled.jpg 2195w" sizes="(max-width: 2195px) 100vw, 2195px" /></p>
<p>İllüstrasyon: Sıla Gündüz</p>
<p><b><i>D.B:</i></b> <b>Bir de bunları konuşuyoruz ama, biraz sanki tekno şovenizm de olabilir mi bu yapay zekâ ile ilgili? Yani sürekli bir ütopyalar ve distopyalar arasında gidip geliyoruz. Sürekli böyle tematik başlıklar oluyor. Bu durum altı, yedi yıl önce bir post-truth ile başladı. Arkasından blockchainler geldi. Onun arkasından bir NFT sanatı değiştiriyor falan derken. Yani Meta çıkacak, Metaverse çıkacak&#8230;</b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Çok balonla karşılaştık değil mi? Yapay zekâda da bir balonluk var mı? Abi bak aslında hiçbiri balon değil bunların. Yani NFT de balon değil. Kripto da balon değildi.Aslında dot.net balonu dediğimiz de kurumsal olarak bir balon değildi. Metaverse de fikren balon değil. Ama bu teorik fikirleri birileri trending topic olduğu anda satmaya çalıştığı için ortaya balonlar çıkıyor. Bugün yapay zekânın tartışılan konusu; gittiği yer. işte Nvidia’nın yakın zamanda çıkarttığını açıkladığı Blackwell çipler, bunların rolleri ne olacak? İşte Çin ile ABD arasında server farm’lar konusunda yaşanan gerilimler. Diğer yandan ChatGPT’nin, OpenAI’ın tamamen ticari kanalını geliştirmeye başlaması. Acayip otomatik araç teknolojileri geliyor. Gerçekten bir şey var, çok büyük. Ama daha teknolojinin üretim süreci tamamlanmadan satmaya çalışıyorlar. Mesela en dandik aplikasyona gir, hemen kenarında AI var. AI’ya basıyorsun. Soru soruyorsun cevap veriyor. Fikri kolay tüketiyor piyasalar, kolay satıldığı için. NFT’de de aynı şey oluyor. NFT aslında iyi bir fikir. Yani sonuçta bir dijital ürünün özgün kodunun bir kişi tarafından sahiplenilmesi teoride iyi bir fikir. Ama bu fikir dünyayı değiştirecek, bütün sanatçılar burada, herkes gelsin falan diye. Bir anda orası pazar yerine dönüşünce; balon ortaya çıkıyor. Yani abi durun daha teknolojinin oraya gelmesi, internetin bütünsel çalışabilecek noktaya gelebilecek protokollere sahip olması, hızlara sahip olması belki on sene yirmi seneki işken, adam firmanın adını Metaverse diye değiştirdi. Çünkü Facebook batmaya gidiyordu. Ama Metaverse diye bir şey yok şu an. Balon. Aynı şeyi yapay zekâ ile de yaşıyoruz. 2023 Mayıs’ta galiba, Goldman Sachs bir rapor hazırladı. Hazırladığı raporda şunu diyordu: Generative AI, üretken yapay zekâ, şu an vadettiklerini gerçekleştirirse, on sene içinde batı dünyasındaki insanların dörtte biri işini kaybedecek. Yapılan işlerin de artık yüzde yetmişden fazlası yapay zekâ ile yapılmıyorsa bile, yapay zekâ desteğine muhtaç olacak. Bununla beraber bütün bu ülkelerin gayri safi milli hâsılası yani GDP’leri yüzde sekiz oranında bir zıplama gerçekleştirecek.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3426 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178.jpg" alt="" width="392" height="392" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-1024x1024.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-1200x1200.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178-1536x1536.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/7748178.jpg 2000w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></p>
<p>Bu kurumlar verimlilik artışını takiben, herkesin işsiz kaldığı senaryoyu verimlilik artışı diye tanımlıyor. Böylelikle çok daha ferah bir döneme girecek dünya. İşte buradan sonra da şey tartışmaları çıktı zaten. Çok insan işsiz kalacak ama çok para olacak. Evrensel temel gelir tartışmasını tetikleyen de zaten bu teori. Metaverse konusunda da Özgür Mumcu bir tweet atmıştı hatırlıyor musun Ümit? “Bu Metaverse işinin Mecidiyeköy’den arsa almaya döneceğini hiç tahmin etmemiştim” diye. Gerçekten&#8230;</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Evet, satın alanlar şu anda battı. Yine de bir şey daha var, o da Amerika’da. Onunla ilgili yazmıştım. Amerika’da, felaket senaryolarını sürekli kongrede konuşan bir lobi grubu tespit ediyorlar. Sonra arkasında kimlerin olduğuna bakınca ortaya en büyük oyuncular, OpenAI’lar çıkıyor. Yapay zekâyı icat eden adamlar, “Neden felaket senaryolarına bu kadar yatırım yapıyorlar.” diye konuşuyorlar. Araştırıldığında ise bir düzenleme istendiği ortaya çıkıyor. Küçük oyuncuların sektöre girmesinin belli ölçüde engellenmesini ve sadece büyük oyuncuların sahada kalmasını istiyorlar. Amaç ise rekabetin azaltılması. Bunun için icat edenler bile felaket senaryolarına yatırım yapar hale gelmeye başlıyor. Bu noktada da insanlığın sonunun gelmeye başladığını görüyoruz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Bununla beraber korkunç durumu öngöremeyiz. Dünyada, her şeyi değiştirebilecek ve kırılabilir bir dönemden geçiyoruz. Mesela siyasi olarak. Dünya on sene sonra daha mı sağcı olacak, yoksa yükselen muhafazakâr dalga bir noktada başarısız olup patlayacak mı? Ne olacağını bilmiyoruz ve bunlar her şeyi çok etkileyecek. Ayrıca, Çin-ABD arasındaki gerilimin gerçekten bir kazananı olacak mı? Çin’de bir taraftan her şey çok iyi gidiyor gibi görünürken diğer yandan bankacılık sistemi batıyor ve bunun sonuçlarını bilmiyoruz. Diğer taraftan ciddi nüfus daralması yaşayan Batı ülkelerinin aksine, daha sefil ve göç almaya müsait toplumlara sahip ülkelerde olağanüstü nüfus artışları yaşanıyor. Dünyada gıda sıkıntıları, küresel ısınma gibi olağan senaryolar var ama bunların hiçbirinin olacağını bilmiyoruz. Bu kadar çok belirsiz değişkenin olduğu ve insanların bu değişkenlerin sonuçlarını kendilerinin belirleyeceği bir dönemde, tahminde bulunmak zor. Tahminde bulunmak zor olunca sigortacıya gidersin. Bilmiyorsan risk gözünde büyür. Mesela çocuğunun nerede olduğunu bilmiyorsan aklına kötü senaryolar gelir. Dünyanın geleceği için bu kadar belirsizlik, bizi daha kötü senaryolara hazırlanmaya itiyor.</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Yani, 90’larda kim 2020’lere geldiğimizde Avrupa’nın bu kadar gerileyeceğini öngörebilirdi ki? Şu anda Avrupa, her alanda Çin’den ve Amerika’dan geri kalmış durumda ama Avrupa 90’larda bunu göstermiyordu.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3428" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla.jpg" alt="" width="1792" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-200x114.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-300x171.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-400x229.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-600x343.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-768x439.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-800x457.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-1024x585.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-1200x686.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla-1536x878.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/dla.jpg 1792w" sizes="(max-width: 1792px) 100vw, 1792px" /></p>
<p><b><i>D.B: </i>Bir gün yapay zekânın dünyayı ele geçirebileceğini söylüyorlar. Eğer böyle bir senaryo gerçekleşirse bunu yapan yapay zekânın kendisi mi olur, yoksa arkasında bir insanın yazdığı yapay zekâ mı bulunur?</b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Zaten hep aynı konu tartışılıyor, muktedir yapay zekâdan korkuyoruz. Bütün dünyadaki her şeye ulaşabilen yapay zekâ, tıpkı Person of Interest’te anlatıldığı gibi ya da Skynet gibi. Dünyadaki her şey ulaşabilen, bütün bankalara transfer yapabilen, anında sahte kimlik üretebilen, interneti istediği gibi manipüle eden ve sunucuların fişini çeksen bile yok edilemeyen bir yapay zekâdan korkuluyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Böyle şeyleri yapabilen ve yok edilemeyen bir enstrüman varsa, asıl korkutucu olan bunu kullanacak insandır. Biz insanların yapabileceklerini es geçiyoruz ve teorik bir Skynet’ten korkuyoruz. Hâlbuki insanlar o kadar korkunç ki, bu korktuklarımız gerçekleşecek. Yapay zekâ modellemelerini iyi kullanan ülkeler, fiilen savaşmadan pazarlık masasına oturacak. Bu simülasyonun sonuçlarını kullanarak, savaş yapmadan da istedikleri avantajları elde edebilecekler. Böyle bir geleceğin bizi beklediğini okumuşsunuzdur.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Uzlaştıran bir yapay zekâ var, MIT’de çalışıldı. İki tarafı uzlaştırabilen ve bütün argümanları herkesin kazanabileceği noktaya getiren bir diplomat yapay zekâ.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Biz yapay zekâdan korktuğumuzu konuşuyoruz ama insanın ne kadar korkunç olduğunu unutuyoruz. Korktuğumuz her şeyi insanların yapacağını düşünüyorum. Yapay zekânın tek başına bağımsız bir şekilde karar vermesine gerek yok,<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>her şeye muktedir. Bunu sosyal medyalarda görüyoruz ve sonuçlar korkunç.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Meşhur bir ataş deneyi vardır yapay zekâ ile ilgili, biliyorsunuzdur. Bilgisayara emir veriyorsun ve “Üretilebilecek maksimum sayıda ataş yap” diyorsun. Bunu söylediğinde her şeyi yok ederek ataş yapmaya başlıyor. Aslında komut yine insandan geliyor.</p>
<p><b><i>O.G:</i></b> <b>Çok uzun yıllar boyunca insanlar, canavarlardan ve bilmedikleri şeylerden korktular. Popüler kültür ürünlerinin çıkmasından sonra ise canavarları ve robotları dostumuz ilan ettik. Belki de insanın korkularıyla yüzleşememesinin sebeplerinden biri de budur. Oyunlarda herkes ben robotların veya canavarların yanında yer aldım diyor. Belki de insan, varoluşsal olarak karşılaşmaya hazır olmadığı için korkusunu farklı tarafa yönlendiriyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Benim bir saattir anlatmaya çalıştığım hikâyeyi çok basit ve güzel şekilde özetlediniz. Tabii yapay zekânın korkulacak şeyleri olduğunu da not etmek lazım.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Sedat Erol:</i> Bazı alanlarda yapay zekâ modelleri çok daha uzman durumda, özellikle veri analizi alanlarında. Başlangıç seviyesinde olan bir insanın, herhangi bir uzmanlık alanında aldığı fayda 1x ise orta düzeyde uzman bunu 10x faydaya götürebiliyor. Geçmişte bir insanın tek bir alanda uzman olması yeterliyken gelecekte birden fazla uzmanlık mı gerekecek?</b></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> David Autor isimli bir yazar, Noema dergisinde bu konuyla ilgili çok güzel bir makale yazmıştı. Her zaman yapay zekânın bütün işleri ele geçireceğinden, işsizlik sorunu yaratacağından konuşuyoruz. Baktığımızda Sanayi Devriminden sonra toplumun kötüye gitmesine neden olanlardan biri de elit uzmanlıklardı. Doktorluk, mühendislik gibi bazı uzmanlıklar elit hale gelmişti. Bunun için ya zengin ya da zeki olmak gerekiyordu. Yapay zekâ ile bu uzmanlıklar daha az eğitimle yapılabilir duruma gelecek. Böyle olunca da orta sınıf, toplumda daha tabana yayılacak. Orta sınıf daraldı, elit uzmanlık modelleri durumu buraya getirdi. Neden bu duruma kötü bakıyoruz? Belki de elit uzmanlıkları orta sınıfa yaydığı için insanlar daha az eğitimle daha iyi yerlere gelecekti. Bence bunun en çarpıcı örneği, bugün çocuğumun ya da başka çocukların aldığı eğitimin büyük bir kısmının dil eğitimi üzerine kurulu olması. Özellikle Türkiye gibi İngilizce konuşmayan ülkelerde bu o kadar büyük bir zaman kaybı ki. Yapay zekâ dil eğitimini neredeyse gereksiz hale getirmek üzere. Apple’ın CEO’su Tim Cook, Fransa’da yazılımcılarla konuşuyor. Böyle bir konferans ortamında, “ Bırakın İngilizce öğrenmeyi, dil öğrenmenize gerek yok. Siz yazılımınıza odaklanın, ileride yabancı dil diye bir şey kalmayacak.” diyor. Türkiye’de eğitime harcanan bütçeler inanılmaz, bu bütçe ve zaman demek. Belki de daha az eğitimle daha iyi işler yapılabilecek. Bu da toplumda beklendiği gibi kötü değil, olumlu etkiler yaratabilir. Doğal senaryoda yapay zekâ bütün işleri ele geçirecek, insanlar yapacak iş bulamayacak. Bir senaryo daha var, daha az eğitimle daha nitelikli işler yapılabilir. Bu sayede ise çok para kazanması gereken ve şu an aşağılanan, el becerisine dayanan işler yükselebilir. Yapay zekânın vaftiz babası dedikleri Geoffrey Hinton, bu sene Nobel aldı. Ona bir konferansta “Gençlere ne önerirsiniz?” diye soruluyor. O ise “Sıhhi tesisatçı olmalarını önerebilirim.” diyor. Çünkü bunlar yapay zekânın kolay yapamayacağı, ele becerileri gerektiren işler.</p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Noah Harari’nin “21. yüzyılda en iyi meslek, öğrenmektir.” diye bir sözü var. Zuckerberg’e katıldığı programda yapay zekâ ile ilgili Facebook’taki gelişmeleri soruyorlar. O da birkaç seneye yazılım mühendislerinin yapabileceği her şeyi yapay zekâların yapabileceğini söylüyor. Yani personelin büyük bir kısmının işten çıkarılacağını söylüyor.</p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Sıhhi tesisatçı diye bir meslek var. Eğer benim evimde bir soruna müdahale etmezse evimi su, lağım basar. O zaman, neden benim mesleğim olan yazarlık onun yaptığı işten daha üstün görülüyor. Aslında daha çok ihtiyaç var. Şu anda belki de bu meslekler tam tersine döner ve daha eşit bir perspektiften bakılabilir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Yapay zekâdan korkmamak gerekiyor. Bizim ve beraber çalıştığımız insanların temel çıkış noktası bu. Edebiyat yayıncılığında çevirmenler, yayıncılıkta metin yazarları, videograflar, editörler benzer bir korku yaşıyorlar. Yapay zekâ işleri kolaylaştıracak ama bunların hepsi birer araç.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>İşin sonunda hepimiz sürekli öğrenmek zorundayız, dünya bizi buraya getiriyor. Bunu sadece işçiler veya üniversiteden mezun olmuş meslek sahipleri için söylemiyorum. Bu her aşamada, mevki ve pozisyonda zorunluluk haline geldi. Buna pandemide bir reaksiyon gösterdik. Boş durmak yerine üretken olmakla ilgili birçok şeye maruz kaldık. Gittiğimiz dünya böyle ve bunu kabullenmek zorundayız. Sokrates’teki herkes Sokrates’te yetişti ve gelişti. Buraya gelmiş olanların bile başladığı günle bugün arasındaki görev tanımları tamamen farklı. Ayrı görev, farklı şekillerde yapılmak zorunda ve hayatınıza sürekli yenilikler giriyor. Bu yenilikler göz korkutmasın, bir sabah uyandığınızda her şey farklı olmuyor. <span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Diyelim ki videographer olarak çalışıyorsunuz, yaptığınız işte daha gelişmiş bir şey çıkıyor. Onu kullanmaya başlıyorsunuz. Sonra sosyal medya paylaşımları ve alt metinleri yazmak için kullanacağınız gelişmiş yapay zekâ modelleri çıkıyor. Onu kullanarak, daha hızlı yapmaya başlıyorsunuz ve yeni bir şeyler öğreniyorsunuz. Hiçbir şey öğrenmeseniz bile, bir sene sonra arkanıza dönüp baktığınızda hayatın hızlı geçtiğini görüyorsunuz. Böyle bir tehlike var ama bundan korkmak gerektiğini düşünmüyorum. Bunu, üniversiteden mezun olan ve yapay zekâ benim kariyerimi etkileyecek diye korkan insanlar için söylüyorum.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Ben daha çok eğitimin kişiselleşeceğini söylüyorum. Müfredat diye bir şey var. Özellikle ortaöğretimde daha baskın ve farklı sosyoekonomik gruplardan farklı öğrenme hızı olan milyonlarca çocuk var. Bu çocukların, aynı şekilde öğrenebileceğini öngören ve genelleştirilmiş bir müfredat var. Müfredattan ziyade belirleyici olan çocuğun öğrenme hızı, ilgi alanı ve sosyoekonomik şartları. Çocukların bir yapay zekâ tarafından daha iyi eğitilebileceğini düşünüyorum. Burada da eğitimciler ve öğretmenler daha çok yönlendirici pozisyona geçecek, bilgiye hangi yollardan ulaşabileceğini vermeleri gerekecek. Kişiselleştirilmiş eğitim çok önemli. Mevzu, bazı konularda uzmanlaşıyor olmak ve o konulara kendinden bir şeyler katmak. Olay, kendi üslubunu ortaya koyduğundan daha iyi bir yere gidecek.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Herkes her şeyi yapabilir hale geldiğinde belirli bir vasatlıkla eşitlendi. Benim yazılarımın şekli de yapay zekâ çağında bir şekilde değişti. Artık daha kişiselleştirilmiş hikâyeler anlatıyorum ve yazının başına, konudan çok alâkasız görünen hikâyeler anlatarak başlıyorum. Ondan sonra ise doğru bilgiye bağlıyorum. Artık doğru bilgi vermenin bir anlamı yok, bilgi herkesin ulaşabileceği noktada. Ben, insanların bilgiyi daha kolay içselleştirebileceği hale getirmekle yazarlık yapabiliyorum. Hem başında hem sonunda kişiselleştirmeye yönelik unsurlar, konuyu eğlenceli ve anlaşılabilir hale getiriyor. Yapay zekânın yapamayacağı, insan faktörünü ortaya koyan bir iş çıkıyor. Geçenlerde beta kuşağı üzerine bir yazı yazmıştım.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Bu arada kuşaklar ile ilgili ne düşündüğünüzü merak ediyorum.</b></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Bu biraz ticaretle ve tüketimle ilgili. Biz analog çağında doğduk, televizyon vardı ama internet yoktu. Bizden sonrakiler internetin içinde doğdu ama ondan sonrakiler de sosyal medyanın içinde doğdu. Şu anda doğanlar ise yapay zekânın içine doğuyorlar. Teknolojiye baktığımız zaman çok daha farklı. Mesela ehliyet sınavına girince motor ile ilgili sorular cevaplamak zorundaydık. Şu anda hiçbir arabanın nasıl çalıştığını ve nasıl tamir edileceğini bilmiyoruz. Hepsi devrelerden oluşan bilgisayarlar ve uzmanlık istiyorlar.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>O çağda yetişen, motorun nasıl çalıştığını öğrenmekle yükümlü olan çocukla; şu anda bunun karmaşık bir makine olduğu bir yerde büyüyen çocuk aynı olmayacak. Kuşaklara, tüketim alışkanlıkları üzerinden değil de teknoloji üzerinden bakmak daha mantıklı. 1 Ocak 2025 tarihinde beta kuşağı doğdu ve alfa kuşağı da bitti. Ondan önce ise Z kuşağı vardı. Beta kuşağının en büyük özelliği ise kendisinin bir makineden farklı olduğunu anlatabilmek. Daha iyimser yerden bakan bir neslin gelebileceğine ilişkin bir iyimserliğim var.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Böyle bir şey gerçekten olacak mı? İnsani bir yerden bakan bir nesil hayali gerçekleşecek mi? Çok düşük bir ihtimal.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> Çok umutsuz olmamak lazım. İnsanların üzerinde uzlaştığı gerçekliğin tarihi yüz elli yıl falan. Fransız Devrimi olurken otuz kilometre ilerideki kasabada kimsenin bundan haberi yoktu. Şu anda bu iletişimle ve teknolojiyle ortaya çıkan bir şey. Sonradan yavaş yavaş yayılıyor ve aynı yavaşlığa dönmemiz lazım. Tarihe not düşmek değerli. Ceza Mahkemesinin bir davada Netanyahu’ya “Sen suçlusun” demesi hiçbir şeyi değiştirmeyecek, biliyoruz. İstanbul’da İkinci Körfez Savaşı zamanında sembolik bir mahkeme kuruldu ama kimsenin işine yaramadı. Nazi döneminde Sophie Scholl’ün “Slyde” deyip, iki gün sonra idam edilmesi hiçbir işe yaramadı. Kazanmaktan öte belki de bu hikâyede not düşmek üzerinden gidilmeli.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Biraz hukuk kısmına gelmek istiyorum. Sizin “Uluslarüstü Yapay Zekâ Düzenleme Komitesi” diye bir söyleminiz vardı. Hatta Cumhuriyet’te ondan bahsetmiştiniz. Sizce öyle bir yerden düzenleme yapılabilir mi?</b></p>
<p><b><i>Ü.A:</i></b> O da düzenleyici bir kurum gibi aslında, regülasyonla ilgili. Tarihte ne zaman bir teknoloji veya yenilik gelmişse, peşinden bir kaos gelmiş. Gromofon ve müzik okuma makineleri icat edildiğinde enstrüman satıcıları, “Bundan sonra hiç kimse enstrüman almayacak çünkü zaten herkesin evinde gramofon olacak. Enstrümana ne ihtiyaç var?” diye düşünmüşler. Fakat müziğe ilgi iyice artmış ve müzisyenler “Kimse artık konser dinlemeye gelmeyecek, biz nereden para kazanacağız?” demişler. Bunun üzerine plak teknolojisi çıkmış, plak satmışlar ve para kazanmışlar. Aynı olay MP3 çıktığı zaman da oldu. 2000’lerin başında müzik sektörünün battığı söyleniyordu. Geçen gün Ferdi Tayfur vefat etti, aylık üç milyon lira dijital telif geliri olduğu söyleniyor. Sabredince düzenleniyor ve bu yapay zekâ için de geçerli.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Biz, Yeni Medya 451’de yapay zekâ ve hukuk diye bir bölüm yapmıştık. Orada yapay zekâ üzerine birçok davayı incelemiştik. Çalışması çok keyifliydi, yapay zekânın karar verdiği birçok şeyde bizim itiraz hakkımız olacak. Kredi talebimizi insanlar reddetmiyor. Bir bilgisayar, bankacılık sistemindeki bir yapay zekâ aracı karar veriyor.</p>
<p>O zaman kime dava açacağız?<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Yapay zekâya dava açmamız gerekiyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Amerika’da bununla ilgili birçok dava var. Şartlı tahliyelerde yapay zekâ, ırklara göre önyargı gösterebiliyor. Bunlar hep olacak, önce bir kaos çıkıyor<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>ve ardından tartışmalar geliyor. Tartışmaların ardından düzenleme ve normalleştirme geliyor. Sonra işte başka bir yenilik, başka bir kaos.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3429" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el.jpg" alt="" width="1024" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/el.jpg 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></i></b></p>
<p>U.Y: <b>Telif meselesine gelmek istiyorum. Karikatür dergilerinin yaşadığı sıkıntı, karikatürlerin serbest dolaşımından kaynaklanıyordu. Bu işler sosyal mecralarda çok kolay paylaşılabilir halde. <span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>C.Ö:</i></b> Bunlar aşılacak. ABD’de emsal oluşturacak bir dava dönüyor, “Class Action Lawsuit” kamu davası. Bu kamu davası birçok bireyi ilgilendiriyor. Yani bir kamu davası açıyorsunuz ama mağdurların hepsi adına aynı anda açıyorsunuz. Dolayısıyla o davayı kazanırsanız, sizin adına dava açtığınız herkes tazminattan payını alıyor. Şimdi Stable Diffusion’a açılmış büyük bir dava var. İnternetten çekilerek sisteme entegre edildiği için çekilen görsellerin hepsinin telif sahipleri adına açılmış. Bu davanın sonucu çok belirleyici olacak. Orada adil kullanım diye bir tanım var. “Bu adil kullanıma girecek mi, girmeyecek mi?” sorusunun tartışması yaşanıyor. Midjourney, Stable Diffusion’un sahibi olan adam ise “Esinlenmeden, temel almadan hangi sanat eseri olabilir ki?” diyor.</p>
<p>Bir yandan da kopyalanan, antrenman<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>için kullanılan görsellerin; yapay zekânın kendi ürettiği görsellerde de tekrar ettiğini görüyoruz. Mesela GetImages filigranı olan görselleri aldığı için bazı görsellerinde sağda, bazılarında solda GetImages logosu çıkıyor. Böyle olunca GetImages de davaya giriyor. Bu dava, dünyayı demokrasiye nispeten önem verdiğini söyleyen bir tarafın mı yönettiğini belirleyecek. Davayı Stable Diffusion, Midjourney kaybederse, yapay zekâlar internetten antrenman ve entegre için çekecekleri verilerin hepsine telif ödemek zorunda kalacaklar.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu sadece Batı dünyasında geçerli olacaktır ve Çin’i durduramayacaktır. Dolayısıyla yapay zekâ sahipleri, internetteki bütün içerikler için para ve telif ödemek zorunda kalacaklar. Bu durum çok adil ve hak edilen bir durum. Kafana göre milletin resmini kullanıp, sistem geliştirip, para basamazsın. Bir yandan da telif yasası anlaşmalarına dâhil olmayan ülkelerin sistemlerini geliştirdiklerini, geliştirmek için kullandıkları algoritmaların veri toplayarak yapay zekâ konusunda ön plana çıktığını görebiliriz. Aynı şey silah, savaş ve bütün alanlarda kullanılacak yapay zekâlar için de geçerli. Bir ikilemle karşı karşıyayız. Çin’in dünyayı ve bizi yönetmesinden korkuyorsak, demokrasiden maalesef vazgeçmek zorundayız gibi görünüyor.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Hem yeni medya-toplum ilişkilerini hem de yapay zekâ-insan ilişkilerini derinlemesine tartıştığımız bir söyleşi oldu. Vakit ayırdığınız ve dosya konumuza katkı sağladığınız için çok teşekkür ederiz. İyi ki bizi kırmadınız, geldiniz.</b></p>
<p><b><i>Can Öz &amp; Ümit Alan:</i></b> Bütün soruların erkekler tarafından sorulup, bütün cevapların erkekler tarafından verildiği programın sonu da hakikaten çok güzel oldu. Çok güzel sorular sordunuz, teşekkür ederiz. (Gülerek)</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3431" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-200x112.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-600x337.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/07/toplucas-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/can-oz-ve-umit-alan-ile-yapay-zeka/">Can Öz ve Ümit Alan ile Yapay Zekâ</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/can-oz-ve-umit-alan-ile-yapay-zeka/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üretim mi? Yaratım mı? Yapay Zekâ ve Müzik İlişkisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/uretim-mi-yaratim-mi-yapay-zeka-ve-muzik-iliskisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/uretim-mi-yaratim-mi-yapay-zeka-ve-muzik-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 May 2025 09:24:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[alp tunç]]></category>
		<category><![CDATA[bildiri]]></category>
		<category><![CDATA[gökhan kırdar]]></category>
		<category><![CDATA[ilker deliceoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[kenan vural]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[müzik]]></category>
		<category><![CDATA[ses mühendisi]]></category>
		<category><![CDATA[sibel tüzün]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yaratım]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3347</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Baran Sönmez Geçtiğimiz 2024 yılı içerisinde müzik dünyasının başta; ABBA, The Cure, Radiohead, Nick Cave, Stevie Wonder, Billie Eilish, Nicki Minaj, Katy Perry, Elvis Costello, R.E.M. gibi ünlü müzisyenlerin de içinde bulunduğu 13 bin 500 sanatçının imzasını taşıyan açık bir mektup yapay zekânın yaratıcı eserler üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmek amacıyla yayımlamıştı.  Universal Music Group  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/uretim-mi-yaratim-mi-yapay-zeka-ve-muzik-iliskisi/">Üretim mi? Yaratım mı? Yapay Zekâ ve Müzik İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Baran Sönmez</em></strong></p>
<p><span data-contrast="none"><img decoding="async" class="size-full wp-image-3349 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995.png" alt="" width="1084" height="1417" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995-200x261.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995-229x300.png 229w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995-400x523.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995-600x784.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995-768x1004.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995-783x1024.png 783w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995-800x1046.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/klm-scaled-e1747904463995.png 1084w" sizes="(max-width: 1084px) 100vw, 1084px" /></span></p>
<p><span data-contrast="none">Geçtiğimiz 2024 yılı içerisinde müzik dünyasının başta; ABBA, The Cure, Radiohead, Nick Cave, Stevie Wonder, Billie Eilish, Nicki Minaj, Katy Perry, Elvis Costello, R.E.M. gibi ünlü müzisyenlerin de içinde bulunduğu 13 bin 500 sanatçının imzasını taşıyan açık bir mektup yapay zekânın yaratıcı eserler üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmek amacıyla yayımlamıştı.</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none">Universal Music Group gibi büyük plak şirketlerinin yanı sıra Amerikan Müzisyenler Federasyonu, ABD’li oyuncu sendikası ve Avrupa Yazarlar Konseyi’nin de destek verdiği, bir milyondan fazla imza alan açık bildiri; yapay zekânın lisanssız kullanımının sanatçıların geçim kaynaklarını tehdit ettiğini beyan etmişti.</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none">Aralarında besteci Max Richter, yazar Kazuo Ishiguro, ve aktör Julianne Moore ve Kevin Bacon’ın da bulunduğu sanatçılar, üretken yapay zekânın yaratıcı çalışmaları eğitmek için kullanılmasını protesto ettiler. Yayımladıkları mektupta &#8220;Yaratıcı eserlerin, yapay zekâyı eğitmek için lisanssız kullanımı kabul edilemez&#8221; demişlerdi.</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none">Bende yaşanan bu gelişmelerin ışığında Türkiye’nin önde gelen bazı müzisyenlerine Yapay Zekâ ve müzik ilişkisini, yapay zekanın müzik sektörü üzerinde yaratması ön görülen sorunlarına ve işin hukuki boyutuna ilişkin sorular sordum. Beni kırmayarak verdikleri doyurucu görüşleri için son derece müteşekkirim.</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><em><img decoding="async" class="wp-image-3352 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546.png" alt="-İllüstrasyon: Fatma Selin Taşkıran" width="1024" height="578" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546-200x113.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546-400x226.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546-600x339.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546-768x434.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546-800x452.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/gokhan-kirdar-e1747905008546.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></em></p>
<p><b><span data-contrast="none">Gökhan Kırdar (Müzisyen-MESAM Başkan Yardımcısı)</span></b><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none">“Bir müzik eserinin sahibi olmak demek, “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu” uyarınca o eserin içinde yer alan ana melodilerin ve bu melodilerin harmonik olarak tınlamasını sağlayan akorların, özgün yazarı ve yaratıcısı olmak demektir. Bir eserin özgünlüğü ise melodisini oluşturan nota dizilimlerinin ve akor sıralanışlarının benzersizliği belirler. Bu nedenle, yapay zekâ ile müzik üretiminin ortaya çıkardığı sonuçları kişiler tam olarak sahiplenemedikleri ve ispatlayamadıkları sürece “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunları” tarafından sunulan haklara sahip sayılamazlar. İzinsiz yayın gerçekleştirdikleri için hak ihlali suçu işlemiş olurlar. IMPF &#8211; Bağımsız Müzik Yayıncıları Uluslararası Forumu, dünya genelinde 200 bağımsız müzik şirketi tarafından onaylanan bir kılavuz yayımladı. Bu kılavuz, &#8220;etik ilkeler&#8221; olarak geçiyor, Müzik şirketleriyle yapay zekâ firmaları arasında şeffaf bir iş birliği sağlamayı hedefliyor. Bu ve benzeri çalışmalar, insanlığın keşfettiği tüm yeni endüstriyel icatların hak sahipliği üzerindeki yasalaşma sürecinin başlangıcı olacaktır. Yapay zekâ gibi yeni teknolojilerin kullanım koşulları, mevcut “Fikir ve Sanat Eserleri Haklarını” koruyan yasalara göre uyarlandığında, ülkelerin yasa yapıcıları tarafından vakit kaybetmeden karara bağlandığında bu oluşan belirsiz, ne yapacağını bilememe sürecinin sonlandırılmasını ve eser sahiplerine vereceği maddi ve manevi zararın hemen önüne geçilmesini sağlayacaktır. “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu”, insan haklarının bir uzantısı olarak oluşmuştur. Bir fikir ve sanat eserinin yaratıcısı eğer siz değilseniz, o eseri kendi eserinizmiş gibi hiçbir izin almadan kullanmanızı ve ticari kazanç elde etmenizi engelleyerek yüksek cezai rakamlarla tazminat ödemenize yol açacaktır.”</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"><em><img decoding="async" class="wp-image-3354 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321.png" alt="-İllüstrasyon: Fatma Selin Taşkıran" width="992" height="540" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321-200x109.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321-300x163.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321-400x218.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321-600x327.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321-768x418.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321-800x435.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/sibel-tuzun-e1747905284321.png 992w" sizes="(max-width: 992px) 100vw, 992px" /></em> </span></p>
<p><b><span data-contrast="none">Sibel Tüzün (Müzisyen &#8211; Voice Academy Kurucusu)</span></b><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><b><span data-contrast="none">“</span></b><span data-contrast="none">Bir süredir İngiltere’de yaşıyorum. ‘The Musicians Union (United Kingdom)’ üyesi olduğum için oradan takip ediyorum, yapay zekâ ile ilgili gelişmeleri. Müzik endüstrisindeki birçok sanatçı, yapay zekayı destekleyici bir şekilde kullanıyor. Bence zorluk, üretken yapay zekâ etrafında şekilleniyor. Yapay zekanın müzik üretebilmesi için milyonlarca veriyi taraması, kalıplara bakması ve sonra yeni bir müzik üretmesi gerekiyor. Ancak ortaya çıkan yeni bir müzik değil, tamamen başka orijinal içeriklere dayanan bir üretim oluyor. Yani aslında yapay zekanın yaratamayacağını, ancak üretebileceğini hatırlamak gerçekten önemli. Bu sebeple, yapay zekâ müzik eserleri veya bir bütün olarak yaratıcı içerik üretirken telif hakkını tanıması kritik önem taşıyor. Bu, o eseri üretmek için o içeriği kullanma iznine sahip olmak anlamına geliyor. Yapay zekâ tarafından üretilen müziğin orijinal yaratıcılarının haklarının sıkı bir denetim ve lisanslama ile korunması şu an ihtiyacımız olan şey.”</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"><em><img decoding="async" class="wp-image-3357 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611.png" alt="" width="968" height="520" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611-200x107.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611-300x161.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611-400x215.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611-600x322.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611-768x413.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611-800x430.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kenan-vural-e1747905367611.png 968w" sizes="(max-width: 968px) 100vw, 968px" /></em></span></p>
<p><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><b><span data-contrast="none">Kenan Vural (Müzisyen / Yüksek Sadakat)</span></b><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none">“Üretkenlik konusunda yardımı oluyormuş gibi görünse de yapay zekânın yaptığı, temelde bir kolaj çalışmasından ibarettir. Gerçek bir yaratım olduğunu düşünemeyiz. ‘Telif Kanunu’nda konuya ilişkin bazı düzenlemeler yapılması gerektiğini düşünen müzisyenlerdenim. Müzik, bestecilik ve söz yazarlığı kendimizi en iyi ifade ettiğimizi düşündüğümüz enstrümanlar olduğu için seçtiğimiz yol. Kendi sözümüzü yazmayıp, kendi sesimizi çıkartmadan, bu işleri yapay zekâya yaptırırsak bu işlere girme sebebimizi kaybetmiş olmaz mıyız?”</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><b><span data-contrast="none"><img decoding="async" class="wp-image-3358 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886.png" alt="" width="986" height="490" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886-200x99.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886-300x149.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886-400x199.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886-600x298.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886-768x382.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886-800x398.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/alp-turac-e1747905461886.png 986w" sizes="(max-width: 986px) 100vw, 986px" /></span></b></p>
<p><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><b><span data-contrast="none">Alp Turaç (Ses Mühendisi / Sertab Erener &#8211; Fazıl Say &#8211; Sıla)</span></b><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none">“Sanatçı sanatı neden yapar, bunu düşünmek gerek. Belki bu ekonomik ortamda söylediklerim tepki çekebilir ancak bence sanat, içsel bir zorunluluğun sonucunda ortaya çıkar. Velhasıl sanatçıların geçimlerini nasıl sağlayacakları, sanatın yaratılması açısından konu dışıdır. Eğer bir dinleyici, bir sanatçının üretimi yerine yapay zekânın üretimini tercih ediyorsa, bu durum sanatçıyla değil dinleyici ile ilgilidir. Teknolojik gelişmelerin sanatı olumsuz etkileyeceğini düşünmüyorum. Zira synthesizer, kemandan daha ‘az’ bir enstrüman değildir. Taş plağa kayıt da dijital kayıttan daha sanatsal değildir. İnsan, elindeki araçlarla içsel zorunluluğunun gerekliliklerini yerine getirir ve bunu yapmaya devam edecektir. Dün ahşaba gerilmiş yaylarla ya da tuval ile, bugün yapay zekâ ile belki de yarın tekrar mağara duvarlarına el izi basarak veya taşla, kemikle… Sanatın özü değişmez.”</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3359 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568.png" alt="" width="1013" height="485" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568-200x96.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568-300x144.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568-400x191.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568-600x287.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568-768x368.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568-800x383.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/ilker-deliceoglu-e1747905549568.png 988w" sizes="(max-width: 1013px) 100vw, 1013px" /></span></p>
<p><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><b><span data-contrast="none">İlker Deliceoğlu (Müzisyen &#8211; Aranjör / Kalben)</span></b><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><span data-contrast="none">“Yapay zekânın lisanssız şekilde kullanımı, birçok sanatçının geçim kaynağını ve emeğini riske atıyor. Türk müzik sektöründe de benzer bir durum var: Şarkıların dijital platformlarda izinsiz manipüle edilmesi veya yapay zekâ kullanılarak türetilen içeriklerin orijinal eserlerle rekabet etmesi gibi sorunlar. Bizim gibi üreticiler için bu hem etik bir mesele hem de mesleki bir tehdit. Özellikle bağımsız müzisyenler, telif haklarının ihlâli konusunda en savunmasız kesim. Müzisyenler olarak bu yeni dünyaya ayak uydururken, yaratıcı ve yapıcı çözümler geliştirmeliyiz. Teknolojiyi, yaratıcılığımıza hizmet edecek şekilde kullanmak önceliğimiz olmalı ancak bu sürecin temelinde, sanatçıların eserlerinin ve kimliklerinin etik kurallar çerçevesinde korunması gerektiği unutulmamalıdır. Yapay zekâ bir araç olabilir; ancak o aracın sanatın ruhunu ele geçirmesine izin vermemeliyiz. Sonuç olarak, Türk müzik endüstrisinin hem teknolojiyle barışık hem de köklerine bağlı bir şekilde ilerlemesi gerektiğine inanıyorum. Bir müzisyen ve üretici olarak, bizim hikâyemiz hâlâ insanlar arasında kurduğumuz duygusal bağlarla değerli. Yapay zekânın, bu bağın bir parçası olmasına izin verelim ama onu yönetenin biz olduğumuzu unutmayalım.”</span><span data-ccp-props="{&quot;201341983&quot;:0,&quot;335559740&quot;:256}"> </span></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/uretim-mi-yaratim-mi-yapay-zeka-ve-muzik-iliskisi/">Üretim mi? Yaratım mı? Yapay Zekâ ve Müzik İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/uretim-mi-yaratim-mi-yapay-zeka-ve-muzik-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Oyun Geliştiricisi Gözünden Oyun Üretim Süreci</title>
		<link>https://contextdergi.com/oyun-gelistiricisi-gozunden-oyun-uretim-sureci/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/oyun-gelistiricisi-gozunden-oyun-uretim-sureci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jul 2024 09:15:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital oyun]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[oyun geliştirme]]></category>
		<category><![CDATA[oyun sektörü]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2983</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı Dijital oyun sektörü son yıllarda büyük bir ivme yakaladı. Gelişen teknoloji ve oyun tutkunlarının artan talepleri sektördeki büyümeyi hızlandırdı. Birçok oyun çeşitli üretim aşamalarından ve farklı meslek gruplarının kontrolünden geçerek piyasaya sürüldü. Oyun geliştiricisi ve girişimci Ahmed Muaz Topalan, bir oyunun üretiminden piyasaya sürülmesine kadar olan süreci ve sektör hakkında merak edilenleri  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oyun-gelistiricisi-gozunden-oyun-uretim-sureci/">Oyun Geliştiricisi Gözünden Oyun Üretim Süreci</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Mustafa Burak Avcı</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;"><em>Dijital oyun sektörü son yıllarda büyük bir ivme yakaladı. Gelişen teknoloji ve oyun tutkunlarının artan talepleri sektördeki büyümeyi hızlandırdı. Birçok oyun çeşitli üretim aşamalarından ve farklı meslek gruplarının kontrolünden geçerek piyasaya sürüldü. Oyun geliştiricisi ve girişimci Ahmed Muaz Topalan, bir oyunun üretiminden piyasaya sürülmesine kadar olan süreci ve sektör hakkında merak edilenleri anlatıyor.</em></span></p></blockquote>
<p><strong>Merhaba, öncelikle hoş geldin. Seni biraz tanıyabilir miyiz?</strong></p>
<p>Merhaba, ismim Ahmed Muaz Topalan. İstinye Üniversitesi İngilizce bölümünden geçtiğimiz sene mezun oldum. Sektörle tanışmam üniversitenin son senesinde oldu ve bu süreçte teknik kısma ağırlık vermeye başladım. Okulun son senesinde Türkiye Oyun ve Uygulama Akademisi ile birlikte sektöre giriş yaptım. Akademiye kabul edildim ve 8 ay sürecek eğitim programı başlamış oldu. Program devam ederken ise üniversiteden mezun oldum. Mezuniyet sürecinde üç arkadaşımla birlikte oyun geliştirdik. Sonraki süreçte tamamen oraya yöneldim ve proje yöneticiliği teknikleri, oyunun teknik anlamdaki unsurları, stüdyo kurma aşamasında izlenmesi gereken finansal ve hukuksal adımlar gibi birçok konuda eğitim aldım. Ek olarak ise Google’ın verdiği proje yöneticiliği sertifikasını aldım. Oyun sektöründeki serüvenim bu şekilde başlamış oldu.</p>
<p>Oyun ve Uygulama Akademisi mezuniyetinden sonra Bootcamp projesinde proje yöneticiliği yaptığım takımla finalist olduk. Bu yüzden bizi Patika Dev adında bir kuluçka programına aldılar ve bu program bir buçuk ay sürdü. Orada, şirket başvurularında dikkat edilmesi gereken noktalar gibi çeşitli iletişim becerileri konusunda eğitim aldık. Şu an ise bireysel olarak portföy geliştirmeye devam ediyorum.</p>
<p><strong>O zaman sektöre hazırlanıyorsun değil de sektörün içindesin diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Akademinin istihdam sağlamak gibi bir sözü olmuyor, yani bir anda havuzdan okyanusa açılmış olmuyorsunuz. Kişi emekleriyle beraber, akademiyle eş zamanlı şekilde verdiği çabayla kendini ne kadar geliştirirse, sektörde o kadar şanslı oluyor. Sektör çok rekabetçi çünkü ismini çok duyurdu. Geçtiğimiz senelerde sektör Türkiye’ye döviz anlamında çok getiri sağladı. Hem sevilen bir iş hem de maddiyat sağlıyor; bu nedenle sektör çok kalabalık. Akademi, teknik anlamda insanı en üst seviyeye getirmiyor ama sektöre ilgi duyanların giriş yapması adına iyi bir yer.</p>
<h4><strong>“Oyunu bir kitleye anlatmak için sadece bir mühendis gözünden bakmanız yetmez, oyun aslında bir iletişim aracıdır.”</strong></h4>
<p><strong>Peki, sadece oyun tutkunu olmak, oyun oynamaktan keyif almak oyun geliştiriciliği için yeterli mi? Bu yola çıkan biri yeterli bilgi birikimine sahip olmadan sektörün içinde var olabilir mi?</strong></p>
<p>Bu dediğin, benim ve sektörde tecrübesi olan birçok kişinin gözünde sahip olunması gereken bir şey. Maddi açıdan yaklaşınca, zaman kısıtlaması olan bir proje yatırımcıların baskıları, boyutun küçülmesi, büyümesi gibi kısıtlamalardan dolayı ameliyat masasında kalabiliyor ve stüdyolar kapanabiliyor. Dolayısıyla, tutkunun bir ekipte ve her bir üyede olması lazım. Oyun geliştiricisi açısından baktığımızda ise, oyun geliştirici dediğimiz kod yazarak ve oyun motoru araçlarını kullanarak oyunu inşa eden kişilerdir. O yüzden kişinin, yazılımcı olmasa bile analitik düşünce yetisine sahip olması gerekiyor çünkü oyunu inşa edebilmesi lazım. Oyun sadece kod yazmaktan ibaret değildir. Bizim oyun tasarımcısı olarak adlandırdığımız ve birçok alt başlığı olan oyun tasarımcıları var ve bunlar oyunun ekonomisini, hikayesini, yapısını dizayn eden kişiler.</p>
<p>Oyun tasarımı multidisipliner bir alan ve içerisinde iletişim, müzik vb. gibi birçok alanı barındırıyor. Bahçeşehir Üniversitesi’nde Ertuğrul Süngü vardı. Kendisi, dijital oyun geliştirme bölümünün iletişim fakültesinde olmasının sebebini açıklıyor; bölüm multidisipliner bir bölüm, yani sadece bir mühendislik bölümü değil derdi. İnsanlar bu konuda çok büyük bir hataya düşüyorlar, bilgisayar mühendisliği okudum ve çok iyi bir oyun geliştiricisi olabilirim diye düşünüyorlar ama maalesef böyle bir şey yok. İnsanın iletişim konusunda kendini geliştirmesi lazım ve oyun özünde bir kitleye fikrinizi anlatmanızdan ibaret. Oyunu bir kitleye anlatmak için sadece bir mühendis gözünden bakmanız yetmez, oyun aslında bir iletişim aracıdır.</p>
<h4><strong>“Günümüzdeki teknolojik gelişmelerle birlikte yazılım bilmek kolaylaşmış durumda, teknik dâhi olmasanız bile Copilot gibi araçlar var.”</strong></h4>
<p><strong>Anladığım kadarıyla üretim aşaması sadece yazılım süreciyle alakalı değil. Birden fazla disiplinle, farklı sanat ürünleriyle üretimin içinde var olabiliyorsunuz. Üretim aşamasının içinde var olmayı sadece yazılım bilmekten ibaret sanmak çok büyük yanlış olur.</strong></p>
<p>Yalnız kurt diye nitelendirebileceğimiz biriyseniz olabilir. Örnek vermem gerekirse, Stardew Valley oyunu çok uzun seneler içerisinde tek bir kişi tarafından geliştirilmiş. Bu adam oyunun yazılım kısmında bulunuyor, müziklerini kendisi yapıyor; yani her aşamayı kendi başına halleden insanlar var. Tabii siz bir oyunu kendim çıkaracağım, var olan işimin yanında hobi olarak yapacağım diyorsanız yazılım bilmeniz gerekiyor. Günümüzdeki teknolojik gelişmelerle birlikte yazılım bilmek kolaylaşmış durumda, teknik dahi olmasanız bile Copilot gibi araçlar var. ChatGPT gibi yapay zekâ araçlarının artmasıyla beraber insanların kendilerini geliştirmesi kolaylaştı. Hatta ‘Otomasyona giderse işimizi kaybeder miyiz?’ gibi düşünceler de var ama bence bu yaşanmayacak. Çünkü yapay zekâ araçlarında otomasyonun başında birinin olması lazım. Bu araçlar genel geçer bir iskelet veriyor ve bizi hızlandırıyor.</p>
<p>Aynı zamanda hyper-casual furyasının çöküşüyle ve insanların bundan sıkılmasıyla sektör küçülmeye gitti. Çok fazla oyunu olan stüdyolar bir ekip kuruyor, bu ekibi yüksek oranda senior’lar oluşturuyor. Oyunun içerisindeki analizlerle beraber bir gelir kaynağı olacağı öngörüldükten sonra ekibe teslim ediliyor. Yani oyunu beş kişi yaptıktan sonra farklı bir oyuna geçiliyor ve o oyun da gelecek vaat ediyorsa diğer ekibe teslim ediliyor. Bu yüzden stajyer alımı çok fazla olmuyor ve sektör bu yüzden küçülmeye gidiyor.</p>
<p><strong>Bizim alanda da mobil gazetecilik dediğimiz bir pratik var. Normalde gazetelerde her alan departmanlara bölünmüştür ve muhabir, editör, haber müdürü çalışır. Şu an ise işler öyle bir noktaya geldi ki herkesin yayıncı olabileceği bir platform var. Kişi kurgu, editörlük, kamera gibi her alanı tek başına yapabiliyor. Kısaca, yayıncılarda olduğu gibi tek başına çalışıp mobil iş ve aynı zamanda oyun üreten kişiler mi çıkacak karşımıza?</strong></p>
<p>İnsanlar için kesinlikle böyle bir opsiyon var. Örnek verirsem, geçtiğimiz üç ay içinde Lethal Company adında bir oyun çıktı ve rekorlar kırdı. Oyunun kazandığı para 60 milyon dolardan fazlaydı ve oyunu bir kişi yaptı. Önemli olan trendleri yakalayabilmek çünkü önemli bir trendi yakalayıp bir oyun yapacağım diyorsunuz ama oyunda üç sene çalışırsanız trend kaçmış oluyor. Bu belki de sizin için iyi bir deneyim oluyor ama parayı kazanan siz olmuyorsunuz. O yüzden trendin ne kadar süreceğini kestirebilmek gerekiyor. En basitinden, size bir sürü düşmanın geldiği ve sizin onlardan kaçıp, seviye atlayarak oyunu bitirdiğiniz bir janra çıktı. Bu tür Vampire Survivors adında bir oyunla patladı ve oyun o kadar sattı ki bu kategorinin dünyaya tanıtılmasını sağladı. Bu oyun çok sattı, biz de yapalım diye oyun yapımına girip hâlâ bu aşamada olan stüdyolar varsa işleri çok zor. Onların orijinal bir fikir bulup çok büyük bir fark koymaları gerekiyor çünkü trend sona erdi.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3031 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate.jpg" alt="" width="494" height="278" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Baldurs-Gate.jpg 2560w" sizes="(max-width: 494px) 100vw, 494px" />Sektörde bağımsız oyun geliştirme firmalarının hâkimiyetini ve yeni trend yaratma gücünü görüyoruz. Peki şu an trend yaratma, bağımsız oyun firmalarının hakimiyeti ya da tekel firmaların sürekli kısır bir döngü içerisinde oyun çıkarması hakkında ne düşünüyorsun? Endüstrinin geldiği durumdan memnun musun?</strong></p>
<p>Sektörde devasa firmaların hâkimiyet kurmasından ziyade orijinal fikirlere sahip, kompakt ekiplerin güzel oyunlar çıkarması beni daha çok memnun ediyor. En basitinden, trend yaratma noktasında Lorient Stüdyosu bunu yaptı. Baldur’s Gate’i çıkardılar ve çok iyi sonuçlar aldılar. Çünkü eksiklik olan noktayı tespit ettikten sonra kaliteli bir iş ortaya çıktı. Ufak stüdyolarında çıkardıkları, yıllarca konuşulacak oyunlar var ve amaçları milyonlar kazanmak değil. Onlar için önemli olan tutku duydukları projeler yapmak ve oyunun hissiyatından bunu anlayabiliyorsunuz. En başta söylediğim gibi, tutkuya sahip bir ekipseniz kendinize kaliteli bir oyun yaratarak trendi sağlayabilirsiniz. Pazarlamayı da güzel başarabilirseniz dev kitlelere ulaşmasanız bile kârlılık elde edebilirsiniz. Kısaca ben veya oyun tutkunu herhangi biri aynı oyunu tekrar tekrar görmektense başka işler görmeyi istiyor ve çoğu kişi bunu dile getiriyor. Bu yüzden oyun sektöründen memnun olduğumu söyleyebilirim.</p>
<p><strong>Peki, büyük oyun firmaları tekellikten çıkıp orijinal işler yapmamız gerekiyor noktasına ne zaman gelecek sence?</strong></p>
<p>Vizyonunun para olmaması gerekiyor ama büyük stüdyolarda bu kaçınılmaz. En basitinden FromSoftware şirketi Elden Ring’i çıkardıktan sonra Souls Like oyunlar çoğaldı, ana akışa oturdu ve oyunun benzerleri çıkmaya başladı. Dolayısıyla orijinal bir fikri iyi bir şekilde dünyaya getirebilseniz bile belli bir süre sonra oyun başa sarmaya başladı diyebilirler. Servis oyunları dediğimiz oyunlarla ve oyun içi mikro işlemlerle birlikte stüdyolar çok fazla gelir elde etmeye başladı ve sayıları giderek arttı. Örnek vermek gerekirse, Sega yakın zamanda Souls Like oyunlarda New Games Plus olduğunu açıkladı. Bu oyunu bitirdikten sonra bitirdiğiniz şekliniz ve karakterinizle tekrar yeni bir oyuna başlıyorsunuz. Oyun daha da zorlaşıyor ve sonra tekrar bitiriyorsunuz; aslında bu tamamen oyunu yapan kişinin ne kadar devam edeceğiyle ilgili. Sega yeni getirecekleri oyunda bunun paralı olacağını söyledi ve çok tepki aldı. Oyuncular katı tepkiler koymadığı takdirde büyük stüdyoların bunları ayırıp devam edecekleri bir senaryo yaşıyoruz. O yüzden bağımsız oyunların yükselişi devam ediyor çünkü tutkuyla yapılan bir oyun on değil de dört saat bile olsa verilen paranın hakkını alıyor.</p>
<p><strong>Artık yeni çıkan birçok oyunda oyun modifikasyonu ve kodlama sürecinin önü kesiliyor, kaynaklar kapatılıyor. Bu durum oyun dünyasında nasıl bir etki yaratacak?</strong></p>
<p>Capcom’un aldığı kararla birlikte eski oyunları da dâhil olmak üzere bütün oyunlarına güncelleme gelecek. Mod ile alakalı herhangi bir dosya tespitinde oyuna erişiminiz kapanıyor ve bu olmaması gereken bir durum. Çünkü parasını verdikten sonra bu tek başına olan ve insanları etkilemeyen bir tecrübe, yani gri bölge. Oyun kodlamak insana çok fazla deneyim katıyor ve portföy geliştirme kısmında katkı sağlıyor. Portföy geliştirmede yanlış anlaşılan konu ise, sadece oyun mu geliştirmek gerekiyor? Hayır, geliştirici olmak istiyorsanız ama tasarımcı olacaksanız iyi hikâyeli bir oyunun alternatif bitişini yazabilirsiniz örneğin. Portföy tamamen sizin alanınıza göre değişen bir durum ama oyun geliştiriciyseniz mutlaka bir oyun yaratmanız gerekiyor. Aldığınız bilgileri aktarmak adına en az on saat oynanabilir ve bitirilmiş bir projede yer almanız önemli.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3036" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring.jpg" alt="" width="1400" height="787" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-200x112.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-600x337.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Elden-Ring.jpg 1400w" sizes="(max-width: 1400px) 100vw, 1400px" /></p>
<h4><strong>“İnsanlar başvurdukları firmadan olumsuz geri dönüş alırlarsa mes</strong><strong>aj atıp kendimi nasıl geliştirebilirim diye sorabilirler. Hemen pes edilmemesi gerekiyor çünkü sektör rekabetçi ve hayat bu şekilde işliyor.”</strong></h4>
<p><strong>Büyük firmaların stajyerlik vaadiyle yeni mezun olmuş veya eğitim aşamasında olan insanları kandırması konusu var. Sence buna ne zaman bir çözüm bulunacak? Çünkü burada ciddi bir sömürü var.</strong></p>
<p>Yabancı kaynaklardan takip ettiğim kadarıyla haber bültenleri paylaşılıyor. Bir şirketin sizden talep ettiği iş zor veya uzun zamanlıysa, buna ihtiyacınız var mı diye düşünün. Örnek veriyorum, siz bir oyun test etmek için bir pozisyona başvuruyorsunuz ve sonrasında sizden bir analiz istiyorlar. Sizi işe alacaklarını söyledikleri için bundan bir şey talep etmiyorsunuz. Daha sonra ise mailinize cevap Yabancı kaynaklardan takip ettiğim kadarıyla haber bültenleri paylaşılıyor. Bir şirketin sizden talep ettiği iş zor veya uzun zamanlıysa, buna ihtiyacınız var mı diye düşünün. Örnek veriyorum, siz bir oyun test etmek için bir pozisyona başvuruyorsunuz ve sonrasında sizden bir analiz istiyorlar. Sizi işe alacaklarını söyledikleri için bundan bir şey talep etmiyorsunuz. Daha sonra ise mailinize cevap vermeyip, alımı kapattık diyebiliyor. Dediğim gibi boş zamanlarınızda bir şeyler yapabilirsiniz, tutkusu olan ve kendini geliştirmek isteyen bir şekilde yolunu buluyor. Ben düzenleme kısmında bir şey olacağını sanmıyorum çünkü şirketler de karşılık olarak başka argümanlar sunacaklardır. Ayrıca, zorlayıcı durumlar yaşanabiliyor. Biz projede faaliyet alanımızı küçültmek ve oyunu daha kısa süre içinde geliştirmek zorunda kaldık. Kötü bir olay yaşadığınızda yolunuza devam edebilmeniz gerekiyor. Fakat bir tavsiye vermem gerekirse sömürülmeme adına şirket kültürünü ve büyüklüğünü inceleyip, insan kaynakları ile iletişime geçebilirler. Olumsuz geri dönüşlerde ise yine mesaj atıp kendimi nasıl geliştirebilirim diye sorabilirler. Hemen pes edilmemesi gerekiyor çünkü sektör rekabetçi ve hayat bu şekilde işliyor.</p>
<p><strong>Son zamanlarda oyun sektörü uzun çalışma saatleri istiyor. Özellikle son teslim tarihi yaklaştıkça herkesin uykusuz kalarak çalıştığıyla ilgili haberler çıkıyor. Bunun sebebi üzerlerinde olan baskı mı yoksa yanlış yapılmış planlamalar mı?</strong></p>
<p>Bir yatırımcı sunumu hazırlarken, projenize fikir ortağı arıyormuşsunuz gibi düşünmeniz gerekiyor. Çünkü size büyük paralar yatıran birileri var ve onların bazı istekleri oluyor. Oyun hakkında bir değişiklik yapacağınız zaman yatırımcı toplantıları yapıyorsunuz ve biz bunu yapacağız, bunu elde edeceğiz diye anlatıyorsunuz. Fikrinizi anlatmaya ve satmaya çalıştığınız tek kitle oyuncu kitlesi değil, kendinize ve elemanlarınıza da bunu aşılayabilmeniz gerekiyor. Bunu yatırımcılara eş zamanlı bir şekilde iletirseniz ortaya güzel projeler çıkabiliyor. Burada proje yöneticilerinin çok büyük bir rolü var. Proje yöneticileri haftalık veya aylık görev sayısı koyuyor, nelerin yapıldığına dair toplantılar yapıyor, ayrıca bazen bireysel toplantılar da yapılabiliyor. Örnek veriyorum, stüdyolar oyunu küçültmek veya bazı özelliklerini kısmak zorunda kalabiliyor. Bunu yapmayı tercih etmezlerse elemanların fedakârlıkta bulunup çok çalışması gerekiyor. Bu yüzden en başından beri tutkunun öneminden bahsediyorum çünkü insanlar fazla mesai yapmak zorunda kalabiliyor. Sektörde oyun projesini kendinize ait olmasa bile kendinizinmiş gibi sahiplenirseniz bunu yapabiliyorsunuz.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3039 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Anubis.png" alt="" width="274" height="158" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Anubis-200x115.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Anubis-300x173.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Anubis-400x231.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Anubis-600x346.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Anubis.png 728w" sizes="(max-width: 274px) 100vw, 274px" />Anladığım kadarıyla, bir yatırımcı üretim aşamasının parçası olduğu zaman fikrin özünden kopulması gibi bir ihtimal oluşuyor. Buna karşı alınacak bir önlem var mı?</strong></p>
<p>Pay sahibi dediğimiz kişiler toplantılarda oluyor ve oyun hakkında yapılacak değişikliklerde bu kişilere başvurmanız gerekiyor çünkü bu kişi size para veriyor. Özünden şaşma noktasında söyleyebileceğim, üstteki kişiler komuta zincirinde aşağıya eleman alıyorsa çok dikkatli olmalı ve şirket kültürüne uygun insanlar almalılar. Tutku burada devreye giriyor, para odaklıysanız pazar araştırmasında en çok para kazandıran işi yapalım dediğiniz takdirde fikirden şaşıyorsunuz. O yüzden şaşma noktasında en büyük faktörün para karşısında tutkunun dengesi diyebilirim.</p>
<p><strong>Para tutkusu büyük şirketlere servis oyunları vb. Para tutkusu büyük şirketlere servis oyunları vb. yaptırmaya devam ettirecek mi?</strong></p>
<p>Şu an verdikleri tepkiyi göz önünde bulundurarak bu soruya evet diyebilirim. Mesela ben bir dönem yurt dışında bir oyun için koçluk yaptım ama kripto piyasaları çöktükten sonra fonlama durdu. Biz oyuncular olarak bu adamlara çok fazla kârlılık sağladığımız zaman bozuk olmayan bir şeyi tamir etmelerine gerek kalmıyor ve bunlara tepkinin verilmesi gerekiyor. Mesela eğer Sega’nın yaptığı yürürlüğe girerse ve oyuncular tepki vermezse bütün oyunlarda New Game Plus ekstra para vererek alınmak zorunda kalabilir. Bu biraz kitleye kalan bir durum, bilinçli tüketicinin yanı sıra sektörde çok fazla bilinçsiz tüketici var. Maalesef sadece bir yayıncının yayınında gördüğü için, arkadaşları tavsiye ettiği için veya kötü olsa bile oyun patladığı için oynanan oyunlar var. Bu komitenin verdiği tepkiyle alakalı, yani sert tepki bulmadıkları sürece adamlar parasını kazanıyor ve bunu yapmaya devam ediyor. Zaten bu yüzden Indie oyunlar kâr olarak yükselişte.</p>
<p><strong>En önemli sorulardan biri de, Dijital Oyun Tasarımı bölümünün neden iletişim fakültesinde yer alıyor ve bir iletişimciye neden ihtiyaç duyuluyor?</strong></p>
<p>Tabii, bu rollerin multidisipliner olmasından kaynaklı bir durum. Ekip içerisinde bir insana görev verirken üyelerin neler yapabileceklerini bilmeniz gerekiyor, aynı şekilde karşı taraf da sizin ne yapacağınızı bilmeli. Ayrıca, bir kitleye hitap ettiğimiz ve ürün ortaya çıkaracağımız için pazar analizi yapmak önemli. Bunların nasıl yapıldığını bilmeniz gerekiyor ve bu da iletişim gerektiriyor. Yani, iletişimciye ihtiyaç duyulma sebebi pazarlama ve içerik üretimi kısmında iletişimcilerin market analizlerinin çok değerli olması. Aynı zamanda insan kaynakları noktasında da yer alıyorlar. Oyun sektöründe pazarlama kısmı çok etkili ve önemli. Oyunun mekaniği de önemli kuşkusuz ama ondan ziyade hikâyesi çok önem taşıyor. Bu yüzden yazı yazabilen, senaryo kuran bir insana kesinlikle ihtiyaç duyuluyor.</p>
<p><strong><img decoding="async" class="wp-image-3035 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games.jpg" alt="" width="435" height="245" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Metroidvania-games.jpg 1280w" sizes="(max-width: 435px) 100vw, 435px" />Sektör hakkında her konuyu konuştuk ve üretme tutkusu olan kişilerin neler yapması gerektiğinden bahsettik. Aslında bize başından sonuna güzel bir yol çizdin. Peki, sen şu an nasıl bir noktadasın?</strong></p>
<p>Akademide tanıştığım iki kişiyle bir iş yapıyoruz ve seneye kadar demo çıkartmayı hedefliyoruz. İnkübasyon programlarına başvurmayı planlıyoruz. Kurumsal kimliğimizi ve sistemimizi oturtmuş durumdayız. Oyunun hikâyesi, baştan sona neler olacağı planlı ama detayları yok. Akademi sürecinde tanıştığım Ahmet Yunus Turna ve Sabri Emre Ekim ile süreci devam ettiriyoruz. Biri sanatçı diğeri geliştirici olarak çalışıyor. Ben de hem geliştirme hem de proje yöneticisi kısmında yer alıyorum. Oyunu yaratırken çok sevdiğim Ready Play One filminden esinlendim. Oyunda Al ve VR teknolojilerinin, artırılmış gerçeklik teknolojilerinin çok gelişmiş noktalara geldiği bir dönemdeyiz. Sistemin içerisinde fiziksel hissederek inceleme yapılabiliyor. Bir gün takımdan birinin ihanetine uğruyorlar ve sisteme hapsoluyorlar. Oyun boyunca beş farklı mitolojiye değinmeyi hedefliyoruz çünkü ekibimiz mitolojik eserleri inceleyen bir ekip. Hikâye oluşturma kısmını kendim yapıyorum ve çeşitli araştırmalarla hikâyenin iskeletini çıkarıyorum. Sonra arkadaşlarımdan değerlendirmeler alacağım ve herkes onaylarsa devam edeceğiz. Bir iş bölümü yaptık. Ahmet Yunus şu an basit geliştirme testlerini yapıyor ve oyunun hareket sistemini oturtmuş durumda. Sabri Emre Ekim de hem site hem de tasarlama, çevre tasarımı, karakter tasarımında yer alıyor. Kısaca bu şekilde ilerliyoruz.</p>
<p><strong>Son olarak, oyun tutkunları için tavsiye edebileceği</strong><strong>n kişiler, kanallar, etkinlikle</strong><strong>r var mı?</strong></p>
<p>Önerebileceğim ve izlemelerini, dinlemelerini tavsiye edebileceğim birkaç kanal var. GDC (Game Desing Conference) kanalının videolarını mutlaka izlesinler. Belgesel niteliğinde, uzun formatta videolar var ve bunlar inanılmaz değerli videolar. Türkiye’den Disket Kutusu ve Orhan Kayaalp’in uzun zamandır devam ettirdiği Pintipanda var. Bunu podcast formatında ses olarak da dinleyebilirler. Yabancı kaynaklarda ise Game Writing var. Bu kanal anlatı tasarımı kısmında, iletişim fakültesiyle çok alakalı olacak şekilde hikâyesi kaliteli olan oyunların yazarlarını davet ediyor. Bu teknik anlamda gelişmek isteyen insanlar için oldukça önemli.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3034 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter.png" alt="" width="310" height="261" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter-200x168.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter-300x252.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter-400x337.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter-600x505.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter-768x646.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter-800x673.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/07/Dead-Cells-Caharacter.png 826w" sizes="(max-width: 310px) 100vw, 310px" /></p>
<p>Etkinlik konusunda ise İzmir’de Dijigame, OGEM, Patika Dev gibi yerlere başvurabilirler. Oyun ve Uygulama Akademisi senede bir kere alım yapıyor, onların kendi sitesi var, o takip edilebilir. Kuluçka projelerine başvurabilirler. TÜBİTAK, Bilişim Vadisi, Bahçeşehir Üniversitesi, İTÜ Arı Kenti’nin çeşitli kuluçka programları var. Bu tavsiyeleri verebilirim.</p>
<p><strong>Geldiğin ve bize oyun sektörünün içerisindeki durumu anlattığın için çok teşekkür ederiz. Oyun tutkunu insanlara çok bilgilendirici bilgiler anlattın.</strong></p>
<p>Ben teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/oyun-gelistiricisi-gozunden-oyun-uretim-sureci/">Oyun Geliştiricisi Gözünden Oyun Üretim Süreci</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/oyun-gelistiricisi-gozunden-oyun-uretim-sureci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dora Özsoy İle Video Oyun Üretim Süreci</title>
		<link>https://contextdergi.com/dora-ozsoy-ile-video-oyun-uretim-sureci/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/dora-ozsoy-ile-video-oyun-uretim-sureci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Jun 2024 11:00:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Cardboard Town]]></category>
		<category><![CDATA[dora özsoy]]></category>
		<category><![CDATA[geliştirici]]></category>
		<category><![CDATA[Lighthouse Keeper]]></category>
		<category><![CDATA[oyun üretimi]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[video oyunu]]></category>
		<category><![CDATA[yazılım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2951</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Fikriye Yılmaz, Ege Kürkcü  Video oyunları, üretim aşamasından piyasaya sürülme sürecine kadar birçok farklı adımdan geçiyor. Süreç boyunca yazılım, grafik tasarımı, oyun içi optimizasyon gibi birçok konu büyük bir titizlikle yönetiliyor. Tamamlanan bu oyunlar ise yurt içi ve yurt dışı pazarında satışa sunuluyor. Video oyunu geliştiricisi Dora Özsoy, video oyunu üretim sürecini ve Türk oyun  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/dora-ozsoy-ile-video-oyun-uretim-sureci/">Dora Özsoy İle Video Oyun Üretim Süreci</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Fikriye Yılmaz, Ege Kürkcü </em></strong></p>
<blockquote><p>Video oyunları, üretim aşamasından piyasaya sürülme sürecine kadar birçok farklı adımdan geçiyor. Süreç boyunca yazılım, grafik tasarımı, oyun içi optimizasyon gibi birçok konu büyük bir titizlikle yönetiliyor. Tamamlanan bu oyunlar ise yurt içi ve yurt dışı pazarında satışa sunuluyor. Video oyunu geliştiricisi Dora Özsoy, video oyunu üretim sürecini ve Türk oyun şirketlerinin yurt dışı pazarında geldikleri son noktayı tüm detaylarıyla anlatıyor.</p></blockquote>
<p><strong>Fikriye Yılmaz: Dora merhaba, sana dergimizden kısaca bahsetmiştik. Sana bugün oyun geliştiriciliği ve e-spor tarafından sorular soracağız. Stratera Games’in kuruluşuyla alakalı merak ettiğim çok fazla şey var. Oyun geliştiriciliği veya oyunların bu kadar içinde olma tarafında sana ilham veren birileri oldu mu? Bir oyun, oyun şirketi, geliştirici olabilir.</strong></p>
<h4><strong>“İnsanın eğitiminden ziyade neye tutkulu olduğu, neye kendini verdiği daha önemli!”</strong></h4>
<p><strong>Dora Özsoy:</strong> Açıkçası hayır ama bana bu konularda en ilham veren insanlardan bir tanesi Greg Street. Kendisi Age of Empires 2’nin oyun tasarımcısı, World of Warcraft’ın en önde gelen isimlerinden biriydi. League of Legends’ın oyun tasarımı bölümünün bir süre başında oldu ve bu insan bir deniz biyoloğu. İnsanın eğitiminden değil neye tutkulu olduğundan ve neye kendini verdiğinden verim alabildiğinin muazzam bir kanıtıdır bence Greg Street. Dolayısıyla bu tarz konularda benim için ana karakter hep o ama onun dışında öyle birisi yok.</p>
<p><strong>F.Y:</strong> <strong>Evet çok ilginçmiş. Bu arada sen ne mezunuydun?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Ben yazılım mühendisiyim, ben yine biraz daha mevzunun içindeyim.</p>
<p><strong>F.Y:</strong> <strong>Bir de Türkiye tarafından baktığımızda oyun geliştirme süreci bana çok riskli geliyor. Erzurum, Potentia gibi oyunlar burada yapıldı ama globale hiçbir şekilde çıkamadı. Türkiye o rüzgârı arkasına alamadı gibi hissediyorum. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?</strong></p>
<p><strong><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-2954 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town.webp" alt="" width="1280" height="720" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-200x113.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-300x169.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-400x225.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-600x338.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-768x432.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-800x450.webp 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-1024x576.webp 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town-1200x675.webp 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/cardboard-town.webp 1280w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Ben 2023 yılı itibarıyla başladığımızı düşünüyorum. Çünkü mobil piyasanın ve hyper-casual’ın bir tık daha çökmesiyle orada kurulmuş olan bir sürü yatırım ve ekipler Steam’e doğru gelmeye başladı. Biz Cardboard Town ile globalde ses getirmeyi başardık. Şimdi yolda olan bir sürü ilgi çekici oyun var belki denk gelmişsinizdir. Bu saate kadar evet, hep küçük oyunlar, fazla amatör ekipler, pek ederi olmayan oyunlar vardı ama bunun değiştiğini düşünüyorum ki bu düşünce bize ait değil. Global Community’de de var. Biz yabancı yayıncılara oyunumuzu incelemeleri için anahtarlar gönderiyorduk. Karakteri ve içerik tarzı oyun gömmek üzerine olan birine göndermişiz. Bu şahıs direkt ‘Standart Türk geliştirici işte, vasat oyunlar üretip para kazanmaya çalışan Türk oyunlarından bir tanesi daha’ dedi. Bu kötü itibar yurt dışına da gitmiş, bu kadar mı kötü durumdayız diye şaşırmıştım mesela ama ben bunu kıracağımıza inanıyorum.</p>
<p><strong>F.Y:</strong> <strong>Merak ettiğim bir diğer konu Stratera Games ile ilgili. X’de “Zararda olan bir şirket ilk defa artıya geçti” diye bir cümle kurmuştun. Bu nasıl başladı, ilk planlarınız neydi? Bir şeyler denediniz olmadı mı, yeterli geri dönüş mü alamadınız? Nasıl bir süreçten geçtiniz de şu anda Cardboard Town Steam’de en çok oynanan oyun haline geldi?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Ben bu işe çok küçükken başladım. Üniversite üçüncü sınıfta arkadaşlarımdan bir ekip oluşturup bir şeyler yapmaya başladım. İlk iki yıl hiçbir şey çıkaramadık ve bir tane oyunu çıkarabilmemiz için defalarca ekibin değişmesi gerekti. Çünkü elde sermaye yok, düzgün maaş verecek bir bütçe yok, son ürün çıkarmış işi bilen birisi yok. İlk oyunumuz Viral Firar’ı çıkardık ve haliyle başarılı olamadık, reklam gelirleri beklediğimiz gibi olmadı.</p>
<p><strong>F.Y:</strong> <strong>İlk büyük ve ses getiren, en çok duyulan oyununuz Lighthouse Keeper değil mi?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> En çok duyulan oyunumuz mobilde başladı bence Wordmoji. Bu oyun hem biraz yurt dışında yakalandı hem de Apple Türkiye tarafından günün oyunu seçildi, insanların telefonlarında ana sayfada yer aldı. O en çok ses getiren oyunumuz oldu. PC’de ise gerçek bir bilgisayar oyunu diyebileceğimiz Havsala bizim ilk büyük projemiz oldu. Lighthouse Keeper bizim için biraz denemeydi, 3D dünyasına giriş yapalım, elimizdeki stajyerlere bir son ürün çıkarana kadar bakalım, neler yaptıklarını görelim; bizim için bir eleman seçkisiydi aslında. Mesela Lighthouse Keeper’ın ana yazılımcılarından birisi daha sonra Cardboard Town’ı yaptı. O gerçekten hem bizim için hem de ekip için bir eğitim süreciydi ve dediğim gibi zarardaydık. Bizi burada kurtaran şey benim e-spor sunuculuğundan, sponsorlardan, Youtube’dan biriktirdiğim sermaye ve ortağım ile paramızı birleştirip ‘Biz bir gün güzel bir şey üreteceğiz, o zamana kadar da bu hasarı tanklamaya okeyiz’ dememizle mümkün oldu. Aynısını küçük ekipler yatırımcıyla da yapabilirler.</p>
<p><strong>F.Y:</strong> <strong>Tabii ki evet ama az önce dediğimiz gibi birazcık bu “Türk oyun geliştiricileri” kafasını kırmamız gerekiyor sanırım. Ben yakın arkadaşlarımdan aracılığıyla çok fazla oyun geliştiricisiyle tanıştım ve hepsi bu süreç için çok zor ama çok eğlenceli diyorlar. Sizin ekiple nasıl iletişime geçtiğimizi çok merak ediyorum. Discord üzerinden biz ne yapacağız diye konuşuyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Bir kullanıcı yazıyor oyun çıkmadan önce ‘Steam Deck’te çalışıyor mu’ diye. Hepimiz birbirimize bakıyoruz Steam Deck’i olan var mı diye ve yok. Acaba çalışıyor mu biz de bilmiyoruz belki çalışıyordur, herhalde çalışıyordur düşüncesindeyiz. Ben çok bireyci bir insanım ve ekibim de genel olarak bireyci insanlardan oluşuyor. Ben ortağımla hiç bir araya gelmedim, ortağımı fiziksel ortamda hiçbir zaman görmedim ve biz milyonlar alıp bir oyunu beraber çıkardık. Bunu gerçekten gereken minimum iletişimi sağlayıp, herkesi rahat bırakarak yapıyoruz. Kim işini en iyi biliyorsa yetkiyi ona bırakıyoruz. Firmanın sahibi, oyunun tasarımcısı ben olabilirim, oyunun fikri benden çıkmış olabilir ama ben asla bizim görselciye gidip ‘bunu böyle yap’ demiyorum çünkü görsel işini o benden daha iyi biliyor. Dolayısıyla herkesin kendi rolünü tam üstlendiği ve herkesin bilgisine güvendiğimiz, minimum iletişimle süreci yürütüyoruz. Biz haftada bir kez toplantı yapıyoruz.</p>
<p><strong>F.Y: Beklediğimden daha şaşırtıcı oldu. Ben daha yoğun, sürekli iletişim halinde olduğunuz bir ortam bekliyordum.</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Onun da kendine has verimlilikleri var. Elbette bazı şeylerin daha hızlı çalışmasını sağlar ama bizim görselcimiz Konya’da, ortağım Ankara’da, ben İstanbul’dayım. Bu yüzden fiziksel ortamda bir araya gelmemiz mümkün değil. Yazılımcımız gece çalışmayı seviyor. Şimdi ben onu sürekli iletişimde kalalım diye gündüz çalışmaya zorlasam daha mı çok verim verecek, hayır. Adam bana akşam Discord üzerinden mesajını iletiyor. Ben sabah yanıtımı yazıyorum ve işler ilerlediği sürece, o da öyle mutlu olduğu sürece ne fark eder.</p>
<p><strong>F.Y: Biraz Cardboard Town hakkında soru sormak istiyorum. Oyun bir kart oyunu ve benim senden beklemediğim bir şeydi. Bu oyun nasıl ortaya çıktı?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Ben çok uzun zamandır kart oyunu yapmak istiyorum ve rafa kaldırılmış tonla projem var. Şöyle bir kart oyunu yapsam dediğim birçok oyunun da sonradan yapıldığını gözlemledim. Slay The Spire tarzı bir oyun yapmak istiyordum, yapıldı. Rain adında sağa sola kaydırmalı bir mobil oyun vardı Hem evet hem hayır diye seçim yapıyorsun. Gerçekten tasarım dokümanına kadar benim de aklımda o tarz bir oyun fikri vardı. Ama sonra yapıldığını gördüm. O zamanlar benim yeterli bütçem ve yetkinliğim yoktu. Hep bir kart oyunu tasarlamak istiyordum. Bir noktada gerçekten bu düşüncenin nasıl ve nereden geldiğini hatırlamıyorum.</p>
<p>Şehir yapma oyunlarını seviyorum ama şehir yapma oyunu açtığımda trafiği ayrı problem oluyor, alttan boru geçirmesi ayrı problem oluyor. Ben bir şehrin oluşumunu gözlemlemek istiyorum, belli kararlar da almak istiyorum ama bu kararların gerçek hayatta vergi dökümü çıkarır gibi detaylı tablolarla bir simülasyon gibi olmasını istemiyorum. Daha basit olmasını istiyorum. Bu noktada da gün gibi ortada olan şey oyuncunun seçeneğini kısıtlamak ve her kavramı en temel taşına indirgemek. Bu kararları kartlara indirgemenin çok eğlenceli olabileceğini düşündüm ve bence oldu da. İnsanlara zor geliyor. İnsanlar bir şeylerin oluşmasını izlemek, bir şeyler üretmek istiyorlar ama bunun için gerçek bir şehir yapmak kadar uğraşmak istemiyorlar. Bu noktada da kartlar yardımcı oluyor. Senin önünde yapabileceğin üç bin çeşit bina yok, altı tane kart var ve en mantıklısını seçmen veya beklemen gerekiyor.</p>
<p><strong>Ege Kürkcü: Benim sormak istediğim ilk konu optimizasyon üzerine. Oyuncu gözünden baktığımızda kitlemizin bir oyunda yaşadığı en büyük sorunlardan biri optimizasyon. Cardboard Town veya diğer oyunlar özelinde sizin optimizasyon konusunda yaşadığınız bir sorun oldu mu?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Cardboard Town’da şu an Mac cihazlarda böyle bir problemimiz var. Eski ve fan olmayan Maclerde sorun yaşıyoruz. Bunun için önümüzdeki hafta bir yama planlıyoruz, oyunun çözünürlüğünü eski cihazlarda 0.8’e indiren bir performans modu gibi. Ama bunlar çok teknik ve yazılımsal konular. Bu yüzden maalesef benim alanım değiller.</p>
<p><strong>F.Y: Bütün bilgisayarlarda oyun için optimizasyon nasıl sağlanıyor, bunun testi nasıl yapılıyor?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Bizim yaptığımız oyunların hiçbiri grafik yoğunlukta veya işlemciyi yakacak oyunlar olmadığı için bizim için problem seviyesine ulaşan konular değil. Cardboard Town’ın en grafik yorucu kısmı her binanın karelerden oluşuyor olması ve bunların hepsinin kendi animasyonu olması. Mesela bir ara dizdiğin yollar o kadar çok animatör aktive ediyordu ki bilgisayarın ısınmasına sebep oluyordu. Kapattık ve sorun çözüldü. Bizim problemlerimiz daha çok böyle küçük skalada. Onlar sinematik oyunlar yapan, ışığı basıp 3D’yi çakan oyunların sorunları olduğu için bizi ilgilendirmiyor. Lighthouse Keeper, LowPoly zaten mobil cihazda bile çalışır. Havsala 2D el çizimi, Cardboard Town kartondan, dolayısıyla sorun olmuyor bizim için ama bir keresinde komik bir şey olmuştu. Meow Express’i bir haftada yapmıştık belki izlemişsinizdir, sebebini tam hatırlamıyorum. Unreal Engine’den yaptık o oyunu çok saçma bir şekilde ve öyle bir şey vardı ki oyun ekran kartının yüzde yüzünü kullanmaya çalışıyordu. 2D bir tane kediyi süpürgede uçurduğun oyun 1500fps. Böyle bütün grafik işlemciyi alıyorum bu kediyi en hızlı götüreceğim şeklinde. O da böyle komik bir sorundu. Ben buraya Lighthouse Keeper’ın yazılımcısını getirsem belki anlatır ‘adayı şöyle kopyaladık, bu kadar görüş limitini kapattık, böyle bir ayar koyduk ve patates ayarı var’. Lighthouse Keeper’da belki görmüşsünüzdür, gerçekten grafik ayarı olarak patates ayarını seçerseniz böyle her şeyi düşürüyor ama onda bir hile hatırlıyorum. Lighthouse Keeper’da bir ana ada var ve oyunun bütün yazılım sistemleri o adanın içerisinde, diğer bütün adalar o sistemleri kopyalayıp, küçülten sistemler. Dolayısıyla ekstra hiçbir iş yükü çıkarmayan şeyler ama dediğim gibi ben uzman değilim, ortağım o taraflarla ilgileniyor. Ben işin sanatsal tarafındayım.</p>
<h4><strong>“Oyun yaparken ilk yapılması gereken hedefleri küçük tutarak, projeyi başından sonuna götürebilmek”</strong></h4>
<p><strong>E.K: Biraz kişisel zevklerimden bir soru sormak istiyorum. Stratera Games dediğimizde geliştirme kısmı ön planda. Dora Stratera Özsoy dediğimizde ise Youtube’da aşırı dengeli seriler yapan bir içerik üreticisi ön planda. Bunlar dışında kalan zamanda kulaklık ve mikrofonunu kapatıp bilgisayarın başına geçtiğinde hobi olarak oyuna vakit ayırabiliyor musun?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Ayırıyorum. Bu aralar Fortnite oynuyorum, arada bir Slipways, Hearthstone gibi taktiksel oyunlara küçük küçük vakit ayırıyorum. Gün içinde saatlerce oturup bir oyuncu kadar oyun oynadığımı söyleyemem ama haftada birkaç saat muhakkak oyun oynuyorum.</p>
<p><strong>F.Y: Son olarak geliştirme tarafında bir soru sorayım. Bu yazıyı okuyacak veya videoyu izleyecek arkadaşlar kesinlikle merak edecektir. İnsanlar birazcık bu tarafa yönelmeye başladı ve oyun yapmak istiyorlar. Senin yeni, sıfırdan başlayacak bir insana şunu yapmalısınız veya şunu kesinlikle yapmayın diyeceğin bir şey var mı?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Bence ilk yapılması gereken hedefleri küçük tutmak yani bir son ürün çıkarmak. Projeyi başından sonuna götürmek bence en önemli şey. Bunu yapabilmek için de projeyi olabildiğince küçük adımlarla ilerletmek daha sağlıklı. Next in Game diye bir ekip var, biz onlarla güçlerimizi birleştirdik ve başarılı olmuş oyunlar da çıkardık, birçok şey de öğrendik. Onlar da bugüne kadar birçok ekiple iletişim kurdular, işin işletme tarafını daha iyi biliyorlar.</p>
<p>Bir oyun maratonu yapalım, önümüzdeki Steam Next Fest’e çıkmak isteyen ekipleri ivme programına sokar gibi hem tanıtılmalarına hem geliştirmelerine yardımcı olalım diye bir program başlattık. Bir projesi olan veya proje yapmak isteyen insanları hedefledik. Bunun dışında dediğim bizim için gibi bir son ürüne ulaşmak çok önemli. Bizim Viral Firar’ı çıkarmamız iki senemizi aldı. Basit, vasat bir mobil koşu oyunuydu. Ne kadar çok problemle karşılaşacağımızı öngörememiştik. O yüzden gerçekten hiçbir sonuç beklemeden, sadece ürünü yapmış olmak için yapmanın bile çok önemli olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>F.Y: Biraz tutkuyla da alakalı zaten. Tutkuyla yaptığında muhtemelen sonucu kötü bile olsa üzmüyordur diye düşünüyorum. Ayrıca Cardboard Town’ın heyecanı hâlâ geçmedi. Zaten erken erişimde ve daha çıkmadan üstüne mutlaka bir şeyler ekleyeceksinizdir ama yakın zamanda başlamak istediğiniz yeni bir projeniz var mı?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Biz Cardboard Town’ı Nisan’da çıkarır, devam eden bir projemiz var ona döneriz diyorduk. Çıkış günü o ekibe gidip “Arkadaşlar siz biraz daha yalnız kalacaksınız galiba, bizim bu oyuna bir sürü şey yapmamız gerekiyor” dedik. Çünkü 12 gün önce 48 bin Wishlist ile çıkış yaptık şu an 62 bin Wishlist’imiz var. Bu demek oluyor ki binlerce insan oyunu görüp ‘tamam çok ilginç’ ama önce bir erken erişimden çıksın, yeni özellikler gelsin, biraz fiyatı düşsün diye bekliyor. Bizim bu noktada çok şey yapmamız gerekiyor ve oyunu gerçekten seven, tutkulu insanlar da içeriği o kadar hızlı tükettiler ki tahtayı direkt doldurdular ve biz de hemen yeni şeyler</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-2955 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar.jpg" alt="" width="1920" height="1080" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/viral-firar.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>konusunda hızlanma gereği hissettik. Yarın en çok istenen bazı özelliklere yeni bir güncelleme getireceğiz, ben de bir yandan yeni binalar üzerinde çalışıyorum. Yanda yürüyen projelerimiz, yan ekiplerimiz var ama o taraflara nasıl vakit ayıracağımız bizim için de soru işareti. Cardboard Town’dan gelen kaynakları bu ekiplere nasıl dağıtacağız, şirkete yeni insanlar mı almalıyız, diğer tarafları yavaşlatmalı mıyız gibi sorularımız var ama şöyle özetleyeyim; bu Steam Next Fest’e planladığımız bir Party Multiplayer oyunumuz var. Böyle patlayıcılı, eğlenceli, arkadaşlarla kafa dağıtmalı. Orada yayımcı rolü üstleniyoruz, başka bir ekip tarafından yapılıyor. Bir de uzay madenlerinde biraz daha karanlık bir macera oyunumuz var. Orası birden “arkadaşlar biraz daha beklemeniz gerekecek” deyip yavaşlattığımız ve ne yapacağımızı düşündüğümüz bir proje.</p>
<p><strong>E.K: Biraz da e-spor kısmına değinmek istiyorum. Yıllarca içerik üretici kısmında değişik etkinlikler gördük. Sonrasında bir anda tanıdığımız ses sunucu rolünde karşımıza çıkmaya başladı. Sen Riot Games’de ilk sunuculuk yapmaya başladığında, mikrofonun arkasındayken neler hissettin?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Ben de çok mutlu ve heyecanlıydım elbette. Çünkü benim de kariyerim boyunca normal bir League of Legends oyuncusu olarak seyrettiğim süreç boyunca da Jhonnie’ler, Glandal’lar hep böyle gıpta ile baktığım ve heyecanla izlediğim isimlerdi. Onlarla aynı mekânda bulunabilmek gerçekten acayip heyecan verici bir durumdu. Özellikle e-spor sahnesinin olduğu dönemde çalıştığım ekibi, mekânı, içerikleri çok seviyordum. Benim için gerçekten keyifliydi.</p>
<p><strong>E.K: Mesela e- sporun içinde yer almandan önceki dönemden baktığında, ben bu dışarıdan böyle zannediyordum ama böyleymiş dediğin, Jhonnie ve Glandal hakkında şaşırdığın bir mevzu oldu mu?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Açıkçası aklıma gelen net bir şey yok ama benim için en heyecan verici olan eğitim dönemimde hep Akademi Ligi’ni anlatmış olmam. Akademi Ligi Youtube’da sonradan yayımlanıyordu, canlı değildi ve karanlık bir odada masada oturup, maçı izleyip bağırıyorduk. Sonra sahnede ilk yer aldığımda ışığın altında, önümde izleyiciler, herkesin gözü üzerimde, bana güvenip bu rolü vermiş olan yetkililer beni izliyorlar. Benim de onları hayal kırıklığına uğratmamam lazım. Ortam çok gergindi ama artık ‘Dora iki saat sonra TBF var, koş anlat’ deseler kalbim dahi çarpmaz büyük ihtimalle, alıştım.</p>
<h4>“Fenerbahçe, Galatasaray gibi kulüpler ekonomik koşullardan dolayı e-spor etkinliklerinden çekildiler.”</h4>
<p><strong>E.K: Biz de o e-spor sahnesi vb. ortamları çok özledik. Komite olarak çok fazla şey paylaştık ama şu anki gidişatla o eski coşkumuzdan biraz uzak kaldık. Sen e-sporun hem Türkiye’de hem dünya çapında olan gidişatı hakkında ne söyleyebilirsin?</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Global gidişatı bilmiyorum ama Türkiye’de bir heyecan sorunu yaşadığımız bence aşikâr. Bunu inkâr etmenin anlamı olduğunu düşünmüyorum çünkü bende de izleyicide de aynı hissiyat var. Bazı takımlar bu konuda çok güzel çabalıyorlar. BBL olsun, Float E-spor olsun ama sanırım bu biraz daha ülke olarak bulunduğumuz karamsar durum ve ekonomik sıkıntılardan kaynaklı. Ben böyle olduğuna inanmak istiyorum. Bugün bir oyun firması çıkıp ‘Ben bu kadar kişilik bir arenada böyle bir etkinlik patlatacağım’ dese insanlar yine gelir bence ama işte dolar kuru yüksek. Ben gerçekten bundan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. World Slot’umuzu kaybettik. Önceden Dünya Şampiyonası’nda yarışıyorduk, mevsimlerdir başarı alamıyoruz ki en son artık slot hakkımızı kaybettik. Şimdi en azından bir Emea heyecanı var. Yarını temsilcilerimizden bir tanesi yarı fi nal maçına çıkacak ve bu çok heyecan verici. Önümüzdeki senelerde ben tekrar bir kalkınma dönemi yaşayacağımızı umuyorum. Şu an bence de işler çok iyi değil ama bir şekilde bu heyecanı geri yakalayabileceğimizi umuyorum.</p>
<p><strong>E.K: Ben hem Beşiktaş taraftarı hem e-spor hayranı biri olarak 2015 Wild Card’daki coşkuyu bir daha yaşamayı o kadar isterim ki. Şu anki durumda takım fark etmeden SuperMassive, Float gitse hepsine tamamım. Şimdi Emea da biraz yaklaştı ve uluslararası alanda podyum görmek bizi çok mutlu eder. Umarım onlarla birlikte o eski coşkulu günlere döneriz.</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Bunu ben de gerçekten çok istiyorum. Mesela Fenerbahçe, Galatasaray bu noktada çok fazla taraftar ve ses getirenlerdendi ama birden çekildiler. Benim aklıma gelen bir numaralı problem ekonomik koşullar, bir takım kâr elde ediyor olsa çekilmez. Umarım o heyecan ve taraftar geri döner. Temsilcimize de başarılar diliyoruz bakalım bu röportaj çıktığında sonucu belli olmuş olur. Temsilcimizin belki de finalde olduğunu öğrenmiş oluruz.</p>
<p><strong>F.Y: Bizim soracaklarımız bu kadar. Dora teşekkür ederiz.</strong></p>
<p><strong>D.Ö:</strong> Ben teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/dora-ozsoy-ile-video-oyun-uretim-sureci/">Dora Özsoy İle Video Oyun Üretim Süreci</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/dora-ozsoy-ile-video-oyun-uretim-sureci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleceğin Sanatı: Dijital Oyun Tasarımı</title>
		<link>https://contextdergi.com/gelecegin-sanati-dijital-oyun-tasarimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/gelecegin-sanati-dijital-oyun-tasarimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Jun 2024 08:00:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geleceğin Sanatı: Oyun Tasarımı Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[dijital oyun]]></category>
		<category><![CDATA[Eray Dinç]]></category>
		<category><![CDATA[oyun]]></category>
		<category><![CDATA[oyun sektörü]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2916</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’deki oyun sektörü aldığı yatırımlarla birlikte giderek büyümeye başladı. Yapay zekânın gelişmesi ve sektöre farklı alanların dâhil edilmesi sektörünün gelişmesini ve yaratılan oyun çeşitliliğinin artışını hızlandırdı.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gelecegin-sanati-dijital-oyun-tasarimi/">Geleceğin Sanatı: Dijital Oyun Tasarımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Arda Karaböcek </em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Türkiye’deki oyun sektörü aldığı yatırımlarla birlikte giderek büyümeye başladı. Yapay zekânın gelişmesi ve sektöre farklı alanların dâhil edilmesi sektörünün gelişmesini ve yaratılan oyun çeşitliliğinin artışını hızlandırdı. Dijital Oyun Tasarımı Bölüm Başkanı Dr. Öğretim Üyesi Eray Dinç, Türkiye’deki oyun sektörünün geldiği son noktayı anlattı.</span></p></blockquote>
<p><strong>Hocam merhaba. Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?</strong></p>
<p>Tabii. Ben Doktor Öğretim Üyesi Eray Dinç, Beykent Üniversitesi Dijital Oyun Tasarımı Bölüm Başkanıyım, aynı zamanda Recontact Games kurucu ortağıyım. Sinema ve video oyunları entegrasyonunu sağlayan sinematografi k video oyunları geliştiriyorum. Uluslararası ödüller almış ve başarılar kazanmış oyunlar yapıyoruz ve yapmaya devam ediyoruz.</p>
<p><strong>Size birkaç sorumuz var. Hem öğrencileri bilgilendirmek açısından hem de öğrencilerin sıklıkla konuştuğunu duyduğumuz konuları aydınlatmak açısından size bazı sorular yönelteceğiz ve aydınlatmanızı isteyeceğiz. İlk ve en önemli sorum, ‘Türkiye’de oyun sektörü bitti.’ cümlesini çok sık duyuyoruz. Türkiye’de oyun sektörü gerçekten bitti mi?</strong></p>
<p>Aslında başlamadı ve bu yüzden bitti zannediliyor. Türkiye’de bir sektör oluşumu yenilikçi, yaratıcı endüstrilerde biraz sancılı olur. Çok yeni zannedilse de Türkiye’de uzun yıllardır büyük yatırımlar alan ve büyük işler yapan oyun şirketleri var. Fakat sektörlerin ve şirketlerin kendi aralarındaki diyalogları oluşturma süreci yeni başlıyor. Bu noktada, bazı firmaların bu konulardaki tecrübesizlikleri, kapanmaları, farklı yönlere evrilmeleri, sektör deformasyona uğruyor gibi bir hissiyat verse de, bu başlangıcın bir göstergesi.</p>
<p>Üniversitelerle birlikte sektör yavaş yavaş kendi disiplinini, kurallarını ve dilini oluşturmaya başladı. Bitiyor denilen bu sektör yılda 200 milyar dolarlık bir alan sağlıyor ve bu kazanç “Oyun sektörü nasıl biter?” sorusunun da cevabı oluyor. Gitgide artan eğlence sektörünün bir parçası olan video oyunu sektörünün yıllık kazancı, sinema ve müzik gibi tüm eğlence sektörlerini geçiyor. Türkiye’deki bu durumun giderek belirginleştiği bir gerçek. O yüzden, eğitimlilerin sektöre girip kendi endüstrisini oluşturması, alaylıların da biraz yok olmasıyla beraber “sektör yok oluyor mu?” sorusunun cevabı biraz ortaya çıkıyor. Aslında bitmiyor, yeni başlıyor.</p>
<p><strong>Hyper-casual da çok konuşulan konulardan birisi. İsterseniz önce bu kavramı tanımlayalım. Hyper-casual, Türkiye’de en çok üretilen oyun türlerinden biriydi. Peki nedir bu kavram?</strong></p>
<p>Casual günlük demek. Hyper-casual ise artık günlüğün ötesinde, bir kahve veya otobüs kuyruğu beklediğimiz süreçte, çok kısa zamanda tüketebileceğimiz eğlence ürünlerine deniliyor. Bu müzik olabilir, yani bir şeyi beklerken müzik dinleyebilir, bir şeyler okuyabilir, sosyal medyayı inceleyebilir ya da oyun oynayabilirsiniz. Hyper-casual oyunlar, oyun mekanikleri kisvesi altında daha fazla reklam izletmeyi amaçlayan bir eğlence ürünü olarak ifade edilebilir. O yüzden çabuk üretilir ve tüketilir. Dünyada baktığımızda ise mobil oyun ve mobil cihazlarda, özellikle Türkiye’de hyper-casual oynayanlar oldukça fazla. Çünkü oyun vakit öldürmek için en önemli araçlardan biri.</p>
<p>Dediğim gibi bu oyunlar hızlı üretilir ve çabuk tüketilir; o yüzden oyun şirketleri bu tükenmeyi doğru analiz etmezlerse kendilerini de tüketirler. Şirketler her ay bir oyun çıkarmak zorundadırlar, çünkü üretimle çok uğraşılmaz. Oyunları ertesi gün de oynamayı sağlayacak minik bağlılıklar yaratmayı hedef gösteren o eğlenceyi de içinde barındırması gerekir. O yüzden, hyper-casual oyunlar bu noktada yavaş yavaş biraz daha vakit harcayacağımız, uzun yolda veya toplu taşıma kullanırken hikâyesiyle, oyun mekanikleriyle, uzunluğuyla bize eşlik edebilecek derinlikte oyunlar haline geldi. Günümüzde de sektör hem sırada beklerken beş-on dakika bakayım hem de birkaç saat vakit geçireyim şeklinde yaratılmış Hyper-casual yaklaşımına doğru evriliyor.</p>
<h4>“Biz sektör çalışanları ve eğitimciler olarak öğrencilere ne yapmaları gerektiğini değil, ne yapmamaları gerektiğini anlatıyoruz.”</h4>
<p><strong>Oyun sektörüne girmek istesek nasıl gireceğiz, nereden başlamamız gerekiyor?</strong></p>
<p>Oyun sektörü eğlence alanının en entelektüel seviyesi, bu yüzden alanı yazılımla birleştirmeniz gerekiyor. Bu süreçte daha önce çıkmış tüm sanatsal faaliyetlere biraz hâkim olmak, sinema, edebiyat, fotoğraf, mimari bilmek; aynı zamanda teknolojiden, yazılımdan anlamak ve ikisini birleştirebileceğiniz multidisipliner bir yapıya büründürmek gerekiyor. Oyun, sinemadan ve diğer alanlardan çok daha büyük bir ciddiyet ve iyi bir projelendirme bilinci gerektiriyor. O yüzden bu alanlara biraz ilgi duymak gerekiyor, çünkü oyun dediğimiz alan aynı zamanda etkileşimli sanatlardır. Oyun sektörü için multidisipliner biri olmak gerekiyor ve artık üniversitelerde dijital oyun tasarımı bölümleri var. Bence bunun bir eğitim olarak başlaması gerekiyor çünkü teknolojiyi, sanatı birlikte harmanlayabildiğin ve anlatıyı, sinemayı, yazılımı, teknolojiyi, kodlamayı iç içe geçirdiğin, sürekli yenilikleri takip etmek zorunda olduğun geniş kapsamlı bir disiplinden bahsediyoruz. O yüzden, alanın adı kadar kolay değil belki ama teknoloji ve sanatla iç içe yaşamayı seviyorsanız tercih edilebilir. Oyun tasarımının üniversitelerde okutulması ise çok önemli. Çünkü bu kararın erken yaşlarda verilmesi lâzım. İlerleyen yaşlarda karar verildiğinde ise internette öğrenme metotları bulunabilir. Günün sonunda ise her şey kendi içeriğini üretmek, kendi oyununu yapmak için bir yolculuğa çıkmayla başlıyor. Bu nedenlerle, benim birinci önceliğim, eğer gençseniz mutlaka bunun okulunu okumanız yönünde. Eğer ilerleyen yaşlardaysanız kendinizi geliştirerek, minik denemeler yaparak bir sonuca ulaşmaya çalışmanız beklenebilir.</p>
<p><strong>Çok karşılaştığım diğer sorulardan biri ‘Biz uygulamaları internetten öğreniyoruz, okula neden geleceğiz?’ oluyor. İşin takım çalışması ve sunum becerilerinin önemiyle ilgili bir tarafı da var değil mi? </strong></p>
<p>Kurs ve üniversiteyi çok karıştırıyorlar. Yazılımı gidip öğrenebilirler; ben öğrencilerimi öğrenmeleri gereken araçlar ve yazılımlar konusunda yönlendiriyorum zaten. Fakat üniversitenin bu noktadaki en büyük farklarından bir tanesi takım çalışmasını öğrenmek ve kendi fikrini, projelerini topluluk karşısında anlatmak, eleştiriyi aslında bir hakaret gibi anlamamayı öğrenmekten geliyor. Biz sektör çalışanları ve eğitimciler olarak öğrencilere ne yapmaları gerektiğini değil, ne yapmamaları gerektiğini anlatıyoruz ki bu çok önemli bir fark. O yüzden bir şeyleri üretmeye, proje yapmaya alıştırmaya, tamamen kişisel ve sektöriyel tecrübelerimizle onlara yol göstermeye çalışıyoruz. Bizim burada yaptığımız yazılım öğretmekten ziyade bir vizyon kazandırmak ve bu da YouTube üzerinden video ile yazılım öğrenmek gibi bir durum değil. Gelip burada doğrudan pişerek, proje üreterek, eleştirilerek, neler yapılıp yapılmamasını gerektiğini öğrenerek deneyimlenmesi gerekiyor. Bu yüzden arada çok fark var.</p>
<p><strong>Diğer bölüm öğrencilerinden bana, ‘Biz reklamcılık, psikoloji vs. okuyoruz ama oyun sektörüne girmek istiyoruz, dijital oyun tasarımıyla ilgileniyoruz, ne yapmalıyız?’ gibi sorular geliyor. Bu arkadaşlarımız bu sektörde yer alabilirler mi veya büyük şirketlerde çalışabilirler mi?</strong></p>
<p>Dijital Oyun Tasarımı bölümü üniversite içindeki tüm fakültelerle doğrudan ilişki içerisinde olan bir bölüm. Tıp, insan anatomisi, psikoloji, mimarlık, mühendislik, sinema, animasyon aklınıza ne geliyorsa bu alan için gerekli. Çünkü oyunlarda yeniden bir dünya yaratımı sağlıyoruz ve buradaki tüm disiplinler de bu yaratım için gerekli. Bu noktada mimarlık, şehir planlamacılığı okuyanlar için oyun tasarımı günün sonunda biçilmiş kaftan. Endüstriyel tasarımcılar için obje, yeniden nesne üretmek, moda ürünleri, karakter tasarımları yaratmak için doğrudan fırsatlar sunan bir alan. Özellikle sürdürülebilirlik anlamında da çok önemli çünkü herhangi bir maddeyle doğrudan bir ilişkiniz olmadan obje, ürün vs. tasarlayabiliyorsunuz ve içerik üretebiliyorsunuz. Bu nedenle bizim bu disiplinlere doğrudan ihtiyacımız var, biz zaten bunları kullanıyoruz. İnşaat firmaları, mimarlar, doktorlar, psikologlar vs. doğrudan işin içerisinde oldukları için, istemeseler de biz onları çağırıyoruz. Günün sonunda dönüşüm kaçınılmaz olacak ve bir mimar belki de hayatı boyunca sanal dünya ve video oyunlarında binalar üretmek, tasarlamak üzerine faaliyet gösterecek. Böyle bir katkısı ve deneyimi olan, kendi eğitimi ile ilgili karşılığı olduğunu düşünen herkes kendini oyun sektöründe bulacak. Bu kaçınılmaz çünkü dünya oraya gidiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-2917 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_104915_-293x300.jpeg" alt="" width="293" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_104915_-200x205.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_104915_-293x300.jpeg 293w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_104915_.jpeg 396w" sizes="(max-width: 293px) 100vw, 293px" /></p>
<p><strong>Bir oyunun kilit özelliği, oyunu sattıran budur veya oyun bunun üzerine kurulur diyebileceğimiz bir özelliği var mıdır?</strong></p>
<p>Sektörel adı USP (Unique Selling Point) olan, Türkçe’de “manşet içerik” diyebileceğimiz özelliğin olması gerekiyor. Aslında oyunların satıldığı belirli platformlar var. Örnek vermem gerekirse; App Store, Google Play, Steam gibi yerlerin editöryal yapıları var. Sizin bu editöryal yapılara, insanlara malzeme vermeniz lazım. Mesela benim yaptığım Recontact oyunlarında “İstanbul oyuna geldi”, “Şehri oyuna çevirdiler.” gibi manşetler var. Ben bu oyunları tasarlarken manşetler aklımdaydı ve USP dediğim şey de bu. USP dediğimiz işin içerisindeki oyun dinamikleriyle alakalı. Onlara malzeme verirseniz, editörler on binlerce oyun çıkan dünyanın içerisinde sizin farklılığınızı görür ve doğrudan mağazada ön plana çıkarır. Bu noktada da ekonomik anlamda kazanç sağlamanın önemli yollarından birisi, diğerlerinden farklı olma metodu olan USP’dir ve bunu bulmamız gerekiyor. Bu topraklarda yaşayan birisinin o kadar fazla USP’si var ki, ama özellikle buraları ve bu kültürü bilmesi lazım. Çünkü dünya eğlence alanı, sineması, müziği zaten buraları istiyor. Buralardan farklı tınılar çıkıyor, yani beslendiği yerler bu topraklar. Biz kendi yaşadığımız coğrafyada bunlara çok fazla hâkim olmadığımız için yine Avrupa, Amerika eğlence alanına buralardan bir şeyler bulmaya çalışıyor. Aslında biz buraları iyi bilip, tanıtıp, oyunlarımızı bu şekilde dünyaya pazarlasak çok daha başarı yaratan, USP’si olan oyunlar ortaya koyabiliriz.</p>
<p><strong>Yapay zekânın diğer işleri yapmaya başlayacağı, “İşsiz kalacağız, tasarımcıyız ama artık tasarım yapamayacağız vs.” gibi bir korku var. Bu iş nereye gidiyor, yapay zekâdan korkmalı mıyız?</strong></p>
<p>19.yy’da Daguerre, fotoğraf makinesi Daguerreotype icat ettiğinde ressamlar işsiz kaldık diyerek ayaklanmışlar. 1988 yılında dijital hesap makinesi çıktığı zaman, ‘hesap makinesi 19.yy’da Daguerre, fotoğraf makinesi Daguerreotype icat ettiğinde ressamlar işsiz kaldık diyerek ayaklanmışlar. 1988 yılında dijital hesap makinesi çıktığı zaman, ‘hesap makinesi yasaklansın’ diyen matematik hocaları, mühendislik okullarında hesap makinesinin yasaklanmasını talep etmiş. Günün sonunda farkındaysanız bunlar bizi hep hızlandırmış. Daguerreotype fotoğraf makinesi çıktığında aslında sanatı ve soyut sanatı, gerçeğin üstünü ortaya çıkarmamızı sağlamış ve insanlığın gelişmesine katkıda bulunmuş. Yapay zekânın bir hesap makinesinden öte bir şey olmadığını anlatmamız gerekiyor. O sadece bizi hızlandıran ve ürettiğimiz şeyleri geliştirmemiz için işimizi kolaylaştıran elementlerden bir tanesi. Daha önce kitaplar el yazmalarıyla çoğaltılırdı, matbaa çıktığında bu meslekler yok olmasın diye matbaayı durdurmaya çalışmadık. Bazı mesleklerin yok olması kaçınılmaz fakat kim bu dönüşümü iyi takip ederse, o kişi kendi mesleğini geliştirecek ve yeni ufuklara yelken açacak. O yüzden yapay zekâ, bir hesap makinesinden daha öte bir şey değil ve onu doğru kullanırsak doğru içerikleri üretebiliriz.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-2918 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_105229_.jpeg" alt="" width="450" height="296" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_105229_-200x132.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_105229_-300x197.jpeg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_105229_-400x263.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ekran-goruntusu_10-6-2024_105229_.jpeg 450w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p><strong>Buradan yola çıkarak soracak olursak; oyun sektörü</strong><strong> nereye gidiyor? Daha doğrusu bir yere gidiyor muyuz yoksa bir belirsizliğin içinde farklı yönlere mi hareket ediyoruz?</strong></p>
<p>Oyun dünyasında yapay zekânın birden fazla katkısı var. <a href="https://contextdergi.com/keceli-kalemden-yapay-zekaya-anlatinin-araclari/">Yapay zekâ</a>, MPS dediğimiz sanal karakterlerin gerçekmiş gibi tepki vermesi ve gerçek diyaloglar kurması konusunda büyük bir öncü oldu. Bir filmde senaryo yazıyorsunuz ve karakterlerin ne söyleyebileceğini siz bile tahmin edemiyorsunuz. Siz karaktere psikolojik, sosyolojik, fiziksel altyapılar kuruyorsunuz ve onlar artık rolünü oynuyor. Öyle bir döneme giriyoruz ki anlatı sanatı yepyeni bir boyut kazanacak ve tamamen tahmin edilemez hikâye sonları, yeni dağılımlar ve açılımlar olabilecek. Bu sürecin keyifli bir parçası da şu ki, üretim işin içerisinde kolaylaşıyor. Web3’ün de işin içine girmesi ki Web3 diyoruz ama Blockchain, Tokenomicsler hâlâ Web3 değil. Bir şeyi dikte ederek bir şey yaratamazsınız, bir isim veremezsiniz. Belki Web3 hiçbir zaman Blockchain çağı olmayacak, belki yapay zekâyla alakalı bir şeye biz Web3 diyeceğiz. Oyun dünyasında Tokenomicsler ve Blockchain teknolojileriyle birlikte hem oyun oynayarak para kazanabileceğimiz hem kendi ekonominizi oluşturabileceğimiz bir model arayışı içindeyiz. Oyun dünyası bu trendleri her zaman tartar ve kendi içinde oluşturur. Günün sonunda teknolojinin gelişmesi, oyun prodüksiyonlarının artması ile beraber aslında hâlâ tam gaz devam ediyor diyebiliriz.</p>
<p><strong>Blockchain’den bahsettik. Buradan yola çıkarak sormak istediğim bir soru var. Kolay para kazanmak için bu sektörle ilgilenenler var ve başka hiçbir amaçları yok. Böyle bir bakış açısı ile Blockchain’den bahsettik. Buradan yola çıkarak sormak istediğim bir soru var. Kolay para kazanmak için bu sektörle ilgilenenler var ve başka hiçbir amaçları yok. Böyle bir bakış açısı ile bu işe girip başarılı olunabilir mi?</strong></p>
<p>Ben para ile zengin olan veya para ile para yapan kimseyi tanımıyorum. Bir gün büyük bir para kazanan mutlaka ertesi gün o para kadar kaybetmiştir. Bu çok sağlıklı, üzerine inşa edebileceğiniz ve ekonomi yaratabileceğiniz bir alan değil. O yüzden ben hiçbir zaman bunun tavsiyesinde bulunmuyorum, yatırım tavsiyesi olarak da belirtmiyorum. Fakat dediğim gibi hangi sektörde olursanız olun, özellikle oyun sektörü küresel anlamda çok yüksek paraların kazanılabileceği, 160 ülkeye oyun ihraç edebileceğiniz bir alan. Burada ayaklarınızı sağlam temeller üzerine basıp, kendinizi geliştirebilirsiniz. Öte yandan Blockchain, Token, borsa bunlar tamamen bambaşka bir dünya içerisine giriyor.</p>
<p>Benim akademisyen olarak da sektörel olarak da tavsiye edebileceğim bir alan değil, çok riskli ve tehlikeli. Oyun dünyası bu noktada kumarhane, şans oyunları, iddia gibi şeylerden uzak durmak zorunda; bunlar oyun mekanikleri kullansa da bizim oyun sektörünün bir parçası değil. Çünkü video oyunlarında can, mal, para gibi herhangi bir gerçek kayıp yaşamamak zorundasınız. Bir oyunda gerçekten para kaybediyorsanız ona oyun demiyoruz, kumar diyoruz. O yüzden Tokenomics, Blockchain vs. yaklaşımlar gerçekten para kazanıp, para kaybettiğiniz bir dünya ve biz onları sektörümüzün bir parçası olarak göremeyiz.</p>
<p><strong>Apple Vision Pro ilgili bir soru sormak istiyorum. Yeni bir ürün olarak çıktı ama eski bir teknolojinin yeni bir yorumu diyebiliriz. Bunun sektöre getireceği bir yenilik olabilir mi? Mesela Meta Quest’te de ilginin arttığını görüyoruz, stoklar ve satışlar arttı. Bu bizim için yeni bir şey ifade ediyor mu?</strong></p>
<p>Apple’ın en büyük mottosu ‘yaşam stili’ satıyor olması. VR gözlük çok yeni değil diyoruz ama Apple kol saati takmayı bile yeniden trend haline getirdi ki saat endüstriyel anlamda en eski mesleki alanlardan biri. Apple Watch’tan sonra kol saati takma trendleri tamamen değişti. O yüzden Apple’ın Vision Pro ile getirdiği, bu alanda ne gibi yenilikler ve farklılıklar yaratabileceğini dünya kamuoyuna göstermesi ve ilgilenmeyenlerin bile ilgisini çekmesi üzerine oldu. Vision Pro şu an istenilen yerde değil ama gün gelecek Apple önündeki kameralardan değil tamamen cam üzerinden görebileceğimiz bir ürün dünyaya sunacak ve bunun birkaç ürün sonrasında olabileceği kesin.</p>
<p>Dünyanın buraya doğru gittiği dönemde eğitim, ulaşım alanında ve insan ilişkileri anlamında yeni dataları kullanabileceğimiz bir alan bu. Çünkü hiper kişiselleştirme dediğimiz bir kavram var ve alışveriş, insan ilişkileri, arkadaşlık, mesleki deneyimlerimiz, kısacası her şey değişiyor. Bu değişimi bir an önce göstermesi ve tanıtması anlamında önemli bir araç. Şu an bir yenilik sağlar mı bilmiyoruz ama dediğim gibi bütün firmalar bu ilhamı verecek. Beyaz eşya üreten veya oyun yapan bir firma, ikisi de bununla ilgili bir şeyler düşünmek zorunda. Bu trend, bu yeni yaşam biçiminin kapılarını ardına kadar açıyor. O yüzden Apple’ın yaptığı bu noktada önemli.</p>
<p><strong>O zaman biraz kişisel bir soru sormak istiyorum. Favori oyunlarınız hangileri?</strong></p>
<p>Aslında ben oyun yapmaya karar veren insanlara oyun oynamayı bırakın diyorum. Çünkü ilham alacağınız yerler sinema gibi alanlar. Sinema tarihine ve 1920-30’larda yapılanlara baktığınız zaman, o yıllarda bile ne kadar yaratıcı olunabileceğini görebiliyorsunuz. Sanat galerisi, müze gezdiğiniz zaman çok daha fazla ilham alabiliyorsunuz. Bu noktada, oyunların sanki bu alanın dışındaymış gibi görüldüğü gerçeğini birinci olarak ifade etmek gerek.</p>
<p>İkincisi ise, hem sinema anlamında hem de oynadıktan sonra gerçekten entelektüel olarak geliştiğimi hissettiğim oyunlarda kendimi çok iyi hissediyorum. Mesela Ghost of Tsushima’da, 13.yy Japonya’sındaki samurayların nasıl yaşadığını gerçekten öğrendim. God of War oynayarak yunan mitolojisi ve tanrıları, kurmaca olsa da diyalog kurarak tanıdım. Red Dead Redemption 2 ile beraber Western tutkumu bir anda orada yaşayarak, yaşam biçimlerinin nasıl olabileceğini, eğlence ve kültürü gözlerimle gördüm. O yüzden, kendimi geliştirebildiğim bu tür oyunlar beni cezbediyor.</p>
<h4>“Dijital Oyun Tasarımı öğrencilerini sayısal puanla alıyoruz. Analitik düşünce yapısıyla gelişmiş öğrencinin bize dâhil olması benim için çok daha önemli çünkü sanat ve iletişim, matematik bilgisiyle yapılır.&#8221;</h4>
<p><strong>Bildiğiniz üzere, Dijital Oyun Tasarımı Bölümü İletişim Fakültesi bölümlerinden bir tanesi. Bu bölüm neden İletişim Fakültesi çatısı altında eğitim veriyor?</strong></p>
<p>Sanatın iletişim tarihinin bir parçası olduğunu gözden kaçırıyoruz. Günün sonunda Rönesans dönemindeki resimlere baktığınız zaman, aslında onlar o dönemin billboardları ve propaganda araçlarıydı. Kiliseleri süsleyerek din propagandası yapılıyordu; toplumsal kralların, aristokratların reklamlarının yapılması için yapılan afişler ve panolar vardı ama o zamanlar resim olduğu için o kullanılıyordu. Sanat tarihinin bir parçası sayılan mağara resimleri bile aslında iletişim kurmak için oluşturulmuş.</p>
<p>Sanat tarihi dediğimiz kavram iletişim tarihinin bir parçası. Bu noktada, bizim ülkemizdeki en büyük eksiklerden biri sanatı, iletişimle birleştiremiyoruz. Bizim yapmak istediğimiz ise, iletişim fakültelerinde, uluslararası mecralarda üretilebilecek ürünler ortaya çıkarmak. Ayrıca biz Dijital Oyun Tasarımı öğrencilerini sayısal puanla alıyoruz. Analitik düşünce yapısıyla gelişmiş öğrencinin bize dâhil olması benim için çok daha önemli çünkü sanat ve iletişim, matematik bilgisiyle yapılır. Bununla düşündüğünüz zaman, bunu alanınıza doğru bir şekilde entegre edebilirsiniz. Biz böyle bir farklılık sunuyoruz; diğer üniversiteler bu bölümü Güzel Sanatlar Fakültesi veya Mimarlık Fakültesi bünyesinde açıyor. Bizim ise doğrudan iletişim fakültesinde yer alma sebebimiz bu. Çünkü bu iletişim tarihinin bir alanı ve üretilen ürünün iletişim metotları kullanılarak dünyaya pazarlanması amaçlanıyor.</p>
<p><strong>Son olarak, Dijital Oyun Tasarımı bölümünden mezun olmamış ama bu sektörde çalışmak isteyenlere verebileceğiniz bir tavsiye var mı? </strong></p>
<p>Diyelim ki Dijital Oyun Tasarımı bölümünde okumadınız, yine de bu sektörün bir parçası olabilir misiniz, tabii ki. Çünkü bu bir ürün ve bu ürünün pazarlanması için çok önemli stratejiler geliştirilmesi gerekiyor. Klasik tanıtım metotları olsa da oyun dünyasının kendine ait pazarlama yöntemleri var. Fakat bu noktada, İletişim Fakültesi mezunu öğrenciler de kendilerini biraz bu yönde geliştirirse, doğrudan oyun firmalarının en önem verdiği pazarlama, tanıtım, halkla ilişkiler noktalarında faaliyet gösterebilir. Kısacası, tecrübe ve yeteneklerini oyun sektörüne yönlendirebilirler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/gelecegin-sanati-dijital-oyun-tasarimi/">Geleceğin Sanatı: Dijital Oyun Tasarımı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/gelecegin-sanati-dijital-oyun-tasarimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
