<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>psikoloji arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/psikoloji/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/psikoloji/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 14 May 2026 20:03:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</title>
		<link>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2026 21:02:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Abraham Wald]]></category>
		<category><![CDATA[başarı baskısı]]></category>
		<category><![CDATA[başarısızlık hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Byung Chul Han]]></category>
		<category><![CDATA[Charles Wright Mills]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[hayatta kalan yanılgısı]]></category>
		<category><![CDATA[kişisel gelişim kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[kişisel gelişim kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[modern birey]]></category>
		<category><![CDATA[modern toplum]]></category>
		<category><![CDATA[motivasyon kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Paul Lafargue]]></category>
		<category><![CDATA[performans toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[pozitiflik kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Samuel Smiles]]></category>
		<category><![CDATA[Self Help]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoekonomik eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[sosyolojik hayal gücü]]></category>
		<category><![CDATA[survivorship bias]]></category>
		<category><![CDATA[tembellik hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[tükenmişlik sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Yorgunluk Toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4467</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Çiğdem Karataş “Günümüzde dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim kitaplarıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel bağlamlarından kopuktur. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri olan Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?” Kişisel gelişim, günümüzde kitaplar, kurslar  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/">Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Çiğdem Karataş</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Günümüzde dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim kitaplarıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel bağlamlarından kopuktur. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri olan Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?”</span></p></blockquote>
<p>Kişisel gelişim, günümüzde kitaplar, kurslar ve YouTube kanalları gibi birbirinden farklı mecralarla modern bireyin nasıl düşünmesi, hissetmesi ve yaşaması gerektiğine dair güçlü söylemler üretmektedir. Milyonlarca okuyucuya “Başarı ve mutluluğun formülü burada.”, “Senin en iyi versiyonunu yaratacağız.” gibi vaatlerde bulunan kişisel gelişim, bireysel çabayı merkeze alan anlatılarıyla çoğu zaman toplumsal, ekonomik ve tarihsel bağlamı arka plana iter. Günümüzde iş hayatında belirli bir konuma ulaşmış ve “başarılı” olarak kabul edilen pek çok kişi, herhangi bir akademik ya da psikolojik uzmanlığa sahip olmaksızın kişisel gelişimle ilgili içerikler yayımlayabilmektedir. Herkese sıfırdan başlayarak başarıya ulaşma vaadinde bulunan bu içeriklerdeyse çoğu zaman göz ardı edilen bir gerçek vardır. Yazarın kendi hikâyesi, okurunkinden çok farklı başlangıç koşullarına dayanıyor olabilir. Bu noktada asıl sorulması gereken soru şudur: “Kişisel gelişim yazarları, okuyucularına vaat ettikleri dönüşümü gerçekten mümkün kılabilir mi?”</p>
<p>Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu eserinde, bu durumu, toplumu bireyin hem gardiyan hem mahkûm olduğu bir hapishaneye benzeterek açıklar. Han’a göre artık birey başaramadığı her şeyin sorumluluğunu yalnızca kendisine yükler; sistem değil, birey suçludur. Aynı eserde Han, günümüz toplumunun en aldatıcı yönlerinden biri olarak her şeyin mümkün olduğunu fısıldayan “pozitiflik kültürünü” işaret eder. Başarmak, parlamak, üretmek, gelişmek… Bu kelimeler modern bireyin ruhuna kodlanmıştır. Ancak Han’a göre bu sınırsızlık yanılsaması, bireyde “başarısızlık” duygusunu derinleştirir. Çünkü <a href="https://contextdergi.com/star-warsun-beklenmedik-basari-hikayesi/">başarı</a> artık bir ayrıcalık değil, zorunluluk hâlini almıştır.</p>
<p>“Yapamamak” kişisel yetersizlik sayılır. Birey sürekli olarak kendini optimize etmekle yükümlüdür ve bu yük, depresyon, tükenmişlik ve anksiyete gibi yeni kuşak patolojileri doğurur. Kişisel gelişim kitapları aslında bahsedilen pozitiflik kültüründen beslenir. Sosyal mecralarda bu maksatla içerikler paylaşılır, kitaplar yazılır. Bundan farklı olarak Han, modern dünyada en radikal eylemin “yapmamak” olduğunu öne sürer. “Yapmamayı tercih ederim.” sözü, pasif direnişin simgesine dönüşür. Bu tutum, performans toplumuna doğrudan karşı gelir. Sürekli üretmeye zorlanan bireyin “durmayı”, “reddetmeyi”, “geri çekilmeyi” seçmesi, günümüzün en güçlü itiraz biçimidir. Han, bu tercihi yeni bir özgürlük biçimi olarak sunar.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-4469 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-802x1024.png" alt="" width="361" height="461" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-200x255.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-235x300.png 235w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-400x511.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-600x766.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-768x981.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-800x1022.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-802x1024.png 802w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-1200x1533.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context-1202x1536.png 1202w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/self-help-context.png 1276w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></p>
<p>Kişisel gelişim, bunun tam aksine, yapmayı, başarmayı, değişmeyi ve gelişmeyi öğütler. Aslında bir bakıma, çözüm sunmaya çalışırken okuyucularda “yetersizlik ve eksiklik” duygusuna yol açar. “Erken kalk, üretken ol, özgüvenli ol, kendini sev, fit görün” gibi cümleler insanı geliştirirken eksik hissettirir. Başarısızlık çoğu zaman ailelerinden devraldıkları imkanlar doğrultusunda başarıya ulaşan kişiler tarafından tanımlanır. Aynı koşullara sahip olamayan pek çok birey, sürekli olarak daha iyi bir benlik arayışı içerisindedir. Söz konusu arayış, sadece modern toplumlarda değil, öncesinde de vardır. Bugün sadece bu bakış açısı, eskisine nazaran daha görünür, daha net ve aslında her yerdedir. Byung-Chul Han’ın söyleminin aksine bu içeriklerle hayatının değiştiğini söyleyen, faydasının olduğunu iddia eden pek çok insan da çıkmaktadır. Belki de bu olayın özüne inmek, anlamak ve fikir yürütmek için daha kapsamlı bir temel oluşturabilir.</p>
<p>İnsan, varoluşunun başından beri gördüğü ve deneyimlediği şeyleri anlamlandırmaya çalışmıştı. Bu noktada ünlü düşünürler; Sokrates, “Kendini sorgulamazsan gelişemezsin”, Stoa, “Zihnini yönetirsen hayatını yönetirsin”, Aristoteles, “Kendinin en iyi versiyonu ol.” diyerek insanın kendini anlamlandırma çabasında yol gösterici oldular. Dinlerin ve felsefenin bünyesinde barınan erdem, ahlak gibi konular; öğüt verici bir dille toplumu birçok kez iyiye yönlendirmeye çalıştı. Bu durum Sanayi Devrimi’ne kadar da farklı isimler ve eserler ile devam etti. Fakat Sanayi Devrimi’yle toplumsal yapılanmada değişiklilerin yaşanması ve sosyoekonomik sınıflar arası geçiş yapmanın mümkün olduğunun görülmesi ile insanlar şunu sormaya başladı: “Zengin olmak mümkün, ama nasıl?” İşte bu soruyla kendilerine bir rehber arayan insanlar, çözümü kişisel gelişim kitaplarının verdiği öğütlerde buldu.</p>
<h2>Başarı Herkes İçin Aynı mı?</h2>
<p>Tarih 1859 yılına geldiğinde insanlar kişisel gelişim kitaplarıyla tanıştı. İskoçyalı yazar Samuel Smiles’ın Self-Help (Öz-Yardım) kitabı, bireyi temel alarak gelişimin kişilerin içerisinde olduğu düşüncesini savunuyordu. Buna göre; sanayi devriminin getirdiği sosyal değişimler, insanların kendi hayatlarını değiştirebilecek ekonomik fırsatlar yaratmıştı. Kitap ilk cümlesiyle, okuyucuya; “Devletten, kraldan veya soylu bir hamiden yardım bekleme. Kurtarıcı sensin. Eğer fakirsen bu senin suçundur (tembelliğindir), eğer zengin olacaksan bu senin alın terinle olacaktır” diyerek yol gösteriyordu. Yazar, daha ilk paragraftan, yoksulluğu tembellikle eşleştiriyor, yoksul yaşamak zorunda olan insanları yeterince çalışmamakla suçluyor gibi gözüküyordu. Ancak bu yaklaşım, bireyin içinde bulunduğu sınıfsal yapı ile bu yapısal eşitsizlikleri görünmez kılarak, ekonomik ve siyasal sisteme yönelik eleştirinin kişisel gelişim söylemi içerisinde bilinçli bir biçimde dışarıda bırakıldığını da ortaya koymaktadır.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Aslında bugünün toplumunu sırtında bir pelerin gibi taşıyan “pozitiflik kültürü” o günlerde de bir şekilde farklı arayışlara öncülük etmişti. Belki arayış farklı olsa da yol gösterici bir kılavuz, deyim yerindeyse Kuzey Yıldızı gibi, bu arayışın yolcularına iz gösterme iddiası taşıyordu.”</span></p></blockquote>
<p>Peki ya, başaranların aksine kaybedenlerin hikâyesi bu kişisel gelişim serüveninde kendine nasıl yer bulacaktı? Kitaplarda sadece kazananları, değişenleri, zenginleşenleri mi okuyacaktık? İstatistik bilimiyle tanınan matematik profesörü Abraham Wald, aslında “Hayatta Kalan Yanılgısı” (Survivorship Bias) kavramıyla son derece değerli bir kapı aralayarak konuya açıklık getirmişti. “Hayır! Kanadından vurulan dönebildi ama motordan vurulanlar dönemedi, düştü. Siz düşenleri görmüyorsunuz”. Bu söylemin çıkış noktasıysa II. Dünya Savaşı’nda savaştan dönen uçakları inceleyen mühendislerin bir tür yanılgısıydı, “En çok kanatlarından vurulmuşlar, oraları güçlendirelim.” Biz sadece başarmış ve yaşadıklarını kitaba dökebilmiş o şanslı insanları okuyoruz. Çünkü başarmayı deneyip de hayat şartlarına yenik düşenlerin hikayeleri, raflarda satılmıyor. Konuya bir başka perspektiften bakan Amerikalı sosyolog Charles Wright Mills, Sosyolojik Hayal Gücü isimli eserinde şöyle demektedir: “İnsanlar genellikle dertlerini kendilerininmiş gibi deneyimler ve bunun toplumsal ve tarihsel nedenlerinden habersizdirler”.</p>
<p>Aslında çevresel etmenleri bir bakıma, görmezden gelen kişisel gelişim kitaplarına yöneltilmesi gereken en net eleştiri de kamerayı ancak buraya koyarak görülebilir. En azından bugün, dünyanın her yerinde sosyal ve ekonomik şartlar, hiç olmazsa kültürel şartlar birbirinden farklıdır. Kişisel gelişim alanıysa, mahallelere, sokaklara hatta ülkelere göre yazılmadığından okuyucunun tarihsel nedenlerinden uzaktır. Örneğin dünyanın en yıkıcı ekonomik krizlerinden biri, Büyük Buhran döneminde işini kaybeden bir kişi de sorunu kendi yetersizliklerinde mi görmelidir?</p>
<p>Bu noktada kişisel gelişim söylemine yöneltilen eleştirilerin felsefi ya da sosyolojik bir tartışma alanında kalmadığı, bilimsel araştırmalarla da desteklendiğini görmek mümkündür. Bireyin ruh hâlini ve mutluluk düzeyini sadece kişisel çaba ve motivasyonla açıklayan yaklaşım, sosyoekonomik koşulların psikolojik etkilerini görmezden gelir. Bu durumda ise ortaya eksik ve indirgemeci bir tablo çıkmaktadır. Oxford Üniversitesi’nde yapılan “Sosyoekonomik Statü ve Depresyon” isimli bir çalışmaya göre düşük gelir ve güvencesiz iş gibi ekonomik zorluklar, depresyon riskini iki kat arttırmaktadır. Yani mutluluk gibi temel bir mesele bile bireysel hayatımızda aldığımız aksiyonlardan ziyade içinde bulunduğumuz sosyoekonomik şartlarla yakından ilgilidir.</p>
<p>Paul Lafargue’ın yıllar önce önerdiği “Tembellik Hakkı” ya da Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu belki de kişisel gelişim içeriklerine biraz daha eleştirel ama yapıcı bakmak için bizlere yeni bir bakış açısı kazandırabilir. Bize sürekli “Sabah 5’te kalk, dünyayı yönet!” derlerken, Lafargue ise “Dur ve yaşa!” diyor. Belki de en iyi versiyonumuz, sürekli koşturan gergin halimiz değil; mışıl mışıl uyuyup dinlenmiş, istediği saatte uyanmış, istediği rutini uygulamış kısaca istediği şekilde yaşayan halimizdir. Çünkü yorgun bir toplumda, her an dinç ve üretken olmaya zorlanan bizler, zaman zaman “tembel” olma hakkına ihtiyaç duyabiliriz.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/">Başarısızlık Hakkımı Kullanabilir miyim?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/basarisizlik-hakkimi-kullanabilir-miyim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Algoritmik Ödül ile Şiddetin Normalleştirilmesi</title>
		<link>https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 14:30:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Bandura]]></category>
		<category><![CDATA[antisosyal]]></category>
		<category><![CDATA[Bobo Bebek Deneyi]]></category>
		<category><![CDATA[Brian Draper]]></category>
		<category><![CDATA[Cassie Jo Stoddart davası]]></category>
		<category><![CDATA[dijital platformlar]]></category>
		<category><![CDATA[içerik]]></category>
		<category><![CDATA[içerik üreticileri]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet eğilimi]]></category>
		<category><![CDATA[şiddetin normalleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[suçlu]]></category>
		<category><![CDATA[taklit içgüdüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Torey Michael Adamcik]]></category>
		<category><![CDATA[Violence and American Cinema]]></category>
		<category><![CDATA[viral]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4212</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ertuğrul Gök “Dijital platformlara içerik üreten kullanıcılar, yönetmenler, hatta ciltlerce kitap yazan bazı yazarlar; suçluyu veya antisosyal davranışı genellikle ‘sistem karşıtı bir kahraman’ veya ‘iç dünyası anlaşılamamış bir dahi’ kılıfıyla sunar.” İnsan, doğası gereği gözlemleyen ve kopyalayan bir canlıdır. İnsanın bu yapısı onun hayat yolculuğunun büyük bir bölümünde gördüklerini taklit etmesine sebep olur. Bu taklit  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/">Algoritmik Ödül ile Şiddetin Normalleştirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Ertuğrul Gök</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Dijital platformlara içerik üreten kullanıcılar, yönetmenler, hatta ciltlerce kitap yazan bazı yazarlar; suçluyu veya antisosyal davranışı genellikle ‘sistem karşıtı bir kahraman’ veya ‘iç dünyası anlaşılamamış bir dahi’ kılıfıyla sunar.”</span></p></blockquote>
<p>İnsan, doğası gereği gözlemleyen ve kopyalayan bir canlıdır. İnsanın bu yapısı onun hayat yolculuğunun büyük bir bölümünde gördüklerini taklit etmesine sebep olur. Bu taklit etme hâli tarih boyunca süregelmiş hatta evrilmiştir. İletişim araçlarının toplum üzerindeki etkisi de bu basit ama sarsıcı gerçek çevresinde şekillenir. Çünkü bireyin neyi taklit ettiği; karşısına çıkarılan davranışların, anlatıların ve imgelerin nerelerde, ne sıklıkta ve hangi biçimde karşısına çıkarıldığı ile bağlantılıdır.</p>
<p>Bu bağlamda önemli olan noktalardan biri bireyin taklit edeceği unsurun dolaşıma girdiği mecralardır. İletişim mecraları hangi fikirlerin görünürlük kazandığını belirleyen seçici zeminler olmuştur. Nitekim Antik Roma’nın umumi tuvaletleri, şehir meydanları, hamamlar ve kahvehaneler, modern anlamdaki medyadan önce, kamusal etkileşimin gerçekleştiği ve ortak toplumsal gündemin şekillendiği ilk kamusal alanlar olarak işlev görmüştür. Bu sınırlı etkileşim alanlarında ortaya çıkan fikirler, zamanla daha geniş toplumsal dönüşümlerin zeminini hazırlamıştır.</p>
<p>Kimi zaman devrimci düşüncelerin ilk tohumları bu mekânlarda filizlenmiştir. Ancak teknolojinin gelişimiyle birlikte bu mecralar kitleselleşmiş, telgrafla uzaklar yakın olmuş, matbaa, radyo ve televizyon aracılığıyla merkeziyetçi ve geniş ölçekli bir kitle iletişim yapısına bürünmüştür.</p>
<p>Günümüzde internet ve sosyal medya aracılığıyla fikirler, saniyeler içinde geniş kitleler tarafından görünür hale gelmiştir. Üstelik bu dolaşım karşılıklı etkileşim ve anlık geri bildirimlerle de şekillenebilmektedir. Anlatıların ve imgelerin etkileşime açıldığı dijital mecralar yaygınlaştıkça dolaşıma sokulan içeriklerin de çeşitliliği bir o kadar artmıştır. İçeriklerin geniş kitlelere ulaşmasını kolaylaştıran bu yapı haber alma, bilgiye erişim ve farklı fikirlerin dolaşıma girmesi açısından oldukça faydalı bir görev üstlenmektedir. Bu durum her ne kadar iletişim açısından olumlu gibi görünse de dahil olan herkesin içerik üretebildiği bu ortamda, dolaşıma giren her düşüncenin yapıcı ya da sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı mecralar, sorunlu ve zararlı düşünce biçimlerine de alan açabilmektedir.</p>
<p>Böylesine hızlı ve devasa ölçekli bir etkileşim ortamının bireylerin psikolojisini ve davranış örüntülerini etkilemediğini düşünmek ciddi bir yanılgıya yol açar. İçerikler, bireylerin kopyalama arzusunun nesnesini oluşturacağı için olumsuz davranış kalıpları yaratma riskini de barındırmaktadır. Bu ilişki psikoloji literatüründe de güçlü biçimde karşılık bulmaktadır. Psikolog Albert Bandura’nın 1961 yılında gerçekleştirdiği ve literatürde “Bobo Bebek Deneyi” olarak bilinen çalışma, bireylerin özellikle çocukluk döneminde davranışlarını gözlem yoluyla şekillendirdiğini ortaya koymuştur. Deney kapsamında, agresif bir rol modele maruz kalan çocukların, kısa süre içinde benzer saldırgan davranışları tekrar ettikleri; saldırgan olmayan bir rol modelle etkileşime giren çocukların ise bu tür davranışları neredeyse hiç sergilemedikleri tespit edilmiştir. Psikolog Albert Bandura’ya göre; “İnsanlar gördükleri davranışı taklit eder. Özellikle davranış ödüllendiriliyor ve dikkat çekiyorsa…” Bu durum akıllara dizi ve filmlerde sıklıkla karşılaştığımız şiddet içeriklerine bağışıklık ve kopyalama geliştirebileceğimizi gösterir.</p>
<p>Editörlüğünü J. David Slocum’un üstlendiği, Violence and American Cinema adlı kitabı, soğuk savaş döneminde yayımlanan suç konulu dizi ve filmlerin suç oranlarında artışa sebep olduğu ana fikrini tartışır. İzlediğimiz dizi, film ve sosyal medya içerikleri bireylerin suça olan ilgisini ve eğilimini etkiler. Sosyal medya ve dijital platformlar, birer iletişim kanalı olmanın ötesine geçerek bireyin gerçeklik algısını manipüle edebilme gücüne sahiptir. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri ise 2006’da Amerika’da gerçekleşen Cassie Jo Stoddart davasıdır. Lise arkadaşları olan Brian Draper ve Torey Michael Adamcik, izledikleri şiddet içerikli Çığlık adlı filmden etkilenerek, sınıf arkadaşları olan Cassie’nin hayatına son vermiş ve filmi “deneyimlemek” istediklerini açıkça belirtmişlerdir.</p>
<p>Dijital platformlara içerik üreten kullanıcılar, yönetmenler, hatta ciltlerce kitap yazan bazı yazarlar suçluyu veya antisosyal davranışı genellikle “sistem karşıtı bir kahraman” veya “iç dünyası anlaşılamamış bir dahi” kılıfıyla sunar. Gerçek hikâyeleri konu alan suç belgesellerindeki seri katil anlatılarında görüldüğü üzere; suçun vahşeti, sinematografik bir estetikle örtülür. Bu durum, özellikle aidiyet arayışındaki gençler için şiddeti bir stil ve özenilen bir karakter haline getirebilmektedir.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Günümüzde sosyal medya ve dijital platformlar, sadece birer iletişim kanalı olmanın ötesine geçerek bireyin gerçeklik algısını manipüle edebilmektedir. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri ise 2006’da Amerika’da gerçekleşen Cassie Jo Stoddart davasıdır.”</span></p></blockquote>
<p>Sosyal medya, bu estetiği filtreler ve müziklerle süsleyerek suçun ahlaki ağırlığını hafifletir ve geriye sadece havalı bir imaj bırakır. Algoritmaların en çok dikkat çeken, en çok tartışılan içerikleri öne çıkarma eğilimiyle işlemesi de kişiler arasında suç içeriklerinin yayılmasını körükleyen bir başka unsurdur.</p>
<div id="attachment_4213" style="width: 810px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4213" class="wp-image-4213 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1.jpg" alt="" width="800" height="444" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-200x111.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-300x167.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-400x222.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-600x333.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-768x426.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1.jpg 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><p id="caption-attachment-4213" class="wp-caption-text"><strong>Bobo Bebek Deneyi</strong></p></div>
<p>Şiddet eğilimi taşıyan bireylerin, suç barındıran eylemlerinin sosyal medyada yoğun etkileşimle karşılık bulması, birey tarafından bu davranışların ödüllendirildiği algısını güçlendirebilmektedir. Beğeni, paylaşım ve yorumlar aracılığıyla sağlanan bu geri bildirimler, davranışın pekişmesine ve tekrar edilmesine zemin hazırlayan tehlikeli bir geri besleme döngüsü oluşturabilmektedir.</p>
<p>Sosyal mecralarda sonsuz kaydırma döngüsünde bir cinayet haberi ile bir yemek tarifi videolarını peşpeşe ve saniyeler içinde tüketebiliyoruz. Sürekli karşımıza çıkan şiddeti hatta cinayeti konu alan içeriklere karşı hissizleşmemiz veya sıradan bir içeriğe etkileşim verir gibi rahatlıkla tepki vermemiz de bundan kaynaklanıyor. Bu duyarsızlaşma, şiddeti kopyalama eğilimi olanların önündeki son ahlâki barajın da yıkılmasına sebep oluyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4214 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/61PdjtgKHaL-679x1024.jpg" alt="" width="389" height="545" /></p>
<p>Sosyal medya, insan doğasındaki “taklit” içgüdüsünü, tarihte hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde ödül mekanizmasıyla birleştirme potansiyeli taşıyor. Eğer dijital platformlar ve sosyal medya içerisinde kontrolsüz bir şekilde dolaşımda olan bu şiddet ve suç temelli içerikler, kontrol altına alınmazsa şiddet, sadece ekranlarda izlenen bir kurgu olmaktan çıkıp, popülarite uğruna kopyalanan bir performans sanatına dönüşme riski taşır.</p>
<p>Bu nedenle bireylerin bu tür içeriklerle etkileşime girmemeyi tercih etmesi, aynı zamanda kamusal bir sorumluluk olarak da değerlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki bir caninin “viral” olduğu bu dünyada, bir sonraki taklitçinin ortaya çıkması sadece an meselesidir.</p>
<p><strong>İllüstrasyon: Şirvan Kopçuk</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/">Algoritmik Ödül ile Şiddetin Normalleştirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Didik Didik Freud: Bilimsel Bir Peri Masalı’nın Anatomisi &#8211; Şenol Ayla</title>
		<link>https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2026 13:45:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Açık]]></category>
		<category><![CDATA[Açık Radyo]]></category>
		<category><![CDATA[Apaçık]]></category>
		<category><![CDATA[Apaçık Radyo]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel Bir Peri Masalı]]></category>
		<category><![CDATA[Didik Didik]]></category>
		<category><![CDATA[Didik Didik Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Gradiva]]></category>
		<category><![CDATA[Gradiva'nın Yürüyüşü]]></category>
		<category><![CDATA[Melankoli]]></category>
		<category><![CDATA[Öidipus]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[Psikiyatri]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Şenol Ayla]]></category>
		<category><![CDATA[Serol]]></category>
		<category><![CDATA[Serol Teber]]></category>
		<category><![CDATA[Sigmund]]></category>
		<category><![CDATA[Sigmund Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[Tevfik Fikret]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4128</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Zülaysu Altındal Nöro-Psikiyatri uzmanı Serol Teber ile Freud’u biyografik bir anlatımla radyoya taşıyan Şenol Ayla’nın radyoculuğa başlama hikâyesini, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala dinlenen “Didik Didik Freud” programını, psikanalizi ve Apaçık Radyo’yu Şenol Ayla’nın ağzından dinledik. Zülaysu Altındal: Merhabalar. Hoş geldiniz. Şenol Ayla: Merhaba. Hoş bulduk. Z.A: Burada olduğunuz için öncelikle çok mutlu olduğumu söylemeliyim.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/">Didik Didik Freud: Bilimsel Bir Peri Masalı’nın Anatomisi &#8211; Şenol Ayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Zülaysu Altındal</strong></em></p>
<blockquote><p>Nöro-Psikiyatri uzmanı Serol Teber ile Freud’u biyografik bir anlatımla radyoya taşıyan Şenol Ayla’nın radyoculuğa başlama hikâyesini, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala dinlenen “Didik Didik Freud” programını, psikanalizi ve Apaçık Radyo’yu Şenol Ayla’nın ağzından dinledik.</p></blockquote>
<p><strong>Zülaysu Altındal: Merhabalar. Hoş geldiniz. </strong></p>
<p><strong>Şenol Ayla:</strong> Merhaba. Hoş bulduk.</p>
<p><strong> Z.A: Burada olduğunuz için öncelikle çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Biz her ne kadar sizi tanısak da izleyicilerimiz için sormak isterim: Şenol Ayla kimdir? </strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Sizlerle birlikte bu sohbeti yapıyor olmaktan gerçekten mutluyum. Ben aile hekimiyim, tıp doktoruyum yani. Uzun zamandır sağlık iletişiminde medikal direktör olarak çalışıyorum. Ancak siz beni “Didik Didik Freud” programıyla tanıyorsunuz.</p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud’dan bahsetmişken, Serol Teber’i sormak isterim. Yollarınız nasıl kesişti ve sizin deyiminizle; Hindistan’a gitmek için yola çıkıp Amerika’ya varmak nasıl bir maceraya dönüştü?</strong></p>
<p><strong> Ş.A:</strong> Serol Teber gençliğimden beri tanıdığım bir psikiyatrist ve yazardı. Kitaplarını çok sevdiğim ve altını çizerek okuduğum bir yazardı. İlk kez 2002 yılında, Türkiye’ye geldiğinde tanıştık. Almanya’da yaşıyordu. Üniversite eğitiminden sonra Almanya’ya gitmişti ve tanıştığımızda 64 yaşındaydı. İki tane kitap yazmıştı; biri Freud, biri de Tevfik Fikret ile ilgiliydi. Bu iki yazarı, Türk okurla buluşturmak için dönmüştü. Ben de bu vesileyle tanışmıştım. O dönemde bir yayınevinde çalışıyordum ve onun kitaplarını basmak istiyorduk.</p>
<p>Serol Teber de kitaplarının psikiyatri üzerine yayın yapan bir yayınevinde basılacağına sevinmişti. Onun kitaplarını okuma ve bu kitapların hazırlığı için beraber çalışma şansım oldu. Kitaplar üzerine okumalar ve çalışmalar yaptığımız dönemde, Açık Radyo’da Freud ile ilgili bir program tekfili aldığını ve benimle birlikte yapmak istediğini söyledi. Bu beni çok heyecanlardırdı ancak çok da korkuttu. “Ben Freud hakkında ne konuşabilirim? Serol Teber gibi çok yakında Freud’la ilgili kitabı çıkacak biriyle konuşacak kişi ben olabilir miyim?” Bu korkuyu yaşadım ve Serol Teber’e de söyledim: “Bu benim yapabileceğim bir şey değil, çok iyi bir fikir, seni destekliyorum ama karşında konuşacak kişi ben değilim.” Serol Teber çok kibar bir insandı ve bana: “Yok, sen bunu yaparsın, konuya da hakimsin. Kitabı okudun, neler konuşacağımızı aşağı yukarı tahmin ediyorsun. Bunu senin yapmanı istiyorum.” dedi. Ben yapamayacağımı ve ona başka birini bulacağımı dile getirerek birkaç hafta utanarak oyalanmıştım. Sonunda beni ikna etti. “Bunu yapacak kişi sen olabilirsin çünkü ikimizin konuşmasını istiyorum” dedi. Ben de en sonunda korkarak da olsa ikna oldum.</p>
<p>Keşke onu haftalar boyunca üzmeyip hemen kabul etseydim. Çünkü sınav gibi korkunç bir şey olmadı. Ben program boyunca kısmen bildiğim konular hakkında onun derin bilgisinden bir şeyler öğrenmek üzere soru soran bir insan konumundaydım. Böylece 2004 yılında bu programa başladık. Öyle büyük bir hazırlık dönemi olmadı. Onun notlarını ve el yazmalarını zaten okumuştum. Konuya tamamen hakim olmasam da bir fikrim oluşuyordu.</p>
<p>Açık Radyo’nun o zamanki stüdyosu Harbiye’deydi. Çok katlı bir binaydı. Program yapacağımız stüdyoyu bize gösterdiler ve program sürecinden bahsettiler. “Dokuz dakikada bir ara verilecek ve müzik dinletisi başlayacak.” Serol Teber, topluluk önünde ders vermiş, konuşmalar yapmış, seminerlere katılmış bir insandı ancak radyo değişik bir yerdi. Bir stüdyoda birbirimizle konuşuyorduk. Karşıda bir cam ve bir teknik masa vardı. Canlı yayın değildi ancak bu bize çok değişik bir heyecan vermişti. Hele dokuz dakikada bir susmamız gerektiği için epey heyecanlanmıştık. Saatimizi hazırlamış hatta dakikaları görmek için yazmıştık. O dokuz dakikanın bizim için nasıl önemli bir engel olduğunu şimdi anlıyorum. Çünkü ilk programda ne konuşacağımızdan çok kendimizi o dokuz dakikaya ayarlamıştık. Dokuzuncu dakika gelirken bir hareket belirleyelim ve öyle yapalım gibi konuşmalar yapmıştık. Programı nasıl yapacağımızı öncesinde konuşmuştuk ancak günler süren bir hazırlık değildi. İlk bölüm için Harbiye’de buluştuğumuzda, hemen kapı önünde “Programı niye yapıyoruz, ondan bahsederiz.” diye kararlaştırmıştık. Soracağım sorular ve konumuz olan Freud’a giriş kısmı belliydi. Araya konulacak müzikleri de getirmiştik. O zamanlar dijital müzik olmadığından, plak ve CD’ler getirerek “Bunun 3.üncü parçası, bunun şu kısmı…” diye teknik masaya teslim ediyorduk. Aralarda bu parçalar dinletiliyordu. İlk programı bitirip çıktığımızı hatırlıyorum, nasıl olduğunu bilemiyorduk. Bize kayıtları da hemen teslim etmemişlerdi. Hiç bilemeyerek ikinci program için ertesi gün tekrar stüdyoya geldik.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-4149" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1271" data-wp-editing="1" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-200x99.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-300x149.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-400x199.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-600x298.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-768x381.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-800x397.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-1024x508.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-1200x596.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-1536x763.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hhj-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<blockquote><p><em>“Tevfik Fikret ve Freud ne alaka? Neden bu ikisi diye sorabilir insan. Ben de sormuştum. O da ‘Ben bu iki melankolik insanın ortak noktalarını anlattım.’ demişti.”</em></p></blockquote>
<p>Program her hafta yayınlanacaktı ancak Serol Teber Almanya’da yaşadığı için biz onun geldiği haftalarda beş veya altı program kaydetmeye çalışıyorduk. Bu yüzden ertesi gün de kayıt için tekrar stüdyoya gittik. Peş peşe konuşmak sağlam bir kafa ve ruh hali gerektiriyordu. Öte yandan araya bir zaman girmediği için dünkü sohbete devam ediyor gibi olmak bizim için daha faydalı oluyordu. Fakat kayıt sırasında şöyle şeyler de oldu; yaz olmasına rağmen soğuk algınlığı olmuştum. Arka arkaya kayıt aldığımızdan beş hafta boyunca burnum tıkalı program yapmış oldum. Bunun gibi komik şeyler de oldu ama biz kendi konuştuğumuz şeylere yoğunlaşarak “Bak bu konuyu atladık, bir sonrakine bunu da söylesek mi?” diye içeriğini de biraz yolda oluşturarak 26 haftalık çok güzel bir kayıt süreci geçirdik. Bizim programımız yıllar sonra Açık Radyo ve Can Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Bu program ile yaptığımız işin neden olduğuna dair en önemli kısım, Serol Teber’in ilk programımızda da açıkladığı gibidir. Kitabın önsözünde de vurgulamıştım, izninizle okumak isterim: “Bu program sadece psikiyatri ve Freud’la ilgili değil. Hayatla, ölümle, her şeyle ilgili bir program olacak ve Kristof Colombvari bir serüvene başlayacağız. Bu Hindistan’a diye yola çıkıp Amerika’ya varmaktır. Bu güzel bir yanılsamadır. Oysa Hindistan’a diye yola çıkıp Hindistan’a varmak kötüdür.” Ben bunu ilk söylediğinde çok anlamamıştım. Güzel bir şeydi ama ben bunu 26 haftanın içinde yol alırken anladım. Freud’u konuşmaya başladık ama onun içinde hayat, ölüm, depresyon, melankoli, heyecanlar gibi birçok şey vardı. Freud’un peşinde giderken arkeolojiye baktık, edebiyata baktık, oradan sinemaya atladık. Bir sürü şeyi konuştuk. Hakikaten Freud diye çıktığımız yolda bizim Hindistan’a değil, Amerika’ya gittiğimizi hissettim. Belki dinleyiciler için de öyle oldu diye düşünüyorum.</p>
<div class="mceTemp"></div>
<div id="attachment_4146" style="width: 1034px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4146" class="wp-image-4146 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1024x640.png" alt="" width="1024" height="640" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-200x125.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-300x188.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-400x250.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-600x375.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-768x480.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-800x500.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1024x640.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1200x750.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/serol-1536x960.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-4146" class="wp-caption-text">Nöro-psikiyatri uzmanı Serol Teber</p></div>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı: Serol Teber’in, Freud ve Tevfik Fikret’e olan özel ilgisinin nasıl oluştuğunu ve onlar üzerine çalışmaya nasıl karar verdiği hakkında bir bilginiz var mı?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Doğrusu Serol Teber’in kitaplarını okumuştum ama bunlara nasıl vardığını, o yolu nasıl aldığını ve kitaplaştırma sürecine gittiğini bilmiyordum. Burada görmüş oldum. Freud’la ilgili bir şeyler yazmak için yola çıktığında o da benzeri bir serüven yaşamış. Freud’un gittiği her yere gitmiş. Roma’ya, Londra’ya, Viyana’ya, Mısır’a… Onun esinlendiği birçok anahtar kelimenin peşine düşmüş ve büyük yolculuklar yapmış ve yıllar sürmüş bu hazırlık. Türkiye’ye gelip iki kitabını basmak istiyordu demiştim. Biri <em>Bilimsel Bir Peri Masalı Freud</em> üzerineydi diğeri ise <em>Ayşiyan’daki Kahin &#8211; Tevfik Fikret’in Melankolik Dünyası’ydı</em>. Tevfik Fikret ve Freud ne alaka? Neden bu ikisi diye sorabilir insan. Ben de sormuştum. O da “Ben bu iki melankolik insanın ortak noktalarını anlattım.” demişti.</p>
<p>Kendisi de melankolik bir insandı. Onlarla örtüşen yanları vardı. Onlarda görüp kendisine kızdığı şeyler, didiklediği huyları, davranışları, yaşadıkları vardı. Kitaplarını hazırlarken bu kişilerin yaşadığı yerlere gitmişti. Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki evine defalarca gitmiş, onun resimlerini, kitaplarını okumuş, notlar almıştı. Orada oturup onunla bağ kurmaya çalışmıştı. Yoğun yolculuklardan geçerek hazırlamıştı kitaplarını. Onun bu iki melankolik insan hakkında kitap yazmasını, program sürecinde kendisinin de melankolik olduğunu gördüğümde anladım.</p>
<blockquote><p>“O dönemde kim dinledi, kim ne söyledi, ne düşündüler, ne hissettiler… Bunları bilemiyorduk. Serol Teber’in ve benim birkaç arkadaşım, ‘Çok güzel oldu, harika elinize sağlık.’ diyordu. Biz de ‘Bunlar bizi çok seviyor, kırmak istemiyorlar.’ diye düşünürdük. Kaç kişinin dinlediğini bilmiyorduk. Podcast yoktu, dijital kayıt yoktu.”</p></blockquote>
<p>Ama Serol Teber asla içine kapalı, mutsuz, her şeye negatif bakan bir insan değildi. Çok canlı, yaşam dolu fakat gördüğü negatif durumlardan etkilenen bir insandı. Bunları görebilmesinin sebebi de algıları açık, hassas biri olmasından kaynaklanıyordu. Bu kitapları okuyunca ve onunla tanışınca melankolinin ne olduğunu da daha iyi anlamıştım. Yani bu programda sadece Freud değil, aynı zamanda Serol Teber’i tanıyordunuz. O iki kısa sene içerisinde gördüğüm kadarıyla bana ve dinleyenlere merak kapıları açan, yol gösteren, kendiyle ilgili bir şeyler ortaya koyan biriydi. Ben de bunu süreç içinde anladım. Neye kalkıştığımızı çok bilmeyerek yola çıkmıştım ama gayet mutlu bir süreç oldu benim için.</p>
<p><strong>M.B.A: Kitabın içinde geçen “Freud’u atomize ediyoruz.” İfadesine bakınca yoğun bir kuramsal bilgi alacağız sanılıyor. Fakat işin içine girince hayata temas eden, daha gündelik bir anlatım ile karşılaşıyoruz. Bunu bilimsel bir anlatıma, metodolojiye girmeden verebilmek çok güzel.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Yola kuramsal bir şey anlatmayacağız diye çıkmıştık. Beni rahatlatan şey de oydu çünkü kuramlara asla hakim olamazdım. Kaç kitap okusam da, kaç fırın ekmek yesem de orada onunla tartışamazdım. Programda ele aldığımız insan Freud’du. Yetersizlikleri, müzik sevmeyişi, edebiyata hayranlığı, çorapları, insan ilişkilerindeki tuhaf diyebileceğimiz tutumları… Tüm bunlar onu gerçek bir insan haline getiriyordu. Mesela Oidipus Kompleksi’ni ortaya çıkarırken, nasıl bir yoldan geçtiğini konuştuk. Kuram anlatan bir şekilde yapmadık bunu; o dönemler neler yaşadığını, neler okuduğunu konuşarak daha anlaşılır bir şekilde ele aldık. Belki kuramsal bir şeyler de çıkarılabilir içinden ama onlar kuru cümleler olmadı. Freud’un nasıl düşündüğü, fikirlerinin nasıl aklına geldiği, yaşadıklarının neleri ortaya çıkardığıyla birlikte anlatıldığı için program bence daha kolay ve anlaşılır hale geldi. Sonuçta psikolojiyi hiç bilmeyen insanlar da bu programı dinledi. Tabii sene 2004’tü bu programı yaptığımızda. O dönemde kim dinledi, kim ne söyledi, ne düşündüler, ne hissettiler… Bunları bilemiyorduk. Serol Teber’in ve benim birkaç arkadaşım, “Çok güzel oldu, harika elinize sağlık.” diyordu. Biz de “Bunlar bizi çok seviyor, kırmak istemiyorlar.” diye düşünürdük. Kaç kişinin dinlediğini bilmiyorduk</p>
<p>Podcast yoktu, dijital kayıt yoktu. Tam saatini ne yazık ki hatırlamıyorum ama pazartesi 11:00’de programın başladığını anımsıyorum. O saatte o hafta olan bölümü dinlemezseniz kaçırıyordunuz. Bir sonraki hafta yakalarsanız dinliyordunuz. Bizim için çok güzel zamanlardı. Programı kapattığımızda bizi kim dinledi, ne hissetti, onları çok anlayamadık ama bu projeden çok mutlu olmuştuk. Anlatmayı sevdiğimiz ve süreç çok hoşumuza gittiği için devamını getirelim diye karar verdik. O da yine Serol’un fikriydi. “Didik Didik Stanley Kubrick” programı yapalım diye düşünmüştük. Bu sefer hiç hayır demeden hemen yaparız diye kabul etmiştim. Hatta son birkaç kaydımız sırasında bununla ilgili notlar alıp, hangi filmleri önce izleyelim diye planlar yapmıştık.</p>
<p>Ama sizin de bildiğiniz gibi ne yazık ki, aynı yıl içinde, program bittikten birkaç hafta sonra Serol Teber’i kaybettik. Onun için didik didik diğer insanları kaçırdık. O kadar heveslenmiş ve iştahlanmıştık ki, Didik Didik Stanley Kubrick’ten sonra da didik didik kimi konuşalım diye düşünmeye başlamıştık. Bizim için birilerini didiklemek, bir yandan kendimizi de didiklemekti. Çünkü o yolculuk içinde kendimize ait bir sürü değişik şey öğrendiğimizi de biliyorum. Kendimle ilgili yakaladığım çok oldu. Serol için olduğunu da biliyorum…</p>
<p><strong>Z.A: Peki neden Freud ve psikanaliz? Neden bu kadar karmaşık ve kendini didikleyen birisi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Freud’un hayatımızın birçok yerinde etkisi, gölgesi ve bir parmağı olduğunu çok geç anladım. Kıskançlıklar, gördüğümüz rüyalar, dil sürçmeleri, psikanaliz ve sanatta ondan etkilenen başlı başına sürrealizm akımı gibi birçok yere uzanan dalları var. Freud fotoğrafl arda gördüğümüz sadece o ciddi bakan adam değil. Espriler yapan, kültüre kadar sirayet etmiş özellikleri ve çalışmaları olan bir insan. Serol için onun üstüne konuşmak çok eğlenceliydi. Gittiği yolların peşinden gitmesi; Roma’da ve Pompei’deki harabeler, heykeller, Rosetta Taşı’ndan çıkarılan sonuçlar, rüyaların yorumlanması, dil sürçmeleri… Bunların hepsi aslında hayatımızda gündelik olarak yaşadığımız, komik karşıladığımız, bazılarında paniğe kapıldığımız, içimizde birisinin olduğu ama bizim bunu çok bilmediğimiz, o içteki kişiyle karşılaştığımız hoş durumlar. Bunlara bakmayı bilirsek kendimizle ilgili de birçok şeyi ortaya çıkarabiliyoruz.</p>
<blockquote><p>“Dijital kayıtlardan sonra birçok insan bana ulaştı ve hepsi kendisinde bir şeyler bulduğunu söylüyordu. Belki başta sorduğunuz ‘neden Freud’ cevabı burada saklıdır. İnsanlar kendisiyle ilgili şeyleri anlamaya başlıyorlar.”</p></blockquote>
<p>Bir de bunları görmeyi bilen başka biri varsa, insanın kendisini tanıyorum sandığı kişiden başka biri olabildiğini görmesi çok güzel ve heyecanlandırıcı. Ben buyum diye tanımlayamıyorsunuz, tanımlasanız bile eksik kalıyor. Bilinç dışımızda yaşananlar, rüyalarımızda ortaya çıkan bastırdığımız duygular, dile getirmediğimiz isteklerimiz, benliğimizin nasıl olduğuyla ilgili arayışlarımızın her zaman çok başarılı sonuçlanmaması gibi şeyler de var. Sanıyorum bu programı dinleyenler de bunlarla ilgili merakı olan, kendisini ve başkasını didiklemeyi sevenler oldu. Program yayınlandığında kaç kişinin dinlediğini bilemiyorduk ama on yıl sonra dijital olarak tekrar yayınlandı. Bu sefer Açık Radyo’nun kayıtlarından herkes istediği saat erişebildi. Bu çok büyük bir lükstü. Artık dinleyicilerin ne hissettiklerini, geri bildirimlerini, kaç kişinin dinlediğini, ilgi çekip çekmediğini öğrenebildim. Ne yazık ki, bu bilgileri Serol öğrenemedi ama ben bu kadar fazla insanın bunu dinlemesine çok şaşırdım.</p>
<p>Sizin sorduğunuz soru gibi “Neden Freud? Niye insanlar Freud’u dinliyor?” sorusunu ben de kendime sordum. Evet tatlı konuşuyordu Serol Teber. Belki güzel de iletişim içerisindeydik ama sonuçta Freud’u anlatıyorduk; Oidipus kompleksini konuşuyorduk, psikanalizi konuşuyorduk. Neden yüz binlerce -hatta milyona yaklaşan- insan bunu dinliyor? Ben de çok düşünüp içimden tartışmıştım. Dijital kayıtlardan sonra birçok insan bana ulaştı ve hepsi kendisinde bir şeyler bulduğunu söylüyordu. Belki başta sorduğunuz “neden Freud” cevabı burada saklıdır. İnsanlar kendisiyle ilgili şeyleri anlamaya başlıyorlar. Anlamasalar da sormaya başlayabiliyorlar. İşte bu Hindistan’a yola çıkmak ve Amerika’yı keşfetmek. Bu çok heyecanlı ve keyifli bir yolculuk. Her zaman mutlulukla bitmiyor. Acı da verebiliyor insana ama bir kere yolan çıkan geri dönmüyor ve o merak kapılarının peşinden gidiyor. O denizden gidiyor, o gemiyle, o yolları geçmeye çalışıyor.</p>
<p>Eğer Serol Teber bu geri bildirimleri duysaydı tahmin ediyorum ki şöyle derdi: “Yok canım öyle değildir.” Çünkü çok nazik ve mütevazı bir insandı. Ona bir övme cümlesi söylediğinizde mutlaka çok alttan alır, utanır ve rahatsız olurdu. Bak Serol bu kadar insan dinlemiş ve bunları söylüyorlar deseydim: “Yok canım gerçekten mi? Ne yaptık? Gerçekten mi?” diyeceğine eminim. Ama çok mutlu olurdu. Çünkü kendisinin geçtiği o yoldan başkalarının da geçtiğini bilmek onun hoşuna giderdi. Zaten bu kitapları yazmaktaki amacı da oydu. Birileri okusun, sonuçlar çıkarsın ve bir yere varsın. Bence Freud da burada bunlara hizmet eden melankolik bir kişilikti. Aynı şekilde Tevfik Fikret de öyle.</p>
<p>Didik Didik Freud programının sonuna gelmek üzereydik, “Haftaya öldüreceğiz Freud’u. Ne yapacağız sonra?” diye konuşuyorduk. Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni sevgili Ömer Madra “Tevfik Fikret üstüne de konuşur musunuz?” demişti. Birkaç saat de onunla ilgili konuşalım diye programa başladık ve 6 saat sürmüştü. Freud’la çok ortak noktası vardı; Tevfik Fikret de hassastı, kötülüklerden çok etkilenen, dürüst ve acı çeken melankolik bir insandı. Bunları irdeleyip, onlar hakkında konuşmak Serol Teber’e de iyi geliyordu diye düşünüyorum. Melankolisini pek düzeltmiyordu ama benim gibi insanlar var ve onlar da bunları yapıyorlar duygusu ona iyi geliyordu. Ben melankolik bir insan değilim ama onları yakından tanıdım. Serol çok güzel sohbeti olan, dost bir insandı. Size her zaman doğruyu söyleyen ama bunu da asla kırmadan nazikçe yapabilen ender insanlardandı. Hani dost acı söyler derler ama acıtmadan da söyleyebiliyor aslında. Serol acıtmadan söyleyebilen bir insandı.</p>
<blockquote><p>“Wilhelm Jensen’in ‘Gradiva’ adlı eseri programda uzunca konuştuğumuz bir konuydu. Kitap, nedenini çok bilmediği bir dürtüyle Pompei’ye giden ve ‘Gradiva’nın Yürüşüyü’ adlı bir duvar rölyefinden çok etkilenen adamın öyküsünü anlatıyor.”</p></blockquote>
<div id="attachment_4145" style="width: 1034px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4145" class="wp-image-4145 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1024x864.png" alt="" width="1024" height="864" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-200x169.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-300x253.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-400x338.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-600x506.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-768x648.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-800x675.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1024x864.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1200x1013.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/rolyef-1536x1296.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-4145" class="wp-caption-text"><em>Gradiva&#8217;ın Yürüyüşü</em> Rölyefi</p></div>
<p><strong>Z.A: Freud’u psikanalizin babası olarak değil, bizler gibi kırılmaları olan biri gibi ele alma fikri nasıl ortaya çıktı? Böyle tarihsel anlamda önemli insanları bir ikon olarak değil de insan olarak ele almak nasıl bir farkındalık yaratıyor?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Tabii insan Freud’un da bizim gibi olduğunu düşünmüyor. Serol Teber bunu biliyordu ve düşünmüştü. Ben de okudukça, Serol’la konuşunca ve bu programı yaparken üstüne derinleşirken daha iyi anladım. Bize ait birtakım patolojileri, psikolojik durumları ya da normal psikolojileri ortaya koyarken, bir insan olduğu için kendisinden hareketle koyabiliyordu. O bir ikon değil, bizim gibi bir insan. Onun için rüyaları, dil sürçmeleri var… O her şeyi danışanlarında ve hastalarında görmüyor, kendisinin de deneyimlediği şeyler var.</p>
<p>Düşleriyle, geçmişiyle, bilinç dışıyla ilgili kendisini çok uğraştırmış, çok incelemiş, çok didiklemiş bir insan. Öyle olduğu için de bunlar ortaya çıkabilmiş. O da herhangi biri; müziği sevmiyor, evde müzik çalınmasını istemiyor, telefon zilinden bile nefret ediyor. Bu duvarda fotoğraf olarak gördüğümüz Freud değil. Bu bir insan. Freud sinirleniyor, çocuklarına kızıyor. Çok sert bir baba. Hatta çocukları yıllar sonra “Evet, biz özgürdük ama tek özgürlüğümüz babamızdan ölesiye korkmaktı.” diyorlar. O derece değişik bir insan. Değişik derken sevmeyeceğimiz bir insan. Oturup beraber sohbet etmeyi belki de istemeyiz -ya da isteriz bilmiyorum- ama o bir insan. Bunu anlıyoruz. Onlar bilim insanı ya da yazar olduklarında da insanlar. Bunu görmek güzel oldu.</p>
<p>Bana kalırsa özellikle gördüğü rüyalardan yola çıkması, anlamadığı birtakım dürtülerini ortaya koyması, psikanalizi ortaya koyarken katman katman geriye dönüp hayatını kazıyarak ortaya çıkarması… Bunlar polisiye gibi çok heyecanlı şeyler. Hatta polisiye deyince Sherlock Holmes’ten de örnekler almış bir insan. Edebiyattan, Hamlet’ten, Sofokles’ten, tiyatro oyunlarından çok esinlenmiş ve oralara bakarak da bir şeyler çıkarmış. Bu da onun bir insan olduğunu, bilim adamı diye onu bir kutuda değil de hayatın içinde görmemizi sağlıyor.</p>
<p><strong>M.B.A: Shakespeare’i çok seviyor, “bilimsel bir peri masalı” tabiri de ona olan düşkünlüğünden geliyor değil mi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Shakespeare’i çok seviyor. Hatta Shakespeare’in ve birçok sanatçının, bilim insanlarından daha önce bir şeyleri sezdiğini ve ortaya koyduğunu söylüyor. Hamlet’in babası öldüğü zaman bunu amcasının yapmış olduğundan şüphelenmesine rağmen emin olmadan karşı bir harekete geçmek için beklemesinden çok ektileniyor. Freud sadece bunun üstüne epey bir kafa yoruyor ve buradan çıkardığı bir sürü sonuç var. Bunları da görüyoruz programda. Orada Hamlet’e gidiyoruz, Shakespeare’i konuşuyoruz ya da <em>Babalar ve Oğullar’ı</em> konuşuyoruz. Bütün bunlar zaten o edebiyatçıların, sanatçıların hayatın içinden ortaya koydukları ve gerçek insanlar üstünden anlattıkları olası insan hikâyeleri. Freud’un farklarından biri de bu. Onlara bakarak bir sürü şey çıkarmış. Ben de program sırasında bildiğim Freud’dan başka bir Freud olduğunu gördüm. Okuduğu şeyler bilim kitaplarından çok edebiyat kitapları, arkeoloji, tiyatro eserleri, sanat eserleriyle ilgili yazılar, bunlar onun hayatında çok büyük yer tutuyorlar ve her biri kuramını geliştirmek için bir uyarı oluyor onun için.</p>
<p><strong>M.B.A: Sanırım “Bir gerçeği önce sanatçılar ve edebiyatçılar görür.” diye bir sözü de vardı. Bunu biraz açabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Tam cümleyi hatırlamıyorum ama dediği şey şuydu Freud’un: “Bir şeyi bilim insanlarından önce sanatçılar görür ve ilk onlar eserlerinde ortaya çıkarırlar.” Bunun neden böyle geliştiğini, buna giden yolun dürtülerini ve sonuçlarını ortaya koymazlar. Onlar bu insanlık durumunu sanatlarıyla, heykel, resim, edebiyat, tiyatro oyunu ve şiirleriyle ortaya koyar. Tüm bunlardan sonra bilim insanları burada bir şey varmış ve bir bilimsel temele oturabilir derler.</p>
<p>Freud da öyle yapmış. Wilhelm Jensen’in <em>Gradiva</em> adlı eseri programda uzunca konuştuğumuz bir konuydu. Kitap, nedenini çok bilmediği bir dürtüyle Pompei’ye giden ve <em>Gradiva’nın Yürüşüyü</em> adlı bir duvar rölyefinden çok etkilenen adamın öyküsünü anlatıyor. Freud da bunun peşine Pompei’ye gidip o rölyefi görüyor, onun karşısında oturuyor. Gradiva adlı kadının eteğini kaldırışı, ayağını uzatması ve romanda geçen olay örgüsünü bağlayıp buradan bilinç dışımıza ulaşmaya çalışıyor. Buradan hareketle, evet bu sanatçı bunu görmüş ve romanında yazmış ama bunu ortaya çıkaran da benim gibi bir bilim adamı oluyor. Zaten sanatçı onu ortaya koymuş. Büyük bir saygı duyuyor onlara. Bunların hepsinden de bir ipucu çıkarıyor ve polis gibi çalışıyor. Biz de bunlardan bahsetmiştik. Onun için de program bir dizi, film gibi akıyordu. Bir öykü anlatıp onun üstüne kuramından konuşuyorduk.</p>
<p><strong>Z.A: Sanırım günümüzde büyük otoriteleri insan olarak görme yeteneğimizi yitirdik. Freud’u bir otorite olarak az çok biliyoruz ama aslında evde nasıl biri? Nelerden hoşlanır? Bu odada olsa oturmak ve sohbet etmek ister miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Evet otoritelere bakışımız konusunda haklısınız ama bence otorite de biraz bunu istiyor aslında. Yani insan olarak görülmek istediklerini düşünmüyorum. Yemezler, tuvalete gitmezler, terlemezler gibi düşünmemizi istiyorlar. Ama bunu kaldırıp altına bakınca onları buna iten sebepleri de görebiliyoruz. Belki çocukluklarını bildiğimizde daha farklı sebepler de görüyoruz. Bana kalırsa bir bilim adamından ve bilimsel bir konudan konuşurken geniş kitlelerin merak edip anlayacağı şeylerden bahsetmek çok önemli. Didik Didik Freud’da bunu başarabilmemizin sebebi; ikimizin de normal insan gibi konuya bakmamız ve merak etmemiz. Kendi merak ettiğimiz şeyleri konuşmamız. Biz de otorite gibi konuşmadık. Didik didik bir konuma getirdik Freud’u. Onun için de herhalde kolay dinlenir ve şaşırtıcı bir program oldu diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>M.B.A: Freud, konu hakkında bilgi sahibi olmayan insanların bile konuştuğu bir isim. Yer yer sahte bir entelektüellik simgesi haline gelmiş durumda. Sizce bu nasıl oluştu? Nasıl herkes Freud’u bilebiliyor?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Aslında bir Freud karikatürü var ve herkes onu biliyor. Shakespeare de öyledir. Onunla ilgili bir cümle ettiğinde çok ağır bir şey söylediğini düşünürler. Ama Shakespeare hayatın çok içindendir. Kıskançlık, aşk, dalavere, pazarlıklar… Yani içine girmeyince ikon olarak kalıyorlar ve böyle süslü laflar etmesi kolay oluyor. Bence bir figür olarak Freud’un böyle bilinmez ve yüce bir karakter olarak durması, cinsellikle ilgili düşünceleri ve ortaya koyduğu şeylerden kaynaklanıyor. O bilinmezlikleri olan bir insan. Bilinmeyen, erişilmez birinin üstüne bir şey söylediğinde de ağır gözüküyor diye düşünüyorum.</p>
<blockquote><p>“Aslında bir Freud karikatürü var ve herkes onu biliyor. Shakespeare de öyledir. Onunla ilgili bir cümle ettiğinde çok ağır bir şey söylediğini düşünürler. Ama Shakespeare hayatın çok içindendir. Kıskançlık, aşk, dalavere, pazarlıklar…”</p></blockquote>
<div id="attachment_4144" style="width: 693px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4144" class="wp-image-4144 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-683x1024.jpg" alt="" width="683" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-600x900.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-683x1024.jpg 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-768x1152.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926-800x1200.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sigmund_Freud_1926.jpg 960w" sizes="(max-width: 683px) 100vw, 683px" /><p id="caption-attachment-4144" class="wp-caption-text">Sigmund Freud 1926</p></div>
<blockquote><p>&nbsp;</p></blockquote>
<p><strong>M.B.A: Freud hem yaşadığı dönemde hem de sonrasında oldukça tartışılan bir isim. Psikanalizi oldukça radikal şekilde reddedenler var. Örneğin aynı alevli tartışmayı Lacan hakkında görmüyoruz. Sizce Freud’a yönelik bu tartışmalar neden kaynaklanıyor olabilir?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Freud’un ortaya koyduğu psikanaliz, düşlerimiz, bilinç dışı gibi kuramları, aynı görüşte olmayan bilim çevreleri tarafından “bütün bunlar safsata, bir peri masalı, bilimsel bir temele oturmuyor” gibi söylemlerle, Serol’un deyimiyle, psikanalizi ucuzlattılar. Ama onun üzerine inşa edilmiş pek çok kuram gelişti. Bugün “Freud tamamen doğrudur” ya da “tamamen yanlıştır” demek mümkün değil. Freud’dan yola çıkılarak varılmış çok farklı noktalar var; pek çok kuram, çok sayıda psikanalist ve psikoterapi uzmanı, onların yürüttüğü çalışmalar ve geliştirdikleri yaklaşımlar var. Tabii ki bütün bilimlerde olduğu gibi bu bitirmiştir, olay budur diyecek bir durum yok. Onun üstüne yıllar içinde pek çok şey gelişti, gelişmeye de devam ediyor. Karşı kuramlar da gelişiyor ama kabul edilen bir şey var ki, o bir peri masalı değil; birçok gerçeği ortaya çıkardı. Bunu da herkes kabul ediyor. İnsanların agresif yaklaşabilmesi ise Freud’un bir figür haline gelmesinden kaynaklanıyor olabilir. Lacan’a saldırıldığında kaç kişi biliyor ki onu? Freud’a saldırmak daha çok reyting getiriyor olabilir.</p>
<div class="mceTemp"></div>
<p><strong>Z.A: Biraz da yayıncılık açısından bakmak istiyoruz. Aslında dinlediğimiz şey yalnızca bir işbirliği değil, aynı zamanda bir dostluğun yeşermesi. Bu süreçte Serol Bey ile fikir ayrılıkları yaşadınız mı?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bu süreçte bir hoca öğrenci gibi başladığımız yolu dost olarak bitirdik. Benim açımdan çok büyük bir kazançtı. Hala aradığım bir dosttur. Bazı şeyleri danışmayı çok isterdim. Fikir ayrılıkları yaşamadık çünkü ben onun asistanı gibiydim. En fazla “O şarkıyı değil, bu şarkıyı çalalım.” diye konuşmuş olabiliriz. O burada göçmen sayılırdı. Evi Almanya’daydı. Burada da vardı ama onun böyle müzik getirecek bir donanımı yoktu. Bu sebeple müzikleri ben getiriyordum. En fazla onlarla ilgili “Onun acaba o sonatını değil de bunu mu çalsak?” gibi şeyler olmuş olabilir ama onları da çok tatlı dille halletmişti zaten. Her şey çok güzel ilerledi, hiç fikir ayrılığı yaşamadık.</p>
<p><strong>Z.A: Yanılmıyorsam yayıncılıktaki ilk programınız Didik Didik Freud’du. Bu deneyim üzerinden düşündüğünüzde, radyo ve podcast yayıncılığını nasıl konumlandırıyorsunuz? İki mecra arasında sizce temel farklar neler?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Radyo ve podcast benim için çok farklı yerdeler. Ben radyo insanıyım. Severek dinlediğim sayılı podcast var. Onları dinliyorum ama boş kaldığım zaman bir podcast dinleyeyim değil de, radyoyu açayım diyorum. Radyoda akışı ben seçmediğim için güzel geliyor. Birisi benim için bir şeyler çalıyor. Güzel bir restoranda gitmişsin ve senin adına sipariş veriliyor gibi. Bu hoşuma gidiyor. Çok beğenmezsem kanalı değiştirebilirim ama podcast’te ne dinleyeceğini bilerek açıyorsun. Bence radyonun büyüsü de; müzik olsun, konuşmalı programlar olsun, birilerinin senin için bir şeyler hazırlaması ve senin seçmek zorunda olmaman.</p>
<p>Bu bana rahat ve lüks geliyor. Podcast’in ise radyonun çekmediği metroda, uçakta, arabada, istediğin zaman dinleyebilme özgürlüğü var. O kısımları faydalı geliyor ama ben her zaman radyo insanıyım. Çocukluğumda da radyoyla büyüdüğümüz bir neslin üyesiyim. Televizyon sonradan girmişti hayatımıza. Radyo hep açık olan evlerdendi bizimkisi de. Orada ne çalarsa oydu ve bu iyi bir şeydi. Masal da çıkardı, türkü de çıkardı. Türk müziği de dinlerdik, pop müziği de dinlerdik ve bu hoşumuza giderdi. Bunu şimdi de seviyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4148 size-large alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1024x683.png" alt="" width="1024" height="683" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/didik-mockup-1536x1024.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud yakın dönemde sadece podcast dünyasına taşınmıyor aynı zamanda edebiyatta da kendine yer buluyor. Yayıncılık akış içinde ilerliyor ancak söylemi yazıya dökmek anı sabitliyor. Bir önceki sorumuza benzer olarak basılı mecra ve sesli yayıncılık arasında sizin için en belirgin fark neydi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bu podcast yıllar sonra kitaplaştı. Yine sevgili Ömer Madra çok istemişti. Hatta çok uzun yıllar boyunca, zaten ses kaydı var, bunu bir de yazıya dökmenin anlamı yok demiştim ama sonradan ikna oldum. İyi ki de yapmışız. Çünkü bu kez dinleyiciler okur haline geldiler. Anlayamadıkları ya da akılda tutamadıkları kelimeleri, not alamadıkları yazarları kitaptan takip ettiklerini; altını çizdiklerini, kenarlarını kıvırdıklarını ve kitabı önemsediklerini söylediklerinde, doğru bir şey yaptığımızı anladım. Kitap her zaman kalıcı, ses öyle değil. Benim de o zamanlar ses kaydı olarak kalmasını istememdeki sebep, bu bir programdı ve bunu yazıya dökmeyelim, oldu ve bitti düşüncesinde olmamdı. Ama sonrasında kitap olmasının daha çok işe yaradığını gördüm. Kitabı okuyanlar, benimle fotoğrafını paylaşanlar oldu. Her biri için Serol’a da haber yolladım; bak bunlar oluyor, okunuyor, altını çiziyorlar diye. Keşke o da görebilseydi bunları.</p>
<p><strong>Z.A: Bugün burada ikinizi bir arada görmek bizi çok mutlu ederdi.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Beni de ederdi. O olmalıydı aslında. Yani ben onun adına konuşuyorum ama o program Serol Teber’indi aslında. Kavuklu’yla Pişekar gibiydik. Ben ona yardımcı oluyordum sadece. Her şey onun kafasının içinden çıkmıştı, keşke o olsaydı tabii.</p>
<p><strong>Z.A: Aslında baktığımızda Serol Bey’in yokluğunda bir tür mirası yüklenmek zorunda kalıyorsunuz. Bu sizin için eminim ki zorlayıcıdır.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Böyle büyük bir miras var ve ben bunu taşıyorum. Siz beni davet ettiğinizde koşarak geldim. Çünkü bunun kararını ben veremem. Serol olsa isterdi diye tahmin ediyorum.</p>
<p><strong>Z.A: Programı besleyen güçlü bir müzik seçkisi var. Peki bir müzik parçasının hiç bölümün akışını değiştirdiği oldu mu?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Olmadı, çünkü dediğim gibi ne konuşacağımız sorular belliydi. Ben oradan hareketle, elimdeki çok engin olmayan müzik arşivimden uygun bir şeyleri seçiyordum. CD tercih ediliyordu o zaman ve onları getiriyordum ve teknik masaya teslim ediyordum. Tabii bize de biraz duygu yaratıyordu ama akışı değiştirmiyordu.</p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud’da ki en güzel kısımlardan biri heyecanla dinlediğin anlatıdan sonra bir anda araya müziğin girmesi ve sakinlemen. Birkaç dakikalığına bir sakinlik gibi sonra bir daha tırmanmaya başlıyor ve tekrar sakinliyor.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bence bu dokuz dakikanın anlamı varmış. Baştan bizi çok gerse de daha uzun dinlenmiyor hakikaten. Roller coaster gibi tepeye çıkınca bir rahatlamak istiyorsun. O araların iyi geldiğini ben de sonradan anladım. Müziği atlayıp dinlersem akış düzgün gibi gelmiyor. Çok yoğun bir konudan başka bir yoğun konuya geçilebiliyor. O araya müzik parçaları koymak gerçekten anlamlıymış.</p>
<p><strong>Z.A: Peki bir de Açık Radyo’ya gelelim. Açık Radyo’nun ruhu programın atmosferini nasıl şekillendirdi? Sizce aynı program başka bir mecrada olsaydı aynı tadı verebilir miydi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bence Açık Radyo’nun içinde olmuş olması bütün ruhunu değiştirdi. Orada bize geniş bir özgürlük tanındı. Dediğim dokuz dakikalar dışında hiçbir sınırımız yoktu. İstediğimizi konuştuk ve kimse bize müdahale etmedi. Hiçbir zaman “araya şunu da koyun” ya da “bunu çıkarın” denmedi. Bir tek Ömer Bey’in rica ettiği; onu da bizim keyifle saatlerce konuştuğumuz, iki saat diye karar verip altı saatte bitiremediğimiz Tevfik Fikret olmuştu.</p>
<blockquote><p>“Beni çok mutlu eden bir sürü geri dönüş var. Ancak en çok etkileyenlerden biri şuydu: ‘Çok kötü bir dönemimde denk geldim. Depresiftim, içime kapanmıştım, hiç dışarı çıkmıyordum. Sonra sizin programınıza denk geldim ve hayata dönmemi sağladı.’”</p></blockquote>
<p>Bize tanınan özgürlük çok rahatlatıcı bir şeydi. Söylememiz gereken bir şey var mı diye birbirimize sorduk ama kimse de bize bir şey demedi. Bu yüzden Açık Radyo’da meydana gelmiş olması benim için çok önemlidir. <em>Didik Didik Freud</em> Açık Radyo için de ikonik bir program oldu. Hala efsane program diye söylerler. Bu çok kıymetli benim için. Şimdi bakıyorum da, başka bir mecrada olmasını hiç istemezdim. O zamanlar öyle bir imkân da yoktu. 2004’te müzik radyoları dışında neredeyse hiçbir seçenek bulunmuyordu. Böyle konuşma yapan, hele de gelin burada 26 saat Freud’tan konuşun diyecek bir mecra zaten yoktu. Belki bugün farklı yerler olabilir ama yine aynı ruh olmaz. Açık Radyo dinleyicisine bunlar anlatılır ama her mecrada anlatılmayabilir. Çünkü dinleyicisi meraklıdır, ayrıntıcıdır, ciddidir, profesyonel dinleyicidir. Hata yaparsanız size hemen söyler, yanlış söyledin der. Onun için hak eder böyle bir derin bir konuşmayı, saatlerce emek harcamayı.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4147 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1024x768.png" alt="" width="1024" height="768" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-200x150.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-300x225.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-400x300.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-600x450.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-768x576.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-800x600.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1024x768.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1200x900.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/sws-1536x1152.png 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>Z.A: Bugün onlarca kanal olmasına rağmen, Açık Radyo’nun o dönemde sağladığı entelektüel özgürlük farklı görünüyor. Sizce Apaçık Radyo aynı işlevi üstlenmeyi başarabildi mi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Bence hala aynı işlevi devam ettiriyor. Sadece karasal yayın kesildi. Mesela ben arabayla giderken karasal yayını değil de aplikasyondan dinlemeye başladım. Tabii karasal yayının da ayrı bir misyonu var; herkesin erişebildiği, depremde dahi çalışan özel bir alan. Ama artık sadece bir radyo değil, bir kültür odağı. Bir takım sergilere ön ayak oluyor, kitap çıkarıyor. Apaçık Radyo da misyonu genişleyerek büyüyor.</p>
<p><strong>Z.A: Peki Didik Didik Freud bugün sıfırdan başlasa sizce ne değişirdi?</strong></p>
<p>Ş.A: Umarım hiçbir şey değişmezdi. Süreç çok güzel ve spontane gelişti. Ne konuşacağımızı biliyorduk ama bir yazılı metinden okumadığımız için de rahat ve anlaşılır oldu. 2015’te tekrar dijital yayına başladığı zaman bir Twitter hesabı açtım ve görseller paylaştım. Çok güzel geri dönüşler oldu. Belki sadece 2004’te de sosyal mecraların olmasını isterdim. İnsanların yayın sırasında konuştuğumuz Lou AndreasSalomé’nin fotoğrafını görebilecekleri bir mecra olsaydı çok iyi olurdu. Fakat sohbetimizin değişmemesini umardım. Bazı geri bildirimleri de bugün burada aldım; derslerde anlatıldığını duydum. Referans olarak kullanılması, atıfta bulunulması, insanların dinleyip bir şeyler anlaması çok mutluluk verici.</p>
<p><strong>Z.A: Didik Didik Freud programı benim için sevdiğim insanların olduğu bir evde sessizce kulak kabarttığım harika bir sohbet gibi. Aynı zamanda da beni çok besleyen bir ürün. Peki sizin aldığınız geri dönüşler arasında en çok aklınızda kalan neydi?</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Beni çok mutlu eden bir sürü geri dönüş var. Ancak en çok etkileyenlerden biri şuydu: “Çok kötü bir dönemimde denk geldim. Depresiftim, içime kapanmıştım, hiç dışarı çıkmıyordum. Sonra sizin programınıza denk geldim ve hayata dönmemi sağladı.” diyen bir dinleyicimiz olmuştu. Bunu ilk duyduğumda çok şaşırdım. Sonrasında bunun olası olduğunu görünce iyice şaşırdım. Bir tane dinleyicimiz de: “Kıştı, kar yağıyordu ve ben çok mutsuzdum. Nasıl öleceğimi düşünüyordum. Sokağa çıktım yürürken bu programa denk geldim ve hayata döndüm” dedi. Bu benim hala gözlerimi doldurarak düşündüğüm bir şeydir. Bu program böyle bireysel bir iyilik sağladıysa, hayat kurtarıcı ve çok kıymetli bir iş diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Z.A: Geldiğiniz için çok teşekkür ederim. Sizi bugün burada ağırlamak bizim için çok büyük bir keyifti.</strong></p>
<p><strong>Ş.A:</strong> Ben teşekkür ederim. Burada olmak gerçekten çok güzeldi. Pırıl pırıl ve ilgili insanlara konuşmak her zaman mümkün bir şey değil. Onun için çok mutlu oldum burada olmaktan. Davet için ben teşekkür ederim.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/">Didik Didik Freud: Bilimsel Bir Peri Masalı’nın Anatomisi &#8211; Şenol Ayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/didik-didik-freud-bilimsel-bir-peri-masalinin-anatomisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Aug 2025 11:38:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[halka ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[karar verme süreçleri]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikolojik]]></category>
		<category><![CDATA[reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[sinir]]></category>
		<category><![CDATA[sinir bilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Mecra]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[Uğur Batı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3767</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Aslı Şen: Uğur Hocam, teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi yakından tanımak isteriz, bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Uğur Batı: 1994 yılında üniversitenin birinci sınıfındayken reklamcılığa başladım. Önce staj sonra part time derken yavaş yavaş tam zamanlı çalışmaya geçtim. 2001 yılına kadar farklı ajanslarda çalışma fırsatı buldum. Sonrasında Telsim, Rumeli Telekom  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/">Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span style="font-size: 14pt;">-Aslı Şen</span></strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3771" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Aslı Şen: Uğur Hocam, teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi yakından tanımak isteriz, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Uğur Batı:</strong> 1994 yılında üniversitenin birinci sınıfındayken reklamcılığa başladım. Önce staj sonra part time derken yavaş yavaş tam zamanlı çalışmaya geçtim. 2001 yılına kadar farklı ajanslarda çalışma fırsatı buldum. Sonrasında Telsim, Rumeli Telekom gibi firmalarda marka uzmanlığı yaptım. Ardından Yeditepe Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Doktora sürecimde eş zamanlı olarak üniversitenin iletişim faaliyetlerinde uzman olarak görev aldım. 2006-2009 yılları arasında Code İstanbul’un yaratıcı yönetmenliğini yaptım. Borsa İstanbul’un kuruluşunda yer aldım ve yaklaşık dört yıl boyunca pazarlama iletişimi, marka yönetimi, uluslararası pazarlama gibi alanlarda çalıştım. Yedi yıldır da Nişantaşı Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Bu sürecin içerisinde birçok ulusal ve uluslararası danışmanlık ekibinin içerisinde bulundum. Bunlara ek olarak, Harvard Business Review, Bloomberg Business Week, Independent, Onedio, MyNet gibi sitelerde köşe yazarlığı yapıyorum. Devrim Erbil başta olmak üzere birçok sanatçı için kürasyonlar yapmaktayım. Pek çok sanatçının sergi süreçlerinde, etkinlik organizasyonlarında ve yan ürünlerin üretilmesinde görev yapıyorum. Sanat kitapları yazıyorum, makaleler yazıyorum. Süreç bu şekilde devam ediyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Birbirinden farklı alanlarda çeşitli üretimlerde bulunuyorsunuz. Tüm bunlara yetişmek eminim ki zordur. Bu kadar farklı alanda disiplinlerarası üretimde bulunurken anlatı dilinizi nasıl oluşturuyorsunuz? Bir kavram karmaşası yaşanıyor mu yoksa bir avantaj konumunda mı?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Yaratıcı endüstriler bağlamında cevap vermek gerekirse, kök aynı aslında. Tek bir kök ve gövde var, yaratıcı endüstriler. Sanat da üretsem, reklam da üretsem, hepsi bir yaratıcılık formasyonu olarak aynı gövdeye ait. Bu yüzden köşe yazısı yazmak da aynı. Ben Harvard Yazarlık Okulu mezunuyum; orada da belli bir ekol, format ve biçim var, böyle düşünebilirsiniz. Bu bir ağaç gibi ve ben o ağacın kökünü ve gövdesini takip ediyorum. Yan dallar ise çalıştığım, disiplinlerarası gibi görünen alanlar oluyor. Teknik olarak bunun kendi içinde bir mantığı var.</p>
<p>Benzer bir yapı disiplinlerarası bilim alanlarında da mevcut. Sonuçta iletişim bilimleri, davranış bilimleri, sinirbilim, sosyal bilim ve toplumsal sinirbilim gibi alanlar birbirine bağlı. Bu disiplinlerin içine ikna, manipülasyon, tüketici davranışları gibi alt alanlar da dahil. Şu an ben karar bilimi dediğimiz alana odaklanıyorum. Yaptığım araştırmalar ve yazdığım kitaplar karar bilimi üzerine. Ana eksenim davranış ve iletişim bilimleri olsa da sonuçta karar verme süreçlerini anlamaya yöneliyorum.</p>
<p>Bütün bu süreçleri ağacın hem üretim hem de bilimsel tarafta dallara ayrılan bir gövdesi gibi görebiliriz. Aynı gövdeden beslendiğimde hem zihinsel olarak dağılmamış oluyorum hem de bildiğim kök ve gövdeden hareket etmek bana çalışmalarımda bir rahatlık sağlıyor. Alan disiplini konusunda bu yaklaşımı korumak hem odaklanmamı sağlıyor hem de işimi kolaylaştırıyor. Bunu böyle ifade edebilirim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3769 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-640x1024.jpg" alt="" width="640" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-187x300.jpg 187w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-200x320.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-400x640.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-600x960.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-640x1024.jpg 640w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-768x1229.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-800x1281.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-960x1536.jpg 960w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao.jpg 1172w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Hocam karar bilimi diye bir alandan bahsettiniz. Bu konuyu biraz daha açabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bu durum literatürde; “decision making” diye yer alıyor. İçerisinde olasılıklar, ihtimaller formasyonu, bir karar verirken tez, antitez ve sentez nasıl oluşturulur, bunların süreçleri nasıl işlenir gibi konular var. Retrospektif olarak bir kararın doğruluğunu sonucundan alıyoruz. Bütün bu süreçler yönetim açısından önemli bir alan oluşturuyor, karar bilimi bu yüzden değerli. Bu aynı zamanda davranış bilimlerinin bir alt alanı ve toplumsal nörobilim dediğimiz alanın da bir alt dalı.</p>
<p>Örneğin, tüketici davranışlarında bir karar verme süreci var. İnsanın kariyer, eş, iş seçiminde bir karar verme süreci var. Bir yönetmenin bir filmi çekerken karakterlerin oluşumu, hangi oyuncuların onu canlandıracağı, hangi efektlerin ve kurgunun kullanılacağı&#8230;</p>
<p>Bütün bunlarda da bir karar verme süreci var. Aslında o kadar geniş bir alan ki, hayatımızda belki her gün binlerce irili ufaklı kararlar veriyoruz. Karar bilimi ise davranış bilimi ve sosyal nörobilim adı altında bu kararların nasıl verileceğini inceleyen bir alt disiplindir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3770 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-640x1024.png" alt="" width="640" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-187x300.png 187w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-200x320.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-400x640.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-600x960.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-640x1024.png 640w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-768x1229.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-800x1281.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-960x1536.png 960w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-1200x1921.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-1279x2048.png 1279w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx.png 1465w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Daha önce yazdığınız bir makalenizden soru sormak istiyorum. Reklamların ideolojik bir yapı kurduğunu söylüyorsunuz. Reklamların ideolojik bir aygıt gibi çalışması nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Reklamın kendisi bir ideoloji zaten. Yani toplumsal yapı, küresel finans sistemi ve küresel kültürel sistem içerisinde ideoloji olarak işleyen bir olgudan bahsediyoruz. Hangi markayı giydiğin senin şu an kendini ifade etme biçimin, oradaki sosyal statünün sembolü. Her ne kadar bunlar yıllar içerisinde değişimler geçirse de reklamın kendisi çok geniş bir alana yayıldı: Sosyal medya iletişimi, influencer marketing, marka elçiliği gibi unsurlarla çeşitlendi, büyüdü, tohumlandı, yelpazesi genişledi. Ama ana ideolojik yapısı değişmedi. Asıl olarak, kendini ifade etme biçimin bir ideoloji. Aidiyet kurduğun toplumsal statü, ait olduğun grup bir statü tanımı oluşturuyor. Kendini ya diğerleri gibi nitelendiriyorsun ya da onlardan ayırıyorsun. Bunu bakış açınla yapıyorsun, tükettiğin markalarla yapıyorsun. Kişinin kendi kimlik temsilinden bahsediyoruz. Giydiği, yediği, içtiği şeyler, oturduğu yer, gittiği tatil, istediği her şey aslında bu anlamda bir ideoloji. Statüler kendi içinde ne kadar muğlaklaşsa bile yine bir statü sembolü oluyorsun. Marka açısından bakıldığında, tarif ettiği hedef kitlenin psikografisi, eğitim yapısı, bölgesi, gelir düzeyi gibi özellikler de aslında kendi içinde bir ideolojiyi barındırıyor. Frankfurt Okulu’ndan bugüne, Adorno gibi pek çok önemli sosyolog, iletişim bilimci, felsefeci ve filozofun ifade ettiği gibi reklam, bugün küresel finans sistemi dediğimiz şeyin özü.</p>
<p>Bu sistem markalarla birlikte çalışıyor. Tüketim ve üretim ilişkileri bunun üzerine kurulu. Sen tüketeceksin ki üretim olsun, üretim olsun ki istihdam olsun, istihdam olsun ki ülkeler devam edebilsin. Tüm bunlar kullandığın ürün ya da hizmetin markası içine birtakım anlamlar eklenerek yapılıyor. Bu anlamların çoğu da soyut veya suni. Bugün Fanta neden “gençlik” olsun? Ya da Pepsi neden “yeni neslin seçimi” olsun? Sonuçta gazlı meşrubat içiyorsun. Sen bu anlamı ona kattığın için öyle. Yoksa Pepsi içtiğinde kendini daha genç hissetmiyorsun ya da Coca-Cola içtiğinde daha klasik bir bakış açısına sahip olmuyorsun. Bunların hiçbirini yapmadığı gibi, aslında hiç tüketmesek daha iyi olacak maddeler. Ama bakın, bunların üzerinden bile bir anlam geliştirip bir ideoloji oluşturuyoruz ve bir aygıt gibi davranıyoruz. Onu tüketenler de aynı zamanda bir aygıt haline geliyor. Reklam bu anlamların oluşmasında en önemli aygıtlardan biri. Bu nedenle reklamın kendisi ideolojik hâle gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3776 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-709x1024.jpeg" alt="" width="709" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-200x289.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-208x300.jpeg 208w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-400x578.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-600x867.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-709x1024.jpeg 709w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-768x1110.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-800x1156.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-1063x1536.jpeg 1063w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-1200x1734.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed.jpeg 1384w" sizes="(max-width: 709px) 100vw, 709px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Sinirbilim alanından sıkça bahsediyorsunuz. Sinirbilim nedir ve reklamcılık sektöründe nerelerde kullanılıyor?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Sinirbilim, nörobilim ya da beyin bilim dediğimizde aslında üç farklı terimle aynı kavramı anlatıyoruz. 1979 yılından itibaren ortaya çıkan ilk beyin görüntüleme donanımları ve buna ilişkin kodlanan yazılımlar, -özellikle son elli yılda gerçekleşen büyük gelişmelerle &#8211; beynin görüntülenmesi alanında önemli bir ilerleme sağladı. Beyin görüntüleme alanında geliştirilen donanımlar ve yazılımlar, bu konuda alınan patentler, tıp teknolojilerini bile geçmiş durumda. Adeta dünya bir “beyin yüzyılına” girmiş durumda. Dolayısıyla burada beynin elektriksel aktivitesini ya da anatomik ve fizyolojik yapısını inceleyen farklı donanımlar ve bunlara yönelik geliştirilmiş yazılımlar sayesinde insanların davranışlarını okuma yolunda ilerliyoruz. Örneğin, “Akıllı” insanlar neden aptalca hatalar yaparlar?”, “Özgür irade bir illüzyon mudur?”, “Kimlik nasıl gelişir? Aidiyet nasıl oluşur?, İdeolojiler nasıl çalışır?”, “Aşk nedir ve nasıl tezahür eder?”, “Aldatma, ihanet gibi kavramların beyindeki karşılığı nedir?”, “Yenilen pehlivan neden güreşe doymaz?” Belki yüzlerce başlık altında bu soruları beyin cihazlarıyla inceleme imkanına sahibiz. Yapılan bu çalışmaların sosyal bilimler alanında irdelenmiş haline biz sosyal nörobilim, toplumsal sinirbilim ya da sosyal sinirbilim diyoruz. Elbette normalde bu beyin görüntüleme cihazları demans, amnezi gibi konularda tıbbi çalışmalar için hekimler tarafından kullanılıyor. Ama bunun yanı sıra bir sosyal yansıması da var. Biraz önce saydığım ve bunun gibi binlerce konu başlığını artık beyin görüntüleme cihazlarıyla ortadan kaldırma umudunu taşıyoruz. Bu alan şu anda akademik olarak en çok gelişen alanlardan biri.</p>
<p><strong>A.Ş: Satın alma davranışlarını etkileyen bir alanda kullanılan sinirbilim ile toplumu nasıl çözümlüyoruz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Şu an dünya ve Türkiye siyasetinde, birçok oy verme davranışı aslında sinirbilim dediğimiz ilkelerle okunabilir durumda. Temâşânın, gücün, milliyetçilik akımlarının dünyada ve ülkemizde yükselmesi gibi durumların arkasındaki sivil ve bilimsel faktörler, oy verme davranışlarının nasıl yönlendirilebileceği, ikna ve spekülasyonun nasıl çalıştığı, bir oy verme davranışının arkasındaki kararın formasyonu ve bunun nasıl rasyonalize edileceği gibi konular beyin bilim çalışmalarıyla irdelenebilir. Mesajlar bunlara dayanarak oluşturulabilir, oluşturulan mesajların revizesi de bu çalışmalar aracılığıyla yapılabilir. Zaten nöropazarlama bunun tüketici davranışlarındaki biçimini ifade ediyor. Nöropolitik dediğimiz alan ise özellikle oy verme davranışlarına odaklanıyor. Bu gerçekten derin bir alan. Siyasal reklamcılık ya da siyasal pazarlamanın çok daha ötesine geçerek içinde antropoloji, antropomorfizm, iletişim bilimleri, yeni gelişen dijital bilimler, sosyoloji ve psikoloji gibi birçok disiplini barındıran geniş bir çerçevede ele alınıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3775 size-large aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-683x1024.png" alt="" width="683" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1024x1536.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1200x1800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1365x2048.png 1365w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-scaled.png 1707w" sizes="(max-width: 683px) 100vw, 683px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Peki biz bu olguları nasıl elde ediyoruz? Saha araştırması yaparak mı, yoksa deneysel bir yaklaşımla mı?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Hem deneysel çalışma hem de saha araştırması yapılıyor. Mesela bir beyin görüntülerme cihazı olan EEG kullanılıyor. GSR cihazı, vücudun en büyük organı olan derinin hareketini inceliyor. Daha eski bir yöntem olan Eye Tracking, göz odaklı çalışıyor. Fax cihazı ise mikro ifadeleri okuyabiliyor. Bu dört cihazın verilerini klasik araştırma metodolojisine uygun bir hâle getirip yorumladığınızda; tez, antitez ve senteze ulaşabiliyorsunuz.</p>
<p><strong>A.Ş: Sinirbilimin toplumların davranış biçimlerini çözümlemek adına önemli bir alan olduğunu düşünüyorum. Peki hocam, biz bu davranışların arkasında yatan bilinçdışı olguları ortaya çıkardığımızda hangi sorunlara çözüm bulacağız?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Yeni gelişen teknolojilerle sinirbilim, önemli dip duygularımızı anlamaya, -bu çok büyük bir iddia amabilinçdışının belli bir kısmının çözümlenmesine yönelik davranışın arkasındaki motivasyonu bulmaya ilişkin ilham verici bir alan. Oy verme davranışları yönlendiriliyor. Tüketim davranışları yönlendiriliyor. Bazen istemsiz kararlar veriyorsun ya da yeni anlamlar oluşturuyorsun. Yani klasik reklamcılıktaki ikna metodolojisi nasıl çalışıyorsa, bu da teknolojinin yardımıyla, yazılım ve donanımların desteğiyle daha yeni, daha derin dip duyguları anlayabileceğimiz, motivasyonu ortaya çıkarabileceğimiz, yeni motivasyonları ve duyguları çerçeveleyebileceğimiz çok özel bir ikna yöntemine dönüşüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3774 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Topluma dair bilinçdışı alanın biraz daha çözümlenmesinin bilim iletişimine katkıları sizce ne olur?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bilinçdışı öyle kolayca çözülebilecek bir şey değil. Koca bir transatlantik gibi; çok geniş, sürekli gelişen ve gelişecek bir alan. Yani bugün nasıl yapay zekâ, 3D yazıcılar, blokchain altyapıları, kripto para teknolojileri, gelecek şehirler kuruluyorsa tüm bunların temelinde beyin bilim var gibi duruyor.</p>
<p>Birçoğu belki yeni insan modellerinin ortaya çıkması, üremenin şekil değiştirmesi, gen teknolojisiyle beynin birleşmesi gibi konularla iç içe geçiyor. Bu da çok geniş bir çerçeve sunuyor. Bilimsel gelişim açısından bunlar birbiriyle etkileşimli alanlar. Ama buradaki asıl amaç toplumun bilinçdışını etkileyip oradan bir ikna faaliyeti yürütmek değil. Asıl olarak şunu anlamaya çalışıyoruz: “Anlamı nerede oluşturuyorsun?”, “Hangi tercihleri yapıyorsun?”, “Niye yapıyorsun?”, “Ben senin hangi duygu ve motivasyonuna dokunsam, örneğin tüketici davranışları açısından ne yaparsam benim markamı düşünürsün?”, “Nasıl bir marka sadakati geliştirirsin?”, “Spesifik bir ürün ya da hizmetle ilgili hangi duyguyu, motivasyonu ön plana çıkarmak zorundayım ya da hangi motivasyonların füzyonunu yapmalıyım?&#8221; Bütün bunları beyin görüntüleme cihazlarıyla ortaya koyup onun üzerine bir mesaj inşası yapıyoruz. Şu anki görevimiz sadece bu. Sinirbilimde araştırmanı klasik bir anket yönetimiyle yapmıyorsun, rojektif tekniklerle yapmıyorsun, katılımcı gözlemle yapmıyorsun, etnografi ile yapmıyorsun, şimdi yaptığımız gibi bir röportajla da yapmıyorsun ama bu cihazlarla yapıyorsun. Araştırmanın sebepleri aynı olabilir. Ortaya koyulan argümanlar aynı olabilir ama metodolojisi ve veri toplama biçimi farklı.</p>
<p><strong>A.Ş: Anladığım kadarıyla bilimsel tabanda bu verileri bir potada eritip insanlarla daha iyi bir iletişim, daha iyi bir ilişki kurabilmek için kullanabiliyoruz.</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Kullanabiliyorsun. Ya da daha farklı amaçlarla da kullanabilirsin. Kişiyi istemsiz manipülasyona da yönlendirebilirsin. Theodor Adorno “Manipülasyon Şiddettir!” diyor ama belki de insanları manipüle etmeye çalışıyorsun. Evet, beyin bilim bunun için de kullanılabilir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3768 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam.png" alt="" width="2100" height="1115" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-200x106.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-300x159.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-400x212.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-600x319.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-768x408.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-800x425.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1024x544.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1200x637.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1536x816.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam.png 2100w" sizes="(max-width: 2100px) 100vw, 2100px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Toplumsal afazi adında bir kavramdan bahsediyorsunuz. Nedir bu toplumsal afazi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Dil yitimi, düşünce yitimi diyebiliriz. Hissettiğin duyguyu ifade edemez duruma gelmek, kelimelerin anlamlarının kayması, yeni anlamların eklenmesi&#8230; Bence bu durum güncel toplumun en büyük dramlarından biri. Söylediğimiz şey söylemek istediğimiz şey mi emin değiliz. Dil yitimi dediğimiz şeyi; teknoloji, hız, karmaşa, dünyadaki siyasi gelişmeler, ihtimaller, ve riskler bu durumu destekleyen bir hâlde. Toplumsal afazi bütün dünyanın yaşadığı bir olgu ancak bizim ülkemizde biraz daha sert yaşanıyor. Aslında bir çeşit dil yitimi, düşünce yitimi yaşıyoruz ve bunu ifade etmek için toplumsal afazi kavramını kullanıyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Afazi dediğiniz kavramın getirisi olarak komplo teorilerine ya da sahte bilime inanç artıyor mu? Ya da bilim iletişimi bu afazi ortamından çıkabilmek için bir çözüm sunabilir mi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Ben metaforik bir yaklaşımla buna “toplumsal afazi” diyorum. Aslında afazi tıbbi bir kavram; bunu toplumdaki dil yitimi anlamında toplumsal afazi olarak ele alıyorum. Sorudaki olgular biraz daha “post” dediğimiz gerçek ötesi bir durumu ifade ediyor. disiplinlerle, sahte uzmanlarla, sahte bilgi biçimleriyle yeniden şekillendirilip dolaşıma sokulması, bilimin ve bilim iletişiminin de bundan zarar görmesine sebep oluyor. İşte bu, biraz daha “post truth” dediğimiz süreci ifade eder. Afazi ise kavramsal olarak çok daha farklı bir şey. Şöyle düşünün: Kadınerkek ilişkilerinde anlamlar yitirilmiş, bambaşka bir sürece girmiş durumda. Aslında bu bir afazi. Duygunu ifade etmeye çalışıyorsun, vatan sevgini ifade etmeye çalışıyorsun ama söylediğinle karşındakinin anladığı farklı. Bu bir afazi. Kendini ifade etmeye çalışıyorsun, edebiyat, kültür, tiyatro yapmaya çalışıyorsun ama dilin o kadar yitmiş ki kelimenin arkasındaki anlamı bulamıyorsun. Bu bir afazi. Siyaset kurumuna bakıyorsun, içi boşaltılmış bir sürü kavram var. Bu da bir afazi. Bir şey hissedeceksin; öfke, nefret, sevgi diyorsun ama hissettiğin bunu tam karşılamıyor. Duygun bile karmaşık. Bu yüzden afazi dil yitimi anlamında. Kullandığın dilin ergonomiden çıkması, epistemolojinin yani bilgi felsefesinin sarsılması. İnsanların daha az kelimeyle, daha az duygu ve zihinsel setlerle konuşup düşünmesi gibi. Tüm bunlar bir afazi unsuru.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3773" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede.jpg" alt="" width="2095" height="1178" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-200x112.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-600x337.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede.jpg 2095w" sizes="(max-width: 2095px) 100vw, 2095px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Dezenformasyonun yayılma hızının çok yüksek olduğunu biliyoruz. Bilim iletişiminde de mücadele edilen noktalardan biri bu. Bir iletişim bilimci olarak bu durumun altında yatan temel sebepler sizce nedir? İnsanlar neden bu kadar kolay manipüle edilebilir hâle geldi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Dünya karışık, fazla hızlı, izafiyet her yerde. Sonunu göremediğimiz gri, muğlak bir ortamda yaşıyoruz. Ekonomi karışık, siyaset karışık, davranışlar karışık, yaşam karışık. Dünyanın her yerinde, Gazze örneğinde gördüğümüz gibi büyük savaşlar ve soykırımlar gerçekleşiyor. Dünya öylece seyrediyor. Sen transpoze oluyorsun, alımlama yapıyorsun ve diyorsun ki “Dünya ne kadar kötü bir yer oldu.” Bu şiddet bir gün beni de bulur diyorsun, korkuyorsun, çekiniyorsun. Dolayısıyla iş iyice karışık hâle geliyor. Kaygı ve belirsizlik durumlarının olduğu yerlerde dezenformasyon çok daha etkili oluyor. Siyaset, tüketim, kültür, sanat ve spor gibi mekanizmalar da bunu kullanır hâle geldi. Dolayısıyla dezenformasyon yani birinin birini manipüle etmesiyle doğru olmayan bilginin yayılması ya da bilginin eksiltilmesi yoluyla yapılan iletişim faaliyetleri şu anda hedef kitleler nezdinde çok daha büyük bir etki hâlini alıyor. Bu zamanla popüler kültüre, hatta belki bir kitle kültürüne dönüşüyor. Aslında süreç bu kadar basit. Yani ortam post-truth’a, dezenformasyona ve afaziye çok uygun.</p>
<p><strong>A.Ş: Bu yüzden de bilim iletişimini doğru şekilde yapmak ve yaygınlaştırmak bu anlamda çok önemli bir konumda duruyor.</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Klasik söylemden yola çıkıyorsak tabii ki çok önemli. Ama bilim iletişimi için önce bilimi bilmeliyiz. İletişiminin önünde önce bilimsel düşünce sistematiğine sahip olmak gerekiyor. Bu noktadan sonra iletişimin çok önem kazandığını düşünüyorum. Tabii bu olmadığı için bir de terminolojiyi halka indirgemek durumu söz konusu oluyor. Televizyonda “Biraz daha basit konuşun ki halk anlasın” deniyor. Ama bu kadar basit konuştuğumda, terminoloji kullanmadığımda anlatmak istediğimi anlatamıyorum. Bir bakıma bilim insanı sadeleştiriliyor. Diyorsun ki, kendi söyleminin beşte biri kadar dil kullan, sentaktik yapıyı öyle kur, cümle dizimin öyle olsun, morfolojin yani kelime biçimin şöyle olsun. Halk, bilimi anlayabilir duruma geldiğinde zaten modern ve çağdaş toplumlar kuruyoruz. Böyle konuştuğumda iletişim yapmış olmuyorum ki. Bir şey yapıyorum ama aslında söylemek istediğimin ya da söylemem gerekenin sadece bir kısmını söyleyebiliyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3772 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2079" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-200x246.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-244x300.jpg 244w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-400x493.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-600x739.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-768x946.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-800x985.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-832x1024.jpg 832w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1200x1478.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1247x1536.jpg 1247w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1663x2048.jpg 1663w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-scaled.jpg 2079w" sizes="(max-width: 2079px) 100vw, 2079px" /></p>
<p><strong>Umut Yiğit: Bilimsel bilgi genellikle “halka yayalım ve olsun bitsin” gibi yanlış bir algıdan dolayı sadeleştirilebiliyor. Oysa bizim baktığımız yer, ilgili bilginin gerçekten bir tartışma alanı açabilecek vasfının olup olmadığı. Aslında şunu merak ediyoruz: Ortaya çıkan bir gündem içerisinde bir bilgiyi tartışma alanı olarak değerlendirebilir miyiz? Buradan yeni bir çıktı, yeni bir anlayış üretebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bu tür çıktılar iyi olur. Mesela televizyon programlarında bilimin ya da popüler bilimin biraz daha bu bahsettiğim dilini konuşabiliyor olsak çok daha iyi olur. Akşamları tematik kanallarda trilyon tane siyaset programı yapacağımıza modern çağ sanatını, soyut resmi, heykeli, bilimi, inovasyonu, teknolojiyi konuşsak çok daha etkileyici olurdu. Ama böyle bir ortam maalesef yaratılmıyor. Ortam daha çok karşıtlıklara, ayrışmalara, siyasete ayrılmış durumda. Bunlar üzerinden konuştuğumuz bir dünya, bilimi ve bilimsel düşünceyi daha da imkânsız kılıyor. İmkânsız hâle geldikçe de olgular üzerinde duramıyoruz. Söylediğim gibi insanlara bunu anlatırken çok zorlanıyoruz. Zaten bir zaman sonra motivasyon da kayboluyor, anlatmaktan vazgeçiyorsun. Bu yüzden de önce bilimin kendisini iyi bilmeli, sonrasında ise içi sadeleşmemiş ve daha iyi bir anlatı sağlayacak gerekli terminolojileri kullanarak bilim iletişimini gerçekleştirmeliyiz diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz hocam, çok keyifli bir söyleşiydi. </strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Çok sağ olun. Görüşmek üzere.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/">Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Üniversitede Psikolog Olarak Çalışmak</title>
		<link>https://contextdergi.com/bir-universitede-psikolog-olarak-calismak/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bir-universitede-psikolog-olarak-calismak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 Aug 2024 09:40:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İlayda Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Psikolog]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3184</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Beykent Üniversitesi Ayazağa Kampüsü’nden içeri girdiğimde okulun ana girişinden biraz uzakta olan Ek-1 binasına doğru yürüdüm. İlayda Sezen’in ofisinin orada olması çok dikkatimi çekmişti. Merdivenleri sırayla ilerlerken 2. kattaki odasına ulaştım. Kendisi odada masasına oturmuş hâlde beni bekliyordu. Odası açık renklerde bezenmiş, iç açıcı bir havası vardı. Cam kenarında ise iki koltuk ve  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-universitede-psikolog-olarak-calismak/">Bir Üniversitede Psikolog Olarak Çalışmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>-Aslı Şen</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">Beykent Üniversitesi Ayazağa Kampüsü’nden içeri girdiğimde okulun ana girişinden biraz uzakta olan Ek-1 binasına doğru yürüdüm. İlayda Sezen’in ofisinin orada olması çok dikkatimi çekmişti. Merdivenleri sırayla ilerlerken 2. kattaki odasına ulaştım. Kendisi odada masasına oturmuş hâlde beni bekliyordu. Odası açık renklerde bezenmiş, iç açıcı bir havası vardı. Cam kenarında ise iki koltuk ve bir sehpa yerleştirilmişti. Bu insana rahat ve güvenli bir alan hissiyatını veriyordu.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlayda Hanım beni heyecanla karşıladı ve gülümseyerek ‘’Hoş geldin, şöyle buyur. Bir şeyler içmek ister misin?‘’ dedi. Çok sıcakkanlı ve tatlı bir karşılamaydı.</p>
<p style="font-weight: 400;">-Nasılsınız, gününüz nasıl geçiyor? diye sordum.</p>
<p style="font-weight: 400;">-Çok yoğun bir gündü, biraz önce toplantıdan çıktım. Üniversitenin tüm yerleşkeleriyle ben ilgileniyorum. Bu nedenle genellikle her günüm yoğun oluyor, ancak bu yoğunluğu çok seviyorum.</p>
<p style="font-weight: 400;">Yorgunluk açıkça suratına yansımıştı ancak gözlerindeki ışıltı işini ne kadar severek yaptığını anlatıyordu. İlayda Sezen Beykent Üniversitesi Psikoloji bölümünden 2016 yılında mezun olmuş. Lisans eğitimini tamamladıktan sonra yüksek lisansını Üsküdar Üniversite’sinde klinik psikoloji alanında tamamlamış. Yüksek lisans yaptığı dönemde 126 yüksek lisans öğrencisi ile Turbahar adlı sağlık haritasını oluşturmayı başarmış. Bu harita Türkiye’nin en büyük bağımlılık ve ruh sağlığı haritası olarak kayıtlara geçmiş. İlayda Sezen’in tez konusu ise Ege Bölgesi örnekleminde alkol kullanımı üzerine olmuş. Klinik ilgi alanları ise adeta modern yaşam problemlerinin bir listesi gibi. Sezen, şu anda anksiyete, panik atak, depresyon, duygu durum ve yeme bozuklukları üzerine psikoterapi çalışmalarını sürdürüyor.</p>
<p style="font-weight: 400;">Açıkçası Türkiye’nin en büyük bağımlılık araştırmalarından birinde yer almış olması ve deneyimleri beni oldukça heyecanlandırdı. 2018 yılından bu yana İstanbul Beykent Üniversitesi’nin Psikolojik Danışmanlık biriminde çalışan İlayda Sezen ile sohbetimize başlıyoruz.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bir üniversitede çalışıyorsunuz psikoloji öğrencileri ile etkileşiminiz nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Evet, bilişsel davranışçı terapi alanında gönüllü eğitimler gerçekleştiriyoruz. Bu vesileyle öğrenciler haftada bir ücretsiz eğitim alıyorlar. Bu onlar için çok büyük bir artı oluyor ve ben de çok büyük keyif alıyorum. Bu aralar onlardan biraz uzak kaldım ama sorun olduğunda bana kolayca ulaşabiliyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bölüm öğrencileri adına çok güzel bir fırsat sağlamışsınız. Peki, sizin yanınızda staj yapma imkânları bulunuyor mu?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Bu benim çok düşündüğüm bir konu ama meslek etiği bağlamında sorunlar ortaya çıkabilir. Sonuçta öğrenciler staj yaptıkları süreçte arkadaşları ve hocalarıyla karşılaşabilirler. Bu durumda danışan gizliliğinin korunması pek mümkün olamıyor. Zaten böyle bir uygulamayı danışanlarda pek tercih etmiyor. Bu yüzden benim yanımda staj yapmaları mümkün olmuyor. Farklı kiniklerde de danışanların, görüşme esnasında stajyerlerin ortamda bulunmalarından rahatsız olduklarını sıklıkla duyuyoruz ve bunu anlayışla karşılıyoruz. Danışan öğrenciler açısından da bunun istenmemesini normal görüyorum. Bölüm öğrencilerine böyle bir fırsat sunulması durumunda kendilerine eğitimleri esnasında katkıda bulunacağını düşünüyorum.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Utanarak söylemeliyim ki ben üniversitemizde böyle bir psikolojik destek sağlandığını çok geç öğrendim. </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Bunu çok fazla öğrencimden duydum. (Gülerek) Nasıl bilmiyorsunuz çok kızıyorum.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Böyle bir imkân olduğunu bilmeyen çok fazla arkadaşım var. Bunun sebebi zor bir konumda bulunuyor olmanız olabilir mi?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Evet, yerimizin zor bulunan bir noktada olması son derece büyük bir sebep. Görünür bir noktada olmama sebebimiz ise bize seansa gelen öğrencilerin ve personelin çok göz önünde olmak istememelerinden kaynaklı. Rahat bir şekilde girip çıksınlar, herhangi bir damgalama yaşamasınlar istiyoruz. Aslında ruh sağlığı tedavisi son derece normal bir şey ancak maalesef durum bu. <img decoding="async" class=" wp-image-3186 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/adabi-muaseret-news7484a8b231d24dba82dc5a3cf06ec14a.jpg" alt="" width="515" height="322" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/adabi-muaseret-news7484a8b231d24dba82dc5a3cf06ec14a-200x125.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/adabi-muaseret-news7484a8b231d24dba82dc5a3cf06ec14a-300x188.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/adabi-muaseret-news7484a8b231d24dba82dc5a3cf06ec14a-400x250.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/adabi-muaseret-news7484a8b231d24dba82dc5a3cf06ec14a.jpg 555w" sizes="(max-width: 515px) 100vw, 515px" /></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bakıldığında bu çekingen öğrenciler açısından çok ince bir düşünce olmuş. Sanırım bu mesleğin en büyük getirisi çok boyutlu düşünülebilmesi oluyor. İnsanı değerli hissettiren bir alan. Damgalanma düşüncesi ise tamamen toplumsal bakış açısı kaynaklı ve maalesef bununla sıkça karşılaşıyoruz. Bu durumun düşünülmesi ve odanın buraya koyulması son derece ince ve hoş düşünülmüş.</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İlayda Hanım, Türkiye genelinde yapmış olduğunuz Turbahar araştırması bizler için son derece kıymetli. Böyle bir işe imza atmış olmanız çok güzel ve takdir edilesi. Merak ettiğim ise bu süreç nasıl başladı?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Bu süreç bizim için çok öğretici bir çalışma ve harika bir süreçti. Bu çalışmayı 126 yüksek lisans öğrencisi toplanarak yaptık ve kişi başı 350 insanla görüştük. Zorlu ama çok kıymetli bir çalışma oldu. O dönemki değerli hocalarım Prof. Dr. Hızlı Sayar ve Doç. Dr. Hüseyin Ünübol hocalarımıza da saygılarımı ve teşekkürlerimi iletiyorum. Bize çok destek oldular.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Tüm bunlardan sonra bir üniversitede psikolog olmaya nasıl karar verdiniz? Çünkü bu duymaya çok alışık olduğumuz bir meslek icra yeri değil. İnsanların hedefleri daha çok klinikte çalışma veya kendi kliniğini açmak yönünde oluyor. Sizin yolculuğunuz nasıl başladı. </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Üniversitedeki yaş skalası tam benim çalışmak istediğim türdendi. Hem öğrenci hem de personel yaş ortalaması ilgi alanlarımla kesişiyor. Çalışabilecek çok geniş bir danışan portföyünün olması benim için oldukça anlamlıydı. Ayrıca üniversitenin dinamik yapısını ve akademik ortamını çok seviyorum. Bu beni çok doyuruyor ve çalışmayı keyifle sürdürüyorum.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Gerçekten danışan portföyü çok geniş bir alan ve bunun sizlere katkısı olduğunu tahmin edebiliyorum. Bunun yanında üniversite öğrencileri size nasıl ulaşıyor? Öğrenciler arasında en sık rastladığınız psikolojik sorunlar nelerdir? </strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">-Öğrencilerimiz bize e-posta yoluyla ya da ofislerimize bizzat gelerek başvuru yapabiliyorlar. Randevu sistemi ile çalışıyoruz, kişinin başvurusunu aldıktan sonra bir randevu oluşturuyoruz ve görüşme sürecimiz başlıyor. Ortalama kırk- kırk beş dakikalık görüşmeler yapıyoruz. Öğrenciler arasında bize en çok yapılan başvurular anksiyete bozuklukları üzerine oluyor. Bu anksiyete bozukluklarının ne olduğuna gelecek olursak bu aslında geniş bir spektrum. En sık karşılaştığımız sorunlar panik bozukluk, sosyal anksiyete bozukluğu, sağlık kaygısı bozukluğu, çeşitli fobiler üzerine oluyor. Bunların yanında depresif duygu durum, çökkünlük, isteksizlik, keyifsizlik, mutsuzluk, yeme bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, bağımlılık, ilişki sorunları ya da tanı alacak derecede depresyon gibi şikayetlerle gelebiliyorlar.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Günümüzde bu problemlerin genç insanlarda artmış olmaya başlamasının derin kaygısı ikimizin yüz ifadesinden de anlaşılıyordu. </strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;"><strong><img decoding="async" class="wp-image-3195 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym.webp" alt="" width="520" height="297" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-200x114.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-300x171.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-400x229.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-600x343.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-768x439.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-800x457.webp 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-1024x585.webp 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-1200x686.webp 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym-1536x878.webp 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2024/08/DALL·E-2024-08-23-12.54.20-A-realistic-illustration-of-a-university-setting-depicting-students-with-psychological-problems-with-question-marks-hovering-above-their-heads-to-sym.webp 1792w" sizes="(max-width: 520px) 100vw, 520px" />İstatistiksel bir oran beklemiyorum ama bölüm bazında bakarsak hangi öğrenciler daha sık danışmanlık alıyor?</strong></p>
<p style="font-weight: 400; text-align: left;">-Bu soruya cevap vermem çok doğru olmaz&#8230; Ofisimizin olduğu kampüsteki öğrenciler daha sık başvuru yapıyor. Bu yüzden bu soruya şu şekilde yanıt verebilirim: Ayazağa kampüsündeki birimler arasında çok az farkla İletişim Fakültesi’nden aldığımız başvuru sayısı daha fazla.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Bu cevap beni gerçekten şaşırttı. Akademik ve başarı kaygısı gibi nedenlerden dolayı sayısal bölümlerin daha fazla destek isteyebileceklerini düşünmüştüm. İletişim öğrencilerinin daha fazla başvuru yapması, iletişime daha açık olmalarından kaynaklı olabilir.</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Uzun bir pandemi dönemi ve ardından üzücü bir deprem yaşadık. Bu süreçte uzaktan eğitime geçildi. Bu dönemde öğrencilere psikolojik danışmanlık hizmetini nasıl sağladınız? Pandemi, öğrencilerin ruhsal sağlığı üzerinde nasıl bir etki yarattı?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Biz pandemi başladığı anda hızlı bir şekilde uzaktan terapi sistemi kurduk ve seanslara hiç ara vermeden devam ettik. Pandemi dünyayı ve öğrencileri etkileyen, ciddi ve travmatik etkileri olan bir süreçti. Pandemi ile öğrenciler dersleri uzaktan takip etmek zorunda kaldılar ve bu motivasyon, konsantrasyon eksiklikleri olan öğrenciler için zorlayıcıydı. Bununla birlikte akademik kaygılar baş gösterdi, hem uzaktan eğitim sürecinin hem de belirsizliğin vermiş olduğu negatif etkiler gün yüzüne çıktı. Tabii ki belli düzeylerde herkes etkilendi ama mevcut psikolojik ya da psikiyatri tanısı olan bireyler için etkiler çok daha fazlaydı. Anksiyete bozukluğu, depresyon gibi psikolojik rahatsızlığı olan kişiler için evde daha uzun süre kalmak, zorunlu izolasyon süreci bu semptomların daha çok ortaya çıkmasına sebep oldu.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Hepimiz zor bir süreçten geçtik. Zorunlu izolasyonun yanında dışarıyla bağlantının minimuma düşmesi herkesi bir bakıma depresyona soktu. Ayrıca Covid-19 korkusu hepimizi anksiyete derecesine getirmişti. Bu zamanları geride bıraktığımız için çok mutluyum.</strong></p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İlayda Hanım panik atak konusunda uzman olduğunuzu biliyorum. Peki panik atak nedir, en yaygın belirtiler nelerdir?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Panik atak tüm anksiyete bozukluklarında görülen bir durumdur. Birdenbire başlayan, dakikalar içerisinde tepe noktasına ulaşan, en az dört belirtinin eşlik ettiği yoğun korku ve sıkıntı hissidir. Bu belirtiler sıklıkla; çarpıntı, terleme, titreme, nefes darlığı, boğulma hissi, mide bulantısı, baş dönmesi, depersonalizasyon (kişinin kendine yabancılaşması) ya da derealizasyon (kişinin çevreye yabancılaşması), ölüm korkusu, çıldırma korkusu gibi semptomlardır. Halk arasında panik atak hastalığı olarak bilinir ancak psikiyatrideki adı panik bozukluktur.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Panik atakları hangi sebepten olursa olsun onları tetikleyen şeyleri çok fazla düşündükleri için bu durum hastalık derecesine geliyor olabilir mi? </strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Evet doğru. Panik atak geliştikten sonra onları tetikleyen durumları yaşarsam düşüncesi yani beklenti anksiyetesi oluşuyor. Panik atağın tekrarı konusunda duyulan yoğun korku atakları tetikliyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>İlk panik atak deneyimlerini yaşayan insanlar bunun bir atak olduğunu nasıl anlıyor?<br />
</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Genellikle kişiler bir anda vücutta terleme, titreme gibi bedensel tepkimeler gözlemliyor. Bu tepkimelerden sonra “Eyvah, bana ne oluyor?” düşüncesiyle acil servislere başvuruyorlar. Hastanede gereken tetkikler yapıldıktan sonra durumun panik atak sonucu gerçekleştiği doğrulanıyor. Bu doğrulama sonrasında psikiyatriye yönlendirme yapılıyor.</p>
<p style="font-weight: 400;"><strong>Panik atak konusunda farkındalığı nasıl artırabiliriz?</strong></p>
<p style="font-weight: 400;">-Hem panik atak hem de tüm psikiyatrik sorunlarla alakalı farkındalığı artırmak; yapılan psikolojik eğitimler ve yayınların halkla buluşturulmasıyla mümkün olabilir. Bununla birlikte tüm eğitim düzeylerine genel ruh sağlığı konusunda konferanslar verilmesi çok önemlidir ve farkındalığı artırmak için büyük fayda sağlar.</p>
<p style="font-weight: 400;">İlayda Sezen’in verdiği bilgiler ışığında bir üniversite psikoloğu olmanın ne kadar değerli olduğunu anladım. Ayrıca geniş kapsamlı bir danışan portföyü sağladığını da kendisinden duydum. Bunun psikoloji alanında ihtisas yapan birçok kişiye örnek teşkil etmesini arzu ederim. Bunun yanında çağımızın hastalığı olan panik atak bozukluğunun bu kadar artmış olması beni derinden üzdü ama farkındalığın giderek artması için iyi temennilerimi sunarım. İlayda Hanım bir sonraki seansına başlayacağından dolayı kendisini daha fazla tutmadım ve kitap önerileri alarak yanından ayrıldım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-universitede-psikolog-olarak-calismak/">Bir Üniversitede Psikolog Olarak Çalışmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bir-universitede-psikolog-olarak-calismak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
