<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>gazetecilik arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/gazetecilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/gazetecilik/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 May 2026 09:32:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</title>
		<link>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 May 2026 12:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Alphan Sabancı]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[bağımsız medya]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Gazeteciliği]]></category>
		<category><![CDATA[dijital gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[dijital medya]]></category>
		<category><![CDATA[e-bülten haberciliği]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[medya dönüşümü]]></category>
		<category><![CDATA[medya ekosistemi]]></category>
		<category><![CDATA[medya gelir modelleri]]></category>
		<category><![CDATA[medya girişimciliği]]></category>
		<category><![CDATA[medya teknolojileri]]></category>
		<category><![CDATA[NewsLab Turkey]]></category>
		<category><![CDATA[podcast yayıncılığı]]></category>
		<category><![CDATA[reklam]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tuhaf Stüdyo]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[Yayıncılık]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[yerel gazetecilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4290</guid>

					<description><![CDATA[<p>NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık. Aslı  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">NewsLab Turkey’in kurucu ortaklarından biri olarak bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik alanında önemli çalışmalar yürüten, Tuhaf Stüdyo çatısı altında ise kurumlarla geleceğe dair eleştirel düşünme süreçleri geliştiren Ahmet Alphan Sabancı ile medya ekosisteminin dönüşümünden, yerel gazeteciliğin yapısal sorunlarına; gelir modellerinden yapay zekânın gazetecilik üzerindeki etkilerine kadar pek çok başlığı yeni medyadaki gazetecilik perspektifinden ele aldık.</span></p></blockquote>
<p><strong>Aslı Şen: Öncelikle hoş geldiniz. Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok mutluyum. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>Ahmet Alphan Sabancı:</strong> 2018 yılından bu yana NewsLab Turkey’in kurucularından biriyim. Aynı zamanda eleştirel fütürist ve teknolojist olarak, kendi kurduğum Tuhaf Stüdyo bünyesinde farklı alanlarda çalışmalar yapmaya devam ediyorum. Uzmanlık alanımı kısaca özetlemek gerekirse medya teknolojileri, internet, güncel kültürel akımlar ve trendler üzerine çalışıyorum. Bunun yanı sıra farklı kurum ve kişilere danışmanlık ve eğitim sunuyorum.</p>
<p><strong>A.Ş.: Kendinizi eleştirel fütürist olarak tanımlıyorsunuz. Eleştirel fütürist tam olarak ne anlama geliyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S.:</strong> Hayatımızın her alanında ve her profesyonel ortamda gelecek üzerine düşünmek, bunun üzerine strateji üretmek ve plan yapmak gerekiyor. Ancak özellikle konu gelecek olduğunda, maalesef bunu popülist ve hazır bir pazarlama aracı olarak kullanan çok fazla insan var. Benim yaptığım iş sadece “Bakın böyle olacak, şöyle olacak” diye anlatmak değil; kişilerin daha eleştirel bir bakış açısıyla gelecekteki farklı potansiyelleri kendileri nasıl tartabileceklerini ve bunun üzerine nasıl düşünebileceklerini öğretmek. Gelecekte “şu olacak” diye karşılarına çıkan biri olduğunda; “Niye böyle diyorlar, gerçekten böyle bir şey olabilir mi?” diye sorabilmelerini istiyorum. Kendilerine bir gelecek vadedildiğinde, bunun karşı taraf için ne gibi avantajlar, kendileri açısından ne gibi dezavantajlar yaratabileceğini sorgulamalarına yardımcı oluyorum. İşe biraz daha teorik ve eleştirel tarafı da dahil ettiğimden dolayı böyle ayırıcı, yeni bir unvan kullanmayı tercih ettim.</p>
<p><strong>A.Ş: Tuhaf Stüdyo da bunun özelinde bir çalışma alanı değil mi?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Hem medyada hem de farklı sektörlerde insanlar gelecek üzerine plan yapmak istediklerinde ya da daha uzun vadeli bir şeyler üretmek, bunun üzerine kafa yormak istediklerinde bir nevi yol göstericilik ya da bir asistanlık yapıyorum diyebilirim. Ben hazır paket sunmak yerine, onlarla birlikte gelecek üzerine kafa yoruyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Muhtemelen orada geleceğe dair bir analiz yapıyorsunuz. Analizler nasıl çıkıyor ya da o geleceği yorumlama kısmı nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Aslında her şey bugünü iyi incelemekle ortaya çıkıyor. Çok fazla medya tüketen bir insanım, işim de bunu gerektiriyor. Şu anda ne olup bittiği, kimlerin ne anlattığı, neler yapmaya çalıştığı aslında geleceğe dair sinyaller veriyor.</p>
<p>Ancak oturup internete veya herhangi bir medya aracına baktığınızda birçok farklı içerik ve haber karşınıza çıkıyor. Benim yaptığım şey, buradaki gürültünün içerisinden anlamı olabilecek, geleceğe dair işaret veren, günümüzde yaşanan birtakım değişimleri anlatan sinyalleri toplamak. Bundan sonrası da farklı metodolojilerle ve bilgi birikimiyle harmanlayarak, karşımıza çıkabilecek gelecek senaryolarını üretmek oluyor. Bu sinyalleri topladığımda da asla tek bir senaryo üretmiyorum. Bunun yerine üç veya dört tane halihazırda var olan durumdan ve geleceğe dair alakalı alanlardan oluşan farklı hikayeleri alıyorum. Buradaki amaç, farklı ihtimallerin oluşabileceğini ve o senaryolarda büyük dönüşümler yaşayabileceğimizi göstererek potansiyelleri açığa çıkarmak.</p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey, Türkiye’de bağımsız ve sürdürülebilir gazetecilik adına alanında önemli bir boşluğu dolduruyor. Bize kuruluş hikayesinden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> NewsLab Turkey’nin kuruluşu, Sarphan Uzunoğlu’yla birlikte aşama aşama yaptığımız işlerin bir sonucu gibiydi. 2010’ların başında gazetecilere yönelik eğitimler, atölyeler yapıyorduk. Sarphan, programların tasarımını yaparken ben de teknoloji eğitmenliği yapıyordum. Birçok farklı kurum gazetecilik veya medya üzerine eğitimler verse de bazı eksikler olduğunu görmeye başladık. Bunun üzerine gazetecileri, medya sektörünü daha farklı formatta ve özellikle bağımsız medyayı holistik bir şekilde desteklemek adına NewslabTurkey’i hayata geçirdik. En başta verdiğimiz kuluçka programı ve eğitimler vardı. Burada yaptığımız en temel farklılık, kuluçka programına kabul edilen ve ürün çıkarabilen herkese maddi destek sunabilmeyi öncelik olarak belirledik.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü insanlara sadece bilgiyi verip sonrasında hiçbir şey üretememeleri en büyük sıkıntılardan biriydi. Medya sektörünün ekonomik darlığını da düşününce, insanların bir şeylere başlamasına destek olabilmemiz iyi olur düşüncesiyle yola çıkmıştık. Bunun yanı sıra web sitemiz üzerinden, sektördeki insanların kendilerini geliştirebilecekleri, eğitebilecekleri içerikler üretmeye odaklandık. Zaman içerisinde yazılı içeriklerin yanı sıra söyleşilerle, farklı formatlarla da bu alanlar genişledi. YouTube’da video içerikler ürettik, birkaç farklı şekilde podcast serileri yaptık. Örneğin bunlardan bir tanesinde on bölümlük bir mini seri yapmıştım.</p>
<p>Bir tecrübe aktarımı sağlamak adına Türkiye’de ana akım olarak görülmeyen ama bir şekilde kendini sürdürülebilir kılmış medya girişimcileriyle söyleşiler gerçekleştirmiştim. Diğer yandan haftalık e-posta bültenleri yapıyoruz. Dünyada, medya sektöründe, internette olan bitenin genellikle İngilizce veya farklı dillerde olması sebebiyle Türkiye bu gelişmeleri takip edemiyordu ya da yeni gelişmeleri çok geç öğreniyordu. 2018’de niyetim bu açığı kapatmaktı. O sırada e-bülten formatı yurtdışında popülerdi ancak Türkiye’de yoktu. İnsanlara farklı bir şey gösterelim dedik ve bu sebeple 2018 Ekim’de e-bülten olarak düzenli bir yayın yapmaya başladık. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı. Bizimle hemen hemen aynı zamanlarda Aposto da yayına başladı ve bir anda Türkiye’de herkes e-bülten yayıncılığı yapılabilir gibi bir aydınlanma yaşandı.</p>
<p>Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, NewsLab Turkey’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini Bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum, <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab Turkey</a>’de güzel bir şeyin başlangıcını yapabildik. Yıllar içerisinde elimizdeki kaynaklara göre bu ürettiğimiz şeylerin boyutları değişti. Ama hala aynı amaçla, aynı yaklaşımla bağımsız medya ekosistemini desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz. desteklemek için yeni şeyler yapmaya devam ediyoruz.</p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft wp-image-4298" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/o_1-scaled-e1778493911738-650x1024.png" alt="" width="232" height="366" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sedat Erol:</strong> <strong>E-bülten haberciliği dünyada büyük rağbet görmüştü. Substack ile birlikte bu ekonomi çok büyüdü ve tekrar düşüşe geçti. Sanırım medya ekosisteminde bazen yeni işlere bir anda bir yığılma oluyor. Sürdürülebilirliği de zor olduğundan geriye yine aynı kişiler kalıyor.</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Tabii o dalgalanmalar hep oluyor. Son dalgalanmanın sebebi pandemiyle gelen podcast büyümesiydi. Bir anda hem ekonomik olarak hem de bilinirlik olarak podcast çok daha cazip geldi. Bir de pandemi döneminde yüz yüze etkinlikler yapılamıyordu. Sosyal izolasyon sürecinde insan sesi duymanın, birilerinin sohbetini dinlemenin cazibesi arttı ve podcastin hem ekonomik hem de üretim anlamında büyüdüğünü gördük. Bülten yapanların bir kısmı da ister istemez oraya geçti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E:</strong> <strong>E-bülten haberciliği benim tüketim formatıma çok uygun. İstediğimde geri dönüp bakabiliyorum ve bu bana çok faydalı geliyor. Ancak bu formatta okur ve tüketici kitlesinin kısıtlı olduğu söyleniyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Orada birçok farklı mesele var ve konu dönüp dolaşıp şuraya geliyor: Kendi hitap etmek istediğin kitleyi bulmak ve ona göre üretmek. Herkesin herkese hitap etmesi gibi bir zorunluluk yok. Eğer ben yalnızca yazı okumayı sevenlere, benim gibi her şeyin en derinine dalmayı sevenlere yönelik üretmek istiyorsam, bunu kabul etmem gerekiyor. Burada özellikle medya tarafındaki üreticilerin şunu kabullenmesi önemli; niyetim buysa, kitlem buysa, maksimum sınırım da belli. Buradan elde edebileceğim gelir belli, okur kitlesi belli. Kendimi bir Instagram fenomeniyle ya da YouTube’daki bir kanalla rakam ya da gelir üzerinden kıyaslayamam.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">&#8220;O sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım&#8221; yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</span></p></blockquote>
<p>Bizdeki temel sorunlardan biri de bundan kaynaklanıyor. İnsanlar internetteki her şeyi, her tür medyayı birbirine denkmiş gibi kıyaslama hatasına düşüyor. Bir YouTuber hızla yüz binlerce aboneye ulaşırken bir e-bültenin 3–4 bin abone seviyesinde kalmasına bir sorun gibi bakılıyor. Oysa ürettiğin format ve hitap ettiğin kitle gereği zaten bir tavan sınırın var. Bu kıyaslamayı yaparak neden kendi kendine işkence ediyorsun? Bu konuda çok uyardığım insan oldu, ara ara kendime de bu uyarıyı yapıyorum hâlâ. Çünkü ister istemez insan bazen şunu düşünüyor: Farklı bir şeyler mi denesem, daha fazla insana ulaşmaya mı yönelsem? Ama diğer yandan şunu da bilmem lazım: Ürettiğim şey herkes için değil.</p>
<p>Mesela <a href="https://www.newslabturkey.org/">NewsLab</a> için hazırladığım bülteni düşünelim. Onun hitap ettiği kitle çok net. Ulaşmak istediğim kitle belli, oraya koymak istediğim şeyler belli. Bunu bir YouTube videosu hâline getirebilir miyim? Denesem bir şekilde yaparım ama içeriğin derinliğini kaybederim. Görünür kalabilmek için başka unsurlar eklemek zorunda kalırım. Bu noktada YouTube’un algoritmasını da mutlu etmem gerekir ve sonuçta yapmak istediğim şey bambaşka bir şeye dönüşür. Bu yüzden “o sırada popüler olan ya da en çok tercih edilen format neyse orada da bir şey yapmalıyım” yaklaşımını çok hatalı bir strateji olarak görüyorum. Çünkü ne kazanıp ne kaybedeceğini unutuyorsun. Bunu hesaplayamıyorsun ve çoğu zaman kontrol de sende olmuyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Kuluçka programından bahsettik. Biraz daha detaylandırabilir miyiz? Nedir Kuluçka programı? Nasıl bir içeriği var? Nasıl bir eğitim alıyorlar orada? </strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Yıllar içerisinde bu format değişti ama en temelde önce bir başvuru süreci var. Genellikle her yıl üç haneli sayılara ulaşan başvuru dosyası geçiyor elimize. En baştan itibaren başvuracak kişilerden bir projeyle, bir fi kirle gelmelerini istiyoruz. Sadece “eğitim almak istiyorum” diyerek gelmelerini değil; hayata geçirmek istedikleri bir projeyi, başlatmak istedikleri bir fi kri ya da mevcut projelerini nasıl geliştirmek istediklerini de anlatmalarını bekliyoruz. Ne yaptıklarını, ne yapmak istediklerini ve bunu nasıl yapacaklarına dair bir planları olup olmadığını görmek istiyoruz. Ardından bir jüri süreci oluyor. O yılki bütçemiz ve programın kapsamı ne kadarsa buna göre bir seçim yapıyoruz. Seçimden sonra eğitim süreci başlıyor. Son dönemlerde bu süreci yarı zorunlu, yarı seçmeli bir formatta yürütüyoruz. Bazı eğitimler, medya profesyonellerinin ya da medya girişimcilerinin her durumda ihtiyaç duyacağı temel başlıkları kapsıyor. Bunlar bütçe tasarımı, planlama ya da editöryel konulardaki temel bilgiler gibi alanlar. Bu eğitimleri zorunlu tutuyoruz ve programa kabul edilen herkes bu eğitimleri alıyor.</p>
<p>İkinci grupta ise katılımcıların uzmanlık alanlarına ya da üretecekleri formata göre şekillenen eğitimler yer alıyor. Bunlar iklim gazeteciliği, çocuk odaklı içerikler, teknoloji gazeteciliği gibi konu bazlı alanlar olabiliyor. Aynı zamanda podcast, video ya da editörlük gibi formatlara yönelik, daha teknik bilgi içeren eğitimler de bu aşamada veriliyor. Eğitim sürecinin ardından mentörlük ve üretim aşaması başlıyor. Eğitimler tamamlandıktan sonra, projenin imkânları elveriyorsa katılımcılar için bir üretim takvimi belirliyoruz. Örneğin, bir katılımcı 12 bölümlük bir podcast serisi yapmak istiyorsa, ilk 3 ay içinde en az 3 ya da 4 bölüm üretmesini bekliyoruz. Bu süreçte hem üretimi takip ediyoruz hem de imkânlar dahilindeyse katılımcıların eğitmenlerimizden birebir mentörlük desteği almasını sağlıyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4315 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg" alt="" width="427" height="570" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/newslab-context-68.jpeg 1160w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></p>
<p>Maddi desteği ise genellikle üretim başlamadan önce veriyoruz. Çünkü bu destekler çoğunlukla üretime yönelik teknoloji alımı ya da diğer ihtiyaçların karşılanması için kullanılıyor. Destek sağlandıktan sonra üretim süreci başlıyor. En sonunda, projeler tamamlandığında ve teslim tarihine gelindiğinde, mümkünse bir kapanış etkinliğiyle ortaya çıkan projeleri duyuruyoruz. Bunu genellikle web sitemiz üzerinden ya da sosyal medya hesaplarımızdan yayarak mezunlarımızın görünürlüğünü arttırmaya çalışıyoruz.</p>
<p><strong>A.Ş: Peki NewsLab Turkey’nin gelir modeli nedir?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Gelir modelimiz ağırlıklı olarak fonlar ve genellikle uluslararası kurumlardan aldığımız proje bazlı destekler üzerinden ilerliyor. Bunun dışında maalesef başka bir gelir kaynağımız yok. Bir sivil toplum kuruluşu olduğumuz için düzenli bir gelir modeli oluşturmak zaten çok mümkün olmuyor. Bu nedenle şu anda modelimizi, büyük kurumlarla birlikte yürüttüğümüz projeler üzerinden sürdürüyoruz.</p>
<h2></h2>
<h2></h2>
<h2>Yerelden Dijitale Medya Eğitiminde Yeni Bir Yaklaşım</h2>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de eğitim verdiğiniz birçok program var. Bu eğitimlerin Türkiye medya ekosisteminde neden önemli olduğunu düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Bu soruyu daha net cevaplayabilmek için özel programlarımızdan üçünü özellikle seçerek anlatmak isterim. Bunlardan ilki, en başından bu yana yürüttüğümüz podcast programlarıydı. O dönemde podcast yayılmaya başlıyordu ve gazetecilerle haber üretmek isteyenler bu alana oldukça ilgiliydi. Ancak işin teknik tarafını öğrenmek zor geliyordu; nasıl yapacaklarını, nereden başlayacaklarını bilmiyorlardı. Bu nedenle, bu alanda onları destekleyebilmek için özel bir podcast programı başlattık. İkinci programımız yerel gazetecilik programıydı. Bunu birkaç yıl boyunca yürüttük ve aslında devam ettirmeyi çok isterdik ancak maalesef elimizdeki imkânlar buna yetmedi. Bu programda Türkiye’nin farklı bölgelerinde yerel habercilik yapan kişileri bir araya getirdik ve onlara hem eğitim hem de maddi destek sağlamaya çalıştık. Amacımız, bana kalırsa gazetecilik sektörünün en ciddi sorunlarından biri olan yerel haberciliği destekleyebilmekti. Bu program kapsamında desteklediğimiz kurumlar arasında hala yoluna devam eden, çok başarılı işler yapanlar var. Keşke bu programı daha uzun süre sürdürebilseydik.</p>
<p>Çünkü gelen herkes çok mutlu oluyordu ve eğitimden çok faydalandıklarını söylüyorlardı. Diğer yandan, gazeteciliği ve medyayı desteklemeye yönelik pek çok eğitim ve program genellikle İstanbul, Ankara, İzmir üçgeninde, hatta çoğunlukla yalnızca İstanbul ve Ankara’da sınırlı kalıyor. Bu da yerelde çalışan gazetecilerin bu tür kaynaklara erişimini zorlaştırıyor. Bu nedenle, bu tarz programların yeniden başlatılabilmesi ya da başka yapılar tarafından hayata geçirilebilmesi beni çok mutlu eder. Sonuncusu da, geçtiğimiz dönemde ürünlerini paylaşmaya başladığımız çözüm gazeteciliği programımızdı. Bu program, bana kalırsa gazeteciliğin farklı ve daha faydalı bir şekilde yapılabileceğini göstermek açısından çok değerli.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor.”</span></p></blockquote>
<p>Çünkü günümüzde haber ve habercilikte çoğu zaman yalnızca olan biteni aktarmaya ya da en sansasyonel, en negatif ve en korkutucu şeyi haber olarak görmeye odaklanan bir yaklaşım mevcut. Bu yüzden de biz çözüm gazeteciliğini, bir sorunu anlatırken bunun nasıl çözülebildiğini ya da sadece sorunlara odaklanmayıp bunun çözümlerine ya da daha iyiye dair neler yapıldığını gösterebilecek bir gazetecilik yaklaşımını da desteklemek istedik. Program katılımcılarımız ve mezunlarımız çok güzel işler üretmeye başladı. Bu içerikleri sosyal medya üzerinden paylaşıyoruz, merak edenler hesaplarımıza bakarak görebilir. Umarım bu tür bir gazetecilik anlayışının daha fazla bilinmesine ve ülkemizde yaygınlaşmasına az da olsa katkı sunabiliriz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4328 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-200x112.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-300x169.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-400x225.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-600x337.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-768x432.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-800x450.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1024x576.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1200x675.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/7-Soru-7-Cevap-context-1536x864.png 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4327 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/surdurulebilir-gazetecilik-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><img decoding="async" class="alignnone wp-image-4329 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/dr-sarphan-uzunoglu-context.jpg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.E: Yerel gazetecilik meselesi kritik bir noktada duruyor. Yerelde çok güçlü bir hikâye potansiyeli olmasına rağmen bu alanın yeterince işlenememesi, merkezde de bir tür kısır döngü yaratıyor gibi görünüyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yine gelir modeli sıkıntısından mı kaynaklanıyor sizce?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Biz zaten Türkiye’de gazetecileri sektör olarak yeterince koruyamıyoruz, bu başlı başına ayrı bir dert. Ama yerelde bu durum gerçekten çok daha ağır. Yerel gazetecilik uzun yıllardır kendi haline bırakıldığı için, ulusal düzeydeki baskı ve ekonomik sıkıntılar yerelde on katı, yirmi katı daha ağır yaşanıyor. Çünkü çok net bir gerçek var: Eğer belediyeyle aranı iyi tutmazsan, bir anda şehrin yarısı sana reklam vermeyi kesebiliyor. Belediye kurumları aboneliklerini bırakabiliyor. Üstüne bir de kaynak sıkıntısı eklenince, “Az buçuk bir gelirimiz var, onu da kaybetmeyelim” endişesiyle hareket etmek zorunda kalıyorlar. Sonuçta haber yapabilecekleri bir alan kalmamış vaziyette. Çünkü o alan olmadığı sürece para verilse bile bir şey değişmez. En başta insanlara rahatça yazabilecekleri alan yaratmak gerekiyor. Yani bence en temelde zaten mevzu bu alanı açmaya yönelik bir çaba vermek, bir şey geliştirilecekse, belki bir program üretilecekse böyle bir şey üretmek olabilir. Çünkü o alan olmadığı sürece hani oraya ne kadar kaynak da bulunsa, para da verilse çok bir şey değişmez. Yani öncelikle insanların haber yapabilecekleri, rahatça yazabilecekleri bir alan yaratmamız gerekiyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Basın ilan kurumu hakkında ne düşünüyorsunuz? Türkiye’deki konumu sizce nasıl?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kendi düşündüğümden önce birçok gazeteciden duyduğum şeyi söyleyeyim: Basın İlan Kurumu gazetecilerden ve haber kurumlarından imkânsızı istiyor. Özellikle yeni gelen düzenlemelerle, ilan alabilmek ya da buradan bir gelir elde edebilmek için çalışan sayısından günlük girilecek haber sayısına, hatta tıklanma sayılarına kadar son derece abartılı talepleri var. Bu talepler öyle bir noktaya gelmiş durumda ki işte örneğin; bir yerel haber sitesi buradan bir şekilde hani yerele yönelik Basın İlan Kurumu’ndan kendi şehriyle alakalı bir şey almak istiyor diyelim. Yanlış hatırlamıyorsam günde 100 ila 120 tane haber girmelerini bekliyorlar bir yerel haber sitesinden. Yani herhangi bir şehirde günde 120 tane haber değeri taşıyan olay olmasına imkân yok. Ama bu şartı sağlamazsanız Basın İlan Kurumu size ilan vermeyi ve buradan gelir elde etmeyi imkânsız hale getiriyor. Durum böyle olunca ne oluyor? Google aramalarında mutlaka karşınıza çıkmıştır, haber sitelerinin ana sayfalarında asla görmediğimiz ama arama sonuçlarında çıkan market indirim katalogları, rüya tabirleri, burç yorumları, yapay zekâyla üretilmiş ünlü biyografileri gibi içerikler vardır.</p>
<p>Bunların sebebi tam olarak bu. Çünkü Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor. Bunun yanında kategori talepleri de var. Örneğin ulusal bir medya sitesiyseniz belli sayıda çalışanınızın olması, şu kadar kategoride editörün olması lazım gibi şartları var. Ancak karşılığında Basın İlan Kurumu’ndan gelecek ilan geliri, bu çalışanların maaşlarının belki ancak beşte birini karşılayabilecek seviyede kalıyor. Dijitale ayak uydurmak amacıyla, Google’dan bile çok daha ekstrem talepleri var. Diğer yandan Türkiye’de dijital medyanın hala reklam ve tıklanma gelirinden başka bir modeli olmadığı için, birçok haber sitesi ve medya kurumu kendisini bu sisteme muhtaç hissediyor ve buna uymak zorundaymış gibi davranıyor.</p>
<p>Bunun sonucunda örneğin bir yerel haber sitesi muhabirini sahaya gönderip haber takip edebilecekken, onu masa başına oturtup 20 tane daha kopya haber gir, Basın İlan Kurumu’nun sınırına yetişelim demek zorunda kalıyor. Yani gazetecilik yapmak yerine, sitenin o limitlerini doldurmaya zaman harcıyorsun. Bugün gelinen noktada Basın İlan Kurumu’nun getirdiği sınırlamalar, haber sitelerini olabildiğince bomboş içeriklerle doldurmaya zorlayan bir yapıya dönüşmüş durumda. Çünkü ancak bu şekilde ilan alabiliyorsunuz. Üstelik Google bile artık bu kadar acımasız değil. Onlar algoritmalarını daha kaliteli içeriğe doğru kaydırmışken, Basın İlan Kurumu hala 2010’ların başındaki Google gibi hareket ediyor ve Türkiye’deki haber kurumlarından, haber sitelerinden bunu talep ediyor. Bunu sağlamazsan ilan vermeyeceğim diyor ve sen otomatik olarak sistemden düşüyorsun.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Basın İlan Kurumu’nun gazetecilikle, habercilikle bağdaşmayan talepleri var. Günlük tıklanma sayısı istiyor, günlük girilecek haber sayısı istiyor ama gerçekten yaptığın haber mi değil mi bakmıyor.”</span></p></blockquote>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4342 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-768x513.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-800x534.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1200x801.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/gazete-70-context-1536x1025.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: NewsLab Turkey’de sıkça karşılaştığımız kavramlardan biri sürdürülebilir gazetecilik. Nedir bu sürdürülebilir gazetecilik biraz bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Sürdürülebilirlik, son dönemde iklim krizi ve çevre meseleleriyle birlikte hayatımıza çok farklı bağlamlarda girdi. Orada daha çok doğanın ve gezegenin ayakta kalabilmesi konuşuluyor ama medya için de mantık aynı aslında. Kendi kaynaklarını üretebilen, olabildiğince dışa bağımlı olmayan ve bağımsız bir şekilde hayatta kalabilen bir kurum yaratabilmek. Yerel gazeteler üzerinden düşünürsek, gelirin tamamen belediyeyle olan ilişkine bağlıysa, senin neyi haber yapıp neyi yapamayacağın belirleniyor. Bu durumda kendi başınıza ne kadar ayakta kalabilirseniz, bağımsız hareket edebilme imkânınız da o kadar artıyor. Aynı zamanda sürdürülebilir olmak adına asla tek bir kaynağa bağlı olmamak gerektiğini bize gösteriyor. Çünkü gelir kaynaklarını çeşitlendirmiş, tek bir kaynak yerine birkaç farklı yerden gelir elde ediyorsan, bunlardan birini kaybetmek senin için o kadar büyük bir sorun yaratmayacaktır. Ama kendini tek bir tarafa yasladığında ya da üretim açısından tek bir formatla kendini kısıtlamışsan bir noktada tıkanma yaşanacaktır. Sürdürülebilir olabilmek için gelişmeye, evrilmeye ve çeşitlenmeye açık olman gerekiyor. Çünkü medya sektörü, belki de modayı saymazsak, en hızlı gelişen ve değişen sektörlerin başında geliyor. Durum böyle olunca yeniliğe adapte olabilmek ve kendini geliştirebilmek, sürdürülebilirlik için olmazsa olmaz haline geliyor. Aksi takdirde, bugün hala eski usul gazetecilikten gelen bazı insanların gazetecilikteki en temel dönüşümlere bile adapte olmakta zorlandığını ya da bununla bir kavga içine girdiğini ve bu yüzden geride kaldığını görüyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4338 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/kamera-70-context-1536x1024.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Değişim ve dönüşümden söz ettik. Özellikle yapay zekâ teknolojilerinin hızla geliştiği bir dönemden geçiyoruz. Sizce yapay zekâ, medyada yaşanan bu değişim ve dönüşüme nasıl bir katkı sağlayacak?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben yapay zekânın yaratacağı değişimlerin daha çok olumlu olacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar genellikle yeni, farklı ya da yabancı bir şeyle karşılaştıkları zaman tepkileri duygusal oluyor. O duygusal tepkiden çıkıp da daha sakin bir şekilde bakmak çok zor. “Eski olanı kaybedeceğiz, gazetecilik bitecek, sanat elden gidecek, her şeyimizi elimizden alacak” gibi söylemler bu duygusal tepkilerin sonucu.</p>
<p>Burada yapılan en büyük hatalardan bir tanesi, sektörün Sam Altman gibi isimlerin bu duygusallığa oynadığını fark etmemesi. “Yapay zekâ şöyle olacak, AGI beş yıla geliyor, üç yıla şöyle olacak” tarzında söylemler aslında tamamen bir pazarlama taktiği. Evet, teknoloji çok hızlı gelişiyor, buna itirazım yok. Ama bu söylemlerle bilinçli olarak duygusal bir tepki yaratılıyor ve bu tepkinin yarattığı hype üzerinden ilerlemek isteniyor. Gazetecilik sektörü için de, sanatçılar için de bu geçerli. Bunun sonucunda birçok insan aynı duygusallıkla ama bu sefer negatif taraftan tepki veriyor. “Yapay zekâyı asla istemiyoruz, işimizi elimizden alacak, internette doğru bilgi kalmayacak, interneti öldürecek” gibi tamamen bir korku senaryosu, distopya senaryosu yazılıyor. Dönüp baktığımızda, evet, çok büyük bir değişim olacak ama bu değişim bir sabah kalktığımızda her şeyin altüst olması şeklinde gerçekleşmeyecek. Belki fark etmeden attığımız o küçük küçük adımların ardından, beş yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, aslında bambaşka bir yere geldiğimizi göreceğiz. Tam da bu yüzden duygusal tepkiler vermek yerine, sakin bir şekilde oturup “Bununla ne yapılabilir, nelere dikkat etmek gerekir?” diye kafa yormak gerekiyor. Çoğu insan bunu yapmıyor. Bu tepkilerin büyük kısmını neden ciddiye almadığımın en güzel örneklerinden birini bana <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> verdi. Yılın başlarında Disney ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla “Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak” gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı. Şu anda Sora üzerinden, biz Türkiye’de henüz erişemiyor olsak da, Disney karakterleriyle video üretmek serbest artık. Burada yapılan temel hata şu: Büyük şirketlerin sanatçıları, üreticileri ya da bireyleri düşüneceği sanılıyor. Oysa tarihte bunun hiçbir zaman böyle olmadığını gördük. Bu durumun aynısını 2000’lerin başında müzik sektöründe yaşadık. Napster ve korsan MP3’ler konusunda müzisyenler müzik şirketlerine güvenmişti. “Bizi kurtaracaklar yoksa korsan yüzünden aç kalacağız” diyorlardı. Sonuçta ne oldu? Napster bitti. Bunun yerine Spotify gibi platformlara geçildi. Bugün bir sanatçının Spotify’da bir dolar kazanabilmesi için şarkısının en az 5–10 bin kez dinlenmesi gerekiyor. Düşününce, korsan dönem belki de daha iyiydi, en azından bir beklenti yoktu. Burada gerçekten bakış açımızı değiştirmemiz gerekiyor. Bana kalırsa yapay zekânın yaratacağı en büyük şoklardan biri ürettiğimiz şeye dair sahiplik ve bunun ekonomisiyle ilgili bildiğimiz pek çok kavramdan vazgeçmek zorunda kalmamız. Çünkü klasik telif hakkı yaklaşımıyla yapay zekâya baktığımızda, ortada bu sisteme hiç uymayan bir yapı var.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-4344 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png" alt="" width="358" height="537" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/disney-71-context.png 1024w" sizes="(max-width: 358px) 100vw, 358px" /></p>
<p>Çoğu insan bu sistemlerin nasıl çalıştığını hala bilmiyor. Örneğin, “Van Gogh tarzında bir görsel üret” dediğinizde ya da “Bu bilgileri New York Times dilinde haberleştir” dediğinizde, sanki yapay zekânın arkasında Van Gogh’un tablolarını ya da New York Times arşivini açıp okuyan bir kütüphane varmış gibi düşünülüyor. Oysa böyle bir şey yok. Ortada aşırı derecede kompleks biçimde eğitilmiş bir sistem var ve bu sistemin içine girip tek tek hangi veriye eriştiğini görmemiz mümkün değil. Korsan ürün üzerinden gidelim: Korsan müzikte ya da filmde, içeriğin birebir kopyasını indirip bilgisayarımıza koyuyorduk. Yapay zekâda böyle bir şey söz konusu değil. Eğer bunu telif ihlali sayarsak, örneğin ben gitar çalmayı öğrenirken Metallica parçalarını çalıştığımda, onlardan nota öğrendiğimde ya da onlardan esinlenerek benzer bir şey ürettiğimde bu da telif ihlali sayılmalı. Çünkü yasalar gözünde o yapay zekâ modelini eğitmek için bir materyal kullanmakla benim kendimi eğitmek için bir kitap okumam, bir resmi incelemem aynı şey haline gelecek. Burada da karşımıza iki senaryo çıkıyor: Ya telif hakkı kavramını bu şekilde genişleteceğiz ve kendimizi çok daha kısıtlayıcı bir ortamda bulacağız.</p>
<p>Zamanla bildiğimiz telif tanımından vazgeçip tamamen yeni bir konsept üretmemiz gerekecek. Ben kişisel olarak ilkini kesinlikle istemem. Ama telif haklarının tarih boyunca daha çok büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve hep bu doğrultuda güncellendiğini de düşündüğümden, telifin yerine yeni bir şey üretmenin artık bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim. Eğer böyle bir dönüşüm yaşanırsa ve kimse buna hazırlıklı olmazsa, kendimizi oldukça kaotik bir ortamın içinde bulmamız da çok olası. Yani ilkini kesinlikle istemem ben kişisel görüşümü söyleyecek olursam. Diğer yandan, telif haklarının şu ana kadar tarih boyunca sadece büyük şirketleri korumak için kullanıldığını ve sürekli o şekilde güncellendiğini de düşündüğümden dolayı, tamamen telifin yerini alacak yeni bir şey üretmenin artık hani yapay zekâyla birlikte bir zorunluluk haline geleceğini düşünenlerdenim ben. Eğer öyle bir şey olursa hiç kimse buna hazırlıklı olmayacağından dolayı kendimizi çok kaotik bir ortamda bulacağız gibi geliyor bana.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Yılın başlarında <a href="https://contextdergi.com/studyodan-medya-imparatorluguna-disney/">Disney</a> ve Universal Studios, Midjourney’e ve OpenAI’a karakterlerini kullanıyorlar diye telif davası açmıştı. O dönem sanatçılar ve medya sektörü büyük bir heyecanla ‘Disney dava açtı, avukatları bunları bitirir, AI balonu patlayacak’ gibi tepkiler vermişti. Yanlış hatırlamıyorsam iki hafta kadar önce Disney, OpenAI ile 3 milyar dolarlık bir içerik anlaşması yaptı.”</span></p></blockquote>
<p><strong>Umut Yiğit: Peki, telifin yerini alabileceğini söylediğiniz bu yeni konsept somut olarak neye benziyor? Aklınızda veya dünyada tartışılan alternatif bir model var mı?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Birçok şey mümkün ama diğer yandan şöyle bir durum da var: İnsanlığın üretim ve yaratıcılık tarihini düşündüğümüzde telif aslında çok yeni bir kavram. Yani ona bu kadar sıkı sıkıya bağlı olmamız da gerek yok. Elbette bir karşılık meselesi var ama yaratıcı bir üretimi alıp kullanmanın karşılığını mutlaka telif üzerinden düşünmek zorunda da değiliz. Bunun için farklı mekanizmalar, farklı modeller üretilebilir. Mesela yakın zamanda çok ilginç, deneysel bir projeye denk gelmiştim. Bir yazar dijital olarak bir kitap yayımlamış ve kitabı satın aldığınızda, kaynakçada adı geçen herkese ödediğiniz ücretin yüzde 30’unu paylaştıran bir sistem kurmuş. Yani alıntı yaptığı, referans verdiği isimlere telif ödemek yerine, onları doğrudan satın alma mekanizmasının içine dahil etmiş. Burada mesele sadece telif değil. Durum yaratıcı sektörlerin ve gazeteciliğin tüm ekonomik modelini sil baştan kurgulamayı gerektiren bir noktaya da evrilebilir. Günümüz koşullarında bu alanın ne kadar sıkıntılı olduğunu düşündüğümüzde, zaten bu bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. Çünkü kendi üretiminizle, yaratıcılığınızla hayatınızı sürdürebilmek gerçekten hiç kolay değil. Bugün bunu yapabilmek için ya çok büyük bir isim olmanız ya da çok büyük bir şirketin parçası olmanız gerekiyor. Bu yüzden telif tartışmasının da ötesinde alternatif ekonomik yapıları düşünmek ve denemek gibi bir ihtiyaç da söz konusu olacak. Yapay zekâ muhtemelen birçok farklı sebepten dolayı bu süreci hızlandıracak. Bundan bir iki sene önce yapay zekânın gazetecilikte yeni yeni tartışılmaya başlandığı bir dönemde katıldığım bir etkinlikte şunu söylemiştim: Dijital haberciliğin o klasik, tıklanma temelli ekonomik modelinin artık sonuna geldik. Bunun da iki temel sebebi var ve ikisi de yapay zekâ kaynaklı. Birincisi, eğer bu model üzerinden para kazanmak istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz. istiyorsanız, yapay zekâya otomatik olarak haber yazdırarak bir siteyi kolaylıkla doldurabilirsiniz.</p>
<p>Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana Google AdSense kodunu ekledikten sonra da sistem zaten sizin yerinize her şeyi yapacak. Bu da Google ve benzeri platformlar üzerinden gelen otomatik, programatik reklamların değerini iyice düşürecek. Bir noktadan sonra bunların değeri sıfıra yaklaşmaya başlayacaktır. İkincisi de şu: Şu anda tıklanma temelli ekonomiyi ayakta tutan şey, haber sitelerinin yaptığı şahane araştırmacı gazetecilik haberleri falan değil. O tıklamalar genellikle Google’da maç sonucu arayanlardan ya da çok basit bilgileri arayan insanların, arama sonuçlarında en üstte çıkana tıklamasıyla geliyor. İnsanlarda “bu haber sitesine gireyim, okuyayım” alışkanlığını yaratacak düzeyde bir üretim olmadığı için zaten böyle bir şey söz konusu değil. Üstelik insanlar artık bu tür soruları Google’a sormak yerine ChatGPT’ye, Gemini’ye falan soruyor.</p>
<p>Dolayısıyla tıklama ihtiyaçları da kalmıyor. Bunlar yaygınlaşmaya başladıkça tıklanma sayıları da zaten düşmeye başlayacak ve ekonomisini, gelir modelini tamamen buna dayandırmış kurumların ayakta kalma şansı da otomatik olarak bitmiş olacak. Geriye de bir şekilde özgün haber üretenler kalacak; gerçekten farklı bir ürün sunanlar. Yani sadece arama yaptığında market kataloğunu ilk sırada çıkaranlar değil; gerçekten haber verenler, yenilikçi ve farklı şeyler deneyenler. Bunu söylediğimde gazeteci camiasında pek çok kişinin hoşuna gitmiyor ama geriye sadece premium ürün üretenler kalacak. Yani artık salt var olmak yetmiyor, bir ekstranızın olması gerekiyor. Çünkü artık internette her şey fazlasıyla var ve bunların büyük bir kısmı oldukça kalitesiz.</p>
<p>İnsanların dikkatini çekebilmek ve akılda kalabilmek için ortaya net bir kalite farkı koymak gerekiyor. Mesela İngiltere’de dünyaya hitap eden, uluslararası yayın yapan onlarca farklı medya kuruluşu var ama dünyanın neresine giderseniz gidin herkesin bildiği Financial Times’tır, Guardian’dır. Amerika’da da aynı şekilde Washington Post ve New York Times bilinir. Dünya çapında olmanız gerekmiyor belki ama en azından ülkede ayırt edilebilecek bir iş yapmalısınız. Bu saatten sonra ancak bu sayede, internetin o bilgi seli içinde ayakta kalıp sürdürülebilir bir gelecek kurabilirsiniz.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4347 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png" alt="" width="491" height="327" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-400x267.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-600x400.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-768x512.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-800x533.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1024x683.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context-1200x800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/ads-gorsel-72-context.png 1536w" sizes="(max-width: 491px) 100vw, 491px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Peki, Türkiye’de geliştirilen Kumru AI hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi. Bizim kullandığımız ChatGPT, Gemini, Claude ya da açık kaynakların hepsi, ilk eğitimden sonra reinforcement learning dediğimiz ve farklı aşamalardan geçen modeller. Yani ilk ana eğitimden sonra ikincil, üçüncül eğitimlerden geçirilip bizim kullanımımıza sunuluyor. Kumru’da ise test etmemiz için açılan model sadece ana eğitimi tamamlanmış, o ikinci ve üçüncü aşamalardan henüz geçmemiş bir modeldi.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kumru’yla ilgili benim en büyük şikayetim şu: O versiyon hiçbir şekilde halka açık olmamalıydı. Çünkü açıklama kısmını çoğu insan okumadı. Yayına açılan hali sadece ilk trainingi, yani ilk eğitimi yapılmış bir modeldi.”</span></p></blockquote>
<p>Bunun kimseye açık olmaması gerekiyordu. En fazla belli sektörlerden ya da akademik alandan, test amaçlı sınırlı sayıda insana özel olarak açılıp, ardından bu reinforcement learning aşamalarına girmesi gerekiyordu. Bu hata yapıldığı için de doğal olarak internette büyük bir espri malzemesine dönüştü. Diğer yandan tamamen Türkçe kaynaklarla eğitilmiş bir model görmeyi gerçekten çok istiyorum. Çünkü bu modeller genellikle internetteki her şeyle eğitildikleri için çok daha genel bir bilgi perspektifi ne sahipler.</p>
<p>Tamamen Türkçe ile eğitilmiş bir modelin dil kullanımı çok daha farklı olabilir. Üreteceği sonuçlar, yaklaşımı da çok farklı olabilir. Modelin eğitildiği dile bağlı olarak karakterinin ve kapasitesinin nasıl değişeceğini görmek benim en çok merak ettiğim şeylerden biri. Dünyanın farklı yerlerinde, farklı ülkelerde bu tür denemeler yapılıyor ama hepsi hala çok erken aşamalarda. Keşke bu kadar aceleye getirilmeseydi de espri malzemesine dönüşmeseydi. Biraz daha beklenip o ikincil ve üçüncül aşamalardan geçmesi sağlansaydı.</p>
<p>Çünkü internet maalesef böyle konularda fi l hafızasına sahip. Daha gelişmiş bir versiyonu geldiğinde bile birçok insan sırf bu yüzden ciddiye almayabilir. Bu da onlar için ciddi bir sıkıntı olur. Bunu ChatGPT’de de gördük. Hata yapma oranı azaltılıp, insanlara yaklaşımına daha fazla moderasyon eklendiği zaman Reddit’te “ChatGPT artık çok soğuk konuşuyor, çok ciddi oldu, bu ne böyle” diye isyanlar çıktı. Hatta “arkadaşımı kaybettim” diye ağlayan postlar bile vardı. Biz insanlık olarak bir yandan kendimizi her şeyin yukarısındaymış zannediyoruz ama bizim gibi konuşan bir yazılımla karşılaştığımızda da aşırı derecede bağlanıyoruz. Kumru düzelip daha düzgün konuşmaya başladığında, “Niye böyle ciddi konuşuyor?” diye Ekşi Sözlük’te şikayetler görürüz. Bundan eminim.</p>
<p><strong>A.Ş:</strong> Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir söyleşiydi.</p>
<p><strong>A.A.S:</strong> Ben de çok teşekkür ederim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/">Bağımsız Medya Ekosistemini Desteklemek: NewsLab Turkey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bagimsiz-medya-ekosistemini-desteklemek-newslab-turkey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Chicago’dan Frankfurt’a  İletişim Bilimlerinin Tarihi</title>
		<link>https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Aug 2025 11:34:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanmanın Diyalektiği]]></category>
		<category><![CDATA[Chicago Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Habermas]]></category>
		<category><![CDATA[Horkheimer]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Kuramları]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kent Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Negatif Diyalektik]]></category>
		<category><![CDATA[Robert E. Park]]></category>
		<category><![CDATA[Theodor W. Adorno]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aslı Şen: Nurdoğan Hocam hoş geldiniz, iyi ki geldiniz. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz? Nurdoğan Rigel: Lisansım Marmara Üniversitesi, yüksek lisansı ve doktorayı İstanbul Üniversitesi’nde tamamladım. O dönemlerde birinci sınıfta staj yapılıyordu. Büyük bir coşku ile Türk Haberler Ajansı’nda staja başladım. Ajansa girdikten sonra gazeteciliği daha çok sevdim. Çünkü insan okulda verilenlerden daha fazla şey öğrendiğini  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/">Chicago’dan Frankfurt’a  İletişim Bilimlerinin Tarihi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3673" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel.jpg" alt="" width="2172" height="1079" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-200x99.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-300x149.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-400x199.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-600x298.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-768x382.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-800x397.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-1024x509.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-1200x596.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-1536x763.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel.jpg 2172w" sizes="(max-width: 2172px) 100vw, 2172px" /></p>
<p><b><i>Aslı Şen:</i></b> <b>Nurdoğan Hocam hoş geldiniz, iyi ki geldiniz. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?</b></p>
<p><b><i>Nurdoğan Rigel:</i></b> Lisansım Marmara Üniversitesi, yüksek lisansı ve doktorayı İstanbul Üniversitesi’nde tamamladım. O dönemlerde birinci sınıfta staj yapılıyordu. Büyük bir coşku ile Türk Haberler Ajansı’nda staja başladım. Ajansa girdikten sonra gazeteciliği daha çok sevdim. Çünkü insan okulda verilenlerden daha fazla şey öğrendiğini hissediyor. Bir de Türk Haberler Ajansı o dönem Anadolu Ajansı’ndan sonra gazeteciliği en iyi öğreten ajans olarak biliniyordu. Tabii mesleği acılarla öğreniyorsunuz . Sonuçta çalıştığını yerdeki müdürleri, şefleri bir çeşit eğitmen gibi göremezsiniz. Onlar da haberi zamanında yetiştirmeye uğraşıyorlar. Çok sistemli ve profesyoneller, siz ise öğrenmeye çalışan, onlardan yardım bekleyen bir konumda oluyorsunuz. İlk yazdığım haberler çöp kutusunu boyluyordu.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Şefimiz kırmızı kalemle beğenmediği yerlerin altını çizer ve atardı. Ben de onların yemeğe çıkmasını bekler, çöpe attığı haberlerimi çıkarırdım. Nelerin üstünü çizmiş, neler yazmış, incelerdim. Kendi kendime haber yazmayı öğrenmeye çalışırdım. Böylelikle haber nasıl toplanır, nasıl düşünülür, nasıl organize olunur bunların hepsini o deneyim adı verilen kan ve gözyaşı dökülen süreçte öğrendim. O dönem okulda ağırlıklı olarak; işletme, iktisat ve hukuk hocalarından ders alıyorduk. İletişim diye bir alan henüz yoktu. Gazetecilik dersleri için TRT’den ve Cumhuriyet Gazetesi’nden gelen bir veya iki öğretim görevlisi vardı. Onlar da çok sık derse gelemiyorlardı. Yani ciddi bir bilgi açlığı içinden çıkmıştık. Ve o boşluğu kendi çabalarımızla doldurmak zorundaydık. O dönem Türk Haberler Ajansı’na her hafta salı ve perşembe günleri yabancı dergiler gelirdi. Başta <i>Newsweek</i> ve <i>Time</i> olmak üzere o dergilerden çok şey öğrendim. Bu yabancı haber dergilerindeki başlıkları bile görseniz önemli bir bilgi birikimi oluşturuyorsunuz. Bunu yıllar sonra fark ediyorsunuz Bir de tüm bunların yanında haber üretim sisteminde hızlı düşünüp bir şeyleri çok hızlı okuyup, çok hızlı yazabilecek refleksi ediniyorsunuz. Refleks gelişiyor, o kas gelişiyor bir süre sonra. Bunları yaparken fark etmediğiniz ama yıllar sonra “bir şeyler nasıl olmuş” diye düşündüğünüzde ya da sizler sorduğunda farkına vardığımız bir durum. Öyle olunca da gazetecilikten kopamıyorsunuz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Mustafa Burak Avcı:</i></b> <b>Hocam peki akademide devam etmeye nasıl kadar verdiniz?</b></p>
<p><b><i>N.R:</i></b> Türk Haber Ajansı’nda çok şey öğreniyordum ama bu arada üniversiteden de bir türlü kopamıyordum. Bilgi açlığım devam ediyordu. O dönem İstabul Üniversitesi İktisat Fakültesinin önemli hocalarından Rahmetli Toktamış Ateş ajansa gelip giderdi. Ondan öğrendim, Sosyal Bilimler Enstitüsünün kurulduğunu. Ben de kaçırır mıyım, hemen başvurumu yaptım.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ondan sonra yüksek lisanstı, doktoraydı derken İstanbul Üniversitesi’ni daha çok sevdiğimi fark ettim. Belki de kallavi hukuk, siyaset bilimi ve işletme fakültesi hocalarının etkisi var bunda. O zamanlar İşletme fakültesinin Halkla İlişkiler alanına çok yakın olduğunu hissediyordunuz. Diğerlerinin akademik dili biraz zorluyordu. Hukukun dili malûm, siyaset bilimi biraz yakın ama yine de zorluyordu. Uluslararası ilişkiler, halâ büyük aşkımdır, sevgiyle gittiği için siyaset bilimi rahat okunuyordu ama hukuku bir türlü sevemiyordum. Yine de diline hâkim olmak gerekiyordu. İşletme ve Siyaset Bilim içlerinde en sevdiğim alanlar olmuştu. Bakın bahsettiğim dönemde halâ Türkiye’de iletişim diye bir alan yok. Ve ayrışma şöyle: Gazetecilik ve Halkla İlişkiler, Radyo Televizyon. Sinema da daha sonraları eklendi. Ben de yüksek lisansımı Halkla İlişkiler ve Gazetecilik’te yaptım. Yüksek lisans çalışmam “Kitle İletişim Araçlarının Seçimlere Etkisi” üzerineydi. Tezin çıkış hikâyesi de güzeldir; gazetecilikten gelen “cımbızlama” dediğimiz bir şey vardır. İçerikten çekip alırsın. Çünkü gazeteci başlık atmalıdır, başlık atacağı için metindeki önemli bir şeyi hemen çekip alır, başlık için kullanır. Bir gün Newsweek’te bir editör yazısında “Siyasal Reklam” diye kavram gördüm. “Tamam, buldum” dedim. Tezimi “Siyasal Reklam” üzerine yapacağım. Ama o dönem konu hakkında ulaşabileceğim hiçbir kaynak yoktu. “Nasıl olacak” diye düşünürken, muhabir olarak İstanbul’da bir 4-5 günlük bir kongreye gittim. Bir yığın hoca gelmiş; siyaset bilimci var, basın-yayından hocalar…<span class="Apple-converted-space">  </span>Biz haberini yapmak için oradayız hesapta ama benim aklımda tezim hakkında sorular sormak var. Oradaki en önemli isimlerden biri, insana sihirli dokunuş yapanlardan biri var, onlar ne yaptıklarını bilmez ama dokunur geçerler. Betül Mardin de onlardan biridir. Türkiye’de Halkla İlişkiler’in kurucusu Betül Mardin hoca da bahsettiğim kongredeydi. Çok sert görünümlü ama müthiş hanımefendi biriydi. Yanına gittim ve durumdan bahsettim. “Sen bana şu gün ofisime gel” dedi. “Ben sana <i>Time</i>’dan bir makale getireceğim, göreceksin siyasal reklamcılığın orada olduğunu” dedi.<br />
O kadar iş yoğunluğu olan ve kafası karışık olan birinin beni unutacağını düşünmüştüm. Ama hayır, hiçbir şekilde unutmamış ve o makaleyi bana getirmişti. İşin özü o makale oldu. Dünyada böyle bir kavram var ancak burada bulmak için çırpınmak zorunda kalıyorsunuz. Nitekim 1983 seçimlerinde reklamcılar<span class="Apple-converted-space">  </span>-başta Man Ajans olmak üzere- işin içine girmeye başladı. O dönem Eli Acıman ile röportaja gitmiştim “boşver çocuğum gazeteciliği falan, sen bizim ajansa gel” demişti. Büyük gazeteci olacağım ya, kabul etmedim. Reklamcılığın ne kadar yaratıcılık ve zekâ yüklü olduğunu, bana ne kadar katkı sağlayacağını fark etmemiştim. Pişmanlıklarımdan biridir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3651 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r.jpg" alt="" width="766" height="1000" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-200x261.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-230x300.jpg 230w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-400x522.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-600x783.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r.jpg 766w" sizes="(max-width: 766px) 100vw, 766px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şekilde tezi yazdım ve Türkiye’de alandaki ilk çalışma oldu. Ondan sonra kavramların peşine düşen bir insan haline geldiğimi fark ettim. Sonra doktoramı Radyo ve Televizyon alanında yaptım. Yüksek lisansı Gazetecilik ve Halkla İlişkilerde yapınca diğer tarafa geçeyim, bir de oradan bir şeyler öğreneyim dedim. Doktorada tezim, uydu ve kablolu yayın teknolojilerinin hukuku ortadan kaldıracağı ya da hukukla aynı hızda paralel biçimde gidemeyeceği için ciddi sıkıntılara yol açacağı üzerineydi. Case olarak da Körfez Savaşı’nı ele almıştım. Sonra bu tezi <i>Elektronik Rönesans</i> adında bir kitaba çevirdim. Akabinde <i>Medya Ninnileri</i>, <i>Rüya Körleşmesi</i>, <i>Haber, Çocuk ve Şiddet</i>, <i>İleti Tasarımında Haber</i> gibi yayımlanan kitaplarım oldu. Sonrasında üç Amerikan üniversitesi deneyimleme fırsatım oldu. Bilgi açlığımı besleme konusunda bu okullar da bana çok şey kattılar. Bu okullardan ilki Florida International University, FIU idi. Diğer üniversitelere göre minik bir kütüphanesi vardı. İlk defa kütüphanelerin saat beşte kapanmadığını, 24 saat çalıştığını gördüm. Ve kütüphanede uyuyasınız, oradan çıkmayasınız geliyor. Gece yarılarına kadar kütüphanede kaldığım için en yakın arkadaşım kampüs polisi olmuştu. FIU’da tezimle ilgili 360 tane kaynakça saydığım zaman oturup ağladığımı bilirim. Burada hiçbir şey bulamazken, küçük ölçekte bir üniversite kütüphanesinde tezinizle ilgili 360 tane kaynak tarayabiliyorsunuz. Olayın çoktan bitmiş gitmiş olduğunu anlıyorsunuz. Sonrasında Texas A&amp;M University’e gittim. “Dijital Hikâye Anlatımı” üzerine doktora derslerine girdiğimde iki hocanın aynı dersi anlatabildiğini gördüm. Bir hafta bilgisayar bilimleri hocası, diğer hafta da söylem bazında ben anlatıyordum. Bizde kolay bir şey değildir böyle ders işleyebilmek. Burada hocalar kavga eder. Ancak orada öyle bir durum yoktu. Onlardan da çok şey öğrendim. Sonrasında ise Brandeis University var. O da Boston’daydı, bana çok şey katan üniversitelerden biridir. Birkaç tezi de orada yürüttüm. Bu deneyimler herhâlde biraz Amerikan perspektifinden iletişim bilimlerine bakmama neden oldu. Tabii yıllar sonra insan kendisini konular bazında netleşirken görüyor. İnsanın kendisini fark etmesi yıllar alıyor. İşte o frankofon bakış açısından Amerikan bakış açısına geçirmeye uğraşmışım. Çünkü doğal olarak bilgiler, veriler oradan geliyor. Yani kasıtlı yaptığınız bir şey değil, verilerin oradan gelmesi nedeniyle bir Amerikan bakış açısı olduğunu görüyorsunuz. Bu süreçte ders içeriklerini de yoğun bir şekilde Amerikan iletişim bilimleri geleneğiyle bağlantılı biçimde aktardığımı fark ettim. Bu süre içinde 24 ayrı ders kurmuşum. Bu dersler içinde yapılamamasına en çok üzüldüğüm iki ders var. Birincisi Medya ve Diploması, ikincisi ise Mekân ve İletişim. Bunların içinden Mekân ve İletişim dersini kurarken ağırlıklı bir şekilde Chicago ekolünü anlattığını görürsünüz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3650 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r.jpg" alt="" width="1000" height="766" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-200x153.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-300x230.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-400x306.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-600x460.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-768x588.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-800x613.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r.jpg 1000w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>İletişim bilimleri nasıl ortaya çıktı, Chicago Okulu bu bağlamda neden önemli?</b></p>
<p><b><i>N.R: </i></b>İletişim bilimlerinin temeline, tarihçesine gittiğiniz zaman karşınıza Chicago Okulu çıkıyor. Sosyoloji üzerine çalışıyorlar ve iletişim bilimlerini başlattıklarının farkında bile değiller. Tüm bunların cevabı Robert Ezra Park ile geliyor. Robert E. Park’ın biyografisine baktığımız zaman ağır bir gazetecilik altyapısı olduğunu görüyoruz. Bir gazeteci sosyolojinin içerisine girdiği an, her şey değişiyor. Onu anlatan makalelerden birinde geçer: Ayrı ayrı konular verdiği doktora öğrencileri yoruldukları için oturup dinlenirken, Robert Park yanlarına gelip şöyle der: “Nasıl oturursunuz? Şehir orada hareket hâlindeyken siz nasıl oturabilirsiniz?” Aslında bu tepki bir gazeteci tepkisidir. Şehir muhabirleri oturtulmaz. Şimdiki gibi hiçbir zaman masanın başına geçip Google’a sor, ChatGPT’ye sor, orada ne oluyor gibi bir durum olamaz. Direkt olayların mekânı olan şehirde bulunmalısınız. Robert Park’ın da gazeteci refleksi buradan geliyor. Şehri bir laboratuvar gibi görüp aynı zamanda iletişimin bir denetim mekanizması olduğunu fark eden ilk kişi de Robert Park’tır. <b><i>İletişim gerçekten de hiç hissettirmeden denetleme sistemidir. </i></b>Chicago’da başlamasının sebebi de geçtiğimiz yüzyılın başında ciddi bir kaos mekânı olmasıdır. Upton Sinclair’in <i>Jungle</i> adında bir romanı vardır ve bir gazetecidir. Kitapta mezbahâlârdaki sağlıksız çalışma koşullarını ele almıştır. Birkaç sayfa okuduktan sonra “devam edemeyeceğim” dediğimi hatırlıyorum. Gerçekliğin ağırlına katlanamıyorsunuz ama o dönemde Chicago’da insanlar bunları yaşıyormuş. Upton Sinclair bir gazeteci olarak bu durumu kaleme aldığı için suçlanıyor. Sonrasında hepinizin daha iyi bildiği John Steinbeck geliyor. Onun <i>Sardalya Sokağı</i> da aynı şekilde o dönemin ağır sefaletini anlatıyor. Amerika deyince aklınıza Hollywood gelir. Bir sefalet göremezsiniz orada, muhteşem bir yaşam biçimi anlatılır. Hep öyle zannedersiniz ama bu adamlar onun gerçek olmadığını söyler. Steinbeck’in <i>Gazap Üzümleri</i> de böyledir. Kendisi bir anlatı gazetecisidir. Kaliforniya’daki sefaleti aktarır. Sinclair ve Steinbeck bu şehirlerdeki sefaleti anlatan ilk gazetecilerdir. Fakat sonra iletişimin denetim mekanizması devreye giriyor ve yine Steinbeck’in kitabı olan <i>Köpeğim Charlie ile Amerika Yolları</i>’nı okuyorsunuz ve ciddi bir fark görüyorsunuz. Birden bire sefalet Amerika’sından bir güzellik, zenginlik ve beş yıldızlı otellerin Amerika’sına geçiş yapıyor. Kitaptaki öyküler basımından önce <i>Travel</i> adında bir dergide yayımlanmaya başlıyor. Büyük ihtimalle dergi editörü “boşver bu sefillikleri, sen güzellikleri anlat” diyor. Ve birden bire Amerika, o Hollywood’dan bildiğimiz Amerika’ya dönüşüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3652 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya.jpg" alt="" width="980" height="880" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-200x180.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-300x269.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-400x359.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-600x539.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-768x690.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-800x718.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya.jpg 980w" sizes="(max-width: 980px) 100vw, 980px" /></p>
<p>Böylelikle Chicago Okulu Robert Park ile birlikte iletişimin bir kontrol mekanizması olarak konumlandırıyor. Pek bahsedilmez ama Chicago’daki en önemli isimlerden biri de Nobel almış ilk kadın olan Jane Addams’tır. Dev bir yardım kuruluşunun başındadır ve Chicago Üniversitesi’nde, başta Robert Park olmak üzere, diğer hocalara şehirle ilgili çalışmalarda en büyük yardımı yapan kişidir. Şehri bir laboratuvar olarak, üniversiteden önce ilk çalışan da Jane Addams’dır. Sokak çocuklarına, tek başına ebeveyn olmuş, zor durumda olan herkese yardım etmeye çalışmış ve o insanların sefaletine deva olmak için uğraşmıştır. İsmi çok az yerde geçse de çok önemlidir. Hangi şehirden daha fazla suç haberi geliyor, o haberlerin sebebi nedir, nasıl çözüm bulunur gibi sorulara odaklanmış, şehrin suç haritasını çıkarmıştır. Addams suçu sebepleri ve çözümleriyle görünür kılmış, bunları akademik bir dile çevirip, akademik konu haline getiren ise Robert Park olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3647 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams.jpg" alt="" width="814" height="1000" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-200x246.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-244x300.jpg 244w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-400x491.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-600x737.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-768x943.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-800x983.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams.jpg 814w" sizes="(max-width: 814px) 100vw, 814px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak Park’ın çalışmaları bir çözüm üretme gayesi taşımaz. Belki de akademinin meselesini çözüm üretmek olarak görmediğindendir. Robert Park ve onun ekolü ile ilgili olarak Chicago Okulu’nun iletişim bilimlerinin kurucu unsuru olduğu tezimizi kurmaya başladığımızda karşımıza iki kavram çıkıyor: alana İletişim Sosyolojisi üzerinden mi bakılmalı yoksa Medya Sosyolojisi üzerinden mi? Çünkü bunlar alternatif ya da birbirleri yerine kullanılabilecek kavramlar değiller. İletişim sosyolojisi dediğiniz makro bir kavram, medya sosyolojisi ise mikro bir kavram. Bu alana iletişim sosyolojisi olarak baktığınız zaman sosyolojinin etkisinin daha yoğun olduğunu görüyorsunuz. O yüzden Chicago Okulu ve iletişim sosyolojisi alanının birlikte anılması gerektiğini düşünüyorum. Medya sosyolojisi üzerinden bakıldığında ise durum değişiyor. Bu kavram 60’lardan itibaren anılmaya başlandı. Çünkü o döneme kadar televizyonun, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki etkisini kimse farkında değildi. Bu etki 60’lar sonrasında hissedilmeye başlandı. Örneğin 80’lerde <i>Dallas</i> dizisi Türkiye’de yayınlanmaya başladığında yöneticilerimiz, dizinin başladığı saatlerde sokakların bomboş olduğunu fark etmiştir. O dönem için oldukça garip bir durumdu bu. Özellikle İstanbul gibi yedi gün 24 saat hareketli olan bir şehirde. O dönem insanlar planlarını <i>Dallas</i>’a göre ayarlardı. Sanırım perşembe günleri yayınlanırdı ve o günün akşamı plan yapmamaya çalışırdık. İşte <i>Dallas</i> medyanın gündelik yaşamı nasıl dönüştürdüğünün ilk örneklerindendir. Medya yaşamı değiştiriyor ve dolayısıyla yönetenlere gündelik yaşamın nasıl kontrol edilebileceğini ve yaşamın nasıl sömürgeleştirileceğinin yolunu gösteriyordu. Buna iktidar, kontrol mekanizması, artık hangisini demeyi uygun buluyorsanız. İşte oradan sonra da Habermas’ın, iletişimsel eylem kavramı öne çıkıyor. Çünkü gündelik yaşamın sömürgeleştirilmesi kavramı “iletişimsel eylem” üzerinden netice itibari ile Habermas’a ait. Kamusal alan ve iletişimsel eylem üzerinden, iletişim sosyolojisini unutup baktığımız zaman, iletişimin her alanında iki kavramın da çok rahat merkeze oturduğunu ve dönüşebildiğini görüyoruz. Mesela yıllar önce bir kongrede kamusal alanın mahrem alanına dönüştüğünü söylemiştim. Diğer akademisyenler pek hoş karşılamamışlardı. Ama şu an baktığınızda sosyal medyada mahrem alanı yaşamıyor muyuz?<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu da ciddi şekilde kişinin kendi rıza ile yapılıyor. Mahrem alanda olan her şey paylaşılabilir hâle geliyor. İşte Chomsky’nin rıza üretimiyle ifade ettiği gibi kendi rızamızla bunu yapıyoruz. Foucault’nun itiraf mekanizmasında bahsettiği<span class="Apple-converted-space">  </span>iktidar kurgusu vardır. Biz de sosyal medyanın iktidarını kabul etmişiz, kendi rızamızla da o iktidara itiraf ediyoruz bir şeyleri. Sürekli itiraf ede ede geziyoruz ve gündelik yaşamımız bu çerçevede Habermas’ın ifadesiyle sömürgeleştirilmeye devam ediyor. Kolonize ediliyor yani. Ve biz de bunu farkında olmadan eğlenmek için yapıyoruz. Ama iletişimin deneyim mekanizması vasfı bitti mi? Hayır, bitmedi. Chicago’da bahsedilen kontrol, denetim devam ediyor. Eskiden o kontrol; bir çeşit sansürle, propagandayla, siyasal iletişimle, medyadaki editöryal sistemle yönetiliyordu. Ancak şu an hiçbiri yok. Çünkü rızayı çoktan vermişiz, iktidarı kabul edip bizi sömürmesine izin vermişiz. Böylelikle Habermas’ın kavramlarının yeni bir paradigma üzerinden dönüşmeye başladığını görüyoruz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Harvard’ın emekli hocalarından Shoshana Zuboff, bu durumu “gözetim kapitalizmi” olarak kavramsallaştırıyor. Yine Harvard’dan Sherry Turkle’ın “hep beraber ama tek başına” diye bir kavramı var. 90’larda iletişim teknolojisinin gelişmesi ile birlikte insanların, sosyal yaşamın, teknososyolojinin nasıl oluştuğunu ilk fark eden hocalardır onlar. Bu hocaların Harvard’da olmaları rastlantı değildir. Sherry Turkle’ın Türkçeye çevrilmiş çok kitabı yoktur ama alana asıl kazandırdığı “alone together” yani “birlikte ve yalnız” kavramı vardır. <b><i>Evet yalnızlaşıyoruz, atomize ve yalıtılmış bireyler haline geliyoruz. Bunu da kendi rızamızla, gönülden yapıyoruz ve bu çerçevede eğlendiğimizi zannediyoruz.</i></b> Evet belki de eğleniyor insanlar. Geçen bir yarışma programı izliyordum. Aklı başında sağlık bilimleri okumuş Influencer’lık yapan biri vardı. Sunucu hayâlini sordu ve kızcağız da “Ünlü olmak istiyorum” dedi. Sunucu da çok akıllı biri ve dedi ki: “Benim de yaşamdaki hedefim, en sevdiğim işi yapmaktı. Sanırım en sevdiğin işi yaparken iyi yaptığın için ister istemez ünlü oluyorsun. Siz neden tersten başladınız?”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3648 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4.png" alt="" width="331" height="323" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-200x196.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-300x293.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-400x391.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-600x587.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-768x751.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-800x782.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-1024x1001.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4.png 1200w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></p>
<p>Şimdilerde tersten başlanıyor galiba. Nasıl ünlü olacaksın? Sosyal medya çektiğin bir iki dakikalık videolarla. Rahmetli Mehmet Ali Birand “sokaktaki insan” derdi. O tabire konu olan “ünlü olmak isteyen” insanın neredeyse bütün sistemin merkezini tutması ve iktidar olmasıyla en başta demokrasi olmak üzere, sistemi ters yüz ettiği ve bu ters yüz oluşun ne kadar tehlikeli durumlara gebe olduğunu görmemek mümkün değil. Mesela ilk haber araştırmalarında, medya çalışmalarında elitizm vardır. Söylem seçkinleri, söylem düşkünleri burada öne çıkmıştır. Çünkü sadece haber kaynaklarını izlediğiniz zaman bile söylemin elitler tarafından üretildiğini görüyordunuz. Bunu da konusuna göre siyasi, ekonomik, bürokratik elitler oluşturuyordu. Bu elit dediklerimiz bilginin kaynağını tutmuş olan kişilerdir. Ama dikkat ederseniz 90’lar itibariyle yavaş yavaş üçüncü sayfa haberleri sistemin merkezine yerleşmeye başlar. Birand’ın sokaktaki insan dediği haber kaynakları, şu an Youtube, internet, sosyal medyada sisteme hâkim olmaya başladı. Yani eskinin söylem düşkünlerinin sisteme hakim olmaya başlamasıyla bilimsel ve entelektüel bilginin kaynağı olan söylem seçkinlerine alan kalmamaya başladı. Çünkü sistem eğitmek değil eğlenmek üzerine kurulu bir dünyaya hizmet ediyor.<span class="Apple-converted-space"> </span>Peki bu eğlence merkezli anlatı ne zaman başladı diye sorarsak, cevabımız “Kişisel gelişim” kitapları olur.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Kişisel gelişimdeki temel düşünce şudur:<span class="Apple-converted-space">  </span>“Şimdi, bugün, burada.” Şimdi ve buradayı merkeze aldığını anda belleği sıfırlamış oluyorsunuz. Şimdinin iktidarı da geleceği biçiyor. Geçmişi de zaten yok ediyor. Geçmişle bir bağınız kalıyor mu? Hayır kalmıyor. Az önce sizlere yaşam hikâyemi anlattım. O yaşam hikâyesinde daha fazla bilgi peşinde koşacak, gelecek hayalleri vardı. Hep bir öğrenme ve öğretme isteği vardı. Bunun “bugün”le bir ilgisi yok, hep gelecek üzerine kuruluydu. <b><i>Şimdilerde bugüne, büyük yatırım yapıldığı için gündelik yaşamamızda sömürgeleştiriliyor, şimdinin iktidarı toplumu bitiriyor. </i></b>Ertesi günü planlamadan, şimdi üstünden yaşadığımız zaman ciddi bir tehlikede yaşıyoruz demektir. Hayatımızda bir şeyler çok güzel gidiyor denildiğinde aslında kuşkulanmak lazım. <i>Yalnızca Paranoidler Ayakta Kalır</i> diye bir kitap bile var. Bu anlamda paranoyak olmak zorundayız. Burada elimizden bir şey alınıyor, çok fazla yatırım yapmamız isteniyor. Durup düşünmek lazım. Ama arada düşünmeyi unuttuğumuz için onu da yapamıyoruz. İlk hocalığa başladığım zaman bir öğrencim bana şöyle demişti: “Bu kadar çok şey öğretmeye çalışıyorsunuz ama önce düşünmeyi öğretin.”<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Benim için çok önemli dersti. Nasıl öğreteceğiz peki? Eleştirel düşünceyle. Eleştirel düşünce ise Frankfurt Okulu’nun külliyatıyla geliyor. Bu düşüncenin temel adamı Theodor W. Adorno’dur. Alanın en demir leblebisidir. Geçende onunla ilgili bir söz duydum, çok hoşuma gitti: “Adorno’nun yaptığı en büyük iyilik, okurun her zaman yazardan daha zeki olduğu düşüncesini okurdan silmiş olmasıdır” diyor. Tam Adorno işte. Yani: “Benimle ne bilginle, ne zekânla, ne de hayata bakış açınla baş edemezsin.”demek istiyor. Çünkü zekiyim, bilgiliyim, elitim ve seni çok da dikkate almıyorum havası vardır Adorno’da. Netice itibariyle, benden öğreneceğin çok şey var. Ama Umberto Eco’nun da yaptığı gibi kitaplarının ilk 100 sayfasına sabredip dayanabilirsen.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3674 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno.jpg" alt="" width="1200" height="640" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-200x107.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-300x160.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-400x213.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-600x320.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-768x410.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-800x427.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-1024x546.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno.jpg 1200w" sizes="(max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biz de ona dahiliz, aile desteği olmadan, Türkiye şartlarında gönül verilecek bir şey değil akademisyenlik. Mesela yurtdışı deneyimi, kolay kolay yanınızda aile desteği olmadan yapamazsınız, burslar da bir yere kadar idare eder. Benim yurtdışı deneyimlerimin bir tanesi bursludur. Diğer ikisi de davetledir. Davetle olanı siz karşılamak durumundasınızdır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Neticede uluslararası alanda çalışabilmek için aile katkısı önemlidir. Adorno gibi isimlerde bu katkıyı görüyorsunuz.<span class="Apple-converted-space"> </span>Diğer bir deyişle bu büyük isimleri aslında onların yaşam öykülerinde yer alan ailelerin katkılarına borçluyuz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Örneğin Max Weber’in üç buçuk, dört aylık Amerika seyahati sosyolojiyi değiştirmiştir. Avrupa sosyolojisinin bakış açısını değiştirmiştir ve dinin toplumda ne kadar önemli bir öge olduğunu ortaya koymuştur. Amerika’nın etkisi Frankfurt Okulu’nda, Adorno’da inatla göz ardı edilir. En sonunda bir 30 sayfalık makalesinde Amerika’nın hakkını teslim ediyor. Çünkü Amerika olmasaydı Frankfurt Okulu olmuyordu. En basitinden hayatlarını kurtarmış. Adorno Almanya’ya geri döndüğünde de Amerikalılar çok kızmış: “Biz seni kurtardık, arkadaşlarını kurtardık, hiçbir minnet göstermeden ‘kültür endüstrisi’ deyip bizi biçtin.” diye. Adorno orayı görmeseydi, “kültür endüstrisi”ni yazamayacaktı. Foucault’nun “Entelektüel Bakış” adında bir kitabı vardır. Orada entelektüel bakışın insanın kendi dünyasına dışarıdan bakmasıyla mümkün olduğunu belirtir. Bir başka dünyayı deneyimlerken, aynı zamanda kendi dünyana da dışarıdan bakma şansı yakalarsın. İçinde olduğun sürece onu göremezsin, koordinatlarını belirleyemezsin. Ama dışarı çıktığın zaman zihin ister istemez mukayese imkânı bulur ve bu da diyalektik düşünceyi mümkün kılar. Bu nedenle Frankfurt Okulu düşünürleri ekollerini aslında önce New York sonra da Kaliforniya’daki yaşamlarına borçludur. Oradaki yaşadıkları süreçte bir çeşit entellektüel getto oluşturuyorlar.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Belki de yahudi eğitimiyle de ilintili bir durumdur. Netice itibariyle ibranicede sesli harf yoktur. Sessiz harflerden oluşur ve biri seslendirmeden olmaz. O seslendiren de bir süre sonra topluluğun lideri haline gelir. Hem bilgisiyle, metni okuyabilmesiyle, anlatabilmesiyle şamanizme benzer bir yapı vardır onlarda, dili vatanları olarak kabul ederler Dil bir vatana dönüşür. Adorno, Almanya’ya döndüğü zaman röportaj yapıyorlar. “Neden Almanya’ya döndünüz?” dediklerinde, “Ben Almanya’ya dönmedim, Almanca’ya döndüm” diyor. 11 yılda nasıl bir acı çektiğini o cevapta görüyorsunuz. Ben Almanya’ya döndüm diyor. Çünkü Adorno mürekkep makamıyla yazan biri.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Horkheimer, onun baba figürüdür. Pek ortaya çıkmaz ama Horkheimer olmasa Adorno’nun Adorno olamayacağını söyleyebiliriz. Kaliforniya’da kendi aralarında oluşturdukları cemiyet onları bir arada tutup ayakta kalabilmelerini sağlamıştır. Çünkü birbirlerine hem entelektüel olarak hem de maddi olarak ihtiyaçları varmış. Kaldı ki akademide ortak bir kitap yazabilmek kadar zor bir şey yoktur ki <i>Aydınlanmanın Diyalektiği</i>’ni yazarken ikisinin de, neredeyse birbirlerinin cümlelerini tamamlayacak kadar yakın bir bilgiye sahip olduklarını görüyoruz. Aralarında hiçbir dengesizlik yoktur. Metinleri ikinci bir dille yazıyor olmak gerçekten zor. Ne kadar zeki olursanız olun, ana dil etkisinin üzerinizden kalkması en dört-beş yıl sürer ve Adorno da bu etkinin kaybolmasını istemiyor. Çünkü o Almanca entelektüel Adorno’yu var eden dil. Dolayısıyla ikincil gördüğü İngilizce’ye de iyi bakmıyor. Mekâna da iyi bakmıyor. Bazen arkadaşları onu eleştiyorlar: “Sen Almanya’da gökyüzünün bu ışığını görüyor muydun? Neden bu kadar öteliyorsun Amerikan yaşantısını?” diye. O da, “Manzara eksikliği var” diyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Beni çıldırtan da budur. Amerika’da manzara eksikliği nasıl olur? Kafasındaki manzara ne olabilir? Onun kafasında Alman şehirlerinin manzarası var. Amerika’ya ilk gittiğinizde fark ettiğiniz ilk şey ışık fazlasıdır. Bambaşka bir ışığı var ülkenin. Arkadaşları da ona “Bu manzarayı Almanya’da görmedin” diye kızıyorlar. Ama Kaliforniya’nın manzaraları yetersizmiş… Mesela Baudrillard’ın Amerikası’na bakarsın, tam bir sosyolog Amerika’sıdır. Adorno’nun Amerika’sı ise onun için sürgündür. Fakat o sürgün senin hayatını kurtarmış, oradaki popülariteyle Adorno olmuşsun. Ülkesinde kalmış olsaydı, muhtemelen başarısız bir müzisyen ya da müzik bilimci olacaktı. Müzik hakkında yazmaya kalkıştığı şeylerin beğenilmemiştir. Zaten yaşam coşkusu o az olan ve hiçbir şeyden hoşlanmayan biri Adorno. Eleştirel kuramı “her şeyi eleştireceğim, her şeye negatif yönden bakacağım” şeklinde kullanan birinin coşku verecek bir müzik yapması beklenemez. Müziği sadece elitizmi için kullanıyor. Tabii hepsinin geçmişlerinde o ciddi Alman eğitimi var. Bu bakış açılarını, eleştirme güçlerini, düşünce biçimlerinin hepsini Alman disiplinine borçlular. Aslında İletişim Bilimleri de kökeninde Almanca’ya çok şey borçlu. Bizde buna çok önem verilmez ama bakıldığında o akademik kültürel ekme, bir sürgün ya da bir şeyler öğrenmek için gittiğiniz yerler üzerinizde çok ciddi farklar yaratıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-3646 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103.webp" alt="" width="449" height="694" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-194x300.webp 194w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-200x309.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-400x619.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-600x928.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-662x1024.webp 662w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-768x1188.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-800x1237.webp 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-993x1536.webp 993w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-1200x1856.webp 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-1324x2048.webp 1324w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103.webp 1500w" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b><i>Deniz Benzer:</i></b> <b>Adorno’nun Amerika’ya bakışının negatif olduğundan bahsettiniz. Yine Adorno ve Horkheimer’ın <i>Aydınlanmanın Diyalektiği </i>eserine baktığımızda Almanya’yı da bir noktada eleştirdiğini görüyoruz. O eser hakkında ne düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>N.R:</i></b> Zaten mutsuzluk onu insanı bir şey değil, nereye giderseniz kendinizle götürüyorsunuz. “Aydınlanmanın Diyalektiği” lisans birinci sınıf çalışmasıdır. Sonrasında sizi “Negatif Diyalektik”e götürmesi gerekir. Aydınlanmayı yeniden düşünebilmek için Alman eğitimi gerekmiyor mu? Yoksa bir Amerikalının aydınlanmayı düşünüp o hâle, o çerçevede inceleyebilmesini pek düşünemiyorsunuz. Onun için o Alman eğitimi, belki de o ana kara Avrupa eğitimi gerekiyor. Zaten bu insanlarda yirmi yaşına kadar makro bilgilerin tamamı oluşuyor. Sonrasında bir mentol seçme ve ürün vermeye doğru gidiyor. Tabii unutmamak lazım ki orada ciddi şekilde<span class="Apple-converted-space">  </span>yaşanan travma travmanın etkisi de var. Diyalektiğin de negatife dönüşmesi, aslında onların iki cilt olarak birlikte verilmesi gerekiyor. Aydınlanmanın Diyalektiği’ni okuyup bırakamazsınız. Onu Negatif Diyalektik’le tamamlamanız gerekiyor. Çünkü bir tanesi otomatikman Amerika’da yazılmış, öteki ise tekrar döndüğü Almanca’da yazılmış. O ikisini görmeden bir Adorno çerçevesi oluşturabilmeniz mümkün değil. Ama şu açıdan eleştirebiliyorsunuz: şöyle söylem var, eylem yok. Bütün öğrencileri de böyle eleştirir. Kızmayın Adorno’ya, yapacak bir şey yok. Her metninden, her cümlesinden hâlen çok şey öğrendiğimiz ortada…<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Herkes Chomsky gibi eylem adamı olmak durumunda değil. Akademisyenlerin de karakterleri var. Chomsky, her zaman hem söylem hem eylem adamı olmuş. Keşke herkes öyle olabilse ama zorunda değil. Mesela Marcuse, içlerinden biri ve eylem adamı. Kimse ona dememiş ki: “Sen işte 70’li yaşlarda hâlâ bu şeylerin içindesin.” 68’in fikir babaları bunlar aynı zamanda. Öğrenciler de onun için kızıyor:</p>
<p>“Biz meydanlarda, sizin yüzünüzden, sizin düşüncelerinizle buradayız ama sen hâlâ çıkmıyorsun.” Zorunda değil ki. Sen de meydana çıkmak zorunda değilsin. Öğren, düşün, konuş; başka bir şekilde aksiyonunu sürdür. İlla meydanlarda olmak durumunda değilsin. Ama Marcuse’ye de hiç kimse, bu ileri yaşında, “meydanlarda dolaş” dememiş. Tamamen karakter. Hepimizde bir karakter, içtepi var. Bir şey sizi oraya doğru götürüyor. O götüren şey, doğuştan gelen bir karakter. Birkaç kardeşseniz, hiçbir kardeşin bir diğerini izlemediğini bilirsiniz. Hepsi ayrı. Yukarıdan bir formül var. Ben ona inanıyorum. O formülle doğuyoruz hepimiz ve o formülün içini doldurmaya uğraşıyoruz. Dolayısıyla Adorno’ya kızmayın. O öyle doğmuş. Yapacak bir şey yok.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/">Chicago’dan Frankfurt’a  İletişim Bilimlerinin Tarihi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neyran Elden ile Çözüm Gazeteciliği</title>
		<link>https://contextdergi.com/neyran-elden-ile-cozum-gazeteciligi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/neyran-elden-ile-cozum-gazeteciligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 13:00:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Çözüm Gazeteciliği]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Video Haber]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Medyada Gazetecilik Perspektifleri]]></category>
		<category><![CDATA[Youtube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3524</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Gazetecilik, değişen medya dinamikleriyle birlikte yeni anlatım biçimlerine evriliyor. Geleneksel haber anlayışının yanı sıra, çözüm odaklı ve yavaş gazetecilik gibi yaklaşımlar da giderek daha fazla önem kazanıyor. Neyran Elden, uluslararası medya kuruluşlarıyla yürüttüğü çalışmalarda hem belgesel hem de haber formatlarında üretken bir isim olarak öne çıkıyor. YouTube ve geleneksel medya arasındaki farklardan, çözüm  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/neyran-elden-ile-cozum-gazeteciligi/">Neyran Elden ile Çözüm Gazeteciliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;">-Aslı Şen</span></em></span></span></h1>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3534 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1707" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-1536x1024.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/neyrineldin-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<blockquote><p>Gazetecilik, değişen medya dinamikleriyle birlikte yeni anlatım biçimlerine evriliyor. Geleneksel haber anlayışının yanı sıra, çözüm odaklı ve yavaş gazetecilik gibi yaklaşımlar da giderek daha fazla önem kazanıyor. Neyran Elden, uluslararası medya kuruluşlarıyla yürüttüğü çalışmalarda hem belgesel hem de haber formatlarında üretken bir isim olarak öne çıkıyor. YouTube ve geleneksel medya arasındaki farklardan, çözüm gazeteciliğinin önemine ve bağımsız gazeteciliğin zorluklarına kadar pek çok konuyu ele aldığımız bu söyleşide, gazeteciliğin geleceğine dair farklı bir perspektif sunuyor. Bu dönüşümü ve anlatının gücünü Elden’in deneyimleriyle keşfediyoruz.</p></blockquote>
<p><b><i>Aslı Şen:</i></b> <b>Neyran Hanım, öncelikle davetimizi kabul edip geldiğiniz için teşekkür ederiz. Sizi tanıyarak başlamak isteriz. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</b></p>
<p><b><i>Neyran Elden: </i></b>Ben de davetiniz için teşekkür ederim, hoş bulduk. Ben Neyran Elden. İzmirliyim. Galatasaray Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudum. Daha sonra ise Fransa’da gazetecilik okudum. 2014 yılından bu yana Türkiye’de yerli ve yabancı uluslararası medya ile çalışıyorum. Bir süre kadrolu çalıştığım da oldu ama genellikle freelance çalışıyorum. Son dönemde ise daha çok belgesel alanında üretken olmaya çalışıyorum.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Aslında birçok alanda ürün veriyorsunuz. Belgesel, video haberciliği, gazetecilik… Uluslararası platformlarda da işler yapıyorsunuz. Bu işlerinizde izleyiciye ve okura geçen çok akıcı bir anlatı diliniz var. Bu dili geliştirmek için nerelerden besleniyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Çok teşekkürler. Aslında sorunuza birkaç şekilde cevap verebilirim. Uluslararası medyada yaptığım, prodüktörlüğünü ve yapımcılığını üstlendiğim belgeseller var. Buraların çalışma biçimi oldukça farklı oluyor. Televizyona bir belgesel yaptığımızda katı kurallarla, uzun metraj veya kısa metraj fark etmeksizin gazetecilik ilkeleriyle ilerleyerek, geleneksel yöntemlerle çalışıyoruz. YouTube’daki gibi çok fazla özgürlük alanımız olmuyor. Ama son dönemde hepimiz YouTube’a merak saldık. Birkaç sene uluslararası ajanslarda televizyon bölümünde çalıştıktan sonra BBC Türkçe’deki görevimde, YouTube’a haber üretiyordum.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Belgeselcilikte ve habercilikte beni besleyen şey, bu mesleğe karşı olan tutkum. Küçük yaşlardan itibaren kendimi gazeteci olarak hayal etmiştim. Uluslararası ilişkiler okudum orası ayrı bir konu ama bu alana yönelik anlama ve anlatmaya yönelik tutkum beni besliyor.</p>
<p>O yüzden çok fazla değişik konuda habercilik yapıyorum. Maalesef ki Türkiye’de uzmanlaşma gibi bir durum çok mümkün olmuyor. Çünkü bir medya kuruluşu birçok konuda sizden haber yapmanızı isteyebiliyor. Ben sadece sağlık haberi yapacağım, eğitim haberi yapacağım diyen gazetecilerin sayısı çok azaldı. Uzmanlaşınca her şey daha kolay olabiliyor. Ben haberlerimde beni daha çok etkileyen ve toplumda da etki uyandıracağını düşündüğüm konuları ele almaya çalışıyorum. En ufak bir etki gördüğümde buradan besleniyorum.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3531 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-scaled.png" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-200x150.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-300x225.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-400x300.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-600x450.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-768x576.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-800x600.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1024x768.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1200x900.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1536x1152.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><b><i>Umut Yiğit:</i></b> <b>YouTube’da ve geleneksel formatta farklı anlatı biçimleri olduğunu herkes görüyor ama net bir tasviri ortada yok. Siz geleneksel formatla, YouTube formatı arasındaki farkı nasıl tasvir edersiniz? Nasıl bir ilişki ve farklılıklar var?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Aslında iki açıdan fark var. Teknik anlamda baktığım zaman, geleneksel televizyona kamera operatörü olarak çalıştığım da oldu. Böyle durumlarda teknik açıdan bizim için önemli olan şeyler şunlar: Görüntülerin çok temiz olması, tripod kullanımı ve açı değişimlerinin kesinlikle olmaması. Sağdan çekiyorsak o insanı hep sağdan çekeceğiz. Kamera takiplerinin çok fazla olmaması gerekiyor ki televizyon başındaki insanlar salonlarında otururken kafaları, mideleri bulanmasın. Teknik açıdan bu çok önemli. İçerikte ise muhabir çıkıyor, akademik ya da teorik bilgiler veriyor. Baştan sona belirlenmiş bir düzen var ve bunun dışına çıkılmıyor. YouTube’da ise izleyici odaklı ve yaratıcılığınızı konuşturabileceğiniz bir alan yaratıyor. Bir videoya istediğiniz şekilde başlayıp istediğiniz gibi bitirebilirsiniz. Gelenekselde biraz daha kuralcı. YouTube çok özgür bir alan olduğu için orada her şeyi yaratıcılığınıza göre şekillendirebiliyorsunuz. Bu gibi farklılıklardan bahsedebilirim.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Siz bu işleri yaparken belirli bir kuruma çalışıyorsunuz. Bu işlerin yapımcısısınız ama yukarıda da başka bir yapı var. Oradan teknik açıdan çeşitli kısıtlamalar veya briefler geliyor mu?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Tabii geliyor. Ben televizyon eğitimi veren bir okuldan mezun olduğum için televizyon çekimlerine hakimim. Yani, açı böyle olacak, ışık şöyle kullanılacak gibi. Mesela en son ARTE’ye çektiğim bir haberde teknik açıdan hiçbir problem olmadı, çünkü ne istediklerini biliyorum. Adam kapıdan giriyor çekiyorum, oturuyor sekans oluşturmak için hemen yakın plana alıyorum. Fransızlar bu konuda çok kuralcı. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’daki Suriye Konsolosluğu’nda bayrak değişmişti. Biz bir görüntüyü çekmemişiz, bu tarz durumlarda televizyon daha katı. Editöryel anlamda daha çok brief geliyor: ‘’Bunu dediysen bunu da diyeceksin.’’ gibi. Televizyonda böyle durumlar çok olasıyken, YouTube ve sosyal medya haberciliğinde o sırada çekimlerimizden elimizde ne varsa onu kullanıyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3535 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya.jpg" alt="" width="1280" height="720" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/salya.jpg 1280w" sizes="(max-width: 1280px) 100vw, 1280px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Gazeteci olmak isteyen biri olarak şunu merak ediyorum: BBC, Deutsche Welle, CGTN (Çin Küresel Televizyon Ağı) gibi birçok uluslararası kanallarda çalıştınız. Sizin yollarınız bu kanallarla nasıl kesişti?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Ben üniversiteden mezun olduktan sonra, gazeteci olarak çalışmak için çok uzun süre kadrolu iş aradım. Çünkü ailem ‘’Nasıl yani böyle mi çalışacaksın? İşsiz mi kalacaksın?’’ gibi şeyler söylüyorlardı. Ama aslında freelance çalışıyoruz. Zaten gazeteci olacağım dediğimde beni televizyonda göreceklerini, haber sunacağımı falan düşünmüşlerdi; sonra evde büyük hayal kırıklığı yaşandı. Şöyle oldu aslında, mesleğin ilk yıllarında bir yerde çalışmaya başladıktan sonra portfolyo oluşturmaya başladım. Uluslararası alanda freelance gazetecilerin işlerini yükledikleri birkaç platform var. Ben de burada kendi sitemi yapmıştım, oradan tanıyorlardı. Bu şekilde çevre oluşturdum. Çoğu zaman ben onlara konu öneriyordum, böyle bir konuda içerik üretmek isterim şeklinde. Deutsche Welle ile iletişime geçmem de böyle olmuştu. Ben bu haberi size yapmak istiyorum dedim, onlar da tamam dediler ve çalışmaya başladık.</p>
<p>6 Şubat deprem görevime giderken de böyle oldu. Haberi alır almaz uyandık ve çantamı hazırlamaya başladım. Kime çalışacağımı bilmiyorum ama oraya gitmem lazım. Arabaya bindim ve yolda birkaç kişiyle konuştum. CGTN ile iletişime geçtik, onların da birine ihtiyaçları varmış, böylece onlarla çalışmaya başladık. Aslında, böyle sıcak haber durumlarında yolda zaten bir kanalla iletişime geçiyorsunuz ve hemen onlarla çalışmaya başlayabiliyorsunuz. Eğer sizin yetenekleriniz onların isteklerini karşılıyorsa.</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3530" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-1536x1152.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_3714-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Medyanın içerisinde bulunmak isteyen çok sayıda insan var. Mesela Deutsche Welle +90’a projesi var ama onlara ulaşamıyor. Böyle bir ağın parçası mı olmak gerekiyor?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>İlk kez iletişime geçmek zor, evet. Ama onu kırdıktan sonra ve işinizi onlar da beğenip bir gazeteci olarak size güvendikten sonra daha rahat ilerleyebiliyor. Evet, burada bir ağ var gerçekten. Küçük bir topluluk var hatta. Ben mesleğe ilk başladığımda çok başarılı bulduğum bir kameraman arkadaşım vardı. Bana şey demişti: ‘’Sen bir oraya gir, ondan sonrası kolay. Sen bir iş çek, göster. Yayınlamasalar bile sen oralarda bulun”. Ben de onu yaptım yani orada. Benim için de çok iyi oldu. Sonuçta ekonominizi de idare etmek zorundasınız, zorluk yaşadığım süreçler de oldu. Ama evet, maalesef “Ben CV’mi atayım da ben de dahil olayım” gibi bir süreç olmuyor yani.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i> Uluslararası kanallarda çalışmanın avantajlarından ve dezavantajlarından bahseder misiniz? Türkiye’deki habercilikten farkı var mıdır?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Çalışma biçimi anlamında avantaj ve dezavantajı hemen hemen eşit. Aynı etik değerlerle ve aynı özenle iş yapıyoruz. Benim için, Türkiye’de Türkçe yayın yapan bir mecrayla çalışmanın avantajı; izleyiciye hitap etmek ve dönüşleri hemen alabilmek. Türkçe bir haber yaptığım zaman, X hesabımdan bile olsa bir yerlerden yazıyorlar. Ya da bir akademisyen görüyor, konuyla ilgili bir şey yazıyor, arıyor, soruyor. Bu etkileşimi görebilmek benim için çok önemli.</p>
<p>Uluslararası mecraya bir şey yaptığınız zaman direkt geri dönüş alamıyorsunuz. Bence gazeteciyi besleyen en önemli şeyler izleyiciyle, okurla bağ kurmak. Uluslararası medyayla çalışırken bunun eksikliğini yaşıyorsunuz. Avantajı da var tabii ki. Bazı konularda bizden bir tık daha ileriden gidiyorlar. Editoryal anlamda çok daha sıkı çalışıyorlar. Oradan da çok şey öğreniyoruz.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Aslında birçok ulusa farklı haber içeriği üretiyorsunuz. Farklı farklı persona yaratmak gerektiğini düşünüyorum çünkü her toplumun değerleri, kültürü çok farklı. Türkiye’de haber yaparken, Fransa kanalına da haber yapıyorsunuz. Kendinizi diğer kültürlerden ayrıştırıyor<span class="Apple-converted-space">  </span>musunuz?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Aslında izleyici kitlesine göre ayrıştırıyorum. Onlara önereceğim haberler genelde Türkiye’deki izleyici için bazen çoktan zamanı geçmiş ya ilgilenmeyecekleri bir şey olurken; Fransa’daki izleyicinin dikkatini çeken bir konu olabiliyor. Çok yönlü düşünmek gerek. Bu da freelance çalışmanın bir getirisi. BBC Türkçe’de kadrolu çalıştığım dönemde sadece Türkiye izleyicisinin ihtiyaçlarını ve isteklerini düşünüyorduk. Bazen dünya servisine çalıştığımız olsa da genel anlamda kendi izleyicimiz, okur kitlemiz ekseninde daha fazla kişiye nasıl ulaşabiliriz şeklinde düşünüyorduk. Freelance çalışırken hep iki türlü düşünüyoruz: Bu Amerikalıların hoşuna gider mi? Oradaki beklentiyi karşılar mı? Bu da aslında beni zinde tuttuğu için seviyorum, yoksa diğer türlü bir tarafa yönelmiş ve orada kalmış oluyorsunuz.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Yakın bir dönemde +90 kanalı ile YouTube’da Çözüm Gazeteciliği serisine başladınız. Biraz temelden bir soru sormak istiyorum. Nedir bu çözüm gazeteciliği?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Tabii ki. Çok teşekkür ederim bu sorunuz için. Çözüm gazeteciliği benim tutku ile bağlandığım, çok değer verdiğim ve önemsediğim bir alan. Türkiye’de de yaygınlaşmasını istiyorum. Çözüm gazeteciliği, 90’lı yıllarda ortaya çıkan yapıcı gazetecilikle benzerlikler gösteren bir kavram aslında. 2000’lerde Amerika’da oldukça yaygınlaşıyor. 2010’lara gelindiğinde de kamu kuruluşları ve yayıncıları tarafından iyice benimsenmeye başlıyor. Bir olayın ya da durumun sadece kötü ve olumsuz yönlerini verip, bundan etkilenen insanlarla konuşmak yerine -tabii ki bunu da yapıyoruz- sorunu tespit edip yapıcı çözümlere odaklandığımız bir alan. Bu çözüm önerilerini tamamen kanıtlara dayalı bir şekilde, izleyici ile buluşturmak ve eleştirisini de vermek. Yani burada sadece soruna odaklanmaktan ziyade, çözümleri ile iletiyoruz. Reuters’ın son raporuna göre, haberden uzaklaşma oranı 2011 yılına nazaran ciddi seviyelere yükselmiş. Toplumun %37 gibi bir kesimi haberden uzaklaştığını söylüyor. Çünkü sürekli olarak haberin olumsuz yönlerini görmekteyiz. Çözüm gazeteciliğinin bu uzaklaşmayı kırabileceği düşünülüyor.</p>
<p>Çözüm gazeteciliğinin dört temel yapı taşı var. Birincisi, sorun tespiti. Sorundan haberin başında çok küçük bir kısımda bahsediyoruz. İkinci olarak, içgörüler veriyoruz. Çeşitli uzmanlarla konuşuyoruz ve benzer bir durumu yaşayan insanlarla konuşuyoruz. Ne gibi çözümler bulduklarını soruyoruz. Neler yapılabileceğini ve nasıl çözümler bulunabileceğini konuşuyoruz. Üçüncü aşamada ise ortaya veri koymaya çalışıyoruz. Bilimsel makaleler ve metotlardan yararlanarak sunulan çözümlerin ne kadar işe yaradığını rakamlar veya veri olarak ortaya koymaya çalışıyoruz.</p>
<p>Yani çözümün uygulanabilirliğini araştırıyoruz. Dördüncü bölüm: Çözümün eleştirisini araştırıyoruz. Her iyi çözüm yöntemi eleştirel bir bakış açısıyla ele alınabilir. Mesela eğitim sistemi ile ilgili herhangi bir çözüm getirdiğimizi düşünelim. Örneğin eğitimciler ile ilgili şöyle bir revizyona gidelim ya da eğitim sistemini şöyle değiştirelim dediğimizde bütçesel bir eleştiri oluyor. Zaman açısından bir eleştirisi oluyor. Böyle böyle aslında çözüm yöntemlerini de gazeteciliğin bütün ilkelerini ele alarak ortaya koyuyoruz.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3532 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault.jpg" alt="" width="1778" height="1000" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-200x112.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-600x337.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/maxresdefault.jpg 1778w" sizes="(max-width: 1778px) 100vw, 1778px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Peki bu konular arasında bir önem sırası var mı? Neye göre belirleniyor ya da siz neye göre belirliyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Konuları ben öneriyorum ama belirleyici değilim. Editörlerimiz başka işlerle çakışmaması ya da tekrarlanmaması adına düşünerek karara bağlıyorlar. Ben ise daha çok toplumun genelini ilgilendiren, genel izleyici kitlesine uyan ve özellikle çözüm metotlarını uygulayabileceğim bir konuya yönelmek istiyorum. Bunun da bazı zorlukları var.</p>
<p>İstediğiniz her konuyu yapamıyorsunuz mesela. Çözüm gazeteciliğinde sokak hayvanları konusunu ele almak istedim. Maalesef neresinden tutarsak elimizde kalan bir konuya dönüştü şu an. Bu konunun çözüm gazeteciliğini yapabilecek durumda olmadığımızı fark ettik. Bazı konularda linç korkusu da olabiliyor. Özellikle hassas konularda. Ama genel anlamda toplumun gereksinimlerine ve çözümlerine bağlı olarak gelişiyor aslında.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Çözüm gazeteciliği Türkiye’de artış gösterir mi? Geleneksel habercilikle daha entegre bir biçimde izler miyiz çözüm gazeteciliğini?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Geleneksel habercilik deyince aklımıza televizyon geliyor. Şu an için orada yapılabilir mi bilemiyorum. Keşke yapılsa tabii. Çözüm gazeteciliğinin abonelik sistemli platformlarda kesinlikle bir yer bulabileceğini düşünüyorum. YouTube bunlardan bir tanesi. Çünkü şu anda yavaş gazeteciliği benimseyerek çalışan birçok platform görüyoruz. Çözüm gazeteciliğinin de böyle filizlenip yaygınlaşabileceği bir alan olarak görüyorum orayı açıkçası.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Peki yavaş gazeteciliğin, çözüm gazeteciliği ile ortak yanları var mı?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Evet, aslında yavaş gazetecilik son dönemde tık kaygısı taşıyan, daha çok izlenmeye yönelik ve bundan gelir elde eden gazeteciliğine karşı olarak, araştırmacı gazetecilikte, yapıcı gazetecilikte olduğu gibi daha derinlemesine bir anlayışın ve “konstraktif journalism” in bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Yani aslında hepsini geniş bir başlık altında, daha yavaş ve daha sürdürülebilir gazetecilik başlığı ile ele almak mümkün. Benim de aslında kariyerimi yönlendirmeye çalışmam bu yönde şahsen.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Teknolojik araçların kompakt hale gelmesi ve ucuzlamasıyla gazetecilik mesleği de mobilize imkanlara kavuştu gibi görünüyor. Sorum şu; bizim zamanımızda gazetecilik ekonomi, spor, polis-adliye gibi alanlara bölünürken bir yandan da işin görece felsefi odaklı alanlara doğru ilerlediğini görüyorduk. Barış gazeteciliği, iliştirilmiş gazetecilik gibi. Teorik temelleri daha sağlam görünen alanlar bunlar. Sizce yeni dönem gazeteciliğin imkânlarıyla bu durum nasıl gelişir?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Türkiye’de bunu verebilecek eğitmenlerin sayısı çoğaltılabilir. Bizim +90’da yaptığımız çözüm gazeteciliği belgeseli şimdiye kadar bir ilk aslında.</p>
<p>Yazılı bir seriye de henüz rastlamadım. Keşke olsa tabii ama şöyle bir sorun olabilir: Türkiye’deki medya buna hazır mı? Bunu fonlayabilecek, gazetecinin telifini karşılayabilecek bir medya formu var mı? Ondan çok emin değilim. Çünkü önümüzde ciddi bir emek ve vakit harcanan bir konu var.</p>
<p>Öyle iki günde yazayım, bir günde çıksın şeklinde yapabileceğimiz bir araştırma değil. Çok emek istiyor. Gazeteciyi finansal olarak zorlayacak bir şey. Bir de kanal içerisinde yeterli izleyici kitlesine ulaşabilecek mi? Özellikle abonelik sistemli ya da bir fonla desteklenmeyen profiller için sürdürülebilir olup olmadığından emin değilim açıkçası.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Literatürde çözüm gazeteciliğine dair az şey var. Size bu konuyla ilgili akademiden daha önce bir davet geldi mi? Konuya ilgiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Hiç yaşanmadı. İlk siz aradınız açıkçası. Ben de çok yeniyim bu konuda. Çözüm gazeteciliği serisine yeni başladım, eğitimlerim hala devam ediyor. Aslında bu konularda çalışma yapılmasını çok isterim. Açıkçası ben de kendimi biraz daha geliştirmek istiyorum bu konuda. Daha öncesinde BBC’de yaptığım bir iş ama bu kadar derinlemesine yeni çalışmaya başladım. Ben yaygınlaşmasını çok istiyorum. Türkiye’deki bu tıkanıklığın yapıcı çözümlerle aşılabileceğine yönelik umudum var.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3529 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1373" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-200x107.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-300x161.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-400x215.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-600x322.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-768x412.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-800x429.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-1024x549.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-1200x644.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-1536x824.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cokneyran-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><b>Musatfa Burak Avcı:</b> <b>Yaptığınız işte sonuç olarak, bir probleme çözüm üretiyorsunuz. Peki, bu çözümlere olumsuz tepkiler geldiği oluyor mu? Meslek içinde böyle durumlarla karşılaşılıyor mu ya da siz hiç böyle bir şey yaşadınız mı?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Bizim çözüm gazeteciliği yaptığımız seride böyle bir şey hiç olmadı. Ama eleştiriler gelecektir. Bu güzel bir şey çünkü toplumda bir tartışma yarattığını gösterir. Açıkçası, ben çözüm önerilerinin eleştirilmesini, konuşulmasını müthiş bir şey olarak görüyorum. Çünkü konuştukça bir şeyler belki bir yerlere ulaşabilir. Beni çok heyecanlandıran bir konu bu. Bazen çözüm gazeteciliğinde gerçekten çözüm getiren durumlarla karşılaşıyoruz.</p>
<p>Mesela 2000-2001’de Rozenberg isimli bir gazeteci New York Times’da yaptığı makalesinde, AIDS ilaçları çok pahalı olduğu için Brezilya örneğini sunmuş ve gerçekten buna ilişkin bir fon kurulmuş. Brezilya’nın uyguladığı model örnek alınmış. Bazen kurumlar bu tarz önerileri, iyi örnekleri dikkate alabiliyorlar. Gazeteciliğin en tatmin edici taraflarından bir tanesi. Biz de şimdi Avrupa’da işe yarayan örneklere bakıyoruz, “Türkiye’de işe yarar mı?” sorusunu tartışıyoruz. Kim bilir, belki birinin dikkatini çeker.</p>
<p><b><i>M.B.A:</i></b> <b>Çözüm gazeteciliğinin temelde yapmaya çalıştığı şey, toplumsal fayda sağlamak. Ama aynı zamanda yavaş gazetecilikle de temas ediyor, bir hikâye ve anlatı yönü var. Peki, çözüm gazeteciliği için içerik üretme sürecinde istediğiniz işi her zaman yapabiliyor musunuz? Her şeye fon sağlıyorlar mı? Sürdürülebilir mi bu üretim süreci?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Ben çözüm gazeteciliğini bir kamu yayıncısı için yapıyorum. Onlar da benim önerilerimden uygun gördüklerini kabul ediyorlar. Çözüm gazeteciliği aslında daha çok hibelerle, fonlarla ve abonelik sistemleriyle desteklenen bir yöntem. Konuya göre kurumlar kabul eder veya etmez, bilemiyorum. Ama freelance bir gazetecinin tek başına yapması bu aşamada mümkün olmayabilir. Belki bir burs, bireysel bir fon imkânı ile olabilir diye düşünüyorum.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Sektöre yeni girecekler için de öneriler verebilir misiniz? Çözüm gazeteciliğine nasıl başlayabilirler? Bu işi bağımsız bir şekilde yapmak mümkün mü?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Çözüm gazeteciliği BBC World’de freelance yapımcı olarak çalıştığım bir dönemde rastlantısal olarak tanıştığım bir alan. Türkiye’de bir ekiple birlikte hem radyoya hem televizyona çözüm gazeteciliği yaptık; kadınların spora nasıl daha fazla entegre olduğu konusunda. Ben ilk orada tanıştım. Sonrasında Türkiye’de çözüm gazeteciliği bir daha karşıma çıkmadı. BBC Türkçe’de de buna yönelmedik. Bana bu fikirle +90 geldi açıkçası. Orada çözüm gazeteciliği konusunda deneyimli ve eğitimli çalışma arkadaşımız vardı. Beraber yürüttük projeyi. Çözüm gazeteciliği formatını biraz öğrenmek gerekiyor. Sektöre girecek yeni arkadaşlar için bunu söyleyebilirim. Öyle sadece izleyerek kolayca yapılabilecek bir şey değil. Eğitim vesilesi ile birileriyle beraber çalışmalarını ve bu formatı destekleyecek medya platformlarına gitmelerini tavsiye ederim. Solution Journalism Network var ve orada bir sürü ücretsiz eğitim bulunmakta. Webinar, makaleler, yazılar gibi online video eğitimleri veriyorlar.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Gazeteciliği ve belgeseli bir arada götürüyorsunuz aslında. Haber belgesel olan birçok işinizi de izledik. Bu iki alan birbirini besliyor mu?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Belgesel deyince benim aklıma haber formatında ama daha detaylı işler geliyor. BBC Türkçe’de yaptığımız işler buna çok benziyordu. Pandemi döneminde Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gittik, uzun uzadıya konuşarak göstermeye çalıştık. Marmara Denizi’ni kaplayan müsilaj için farklı bir bakış açısı katalım dedik ve denize daldık. Durumu derinlemesine aktarabilecek bir akademisyen ile konuyu anlattık. Yani aslında çözüm gazeteciliğinde yaptığım belgeselcilik gündemden bir tık daha farklı. Konuyu gerçekten derinlemesine işlemeye çalışıyoruz; her şeyin arka planını araştırıp, eleştirel bir gözle baktığımız, birden fazla uzmana danıştığımız bir format. Belgeselde çalışma biçimi de çok farklı. Ben önce araştırma yapıyorum, sonrasında bölümleri detaylı yazıyorum. Belgesel planlama gerektiriyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3536 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-200x112.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-600x337.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ytthumb-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Birlikte iş yaptığım bir arkadaşım belgesel konusunda çok sezgisel ilerliyor. Onun işlerinin içeriği sahada belli oluyor genellikle. Sizde nasıl oluyor? Çünkü bazen belgeseller kâğıt üstünde yazana çok uymayabiliyor.</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Yok, uymuyor. Sokağa çıkınca her şey değişiyor. İdeal senaryo yapıyoruz. Senaryo diyorum ama kurgusal bir şey değil. Biz neler konuşmak istiyoruz, araştırmayı önden yaptığımız için anlatmamız gereken yerleri biliyoruz. Ama benim spot çektiğim belgesellerde daha farklı oluyor.</p>
<p>Tam da dediğiniz gibi. Deprem bölgesinde Gain platformuna yaptığım Kırık Dökük belgeselinde tam olarak böyle oldu. Ben Hatay merkezde bir ailenin depremden sonraki günlerini çekmeye çalışıyordum. Bir aileye gideceğim, beni kabul ederlerse onlarla beraber kalacağım. Ne yapıyorlar, nasıl geçiyor günleri, kendilerine yeni bir yaşamı nasıl kurmaya çalışıyorlar? Ama içimden bir ses bana Samandağ’a git diyor.</p>
<p>Belgeselde uzun zaman geçirdiğim aile ile orada tanıştım. O ailenin yaşadığı süreci anlattık, kitap kalem olmadan. Sezgisel şeyleri kâğıda yazamıyorsunuz. Hatta biz çekim sırasındayken deprem oldu. Büyük depremden 15 gün sonraydı ve yaklaşık 6 şiddetindeydi. Ben de o sırada bir aile ile çadırdaydım. Kendi evimde yaşadığım gibi bir deprem değildi. O korkuyu çok daha şiddetli bir şekilde yaşamış ve evlerini kaybetmiş<span class="Apple-converted-space">  </span>insanlarla yaşadığım için inanılmaz bir panik hali olmuştu. Büyük bir deprem daha yaşanmış, gidip görmek ve kayıt altına almak istiyorsun. Çünkü o sırada birkaç gazeteciden biri, belki de tek gazeteci ben olabilirdim. Deprem bölgesinde olan çoğu gazetecide de bu olduğuna eminim “Benim bunu anlatmam lazım” içgüdüsü.</p>
<p><b><i>M.B.A:</i> Peki belgesellerinizde kurgusal çekimler kullanıyor musunuz? Olayı aktarabilmek için gerçek olmayan bir sahne canlandırıldı mı mesela?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Hiç kullanmadım. Aslında onun farklı bir metodu var. Gelecekte yapmak da isterim. Ama çok önceden planlama gerektiren bir şey ve izleyicinin de bunun kurgusal olduğunu bir yerde biliyor olması lazım. Yani kurgusal olduğunu hissettiriyor olmanız lazım. Yapımcı olarak çalıştığım bir Kapadokya belgeseli vardı, yine Arte kanalında yayınlanan. Orada kurgusal elemanlar kullanmıştık. Konuştuğumuz birine kilden peri bacaları yaptırdık, orada bir müzik çaldı. Böyle şeyler benim çok ilgimi çekiyor. Şu an için çok hakim olmadığım ama ileride yapmak istediğim bir konu.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Tüm bunların yanında, hayatınızın büyük bir bölümünü kapsayan bisiklet sporcusu kimliğiniz var. </b><b>Biraz da sporculuk kariyerinizden bahsedebilir miyiz?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Bisiklete 2021 yılının sonlarına doğru başladım. Bisiklet sürmeyi zaten severdim. Bir gün sahilde yol bisikleti süren ilkokul arkadaşımı gördüm. Sabahın 5.30’unda mesaiye gitmeden önce grup halinde sürüyorlardı. Çok hoşuma gitti. Ben de böyle bir şey arıyorum dedim ve sonrasında başladım. Bisiklet aldım, kıyafet, özel ayakkabılarımız oluyor, onları edindim. Sonrasında, arkadaş grubumun içerisinde hızlı ilerledim. Yeni başlamama rağmen erkeklerle sürüyorum. Ve ilk ay içerisinde 100 km sürebilmeye başladım. Ya dedim bu iyiymiş. Bir de güçlüsün falan diyorlar, beni biraz gaza getirdiler. Ben de yarışlara katılmaya başladım. Tabii hobi olarak amatör yarışlara katılıyordum. Baktım amatör yarışları iyi gidiyor, sonra Türkiye’deki elit sporcuların katıldığı federasyon yarışlarına katıldım. İlk sene Türkiye üçüncüsü oldum ve milli takıma seçildim. Geçen sene de Türkiye Şampiyonu oldum. Oradan Avrupa Şampiyonasına, Dünya Şampiyonasına gittik. Şimdi ise Portekizli bir takıma dahil oldum. Yani dediğiniz gibi hem bisikleti hem gazeteciliği ortak götürüyorum. Bisiklet para kazanmadığım ancak profesyonel olarak yapmaya çalıştığım bir spor. Ciddi bir motivasyon istiyor. Evden çalışıyor olmamın getirdiği bir avantaj var. Ofise gidiyor olsam kesinlikle bu kadar antrenman yapamazdım. Mesela yedide kalkıyorum, çift antrenmanım olsa bile dışarıya çıkıyorum veya evde sürüyorum, sonrasında çalışıyorum. Dışarı çekime bile çıksam döndüğümde bir veya iki saat bazen üç, dört… Çok ciddi beslenme, uyku ve diyet gerekiyor. Psikolojik ve fiziksel stresiniz de oluyor tabii. Bir de Türkiye’de antrenör olmak istiyorum aslında. İlerleyen yıllarda bisikletin içinde de yer almak istiyorum yani.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i> 2022 yılında başlayıp ve çok kısa bir sürede Türkiye şampiyonu olmanız inanılmaz bir başarı, çok tebrik ediyorum. Peki, Türkiye’nin bisiklet sporuna bakış açısı nasıl?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Kanayan bir yarama bastınız şu anda. Aslında Türkiye Bisiklet Federasyonu var. Güzel çalışmalar da yapıyorlar. Fakat genel anlamda futbol, basketbol, voleybol gibi branşlara göre çok daha düşük bütçelerin ayrıldığı bir spor. Tüm Dünyada durum böyle aslında. Tabii ki Türkiye’ye göre Avrupa’da çok daha gelişmiş halde. Sporcuları değer görüyor, maaşlı çalışıyor fakat yine de dediğim gibi, popüler branşlara göre daha düşük bütçelerle yapılıyor. Bir de çok ciddi ekipman ve bütçeye ihtiyaç olan bir branş. Markalarla, ciddi bütçelerle çalışmak gerekiyor. Bir yandan Fransa gibi ülkelerde çok izleyicisi olmasına rağmen genel olarak baktığımızda pek fazla rağbet görmüyor. Bu yüzden dünyada da sorunları olan, özellikle kadın bisikletinde sorunları olan bir spor dalı.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Türkiye’de de durum şu şekilde: Antrenör anlamında eksiğimiz olduğunu düşünüyorum. Yani bisiklet konusunda bilimsel anlamda bir eksiğimiz var. Federasyon tarafında da eksikler olduğunu düşünüyorum. Özellikle Gençlik ve Spor Bakanlığı’nın toplumsal cinsiyet eşitsizliğini gidermeye yönelik ciddi çalışmaları var. Evet, bunu biliyoruz ama federasyonlar biraz daha özerk olduğu için onlara çok fazla karışamıyorlar.</p>
<p>Mesela geçen sene ben bir kaza yaptım, sonrasında bütün kadın yarışları iptal oldu. Uluslararası kadın yarışları olmasına rağmen, Türkiye’de sadece üç kadın yarışı yapılabildi. Bu sene takvime bakıyoruz, çok fazla sayıda erkek yarışları var; Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu gibi ve bütçeleri inanılmaz yüksek. Ama bakıyoruz ki yine uluslararası kadın yarışı yok. Burada kadın erkek eşitsizliğinin söz konusu olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3527 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet.jpg" alt="" width="2056" height="1840" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-200x179.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-300x268.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-400x358.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-600x537.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-768x687.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-800x716.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-1024x916.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-1200x1074.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet-1536x1375.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bisiklet.jpg 2056w" sizes="(max-width: 2056px) 100vw, 2056px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Kadın erkek eşitsizliğinden bahsettiniz birçok yazınız da bulunmakta. Kadın Özlük Hakları gibi. Bisiklet sporunda da böyle bir ayrımın söz konusu olduğu aşikâr. Biraz daha açabilir misiniz, ne gibi eşitsizlikler var?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Diğer bir konuya gelecek olursam; yarışlara katılan kadın sayısı her zaman daha az oluyor. Bu konuda antrenörler ciddi mücadeleler veriyor. Çünkü kadın bisikletinde dünya çapında başarılı olma ihtimali daha yüksek.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ben de dünya şampiyonasına, avrupa şampiyonasına gittiğimde kendi alanımda rekabet edebildim. Belki de birkaç yıl daha tecrübe edinecek durumda olsak, arkadan gelenlere iyi fırsatlar verilse daha iyiye gidebileceğiz. Erkekler tarafında rekabet çok olduğu için bu daha zor oluyor. Kadınlara biraz daha bütçe ve emek verilse belki ülkeye madalya getireceğiz yani.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Bildiğim kadarıyla spor kariyerinizi gazetecilik kariyerinizle birleştirmek istemiyorsunuz. Gelecek planlarınızda spor kariyerinizden edindiğiniz bilgileri, belgesel veya haber konuları için kullanmak var mı?</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Sizin de dediğiniz gibi işimle çok birleştirmek istemiyorum. Yoksa bisiklet ile yapılacak haberler çok fazla. Trafikte bisikletçi ölümleri çok fazla, ciddi kazalar yaşanıyor. Benim en büyük korkumdur. Kimsenin olmadığı yollarda ya da evde sürüyorum. Belki ileride Türkiye’de bisiklet sporunun tarihi gibi, kadın bisikletinin neden gelişmediği gibi veya Türkiye’deki bisikletin dünyadaki konumu ile alakalı bir şeyler yapmak isterim. Ama şu an için iki alanı birleştirmek istemiyorum.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Belki gelecek dönemlerde çözüm gazeteciği serinize bisiklet sporundaki eşitsizlikleri ele alarak bir çözüm getirirsiniz. Görmeyi de çok isteriz. Türkiye’nin bu konuda daha da bilinçlenmesini ve farklı alanlara açılmasını da çok isteriz. Sizden çok değerli bilgiler aldık. Tekrardan çok teşekkür ederiz. İyi ki geldiniz.</b></p>
<p><b><i>N.E: </i></b>Ben teşekkür ederim. Çok keyifliydi.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/neyran-elden-ile-cozum-gazeteciligi/">Neyran Elden ile Çözüm Gazeteciliği</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/neyran-elden-ile-cozum-gazeteciligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elif Karakoç Keskin: Yapay Zekâ ve Akademi İlişkisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/elif-karakoc-keskin-yapay-zeka-ve-akademi-iliskisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/elif-karakoc-keskin-yapay-zeka-ve-akademi-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 12:30:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Algoritma]]></category>
		<category><![CDATA[ChatGPT]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Sanal Gerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[Sigmund Freud]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[Youtube]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3513</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen, Melisa Güven Yapay zekâ sadece bir araç mı yoksa iletişimin yeni bir aktörü mü? Dijital dönüşüm, akademik üretimden günlük yaşama kadar her alanı şekillendirirken, insan ve makine arasındaki ilişki nasıl evriliyor? Dr. Öğr. Üyesi Elif Karakoç Keskin ile yapay zekânın iletişim süreçlerine etkilerini, etik sorunlarını ve gelecekteki rolünü konuştuk.   Melisa Güven: Elif  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/elif-karakoc-keskin-yapay-zeka-ve-akademi-iliskisi/">Elif Karakoç Keskin: Yapay Zekâ ve Akademi İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;">-Aslı Şen, Melisa Güven</span></em></span></span></h1>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3520 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf.jpg" alt="" width="1920" height="1080" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ekf.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<blockquote><p>Yapay zekâ sadece bir araç mı yoksa iletişimin yeni bir aktörü mü? Dijital dönüşüm, akademik üretimden günlük yaşama kadar her alanı şekillendirirken, insan ve makine arasındaki ilişki nasıl evriliyor? Dr. Öğr. Üyesi Elif Karakoç Keskin ile yapay zekânın iletişim süreçlerine etkilerini, etik sorunlarını ve gelecekteki rolünü konuştuk.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><b><i>Melisa Güven:</i></b> <b>Elif Hocam öncelikle hoş geldiniz. Sizi tanıyarak başlamak isteriz.</b></p>
<p><b><i>Elif Karakoç Keskin:</i></b> Elbette. Merhabalar, hoş buldum. Ben Doktor Öğretim Üyesi Elif Karakoç Keskin. Yeditepe Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekan Yardımcısıyım ve Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü öğretim üyesiyim. Aynı zamanda da Yapay Zekâ Politikaları Derneği’nde (AIPA) Medya ve İletişim Komisyonu Başkan Yardımcısıyım. Yeni medya, dijital iletişim, insan ve makine iletişimi gibi çalışma alanlarında akademik yayın ve faaliyetlerimi sürdürüyorum.</p>
<p><b><i>M.G:</i></b> <b>İletişim alanında çalışmalar yapan bir akademisyensiniz aynı zamanda. Son yıllarda </b><b>yapay zekâ ile ilgili gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? </b><b>Yapay zekânın akademik alana etkilerini sormak isteriz.</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Tabii, aslında pek çok etkiden bahsedebiliriz. Fakat benim aklıma ilk olarak bilimsel yayıncılık sürecinde bilgiye erişim noktasındaki etkileri geliyor. Çünkü artık akademi hiç olmadığı kadar hızlı bir bilimsel metin üretme, düzenleme ve dil bariyerine takılmadan bu süreci yönetebilme seviyesinde. Araştırma sürecinin en temel parçalarından olan; literatür tarama, ulaşma, üretme, özetleme hatta yazma noktasında yapay zekâ alternatifleri bulunmakta. Sadece literatürü araştırırken değil, veri analiz sürecinde de yapay zekâ araçlarından söz etmek mümkün. Akademik anlamda bilimsel yayın üretim sürecindeki o rutin görevler neredeyse tamamen otomatize hale gelmeye başladı. Bununla bağlantılı olarak son yıllarda öğrenme ve öğretme süreçlerinde yapay zekâ ile ilişkili metotlar kullanıldığını görmekteyiz. Ders içeriklerinin, materyallerinin oluşturulması akla gelen ilk örneklerden birkaçı. Bunlar akademide hızlı üretim açısından faydalanılabilir yönleri. Bu olumlu yönlerin beraberinde getirdiği bazı olumsuz taraflar da mevcut. Akademik üretimi hızlandırıyor, ancak intihal sorunu başlıyor. Akademik dürüstlük ihlal ediliyor ve yeni araştırma alanları, yeni araştırma konuları getiriyor; “Yapay Zekâ Etiği” gibi. İletişim alanında yeni bir iletişim kategorisi var artık: “Makinelerle iletişim” ya da “İnsan-makine iletişimi”. Bu iletişim kategorisini yaratan şey ne? Klasik iletişim sürecinin dönüşüme uğraması. Nasıl dönüşüme uğruyor? Nedir klasik iletişim süreci? Bir gönderici vardır, bir de alıcı. Birbirlerine mesaj gönderirler ve aslında bir anlam üretirler. Çünkü iletişim bir anlam üretme işidir. Biz burada teknolojiyi mesajların gönderilmesine aracı olarak konumlandırıyorduk. Fakat bugün kullandığımız ChatGPT gibi, diyalog kurduğumuz iletişimsel yapay zekâ araçları ile anlam üretme süreci bireyler ile makineler arasında gerçekleşmeye başladı. Dolayısıyla “Yapay zekâ sadece bir araç değil de iletişimin aktif bir katılımcısı haline mi geldi?” gibi sorular, akademide üzerinde durduğumuz yeni alanlar ve yeni araştırma konuları haline gelmiş durumda. Hem riskler hem fırsatlar açısından çok çeşitli etkilerden söz etmemiz mümkün.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3515 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa.png" alt="" width="2000" height="597" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-200x60.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-300x90.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-400x119.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-600x179.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-768x229.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-800x239.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-1024x306.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-1200x358.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa-1536x458.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/appa.png 2000w" sizes="(max-width: 2000px) 100vw, 2000px" /></p>
<p><b><i>Umut Yiğit:</i> İletişim fakülteleri genelde mesaj üretme ve ileti tasarımı üzerinden ilerliyor. Bir taraftan da televizyondan beridir araç olmaları tartışılıyor. Bence yapay zekâ araç konumunda fakat bir geri bildirim alma durumu söz konusu. Sizce iletişim sürecinde yapay zekâ nerede konumlanıyor?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Çok farklı yaklaşımlar bulunmakta. Ama uzun yıllardır “insan ve makine iletişimi” dediğimiz bir kategorinin var olduğundan söz edebiliriz. İletişim kurduğumuz makine ile aslında gerçek bir dünya etkileşimi kurmuyoruz; tamamen sanal bir etkileşim. Ama o sanal iletişimde de bir anlam üretme süreci söz konusu. Dolayısıyla makinelerle yeni bir iletişim kategorisinin var olduğunu söyleyen araştırmacılar, bu fikre katılıyorlar. Yani artık makinenin (yapay zekânın), iletişim sürecinin gerçek katılımcısı (birey) tarafından bir aktör olarak konumlandığını söylüyorlar.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Yani paradigma değişti.</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Aynen öyle. Yani o iletişim sürecinin değiştiği yönünde fikir beyan eden araştırmacılar var.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>O zaman orada da yeni bir çatışma türeyecek.</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Bizim için yeni bir tartışma alanı, daha doğrusu yeni araştırma konuları doğuran bir süreç. Elbette özü itibariyle bu makinenin bir bilinci yok, empati yapamaz. Biz onunla duygusal bir etkileşim kuramayız. İnsani değerlerden yoksun bir makine. Ancak gerçekleştirilen bazı araştırmalar, o iletişimsel yapay zekâyı kullanan bireylerin kurdukları etkileşimden tatmin oldukları ve hatta bu etkileşimi gerçek dünya etkileşimine tercih ettiğini bildiren sonuçlar var.</p>
<p><b><i>Aslı Şen:</i></b> <b>Hocam aslında sizler yapay zekâyı akademide literatür araştırması gibi sebepler ile kullanmaktasınız. Ben ve lisans eğitimi gören birçok öğrenci arkadaşım, ChatCPT gibi sohbet botlarını kullanmaktayız. Öğrencilerin kendilerini gösterebileceği bir alan olan proje ve sınav gibi önemli süreçlerde yapay zekâyı kullanmalarının olumlu veya olumsuz yönleri nelerdir? Öğrenciler tarafından fazlaca kullanılması hakkında ne düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Ben kullanılması taraftarıyım. Yani daha doğrusu kullanılmasının karşıtı değilim. Kendimden örnek vereyim. Nasıl yaklaşıyorum bu duruma ve öğrencilerimin nasıl yaklaşmasını istiyorum: Önce herhangi bir konu hakkında ChatGPT’ye essay yazdırmalarını istiyorum. Daha sonra bu yazıları sınıfa getiriyorlar ve üzerine tartışıyoruz. Biliyorsunuz, iletişimciler olarak hikâye üretme, yaratma kısmında da varız. Bizim yaratıcı ve özgün içerikler ortaya koymamız lazım. Dolayısıyla bu tartışma ortamı sınıfta yaratıldıkça aslında öğrenciler, ChatGPT’nin verdiği metinlerin özgün olmadığını ve öğrenilmiş kalıplarla o metni oluşturduğunu görmeye başlıyor. Örneğin, bir senaryo yazdırmalarını istiyorum.</p>
<p>Çünkü çok temel, basit fikirlerle yazıyor. Anlam üretme, duygusal etkileşim, kültürle beslenme ve benzeri yetilere sahip değil. Böyle olunca öğrenciler bunu görebiliyor. Bunun yanı sıra çok rutin işler varsa onları da yaptırmalarını söylüyorum. Sunum Becerileri dersinde özellikle yapay zekâya yaptırmalarını istiyorum. Ama o metnin içeriği, anlatımı, sınıfta tartışılması tamamen onlara ait. Kısacası yardımcı olacak işleri, operasyonel işleri hızlandırmak için kullanabiliyorlar. Fakat daha çok tartışma, sözel olarak ifade etme, fikir üretme, eleştirme işine daha fazla ağırlık verdiğimi söyleyebilirim ki bence zaten buna ihtiyacımız var. Artık metin yazmak çok kolay. Ama o metni anlatabilme becerisi, o fikri ifade edebilme becerisi çok daha önem kazanmış durumda. Ben de derslerimde bu alanı daha fazla artırdım diyebilirim.</p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Yani bir özne olarak o etkileşim sürecine bağlı olmasını sağlıyorsunuz.</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Çünkü kontrol mekanizması sensin aslında, o değil. Yapay zekânın zaten risklerinin temelinde bir karar mekanizması olarak işlemesi var. Yani kişinin artık kendi karar yetkisini algoritmalara bırakma süreci var. Bizim amacımız bunu değiştirmek. Karar mekanizması sensin, kontrol mekanizması sensin. Onu sadece bir araç olarak kullanman gerekiyor. Oradan aldığın metni bana aynen getiremezsin. O yüzden kaçınmaktansa birlikte etkileşim halinde üretimi gerçekleştirmelerini sağlamak daha doğru geliyor.</p>
<p><b><i>M.G:</i></b> <b>Ekonomi, eğitim, hukuk ve insan hakları, afet yönetimi, sağlık gibi pek çok alanda yapay zekânın geliştiğini görüyoruz. Bu konular hakkında neler düşünüyorsunuz? Sizce bize gelecekte ne tür fırsatlar yaratabilir ya da hangi risklerle karşı karşıya kalabiliriz?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Bahsettiğiniz tüm alanlarda çok kapsamlı fırsatlar var. Mesela, sağlık alanında hastalıkların hızlı teşhis edilmesi ya da kişilere özel tedavi yöntemlerinin bulunması. Eğitimde yine bu kişiselleştirme durumu son derece önemli. Her öğrencinin ihtiyacına göre kişiselleştirme metotları kullanılması gündemde. Hukukta, belgelerin okunması, analizi, hatta belki de davaların takibi noktasında verimli olabilir. Ekonomide de yine, sektörün verimliliğini artıracak yenilikçi çözümler sunabilir. Afet yönetiminde, afet öncesi, sırası ve sonrasında o yönetimsel süreçte kaynakların hızlı kullanımı noktasında etkili olabilir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bunlar yarattığı fırsatlar. Ama bu faydalanabilir yönlerin dışında bir takım riskler de var. Gündemde en çok yer kaplayan konu ise şu: Yapay zekâ işsizlik oranını artıracak, insanları işsiz bırakacak. Yıllar geçtikçe bu gündem durulmaya başladı. Çünkü insanlar şunu fark etmeye başladılar: Yapay zekâ sadece insanları işsiz bırakmakla kalmayacak; insan hakları, eşitsizlikler, insani değerler gibi bir takım sorunları daha da derinleştirecek. Nedir bu sorunların kaynağı? Algoritmalar. Yapay zekâyı oluşturan algoritmalar yanlı sonuçlar doğurabiliyor, önyargıları yeniden üretebiliyorlar. Bunun oluşmasının temel sebebi yapay zekânın çalışma prensibi. Yapay zekâ makine öğrenmesi denen bir prensiple çalışıyor. Veri setlerinden öğrenerek bir çıktı veriyor. Peki bu veri ne? Veri her şey aslında. Bizim kişisel verilerimiz, sosyal medyadaki dijital izlerimiz, bir ekranı görüntüleme süremiz ve benzeri gibi. ChatGPT’nin son versiyonun duyurulması ile birlikle bir yapay zekâ uygulamaları üretimi furyası ortaya çıktı. Neden bu kadar fazla var? Çünkü, milyarlarca internet kullanıcısı var ve bu milyarlarca internet kullanıcısının milyarlarca veri sirkülasyonu var. Dolayısıyla yapay zekânın besleneceği çok fazla veri bulunmakta. Bu veriler ile beslenme durumu da yanlılık noktasında son derece önemli. Eğer herhangi bir yapay zekânın eğitildiği veri seti bir takım yanlı gruplardan beslenirse, eğitim verisi sorunlu olduğundan yapay zekânın sunduğu çıktılar da sorunlu olacak. En bilinen örneklerden bir tanesi Amazon’un işe alım uygulaması. Çok fazla başvuru olduğundan işe alımlar için CV’leri analiz edecek bir yapay zekâ üretiyor. Fakat bu yapay zekânın eğitim verisi daha çok erkek adayların CV’leriyle eğitildiğinden, kadın adayların CV’leri daha düşük puan alıyor ya da onları görmezden geliyor. Haliyle tepkiler gelmeye başlıyor ve yanlış sonuçlar nedeniyle bu yapay zekâ uygulaması ortadan kaldırılıyor. Bir de, o makine öğrenmesi sürekli devam eden bir süreç. ChatGPT’ye bir prompt girdiğimizde onu eğitmeye devam ediyoruz. Bu cinsiyet ya da farklı ötekileştirme durumlarında gördüğümüz temsil sorunları, yapay zekâyı geliştirenin önyargılarını taşıyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>İnsan müdahalesi sorunsalı.</p>
<p>Biz bugün algoritmalar üzerinden bunu tartışıyoruz ama insanın kendisi zaten önyargılara sahip bir varlık.<span class="Apple-converted-space">  </span>Peki nasıl çözebiliriz bu durumu? Farkındalığı sağlamak, yani önyargılı sonuçlar elde edeceğini bile bile o yapay zekâyı kullanmamak, uzak durmak ya da algoritma geliştiricilerin bu konuda daha sorumlu ve daha etik davranmaları için bir takım regülasyonlara yol açacak regülasyonlara yönlendiren çalışmalar yapmak önemli.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3517 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma.png" alt="" width="805" height="420" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma-200x104.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma-300x157.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma-400x209.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma-600x313.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma-768x401.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma-800x417.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/paradigma.png 805w" sizes="(max-width: 805px) 100vw, 805px" /></p>
<p><b><i>Cem Çalışkan:</i></b> <b>Algoritma geliştiricilerinin önyargıları asıl problem gibi görünüyor. Çok demokratik bir algoritma geliştiricisi düşünelim. Eşcinsellik hastalıktır gibi bir veri seti girilirse, yine çoğunlukçu normali üretme riski taşımaz mı?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Bu tartışma Siri, Alexa, Google Assistant gibi sanal asistanlarla başladı aslında. Hepsinde kullanılan ses bir kadına ait. Bir çalışma görmüştüm ve katılımcılara “Alexa’yı hayal edin” diyorlardı. Tüm fikirler alındıktan sonra, toplumda idealize edilmiş bütün güzellik anlayışlarının hepsi Alexa’da toplandığı görülmüş. Kadının aslında güven veren bir varlık olduğunu ve kullanıcılar tarafından verilen görevleri yerine getirmesi için harika bir çerçeve sunduğu gibi argümanlarla toplumsal cinsiyet kodlarını yeniden ürettiğine yönelik bir takım tatışmalar bulunmakta.</p>
<p>Bu da literatürde yeni düşünceler doğurdu: Queer yapay zekâlar ve sanal asistanlar olabilir mi? Danimarka’da bir reklam ajansı bununla ilgili çalışma yapıyor. Queer yani cinsiyetsiz bir yapay zekâ geliştiriyorlar. Kadın ve erkek seslerini birleştirerek, cinsiyeti olmayan bir ses ortaya çıkarıyorlar. Ürettikleri sanal asistanı Apple Store, Google Play Store’da kullanıcılara sunuyorlar. Fakat o kadar az talep görüyor ki bir süre sonra bu sanal asistanı kaldırmak zorunda kalıyorlar. Toplum zaten o kodlara o kadar entegre ki navigasyonu tarif eden bir kadın olması onu rahatsız etmiyor. Sanal asistanların tartışma yaratmasının nedeni de o dönem bu tür yapay zekâ araçlarını geliştiren kişilerin ağırlık olarak toplumsal cinsiyet kodlarını benimseyen erkekler olmasıydı. Sonrasında kadın kodlayıcıların sayıları arttı.</p>
<p>Fakat yapay zekânın geliştirilmesi noktasında; çok demokratik, cinsiyetçi kodlardan ve ötekileştirici yaklaşımlardan uzak duran biri bile olsa, neye talep varsa ona yönelmek durumunda kalıyor. Çünkü ekosistemde platform kapitalizmi var. Onu gerçekleştirmek zorunda. Kendi bağımsız bir yapay zekâ geliştiriyorsa o demokratik ve eşitlikçi düşünce yapısını kendi algoritmalarına yansıtabilir. Ama o noktada da işi kimin yönettiği, nereye yapıldığı önemli.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>M.G:</i></b> <b>Yapay zekâ birçok alanda çeşitli fırsatlar sunmakta. Peki bu konuda sivil toplum kuruluşlarının nasıl bir rolü olduğunu düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Açıkçası çok önemli buluyorum. Yapay zekânın fırsatları ve riskleri hakkında toplumun pek çok kesiminin faydalanabilmesi ve bilinçlendirilmesi alanında çalışmalar yapabilirler.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bununla da kalmayıp, üniversitelerle, özel sektörle, başka sivil toplum kuruluşlarıyla, kamu kurumlarıyla iş birliği yaparak, bir takım çalışmalar yürüterek yapay zekâ ile ilişkili kamu politikalarının geliştirilmesine katkı sağlama potansiyeline sahipler.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>M.G:</i></b> <b>Üyesi olduğunuz Yapay Zekâ Politikaları Derneği (AIPA) bu konuda söz ettiğimiz faaliyetleri gösteren ilk kuruluşlardan biri. Bize biraz AIPA’dan bahsedebilir misiniz?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Tabi, sizin de bahsettiğiniz gibi AIPA, Yapay Zekâ Politikaları Derneği. Türkiye’de yapay zekâ konusunda faaliyet göstermek üzere kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşlarından bir tanesi. Bu alanda 2021 yılından beri faaliyet gösteriyor. AIPA’nın kuruluş amaçlarından bahsedecek olursak; Türk toplumunu yapay zekâ ile ilgili bilinçlendirmek, yapay zekâya yönelik farkındalık kazandırmak. Aynı zamanda üniversite, özel sektör, diğer sivil toplum kuruluşları ve kamu kurumlarıyla ortaklıklar kurup çalışmalar gerçekleştirerek yapay zekânın gelişimine ve kamu politikalarının geliştirilmesine katkı sağlamak temel amaçları arasında. Bu alanda pek çok çalışma gerçekleştirildi. Seksenin üzerinde Tomorrow Meetings yapıldı, yetmişin üzerinde Tomorrow Talks yapıldı. Geçtiğimiz Kasım ayında RTÜK Birliği’nde büyük bir Yeni Medya Zirvesi gerçekleştirildi. Uluslararası yapay zekâ alanında medya zirvesi ve birden fazla oturumda yapay zekâ ile ilgili pek çok konu tartışıldı, değerlendirildi. Bunun dışında, AIPA bilimsel araştırmalara da çok önem veren bir dernek. Örneğin, 2021 yılından beri ulusal ve uluslararası nitelikte dört tane kitap yayınlandı. Yine yakın zamanda “International Journal on AI” adında AIPA’ın uluslararası hakemli dergisi yayın hayatına başladı. Sivil toplum kuruluşlarının gerçekleştirdiği politika belgeleri yayımlamak da önemli faaliyetlerden bir tanesi. Ben Medya ve İletişim Komisyonu üyesiyim. Dernek başkanımız Zafer Küçükşabanoğlu ve bizim komisyon başkanımız</p>
<p>Doç. Dr. Derya Gül Ünlü’nün planları dahilinde politika belgesi hazırlanması gündemde. Medya ve iletişim çalışmaları için oldukça önemli bir adım. Bizim<span class="Apple-converted-space">  </span>komisyonumuz dışında yirmiye yakın çalışma alanı var. Ekonomiden göçe, hukuktan güvenlik ve dış politikaya uzanan; alanında uzman, akademisyenlerin ve sektör temsilcilerinin bulunduğu komisyonlar var ve her bir alanda çeşitli çalışmalar sürdürülmekte.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3518 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel.jpg" alt="" width="1024" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/otel.jpg 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Peki AIPA, Türkiye ekosistemine ne tür katkılar sağlıyor?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Yapay zekâ ekosistemi açısından, AIPA gibi diğer sivil toplum kuruluşlarının da<span class="Apple-converted-space">  </span>faaliyetleri aslında çok önemli. RTÜK’le birlikte yapılan zirveye, hem Türkiye’den hem de dünyanın çeşitli ülkelerinden akademisyenler katıldı. Burada sıkça eleştirdiğimiz veri toplama süreçlerinde aktif rol oynayan, kişisel verilerimizi toplayarak bize geri satan ya da sosyal medya ve dijital platformlarda kalmamız için sürekli içerikler pompalayan; Netflix, BluTV, Exxen, gibi platformların temsilcileri ile istişare etme fırsatı bulduk. Risk olarak tanımladığımız şeylerin ne olduğunu aktarma şansı bulduk ve neler yapılabilir diye konuştuk. Yine RTÜK’ün, Türkiye genelinde yaptığı Yapay Zekâ Farkındalığı araştırması kamuoyuyla ilk defa paylaşıldı. Araştırmadaki farkındalık düzeyleri bize gerçekten bu konu ile ilgili toplumda yapay zekâ okuryazarlığı hakkında çalışmalar yapmamız gerektiğini gösterdi ve bunu sadece eğitimciler yapamaz. Sektörden, sivil toplumdan, kamu kurumlarından paydaşlara ihtiyacımız var. Medya ve iletişim araçlarına yerel ve ulusal farkındalığı, yapay zekâ okuryazarlık bilincini artırabilmemiz için de ihtiyacımız var. Bu alanda ortaklıklar kurulması açısından adımlar atıldı. Geçen gün Resmi Gazete’de gördüm. Mecliste yapay zekâ araştırma komisyonu kuruldu. Bizim gerçekten ülke olarak çok daha fazla şey yapmamız gerekiyor diyebilirim. Bu önemli bir adım.</p>
<p><b><i>M.G:</i></b> <b>Yapay zekânın gelişmesi ile birlikte hayatımızda da birçok şey değişiyor. Chatbotları giderek daha sık kullanmaya ve onlarla daha derin etkileşimler kurmaya başlıyoruz. Bir süre önce “Yapay zekâ ilk kurşunu sıktı!” başlıklı haberler görmüştük. Yapay zekâ ile etkileşimin artması bir yalnızlaşma durumunu da beraberinde getirecek mi?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Yapay zekâ ile kurduğumuz iletişimde, aslında temel amaç fayda sağlamak. İşlerimizi daha hızlı yapmamızı, fikir almamızı sağlıyor ve bize bir konfor alanı yaratıyor. Ve dolayısıyla bizim o konfor alanında çok daha hızlı karar vermemizi kolaylaştırıyor. Sosyal bir izolasyona neden olur mu yapay zekâ? Evet, olabilir. Fakat insan, tabiatı itibariyle gerçek sosyal etkileşime ihtiyaç duyar. Yapay zekâyı işlerini gerçekleştirmek için bir araç olarak kullansa da bu durum insanları tamamen yalnızlığa itmez. Ama bence buradaki yalnızlaşmaktan öte en önemli risk bu sohbet robotlarının yani iletişimsel yapay zekânın çok fazla kullanılmasının, öz yeterlik ve bağımsız düşünme gibi noktalarda risk yaratıyor olması. Yapay zekâ birçok iş için kullanılıyor. Örneğin, mail atarken ChatGPT’ye yazdırmak, bir makaleyi ona yazdırmak, arkadaşınıza çok dağınık bir mesaj yazdınız, toplanması için yine yardım almak. Bir noktada artık bireyin gölgesi gibi hareket eder hale geldiği için öz yeterliliği, bağımsız düşünmeyi etkilediğini düşünüyorum. Bana göre yalnızlaşmaktan ziyade bence daha riskli olan şey bu.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3519 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc.jpg" alt="" width="848" height="1001" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc-200x236.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc-254x300.jpg 254w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc-400x472.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc-600x708.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc-768x907.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc-800x944.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/elif-karakoc.jpg 848w" sizes="(max-width: 848px) 100vw, 848px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>“Yas ve Melankolide Sanal Gerçekliğin Duygusal Boyutu” başlıklı makalenizden bir soru sormak istiyorum. Bir annenin hayatını kaybeden kızı ile sanal gerçeklik aracılığıyla tekrardan buluşması ve bir gün boyunca zaman geçirmesini, Freud’un yas ve melankoli teorisi üzerinden ele alıyorsunuz. Bizler yıllar geçtikçe yapay zekâ üretimi çıktıların, VR teknolojilerinin gerçekçiliğinin arttığını görmekteyiz. Yapay zekânın ve sanal gerçeklik teknolojilerinin gelişmesi duygusal ve gerçeklik algısında bir bozulmaya yol açıyor mu, toplumsal etkileri nasıl oluyor?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Sanal gerçeklik üzerine çalışan bir ajans, yıllar önce kızını kaybetmiş bir anne ile kızını tekrar buluşturabileceklerini söylüyorlar. Kızı bugün yaşasaydı nasıl görünürdü gibi ayrıntılar üzerinde çalışıyorlar ve VR gözlüğü ile anne ve kızı buluşturuyorlar. Freud şunu söylüyor: “Yas dediğimiz şey yaşanıp biten bir süreçtir. Eğer yas tekrar edilirse ya da bitmezse o zaman patolojik bir evre olan melankoliye girer.”<span class="Apple-converted-space">  </span>Melankoli yastan çok daha uzun bir süreçtir ve bireyin gündelik hayatına devam etmesini derinden etkileyen bir durumdur. Burada teknoloji ile bireyin kaybının yeniden yaşatılması ve yas sürecinin tekrar canlandırması söz konusu. Kısa vadede, ChatGPT’den bir metin almak gibi konfor alanı yaratabilir. O sevgiyi belki tekrar hissedeceksin ama aslında onun hayatta olmadığıyla tekrardan yüzleştiğinde, duygusal manipülasyonla da yüzleşmiş olacaksın.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>“Oyun mu İş mi? Youtube Kidfluencerları Üzerine Karşılaştırmalı Bir Analiz” adlı makaleniz de çok etkileyiciydi. Çocukların korunması açısından sosyal medyada büyük bir açık söz konusu. Bu çocukların dijital ortamlarda çocuk işçi rolüne büründürülmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>E.K.K: </i></b>Kidfluencer demek çocuk ünlü demek. Bu çocuklar ebeveynleri tarafından veri ekosistemine sunulan canlılar haline gelmiş durumda. Mahremiyeti sergileniyor, unutulma hakları tamamen gözardı edilerek gündelik hayatları paylaşılıyor. Bu konuda benim için yas ve melankolide olduğu gibi bir sorunsaldan yola çıktı. Çünkü durum bir çeşit dijital çocuk işçiliği formu. Makalede örneklemlerimden biri, Türkiye’de en fazla kazanan çocuk influencer olan Prenses Elif kanalına dairdi. Her gün içerik yayınlıyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu bloglardan bazılarında Elif kırk derece ateşli ama içerik üretmesi gerektiği için o halde çekiliyor. Elif duş alırken, çizgi film izlerken, ders çalışırken yani bütün günlük hayat rutini çocuğun ebeveynleri tarafından sosyal medyaya sunuluyor. Buna da “sharenting” deniliyor. Çocukların dijital reşitlik yaşı var. BTK’ya göre bu yaş on üç. Bu yaşın altındaki çocukların hesapları ebeveynleri tarafından yürütülüyor. Prenses Elif’in anne ve babasının yaptığı röportajlarda şunları okudum: “Biz çok memnunuz, evimizi, arabamızı aldık, tatillere gidiyoruz. Elif de bu durumdan çok mutlu.” Ama küçük kızın bir karar mekanizması yok, onun sorumluluğu sana ait. Dolayısıyla temel tartışma influencer olan çocukların, dijital platform kapitalizminin olduğu alana dahil edilmesi oluyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Kidfluencer ile ilgili bir başka makale daha yazmıştım. Bu kez orada Postman’ın “Minyatür Yetişkinlik” kavramından ilerledim. Ne yazık ki daha önce de konuştuğumuz, toplumun bir takım güzellik standartlarına yönelik beklentileri bu alanda da mevcut. Sosyal medyanın sunduğu bu çerçeve, çocuklar için de bir takım güzellik standartlarını gerektiyor biliyor musunuz? Sekiz, dokuz yaşındaki çocuklara takma tırnaklar takılıyor. Leopar desenli kıyafetler giydiriliyor. Yani minyatür yetişkin formuna sokuluyorlar. Postman 90’larda televizyon reklamları üzerinden söylüyor bunu. Bugün o kavram, platform kapitalizmine ve ekosisteminde minyatür yetişkinliklerden söz etmemize neden oluyor. Böyle bir dönüşüm içerisindeyiz. Bence bu gelinen nokta çok daha tehlikeli bir boyuta ulaşmış durumda diye düşünüyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3514" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13.jpg" alt="" width="781" height="1200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13-195x300.jpg 195w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13-200x307.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13-400x615.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13-600x922.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13-666x1024.jpg 666w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13-768x1180.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/freud13.jpg 781w" sizes="(max-width: 781px) 100vw, 781px" /></p>
<p><b><i>U.Y:</i></b> <b>Hocam bakış açınızı çok sevdim. Tamam problem var ama umut da var, demek çözümün öncülü oluyor sonuçta.</b></p>
<p><b><i>E.K.K:</i></b> Rica ediyorum hocam, şöyle bir durum var: Bu sorunlar oldukça yapısal ve bizim çözebileceğimiz türden değil. Bunun farkındayım. Ancak iletişim süreçlerinde hep söylediğim bir şey var: Etkili iletişim kurmak istiyorsanız, hem içsel hem de bireysel olarak şunu aklımızda tutmalıyız: Önyargılarımızı kontrol edebilmek ve onlarla mücadele edebilmek için önce kendimizi kontrol etmemiz gerekiyor. Kendimizin farkında olabilmemiz için insanlarla kurduğumuz ilişkilerin, dijital süreçlerde kurduğumuz bağların ya da makinelerle olan ilişkilerimizin farkında olmak zorundayız. Mervin Minsky’nin bir sözünü çok seviyorum. Kendisi bir bilgisayar bilimci ve yapay zekâ çalışmalarına büyük katkıları olmuş bir isim. Yıllar önce şöyle bir şey söylemiş: “Hiçbir bilgisayar, ne yaptığının farkında olarak tasarlanmadı. Ama biz de kimi zaman ne yaptığımızın farkında olmuyoruz.” Fakat biz, yapay zekânın aksine bilince sahip canlılar olarak farkındalık geliştirebilecek varlıklarız. Bu yüzden önceliğimiz, bireysel değerlerimiz olmalı. Sonrasında ise insanlarla kurduğumuz iletişimdeki değerler. Duygusal etkileşimler, gerçek dünya bağları, empati, şeffaflık… Algoritmalar ve yapay zekâ ile ilgili en çok tartıştığımız şey de bu değil mi? Hesap verebilirlik, şeffaflık bunların yoksunluğu. Dolayısıyla biz, eğer bu değerleri hayatımızda önceler, farkındalıkla yaşar ve kendimizden başlayarak çevremizdekilere bu anlayışı entegre etmeye çalışırsak, kurduğumuz ilişkilerde anlamlı bir şeyler yapıyor olduğumuzu hissedebiliriz. Örneğin, “Ben, beni duygusal olarak manipüle edecek ya da yasımı tekrar yaşatacak bir aracı kullanmak istemiyorum. Bunu reddediyorum.” diyorsak bu da bir farkındalıktır.</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Hocam bize çok değerli bilgiler kattınız. Geldiğiniz için çok teşekkür ederiz…</b></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/elif-karakoc-keskin-yapay-zeka-ve-akademi-iliskisi/">Elif Karakoç Keskin: Yapay Zekâ ve Akademi İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/elif-karakoc-keskin-yapay-zeka-ve-akademi-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilim Teknoloji ve Hikâyenin Peşinde: Çağla Üren</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilim-teknoloji-ve-hikayenin-pesinde-cagla-uren/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilim-teknoloji-ve-hikayenin-pesinde-cagla-uren/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Aug 2025 11:45:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Storytelling]]></category>
		<category><![CDATA[Substack]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3501</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen   Hikâyeler, insanlığın en eski mirası; bilgiyi, duyguyu ve hakikati taşıyan köprüler… Gazeteci Çağla Üren, bilim ve teknolojiyi gazeteciliğin incelikleriyle harmanlayarak, karmaşık konuları herkes için anlaşılır kılmayı amaçlıyor. Dijital çağın hızla akan bilgi selinde, anlatının gücünü korumanın ve anlam yaratmanın peşinde.   Aslı Şen: Çağla Hanım öncelikle hoş geldiniz. Sizi tanıyarak başlamak isteriz.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilim-teknoloji-ve-hikayenin-pesinde-cagla-uren/">Bilim Teknoloji ve Hikâyenin Peşinde: Çağla Üren</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;">-Aslı Şen</span></em></span></span></h1>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3502 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cagla-uren-1-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Hikâyeler, insanlığın en eski mirası; bilgiyi, duyguyu ve hakikati taşıyan köprüler… Gazeteci Çağla Üren, bilim ve teknolojiyi gazeteciliğin incelikleriyle harmanlayarak, karmaşık konuları herkes için anlaşılır kılmayı amaçlıyor. Dijital çağın hızla akan bilgi selinde, anlatının gücünü korumanın ve anlam yaratmanın peşinde.</span></p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><b><i>Aslı Şen:</i></b> <b>Çağla Hanım öncelikle hoş geldiniz. Sizi tanıyarak başlamak isteriz.</b></p>
<p><b><i>Çağla Üren:</i></b> Ben Çağla Üren. 2018’de Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat bölümünden mezun oldum. Yaklaşık bir sene freelance kitap çevirmenliği yaptıktan sonra Independent Türkçe’de dış haber editörü olarak çalışmaya başladım. Dış haber editörlüğü hep aklımda olan ve istediğim bir işti. 2011’de Suriye Savaşı başladığında ilgimi çekmişti. Dış haber editörü olarak mutluydum ama medyaya girince uzmanlaşma ihtiyacı hissettim.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Üniversitedeyken popüler bilime ilgim olduğundan, evrim, kozmoloji gibi dersler almıştım. Bu alana her zaman ilgim vardı. Çalışma arkadaşlarım bilim-teknoloji haberlerinden biraz uzaktı ancak benim hoşuma gidiyordu. Kariyerime o yönde devam etmeye karar verdim. Böylece bugünkü bilim ve teknoloji habercisi konumuma ulaştım. Bunda pandeminin de etkisinin olduğunu söylemeliyim. Pandemi başlangıcında henüz kimse böyle bir deneyim yaşamadığı için büyük bir şaşkınlık hali vardı. Çok ilginç bilgiler dolaşıma giriyordu. Herkesin telaşlı ve korku dolu olduğu o karantina dönemini hatırlarsınız. Her şey çok acayipti, film gibiydi gerçekten. İşte o dönemde bilimsel makaleleri çevirerek bir fark yaratmaya çalıştık. O zamanlar Independent Türkçe’de çalışıyordum. Aşılar üretilmeye başladığından önemli toplumsal konular gündeme gelmeye başladı. Aşı karşıtlığı, şüphecilik gibi vesilelerle görece ılımlı fakat ne yapacağını bilemeyen kitleler ortaya çıkmıştı. Bu da aşıların çok hızlı biçimde piyasaya sürülmesinden kaynaklıydı. Bu alanda bir boşluk, bir ihtiyaç olduğunu gördük medyada. Oraya yöneldiğimizde çok güzel karşılıklar aldık. Daha ilk hazırladığımız dosyalarla bizi tıp fakültelerine çağırıp konuşma yaptırdılar. Koskoca tıpçılar konuşmacı olarak bizi çağırıyorlardı. Yani bu alanda, ana akımda bulunan boşluğu fark ettikten sonra buradan devam etmeliyim dedim. Hem kendi ilgim alanımdı hem de okurdan dönüş alabilme ve sesimi duyurabilme olanağım vardı. Böylece sağlıkla ilişkili yazılarım sonrasında bilim ve teknolojiye açılarak devam etti. Benim için güzel bir yolculuk oldu. Şimdi Euronews Türkçe’de çalışıyorum. Burada da bilim-teknoloji ağırlıklı dış haber editörlüğü yapıyorum. Bir yandan da her pazar günü okurlara gönderdiğim bilim ve teknoloji e-posta bültenim var.</p>
<p>Aslında son dönemde biraz aksattım ama bu yeni yılda umuyorum daha düzenli bir hale getireceğim. Güzel bir yolculuk benim için. Çok da sevdiğim bir iş.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Edebiyat, bilim, sanat, sağlık gibi birbirinden farklı konularda yazıyorsunuz. Edebi bir dil kullanarak hikâye anlatıcılığını çok güzel yapıyorsunuz. Okura teknoloji ve bilim haberini anlaşılır şekilde verebilmek gerçekten zor. Bu bağlamda hangi kaynaklardan besleniyorsunuz? Ya da Edebiyat Fakültesi mezunu olmanız sizi bu noktada besliyor mu?</b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Tabii ki de besledi. Ama başlamadan bir psikoloji araştırmasından bahsetmek istiyorum: Bilim ve psikiyatri araştırmacıları, insanın hayatta doyuma ulaşması ve mutlu yaşaması için bir araştırma yapmış. Sonucunda ise “Storytelling”e ulaşmışlar. Gündelik hayatında storytelling yapan insanlar daha mutlu ve doygun bir yaşam sürüyorlarmış. Şöyle düşünün: Dedikodu yapan bir türüz. Harari’ye göre dedikodu yapabildiğimiz için, homo sapiensler olarak örgütlenebilmiş ve neandertaller yok olurken biz hayatta kalmışız. İşte temelde storytelling var. Sosyal ve iletişime muhtaç canlılarız. Yapay zekâ konusundaki en büyük risklerden biri bu bence. Kişisel hayatımızda doyuma ulaşabilmek için sosyalliği ve storytellingi öldürmeden yaşamamız gerekiyor. Sorduğunuz soruya gelecek olursam, iltifatlarınız için çok teşekkür ederim. Çevremden de bunu duyuyorum, çok sade ve akıcı yazıyorsun diyorlar. Bu benim için çok önemli.<span class="Apple-converted-space">  </span>Benim hayatta bir gayem varsa o da kurmacaya yönelip kurmaca bir şeyler yazmak. O yüzden storytellingi çok önemsiyorum. Bir yandan edebiyat fakültesi mezunu olmamın da getirisi çok yüksek. Basit bir insanımdır ve istediğim şey bellidir. Küçüklüğümde çok kitap okurdum ve o zamanlardan beri edebiyat okumak istiyordum. Lisede edebiyata ilgim devam etti ve üniversitede Türk Dili ve Edebiyatı okudum.</p>
<p>Boğaziçi gerçekten öğrenciyi ne kadar zenginleştirebiliriz diye düşünen bir okul. Benim 12-13 tane zorunlu seçmeli dersim vardı. Psikoloji, sosyoloji, bilim, reklamcılık gibi birçok ders alabiliyorsunuz. Ben bilim ve sinema dersleri alıyordum. İkisine de ilgim çok yoğundu. Okulun bitmesine yakın ise bir sürü staj yapmak zorunda hissettim. Çünkü mezun olunca ne iş yapacağım gibi streslerim vardı. Bir yandan okuldan beslenebildiğim kadar beslenip diğer yandan nerede staj yapacak bir yer bulursam oraya giriyordum. Gazete, dergi, edebiyat yayıncılığı gibi alanlarda stajlar yaptım. Mezun olurken de edebiyat yayıncısı olmayı düşünüyordum. Bir dönem freelance kitap çeviri editörlüğü yaptım. Ama sonra ekonomik sebepler başta olmak üzere vazgeçtim. Çünkü önüme bazı çeviri kitapları geliyordu ama çok kötü çevirilmiş kitaplardı ve hepsi de yayınevlerinin para vermek istememesinden kaynaklanıyordu. Deneyimsiz öğrencilere popüler bilim kitapları çevirisi yaptırıp bana gönderiyorlardı ve sonrasında ben hepsini tekrardan çeviriyordum. Ben ömür boyu bunu yapmak istemiyorum diyerek karar verdim. Öyle olunca medyaya açıldım. 2014’te Sol Haber Portalı’nda staj yapmıştım. O dönemde ingilizcem çok iyi olmadığı için dış haber stajım çok başarılı geçmemişti. Biraz korkuyordum da yapabilir miyim ben bu işi diye. Sonra baktım yapıyorum, devam dedim. Daha önce de dediğim gibi arkadaşlarım bilim ve teknoloji haberlerinden kaçmasından, benim çok sevmemden kaynaklı bu alanda yazmaya başladım. Okurlardan çok iyi dönütler alınca, pandemi döneminde dışarıdan röportaj istekleri gelmeye başlayınca ben kendimi işin göbeğinde buldum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3504 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli.jpg" alt="" width="1024" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/farekli.jpg 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>İlgi alanınızı teknoloji ile bulduğunuz noktada “Hafıza Kartı” adında e-posta bültenine başladınız. </b><b>O süreçten de biraz bahsedebilir miyiz?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Çocukken de ilgim vardı ancak matematikle aram hiç iyi değildir. Onun dışındaki bilim dalları fizik ve özellikle biyolojiye çok merağım vardı. İşe ilk başladığım zamanlarda astrofizik haberleri olurdu. En çok okunan haberler kategorisinde hep üstte yer alır ve genelde yalan yanlış girilerek sunarlar haberleri. Ne yazık ki medyada “Uzaylı Görüldü” yazıldığında daha çok okunacak sanıyorlar. Ben buna katılmıyorum. Düzgün bir haber girdiğinizde de okunuyor. Türkiye okuru, bilime çok meraklı ve açık kafalı bir okur. Independent Türkçe döneminde, The Independent’dan haberler geliyordu. Onları freelance çevirmenlere çevirtip copy edit yapıp yayınlıyorduk. Sonra dedim ki bu böyle kalmamalı, bir şeyler eklemeliyim. Tam 2021- 2022 yılları, bültenlerin çıktığı dönemde ben de bir iki bültene aboneydim. Türkiye’ye daha yeni yeni geliyordu bunlar ve çok hoşuma gitti formatları. Ben biraz yazı tarafındayım, sevmiyorum kurgu işlerini. Zaten pek yeteneğimin de olduğu söylenemez. YouTube’a içerik üretmek istesem onun için süslen, evi düzgün dekore et, videosunu çek, kurgusunu yap… Vakit kaybediyorum hissine kapılıyorum. Yazı tarafında hızlıca derleyip toplayabildiğimden tamam dedim ben bülten yapacağım.</p>
<p>Ama ne bülteni yapacağım? Biz Independent Türkçe’de sadece dış haber alıyoruz. Genelde Türkiye’de yayılmış olan içerikleri tercih etmiyor orijinal haberler arayıp bulmaya çalışıyorduk. Öyle olunca çok fazla haber görüyordum ve çoğunu alıp değerlendiremiyordum. Ben de onları yayınlarım düşüncesiyle bir Telegram kanalı açtım. Baktım kanal bayağı tuttu. Telegram çok kişinin olmadığı bir yer. 2000 abone iyi bir rakam. Sonrasında herkes Telegram, Twitter, Instagram gibi sosyal medyaları kullanmayabilir ama herkesin Gmail’i vardır ve maillerini az çok kontrol eder diyerek bu işi haftalık bir bültene dönüştürmeye karar verdim. Sonra NewsLab Turkey’e bülten için başvurdum ve seçildi. 2022 Ağustos ayı boyunca medya eğitimi gördük. Ses kurgusu, algoritmalar, sosyal medya, bülten eğitimleri gibi birçok alanda güzel bir eğitim süreci oldu. Bilmediğim alanları öğrenmiş ve pratik yapmış oldum. Benim için güzel bir giriş oldu. Eğitimi tamamladıktan hemen sonra Hafıza Kartı’nın ilk sayısını çıkardım.</p>
<p>İki yıl hiç bırakmadan devam ettim. 2024’te Independent Türkçe’den ayrıldım. 9 ay kadar, yapay zekâ/sosyal medya girişimi olan bir Startup’ta çalıştım. İşin mutfağını öğrenmemde çok yardımcı oldu. Biraz da girişimcilik ekosistemini öğrenmiş oldum. Fakat gazeteciliği özlemiştim ve bir arkadaşım Euronews Türkçe’de çalışıyordu, sağ olsun beni önermiş. Euronews Türkçe çok iyi okunuyor, iyi tıkları var. Biraz kendimi göstermem için iyi olur diye düşündüm. Çünkü bugüne kadar hep haberimi okutayım diye kendim uğraştım. Euronews Türkçe onun rahatlığını çok sağlıyor bana. Bir haber giriyorum, milyonlarca insan okuyor. Benim için gerçekten çok güzel bir deneyim. Öyle olunca ben Startup’ı bıraktım tabii. Son aylarda Hafıza Kartını sağlık problemlerim dolayısıyla biraz aksatsam da çok güzel bir okur kitlesi oluştuğunu fark ettim. “Hafıza Kartı nerede, neden göndermiyorsunuz?” gibi mailler alıyorum ve beni çok mutlu ediyor. Bültenler gerçekten çok güzel bir dünya. Hafıza kartının 5000 küsur abonesi var, işi daha iyi bilenler çok iyi olduğunu söylüyor. Umarım bu sayı önümüzdeki yıllarda artar.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3505 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle.jpg" alt="" width="1024" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/daledondsle.jpg 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Bu e-posta bültenleri Substack gibi platformlarla popülerlik kazandı aslında. Bunun biraz daha teknik yönlerinden bahsedebilir miyiz? Ya da biz de bu bültenlerden aracılığıyla haberler girmek istesek nasıl bir yol izlememiz lazım? Biraz bahsedebilir misiniz?<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Substack, bültenlerin yaygınlaşmasında öncü oldu. Ücretsiz olması, bülten yapmak isteyen her insanın maddi durumu olmasa bile üretim yapabilecekleri bir alan sağladı. Fakat ben NewsLab Turkey’den Ahmet Alihan Sabancı Hocamın tavsiyeleri üzerine “Inbox” adında bir platform kullanıyorum. Türkiye menşeili ve KVKK uyumlu. Biraz pahalı bir bülten aracı, her ay iki bin küsür lira ödüyorum. Bu yüzden Substack’in ücretsiz olması yeni başlayanlar için çok kullanışlı. Fakat oltama, reklam gibi amaçlarla kullanılabiliyor ve işlem dışı e-posta gönderme olasılığı da çok fazla. Google bu sorunu aşmak için bir denetime gitti ve bu sebeplerden dolayı Substack üzerinden gönderilen mailler spama düşüyor. Öyle olunca ben kendimi garantiye almak istedim ve Inbox’la başladım. NewsLab Turkey’den de aldığımız bir ödenek vardı, beni bir süre bülten ödemelerimde idare etti. Sonrasında kendi cebimden ödemeye başladım. Ama eşim ve bir arkadaşım Substack üzerinden haftalık dış haber bülteni yapıyorlar. Pek düzenli değiller ama onların spama düştüklerini görmedim. Öğrenciyseniz, Substack üzerinden yapmak daha mantıklı gözüküyor. Bülten oluşturma konusuna değinecek olursam, mail üzerinden haber üretmeye karar verdikten sonra en önemlisi içeriği belirlemek.</p>
<p>Ben ana akım medyada bulunan bir boşluğu doldurmak istedim. Edebiyatta şöyle bir şey vardır: Her eser, her yazar kendi okur kitlesini yaratır. Bu düşünce ile hedef kitle belirlemektense, içeriğimi ve hangi boşluğu dolduracağımı buldum. Seçtiğiniz alanda içerik ürettiğinizde, hem edebiyatta hem gazetecilikte kendi okur kitlenizi yaratıyorsunuz. Araştırmacı gazetecilik kökeninden gelen isimlere baktığımızda da bunu görüyoruz. İsmail Saymaz, Serdar Kuzuloğlu gibi isimler kendi okur kitlelerini kendileri yarattılar. Neye yeteneğiniz olduğuna, neyi yapmak istediğinize daha çok vakit harcayın. Çünkü yeteneğiniz olmayan bir alanı sırf popüler diye yapmaya başladığınızda hem tükenirsiniz, hem o alanın üstüne bir şey koyamazsınız. Ben biraz buna odaklandım bülten yapma zamanım geldiğinde. Halihazırda zaten bilim haberciliği yapıyorum. Her sabah ve akşam haber tarıyorum, notlarımı alıyorum. Bu sayede zaten günde 12-13 haberi yapıyor oluyorum. Böyle olunca malzeme zaten elimde oluyor ve bunu sadece bültende yazıya dökmek kalıyor. Inbox’un güzel taraflarından biri de WordPress paneline benzer bir panel vererek size kendi şablonunuzu seçme şansı tanıyor. Ben şu şekilde oluşturdum: Sağlık, bilim, teknoloji, sektör diye dört konu başlığı belirledim. Hepsine ayrı kutucuk açtım ve farklı görseller belirledim. Hafıza Kartı’nı öne çıkaran hususlardan birinin de tasarım olduğunu düşünüyorum. Çünkü genelde bültenlerde haberler paragraf şeklinde diziliyor, okur göz gezdirmek istiyor ve göz gezdirirken uzun yazılardaki ayrıntıları görmek çok zor. Ben bunu aşmak için klasik bir yöntem kullanıyorum, her paragrafın ve haberin kendi başlığı var. Sağlık, teknolji ve bilim ana başlıkları altında konunun başlıkları yer alıyor. Okur göz gezdirdiği sırada kendi ilgi alanında yönelebiliyor. Mesela hazırladığım bülten genellikle 13 sayfa sürüyor ve bu kadar sayfayı okutmak çok zor. Öyle olunca göz gezdirebilme olanağı sağlamak gerekiyor. Dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğüm bir diğer alan ise yaratıcı başlıklar. Her yerde olduğu gibi bültenlerde de çok etkili, okuru kolaylıkla yakalayabiliyor. Her şeyin düzenli olmasına, okurun ilk bakışta neyin nerede olduğunu anlayabilmesine fazlaca odaklanıyorum.</p>
<p>Tasarım konusuda özen gösteriyorum. Görseller ekliyorum Pixabay, Unsplash gibi ücretsiz sitelerden sıklıkla yararlanıyorum. O an aboneliğim varsa MidJourney kullanıyorum. Fazla olmamasına da dikkat etmek gerek, bazen görsellerden dolayı sayfa yüklenemiyor, kasma durumları yaşanıyor. İnternet davranışlarında site açılımı uzun sürüyorsa okurun kaçma olasılığı daha yüksek, o yüzden. Olabildiğince sade ve hızlı bir tasarım olması önemli. Ben genelde bu tür şeylere dikkat ediyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3507 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5.png" alt="" width="867" height="1875" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-139x300.png 139w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-200x433.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-400x865.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-473x1024.png 473w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-600x1298.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-710x1536.png 710w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-768x1661.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5-800x1730.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/substack5.png 867w" sizes="(max-width: 867px) 100vw, 867px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Hafıza Kartı gibi e-bültenler salt bir gelir modeline dönüşebilir mi? Siz bir gelir kaynağına dönüştürebildiniz mi?</b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Hafıza Kartı şu an gelir sağladığım bir alan değil. Bu biraz da benim tercihim, halihazırda çalıştığım için gerek duymadım. Ama bültenler dünya çapında ve Türkiye’de rağbet gören ve gelişen bir alan. Özellikle Aposto bu alanda öncü bir ekip. Haftalık reklam tanıtımları, sponsorluklar, bu hafta bize destek olan firma gibi içeriklerle bültencilik yapılabiliyor. Reklamveren firmalar için avantajları çok fazla. Çünkü bültenle direkt niş bir kitleye ulaşabiliyor oluyorsunuz. Eskiden Facebook hedefli reklamlar çıkarırdı. Şimdi ise Avrupa Birliği’nin çabalarıyla hedefli reklam olayının sonuna geliyoruz ve “Kitlemizi nasıl bulacağız?” sorusu ortaya çıkıyor. Bültenler de işte burada önemli bir rol oynuyor. Benim teknoloji bültenim var, bu kadar okurum ve takipçim var dediğinizde artık teknolojiyle ilgilenen insan arayıp bulmasına gerek kalmıyor. Ben Hafıza Kartı’nı tek başıma çıkarıyorum ve reklam almıyorum. Fakat sponsorluk veya reklam almak için tüzel bir şirket kurmak ve vergisini ödemek gerekiyor. Genelde bülten işinde çalışan insanlar gelirlerini bu şekilde sağlıyorlar. Tabii olası çıkar çatışmaları da var. Teknoloji alanında eleştirel bir şeylerden bahsediyorsanız, o insanlardan reklam almak aynı zamanda çıkar çatışması yaratabiliyor. Mesela ben teknopolitik bir yere parmak bastığımda, reklam aldığım şirket benimle ilişkisini kesecek mi? Ne kadarını söylememe izin verecek? Reklamveren şunu diyebilir: Tamam ben sana reklam veriyorum ama beni bu sayıda eleştirme. Bu tarz tartışmalı süreçler olabiliyor. Ben özellikle sağlık konusunda reklam almayı hiç düşünmedim. Diyelim ki oksijen ölçer reklamı aldım. Okurlarımdan birinin aldığı alet bozuk çıkarsa kendimi sorumlu hissederim. Gazetecilikte biraz tartışmalı konular gerçekten, ama sektör oraya doğru gidiyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Şu anda reklamı gazetecilikle ayırmaya yönelik çalışmalar yapan video odaklı şirketler var; 140 Journos, Fayn, Ilgaz’ın Scrolli’si gibi. Bu insanlar reklam ve sponsorluklar için şirketlerine reklam tarafı kuruyorlar. Ne gibi? Kurgu, video, kamera hizmeti vs. Tabii oradan gelen gelir medya içeriğini de döndürüyor. Reklamı, reklam klasmanında tutmak gazeteciliğe karıştırmaktan bence daha etik. Ama tabii ki ben de ileride çalışamaz veya iş bulamazsam Hafıza Kartı’na sponsor bulmaya çalışabilirim. Fakat bu da başlı başına bir iş. Tek tek gidiyorsunuz, firmaları bağlıyorsunuz, her hafta reklam verecek birini buluyorunuz. Hem gazetecilik faaliyetlerinin kendisi hem de sponsor bulma faaliyetiyle beraber yürütmek kolay değil. O yüzden ortaklıklar yapılabilir. Mesela biri gazetecilik kısmında, ortağı ise para bulma kısmında gibi.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3508 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg.jpg" alt="" width="1140" height="570" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg-200x100.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg-300x150.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg-400x200.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg-600x300.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg-768x384.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg-800x400.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg-1024x512.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/cipeg.jpg 1140w" sizes="(max-width: 1140px) 100vw, 1140px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Globalde yapay zekânın bir haber içeriği platformu geliştirmesi bekleniyor. Siz haberlerinizi yazarken bu tür yapay zekâ destekli uygulamalardan faydalanıyor musunuz? Yoksa sadece görsel oluşturma konusunda mı yardım alıyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Evet görsel oluşturmada yapay zekâdan çok yararlanıyorum. Onun dışında genellikle arama motoru olarak ChatGPT’yi sıklıkla kullanıyorum. Google deryasında gezinip aradığın şeyi bulabilmek zor. Dijitalde de hızlı olmak zorundasınız, yapay zekâ sizi hızlandırabilecek bir araç. Örneğin bir bilim haberi yazarken içerisinde “hominin” diye bir kelime geçiyor. Ne demek olduğunu içgüdüsel olarak biliyorum ama nasıl dile getireceğim konusunda sıkıntı yaşadığımda Google’a giriyorum. Wikipedia, Evrim Ağacı birçok sitede bazı tanımlar oluyor ama bana karmaşık geliyor. Yazılarımın storyteling’e uyması da bu yüzden aslında. Ben bilim kökenli olmadığımdan, okura anlaşılabilir verebilmem için önce benim anlamam lazım. Çünkü aslında bir noktada benim okurdan farkım yok. Tabii ki belli açılardan var. Ama bir noktada ben de okur kadar mesafeliyim o alana. O yüzden kendi anlayabileceğim dilden anlatmaya çok özen gösteriyorum. Teknoloji alanında da terimler karmaşık olabiliyor; blok zinciri, kripto terimleri gibi… İlgili konuda üniversitede ders alan öğrenciler o tanımı anlayabilir ama bilmeyen okura da anlaşılır bir şekilde verebilmek çok önemli. Böyle olunca CharGPT işime çok yarıyor. Çünkü üslup özelliği var ve basitçe anlat derseniz anlaşılır bir şekilde veriyor bilgiyi. Tabii teyit etmek çok önemli çünkü bazen yanlış bilgiler de verebiliyor. En çok yararlandığım nokta bu. İşlerimi oldukça hızlandırıyor. Haber kanallarının yapay zekâyı entegre etmeleri konusuna gelecek olursak, bu gibi denemelere ben olumsuz bakmıyorum. Otomatize edilebilecek şeyler edilmeli. Gerisi hükümetlere kalmış, yapay zekânın yeteneği belli otomasyon. İstihdamı çözmek medya patronlarının ve hükümetin işi. Ben şu açıdan yaralı görüyorum: Medya dünyada ve Türkiye’de bir sıkışıklık içerisinde. Çünkü dijitale geçiş yanlış yorumlandı, düzgün bir gelir modeli oluşturulamadı. Medya patronları dijitale geçerken reklam alanının genişleyeceğini düşünüp sermaye olarak gördüler. Ne kadar tıklanma gelirse o kadar para getirecek gibi. Böyle yorumladıkları için de basılı gazetelerdeki gibi geniş bir çalışan kadrosuna ihtiyaç duymadılar ve sektörde bir daralma oldu. Eskiden okura iyi bilgi vermezseniz okur sizin gazetenizi almazdı. Şimdilerde ise medya patronları okurları tık olarak gösteriyor ve artık okura karşı sorumlu değiliz, reklam verene karşı sorumluyuz gibi bir yapı oluşuyor. Reklamcılığın iç içe geçmesi, gazeteciliği ele geçirmesi de biraz böyle başlıyor. Mesela geçenlerde Google algoritmaları düzenledi ve bu yönde habercilik yapan siteler çöktüler. Bir milyonlardan yüz binlere düştü tıkları. Bu onlar için ciddi bir gelir kaybı demek. Ne yazık ki meslektaşlarım için de çok kötü bir tablo. Ama büyük tabloya bakınca, bana son tahlilde olumlu geliyor. Çünkü bunun değişmesi lazım. Google’dan gelecek reklama bel bağlayıp okuru tık olarak gördüğünüzde kopyala-yapıştır haber yapıyorsunuz. Son dakika haberlerini girelim, sitemizde bütün haberler olsun derken bu işler yeni mezun çocuklara yüklenmeye başladı. Diyor ki: Sen bütün gün ajanslardan düşen haberleri dakika dakika kopyala-yapıştır, elli tane haber gir.</p>
<p>O çocuk işin gazetecilik kısmını öğrenemiyor, uzmanlık imkânı yakalayamıyor. Ne yazık ki medyada böyle bir kadro oluşuyor. Bunun gazetecilikle ilintili bir yanı yok.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Üzerine çok ciddi bir ucuz iş gücü oluşuyor. İşte bu ucuz iş gücünün otomasyona bağlanması lazım. Öğrendikleri bir şey yok, tutunabildikleri bir şey de. Birde üstüne ucuza çalışıyorlar böyle bir istihdam olmasa da olur diye düşünüyorum. Yapay zekâ henüz bu açıdan pek gelişmiş olmasa da gelecekte böyle bir yapıya bürünebilir ama her zaman bir teyit mekanizmasına ihtiyaç duyulacak. Ben bu insanların teyit mekanizması olarak çalışması gerektiğini düşünüyorum. Bilgiye erişimin kolaylaşması bir avantaj, bu da hızlı haber çıkmayı kolaylaştırıyor. Bunun üzerine koyulabilecek şey, gazetecilerin istihdam edilmesi ve “Tamam bugün 50 haber girdim yeter”den ziyade “Bugün ne yaptım? Ortaya ne çıkardım? Ne koydum? Ne karşılık aldım? Orijinal ne yaptım?” gibi sorgulamaların güçlenmesi.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3506 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma.jpg" alt="" width="1024" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/DALL·E-2025-02-03-16.40.31-A-digital-illustration-in-a-hand-drawn-pencil-sketch-style-with-intentional-rough-textures.-The-scene-depicts-a-grand-city-square-at-night-with-a-ma.jpg 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Yapay zekâ araçlarının haber üretim sistemine girmesi ve açık kaynaklardan yararlanıyor olması bir takım problemleri doğurdu. Geçtiğimiz dönemde ChatGPT ile </b><b>New York Times telif hakları üzerine davalık oldular. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz peki? Telif hakkı sorunları çıkacak mı ortaya?</b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Tabii çıkar. Dijital medyada daha önce de bahsettiğimiz gibi bir gelir modeli sorunu var. Bazı şirketler OpenAI ile yapılan telif anlaşmalarını bir çeşit gelir modeli olarak görmeye başladı. Bu da aslında medya açısından sürdürebilir değil. Çünkü bir sonu var. New York Times telif sözleşmesi imzalamak yerine mahkemelik olmayı tercih etti. Abonelik sistemleri var biliyorsunuz, daha okur odaklı gelir modeli benimsemiş bir şirket. Böyle olunca içeriklerinin ortaya saçılması onlar için olumlu bir şey değil. Okur aynı içeriğe ChatGPT’den ulaşabildiğinde öbür taraftaki abonelik modeli boşa düşüyor. Yapay zekâyı da abonelik temelli gelir modellerine yönelik bir tehdit olarak görüyorlar. Fakat bu durum gelir modeli abonelik sistemine dayanmayan diğer gazeteler tarafından da bir fırsat olarak görüldü ve hemen telif sözleşmeleri imzalamaya başladılar. Rupert Murdoch’un News Corporation şirketi çok ciddi bir paraya telif sözleşmesi imzaladı. Yeni oluşan telif pazarındaki en büyük payı yine büyük şirketler alıyor. Beraberinde gelir eşitsizliği durumu söz konusu oluyor. Şimdi burada bağımsız bir yayıncı için Google, algoritmalar ile fişini çekmiş, okunurluğunu düşürmüş, ChatGPT de büyük payı Rupert Murdoch krallığına vermiş. “Sana bir milyon verecek halim yok, al on bin dolar” diyor. Böyle olunca bağımsız yayıncı açısından yine bir gelir eşitsizliği doğuyor.</p>
<p>Açık kaynak meselesinde de OpenAI bu telif sözleşmelerini imzalamak zorunda. Bazı analistler yapay zekâ eğitim sektörünün ciddi bir krize doğru yaklaştığını söylüyor. Çünkü internette bulunabilecek kaliteli veri kullanımının sonuna geldiler. Hatta bir araştırma 2028’de yapay zekâyı beslemek için kullanılan kaliteli veri setinin tamamen tükeneceğini iddia ediyordu. Böyle olunca da tabii bir kriz doğuyor. Yapay zekâyı bundan sonra nasıl ilerleteceğiz, nasıl geliştireceğiz? Çünkü onu besleyeceğimiz kaliteli veri tükeniyor. Bu yüzden de sentetik veri dediğimiz bir çalışma alanı oluştu. Nedir bu sentetik veri? Kısaca, yapay zekânın kendi eğitimi için kendisine veri üretmesi ve diğer modellerin yapay zekâ üretimi verilerle beslenerek ilerletilmesi diye tanımlayabiliriz. OpenAI bununla ilgili olarak direkt sentetik veri üretmeye yönelik bir model geliştirdi. “Strawberry” diye biliniyor. 2024 sonunda iki yüz dolar gibi fahiş bir fiyata abonelik paketi ile sürdüler. Bunu yeni gelecek açık kaynak veri tüketen ChatGPT’leri geliştirmek üzere eğitim verisi olması için ürettiler. Özel teknoloji haberleri yayımlanan bir sitede, OpenAI’ın &#8211; “Orion O4” adında olması lazım-, Strawberry ile besledikleri yeni bir modelin piyasaya sürüleceği haberi vardı. Bu model beklentiyi karşılayamadı diye sızıntı bir bilgi var. Strawberry yani sentetik veri ile eğittikleri model şu anda kullandığımız ChatGPT 4’ten hallice imiş.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu yüzden OpenAI “Temeller Birimi” diye bir birim kurmuş. Şirket gelecek dönemlerde bu sentetik veri olayına odaklanacak. Onun dışında sektörde eğitim verisi bulma sıkıntısı yaşanacak gibi duruyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3509 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm.jpg" alt="" width="1600" height="2184" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-200x273.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-220x300.jpg 220w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-400x546.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-600x819.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-750x1024.jpg 750w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-768x1048.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-800x1092.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-1125x1536.jpg 1125w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-1200x1638.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm-1500x2048.jpg 1500w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/benm.jpg 1600w" sizes="(max-width: 1600px) 100vw, 1600px" /></p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Peki son olarak da şunu soralım. Gelecekte geliştirmeyi düşündüğünüz bir proje var mı? Hafıza Kartı gibi başka nitelikli bir alanda da sizi görecek miyiz?</b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Böyle bir gazetecilik çok yoğun bir faaliyet gerçekten. Tabii ki bu alanda kendimi daha da geliştirmek istiyorum. Daha dişe dokunur işler yapmak istiyorum. Türkiye’de teknoloji alanında eksiklikler var. Çünkü mevcut teknoloji ekosistemi çok siyasi angajmanlı. Birçok şirket de öyle. Ama yurt dışında böyle değil, teknoloji alanında çok güzel araştırmacı gazetecilik işleri oluyor. Türkiye’de yurt dışına nazaran pek olmasa da ifşaat dediğimiz kültür de çok yaygın. Yani ne oluyor? Bir gün Facebook’tan biri çıkıyor “Ben ifşa ediyorum” diyor. Diğer bir gün OpenAI’dan biri yapıyor, belgeleri sızdırıyor, hemen teknoloji gazetecileri bir araya geliyor ve bir konsorsiyum kuruyorlar. O belgeleri tek tek inceleyip, skandalları haberleştiriyorlar. Tabii böyle özendiğim çok şey var. Ben de gazeteciliğe dair bu tür haberler yapmayı çok isterim.</p>
<p>Yurt dışına gitme gibi bir niyetim de yok bu arada çünkü ana dilimi çok seviyorum, kendi okurumu çok seviyorum. O yüzden yurt dışında olan tartışmaları buraya taşımak ya da Türkiye’de BTK ile ilgili skandal, veri sızıntıları olduğu zaman bu konulara dahil olup yazmak istiyorum. Gazetecilik dışında her zaman en büyük hayalim kurmaca bir kitap yazmaktı. Yaşım daha fazla geçmeden onu denemek istiyorum. Belki vakit bulabilirsem bu alandan tamamen bağımsız bir işe girişebilirim, tabii Hafıza Kartı’nı devam ettirmek öncelikli hedefim. Ve bir yandan işimi yapmak yani. Çok büyük hedefler güzel ama sürdürülebilirliğe gerçekten çok dikkat etmek gerekiyor…</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>Çağla Hanım umarım hayallerinizi gerçekleştirirsiniz, geldiğiniz için çok teşekkür ederiz. Çok keyifli bir sohbetti. Çok teşekkür ederiz.<span class="Apple-converted-space"> </span></b></p>
<p><b><i>Ç.Ü: </i></b>Ben teşekkür ederim.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3503 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1440" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asli-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<h1></h1>
<h1><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;"> </span></em></span></span></h1>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilim-teknoloji-ve-hikayenin-pesinde-cagla-uren/">Bilim Teknoloji ve Hikâyenin Peşinde: Çağla Üren</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilim-teknoloji-ve-hikayenin-pesinde-cagla-uren/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hangi Meslekte Nasıl Kullanılıyor? Yapay Zekâ ve Medyada İçerik Üretimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/yapay-zeka-ve-medyada-icerik-uretimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/yapay-zeka-ve-medyada-icerik-uretimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 23 May 2025 10:02:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Paradigma: Yapay Zekâ Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[ay yapım]]></category>
		<category><![CDATA[Batıkan Köse]]></category>
		<category><![CDATA[decktv]]></category>
		<category><![CDATA[editör]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[habercilik]]></category>
		<category><![CDATA[kemalcankayar]]></category>
		<category><![CDATA[köşe yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[sözcütv]]></category>
		<category><![CDATA[yaşar özer]]></category>
		<category><![CDATA[yeni medya]]></category>
		<category><![CDATA[zihni başsaray]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3375</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hangi Meslekte Nasıl Kullanılıyor? Yapay Zekâ ve Medyada İçerik Üretimi Pazarlama, gazetecilik, sosyal mecra yönetimi, senaryo yazarlığı gibi birbirinden farklı alanlarda yıllarca çalışmış uzmanlar, bu alanlarda üretken yapay zeka araçlarını nasıl kullandıklarını, bu uzmanlık dalına ve mesleğe nasıl etki edeceğini yanıtladı. Context Derginin 5. sayısı "yeni paradigma:Yapay Zeka" uzmanlar sorularımızı yanıtladı.   Yaşar Özer (Sözcü  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/yapay-zeka-ve-medyada-icerik-uretimi/">Hangi Meslekte Nasıl Kullanılıyor? Yapay Zekâ ve Medyada İçerik Üretimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h1 class="p1"><b>Hangi Meslekte Nasıl Kullanılıyor? </b></h1>
<h1 class="p2"><span style="font-size: 18pt; color: #ff0000;"><b><i>Yapay Zekâ ve Medyada İçerik Üretimi</i></b></span></h1>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Pazarlama, gazetecilik, sosyal mecra yönetimi, senaryo yazarlığı gibi birbirinden farklı alanlarda yıllarca çalışmış uzmanlar, bu alanlarda üretken yapay zeka araçlarını nasıl kullandıklarını, bu uzmanlık dalına ve mesleğe nasıl etki edeceğini yanıtladı. Context Derginin 5. sayısı &#8220;yeni paradigma:Yapay Zeka&#8221; uzmanlar sorularımızı yanıtladı.</span></p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p1"><img decoding="async" class="wp-image-3376 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685.png" alt="" width="1080" height="567" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685-200x105.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685-300x158.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685-400x210.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685-600x315.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685-768x403.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685-800x420.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685-1024x538.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/yasar-ozer-e1747919114685.png 1080w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /></p>
<h3>Yaşar Özer (Sözcü TV, Yapımcı-Editör)</h3>
<p class="p1">Pek çok yapay zekâ aracını merak ettiğim için denedim ancak şimdiye kadar üretim sürecinde sadece ChatGPT’yi kullandım. Belgesel niteliği de taşıyan dosyalarda genelde tek başıma çalışmak durumunda kalıyorum. O yüzden ChatGPT’den sanki ekip arkadaşımmış gibi faydalanabiliyorum. Mesela toplamda on dakika sürecek bir çalışmanın metnini yazdım diyelim. Bazen üretim sürecinde bir eksik var gibi hissedebiliyor ya insan. Konuya hâkim olan biriyle fikir alışverişi yapmak yerine ChatGPT’ye danışmak mantıklı olabiliyor. Metin dili açısından özgünlüğü kaybetmemek adına destek almıyorum ancak “Sence bu metinde eksik bir bilgi var mı?” ya da “Vurgulamamız gereken başka bir detay var mı?” gibi sorulara son derece verimli cevaplar alabiliyorum. Kitaplardan ya da makalelerden faydalandığım bir çalışmada gerek duymuyor olsam da açık kaynak kullandığım zaman bir teyit aracına dönüşebiliyor. Pek çok açık kaynaktan kıyaslama yapabildiği için verimli oluyor. Nadiren de olsa belli bir dönemi görselleştirmek için kullandığım da oluyor.</p>
<div id="attachment_3383" style="width: 816px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3383" class="wp-image-3383 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-806x1024.png" alt="" width="806" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-200x254.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-236x300.png 236w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-400x508.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-600x762.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-768x976.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-800x1016.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-806x1024.png 806w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-1200x1525.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-1209x1536.png 1209w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661-1612x2048.png 1612w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/Gazete-2-scaled-e1747994418661.png 1800w" sizes="(max-width: 806px) 100vw, 806px" /><p id="caption-attachment-3383" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Gülnihal Akbudak</p></div>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3377 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391.png" alt="" width="1080" height="550" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391-200x102.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391-300x153.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391-400x204.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391-600x306.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391-768x391.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391-800x407.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391-1024x521.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/kemal-can-kayar-e1747919210391.png 1080w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /></p>
<h3>Kemal Can Kayar (Deck TV, Genel Yayın Yönetmeni)</h3>
<p class="p1">Yapay Zekâ, kendisinden de beklendiği üzere en çok medya alanında iş üretim süreçlerini etkiledi. Kolay ve ucuza mal olabilen yapay zekâ araçları, öncesinde ancak bir profesyonelin elinden çıkabilecek seviyedeki içerikleri herhangi bir insanın yapabileceği hale getirdi. Her zaman tartışılan meseleye gelecek olursak: Yapay zekânın bu kullanımından bence biz bir avukat ya da mühendisin korktuğundan daha az korkmalıyız. Çünkü yapay zekânın yaptığı teknik üretimin, en azından şu anda yaratıcı üretimin yerini alması zor görünüyor. Dolayısıyla yapay zekâ yaratıcı üretimin önünü açarken, emeğe ya da teknik sermayeye dayalı iş akışını olumsuz etkilediğini düşünebiliriz. Yani hızlı kopyala yapıştır geç işlerden ziyade, yaratıcılık ve incelik gerektiren işler daha da önem kazanacak. Hızlı ve çok sayıda üretim yapan büyük medya şirketlerinin yerini daha niş üretim yapan firmalar alacak. Peki biz Deck TV olarak Yapay zekâ araçlarını nasıl kullanıyoruz? Temel olarak üç alanda kullanıyoruz. Bunlar; görsel tasarım, metin üretimi ve planlama. Tasarım süreçlerinde Adobe’un uygulamalarının kendi içinde sunduğu yapay zekâ desteği en çok faydalandığımız araçlardan. Örneğin Photoshop’un Genarative Fill (Üretken Dolgu) ve otomatik dekupe özelliği hızlıca kullanabileceğiniz, tasarım sürecini hızlandıran yapay zekâ araçlarından. Ayrıca Adobe’un yapay zekâ ile sıfırdan görsel üretimi için kullanıma sunduğu Firefly; özellikle web sitelerinde yer alan makale ve haberlere görsel üretmek için bulunmaz bir nimet. Photoshop’un fotoğraflarda noise azaltmaya yarayan de-noise özelliği sahada yanlış ISO gibi hatalar yüzünden yaşadığımız sorunları masada kurtarmak için büyük bir avantaj sağlıyor. Aynı şekilde Adobe’un Podcast uygulamasında sunduğu ses temizlemeye yarayan de-noise özelliği de dış gürültüleri toplayan mikrofon açıklarını kapatmak için oldukça ideal. Tabii bu özelliği kullanırken çok da abartmamak lazım, yapay zekâ olmayan sesler üretmeye de başlayabiliyor.</p>
<p class="p2">Metin tarafından baktığımızda ise yapay zekâ denince akla ilk gelen hiç şüphesiz ChatGPT. Burada temel nokta bir medya çalışanının saatlerini alacak işleri bota yaptırmak. Örneğin size bir basın bülteni geldi ve bir şirket tarafından yazıldığı için çok öznel ifadeler yer alıyor. “X şirketi olarak gururla yaptığımız bu proje” gibi ifadeleri yapay zekâya “Bu metni objektif bir dile çevir” diyerek hızlıca temizleyebiliriz. Ya da uzun deşifrelerdeki hataları ve cümleleri toparlamayı bota yaptırarak kendimizi bu iş yükünden kurtarabiliriz. Eğer İngilizce içerik üretiyorsanız yapay zekâ botunu çok daha verimli kullanabiliyorsunuz. İngilizce dil bilgisi kurallarına eğer Türkçe kadar hâkim değilseniz, yapay zekâ sizin için bedavaya çalışan Oxford İngilizce Edebiyat mezunu bir çalışan demektir.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3378 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538.png" alt="" width="1080" height="558" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538-200x103.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538-300x155.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538-400x207.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538-600x310.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538-768x397.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538-800x413.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538-1024x529.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/batikan-kose-e1747919286538.png 1080w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /></p>
<h3>Batıkan Köse (Ay Yapım, Senarist- Yazar)</h3>
<p class="p1">Ben yapay zekâdan şöyle faydalanıyorum; onunla sohbet ediyorum. Daha çok kafamı açmaya çalışıyorum. Sherlock Holmes-Watson konuşması gibi sorular sorarak, bilmediğim şeyleri öğrenmeye çalışıyorum. Bana bilmediğim tanımadığım komedyenler önermesini istiyorum. YouTube’da takip edebileceğim, dinleyebileceğim, merak ettiğim konularla ilgili bir podcast var mı? Ona soruyorum. Bazen ondan görsel atmosferler, mekanlar, ortamlar yaratmasını isteyebiliyorum. 1800’lerde Londra’daki bir evin içini bana tarif et. Onu betimle, şunu betimle gibi görseller istiyorum. Özellikle yarattığı sahnelerden besleniyorum. Geçen mesela antik bir Yunan tiyatrosuna gökyüzünden düşen bir otobüs yaratmasını istedim. Böyle tuhaf şeyleri resmetmesini istiyorum. O resimlerden ben, bir an yakalamaya çalışıyorum. Geçen Antik Yunan’da olimpiyat meşalelerinin taşındığı, taşınırken yolun ortasında söndüğünü hayal ettim. Mesela burada bir sahne yakalamaya çalıştım. Yapay zekâya hayal ettiğim kısa filmin storyboard’unu yaptırdım. Böyle kolaylıklar sağlıyor açıkçası.</p>
<p class="p1">Ayrıca ben yakın gelecekte yazarları ya da yaratıcı süreci saf dışı bırakabileceğini düşünmüyorum. Ama eğer yazar zaten iyiyse, yazarlık kumaşı olan birisine yapay zekânın çok büyük desteği olacağını düşünüyorum. Mesela Pixar’ın kullandığı bir senaryo yazılımı var. Yapay zekâ destekli. Şunu hesaplamışlar; bu filmde kadın karakterlerle erkek karakterler eşit konuşuyor mu? Senaryo yazım programı, yazım aşamasında bununla ilgili geri dönüş yapıyor. Diyor ki erkek karakterleri çok konuşturdun. Hemen sana bir öneride bulunuyor. Böylece yüzde elli yüzde elli daha eşite yakın kadın-erkek diyaloğu barındırıyor senaryo. Bu açıdan yapay zekâ çok iyi çalışıyor. Ama yaratıcı üretimi tamamen saf dışı bırakabileceğini düşünmüyorum.</p>
<p class="p2">Bence yapay zekâ şu an yenilikten uzak, bu da tam olarak yapımcıların istediği bir şey. Yeni olanı değil kârlı olanı istiyorlar. Algoritmalar gelecekte süreci daha fazla tetikleyerek, verilerden beslenen üretim sürecini güçlendirebilir. Çünkü yapay zekâ analiz süreçlerinde çok başarılı. Kullanıcı bazında algoritmanın desteğiyle şunu kestirebiliyorlar; biz on milyon için mi bir proje yapıyoruz yoksa bir milyon tık için mi bir proje yapıyoruz? Belki bizlere istediğimiz tarzda içerikler bile sunabilir. Belki kullanıcılara göre farklı sonlanan diziler bile yapabilir.</p>
<p class="p3">Ayrıca yapay zekâ bizim hakkımızda neredeyse her türlü bilgiye, veriye sahip. Bizim oy verme kararımızı etkileyebilecek potansiyelde reklamları bile önümüze çıkarabiliyor. Açıkçası ben yapay zekâ uygulamalarının yakında kişiye özel içerikler sunacağını düşünüyorum. Çünkü artık her şeyi yapabiliyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3379 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282.png" alt="" width="1080" height="585" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282-200x108.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282-300x163.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282-400x217.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282-600x325.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282-768x416.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282-800x433.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282-1024x555.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/zihni-bassaray-e1747919343282.png 1080w" sizes="(max-width: 1080px) 100vw, 1080px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Zihni Başsaray (Naysworks, Yaratıcı Departman Sorumlusu)</h3>
<p class="p1">Bir dostum şöyle bir anısını paylaşmıştı; tanıdığı bir gençten, Amerika’daki meşhur üniversitelerden birine kabul için “diversity” konulu bir makale istemişler. O da bir sayfa boyunca aşure tarifi yazmış ve bu makaleyle üniversiteden kabul almış.</p>
<p class="p1">Yaratıcılık bence budur. Bin yıllık aşurenin tarifini öyle anlatırsınız ki “diversity” denen yeni nesil kavramı eksiksiz, gediksiz ve son derece estetik biçimde anlatırsınız.</p>
<p class="p1">Bugünkü işleviyle yapay zekâ size diversity hakkında sonsuz bilgi verebilir, örnekleri önünüze serebilir ve binlerce referansı tarayarak sizin adınıza mümkün olan her dilde makale yazabilir.</p>
<p class="p1">Keza yine bugünkü işleviyle yapay zekâ size aşurenin tarihinden tarifine dilediğiniz türde metni yazıp teslim edebilir. Hatta uzay boşluğunda süzülen ve üzerinde nohut tanelerinden gülücükler bulunan bir aşure görseli de üretebilir.</p>
<p class="p1">Ancak yapay zekâ “Diversity gibi tumturaklı bir konuyu aşure tatlısı üzerinden anlatabilir miyim?” sorusunu soracak cesareti, ilhamı ve aklı insana vermez. Yapay zekâ bize cevaplar verir. Oysa bence yaratıcılık denen meret kahir ekseriyetle aklımıza ilişen çoğu zaman densiz, tuhaf ve hatta zaman zaman saçma görünen sorularla alâkalıdır.</p>
<p class="p2">Ben de kendi işimde yapay zekâyı cevaplar bulmak için kullanıyorum. Bu benim işimin az bir kısmını çok kolaylaştırıyor. Ancak soruların peşinden hala kendi duygu ve aklımla koşmayı tercih ediyorum. Çünkü bence insanın nev-i şahsına münhasır kimlik ve belleği en çok “akla gelen sorularla” kendini gösterip onu farklılaştırıyor.</p>
<div id="attachment_3382" style="width: 956px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3382" class="wp-image-3382 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-946x1024.png" alt="" width="946" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-200x216.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-277x300.png 277w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-400x433.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-600x649.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-768x831.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-800x866.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-946x1024.png 946w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-1200x1299.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155-1419x1536.png 1419w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/05/22-scaled-e1747993573155.png 1762w" sizes="(max-width: 946px) 100vw, 946px" /><p id="caption-attachment-3382" class="wp-caption-text">İllüstrasyon: Gülnihal Akbudak</p></div>
<p><a href="https://contextdergi.com/yapay-zeka-ve-medyada-icerik-uretimi/">Hangi Meslekte Nasıl Kullanılıyor? Yapay Zekâ ve Medyada İçerik Üretimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/yapay-zeka-ve-medyada-icerik-uretimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhabir Hemingway İstanbul’dan Kurtuluş Savaşını Bildiriyor</title>
		<link>https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2024 08:20:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Ernest Hemingway]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[kurtuluş savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[muhabir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2550</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ernest Hemingway 30 Eylül 1922 günü Kanada’da yayım yapan Toronto Daily Star gazetesinin muhabiri olarak, zaferle biten Türk Kurtuluş savaşının sonuçlarını gözlemleyip anlatmak üzere İşgal altındaki İstanbul’a gelmiştir. Bu yazı Hemingway’in Türkiye’de geçirdiği günleri ve gazeteci olarak izlediği Lozan antlaşmasının izlenimlerini aktarmaktadır.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/">Muhabir Hemingway İstanbul’dan Kurtuluş Savaşını Bildiriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Oğuz Makal</em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Ernest Hemingway 30 Eylül 1922 günü Kanada’da yayım yapan Toronto Daily Star gazetesinin muhabiri olarak, zaferle biten Türk Kurtuluş savaşının sonuçlarını gözlemleyip anlatmak üzere İşgal altındaki İstanbul’a gelmiştir. Bu yazı Hemingway’in Türkiye’de geçirdiği günleri ve gazeteci olarak izlediği Lozan antlaşmasının izlenimlerini aktarmaktadır.</span></p></blockquote>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Yirminci yüzyılın en etkileyici yazarlarından olan kısa öykücülüğün ustası Ernest Hemingway, Toronto Daily Star’da muhabir olarak göreve başlamadan henüz iki yıl önce tarihin önemli olaylarından biri gerçekleşmiştir. 30 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti ile I. Dünya Savaşı’nın galip ülkeleri arasında savaşı sona erdiren Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. 1915’te başlayan ve 326 gün süren saldırılarına karşın Çanakkale’yi geçemeyen Britanya ordusu birlikleri Çanakkale Boğazı’nın iki yakasını işgal etmiş ayrıca Britanya, Fransa, ve Yunanistan savaş gemilerinden oluşan bir filo da İstanbul önünde demirlemişti. İtalyan ordusu Antalya’yı, Yunan ordusu birlikleri ise 15 Mayıs 1919 günü İzmir’i işgal edecekti. İlk kurşunu atan gazeteci Hasan Tahsin ve Albay Fethi Bey “Zito Venizelos!” diye bağırmayı reddettiği için süngülenecekti.</p>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu müfettişi olarak Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs günü Samsun’a ayak basmasınının ardından milletin istiklâlini kurtarma amaçlı; Amasya, Erzurum, Sivas, Balıkesir, Alaşehir’de kongreler planlanmıştı. Mustafa Kemal’in telgraf yoluyla kurduğu iletişim ağı sayesinde milli mücadele ruhu kısa zamanda ulusal ölçekte teşkilatlandı. Bu teşkilatlanma Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile çatı bir örgüte dönüştü.</p>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Mustafa Kemal’in, sivil bir önder olarak başkanlığını yaptığı Erzurum ve Sivas Kongresinde alınan kararlar kurtuluş savaşının rotasını çizdi. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşının en uygun Ankara’dan yönetileceği düşüncesiyle 27 Aralık günü şehre giriş yaptı. Ernest Hemingway’in Toronto Star’da muhabir olarak başladığı günlerde Anadolu’da işgalcilere karşı onun ayrıntılarını bilmediği şiddetli direnişler başlamış, Kuvâ-yi Milliye güçleri Fransız ordusu birliklerini Maraş’ı terk etmek zorunda bıraktırmıştı. Ernest Hemingway ülkesinde muhabir olarak görev alırken 16 Mart günü İstanbul’un resmen işgali gerçekleşmişti. Toronto Daily Star gazetesi, 1921 yılında İtalyan ordusu saflarında çarpışan, Avrupa’yı iyi tanıyan ve usta bir yazar olan Ernest Hemingway’den Paris’te muhabirlik yapmasını isteyecekti. Hemingway’in görme bozukluğu nedeniyle orduya alınmayınca ailesine söylediği sözler unutulmamalıdır:</p>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Buna rağmen bir yolunu bulup Avrupa’ya gideceğim, böyle bir gösteriyi kaçıramam, bizzat içerisinde bulunmam lazım.”</em></p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway, savaş yıllarında İtalya’da ambulans şoförü olarak hizmet vermişti. 8 Temmuz 1918’de görev bölgesine isabet eden bomba sonucu ağır yaralanmıştı. Buna rağmen, yaralı İtalyan askerlerini güvenli bir bölgeye taşımış bu davranışı nedeniyle Gümüş İtalyan Cesaret Madalyası ile ödüllendirilmişti. Hemingway, 25 Eylül 1922’de Paris’ten Corona marka daktilosu elinde Doğu Ekspresi’ne bindi ve ikinci önemli muhabirlik deneyimi için işgal altındaki İstanbul’a geldi. Hemingway’in şehri anlatan sözleri şöyleydi:</p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“İstanbul, filmlerden anımsadığımız bir karmaşa ve gizem kenti değildi kuşkusuz. Fotoğraflardan ve tablolardan anımsadığımız kent de değildi. Yaklaşan tren penceresinden uzanan kıvrımlı bir doğrultuda, güneşin kavurduğu ağaçsız bölümlere yayılmış bir evrendi. (&#8230;) Dört bir yanı denize çıkan bu kentte, denize giren küçük çocukların kıvancını izliyordum. Mavi suların hemen ötesinde kahverengi görünümlü Asya’yla birleşen bir kentti İstanbul.”</em></p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<div id="attachment_2551" style="width: 191px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2551" class="wp-image-2551 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-181x300.webp" alt="" width="181" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-181x300.webp 181w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-200x331.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-400x662.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756.webp 408w" sizes="(max-width: 181px) 100vw, 181px" /><p id="caption-attachment-2551" class="wp-caption-text"><em>      Hemingway İtalyan Ordusunda</em></p></div>
<p>İşgal altındaki İstanbul’un kurtuluşunu beklediği günlerde Hemingway trenden inecekti. Ve İstanbul Tepebaşındaki Büyük Londra Oteli’ne yerleşecekti. Hemingway’in gözünden İstanbul’a dair anılar ise bu satırlarla kayda geçti:</p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Yokuş benzeri bir caddenin üst bölümüne doğru, mağazaları, bankaları ve lokantaları geçerek ilerliyorduk. Dört yabancı dilde yazılı bar ve gazino tabelalarına adeta dokunur gibi yol alan tramvaylar vardı önümüzde. Askeri otoları dolduran İngiliz ve Fransız askerlerinin durmadan klakson çaldığı caddede, işadamı giysili ve fesli adamlar görünüyordu. Otel, kaldırım taşlarıyla kaplı Pera, yani İstanbul’un Avrupa kesimindeydi. Bir kitaplığı andıran Amerikan Büyükelçiliği binasını geride bırakarak, işgal güçlerinin merkezi olan bir yapıya ulaştık. Sarı renkli İngiliz Büyükelçiliği’nin de yer aldığı bu bölüm, Pera ya da Beyoğlu denilen bir bölümüydü İstanbul’un. Kaldırım taşlarıyla kaplı Pera, İstanbul’un Avrupa kesimiydi. Resmi yapıların hemen hepsi, küçük Amerikan kentlerindeki postane binalarının kesin bir benzeriydi. Romanya ve Ermenistan konsoloslukları önünde, pasaportlarına vize almaya girişenler uzun kuyruklar oluşturmuştu. Ermeniler, Yahudiler, Romanyalılar, İstanbul’dan kaçmaya hazırdılar. M. Kemal ordularının kente çok yaklaştığı rivayetleri, her yerde duyulan korkulu bir söylentiydi. (&#8230;) İstanbul’da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Bu kentte 1,5 milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Yağmur yağmadığı zaman İstanbul’da o kadar çok toz oluyor ki, Pera’ya paralel tepelerin üzerindeki sokaklardan geçen köpeklerin ayaklarından sanki havaya bir toz bulutu yükseliyor. (&#8230;) Türkler günün her saatinde dar yolların kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyorlar, bir yandan da insanların midesini yakıp kavuran rakılarıyla yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan içmek olanaksız gibi bir şey. (&#8230;) İstanbul’da tam 168 resmî izin günü var. Cumaları Müslümanların, cumartesileri Yahudilerin, pazarları da Hristiyanların tatil günü. Ayrıca Katoliklerin, Müslümanların ve Rumların hafta içlerinde dinî bayramları var. Yahudilerin dinî bayramları da cabası. Bu yüzden İstanbul’da her delikanlının en büyük emeli, bir punduna getirip banka memuru olmak. (&#8230;) Geleneklere uymakta, ayak uydurmakta direnmeyen kişi, İstanbul’da gece saat dokuz oldu mu, yemeğini yiyor. Tiyatrolar saat onda açılıyor. Gece kulüpleri ikide; tabiî gözde olan kulüpler. Adı kötüye çıkmış gece       kulüpleri ise, ancak sabaha karşı dörtte kapılarını açıyorlar. Bütün gece boyunca köftecilerle haşlama patates satanlar kaldırımları kaplıyor, kömür yaktıkları ocaklarında, sabaha kadar müşteri bekleyen faytonculara yiyecek hazırlıyorlar. Her türlü çılgınlığa, kumara, dansa, gece kulüplerine paydos demek için kararlı Mustafa Kemal, şehre girinceye kadar, İstanbul bir çeşit ölüm dansına dalmış. Limandan yukarı çıkan yokuşun orta yerindeki Galata semti, Barbary Coast’un en dehşetli eski günlerine taş çıkartacak kadar düşük bir yer. Her milletin ve bütün Müttefiklerin askerleri burada kurulu tuzağa düşürülüyor.”</em></p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway İstanbul gözlemlerinin yanı sıra, havadisleri de gazetesine aktarmaktaydı. Toronto Daily Star gazetesinde Ernest Hemingway imzasıyla 9 Ekim 1922’de yayımlanan haberin başlığı “Türkler İstanbul yakınlarında” başlığını taşımaktadır:</p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Büyük Taarruz ile Yunan ordusunu bozguna uğratan Anadolu’daki Türk ordusu İstanbul’u işgalci güçlerden bir an önce kurtarmaya kararlıdır. (&#8230;) Türk süvarileri, Marmara Denizi’nin sağ tarafında, Boğaz yakınlarındaki tarafsız bölgenin içinde yer alan Şile ve Yarmis’e ulaşmış durumda. Yarmis, İstanbul’dan bir günlük yürüyüş mesafesinde. Süvariler aynı bölgedeki Karayakup’a da yaklaşıyor. (&#8230;) Gece alınan haberlere göre Türk ordusunun bazı askeri birlikleri dün akşamüstü Boğaz’ın Asya tarafındaki tepelerde yer alan Beykoz yakınlarına geldi. Beykoz, İstanbul’un bir banliyösüdür. İngiliz ordusu Beykoz çevresinde tahkimat yapıyor. (&#8230;) Türk ordusuna sık sık öncü birlik olarak eşlik eden düzensiz unsurlarla gerillalar ve haydutlardan oluşan küçük gruplar, İstanbul’un doğusundaki küçük köyler olan Taşköprü, Tavşancıl, Ömerli, Afga ve Armutlu‘da görüldü. Bu yerleşimlerin hepsi, İstanbul’un Asya yakasındaki banliyö sınırları içinde yer alıyor. (&#8230;) İngilizler dün bölgedeki köprü ve kavşakları havaya uçurarak savunma için son hazırlıkları tamamladı. (&#8230;) Bir İngiliz muhribi Karadeniz kıyısındaki Şile’de pazar günü demir attı. Komutanı kıyıya çıkıp orada Ulusalcılar’ın [Ankara hükûmeti] temsilcisiyle buluştu ve ondan kuvvetlerini geri çekmesini talep etti. (&#8230;) General Harington, İstanbul’u koruma yolunda bir önlem olarak Boğaz’daki ve Marmara Denizi’ndeki vapur seferlerinin durdurulmasını emretti. (&#8230;) Çanakkale yakınlarındaki tarafsız bölge içinde de Türk yoğunlaşması devam ediyor. Bu bölgede Türk süvarilerinin yerini piyadeler aldı. Bu da Türkler’in, mevzilerini savunmak için tahkimat yapma niyetinde olduğunun göstergesi olarak algılandı.”</em></p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<div id="attachment_2552" style="width: 235px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2552" class="wp-image-2552 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-225x300.jpeg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-1200x1600.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli.jpeg 1512w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" /><p id="caption-attachment-2552" class="wp-caption-text"><em>Hemingway&#8217;in kaldığı Büyük     Londra Oteli</em></p></div>
<p>Hemingway haberlerinde gözlemlerine de yer veriyordu:</p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Bir serüven duyusu içinde, İstanbul’u dinliyordum gecede. Mustafa Kemal’in ordusunu bekleyen kentte, patlamaya hazır bir şenlik, patlamaya hazır bir acımasızlık köşelerde pusu kurmuştu. (&#8230;) Ve Rumları, Ermenileri ve Makedonyalıları saran ürperti yüzlerinden okunuyordu. Kaldığım Londra Oteli’nin Rum sahibi, yaşamı boyunca biriktirdiği paralarla aldığı otelde, tek müşterisinin ben olduğumu fısıldadı bana. (&#8230;) Otel sahibi Rum, kaderci gözlerle, ‘Buradan benim ölüm çıkacak’ diyordu. ‘Tepeden tırnağa silahlandık, tüm Hıristiyanlar savaşa hazırız’ diyordu. Siyah gözlerini, gözlerime diken otelci, şöyle devam etti sonra: ‘Fransa, İstanbul’u Mustafa Kemal’e vermeye karar verdiği için mi buraları terk etmeye zorlanacağız? Yunanlılar ve Rumlar daima Müttefikler yanında savaştık, ödülümüz terk edilmek mi olacaktı?’ Böyle kızgın konuşan bir yığın Rum’a rastladım İstanbul’da. Karmaşa ve kıyım tehlikesi her yanı sarmıştı. Mustafa Kemal’ini kutlamaya girişen bir Türk’ün uğrayacağı saldırı, tüm kenti kana boğacak ilk belirti olabilirdi. Rumlar gibi. Lenin’in devriminden kaçan Ruslar, Mustafa Kemal’in gelişini kaygıyla bekleyenler arasındaydı. Birçoğu gıyaplarında komünistlerce ölüme mahkûm edilen bu Rus mültecilerinin bazıları, Çarlık üniformalarıyla dolaşıyordu kentte. Sovyet gizli polisi Çeka’nın bu mülteciler için Mustafa Kemal’e neler önereceğini kestirmek çok zordu kuşkusuz. Tüm mazlum ülkeler, tüm Doğu, “Mustafa Kemal çok büyük adam” diyordu. Başarılı önderin İstanbul’a girişi, alacağı olumlu tavırla, kazandığı tüm zaferleri çok daha değerli kılmaya adaydı.”</em></p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway, Mustafa Kemal’in denizaltısı adıyla bilinen bir denizaltıdan da okurlarına söz edecektir:</p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“İstanbul’a demir atan İngiliz deniz filosunun en büyük kaygısı, Mustafa Kemal’in tek denizaltısıydı. Lenin’in, Mustafa Kemal’e armağanı olan denizaltının Rus kaptanı, Mustafa Kemal’in buyruğunda savaşmayı pek uygun bulmayınca, kaptanın Bolşevik komutanı ‘Odesa’ya geri döndüğünü duyarsam, seni ipe çekerim’ diye denizaltı kaptanını hizaya getirecekti. Mustafa Kemal’in denizaltısına büyük tepki gösteren İngiliz filosu, ‘denizaltının, görüldüğü yerde hemen batırılması’ emrini aldı. Karadeniz’e açılan dört İngiliz savaş gemisi, Mustafa Kemal’in denizaltısını aramaya koyuldu, ama bir görünüp bir kaybolan denizaltı, izini kaybettirmeyi başardı. (&#8230;) Daha sonraları, Mustafa Kemal’in denizaltısının, Trabzon açıklarına geldiği duyulmuştu.</em></p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Tam bir korsan gemi görevini üstlenen denizaltı, geçen yolcu ve ticaret gemilerini durduruyor, özellikle Rus kaptan ve mürettebat, refah içinde bir emeklilik için, denizaltıyı ganimetle dolduruyordu. (&#8230;) İngilizler, bu ele avuca sığmaz denizaltıyı yok etmek için altı büyük destroyere görev verdiler. (&#8230;) Mudanya Konferansı’nın sürdüğü o sıralarda, Mustafa Kemal’in denizaltısının Boğaz’a geldiği haberini değerlendiren bir İngiliz savaş gemisi denizin Asya kıyısını denetlerken, içi silahlı Türklerle dolu ve İstanbul’a yol alan birçok motoru ele geçirdi. Savaş gemisi komutanı, daha sonra gece karanlığında kıyıya yanaşan büyük bir motora ateş açacaktı. Ortalık sessizliğe kavuşunca, gece karanlığında kıyıya yanaşan bir motor gördüler ve kıyıya bir komando ekibi yolladılar. İngilizler, kumlara çıkış yapan büyük motorun içinden, karaya çıkan bir atlı gördüler. Projektörlerini motora yönelten İngilizler, Fransızca konuşan bir Türk subayından şu sözleri duydu:</em></p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Ernest Hemingway’in İstanbul’dan Toronto Daily News’e vereceği en önemli haber Mudanya Mütârekesi ile ilgilidir.</em></p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<div id="attachment_2553" style="width: 258px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2553" class="wp-image-2553 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-248x300.jpg" alt="" width="248" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-200x242.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-248x300.jpg 248w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-400x483.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-600x725.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica.jpg 759w" sizes="(max-width: 248px) 100vw, 248px" /><p id="caption-attachment-2553" class="wp-caption-text"><em>Savaş yaralısı Hemingway</em></p></div>
<p>Osmanlı İmparatorluğunu hukuken sona erdiren 3 Ekim 1922 tarihindeki Mudanya Mütârekesi görüşmelerinde, TBMM hükûmetini İsmet Paşa temsil ederken Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp Mudanya açıklarında bir Britanya gemisinde bekleyecektir. Hemingway Mudanya’ya gidememiştir ve gidebilen gazeteciler de zaten görüşmeye alınmamıştır. Ancak öncesinde Toronto Daily Star gazetesinde, “Mustafa Kemal ve beraberinde yer alan güçler Boğaz’ın Asya tarafında, İstanbul’a yürüyerek bir günlük mesafede konuşlanırken İtilaf Devletleri’ni temsil eden bir general, Türk Kurtuluş savaşının askeri kısmını tamamen bitirecek antlaşma için Mudanya’da İsmet Paşa ile buluştu” haberini yayımlamıştır. Mudanya’daki görüşmelerin sonucu için ise Hemingway, <em>“Müttefikler Mudanya’da Doğu Trakya’yı Türklere verdiler ve Yunan ordusunun da bu toprakları terketmesi için üç günlük bir süre tanıdılar”</em> açıklamasını yapar.</p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway, Toronto’ya göndereceği haberlerini yerinde gözlemleyerek vermek için 14 Ekim’de Tekirdağ’ın Muratlı ilçesine gider. Göç etmekte olan Rumların kilometrelerce uzanan kafilesini Edirne’ye kadar takip eder. Sonrasında 3 Kasım 1922’de The Toronto Daily Star gezetesine gönderdiği yazısında şöyle diyecektir:</p>
<p><em>“Benim şu satırları yazmağa başladığım sırada, Yunan birlikleri de Doğu Trakya’yı boşaltmaya başlıyorlar. Üzerlerine hiç uymayan Amerikan yapımı üniformaları içinde, başlarında kol gezen süvari devriyeleri, Yunanistana doğru yürüyorlar. Askerlerin hepsi de asık suratlı, ancak yanlarından bir geçen olursa zorlanarak sırıtmaya çalışıyorlar. Artlarında kalan bütün telgraf hatlarını kestiler. Tellerin direklerden aşağı sallandığı görülüyor. Barınaklarını, kamufle edilmiş müstahkem mevkilerini, makineli tüfek yuvalarını, Türklere karşı son bir direniş göstermeyi tasarladıkları iyiden iyiye düzenli sırtları hep terkettiler. (&#8230;) Yunanlı askerler emir kulu olarak çekiliyorlar. Bütün gün boyunca onların pis, perişan, sakallı, rüzgârdan yanmış hallerini seyrettim. Trakya’nın kahverengi, sert topraklarında, uzun kollar halinde ilerliyorlardı. Ne bando vardı, ne bir örgüt, ne kurtarma ekipleri. Pis ve ince battaniyelerle geceleri saldıran sivrisineklerden başka hiçbir şey yoktu. Yunanistan’ın şan ve şöhretinin sonuydu bu. İkinci Truva kuşatmasının sonu! (&#8230;) On binlerce insanın yürüyüşü hayli uzun zaman alıyor. Beş mil kadar göçmen kafilesi ile birlikte yürüdüm. Öküz arabaları, yüksek demirli karyolalar, eşyalar, ayakları bağlı hayvanlar, bebeklerini kucaklarına sıkıştırmış analar, arabalara tutunarak zorlukla adım atmaya çalışan yaşlı erkekler ve kadınlar görülüyordu. Gözleri ilerledikleri yoldaydı, başları öne eğikti. Sonra tüfek ve cephane yüklü katırlar geçiyordu. Bir de, içinde uykusuzluktan gözleri kıpkırmızı kesilmiş Yunan subayları bulunan külüstür bir Ford geçti. Yağmurdan sırılsıklam olmuş, uykusuz, soğuktan titreyen köylüler, ağır ilerlemelerine devam ediyorlardı. Evlerini barklarını artlarında bırakmış, gidiyorlardı.”</em></p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Kısa süre kaldığı İstanbul Hemingway’i çok etkiler. Yazıları günü gününe Toronto Daily Star gazetesinde basılır ve Türkiye’den gelen en doğru ve en özgün haberler olarak beğeni kazanır. Hemingway dünyayı, <em>“Başlarında Mustafa Kemal olan ve işgale öfkeli, bağımsızlık isteyen bir milleti yeterince önemsememekle”</em>suçlamıştır. Deneyimsiz, hatta önyargılı genç bir yazar olarak Kurtuluş Savaşı günlerinde İstanbul’da muhabirlik yapan Hemingway doğaldır ki, başlangıçta Türk ulusunun bağımsızlık savaşımının öneminin yeterince farkında olmamıştır. Hemingway 30 Eylül 1922’de Paris’ten Doğu Ekspresi ile İstanbul’a geldikten bir ay sonra 28 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü’nde arkadaşlarına açıklayacaktır:</p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Yarın cumhuriyeti ilân edeceğiz.”</em> O gece İsmet Paşa ile birlikte 1921 Anayasası’nın bazı maddelerini değiştiren kanun tasarısını hazırlar ve “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir.” hükmünün yer aldığı tasarı TBMM’de tartışılır, “Yaşasın cumhuriyet!” sesleri arasında alkışlarla cumhuriyet ilân edilir.</p>
<p><em>Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor?</em> gibi savaş romanlarının yazarı, 23 yaşında muhabir olarak İstanbul’a gelen Hemingway’in ülkesinden uzakta ve çok yabancı olduğu Anadolu’da Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde tüm dünyanın mazlum milletlerine örnek bir bağımsızlık ve var oluş mücadelesine tanıklığı bir yazar olarak ayrı bir şansı olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/">Muhabir Hemingway İstanbul’dan Kurtuluş Savaşını Bildiriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
