Yürümenin Felsefesi

Yayın Tarihi: 28 Ağustos 2024
Toplam Okunma: 548
Okuma süresi: 3,5 dakika

Dilruba Turpculu

Sikkenin doğum yeri ve Demir Çağı Lidya Krallığı’na başkentlik etmiş yerdeyim: Manisa’nın Salihli ilçesi, Sart Antik Kenti.

Bugün paranın ilk basıldığı yer olarak tanıdığımız, İncil’de Batı Anadolu’daki yedi kiliseden biri olarak anılan Sardes üzerinde ilerliyorum. Antik dönemdeki ismi Lidce, Persçe’de ise Sfar olarak anılan bu kentin; tarih boyunca dünyanın en güçlü yeri olarak adlandırılan kaleye (Sardeis Kalesi), ilk tiyatro kalıntılarına, dünyanın en büyük 3. Sinagoguna ve daha birçok tarihi mirasa ev sahipliği yaptığını öğreniyorum. Üstelik Antik Çağ’da çıkartılan Kuvars taşının ismi “Sard” olmakla beraber halen buradan Kuvars ve altın çıktığına dair söylentiler de var.

Dünyanın en büyük kraliyet mezarlıklarından biri olan Bin Tepe Tümülüslerinin önüne geldiğimde ise üzerine bastığım toprakta, birbirlerine bir o kadar zıt ve bir o kadar da bağlı o iki kelimeyi düşünüyorum: ölüm ve yaşam.

İnsan her sabah yataktan aynı düşüncelerle uyanmıyor. Bazen öyle anlar geliyor ki kendimizi yaşamın anlamını ve varlığını sorgularken buluyoruz. Baktığımızda insan, böyle anlarda zaman zaman yaşamın anlamını aslında ölümü anımsayarak kurabiliyor. Burada her adımım, binlerce yıl öncesine dayanan bir geçmişi temsil ediyor ve bu düşünce beni yaşamın kırılganlığına ve değerine daha fazla odaklanmaya yönlendiriyor. Ben de üzerinden binlerce insan geçmiş bu topraklarda gezerken tam da Antik Roma felsefesinde yeri olan “Memento Mori” yani “Ölümü Hatırla” sözüyle, yaşamın biricikliği ve ölümün kesinliği üzerinde yürümenin felsefesini yapıyorum.

İnsan olmanın bir yanı her ne kadar ölümün farkındalığı olsa da, yaşamın anlamını ölüm üzerinden belirlemenin, insanın yaşamını kısıtlayıcı bir şekilde etkileyebileceğini düşünüyorum. Dikkatimizi vermemiz gereken nokta, ölümün ürkütücü kabullenişini temel alarak yaşamak yerine, yaşamı tam anlamıyla yaşamak ve her anın değerini bilmektir. Dolayısıyla günlük hayatta ölüme referans vermek ancak daha iyi bir yaşam meditasyonu için olmalıdır. Bu topraklarda gezerken şunu düşünüyorum: Buradaydılar ve yaşamayı seçtiler. Buradayım ve yaşamayı seçiyorum, önemli olan var olmayacağım güne kadar ne yapmakla meşgul olduğum. İşte ölümü hatırlamam, tam da ne yaptığıma dair anlam kazandırmak için benimle olmalıdır.

Yaşanmış ya da yaşanmamış hayatların belirleyicisi belki de bu anlam kazandırmadır. Şair Arthur Rimbaud’un “aslında insanların pek çoğu yaşanmamış bir hayattan ölüyor. Ve ben yaşanmamış bir hayattan dolayı ölmek istemiyorum” sözü, yaşamı tam anlamıyla yaşamak ve yaşanmamış bir hayattan dolayı pişmanlık duymamak gerektiğini vurgular. Bu nedenle, bilincimizin bizden, her anı dolu dolu yaşamamızı ve her deneyimi değerlendirmemizi beklediği düşüncesindeyim.

Sonuçta herkes kendi varlığından ve onu anlamlandırmaktan mesuldür noktasına varmış olabiliriz. Fakat insan, bu anlamlandırma ve anımsama sürecinde, düşüncesinde ancak meditasyon olacak anımsatıcılar bulundurmalıdır. Çünkü kendimize bulduğumuz bu meditasyonlar, hayatı daha derinlemesine anlamlandırmamıza ve yaşamı daha bilinçli bir şekilde deneyimlememize yardımcı olurken özellikle bunu ölümü hatırlayarak yapmamız yaşamı daha değerli kılar ve insanı anlık kaygılardan uzaklaştırarak asıl önemli olan şeylere odaklanmaya teşvik eder. Tıpkı Ömer Hayyam’ın da dediği gibi, ‘’ Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok ‘’

İllüstrasyon: Nur Torun

 

E-Bülten Kaydı

Gelişmelerden haberdar olun.

Yorum Yazın