<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Frankfurt Okulu arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/frankfurt-okulu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/frankfurt-okulu/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 May 2026 09:32:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</title>
		<link>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 12:36:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[akademik]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[insansızlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[söylem]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal olaylar]]></category>
		<category><![CDATA[ufuk eriş]]></category>
		<category><![CDATA[videolu söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yapay]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3740</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ufuk Eriş: Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></em></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3746" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1287" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-200x101.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-300x151.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-400x201.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-600x302.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-768x386.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-800x402.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1024x515.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1200x603.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1536x772.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Ufuk Eriş:</strong> Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da Bilgisayar Araştırma Uygulama Merkezi’nde oldu. Orada IRC (Internet Relay Chat) ile Amerika’da yaşayan bir insanla yazışmıştım ve karşımdakinin asla gerçek bir insan olduğuna inanmamıştım. Sonra yıllar geçti, teknolojinin insanın bakışını, düşünme formatını nasıl değiştirdiğini gördüm. 2002 yılında doktora önerisinde Türkiye’de Hacker Kültürü konusunu ele almak istedim. O dönemlerde Türkiye’de hacker oldukça azdı ve bilinen sadece Tamer Şahin vardı. “Pijamalı Hacker” diye gazetelere çıkmıştı. Osmanlı bankasını hacklediği yazılıyordu ancak o dönemler hacker varsa da kıracak fazla bir yer yoktu. O yüzden jüride de çok sıkıntı çektik. Bu konu ile ilgili olan birini bulmak oldukça zordu. Sosyolog vardı, insan kaynaklarından biri, endüstri mühendisi, iletişimci vardı. Onlara derdimi anlatmak çok zor oldu. Hacker denilen birileri var ve şurayı kırabilir dediğimde “Kırsın ne olacak” diyorlardı. Kanunlarımız bile buna hazır değildi. Birinin bilgisayarına uzaktan bağlandığınız zaman hırsızlık suçu üzerinden değerlendiriliyordu. Hırsızlık suçunda bir malı alırsınız ve o mal artık orada yoktur ama bir veri tabanından kopyasını aldığınız bir şey hâlâ orada duruyor, sadece kopyasını alıyorsunuz. Hukukta da böyle ciddi bir dönüşüme şahit oldum.</p>
<p><strong>Deniz Benzer: 20 yıl önce doktora konunuzu söylediğinizde yaşanan durum bugün yapay zekâ için yaşanıyor. Siz doktora tezinizi yazdığınız dönemdeki o yabancılık ve heyecanla, bugün insanların yapay zekâya baktığı heyecan arasında ne tür benzerlikler ya da farklılıklar görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Her yeni teknoloji, düşünce insanlarını ya da bu konuda kafa yoranları heyecanlandırır. Sebebi ise her zaman dertlerimizin olması. Karl Marx’a baktığınızda yaşadığı toplumu inceleyip, bir şeyler iyi gitmiyor demiş. İnsanların mutsuz olduğunu görmüş, sebebini araştırıp toplumları çözümleme yöntemi önermiş. Ama derdi ne; hayatta çok mutlu değiliz, etraf mutlu değil. Bugünlerde de her yeni teknolojinin üzerine yazan, konuşan insanlar acaba çare olur mu düşüncesinde. Bence hackerları konuşma döneminden farklı olarak, yapay zekâ döneminde insanlar sadece magazinsel boyutuyla ilgileniyorlar. Kimse hangi derdimize deva olur demiyor. Sadece yapay zekânın daha fazla neler yapabileceği ile ilgileniyorlar. Mesela bir yapay zekâ bale yapabiliyor olsun, bale kültürü ile hiç alakası bulunmayan biri neden buna heyecanlansın? Magazinsel yaklaşımın saptırıcı bir etkisi var. Şunu net olarak söyleyebilirim ki tarihin hiçbir döneminde insanlar gelecek jenerasyonlar için bu kadar umutsuz olmamış ve umutlarını insan olmayan bir şeye bağlamamışlardır. Bir düşünün, İsa gelecek demişler, o da insandı… Gelecek jenerasyon böyle yapacak demişler, onlar da insandı… Her zaman kendi türümüzün ileride güzel bir şeyler yapacağına dair inancımız vardı. Şimdilerde bu inancımız bitmiş ki gelecekte yapay zekâ şunu yapıyor olacak, yapay zekâ böyle olacakları konuşuyoruz. Hayatımızda yaşadığımız problemlerin çözümünü ona yüklemeye çalışıyoruz ki bu tekno şovenist bir yaklaşıma doğru gidiyor. Şoven olarak bahsettiğim savunmak aslında. Dertlerimiz daha az teknoloji yüzündenmiş gibi ve fazlası olursa dertlerimiz azalacak diye düşünüyoruz. Bu gittikçe bir garip dehumanization (insansızlaştırma) süreci oluyor. Oysa dünyada ne yapılmış ve yapılacaksa bir insan tarafından, yine insan için yapılıyor. Bunu unutmamamız lazım.</p>
<div id="attachment_3744" style="width: 2570px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3744" class="size-full wp-image-3744" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-1024x1024.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-1200x1200.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-1536x1536.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /><p id="caption-attachment-3744" class="wp-caption-text"><em><strong>İllüstrasyonlar: Sanam Maghrebi</strong></em></p></div>
<p><strong>M.B.A: Bir de işin içinde yapay zekâ aracını insansılaştırma çabası var. Acaba yapay zekâ bir birey olarak insandan daha zeki olur mu ya da insanla denk olsa ona insan der miyiz gibi garip felsefi sorular çıkıyor ortaya.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kendi başına insanla yarışabilecek bir zekâ düzeyinin olası ihtimali konuşulan bir zamanda, bu kadar gelişmiş teknolojiler üretilirken hâlâ boşandığı eşini öldüren erkeklerin haber olduğu bir dünya bize şunu düşündürmeli: Gerçekten dertlerimiz yapay zekânın ne yapabileceği mi olmalı? Bu kültürün teknolojiye teslim oluşudur. Eskiden kültür, teknolojinin kullanımını belirliyor ve sınırlıyordu. Samuray kılıcı örneğini verebiliriz. Herkes bunu takamaz, taktığın zaman da belirli etik kodlara uymak zorundasın. Bizim türkülerden biri ne güzel söylüyor: “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” Çünkü tüfeği kullanmak için yıllarca samuray disiplinine ve kültürüne sahip olmana gerek yok. Tüfeği satın aldığında tetiğe basman yeterli. Her mesleğin kendine ait kültür kodları var, artık böyle bir şey kalmıyor. Bir kalemi alabilmek için eğitime veya etik koda sahip olmana gerek yok. Parayı verdiğin zaman bilgisayarını alır, istediğin gibi de kullanırsın.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün yeteneğe bile gerek kalmadı, komut yazıyorsun herhangi bir şeyi çizdirebiliyorsun.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bana yapay zekâ diye konuştuğumuz şey hakkında pek bir şey bilmiyoruz gibi geliyor. Güçlüsü var güçsüzü de. Üstüne konuştuklarımız birer ütopya gibi. Ben hep şöyle derim “Ütopyalar tersine çevrildiğinde bugün yaşadığımız dertleri anlatır.” Diyelim ki evine temizlik yapmaya gelen hanıma soruyorsun “Eğer imkanların olsa nasıl bir hayat düşünürdün, nasıl bir ütopyan var?” Kadının cevabı “İçmeyen bir kocam olsun isterdim, çocuklarımı dövmesin mesela.” oluyor. Sen kadın ile ilgili gündelik hayatına dair derdini hemen anlamış oluyorsun işte. Şimdi yapay zekâ hakkındaki ütopya söylemlerine bakarak söylenenleri tersine çevirip okursanız ve insanların ondan ne beklediklerine bakarsanız, bugün gerçek hayatta ne gibi sorunlar yaşadıklarını görürsünüz. “Yapay zekâ şunu yapacak mı?” diye birisi merak ediyorsa onunla ilgili gündelik hayatında yaşadığı bir problem vardır. Eskiden savaşlar olur biterdi, şimdi uzayan ve bir türlü bitmeyen, düşük yoğunlukta savaş durumları yaşanıyor. İnsanlar yine ölüyor. Dijital çağdayız, bugün yapay zekâ robotu Sofia, Suudi Arabistan’dan vatandaşlık alıyor. Sana veya bana vermez. Bu yüzden sorulması gereken, “Yapay zekâ insanlar arasındaki eşitsizliğe bir çözüm getirecek mi?” olmalı. Aslında robotlar üzerine geliştirilen ahlaki panikleri değerlendirdiğimizde bunun kimin korkusu olduğunu da anlarsınız. İlk olarak robot kelimesini Karel Čapek’in “Rossum’s Universal Robots” adlı oyununda görüyoruz. Kelime anlamı olarak Slav dillerde köle ya da zorla çalıştırılan anlamına geliyor. Hikâyede robotlar isyan ediyor ve insanları bastırıyor. “Robotlar insanları ele geçirecek mi?” sorusunun altında aslında isyan eden köleler kavramı var. Bütün mesele bunları yönetenlerin bir gün robot imgesi altında olsun veya olmasın her kimi çok daha az bir ücrete zorla çalıştırıyorlarsa, onların ayaklanma korkusu var. Robot ayaklanması ya da yapay zekâ insanları böyle yapacak mı gibi düşüncelerin temel güdüsü bu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3742 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp" alt="" width="800" height="450" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-200x113.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-300x169.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-400x225.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-600x338.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-768x432.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Yapay zekâ ile ilgili sürekli bir gündem var. Peki kültürel anlamda etkileri nedir?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kültür artık eskisi gibi insanın doğal olarak ürettiği bir şey değil. Zaten kültür yozlaşması dediğimiz şey, Anadolu’da üreme  yeteneğini kaybeden hayvanlara “Yoz” denmesinden geliyor. Yozlaşmış kültür, kendi kendini yenileme ve üretme yeteneğini kaybetmiş oluyor. O zaman ne oluyor, şeker hastasının insülin üretememesi gibi dışarıdan insülin iğnesi vurmaya başlıyorsun. Bir süre sonra bağımlı oluyorsun ve üretebilme yeteneğini kaybediyorsun. Herkes eskiden sevdiği kıza ama iyi ama kötü bir türkü yakıyor, şiir yazıyormuş. Fakat artık şiirleri, şarkıları dışarıdan almaya başlayınca kendini ifade etme yeteneğini de kaybetmeye başlıyorsun. Bunun sebebi ise Frankfurt Okulu’nun söylediği kadarıyla Kültür Endüstrisi. İnternetin ortaya çıkışına kadar kaybolduğu düşünülen halktan gelen organik kültürel üretimin, internet ile tekrardan ortaya çıkacağı düşünülmüştü. Dijitalleşme ve internet ilk ortaya çıktığında kültür endüstrisinin burada olmayacağını düşünen insanlar, internetin ifade özgürlüğü ile istediklerini söyleyebilecekleri bir yer olacağına inanıyorlardı. Gratefull Dead grubunun söz yazarının bu konu hakkında bir manifestosu var: “Siber alan bizim alanımız, siz buraya giremezsiniz.” diyor. Fakat girilmedik yer kalmadı. Sonuçta metalaşma sürecinden kaçamadı.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün alışkanlıklar değişti, tüketim hızlandı, üretim biçimleri değişti. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Toplumsallık değişti, toplumsal yaklaşım değişti. Örnek verecek olursam; Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” eseri bir yarışmaya katılıyor. O zamanın jürisinde Yaşar Kemal gibi çok meşhur romancılar var. Fakat eser yarışmayı kazanamıyor. Toplumcu yazarlar olarak “Bu burjuvanın kendi kendine hallenmeleri, bir dertten veya yoksulluktan bahsetmiyor.” diyorlar. Bugün baktığımızda Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı eserini neredeyse herkes biliyor. Seksenlerden sonra popülerleşmeye başlıyor. Çünkü artık bireysellik oluşmaya başlıyor, hatta bir bakıma birey “Müşteri” oluyor. Turgut Özal başkanlığından sonra satın alma düşüncemiz bile değişiyor. Eskiden televizyon almak için bir süre para biriktirirlerdi, taksit diye bir kavramı bilmiyorlardı. Şu an insanlar taksit diye bir kavramı nasıl bilmezler diye düşünebilirler çünkü yaşadığımız şeye hemen alışıyoruz ve sanki çok uzun zamandır böyleymiş gibi geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3745 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında tüketimin çok fazla hızlanması ile biriktirmeyi de kaybettik.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Biriktirmek gerekmiyor diye düşünüyor şimdi insanlar. Biriktirip ne olacak diyor. Ben eskiden şarkıları internet üzerinden indirip MP3 çalardan dinliyordum. Şimdi yeğenim bana “niye bunları indiriyorsun ki bulutta var zaten” diyor. Eskiden araba satın alındığında evladiyelik alınırdı, isim koyarlardı. Şimdi ise arabayı sık sık değiştirmem lazım deniyor. Ama bu bizim dünya ve nesnelerle aramızdaki mesafeyi açıyor. Kirada oturan insanlar evine bir çivi dahi çakmak istemiyor çünkü benimsemiyor. Eğer benimsersen kopmakta zorlanırsın, o yüzden hemen yeni bir şey satın alman lazım. Mesela her içtiğin kola kutusunu hemen atıyorsun ama kaybettiğin bir arkadaşınla ya da sevgilin olan kişi ile içtiğin son kola kutusunu kolay kolay atamazsın. Oraya bir insan bulaşmış olur ve atamazsın. Ama bu durum sistem için tehlikelidir, atamazsan yenisini almazsın. Kısacası hayatın genelinde böyle sorunlar varken yapay zekâ buna ne cevap veriyor ona bakmak lazım. Bunu piyasada hiç görmüyoruz, gündelik hayattaki insan yapay zekânın gerçekten insana yakın bir zekâ olduğunu düşünüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3743 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-66x66.jpg 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-150x150.jpg 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-200x200.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-300x300.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-400x400.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-600x600.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-768x768.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-800x800.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-1024x1024.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-1200x1200.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-1536x1536.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>D.B: Hocam aslında Alan Turing’in testi de bu bağlamda çok önemli, biraz bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Turing testinde bir tarafa insan oturtuyor, karşısına ise yapay zekâ veya robot geçiyor. İnsan makineye sorular soruyor. Eğer verdiği cevaplarda yapay zekâ olmadığını düşündürürse Turing Testini geçmiş oluyor. Ama buna karşı olarak John Searle’nin Çin Odası örneği vardır. Orada ise tek bir penceresi olan kapalı bir oda var. İçeride bazı tabelalar ve yönerge var. Ona pencereden hangi tabela gösterilirse, yönergeden hangisinin karşılık geldiğini bulup göstereceksin deniyor. Dışarıda Çinli bir adam var ve Çince yazılı bir soru gösteriyor. Çince bilmeyen odadaki kişi ise soruya karşılık gelen tabelayı bulup kaldırıyor. İçeride bu tabelaları kaldıran adam Çince biliyor mu? Hayır, sadece yönergeyi takip ediyor. Şimdilerde tüm bunlar için eskide kaldı deniyor. Ancak yeni olan havada durmuyor, bir zeminden geliyor. Burjuva, işçi sınıfı, sınıf çatışmalarını Karl Marx söyleyince mi ortaya çıktı? Mağara döneminde bile güçlü ile güçsüz olanın arasında bir çatışma vardı.</p>
<p><strong>D.B: Yapay zekâ da sonuçta bize bilgi veriyor ve biz de onun ne kadar zeki olduğunu ölçmeye çalışıyoruz. O yapay zekânın, zekâ düzeyi nedir? Onu sizce neden zekâ olarak tanımlıyoruz? Yapay zekânın bize verdiği bilgiler, bilgi hiyerarşisinde hangi noktada bulunuyor?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Zekâ diye belirtilen IQ’da sıfır noktası yoktur mesela. IQ testinde, bir kişi problemi ne kadar sürede çözebildiği ya da amaç ile araç arasındaki optimum zaman ve uyumluluğu ne kadar sürede bulabildiği ölçülür. Frankfurt Okulu buna “öznel akıl&#8221; veya “araçsal akıl” diyor. Bu insan aklının bir niteliğidir ama tümü değildir. Araçsal akıl sadece amaçlar ve araçlar arasında ilişki kurmaya bakar. Bir de nesnel akıl vardır, sadece amaç ve araç arasındaki ilişkiyi kurmak yerine amacı da sorgular. Araçsal akıl karşımıza Hitler döneminde çıkar mesela. İnsanlara çeşitli işkenceler yapan subaylar Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanırken “Biz sadece emri yerine getirdik.” demişlerdir. Orada hem araç hem de amaç vardı. Denileni yaptın da yapmama tercihi sende değil mi? Bunun amacını hiç mi sorgulamadın? Şu anda en çok bu aranan akıl araçsal akıl, dediğini çok hızlı ve verimli bir şekilde yapacak fakat “Onu niye yapıyorum?” diyen aklı yüceltmiyoruz. Aslında sorgulayan akıl insanları anlamlandıran ve ona göre kendimizi de konumlandırdığımız, gerçeği algılatan bir şey.</p>
<div id="attachment_3741" style="width: 1966px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3741" class="size-full wp-image-3741" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya.jpg" alt="" width="1956" height="1356" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-200x139.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-300x208.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-400x277.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-600x416.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-768x532.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-800x555.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-1024x710.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-1200x832.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya-1536x1065.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya.jpg 1956w" sizes="(max-width: 1956px) 100vw, 1956px" /><p id="caption-attachment-3741" class="wp-caption-text">Kasparov, 1996&#8217;da IBM&#8217;in Deep Blue bilgisayarına karşı.</p></div>
<p><strong>D.B: O zaman yapay zekânın zekâsını araçsal akıl olarak mı tanımlamalıyız?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Elbette. Sürekli yapay zekâ diyoruz, bilmeyen için çok sansasyonel bir kelime. Aslında yapay zekânın anlatılan hali ile laboratuvardaki hali arasında uçurum bir fark var. Her yeni teknoloji “İnsan nedir?” Sorusunu bize tekrar sordurup kendimizi bir adım ileri atmamıza neden olabilir. Nietzsche de “Üst insan” derken, kendisiyle mücadele eden insanı kasteder. Anka kuşu gibi, önce yanıp sonra küllerinden yeni bir şey doğması. Nesnel akıl oyun içerisinde sadece ne kadar hızlı ve kaç tane gol atabilirim diye bakıyor. Ama hileli bir oyunu kazanman çok zor. Hakem taraflı ve rüşvet verilmiş. Onları oyun üstüne düşünmediğin için fark etmiyorsun ve sen başaramadığın zaman suçu kendine yüklüyorsun. Sorunun kişisel olduğunu düşündüğün gibi.</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında yapay zekânın beslendiği veri, toplum üretiminin bir çıktısı. Zaten insanların ürettiği şeylerin sonucunda gelişen bir veri algoritması var. Uzaydan besleniyormuş gibi davranıyorlar.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Asla. Hatta yapay zekâ büyük oranda çöpten, internetin bedava olan veri tabanlarından besleniyor. Bu da şuna geliyor; yapay zekâ düşünebilir ama sadece bir iş yapabilir. Sonra öbür işe geçebilir. Biz de hayata artık böyle bakmaya başladığımız için diğer tarafı kaybediyoruz. Deep Blue, Kasparov’u satrançta yendi ama kalkıp bir bardak su getiremiyor. Evet, belki tavlada da yener ama yendiğinde ne mutlu olur, ne üzülür. Biz yapay zekâya dünyadaki sorunları çözdürmeye çalışıyoruz. Savaşları bitirsin, eşitsizliği çözsün, suçları engellesin. Halbuki savaşma, vurma. Sen niye sorumluluğu kendi üzerine almıyorsun? Ona her şeyi yaptırabileceğimiz fikriyle yaşarken insani yönümüzü kaybediyoruz. Geçenlerde yapay zekâ Sophia’ya “Dünyanın geleceği hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordular. Demek ki insan, zekâsı konusunda artık kendinden emin değil. Çok tedirginleşmeye başladı insanlar. Yapay zekâ neyi elimizden alırsa biz olmaktan çıkarır diye korkuyoruz. O yüzden de sürekli ona “bunu da yapar mı?” diye soruyoruz. Basit bir şekilde anlatmak gerekirse; bir sevgilin var, o herkes değil ve onu seçmen için ayırt edici bir özelliği var. O özelliği ondan aldığın anda herkes gibi oluyor. O sevgili vücut olarak orada dursa bile o artık herkestir. Sevgilinin varoluşu ortadan kalkmıştır. O yüzden teknolojinin bize sordurduğu en temel sorulardan biri “Neyimizi bizden alırlarsa biz olmaktan çıkacağız?” oluyor. Bir yandan da bunu çok merak ettiğimiz için ona sürekli bizim yaptığımız şeyleri yaptırmaya çalışıyoruz. “İnsan nedir?” Bunu anlamaya çalışıyoruz sürekli ve artık bir araç olarak düşünüp asıl sorunlarımızı çözebilecek niteliğe büründürmek yerine, oturup magazinsel boyutunu konuşuyoruz.</p>
<p><strong>D.B: Bugün hem internete hem yapay zekâya baktığımızda özgürlük alanı kayboldu mu sizce?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bence büyük oranda kayboluyor. Ama nasıl yaparsak öyle olacak. Mesela en son sosyal medya için kullanılan kelime “brain rot” beyin çürüttü deniyor. Bundan elli yıl önce de televizyona “aptal kutusu” diyorlardı. “Old wine in a new bottle” dedikleri şey işte. “Eski şarap, yeni şişe” aslında bir şey değişmiyor. Halbuki sosyal medya için “Beşinci güç” diyorduk. Dördüncü kuvvet olan medyadan sonra gelen beşinci kuvvet. Sözde demokrasinin kalitesini artıracaktı. Ama biz onu nasıl kullanırsak, hâlâ o potansiyele sahip olabilir diye düşünüyorum. İnsanların yapay zekâya kendi fail oldukları işleri devretmelerinin sebebine bakmak lazım.</p>
<p>İnsan neden karar alma mekanizmalarında geri çekiliyor? Çünkü daha doğru kararı yapay zekânın alacağını düşünülüyor. Yatırım konusunda hatta belki ilerleyen zamanlarda siyasal tercihte bile… Neden? O daha verimli ve kârlı olanı seçer. Ama insan için her zaman doğruluk, verimlilik ve kârlılık aynı tarafta olmayabilir. Bu bizim ülkemizin kuruluşunda bile geçerlidir. Atatürk ve silah arkadaşlarının kalkıştığı işe yapay zekâ kalkışmazdı. Olacak bir iş değil. Çarık var ayakta, o da delik. Yemek yok, silah yok. Kaç tane yerden saldırılmış. Cehâlet var. Eğitimlilerin çoğu ölmüş. Ordu yorgun. Yapay zekâya kalsa Amerikan mandası kabul edilmeliydi. En mantıklısı, en verimli ve kârlısı buydu. Ama biz öyle seçmedik. Kişisel hayattan örnek verecek olursam, o çok aşık olduğunuz insanı büyük ihtimalle yapay zekâ size büyük önermezdi. Muhtemelen ona göre en yanında durmamanız gereken insandır. Bu yüzden gerçek sorunlarımızı görelim ve bunları yapay zekâ ile nasıl çözüleceğine bakmak yerine fail olalım. Bir soru sorulacaksa da yeni neslin, “İnsanlar arasındaki eşitsizliği nasıl sonlandırırız? Dağıttığımız doğayı nasıl toparlayabiliriz? Benden başkasını nasıl mutlu edebilirim?” diye sormalı diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>M.B.A: Geldiğiniz ve bize kıymetli bilgiler verdiğiniz için çok teşekkür ederiz hocam.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Çok teşekkürler hepinize. Beni dinlemeye kıymet verdiniz.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Chicago’dan Frankfurt’a  İletişim Bilimlerinin Tarihi</title>
		<link>https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 08 Aug 2025 11:34:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanmanın Diyalektiği]]></category>
		<category><![CDATA[Chicago Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Habermas]]></category>
		<category><![CDATA[Horkheimer]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Kuramları]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kent Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Negatif Diyalektik]]></category>
		<category><![CDATA[Robert E. Park]]></category>
		<category><![CDATA[Theodor W. Adorno]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aslı Şen: Nurdoğan Hocam hoş geldiniz, iyi ki geldiniz. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz? Nurdoğan Rigel: Lisansım Marmara Üniversitesi, yüksek lisansı ve doktorayı İstanbul Üniversitesi’nde tamamladım. O dönemlerde birinci sınıfta staj yapılıyordu. Büyük bir coşku ile Türk Haberler Ajansı’nda staja başladım. Ajansa girdikten sonra gazeteciliği daha çok sevdim. Çünkü insan okulda verilenlerden daha fazla şey öğrendiğini  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/">Chicago’dan Frankfurt’a  İletişim Bilimlerinin Tarihi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3673" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel.jpg" alt="" width="2172" height="1079" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-200x99.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-300x149.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-400x199.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-600x298.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-768x382.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-800x397.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-1024x509.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-1200x596.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel-1536x763.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/nurdogan-rigel.jpg 2172w" sizes="(max-width: 2172px) 100vw, 2172px" /></p>
<p><b><i>Aslı Şen:</i></b> <b>Nurdoğan Hocam hoş geldiniz, iyi ki geldiniz. Sizi tanıyarak başlayabilir miyiz?</b></p>
<p><b><i>Nurdoğan Rigel:</i></b> Lisansım Marmara Üniversitesi, yüksek lisansı ve doktorayı İstanbul Üniversitesi’nde tamamladım. O dönemlerde birinci sınıfta staj yapılıyordu. Büyük bir coşku ile Türk Haberler Ajansı’nda staja başladım. Ajansa girdikten sonra gazeteciliği daha çok sevdim. Çünkü insan okulda verilenlerden daha fazla şey öğrendiğini hissediyor. Bir de Türk Haberler Ajansı o dönem Anadolu Ajansı’ndan sonra gazeteciliği en iyi öğreten ajans olarak biliniyordu. Tabii mesleği acılarla öğreniyorsunuz . Sonuçta çalıştığını yerdeki müdürleri, şefleri bir çeşit eğitmen gibi göremezsiniz. Onlar da haberi zamanında yetiştirmeye uğraşıyorlar. Çok sistemli ve profesyoneller, siz ise öğrenmeye çalışan, onlardan yardım bekleyen bir konumda oluyorsunuz. İlk yazdığım haberler çöp kutusunu boyluyordu.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Şefimiz kırmızı kalemle beğenmediği yerlerin altını çizer ve atardı. Ben de onların yemeğe çıkmasını bekler, çöpe attığı haberlerimi çıkarırdım. Nelerin üstünü çizmiş, neler yazmış, incelerdim. Kendi kendime haber yazmayı öğrenmeye çalışırdım. Böylelikle haber nasıl toplanır, nasıl düşünülür, nasıl organize olunur bunların hepsini o deneyim adı verilen kan ve gözyaşı dökülen süreçte öğrendim. O dönem okulda ağırlıklı olarak; işletme, iktisat ve hukuk hocalarından ders alıyorduk. İletişim diye bir alan henüz yoktu. Gazetecilik dersleri için TRT’den ve Cumhuriyet Gazetesi’nden gelen bir veya iki öğretim görevlisi vardı. Onlar da çok sık derse gelemiyorlardı. Yani ciddi bir bilgi açlığı içinden çıkmıştık. Ve o boşluğu kendi çabalarımızla doldurmak zorundaydık. O dönem Türk Haberler Ajansı’na her hafta salı ve perşembe günleri yabancı dergiler gelirdi. Başta <i>Newsweek</i> ve <i>Time</i> olmak üzere o dergilerden çok şey öğrendim. Bu yabancı haber dergilerindeki başlıkları bile görseniz önemli bir bilgi birikimi oluşturuyorsunuz. Bunu yıllar sonra fark ediyorsunuz Bir de tüm bunların yanında haber üretim sisteminde hızlı düşünüp bir şeyleri çok hızlı okuyup, çok hızlı yazabilecek refleksi ediniyorsunuz. Refleks gelişiyor, o kas gelişiyor bir süre sonra. Bunları yaparken fark etmediğiniz ama yıllar sonra “bir şeyler nasıl olmuş” diye düşündüğünüzde ya da sizler sorduğunda farkına vardığımız bir durum. Öyle olunca da gazetecilikten kopamıyorsunuz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p><b><i>Mustafa Burak Avcı:</i></b> <b>Hocam peki akademide devam etmeye nasıl kadar verdiniz?</b></p>
<p><b><i>N.R:</i></b> Türk Haber Ajansı’nda çok şey öğreniyordum ama bu arada üniversiteden de bir türlü kopamıyordum. Bilgi açlığım devam ediyordu. O dönem İstabul Üniversitesi İktisat Fakültesinin önemli hocalarından Rahmetli Toktamış Ateş ajansa gelip giderdi. Ondan öğrendim, Sosyal Bilimler Enstitüsünün kurulduğunu. Ben de kaçırır mıyım, hemen başvurumu yaptım.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ondan sonra yüksek lisanstı, doktoraydı derken İstanbul Üniversitesi’ni daha çok sevdiğimi fark ettim. Belki de kallavi hukuk, siyaset bilimi ve işletme fakültesi hocalarının etkisi var bunda. O zamanlar İşletme fakültesinin Halkla İlişkiler alanına çok yakın olduğunu hissediyordunuz. Diğerlerinin akademik dili biraz zorluyordu. Hukukun dili malûm, siyaset bilimi biraz yakın ama yine de zorluyordu. Uluslararası ilişkiler, halâ büyük aşkımdır, sevgiyle gittiği için siyaset bilimi rahat okunuyordu ama hukuku bir türlü sevemiyordum. Yine de diline hâkim olmak gerekiyordu. İşletme ve Siyaset Bilim içlerinde en sevdiğim alanlar olmuştu. Bakın bahsettiğim dönemde halâ Türkiye’de iletişim diye bir alan yok. Ve ayrışma şöyle: Gazetecilik ve Halkla İlişkiler, Radyo Televizyon. Sinema da daha sonraları eklendi. Ben de yüksek lisansımı Halkla İlişkiler ve Gazetecilik’te yaptım. Yüksek lisans çalışmam “Kitle İletişim Araçlarının Seçimlere Etkisi” üzerineydi. Tezin çıkış hikâyesi de güzeldir; gazetecilikten gelen “cımbızlama” dediğimiz bir şey vardır. İçerikten çekip alırsın. Çünkü gazeteci başlık atmalıdır, başlık atacağı için metindeki önemli bir şeyi hemen çekip alır, başlık için kullanır. Bir gün Newsweek’te bir editör yazısında “Siyasal Reklam” diye kavram gördüm. “Tamam, buldum” dedim. Tezimi “Siyasal Reklam” üzerine yapacağım. Ama o dönem konu hakkında ulaşabileceğim hiçbir kaynak yoktu. “Nasıl olacak” diye düşünürken, muhabir olarak İstanbul’da bir 4-5 günlük bir kongreye gittim. Bir yığın hoca gelmiş; siyaset bilimci var, basın-yayından hocalar…<span class="Apple-converted-space">  </span>Biz haberini yapmak için oradayız hesapta ama benim aklımda tezim hakkında sorular sormak var. Oradaki en önemli isimlerden biri, insana sihirli dokunuş yapanlardan biri var, onlar ne yaptıklarını bilmez ama dokunur geçerler. Betül Mardin de onlardan biridir. Türkiye’de Halkla İlişkiler’in kurucusu Betül Mardin hoca da bahsettiğim kongredeydi. Çok sert görünümlü ama müthiş hanımefendi biriydi. Yanına gittim ve durumdan bahsettim. “Sen bana şu gün ofisime gel” dedi. “Ben sana <i>Time</i>’dan bir makale getireceğim, göreceksin siyasal reklamcılığın orada olduğunu” dedi.<br />
O kadar iş yoğunluğu olan ve kafası karışık olan birinin beni unutacağını düşünmüştüm. Ama hayır, hiçbir şekilde unutmamış ve o makaleyi bana getirmişti. İşin özü o makale oldu. Dünyada böyle bir kavram var ancak burada bulmak için çırpınmak zorunda kalıyorsunuz. Nitekim 1983 seçimlerinde reklamcılar<span class="Apple-converted-space">  </span>-başta Man Ajans olmak üzere- işin içine girmeye başladı. O dönem Eli Acıman ile röportaja gitmiştim “boşver çocuğum gazeteciliği falan, sen bizim ajansa gel” demişti. Büyük gazeteci olacağım ya, kabul etmedim. Reklamcılığın ne kadar yaratıcılık ve zekâ yüklü olduğunu, bana ne kadar katkı sağlayacağını fark etmemiştim. Pişmanlıklarımdan biridir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3651 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r.jpg" alt="" width="766" height="1000" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-200x261.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-230x300.jpg 230w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-400x522.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r-600x783.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06712r.jpg 766w" sizes="(max-width: 766px) 100vw, 766px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şekilde tezi yazdım ve Türkiye’de alandaki ilk çalışma oldu. Ondan sonra kavramların peşine düşen bir insan haline geldiğimi fark ettim. Sonra doktoramı Radyo ve Televizyon alanında yaptım. Yüksek lisansı Gazetecilik ve Halkla İlişkilerde yapınca diğer tarafa geçeyim, bir de oradan bir şeyler öğreneyim dedim. Doktorada tezim, uydu ve kablolu yayın teknolojilerinin hukuku ortadan kaldıracağı ya da hukukla aynı hızda paralel biçimde gidemeyeceği için ciddi sıkıntılara yol açacağı üzerineydi. Case olarak da Körfez Savaşı’nı ele almıştım. Sonra bu tezi <i>Elektronik Rönesans</i> adında bir kitaba çevirdim. Akabinde <i>Medya Ninnileri</i>, <i>Rüya Körleşmesi</i>, <i>Haber, Çocuk ve Şiddet</i>, <i>İleti Tasarımında Haber</i> gibi yayımlanan kitaplarım oldu. Sonrasında üç Amerikan üniversitesi deneyimleme fırsatım oldu. Bilgi açlığımı besleme konusunda bu okullar da bana çok şey kattılar. Bu okullardan ilki Florida International University, FIU idi. Diğer üniversitelere göre minik bir kütüphanesi vardı. İlk defa kütüphanelerin saat beşte kapanmadığını, 24 saat çalıştığını gördüm. Ve kütüphanede uyuyasınız, oradan çıkmayasınız geliyor. Gece yarılarına kadar kütüphanede kaldığım için en yakın arkadaşım kampüs polisi olmuştu. FIU’da tezimle ilgili 360 tane kaynakça saydığım zaman oturup ağladığımı bilirim. Burada hiçbir şey bulamazken, küçük ölçekte bir üniversite kütüphanesinde tezinizle ilgili 360 tane kaynak tarayabiliyorsunuz. Olayın çoktan bitmiş gitmiş olduğunu anlıyorsunuz. Sonrasında Texas A&amp;M University’e gittim. “Dijital Hikâye Anlatımı” üzerine doktora derslerine girdiğimde iki hocanın aynı dersi anlatabildiğini gördüm. Bir hafta bilgisayar bilimleri hocası, diğer hafta da söylem bazında ben anlatıyordum. Bizde kolay bir şey değildir böyle ders işleyebilmek. Burada hocalar kavga eder. Ancak orada öyle bir durum yoktu. Onlardan da çok şey öğrendim. Sonrasında ise Brandeis University var. O da Boston’daydı, bana çok şey katan üniversitelerden biridir. Birkaç tezi de orada yürüttüm. Bu deneyimler herhâlde biraz Amerikan perspektifinden iletişim bilimlerine bakmama neden oldu. Tabii yıllar sonra insan kendisini konular bazında netleşirken görüyor. İnsanın kendisini fark etmesi yıllar alıyor. İşte o frankofon bakış açısından Amerikan bakış açısına geçirmeye uğraşmışım. Çünkü doğal olarak bilgiler, veriler oradan geliyor. Yani kasıtlı yaptığınız bir şey değil, verilerin oradan gelmesi nedeniyle bir Amerikan bakış açısı olduğunu görüyorsunuz. Bu süreçte ders içeriklerini de yoğun bir şekilde Amerikan iletişim bilimleri geleneğiyle bağlantılı biçimde aktardığımı fark ettim. Bu süre içinde 24 ayrı ders kurmuşum. Bu dersler içinde yapılamamasına en çok üzüldüğüm iki ders var. Birincisi Medya ve Diploması, ikincisi ise Mekân ve İletişim. Bunların içinden Mekân ve İletişim dersini kurarken ağırlıklı bir şekilde Chicago ekolünü anlattığını görürsünüz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3650 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r.jpg" alt="" width="1000" height="766" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-200x153.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-300x230.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-400x306.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-600x460.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-768x588.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r-800x613.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/apf1-06709r.jpg 1000w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b><i>A.Ş:</i></b> <b>İletişim bilimleri nasıl ortaya çıktı, Chicago Okulu bu bağlamda neden önemli?</b></p>
<p><b><i>N.R: </i></b>İletişim bilimlerinin temeline, tarihçesine gittiğiniz zaman karşınıza Chicago Okulu çıkıyor. Sosyoloji üzerine çalışıyorlar ve iletişim bilimlerini başlattıklarının farkında bile değiller. Tüm bunların cevabı Robert Ezra Park ile geliyor. Robert E. Park’ın biyografisine baktığımız zaman ağır bir gazetecilik altyapısı olduğunu görüyoruz. Bir gazeteci sosyolojinin içerisine girdiği an, her şey değişiyor. Onu anlatan makalelerden birinde geçer: Ayrı ayrı konular verdiği doktora öğrencileri yoruldukları için oturup dinlenirken, Robert Park yanlarına gelip şöyle der: “Nasıl oturursunuz? Şehir orada hareket hâlindeyken siz nasıl oturabilirsiniz?” Aslında bu tepki bir gazeteci tepkisidir. Şehir muhabirleri oturtulmaz. Şimdiki gibi hiçbir zaman masanın başına geçip Google’a sor, ChatGPT’ye sor, orada ne oluyor gibi bir durum olamaz. Direkt olayların mekânı olan şehirde bulunmalısınız. Robert Park’ın da gazeteci refleksi buradan geliyor. Şehri bir laboratuvar gibi görüp aynı zamanda iletişimin bir denetim mekanizması olduğunu fark eden ilk kişi de Robert Park’tır. <b><i>İletişim gerçekten de hiç hissettirmeden denetleme sistemidir. </i></b>Chicago’da başlamasının sebebi de geçtiğimiz yüzyılın başında ciddi bir kaos mekânı olmasıdır. Upton Sinclair’in <i>Jungle</i> adında bir romanı vardır ve bir gazetecidir. Kitapta mezbahâlârdaki sağlıksız çalışma koşullarını ele almıştır. Birkaç sayfa okuduktan sonra “devam edemeyeceğim” dediğimi hatırlıyorum. Gerçekliğin ağırlına katlanamıyorsunuz ama o dönemde Chicago’da insanlar bunları yaşıyormuş. Upton Sinclair bir gazeteci olarak bu durumu kaleme aldığı için suçlanıyor. Sonrasında hepinizin daha iyi bildiği John Steinbeck geliyor. Onun <i>Sardalya Sokağı</i> da aynı şekilde o dönemin ağır sefaletini anlatıyor. Amerika deyince aklınıza Hollywood gelir. Bir sefalet göremezsiniz orada, muhteşem bir yaşam biçimi anlatılır. Hep öyle zannedersiniz ama bu adamlar onun gerçek olmadığını söyler. Steinbeck’in <i>Gazap Üzümleri</i> de böyledir. Kendisi bir anlatı gazetecisidir. Kaliforniya’daki sefaleti aktarır. Sinclair ve Steinbeck bu şehirlerdeki sefaleti anlatan ilk gazetecilerdir. Fakat sonra iletişimin denetim mekanizması devreye giriyor ve yine Steinbeck’in kitabı olan <i>Köpeğim Charlie ile Amerika Yolları</i>’nı okuyorsunuz ve ciddi bir fark görüyorsunuz. Birden bire sefalet Amerika’sından bir güzellik, zenginlik ve beş yıldızlı otellerin Amerika’sına geçiş yapıyor. Kitaptaki öyküler basımından önce <i>Travel</i> adında bir dergide yayımlanmaya başlıyor. Büyük ihtimalle dergi editörü “boşver bu sefillikleri, sen güzellikleri anlat” diyor. Ve birden bire Amerika, o Hollywood’dan bildiğimiz Amerika’ya dönüşüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3652 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya.jpg" alt="" width="980" height="880" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-200x180.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-300x269.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-400x359.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-600x539.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-768x690.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya-800x718.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/b84e62fef41c0e0becbd7cdca832dfc7-kopya.jpg 980w" sizes="(max-width: 980px) 100vw, 980px" /></p>
<p>Böylelikle Chicago Okulu Robert Park ile birlikte iletişimin bir kontrol mekanizması olarak konumlandırıyor. Pek bahsedilmez ama Chicago’daki en önemli isimlerden biri de Nobel almış ilk kadın olan Jane Addams’tır. Dev bir yardım kuruluşunun başındadır ve Chicago Üniversitesi’nde, başta Robert Park olmak üzere, diğer hocalara şehirle ilgili çalışmalarda en büyük yardımı yapan kişidir. Şehri bir laboratuvar olarak, üniversiteden önce ilk çalışan da Jane Addams’dır. Sokak çocuklarına, tek başına ebeveyn olmuş, zor durumda olan herkese yardım etmeye çalışmış ve o insanların sefaletine deva olmak için uğraşmıştır. İsmi çok az yerde geçse de çok önemlidir. Hangi şehirden daha fazla suç haberi geliyor, o haberlerin sebebi nedir, nasıl çözüm bulunur gibi sorulara odaklanmış, şehrin suç haritasını çıkarmıştır. Addams suçu sebepleri ve çözümleriyle görünür kılmış, bunları akademik bir dile çevirip, akademik konu haline getiren ise Robert Park olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3647 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams.jpg" alt="" width="814" height="1000" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-200x246.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-244x300.jpg 244w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-400x491.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-600x737.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-768x943.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams-800x983.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/2021_Fall_web-images_48b_Addams.jpg 814w" sizes="(max-width: 814px) 100vw, 814px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak Park’ın çalışmaları bir çözüm üretme gayesi taşımaz. Belki de akademinin meselesini çözüm üretmek olarak görmediğindendir. Robert Park ve onun ekolü ile ilgili olarak Chicago Okulu’nun iletişim bilimlerinin kurucu unsuru olduğu tezimizi kurmaya başladığımızda karşımıza iki kavram çıkıyor: alana İletişim Sosyolojisi üzerinden mi bakılmalı yoksa Medya Sosyolojisi üzerinden mi? Çünkü bunlar alternatif ya da birbirleri yerine kullanılabilecek kavramlar değiller. İletişim sosyolojisi dediğiniz makro bir kavram, medya sosyolojisi ise mikro bir kavram. Bu alana iletişim sosyolojisi olarak baktığınız zaman sosyolojinin etkisinin daha yoğun olduğunu görüyorsunuz. O yüzden Chicago Okulu ve iletişim sosyolojisi alanının birlikte anılması gerektiğini düşünüyorum. Medya sosyolojisi üzerinden bakıldığında ise durum değişiyor. Bu kavram 60’lardan itibaren anılmaya başlandı. Çünkü o döneme kadar televizyonun, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki etkisini kimse farkında değildi. Bu etki 60’lar sonrasında hissedilmeye başlandı. Örneğin 80’lerde <i>Dallas</i> dizisi Türkiye’de yayınlanmaya başladığında yöneticilerimiz, dizinin başladığı saatlerde sokakların bomboş olduğunu fark etmiştir. O dönem için oldukça garip bir durumdu bu. Özellikle İstanbul gibi yedi gün 24 saat hareketli olan bir şehirde. O dönem insanlar planlarını <i>Dallas</i>’a göre ayarlardı. Sanırım perşembe günleri yayınlanırdı ve o günün akşamı plan yapmamaya çalışırdık. İşte <i>Dallas</i> medyanın gündelik yaşamı nasıl dönüştürdüğünün ilk örneklerindendir. Medya yaşamı değiştiriyor ve dolayısıyla yönetenlere gündelik yaşamın nasıl kontrol edilebileceğini ve yaşamın nasıl sömürgeleştirileceğinin yolunu gösteriyordu. Buna iktidar, kontrol mekanizması, artık hangisini demeyi uygun buluyorsanız. İşte oradan sonra da Habermas’ın, iletişimsel eylem kavramı öne çıkıyor. Çünkü gündelik yaşamın sömürgeleştirilmesi kavramı “iletişimsel eylem” üzerinden netice itibari ile Habermas’a ait. Kamusal alan ve iletişimsel eylem üzerinden, iletişim sosyolojisini unutup baktığımız zaman, iletişimin her alanında iki kavramın da çok rahat merkeze oturduğunu ve dönüşebildiğini görüyoruz. Mesela yıllar önce bir kongrede kamusal alanın mahrem alanına dönüştüğünü söylemiştim. Diğer akademisyenler pek hoş karşılamamışlardı. Ama şu an baktığınızda sosyal medyada mahrem alanı yaşamıyor muyuz?<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu da ciddi şekilde kişinin kendi rıza ile yapılıyor. Mahrem alanda olan her şey paylaşılabilir hâle geliyor. İşte Chomsky’nin rıza üretimiyle ifade ettiği gibi kendi rızamızla bunu yapıyoruz. Foucault’nun itiraf mekanizmasında bahsettiği<span class="Apple-converted-space">  </span>iktidar kurgusu vardır. Biz de sosyal medyanın iktidarını kabul etmişiz, kendi rızamızla da o iktidara itiraf ediyoruz bir şeyleri. Sürekli itiraf ede ede geziyoruz ve gündelik yaşamımız bu çerçevede Habermas’ın ifadesiyle sömürgeleştirilmeye devam ediyor. Kolonize ediliyor yani. Ve biz de bunu farkında olmadan eğlenmek için yapıyoruz. Ama iletişimin deneyim mekanizması vasfı bitti mi? Hayır, bitmedi. Chicago’da bahsedilen kontrol, denetim devam ediyor. Eskiden o kontrol; bir çeşit sansürle, propagandayla, siyasal iletişimle, medyadaki editöryal sistemle yönetiliyordu. Ancak şu an hiçbiri yok. Çünkü rızayı çoktan vermişiz, iktidarı kabul edip bizi sömürmesine izin vermişiz. Böylelikle Habermas’ın kavramlarının yeni bir paradigma üzerinden dönüşmeye başladığını görüyoruz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Harvard’ın emekli hocalarından Shoshana Zuboff, bu durumu “gözetim kapitalizmi” olarak kavramsallaştırıyor. Yine Harvard’dan Sherry Turkle’ın “hep beraber ama tek başına” diye bir kavramı var. 90’larda iletişim teknolojisinin gelişmesi ile birlikte insanların, sosyal yaşamın, teknososyolojinin nasıl oluştuğunu ilk fark eden hocalardır onlar. Bu hocaların Harvard’da olmaları rastlantı değildir. Sherry Turkle’ın Türkçeye çevrilmiş çok kitabı yoktur ama alana asıl kazandırdığı “alone together” yani “birlikte ve yalnız” kavramı vardır. <b><i>Evet yalnızlaşıyoruz, atomize ve yalıtılmış bireyler haline geliyoruz. Bunu da kendi rızamızla, gönülden yapıyoruz ve bu çerçevede eğlendiğimizi zannediyoruz.</i></b> Evet belki de eğleniyor insanlar. Geçen bir yarışma programı izliyordum. Aklı başında sağlık bilimleri okumuş Influencer’lık yapan biri vardı. Sunucu hayâlini sordu ve kızcağız da “Ünlü olmak istiyorum” dedi. Sunucu da çok akıllı biri ve dedi ki: “Benim de yaşamdaki hedefim, en sevdiğim işi yapmaktı. Sanırım en sevdiğin işi yaparken iyi yaptığın için ister istemez ünlü oluyorsun. Siz neden tersten başladınız?”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3648 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4.png" alt="" width="331" height="323" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-200x196.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-300x293.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-400x391.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-600x587.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-768x751.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-800x782.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4-1024x1001.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/addams-fig4.png 1200w" sizes="(max-width: 331px) 100vw, 331px" /></p>
<p>Şimdilerde tersten başlanıyor galiba. Nasıl ünlü olacaksın? Sosyal medya çektiğin bir iki dakikalık videolarla. Rahmetli Mehmet Ali Birand “sokaktaki insan” derdi. O tabire konu olan “ünlü olmak isteyen” insanın neredeyse bütün sistemin merkezini tutması ve iktidar olmasıyla en başta demokrasi olmak üzere, sistemi ters yüz ettiği ve bu ters yüz oluşun ne kadar tehlikeli durumlara gebe olduğunu görmemek mümkün değil. Mesela ilk haber araştırmalarında, medya çalışmalarında elitizm vardır. Söylem seçkinleri, söylem düşkünleri burada öne çıkmıştır. Çünkü sadece haber kaynaklarını izlediğiniz zaman bile söylemin elitler tarafından üretildiğini görüyordunuz. Bunu da konusuna göre siyasi, ekonomik, bürokratik elitler oluşturuyordu. Bu elit dediklerimiz bilginin kaynağını tutmuş olan kişilerdir. Ama dikkat ederseniz 90’lar itibariyle yavaş yavaş üçüncü sayfa haberleri sistemin merkezine yerleşmeye başlar. Birand’ın sokaktaki insan dediği haber kaynakları, şu an Youtube, internet, sosyal medyada sisteme hâkim olmaya başladı. Yani eskinin söylem düşkünlerinin sisteme hakim olmaya başlamasıyla bilimsel ve entelektüel bilginin kaynağı olan söylem seçkinlerine alan kalmamaya başladı. Çünkü sistem eğitmek değil eğlenmek üzerine kurulu bir dünyaya hizmet ediyor.<span class="Apple-converted-space"> </span>Peki bu eğlence merkezli anlatı ne zaman başladı diye sorarsak, cevabımız “Kişisel gelişim” kitapları olur.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Kişisel gelişimdeki temel düşünce şudur:<span class="Apple-converted-space">  </span>“Şimdi, bugün, burada.” Şimdi ve buradayı merkeze aldığını anda belleği sıfırlamış oluyorsunuz. Şimdinin iktidarı da geleceği biçiyor. Geçmişi de zaten yok ediyor. Geçmişle bir bağınız kalıyor mu? Hayır kalmıyor. Az önce sizlere yaşam hikâyemi anlattım. O yaşam hikâyesinde daha fazla bilgi peşinde koşacak, gelecek hayalleri vardı. Hep bir öğrenme ve öğretme isteği vardı. Bunun “bugün”le bir ilgisi yok, hep gelecek üzerine kuruluydu. <b><i>Şimdilerde bugüne, büyük yatırım yapıldığı için gündelik yaşamamızda sömürgeleştiriliyor, şimdinin iktidarı toplumu bitiriyor. </i></b>Ertesi günü planlamadan, şimdi üstünden yaşadığımız zaman ciddi bir tehlikede yaşıyoruz demektir. Hayatımızda bir şeyler çok güzel gidiyor denildiğinde aslında kuşkulanmak lazım. <i>Yalnızca Paranoidler Ayakta Kalır</i> diye bir kitap bile var. Bu anlamda paranoyak olmak zorundayız. Burada elimizden bir şey alınıyor, çok fazla yatırım yapmamız isteniyor. Durup düşünmek lazım. Ama arada düşünmeyi unuttuğumuz için onu da yapamıyoruz. İlk hocalığa başladığım zaman bir öğrencim bana şöyle demişti: “Bu kadar çok şey öğretmeye çalışıyorsunuz ama önce düşünmeyi öğretin.”<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Benim için çok önemli dersti. Nasıl öğreteceğiz peki? Eleştirel düşünceyle. Eleştirel düşünce ise Frankfurt Okulu’nun külliyatıyla geliyor. Bu düşüncenin temel adamı Theodor W. Adorno’dur. Alanın en demir leblebisidir. Geçende onunla ilgili bir söz duydum, çok hoşuma gitti: “Adorno’nun yaptığı en büyük iyilik, okurun her zaman yazardan daha zeki olduğu düşüncesini okurdan silmiş olmasıdır” diyor. Tam Adorno işte. Yani: “Benimle ne bilginle, ne zekânla, ne de hayata bakış açınla baş edemezsin.”demek istiyor. Çünkü zekiyim, bilgiliyim, elitim ve seni çok da dikkate almıyorum havası vardır Adorno’da. Netice itibariyle, benden öğreneceğin çok şey var. Ama Umberto Eco’nun da yaptığı gibi kitaplarının ilk 100 sayfasına sabredip dayanabilirsen.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3674 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno.jpg" alt="" width="1200" height="640" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-200x107.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-300x160.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-400x213.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-600x320.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-768x410.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-800x427.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno-1024x546.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Theodor-Adorno.jpg 1200w" sizes="(max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Biz de ona dahiliz, aile desteği olmadan, Türkiye şartlarında gönül verilecek bir şey değil akademisyenlik. Mesela yurtdışı deneyimi, kolay kolay yanınızda aile desteği olmadan yapamazsınız, burslar da bir yere kadar idare eder. Benim yurtdışı deneyimlerimin bir tanesi bursludur. Diğer ikisi de davetledir. Davetle olanı siz karşılamak durumundasınızdır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Neticede uluslararası alanda çalışabilmek için aile katkısı önemlidir. Adorno gibi isimlerde bu katkıyı görüyorsunuz.<span class="Apple-converted-space"> </span>Diğer bir deyişle bu büyük isimleri aslında onların yaşam öykülerinde yer alan ailelerin katkılarına borçluyuz.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Örneğin Max Weber’in üç buçuk, dört aylık Amerika seyahati sosyolojiyi değiştirmiştir. Avrupa sosyolojisinin bakış açısını değiştirmiştir ve dinin toplumda ne kadar önemli bir öge olduğunu ortaya koymuştur. Amerika’nın etkisi Frankfurt Okulu’nda, Adorno’da inatla göz ardı edilir. En sonunda bir 30 sayfalık makalesinde Amerika’nın hakkını teslim ediyor. Çünkü Amerika olmasaydı Frankfurt Okulu olmuyordu. En basitinden hayatlarını kurtarmış. Adorno Almanya’ya geri döndüğünde de Amerikalılar çok kızmış: “Biz seni kurtardık, arkadaşlarını kurtardık, hiçbir minnet göstermeden ‘kültür endüstrisi’ deyip bizi biçtin.” diye. Adorno orayı görmeseydi, “kültür endüstrisi”ni yazamayacaktı. Foucault’nun “Entelektüel Bakış” adında bir kitabı vardır. Orada entelektüel bakışın insanın kendi dünyasına dışarıdan bakmasıyla mümkün olduğunu belirtir. Bir başka dünyayı deneyimlerken, aynı zamanda kendi dünyana da dışarıdan bakma şansı yakalarsın. İçinde olduğun sürece onu göremezsin, koordinatlarını belirleyemezsin. Ama dışarı çıktığın zaman zihin ister istemez mukayese imkânı bulur ve bu da diyalektik düşünceyi mümkün kılar. Bu nedenle Frankfurt Okulu düşünürleri ekollerini aslında önce New York sonra da Kaliforniya’daki yaşamlarına borçludur. Oradaki yaşadıkları süreçte bir çeşit entellektüel getto oluşturuyorlar.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Belki de yahudi eğitimiyle de ilintili bir durumdur. Netice itibariyle ibranicede sesli harf yoktur. Sessiz harflerden oluşur ve biri seslendirmeden olmaz. O seslendiren de bir süre sonra topluluğun lideri haline gelir. Hem bilgisiyle, metni okuyabilmesiyle, anlatabilmesiyle şamanizme benzer bir yapı vardır onlarda, dili vatanları olarak kabul ederler Dil bir vatana dönüşür. Adorno, Almanya’ya döndüğü zaman röportaj yapıyorlar. “Neden Almanya’ya döndünüz?” dediklerinde, “Ben Almanya’ya dönmedim, Almanca’ya döndüm” diyor. 11 yılda nasıl bir acı çektiğini o cevapta görüyorsunuz. Ben Almanya’ya döndüm diyor. Çünkü Adorno mürekkep makamıyla yazan biri.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Horkheimer, onun baba figürüdür. Pek ortaya çıkmaz ama Horkheimer olmasa Adorno’nun Adorno olamayacağını söyleyebiliriz. Kaliforniya’da kendi aralarında oluşturdukları cemiyet onları bir arada tutup ayakta kalabilmelerini sağlamıştır. Çünkü birbirlerine hem entelektüel olarak hem de maddi olarak ihtiyaçları varmış. Kaldı ki akademide ortak bir kitap yazabilmek kadar zor bir şey yoktur ki <i>Aydınlanmanın Diyalektiği</i>’ni yazarken ikisinin de, neredeyse birbirlerinin cümlelerini tamamlayacak kadar yakın bir bilgiye sahip olduklarını görüyoruz. Aralarında hiçbir dengesizlik yoktur. Metinleri ikinci bir dille yazıyor olmak gerçekten zor. Ne kadar zeki olursanız olun, ana dil etkisinin üzerinizden kalkması en dört-beş yıl sürer ve Adorno da bu etkinin kaybolmasını istemiyor. Çünkü o Almanca entelektüel Adorno’yu var eden dil. Dolayısıyla ikincil gördüğü İngilizce’ye de iyi bakmıyor. Mekâna da iyi bakmıyor. Bazen arkadaşları onu eleştiyorlar: “Sen Almanya’da gökyüzünün bu ışığını görüyor muydun? Neden bu kadar öteliyorsun Amerikan yaşantısını?” diye. O da, “Manzara eksikliği var” diyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Beni çıldırtan da budur. Amerika’da manzara eksikliği nasıl olur? Kafasındaki manzara ne olabilir? Onun kafasında Alman şehirlerinin manzarası var. Amerika’ya ilk gittiğinizde fark ettiğiniz ilk şey ışık fazlasıdır. Bambaşka bir ışığı var ülkenin. Arkadaşları da ona “Bu manzarayı Almanya’da görmedin” diye kızıyorlar. Ama Kaliforniya’nın manzaraları yetersizmiş… Mesela Baudrillard’ın Amerikası’na bakarsın, tam bir sosyolog Amerika’sıdır. Adorno’nun Amerika’sı ise onun için sürgündür. Fakat o sürgün senin hayatını kurtarmış, oradaki popülariteyle Adorno olmuşsun. Ülkesinde kalmış olsaydı, muhtemelen başarısız bir müzisyen ya da müzik bilimci olacaktı. Müzik hakkında yazmaya kalkıştığı şeylerin beğenilmemiştir. Zaten yaşam coşkusu o az olan ve hiçbir şeyden hoşlanmayan biri Adorno. Eleştirel kuramı “her şeyi eleştireceğim, her şeye negatif yönden bakacağım” şeklinde kullanan birinin coşku verecek bir müzik yapması beklenemez. Müziği sadece elitizmi için kullanıyor. Tabii hepsinin geçmişlerinde o ciddi Alman eğitimi var. Bu bakış açılarını, eleştirme güçlerini, düşünce biçimlerinin hepsini Alman disiplinine borçlular. Aslında İletişim Bilimleri de kökeninde Almanca’ya çok şey borçlu. Bizde buna çok önem verilmez ama bakıldığında o akademik kültürel ekme, bir sürgün ya da bir şeyler öğrenmek için gittiğiniz yerler üzerinizde çok ciddi farklar yaratıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-3646 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103.webp" alt="" width="449" height="694" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-194x300.webp 194w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-200x309.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-400x619.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-600x928.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-662x1024.webp 662w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-768x1188.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-800x1237.webp 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-993x1536.webp 993w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-1200x1856.webp 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103-1324x2048.webp 1324w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1103.webp 1500w" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><b><i>Deniz Benzer:</i></b> <b>Adorno’nun Amerika’ya bakışının negatif olduğundan bahsettiniz. Yine Adorno ve Horkheimer’ın <i>Aydınlanmanın Diyalektiği </i>eserine baktığımızda Almanya’yı da bir noktada eleştirdiğini görüyoruz. O eser hakkında ne düşünüyorsunuz?</b></p>
<p><b><i>N.R:</i></b> Zaten mutsuzluk onu insanı bir şey değil, nereye giderseniz kendinizle götürüyorsunuz. “Aydınlanmanın Diyalektiği” lisans birinci sınıf çalışmasıdır. Sonrasında sizi “Negatif Diyalektik”e götürmesi gerekir. Aydınlanmayı yeniden düşünebilmek için Alman eğitimi gerekmiyor mu? Yoksa bir Amerikalının aydınlanmayı düşünüp o hâle, o çerçevede inceleyebilmesini pek düşünemiyorsunuz. Onun için o Alman eğitimi, belki de o ana kara Avrupa eğitimi gerekiyor. Zaten bu insanlarda yirmi yaşına kadar makro bilgilerin tamamı oluşuyor. Sonrasında bir mentol seçme ve ürün vermeye doğru gidiyor. Tabii unutmamak lazım ki orada ciddi şekilde<span class="Apple-converted-space">  </span>yaşanan travma travmanın etkisi de var. Diyalektiğin de negatife dönüşmesi, aslında onların iki cilt olarak birlikte verilmesi gerekiyor. Aydınlanmanın Diyalektiği’ni okuyup bırakamazsınız. Onu Negatif Diyalektik’le tamamlamanız gerekiyor. Çünkü bir tanesi otomatikman Amerika’da yazılmış, öteki ise tekrar döndüğü Almanca’da yazılmış. O ikisini görmeden bir Adorno çerçevesi oluşturabilmeniz mümkün değil. Ama şu açıdan eleştirebiliyorsunuz: şöyle söylem var, eylem yok. Bütün öğrencileri de böyle eleştirir. Kızmayın Adorno’ya, yapacak bir şey yok. Her metninden, her cümlesinden hâlen çok şey öğrendiğimiz ortada…<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Herkes Chomsky gibi eylem adamı olmak durumunda değil. Akademisyenlerin de karakterleri var. Chomsky, her zaman hem söylem hem eylem adamı olmuş. Keşke herkes öyle olabilse ama zorunda değil. Mesela Marcuse, içlerinden biri ve eylem adamı. Kimse ona dememiş ki: “Sen işte 70’li yaşlarda hâlâ bu şeylerin içindesin.” 68’in fikir babaları bunlar aynı zamanda. Öğrenciler de onun için kızıyor:</p>
<p>“Biz meydanlarda, sizin yüzünüzden, sizin düşüncelerinizle buradayız ama sen hâlâ çıkmıyorsun.” Zorunda değil ki. Sen de meydana çıkmak zorunda değilsin. Öğren, düşün, konuş; başka bir şekilde aksiyonunu sürdür. İlla meydanlarda olmak durumunda değilsin. Ama Marcuse’ye de hiç kimse, bu ileri yaşında, “meydanlarda dolaş” dememiş. Tamamen karakter. Hepimizde bir karakter, içtepi var. Bir şey sizi oraya doğru götürüyor. O götüren şey, doğuştan gelen bir karakter. Birkaç kardeşseniz, hiçbir kardeşin bir diğerini izlemediğini bilirsiniz. Hepsi ayrı. Yukarıdan bir formül var. Ben ona inanıyorum. O formülle doğuyoruz hepimiz ve o formülün içini doldurmaya uğraşıyoruz. Dolayısıyla Adorno’ya kızmayın. O öyle doğmuş. Yapacak bir şey yok.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/">Chicago’dan Frankfurt’a  İletişim Bilimlerinin Tarihi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/chicagodan-frankfurta-iletisim-bilimlerinin-tarihi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
