<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>eleştirel düşünce arşivleri - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/kategori/elestirel-dusunce/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/kategori/elestirel-dusunce/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 13 Apr 2026 08:31:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>
	<item>
		<title>Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</title>
		<link>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 12:36:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[akademik]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[insansızlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[söylem]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal olaylar]]></category>
		<category><![CDATA[ufuk eriş]]></category>
		<category><![CDATA[videolu söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yapay]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3740</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ufuk Eriş: Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></em></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3746" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1287" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-200x101.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-300x151.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-400x201.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-600x302.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-768x386.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-800x402.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1024x515.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1200x603.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1536x772.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Ufuk Eriş:</strong> Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da Bilgisayar Araştırma Uygulama Merkezi’nde oldu. Orada IRC (Internet Relay Chat) ile Amerika’da yaşayan bir insanla yazışmıştım ve karşımdakinin asla gerçek bir insan olduğuna inanmamıştım. Sonra yıllar geçti, teknolojinin insanın bakışını, düşünme formatını nasıl değiştirdiğini gördüm. 2002 yılında doktora önerisinde Türkiye’de Hacker Kültürü konusunu ele almak istedim. O dönemlerde Türkiye’de hacker oldukça azdı ve bilinen sadece Tamer Şahin vardı. “Pijamalı Hacker” diye gazetelere çıkmıştı. Osmanlı bankasını hacklediği yazılıyordu ancak o dönemler hacker varsa da kıracak fazla bir yer yoktu. O yüzden jüride de çok sıkıntı çektik. Bu konu ile ilgili olan birini bulmak oldukça zordu. Sosyolog vardı, insan kaynaklarından biri, endüstri mühendisi, iletişimci vardı. Onlara derdimi anlatmak çok zor oldu. Hacker denilen birileri var ve şurayı kırabilir dediğimde “Kırsın ne olacak” diyorlardı. Kanunlarımız bile buna hazır değildi. Birinin bilgisayarına uzaktan bağlandığınız zaman hırsızlık suçu üzerinden değerlendiriliyordu. Hırsızlık suçunda bir malı alırsınız ve o mal artık orada yoktur ama bir veri tabanından kopyasını aldığınız bir şey hâlâ orada duruyor, sadece kopyasını alıyorsunuz. Hukukta da böyle ciddi bir dönüşüme şahit oldum.</p>
<p><strong>Deniz Benzer: 20 yıl önce doktora konunuzu söylediğinizde yaşanan durum bugün yapay zekâ için yaşanıyor. Siz doktora tezinizi yazdığınız dönemdeki o yabancılık ve heyecanla, bugün insanların yapay zekâya baktığı heyecan arasında ne tür benzerlikler ya da farklılıklar görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Her yeni teknoloji, düşünce insanlarını ya da bu konuda kafa yoranları heyecanlandırır. Sebebi ise her zaman dertlerimizin olması. Karl Marx’a baktığınızda yaşadığı toplumu inceleyip, bir şeyler iyi gitmiyor demiş. İnsanların mutsuz olduğunu görmüş, sebebini araştırıp toplumları çözümleme yöntemi önermiş. Ama derdi ne; hayatta çok mutlu değiliz, etraf mutlu değil. Bugünlerde de her yeni teknolojinin üzerine yazan, konuşan insanlar acaba çare olur mu düşüncesinde. Bence hackerları konuşma döneminden farklı olarak, yapay zekâ döneminde insanlar sadece magazinsel boyutuyla ilgileniyorlar. Kimse hangi derdimize deva olur demiyor. Sadece yapay zekânın daha fazla neler yapabileceği ile ilgileniyorlar. Mesela bir yapay zekâ bale yapabiliyor olsun, bale kültürü ile hiç alakası bulunmayan biri neden buna heyecanlansın? Magazinsel yaklaşımın saptırıcı bir etkisi var. Şunu net olarak söyleyebilirim ki tarihin hiçbir döneminde insanlar gelecek jenerasyonlar için bu kadar umutsuz olmamış ve umutlarını insan olmayan bir şeye bağlamamışlardır. Bir düşünün, İsa gelecek demişler, o da insandı… Gelecek jenerasyon böyle yapacak demişler, onlar da insandı… Her zaman kendi türümüzün ileride güzel bir şeyler yapacağına dair inancımız vardı. Şimdilerde bu inancımız bitmiş ki gelecekte yapay zekâ şunu yapıyor olacak, yapay zekâ böyle olacakları konuşuyoruz. Hayatımızda yaşadığımız problemlerin çözümünü ona yüklemeye çalışıyoruz ki bu tekno şovenist bir yaklaşıma doğru gidiyor. Şoven olarak bahsettiğim savunmak aslında. Dertlerimiz daha az teknoloji yüzündenmiş gibi ve fazlası olursa dertlerimiz azalacak diye düşünüyoruz. Bu gittikçe bir garip dehumanization (insansızlaştırma) süreci oluyor. Oysa dünyada ne yapılmış ve yapılacaksa bir insan tarafından, yine insan için yapılıyor. Bunu unutmamamız lazım.</p>
<div id="attachment_3744" style="width: 2570px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3744" class="size-full wp-image-3744" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" /><p id="caption-attachment-3744" class="wp-caption-text"><em><strong>İllüstrasyonlar: Sanam Maghrebi</strong></em></p></div>
<p><strong>M.B.A: Bir de işin içinde yapay zekâ aracını insansılaştırma çabası var. Acaba yapay zekâ bir birey olarak insandan daha zeki olur mu ya da insanla denk olsa ona insan der miyiz gibi garip felsefi sorular çıkıyor ortaya.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kendi başına insanla yarışabilecek bir zekâ düzeyinin olası ihtimali konuşulan bir zamanda, bu kadar gelişmiş teknolojiler üretilirken hâlâ boşandığı eşini öldüren erkeklerin haber olduğu bir dünya bize şunu düşündürmeli: Gerçekten dertlerimiz yapay zekânın ne yapabileceği mi olmalı? Bu kültürün teknolojiye teslim oluşudur. Eskiden kültür, teknolojinin kullanımını belirliyor ve sınırlıyordu. Samuray kılıcı örneğini verebiliriz. Herkes bunu takamaz, taktığın zaman da belirli etik kodlara uymak zorundasın. Bizim türkülerden biri ne güzel söylüyor: “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” Çünkü tüfeği kullanmak için yıllarca samuray disiplinine ve kültürüne sahip olmana gerek yok. Tüfeği satın aldığında tetiğe basman yeterli. Her mesleğin kendine ait kültür kodları var, artık böyle bir şey kalmıyor. Bir kalemi alabilmek için eğitime veya etik koda sahip olmana gerek yok. Parayı verdiğin zaman bilgisayarını alır, istediğin gibi de kullanırsın.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün yeteneğe bile gerek kalmadı, komut yazıyorsun herhangi bir şeyi çizdirebiliyorsun.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bana yapay zekâ diye konuştuğumuz şey hakkında pek bir şey bilmiyoruz gibi geliyor. Güçlüsü var güçsüzü de. Üstüne konuştuklarımız birer ütopya gibi. Ben hep şöyle derim “Ütopyalar tersine çevrildiğinde bugün yaşadığımız dertleri anlatır.” Diyelim ki evine temizlik yapmaya gelen hanıma soruyorsun “Eğer imkanların olsa nasıl bir hayat düşünürdün, nasıl bir ütopyan var?” Kadının cevabı “İçmeyen bir kocam olsun isterdim, çocuklarımı dövmesin mesela.” oluyor. Sen kadın ile ilgili gündelik hayatına dair derdini hemen anlamış oluyorsun işte. Şimdi yapay zekâ hakkındaki ütopya söylemlerine bakarak söylenenleri tersine çevirip okursanız ve insanların ondan ne beklediklerine bakarsanız, bugün gerçek hayatta ne gibi sorunlar yaşadıklarını görürsünüz. “Yapay zekâ şunu yapacak mı?” diye birisi merak ediyorsa onunla ilgili gündelik hayatında yaşadığı bir problem vardır. Eskiden savaşlar olur biterdi, şimdi uzayan ve bir türlü bitmeyen, düşük yoğunlukta savaş durumları yaşanıyor. İnsanlar yine ölüyor. Dijital çağdayız, bugün yapay zekâ robotu Sofia, Suudi Arabistan’dan vatandaşlık alıyor. Sana veya bana vermez. Bu yüzden sorulması gereken, “Yapay zekâ insanlar arasındaki eşitsizliğe bir çözüm getirecek mi?” olmalı. Aslında robotlar üzerine geliştirilen ahlaki panikleri değerlendirdiğimizde bunun kimin korkusu olduğunu da anlarsınız. İlk olarak robot kelimesini Karel Čapek’in “Rossum’s Universal Robots” adlı oyununda görüyoruz. Kelime anlamı olarak Slav dillerde köle ya da zorla çalıştırılan anlamına geliyor. Hikâyede robotlar isyan ediyor ve insanları bastırıyor. “Robotlar insanları ele geçirecek mi?” sorusunun altında aslında isyan eden köleler kavramı var. Bütün mesele bunları yönetenlerin bir gün robot imgesi altında olsun veya olmasın her kimi çok daha az bir ücrete zorla çalıştırıyorlarsa, onların ayaklanma korkusu var. Robot ayaklanması ya da yapay zekâ insanları böyle yapacak mı gibi düşüncelerin temel güdüsü bu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3742 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp" alt="" width="800" height="450" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-200x113.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-300x169.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-400x225.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-600x338.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-768x432.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Yapay zekâ ile ilgili sürekli bir gündem var. Peki kültürel anlamda etkileri nedir?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kültür artık eskisi gibi insanın doğal olarak ürettiği bir şey değil. Zaten kültür yozlaşması dediğimiz şey, Anadolu’da üreme  yeteneğini kaybeden hayvanlara “Yoz” denmesinden geliyor. Yozlaşmış kültür, kendi kendini yenileme ve üretme yeteneğini kaybetmiş oluyor. O zaman ne oluyor, şeker hastasının insülin üretememesi gibi dışarıdan insülin iğnesi vurmaya başlıyorsun. Bir süre sonra bağımlı oluyorsun ve üretebilme yeteneğini kaybediyorsun. Herkes eskiden sevdiği kıza ama iyi ama kötü bir türkü yakıyor, şiir yazıyormuş. Fakat artık şiirleri, şarkıları dışarıdan almaya başlayınca kendini ifade etme yeteneğini de kaybetmeye başlıyorsun. Bunun sebebi ise Frankfurt Okulu’nun söylediği kadarıyla Kültür Endüstrisi. İnternetin ortaya çıkışına kadar kaybolduğu düşünülen halktan gelen organik kültürel üretimin, internet ile tekrardan ortaya çıkacağı düşünülmüştü. Dijitalleşme ve internet ilk ortaya çıktığında kültür endüstrisinin burada olmayacağını düşünen insanlar, internetin ifade özgürlüğü ile istediklerini söyleyebilecekleri bir yer olacağına inanıyorlardı. Gratefull Dead grubunun söz yazarının bu konu hakkında bir manifestosu var: “Siber alan bizim alanımız, siz buraya giremezsiniz.” diyor. Fakat girilmedik yer kalmadı. Sonuçta metalaşma sürecinden kaçamadı.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün alışkanlıklar değişti, tüketim hızlandı, üretim biçimleri değişti. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Toplumsallık değişti, toplumsal yaklaşım değişti. Örnek verecek olursam; Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” eseri bir yarışmaya katılıyor. O zamanın jürisinde Yaşar Kemal gibi çok meşhur romancılar var. Fakat eser yarışmayı kazanamıyor. Toplumcu yazarlar olarak “Bu burjuvanın kendi kendine hallenmeleri, bir dertten veya yoksulluktan bahsetmiyor.” diyorlar. Bugün baktığımızda Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı eserini neredeyse herkes biliyor. Seksenlerden sonra popülerleşmeye başlıyor. Çünkü artık bireysellik oluşmaya başlıyor, hatta bir bakıma birey “Müşteri” oluyor. Turgut Özal başkanlığından sonra satın alma düşüncemiz bile değişiyor. Eskiden televizyon almak için bir süre para biriktirirlerdi, taksit diye bir kavramı bilmiyorlardı. Şu an insanlar taksit diye bir kavramı nasıl bilmezler diye düşünebilirler çünkü yaşadığımız şeye hemen alışıyoruz ve sanki çok uzun zamandır böyleymiş gibi geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3745 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında tüketimin çok fazla hızlanması ile biriktirmeyi de kaybettik.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Biriktirmek gerekmiyor diye düşünüyor şimdi insanlar. Biriktirip ne olacak diyor. Ben eskiden şarkıları internet üzerinden indirip MP3 çalardan dinliyordum. Şimdi yeğenim bana “niye bunları indiriyorsun ki bulutta var zaten” diyor. Eskiden araba satın alındığında evladiyelik alınırdı, isim koyarlardı. Şimdi ise arabayı sık sık değiştirmem lazım deniyor. Ama bu bizim dünya ve nesnelerle aramızdaki mesafeyi açıyor. Kirada oturan insanlar evine bir çivi dahi çakmak istemiyor çünkü benimsemiyor. Eğer benimsersen kopmakta zorlanırsın, o yüzden hemen yeni bir şey satın alman lazım. Mesela her içtiğin kola kutusunu hemen atıyorsun ama kaybettiğin bir arkadaşınla ya da sevgilin olan kişi ile içtiğin son kola kutusunu kolay kolay atamazsın. Oraya bir insan bulaşmış olur ve atamazsın. Ama bu durum sistem için tehlikelidir, atamazsan yenisini almazsın. Kısacası hayatın genelinde böyle sorunlar varken yapay zekâ buna ne cevap veriyor ona bakmak lazım. Bunu piyasada hiç görmüyoruz, gündelik hayattaki insan yapay zekânın gerçekten insana yakın bir zekâ olduğunu düşünüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3743 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" /></p>
<p><strong>D.B: Hocam aslında Alan Turing’in testi de bu bağlamda çok önemli, biraz bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Turing testinde bir tarafa insan oturtuyor, karşısına ise yapay zekâ veya robot geçiyor. İnsan makineye sorular soruyor. Eğer verdiği cevaplarda yapay zekâ olmadığını düşündürürse Turing Testini geçmiş oluyor. Ama buna karşı olarak John Searle’nin Çin Odası örneği vardır. Orada ise tek bir penceresi olan kapalı bir oda var. İçeride bazı tabelalar ve yönerge var. Ona pencereden hangi tabela gösterilirse, yönergeden hangisinin karşılık geldiğini bulup göstereceksin deniyor. Dışarıda Çinli bir adam var ve Çince yazılı bir soru gösteriyor. Çince bilmeyen odadaki kişi ise soruya karşılık gelen tabelayı bulup kaldırıyor. İçeride bu tabelaları kaldıran adam Çince biliyor mu? Hayır, sadece yönergeyi takip ediyor. Şimdilerde tüm bunlar için eskide kaldı deniyor. Ancak yeni olan havada durmuyor, bir zeminden geliyor. Burjuva, işçi sınıfı, sınıf çatışmalarını Karl Marx söyleyince mi ortaya çıktı? Mağara döneminde bile güçlü ile güçsüz olanın arasında bir çatışma vardı.</p>
<p><strong>D.B: Yapay zekâ da sonuçta bize bilgi veriyor ve biz de onun ne kadar zeki olduğunu ölçmeye çalışıyoruz. O yapay zekânın, zekâ düzeyi nedir? Onu sizce neden zekâ olarak tanımlıyoruz? Yapay zekânın bize verdiği bilgiler, bilgi hiyerarşisinde hangi noktada bulunuyor?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Zekâ diye belirtilen IQ’da sıfır noktası yoktur mesela. IQ testinde, bir kişi problemi ne kadar sürede çözebildiği ya da amaç ile araç arasındaki optimum zaman ve uyumluluğu ne kadar sürede bulabildiği ölçülür. Frankfurt Okulu buna “öznel akıl&#8221; veya “araçsal akıl” diyor. Bu insan aklının bir niteliğidir ama tümü değildir. Araçsal akıl sadece amaçlar ve araçlar arasında ilişki kurmaya bakar. Bir de nesnel akıl vardır, sadece amaç ve araç arasındaki ilişkiyi kurmak yerine amacı da sorgular. Araçsal akıl karşımıza Hitler döneminde çıkar mesela. İnsanlara çeşitli işkenceler yapan subaylar Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanırken “Biz sadece emri yerine getirdik.” demişlerdir. Orada hem araç hem de amaç vardı. Denileni yaptın da yapmama tercihi sende değil mi? Bunun amacını hiç mi sorgulamadın? Şu anda en çok bu aranan akıl araçsal akıl, dediğini çok hızlı ve verimli bir şekilde yapacak fakat “Onu niye yapıyorum?” diyen aklı yüceltmiyoruz. Aslında sorgulayan akıl insanları anlamlandıran ve ona göre kendimizi de konumlandırdığımız, gerçeği algılatan bir şey.</p>
<div id="attachment_3741" style="width: 1966px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3741" class="size-full wp-image-3741" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya.jpg" alt="" width="1956" height="1356" /><p id="caption-attachment-3741" class="wp-caption-text">Kasparov, 1996&#8217;da IBM&#8217;in Deep Blue bilgisayarına karşı.</p></div>
<p><strong>D.B: O zaman yapay zekânın zekâsını araçsal akıl olarak mı tanımlamalıyız?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Elbette. Sürekli yapay zekâ diyoruz, bilmeyen için çok sansasyonel bir kelime. Aslında yapay zekânın anlatılan hali ile laboratuvardaki hali arasında uçurum bir fark var. Her yeni teknoloji “İnsan nedir?” Sorusunu bize tekrar sordurup kendimizi bir adım ileri atmamıza neden olabilir. Nietzsche de “Üst insan” derken, kendisiyle mücadele eden insanı kasteder. Anka kuşu gibi, önce yanıp sonra küllerinden yeni bir şey doğması. Nesnel akıl oyun içerisinde sadece ne kadar hızlı ve kaç tane gol atabilirim diye bakıyor. Ama hileli bir oyunu kazanman çok zor. Hakem taraflı ve rüşvet verilmiş. Onları oyun üstüne düşünmediğin için fark etmiyorsun ve sen başaramadığın zaman suçu kendine yüklüyorsun. Sorunun kişisel olduğunu düşündüğün gibi.</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında yapay zekânın beslendiği veri, toplum üretiminin bir çıktısı. Zaten insanların ürettiği şeylerin sonucunda gelişen bir veri algoritması var. Uzaydan besleniyormuş gibi davranıyorlar.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Asla. Hatta yapay zekâ büyük oranda çöpten, internetin bedava olan veri tabanlarından besleniyor. Bu da şuna geliyor; yapay zekâ düşünebilir ama sadece bir iş yapabilir. Sonra öbür işe geçebilir. Biz de hayata artık böyle bakmaya başladığımız için diğer tarafı kaybediyoruz. Deep Blue, Kasparov’u satrançta yendi ama kalkıp bir bardak su getiremiyor. Evet, belki tavlada da yener ama yendiğinde ne mutlu olur, ne üzülür. Biz yapay zekâya dünyadaki sorunları çözdürmeye çalışıyoruz. Savaşları bitirsin, eşitsizliği çözsün, suçları engellesin. Halbuki savaşma, vurma. Sen niye sorumluluğu kendi üzerine almıyorsun? Ona her şeyi yaptırabileceğimiz fikriyle yaşarken insani yönümüzü kaybediyoruz. Geçenlerde yapay zekâ Sophia’ya “Dünyanın geleceği hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordular. Demek ki insan, zekâsı konusunda artık kendinden emin değil. Çok tedirginleşmeye başladı insanlar. Yapay zekâ neyi elimizden alırsa biz olmaktan çıkarır diye korkuyoruz. O yüzden de sürekli ona “bunu da yapar mı?” diye soruyoruz. Basit bir şekilde anlatmak gerekirse; bir sevgilin var, o herkes değil ve onu seçmen için ayırt edici bir özelliği var. O özelliği ondan aldığın anda herkes gibi oluyor. O sevgili vücut olarak orada dursa bile o artık herkestir. Sevgilinin varoluşu ortadan kalkmıştır. O yüzden teknolojinin bize sordurduğu en temel sorulardan biri “Neyimizi bizden alırlarsa biz olmaktan çıkacağız?” oluyor. Bir yandan da bunu çok merak ettiğimiz için ona sürekli bizim yaptığımız şeyleri yaptırmaya çalışıyoruz. “İnsan nedir?” Bunu anlamaya çalışıyoruz sürekli ve artık bir araç olarak düşünüp asıl sorunlarımızı çözebilecek niteliğe büründürmek yerine, oturup magazinsel boyutunu konuşuyoruz.</p>
<p><strong>D.B: Bugün hem internete hem yapay zekâya baktığımızda özgürlük alanı kayboldu mu sizce?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bence büyük oranda kayboluyor. Ama nasıl yaparsak öyle olacak. Mesela en son sosyal medya için kullanılan kelime “brain rot” beyin çürüttü deniyor. Bundan elli yıl önce de televizyona “aptal kutusu” diyorlardı. “Old wine in a new bottle” dedikleri şey işte. “Eski şarap, yeni şişe” aslında bir şey değişmiyor. Halbuki sosyal medya için “Beşinci güç” diyorduk. Dördüncü kuvvet olan medyadan sonra gelen beşinci kuvvet. Sözde demokrasinin kalitesini artıracaktı. Ama biz onu nasıl kullanırsak, hâlâ o potansiyele sahip olabilir diye düşünüyorum. İnsanların yapay zekâya kendi fail oldukları işleri devretmelerinin sebebine bakmak lazım.</p>
<p>İnsan neden karar alma mekanizmalarında geri çekiliyor? Çünkü daha doğru kararı yapay zekânın alacağını düşünülüyor. Yatırım konusunda hatta belki ilerleyen zamanlarda siyasal tercihte bile… Neden? O daha verimli ve kârlı olanı seçer. Ama insan için her zaman doğruluk, verimlilik ve kârlılık aynı tarafta olmayabilir. Bu bizim ülkemizin kuruluşunda bile geçerlidir. Atatürk ve silah arkadaşlarının kalkıştığı işe yapay zekâ kalkışmazdı. Olacak bir iş değil. Çarık var ayakta, o da delik. Yemek yok, silah yok. Kaç tane yerden saldırılmış. Cehâlet var. Eğitimlilerin çoğu ölmüş. Ordu yorgun. Yapay zekâya kalsa Amerikan mandası kabul edilmeliydi. En mantıklısı, en verimli ve kârlısı buydu. Ama biz öyle seçmedik. Kişisel hayattan örnek verecek olursam, o çok aşık olduğunuz insanı büyük ihtimalle yapay zekâ size büyük önermezdi. Muhtemelen ona göre en yanında durmamanız gereken insandır. Bu yüzden gerçek sorunlarımızı görelim ve bunları yapay zekâ ile nasıl çözüleceğine bakmak yerine fail olalım. Bir soru sorulacaksa da yeni neslin, “İnsanlar arasındaki eşitsizliği nasıl sonlandırırız? Dağıttığımız doğayı nasıl toparlayabiliriz? Benden başkasını nasıl mutlu edebilirim?” diye sormalı diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>M.B.A: Geldiğiniz ve bize kıymetli bilgiler verdiğiniz için çok teşekkür ederiz hocam.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Çok teşekkürler hepinize. Beni dinlemeye kıymet verdiniz.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilimin Toplumda Yankısı:&#8221;Kamusal Algı&#8221;</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilin-iletisimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilin-iletisimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 08:41:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[A. Logan]]></category>
		<category><![CDATA[algı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[geri bildirim]]></category>
		<category><![CDATA[ikna]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal algı]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal katılım]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumun bilim algısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3628</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ali Gülbetekin İllüstrasyon: Beyza Büyük   Bilim İletişimi Nedir? Bilim iletişimi en genel tanımıyla bilimsel bilginin, araştırmaların, keşiflerin ve bilimsel süreçlerin bu konular hakkında uzmanlığı olmayan topluluklara aktarılması sürecini ifade eder. Bu aktarım süreci ise bilim insanları ile toplum arasında köprü kurması açısından bir hayli önem taşır. Bilim iletişimi alanı akademik çerçevesiyle bilimin toplumsal değerler  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilin-iletisimi/">Bilimin Toplumda Yankısı:&#8221;Kamusal Algı&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;">-Ali Gülbetekin</span></em></span></span></strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3682 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-scaled.jpg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-1152x1536.jpg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-1200x1600.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-1536x2048.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/beyzabir-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>İllüstrasyon: Beyza Büyük</p>
<h1><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;"> </span></em></span></span></h1>
<p><b>Bilim İletişimi Nedir?</b></p>
<p>Bilim iletişimi en genel tanımıyla bilimsel bilginin, araştırmaların, keşiflerin ve bilimsel süreçlerin bu konular hakkında uzmanlığı olmayan topluluklara aktarılması sürecini ifade eder. Bu aktarım süreci ise bilim insanları ile toplum arasında köprü kurması açısından bir hayli önem taşır. Bilim iletişimi alanı akademik çerçevesiyle bilimin toplumsal değerler ile ilişkisini, hangi kültürel ve politik bağlamlarda şekillendiğini ve kamuoyu tarafından nasıl anlamlandırıldığını da sorgulamayı amaçlar. Bu niteliğiyle değerlendirildiğinde toplumun bilimsel konulara yönelik farkındalığını ve bilgisini artırmayı ve dezenformasyonu ortadan kaldırmayı hedeflediği de söylenebilir. Elbette bu durum bilim temelli karar alma süreçlerini güçlendirmeyi, bilimin meşruiyetini pekiştirmeyi ve bilimsel bilgiyi demokratikleştirmeyi de hedefler. Peki neden bugün bilim iletişimi alanı gittikçe popüler hale geliyor?</p>
<p>Bilim iletişimi günümüz medya ekosisteminde farklı iletişim araçları ve mecraları yoluyla yürütülebilir durumdadır. Klasik kitle iletişim araçları olan gazete, dergi, televizyon ve bu araçlarda yer alan televizyon programları ve belgesellerin yanı sıra; bilim müzeleri, sergiler, söyleşiler, sosyal medya platformları, bloglar ve podcast yayınları da bilim iletişiminin araçlarıdır. Ayrıca vatandaş bilimi projeleri gibi kamuoyunun doğrudan katkı sunduğu katılımcı modeller de bilim iletişiminin kapsamını genişletmektedir.</p>
<p>Günümüzde bilim iletişimi yalnızca bilimi anlatmak değil; toplumla diyalog kurmak, toplumun sorularını dinlemek, birlikte düşünmek ve gerektiğinde bilgi üretim sürecine kamuoyunu dahil etmeyi de kapsar. Bilimsel anlatının etik boyutlarını, kültürel çeşitliliği, toplumsal cinsiyet yaklaşımını, güç ilişkilerini ve dijital dönüşümü de hesaba katması, bilim iletişimini daha kapsayıcı ve adil hâle getirir. Böylece bilim iletişimi yalnızca bir duyuru faaliyetinin ötesine geçerek, ortak akıl yürütmenin ve demokratik tartışmanın temel unsurlarından biri haline gelir.</p>
<p>Çünkü bilimsel bilgiyi anlamlandırmak için ilgili konunun terminolojisine hâkim olmak gerekir. Bu noktada bilim iletişimi faaliyetleri devreye girer. Bilim iletişimi, yetkinlik gerektiren belirli uzmanlık alanlarında yayımlanmış çalışmaları gündelik yaşamın bir parçasına dönüştürebilir. Bu durum toplumun bilimsel bilgiyi tartışabildiği ortamları oluşturur. Hem bilginin niteliği hem de hedef kitlenin özellikleri farklılaştıkça, aktarılan içeriklerin şekli, dili ve ortam farklılaşır.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu noktada hikâye devreye girer. Hikâyeler ve anlatının sadeleşmesi toplum nezdinde bilimsel bilgiyi daha anlaşılabilir kılar. Bu sayede oluşan bu ortamlar bilimsel bilginin demokratikleşmesini sağlarken toplumda da karşılık bulmasını amaçlar. Bu durum bilimsel bilginin üretilmesine bir temel oluşturur.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Ancak Bilim iletişimi, tek bir biçim ya da tek bir yöntemle yürütülebilecek kadar basit bir süreç değildir. Bu sebeple bilimi hikâyeleştirmek, anlatıyı değerli kılmaya çalışmak, etkin anlatı yöntemleri kullanmayı gerektirir. Toplum içindeki farklı grupların bilimle kurduğu ilişki, bilimden beklentileri, bilime dair kaygıları ve deneyimleri farklılık gösterebilir. Buna karşılık tek tip bir iletişim yöntemi bu çeşitliliği karşılayamaz. Ayrıca bilimin kendisi de değişen koşullara göre yeni sorumluluklar üstlenir. Örneğin çevre krizleri, salgınlar veya etik tartışmalar gibi alanlarda klasik ve tek yönlü anlatıların yetersiz kaldığı görülür.</p>
<p>Kısacası hikâyeler ve anlatı teknikleri, bilimin kamuoyuyla paylaşılmasında daha esnek, daha duyarlı ve daha etkili yollar geliştirebilmeyi sağlar. Toplumun katılımını, güvenini ve ilgisini güçlendirmek, yalnızca bilgi aktarmakla değil; bu bilgiyi nasıl sunacağımızı, nasıl demokratikleştireceğimizi ve nasıl dönüştürebileceğimizi planlamakla mümkündür.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3685 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1706" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-1024x682.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-1536x1024.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Rgb-kaydetti-degistirirsin-kopya-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><b>Bilginin Eksikliği ve Geri Bildirim</b></p>
<p>Gazeteci Robert A. Logan’a göre; özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında bilim, tüm dünyada büyük bir hızla ilerledi. Atom çekirdeğinin parçalanması, antibiyotiklerin keşfi, uzay araştırmalarının başlaması gibi devrim niteliğindeki gelişmeler, bilim insanları arasında heyecan yarattı. Ancak bu ilerlemeler kamuoyunda aynı oranda etki uyandıramadı. Robert A. Logan bu durumu bilim insanlarının kamuoyuna doğru bir şekilde anlatamamasına dayandırdı. Bu nedenle bilim insanlarının sahip olduğu bilgilerin, halka daha anlaşılır ve açık biçimde aktarılması gerektiği düşüncesine vardı. BBC’nin Horizon belgeselleri üzerinden Logan’ın önerisi tartışmaya açılabilir. Çünkü bu belgesellerde bilimsel bilgi anlaşılır bir biçimde aktarılır. Ancak bu yaklaşımın da kamuoyunda ne kadar karşılığı olduğu şüphelidir. Çünkü bu tür belgeseller bilgi aktarımı bakımından faydalı olarak düşünülse de kamuoyu ile ilişki tek yönlü olur. Örneğin İngiltere’de nükleer serpinti sonrasında yapılan bir araştırmada çiftçilerin hayvanlarına dair gözlemleri, bilim insanlarının öngörülerinden daha doğru çıkmıştı. Bu durum bilim insanlarının da yanılabileceğini, halkın deneyimlerinin ise küçümsenmemesi gerektiğini ve onların deneyimlerinin dikkate alınması gerektiğini ortaya koydu.</p>
<p><b>Anlatıyı İkna ile Temellendirmek</b></p>
<p>Gazeteci Robert A. Logan’a göre Soğuk Savaş’ın ardından ortaya çıkan ekolojik, sosyolojik problemler ve getirdiği krizler bilime duyulan güveni ciddi bir biçimde sarstı. CFC gazlarının ozon tabakasına verdiği zarar, küresel ısınma, salgınlar gibi olaylar halkın bilimsel otoritelere yönelik şüpheciliğini artırdı. Bu dönemde tek yönlü bilgi aktarımının yeterli olmayacağı artık gün yüzüne çıktı. Robert A. Logan, bunun yerine ikna temelli anlatı tekniklerinin gerekliliğinden bahsetti. Robert A. Logan, bilim iletişimini sadece bilgi aktarımı ile değil, aynı zamanda ikna süreci olarak tanımladı.<span class="Apple-converted-space">  </span>26 Nisan 1986’da Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Santrali patladı. Radyoaktif bulutlar Karadeniz bölgesine kadar ulaştı. Avrupa ülkeleri sebze-meyve tüketimi konusunda uyarılar yaparken, Türkiye’de dönemin yetkilileri, radyasyon tehlikesini küçümsedi. Dönemin Sanayi Bakanı Cahit Aral, televizyonda çay içerek “Bakın hiçbir şey yok” mesajı verdi. Hiçbir bilimsel veri paylaşılmadan yapılan bu “ikna çabası” halkta bilimsel otoritelere karşı kalıcı bir güvensizlik oluşturdu.</p>
<p>Türkiye’de de pandemi sırasında aşı ve maske kullanımı, yalnızca bireysel koruma aracı değil, aynı zamanda vatani bir görev olarak sunuldu. Ancak iletişimin ikna temelli yapısı, kimi zaman bilim iletişiminin şeffaflığını zedelediği ve pazarlama teknikleriyle iç içe geçtiği gerekçesiyle eleştirildi. Tüm bu örnekler bilim iletişiminin bilime karşı olan toplumsal kabül ile ilişkisini göstermektedir. Bilim iletişimi için kullanılan araçların etik açıdan ve yöntemin niteliği bakımından gözden geçirilmesi gerekmektedir.</p>
<p><b>Kamusal Katılım</b></p>
<p>2000’li yıllara gelindiğinde bilim iletişimi, halkla çok daha etkileşimli bir zemine kaymaya başladı. Alan Irwin &amp; Brian Wynne tarafından kaleme alınan<i> Misunderstanding Science? </i>eserinde, kamusal katılımı sağlamaya çalışmanın bir gereklilik olduğu; halk ve bilim insanları arasında çift yönlü bir iletişim ortamı kurulmasının gerekliliği savunulur. Burada kilit kavram kamusal katılımdır. Bilim, artık yalnızca anlatılan bir olgu değil, tartışılan, sorular sorulan, ortaklaşa anlam inşa edilen bir süreç halini almıştır. Birleşik Krallık’ta düzenlenen <i>GM Nation?</i> adlı bilimsel etkinlik, bu yaklaşımın etkili bir örneğidir. GDO’larla ilgili kararlar alınmadan önce binlerce yurttaşın görüşü toplanmış, sadece veriler değil kamuoyunun kaygıları ve önerileri de dikkate alınmıştır. Türkiye’deki bilim şenlikleri, bilim kafeleri, TÜBİTAK Bilim Söyleşileri de kamusal katılımın yerel yansımalarını oluşturur. Böylece bilimsel bilginin meşruiyeti, halkın gözünde güç kazanırken, toplumsal güven de pekiştirilmektedir.</p>
<p><b>Katılımcılarla Anlamlandırmak</b></p>
<p>Birçok akademisyenin ortak çalışmalarıyla, JCOM’da yayımlanan <i>Participatory Science Communication for Transformation</i> (Dönüşüm için Katılımlı Bilim İletişimi )makalesine göre bilim iletişimi, yalnızca bilgi sunmakla sınırlı kalmamalı; aynı zamanda bilim üretiminin bir parçası haline gelmelidir. Katılımlı bilim modeli de, tam olarak bu anlayışla anlam kazanır. Bu modelde, kamuoyunun aktif katılımı ve katkısı önemlidir. Bilimin sınırlarını tanıyan ve farklı bilgi türlerine açık bir tutum sergileyen bu yaklaşımdan hareketle yürütülen Galaxy Zoo projesinde, binlerce gönüllü galaksileri sınıflandırarak bilimsel veri üretimine katkıda bulunmuştur. Buna bir başka örnek olarak Michigan’ın Flint kentinde su krizi verilebilir. Halk, resmî açıklamalara rağmen kendi musluk sularını analiz ederek kurşun kirliliğini ortaya çıkarmış, bu sayede bilimsel bilginin savunma amaçlı kullanılabileceğini göstermiştir. Türkiye’de kadınların ekolojik uygulamalara katıldığı projeler de bu katılımcı anlayışın yerel bir örneğidir. Son olarak toplumumuzu derinden yaralayan Güneydoğu Depremleri sırasında kamuoyunun açık platformlar aracılığıyla harita bilimcilerine konum verisi konusunda destek olmaları da güncel örnek olarak verilebilir.</p>
<div id="attachment_3686" style="width: 1717px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3686" class="wp-image-3686 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-scaled.jpg" alt="" width="1707" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-600x900.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-683x1024.jpg 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-768x1152.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-800x1200.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-1024x1536.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-1200x1799.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-1366x2048.jpg 1366w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bk-scaled.jpg 1707w" sizes="(max-width: 1707px) 100vw, 1707px" /><p id="caption-attachment-3686" class="wp-caption-text"><strong><span style="font-size: 12pt;"><em>Kolaj: Ege Pelin</em></span></strong></p></div>
<p><b>Bilimin Toplumsal Dönüşümü</b></p>
<p>Sosyal Antropolojist Melissa Leach ve Ian Scoones’in ortak çalışması olan <i>Mobilising citizens: social movements and the politics of knowledge (Vatandaşı Seferber Etmek: Toplumsal Hareketler &amp; Bilgi Politikaları)</i><b> </b>eserinde bilim iletişiminin yalnızca bilgi akışını düzenleyen bir kanal değil, aynı zamanda etik ve epistemolojik bir sorgulama süreci olarak düşünülmesi gerektiği söylenmiştir. Bunun için bilimin toplumsal dönüşümü destekleyen bir mekanizma olması gerektiğini savunur.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Örneğin Güney Afrika’daki “Sıtmayla Mücadele” projelerinde, hastalık yalnızca biyolojik bir mesele olarak değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel bir sorun olarak ele alınmıştır. Yerel şifacılarla iş birliği yapılması, hastaların tedaviye katılımını güçlendirmiştir. Bu gibi durumlarda teknolojik araçların hemen kullanılması değil, sosyal bağlamı dikkate alarak yavaşlatılmış bir şekilde hayata geçirilmesi gerektiğinden bahsedilir. Böylece aceleci inovasyonun doğurabileceği eşitsizlikler ve yabancılaşma riski en aza indirilir. Tarım teknolojilerinin, yerel üreticilerin deneyimleriyle bütünleştirilmesi buna iyi bir örnektir. Bugüne dek tanıtılan bilim iletişimi modelleri, çoğu zaman Batı-merkezli bir bakış açısıyla geliştirilmiştir. Bu durum, yerel bilgi sistemlerini ikincil gören, hatta yok sayan bir anlayışa dönüşebilmektedir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Özellikle sömürge geçmişine sahip ülkelerde, halkın bilgi birikimlerinin küçümsenmesi, bilim iletişimine olan güveni de zayıflatır. Bilimin sömürgeci etkilerden arındırılması yani dekolonizasyonu ise farklı kültürlerin, deneyimlerin ve bilgilerin birlikte çalışabileceği, daha adil ve yerelleşmiş bir bilim iletişimini mümkün kılar.</p>
<p><b>Peki Bugün?</b></p>
<p>Dijitalleşmenin yükselişi, bilim iletişimini köklü biçimde değiştirmiştir. TikTok, YouTube, Instagram gibi platformlar bilimsel bilginin yayılmasını hızlandırırken, aynı zamanda yanlış veya çarpıtılmış bilgilerin de büyük kitlelere ulaşmasını kolaylaştırmıştır. Bu ortamda algoritmaların tık temelli çalışması, güvenilir bilimsel içeriğin görünürlüğünü azaltabilir.Bu nedenle bilim iletişimi, dijital okuryazarlık becerilerini geliştirmekle birlikte, platformların algoritmik dinamiklerini de dikkate almak zorundadır. Uzun süre bilim iletişimi yalnızca bilgi aktarımı olarak düşünülmüş, halkın duygusal motivasyonları ihmal edilmiştir. Oysa korku, umut, belirsizlik gibi duygular, bilimsel mesajların algılanmasında kritik rol oynar. Örneğin COVID-19 pandemisi sürecinde korku temelli mesajların kısa vadede etkili olduğu, ancak uzun vadede güvensizlik yarattığı görülmüştür. Bilim iletişiminin empati temelli bir anlatı kurması, halkla bağ kurmayı kolaylaştıracaktır.</p>
<p>Bilim iletişiminin şekillenmesinde ticari kaygılar da önemli rol oynar. Örneğin ilaç firmaları veya teknoloji devleri, kamu yararı gözeten mesajları, kâr odaklı stratejilerle gölgeleyebilir. Bilimin pazarlanması, kamusal güveni sarsabileceği için bu süreçlerin şeffaflığı mutlaka sorgulanmalıdır. Bilim iletişimi yalnızca ne söylendiğiyle değil, kim tarafından ve hangi çıkar çerçevesinde söylendiğiyle de ilgilenmelidir.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<div id="attachment_3684" style="width: 2570px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3684" class="wp-image-3684 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-scaled.png" alt="" width="2560" height="1529" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-200x119.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-300x179.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-400x239.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-600x358.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-768x459.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-800x478.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-1024x612.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-1200x717.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-1536x917.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/herkesicinbilim2-2-kopya-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /><p id="caption-attachment-3684" class="wp-caption-text"><span style="font-size: 10pt;">İllüstrasyon: Beyza Büyük</span></p></div>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilin-iletisimi/">Bilimin Toplumda Yankısı:&#8221;Kamusal Algı&#8221;</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilin-iletisimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
