<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cumhuriyet Sayısı - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/icerik/cumhuriyet-sayisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/icerik/cumhuriyet-sayisi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Apr 2026 08:48:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.2</generator>
	<item>
		<title>Cumhuriyetin Görsel Kültürü: Ulusal Mimari</title>
		<link>https://contextdergi.com/cumhuriyetin-gorsel-kulturu-ulusal-mimari/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/cumhuriyetin-gorsel-kulturu-ulusal-mimari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 May 2024 09:50:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[görsel kültür]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[vedat tek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2635</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye Cumhuriyeti artık yeni bir görsel kültüre ihtiyaç duyuyordu ve bunun en önemli ayaklarından biri ulusal mimarinin ortaya çıkışıydı.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/cumhuriyetin-gorsel-kulturu-ulusal-mimari/">Cumhuriyetin Görsel Kültürü: Ulusal Mimari</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Ozan Günel</em></strong></p>
<blockquote><p><em>Türkiye Cumhuriyeti artık yeni bir görsel kültüre ihtiyaç duyuyordu ve bunun en önemli ayaklarından biri ulusal mimarinin ortaya çıkışıydı.</em></p></blockquote>
<p>Cumhuriyet’in kurulması Türk modernleşme ve ulus devriminin en önemli adımlarından biriydi. Fakat her devrimde olduğu gibi bu tip dönüşümler sadece siyasal sistemlerin değişmesi ile olmadı. Siyasal, ekonomik ve sosyolojik alanlar daha çok konuşulsa da Türkiye Cumhuriyeti artık yeni bir görsel kültüre ihtiyaç duyuyordu ve bunun en önemli yapı taşlarından biri ulusal mimarinin ortaya çıkışıydı.</p>
<p>Türk tarihine bakıldığında 11. yüzyılın sonundan Anadolu’ya yerleşene kadar seyyah, göçebe toplumları görülür. Bu gezginlik bir yandan farklı kültürleri sentezleyen bir toplum yaratırken, bir yandan da özellikle mimari ve kentsel planlama gibi daha kalıcı görsel kültür ve tasarıma ait özelliklerin ortaya çıkmasını geciktirdi. 13. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin kurulması ve kısa zamanda bir imparatorluğa dönüşmesi sonucu da kentsel yapılanma bu göçebe dönemin ve İslam kültürünün, mimarisinin etkisinde gelişti. Fakat özellikle ulus düşüncesinin ortaya çıkması ve Birinci Dünya Savaşı sonrası bir Türk ulusu inşası üzerine devlet planlaması yapılması bu durumun değişmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu olguların sonucunda yapılan planlamanın gerçekleşmesi sonucu görselliğin en önemli alanı olan mimari ve kentsel planlamanın ulusallaşması, aynı zamanda da devrimsel dönüşüme uygun olarak yenilenmesi gerekti.</p>
<div id="attachment_2637" style="width: 336px" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2637" class=" wp-image-2637" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-300x169.jpg" alt="" width="326" height="184" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-2.jpg 1280w" sizes="(max-width: 326px) 100vw, 326px" /><p id="caption-attachment-2637" class="wp-caption-text"><em>                        Resim Heykel müzesi</em></p></div>
<p>İşte bu noktada her ne kadar yeni cumhuriyetin başkenti olmasa da hem yıllarca imparatorluğun başkenti olması sebebiyle hem de yeni cumhuriyetin de kalbi ve en önemli şehri diyebileceğimiz İstanbul ve küçük bir şehir iken bir başkent olan Ankara bu dönüşümü anlamak adına önemli örnekler oldular. İstanbul ve Batılılaşma süreci tabii ki 1923 ile başlamadı. Doğan Kuban’a göre “İstanbul’un hep Batılı bir kent olduğu söylenebilir. Fakat bu İslam’ın Batısı’dır”. Kuban, devrim öncesi başlayan kentsel dönüşümü batılı fikrine bir öykünme olarak görür. Fakat devrimsel dönüşümler sadece bir öykünme üzerinden gerçekleşmez. Onların çok daha derin dönüşümlere ihtiyaçları vardır. Örneğin Sovyetler Birliği kurulduğunda oluşan yeni sanatsal yaklaşım, hem temsil hem de form olarak o yeni düzeni anlatması gereken bir dil gerekliliğinin sonucudur. Aynı şekilde, Türkiye Cumhuriyeti de bu devrimi yaparken yüzünü Batı’ya dönmüş fakat aynı zamanda bunu devrimsel dönüşümlere uygun bir şekilde Sibel Bozdoğan’ın “Devrime Biçim Vermek” olarak adlandırdığı bir perspektifte yapmaya çalışmıştır. Bu biçim devrimin yüzünü döndüğü Batı’dan esintiler taşıdığı gibi bir yandan modern ulusal mimari anlayışını yansıtmaya çalışır bir yandan da geçmişini yansıtan, geldiği kültürden esintiler taşır. Örneğin Vedat Tek’in (o dönemki adıyla Vedat Bey) tasarladığı ve 1909 tarihinde tamamlanan Sirkeci Merkez Postanesi (günümüzdeki adıyla Büyük Postane) Sibel Bozdoğan’a göre belirgin bir şekilde Avrupai bir bina olsa da Osmanlı mimarisinden izler de taşır.</p>
<div id="attachment_2639" style="width: 340px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2639" class=" wp-image-2639" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-300x182.jpg" alt="" width="330" height="200" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-200x121.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-300x182.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-400x242.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-600x363.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-768x465.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-800x484.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4-1024x620.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-4.jpg 1181w" sizes="(max-width: 330px) 100vw, 330px" /><p id="caption-attachment-2639" class="wp-caption-text"><em>                       Ziraat Bankası binası</em></p></div>
<p>Yapılan arkeolojik kazılardan da görüldüğü üzere İstanbul insanlık tarihinin büyük bir kısmında önemli bir şehirdi. Türkiye 1923’de devrimci bir yöne döndüğünde İstanbul’un Osmanlı’dan, Bizans’tan, Roma’dan ve öncesinden kalan önemli bir mirası vardı. Böylesi yerlerde şehrin tamamen dönüşmesi yerine bir sentez kültürü gelişir. Ankara ise Cumhuriyet ile büyüyen bir şehirdi. İstanbul’un aksine yeniden yaratım değil baştan yaratımın bir merkezidir.<br />
Mimar Kemaleddin’in eserlerinin yanı sıra, Giulio Mongeri (Ziraat Bankası Genel Müdürlük Binası) ve Arif Hikmet Koyunoğlu (Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi) gibi mimarların da işleri şehrin dokusuna eklenmiştir. Belki de İstanbul’un aksine baştan yaratılan bir şehir olduğu ve idarenin de merkezi olduğu için Ankara bir şehir olarak düzenin göstergesi olarak görülmüştür.</p>
<p>Aslında mimarlık özelinde bahsedilen bu durumu görsel kültürün tüm alanlarında görmek mümkündür.  1925 yılında yürürlüğe giren Şapka Kanunu ve 1934 yılında yürürlüğe giren Kıyafet Kanunu gibi kanunlar, ulusal mimarinin gelişmesi için çıkarılan kanun ve kararnameler gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin altı oku inkılapçılığın görsel karşılıklarıydı. Daha önce Osmanlı İmparatorluğu içerisinde II. Mahmud döneminde benzer dönüşümler denense de Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilen dönüşümler çok daha kapsamlı ve detaylı dönüşümlerdi.</p>
<div id="attachment_2638" style="width: 287px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2638" class=" wp-image-2638" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-300x264.jpg" alt="" width="277" height="244" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-200x176.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-300x264.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-400x352.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-600x528.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-768x675.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-800x703.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3-1024x900.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-3.jpg 1200w" sizes="(max-width: 277px) 100vw, 277px" /><p id="caption-attachment-2638" class="wp-caption-text"><em> Vedat Tek</em></p></div>
<p>Şehir, insanların hayatlarının önemli bir kısmını geçirdikleri ve aynı zamanda sürekli maruz kaldıkları mekânsal bir tasarımdır. Bu sebeple insanların kültürel ve algısal yaklaşımlarını ciddi bir şekilde etkilediği için görsel dönüşümler alanından bakıldığında üzerine en çok düşünülen alanların başında gelir. Doğal olarak, Cumhuriyet’in ilanıyla beraber bu dünyaya uygun bir kentsel tasarımın gerekliliği de ortaya çıkar. Bu anlayışı yansıtan Cumhuriyet tarihinin mimari ve kentsel dönüşümü ilk olarak Birinci Ulusal Mimarlık Akımı ile bağdaştırılır. Akım aslında Osmanlı’nın son döneminde başlamış olsa da temsil olarak varlığını ve aynı zamanda asıl etkisini devrim sonrasında göstermiştir. Akımın öncüleri arasında Mimar Kemaleddin ve Vedat Tek gelmektedir. Her ne kadar Afife Batur gibi önemli mimarlık tarihçileri bu tip akım ve sıfatların toptanlaştırıcı etkisinin altını çizse de bu yazı açısından söz konusu mimarların Türk ulusallaşmasına ve mimari çağdaşlaşmasına bakmak önemlidir.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-2636 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-215x300.jpg" alt="" width="237" height="331" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-200x280.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-215x300.jpg 215w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-400x559.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-600x839.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-732x1024.jpg 732w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-768x1074.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-800x1118.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-1099x1536.jpg 1099w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-1200x1678.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-1465x2048.jpg 1465w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/buyuk-postane-1-scaled.jpg 1831w" sizes="(max-width: 237px) 100vw, 237px" />Türk devriminin ütopik toplumsal dönüşüm karakteri kendisini kentsel dönüşüm çabalarında da gösterir. Bu dönüşümün ilginç bir yaklaşımı Le Corbusier üzerinden görülebilir. Mimarlık tarihinin en önemli mimarlarından biri olan İsviçreli-Fransız bir mimar olan Le Corbusier, geleneksel Türk mimarisinin geometrik formlarından ve işlevselciliğinden ciddi bir şekilde etkilenmiştir. Düzen ve akılcılığın sembolü olarak gördüğü küpün Osmanlı ve Selçuklu yapılarında kullanımı özellikle ilgisini çekmiştir. Aslında Le Corbusier 1911’de Türkiye’ye seyahat etmiş ve özellikle “büyük mimari ilkelerin ansiklopedisi” olarak adlandırdığı Selçuklu dönemi şehri Konya’dan oldukça etkilenmiştir. Daha sonra Türkiye’de yaşadığı deneyimleri ve bunların çalışmalarına olan etkisini Doğuya Yolculuk kitabında yazmıştır. Aynı şekilde Türk mimarlığı da Le Corbusier’in işlerinden çokça esinlenmiştir. Sibel Erdoğan’ın da söylediği üzere Behçet Sabri ve Bedrettin Hamdi tarafından hazırlanan ve ilk sayısını 1931 yılında çıkartan Mimar Dergisi, Le Corbusier’in formları ile Türk Modern mimarisinin yaklaşımında bir sentez üretmek istemiştir. Bu durum hem Batılılaşan hem de kendi dokusunu yaratan devrimsel dönüşümlerin nasıl doğal bilinç süreçleri ürettiğini göstermek açısından önemlidir. Klasik Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden etkilenen Batılı bir mimarın izini sürmek devrimsel dönüşümü kavramayı ve kültür ile nasıl bir bağlantısı olduğunu anlamayı sağlarken bir yandan da geleceğe nasıl bakabileceğimize güzel bir örnek oluşturur. Ne var ki, Cumhuriyet’in 100. yılına girerken Türkiye gündemini halen kentsel dönüşümler, büyük şehirleri bekleyen deprem ve heyelan gibi tehlikeler meşgul ediyor.</p>
<p>Fakat bu konular daha çok şehirlerin sermayeye teslim edilmesi gibi tartışmalar üzerinden ele alınmaktadır. Cumhuriyet’in yüzüncü yılına girerken asıl yapılması gerekenler iyi bir plan ile binaların kentsel dokularını ve miraslarını bozmadan onları geleceğe aktarmak ve hâlihazırda bulunan sorunları ortadan kaldırmak olmalıdır. Bunun için her ne kadar eksikleri, hataları, yanlışları olsa da; Cumhuriyet’e yeni kentsel bakışla bakmak, o bakışı kopyalamadan anlamak ve günümüze uyarlamak sağlam adımlarla ilerleyebilmek için önemli bir girişim olacaktır.</p>
<p><em>İllüstrasyon: Nur Torun</em></p>
<h4>Yararlanılan Kaynaklar</h4>
<p>D<em>oğan Kuban &#8211; İstanbul 1600 Yıllık Bir Müzedir – Yem Kitapevi</em></p>
<p><em>Sibel Bozdoğan – Modernizm ve Ulusun İnşası – Metis Yayınları</em></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/cumhuriyetin-gorsel-kulturu-ulusal-mimari/">Cumhuriyetin Görsel Kültürü: Ulusal Mimari</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/cumhuriyetin-gorsel-kulturu-ulusal-mimari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ankara ve İstanbul Radyoları: Modern Cumhuriyetin Ortak Sesi</title>
		<link>https://contextdergi.com/ankara-ve-istanbul-radyolari-modern-cumhuriyetin-ortak-sesi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ankara-ve-istanbul-radyolari-modern-cumhuriyetin-ortak-sesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Apr 2024 11:30:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Radyosu]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul radyosu]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[radyo]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2617</guid>

					<description><![CDATA[<p>Günümüzün hızla değişen medya ekosisteminde, dijital medya araçlarının da çeşitlenmesiyle birlikte radyo, artık göz ardı edildiği düşünülen bir kitle iletişim aracı olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ankara-ve-istanbul-radyolari-modern-cumhuriyetin-ortak-sesi/">Ankara ve İstanbul Radyoları: Modern Cumhuriyetin Ortak Sesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Ege Kürkcü</em></strong></p>
<blockquote><p>Günümüzün hızla değişen medya ekosisteminde, dijital medya araçlarının da çeşitlenmesiyle birlikte radyo, artık göz ardı edildiği düşünülen bir kitle iletişim aracı olarak değerlendirilebilir. Fakat bu araç, Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ülkenin modernleşmesinde önemli bir role sahip olmuş, toplumda bir birliktelik hissiyatı oluşturmuş, bununla birlikte bilgi ve eğlenceyi bir araya getiren bir platform olarak anılmış, yaygınlaşmış ve evlerin başköşesine on yıllarca yerleşmiştir.</p></blockquote>
<p>Radyo yayıncılığının temelleri Cumhuriyetin ilk yıllarında atıldı. Yeni rejimin ilanından tam dört yıl sonra, Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk; ülkenin modernleşmesi, coğrafya genelinde yaygın bir kitle iletişim ağı oluşması ve eğitim seviyesine katkıda bulunmak gayesiyle radyonun temellerinin atılmasını istedi. Bu gelişmelerin ışığında radyo yayıncılığı Türkiye’de bir sektör olarak ortaya çıkmaya başladı. Fakat o dönemin sesleri bugünlerden duyulamadı. Sebepleri arasında ise kayıt teknolojisinin var olmaması ve arşivcilik geleneğinin oluşmaması yer aldı. Ülkemizde gerçekleşen ilk radyo yayın denemeleri 1921 yılında İstanbul’da başladı. Halka ulaşan ilk radyo deneme yayını Cumhuriyet ilan edilmeden önce 19 Mart 1923’de gerçekleşti. Ülke genelinde bir telsiz şebekesi kurulmuş, İstanbul ve Ankara’da telsiz telgraf vericilerinin yapımına başlanmıştı. Yurtdışından gelen şirketlerle yapılan anlaşmalar sonrası kurulan bu vericiler daha sonrasında dönemin radyo donanımlarıyla geliştirildi ve ilk düzenli radyo yayınları yapılmaya başlandı.</p>
<div id="attachment_2630" style="width: 311px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2630" class=" wp-image-2630" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-300x210.jpg" alt="" width="301" height="211" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-200x140.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-300x210.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-400x280.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-600x420.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-768x537.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-800x560.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi-1024x716.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/2-istanbul-radyosu-sanatcilari-ibb-ataturk-kitapligi.jpg 1115w" sizes="(max-width: 301px) 100vw, 301px" /><p id="caption-attachment-2630" class="wp-caption-text"><em>                Fotoğraf: İBB Kültür A.Ş</em></p></div>
<p>Yeni Cumhuriyet’in ilk radyo istasyonu olan İstanbul Radyosu, 6 Mayıs 1927 tarihinde kuruldu ve Cumhuriyet’in dördüncü yılı olan 29 Ekim 1927 gününde resmi olarak yayın hayatına başladı. İlk kez Türk Telsiz Telefon AŞ’ye (TTTAŞ) bağlı olarak faaliyetlerini gerçekleştirmeye başlayan İstanbul Radyosu, Türk halkına müzik, haber, eğitim, kültür ve daha birçok alanda içerik sundu ve radyo yayıncılığının ilk adımları burada atıldı. İstanbul Radyosu, Türkiye’nin farklı bölgelerinden gelen sanatçıları ve kültürel mirası tüm ülkeye taşıyarak ortak ulus bilinci oluşturma konusunda yayınlar gerçekleştirdi. Bu süreçte<br />
kamuoyunu bilinçlendirmek ve eğitmek amacıyla çeşitli programlar düzenledi.</p>
<p>Yeni kurulan Cumhuriyetin başkenti Ankara, ülkenin yönetim merkezi olarak hem siyasi açıdan hem de coğrafi açıdan oldukça büyük bir öneme sahipti. Bu nedenle cumhuriyetin beşinci yılında Ankara Radyosu kurularak İstanbul Radyosu’na ek yayınlar yapılmaya başlandı. Ekim 1928’deki resmi açılışından önce TTTAŞ’a ait Ankara Telsiz Telgraf İstasyonu yayın verebilecek duruma gelmişti. Hatta Mustafa Kemal Atatürk’ün o dönem Cumhuriyet Halk Partisi kurultayında yapacağı konuşmanın da naklen yayınlanması planlanmıştı. Ancak Atatürk fikir değiştirdi ve o konuşmanın yayın hakları konusunda başka bir kurum ile anlaşılması üzerine bu proje rafa kaldırıldı ayrıca açılış da ertelendi. 1929’dan 1938’e kadar ise yaklaşık dokuz defa yer değiştiren Ankara Radyosu kurumsal planlamasını tam olarak oturtamadı. TTTAŞ, radyo hizmetlerinden 18 Ağustos 1936’da çekilerek hizmetlerini tümüyle Türkiye Cumhuriyeti Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü’ne (PTT) devretti. Ankara Radyosu, Türkiye’nin siyasi, kültürel ve sosyal gelişimini yansıtmak açısından özel bir konuma sahipti. Cumhuriyetin ilk yıllarında Ankara Radyosu, Atatürk’ün politikalarını ve Türkiye Cumhuriyeti değerlerini destekleyen programlara yer verdi. Ayrıca sanat ve edebiyat alanında da önemli katkılar sunarak milli kültürü besledi. Ankara Radyosu’nun devreye girmesiyle birlikte çeşitli tadilat ve bakım işlemlerine tabi tutulan İstanbul Radyosu yayınlarına Ekim 1938 itibariyle ara verildi. 19 Kasım 1949’da ise Cumhurbaşkanlığı kararıyla İstanbul Radyosu tekrardan yayın hayatına döndü. Sirkeci’de tarihi postane binasında başlayan serüven, 1949 itibarıyla Harbiye’de inşa edilen Radyoevi’nde devam etti.<img decoding="async" class=" wp-image-2631 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-300x167.png" alt="" width="379" height="211" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-200x111.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-300x167.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-400x222.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-600x333.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-768x427.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-800x445.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-1024x569.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-1200x667.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Ankara-Radyosu-Istanbul-Radyosu-da-6-Mayis-1927-1536x854.png 1536w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /></p>
<p>İki büyük şehirde kurulan bu oldukça önemli radyo istasyonlarının yaratmak istediği çeşitli duygular halkta da karşılık buldu. Radyo o yıllarda Türkiye için sadece bir eğlence aracı değil, aynı zamanda birleştirici bir güç olarak da faaliyet gösterdi. Farklı kültürlerden insanları bir araya getirdi ve Türkiye’nin zengin kültürel çeşitliliğini yansıttı. Eğitim ve bilgi akışı sağlayarak toplumu bilinçlendirme işlevini benimsedi. Türkiye Cumhuriyeti gibi genç bir ülke için radyo, bir ulusun kimliğini inşa etmek ve toplumu bilinçlendirmek açısından kritik bir öneme sahipti. İstanbul Radyosu ve Ankara Radyosu gibi istasyonlar, yüzyıllardır farklı topraklarda yeşeren ve 20. yüzyıla kadar uzanan Türk kültürünü koruma ve yayma amacı edindi. Günümüze geldiğimizde ise, radyo çok çeşitli iletişim araçlarına ve alternatiflerinin çoğalmasına rağmen varlığını sürdürmektedir. Radyo gelişen teknolojilerden yapım ve yayın sürecinde beslenmiş ve internet aracılığıyla da geniş kitlelere erişilebilmiştir. Geleneksel radyo istasyonlarının sesleri bugünlerde arabalarda akıllı telefonlarda, nostaljik radyo cihazlarında takip edilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ankara-ve-istanbul-radyolari-modern-cumhuriyetin-ortak-sesi/">Ankara ve İstanbul Radyoları: Modern Cumhuriyetin Ortak Sesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ankara-ve-istanbul-radyolari-modern-cumhuriyetin-ortak-sesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Can ile Haberlere Yolculuk: Geçmiş Gazete</title>
		<link>https://contextdergi.com/mustafa-can-ile-haberlere-yolculuk-gecmis-gazete/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/mustafa-can-ile-haberlere-yolculuk-gecmis-gazete/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Apr 2024 10:20:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[geçmiş gazete]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa can]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2596</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kıbrıs Harekâtı’nı gazeteden görmek mümkün. Devamlı Kıbrıs’la, Yunanistan’la ilgili çatışma dili kullanan gazete, Kıbrıs Harekâtı’ndan üç, beş gün önce bu çatışmayı birden kesiyor. ‘Domatesler çok pahalandı.’ diye manşet atmaya başlıyor. Mesela oradan anlıyorsun, bir şey olacak.”</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/mustafa-can-ile-haberlere-yolculuk-gecmis-gazete/">Mustafa Can ile Haberlere Yolculuk: Geçmiş Gazete</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Deniz Benzer</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kıbrıs Harekâtı’nı gazeteden görmek mümkün. Devamlı Kıbrıs’la, Yunanistan’la ilgili çatışma dili kullanan gazete, Kıbrıs Harekâtı’ndan üç, beş gün önce bu çatışmayı birden kesiyor. ‘Domatesler çok pahalandı.’ diye manşet atmaya başlıyor. Mesela oradan anlıyorsun, bir şey olacak.”</span></p></blockquote>
<p><strong>Deniz Benzer: Geçmiş Gazete’yi Facebook dönemlerinden çok net hatırlıyorum. Çok hoşuma gidiyordu. Belli özel günlerle ilgili çeşitli yayınlar oluyordu ama daha gündelik hayattan, hiçbir önemi olmayan detaylarla günlük yaşamı görmek çok heyecan veriyordu. Geçmiş Gazete fikri nasıl doğdu? Bu projeye nasıl başladınız?</strong></p>
<h4>“Türkiye tarihi gözünüzün önünden bir film şeridi gibi geçiyor. Çok heyecan verici bir çalışmaydı.”</h4>
<p><strong>Mustafa Can:</strong> Çılgın arkadaşlarımdan biri, Hulusi Orhan, Hürriyet Gazetesi’ne almanak hazırlamakla alakalı bir proje geliştirdi. Tabii bunun için haber seçkisi yapmamız gerekiyordu, ben yaparım diye ısrar ettim. Hürriyet Gazetesi’nin arşivine giderek, tahmini beş ay boyunca arşivden, cilt üzerinden gazete okudum. Editör arkadaşlarımla beraber çalıştık. Almanağa girmesine değer bulacağımız bir kriter havuzu belirledik. O kriterlere göre ben gazete okuyup dönemin belli haber tiplerini seçiyordum; seçtiğim haberleri de fotoğraf tarama gibi yöntemlerle editörler çalışıyordu. Tabii bu olurken bir günde onlarca gazete okuyorsunuz. Türkiye tarihi gözünüzün önünden bir film şeridi gibi geçiyor. Çok heyecan verici bir çalışmaydı. Medya Takip Merkezi diye bir şirket var. Sonrasında o şirketle de ilk Türkçe çıkan gazeteden bu yana olanları çalışmaya karar verdik. Gittik Beyazıt Kütüphanesi’ne. Bu konuyla alakalı rica ettik. Oraya küçük bir set kurduk.</p>
<p>Harf devriminden sonra bir karar alınıyor ve o kararla birlikte artık gazetelerde Latin harflerinin kullanılmasında karar kılınıyor. Bu da 1929 yılı Ekim ayının içerisinde gazetelere yansıyor. Oradan başladık ve 2000’li yılların başına kadar devam ettik. Ana medyayı tercih ettik. Çünkü amacımız siyasi arşivcilik değildi. Asıl aradığımız hikâye, Türkiye’nin beş, on yılda bir değişen duygu durumunu, kültürel kodlar üzerinden yakalamaktı. Böylece oluşturduğumuz şey, bir projeye dönüştü. Çok deli arşivci işi. Arka tarafta gerçekten çok insan çalıştı.</p>
<p><strong>D.B.: Arşivinizde kaç haber var?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Haber olarak sayısal verisini söylemek hemen hemen mümkün değil. Çünkü biz onu gazeteler ve sayfalar olarak aldık. 1929’dan 2003-2004’e kadar geldiğimizi varsayalım. Ana medyayı takip ettik ama çoğunda tek bir gazete almadık. Dönemin kültürel dokularını anlayabilmek için biraz dergi de aldık. Ama gazeteler olarak tahmin ediyorum, birkaç yüz bin var sanırım.</p>
<p><strong>D.B.: Peki, Cumhuriyet’in kuruluşuyla ilgili arşivinizde haberlerle karşılaştınız mı? 30 Ekim’de Cumhuriyet’le ilgili biz neler görmüştük basında? Çünkü halk için çok yeni bir rejim ve Cumhuriyet’in ne olduğunu bilmiyorlar. Halk buna ne tür tepkiler gösterdi? Bununla ilgili bir şeylere ulaşabilmiş miydiniz? Hiç aklınıza gelen var mı?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Başlangıç aşamasında bir kere sayısal veriyle de bakmak lazım. Çok küçük bir ülkeyiz henüz. Daha on beş milyon. 1930’lardan bahsediyor olsak, on beş, on altıdır tahmin ediyorum. Ve iletişim şimdiki gibi değil. Yani bir devrim yapıldı ve bir cumhuriyet kuruldu ama zannetmiyorum ki Türkiye’nin yüzde yirmisinin dışındakiler bundan haberdar olsun. Daha doğrusu, haberdar oluyorsa da ne olduğunu anlamaya müsait değiller. O dönemde söz konusu yüzde<br />
yirmilik kesim için ise çok kritik. Yani, çok radikal bir şey yapıldığı biliniyor. Çok önemli, bambaşka bir açıya geçildi. O yüzden çok hızlı kutsallaşan bir şey. İçerikleri, kavramları, yaklaşımı, gazetelerin tümü. Birazcık korkudan da oluşuyor ama bir süre sonra gerçekten o küçük kesim için çok yüksek motivasyonlu bir konu. Sonra bu oran yüzde kırka kadar uzanıyor. Belki şimdilerde bile hâlâ topluma o duygu ya da motivasyonun yayıldığını söylemek çok da mümkün değil. Fakat o cumhuriyetçi dediğimiz insanların ana motivasyonları bayramlar. Bayramlar çok ciddi, çok önemli, çok kutsal, çok sıcak. Ayrıca gerçekten savaşlar ve büyük çatışmalardan geçilmiş. İnsanların kardeşlerinin, kocalarının, eşlerinin öldüğü bir dönem. Ölümün şiddetinin duygusallığının yansıması da var. O yüzden tüm bayramlar gerçekten coşkuyla, ciddiyetle, konuyu ciddiye alarak kutlanırdı.</p>
<p><strong>D.B.: Erken cumhuriyet döneminde ulusal kimliği inşa etme politikalarının kısa sürede verimli olduğunu düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Bence çok uzağız. Bana kalırsa, ulus bilinci 1970- 1980 arasında oluştu. Normal kültürel hikâyeleri takip ettiğimizdeki yaklaşımdan da anladığım bu. Bu yüzden hâlâ  milliyetçilik denince Türkiye’de üç ayrı grup, üç ayrı şey anlar. Ben de bunu kırkımdan sonra öğrendim. Ben tek bir şey anlaşılır zannediyordum. Bunun gerekçesi o ulus bilinci.</p>
<p><strong>D.B.: Türkiye’nin bağımsızlık sürecinde medyanın bir rol üstlendiğini düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Şöyle bir şey var, bu çok enteresan. Kurtuluş döneminde gazeteleri okuyunca “tam bağımsız” olan ne demek duygusunu seziyorsun. Bu tuhaf. Çok keyfine göre karar veriyor ve çok havalı. Keyfine göre karar veriyor derken diktatörlükle ilgili bir gönderme değil bu. İç çamaşırı ölçülerini biz belirliyoruz mesela, başkalarına bakmıyoruz. Bu çok değişik bir kafa. Tabii ki ana yapıda batıya baktık, oradan bir şeyler öğreniyoruz. Oradan öğreniyoruz demek, İngiltere’nin şu kurallarını alıyoruz demek değil. Türk filmlerinde sembolize edilen o batının ahlakını değil matematiğini alıyoruz teorisi gerçek. Batıya genel anlamda bakıyor, pozitif bilimler açısından değerlendirerek kendi kurallarımızı koyuyoruz. 1950’den sonrasında bu hikâye yavaş yavaş artık bizim de zihinsel olarak belli kültürel ortalıklar kurduğumuz bir yere doğru gidiyor.</p>
<p><strong>D.B.: Türkiye’nin batılılaşma süreciyle ilgili gazetelerde neler yayımlanıyor? Halk bunlara nasıl tepki veriyor? Veya o batılılaşma süreciyle ilgili batılı olduğumuzu gösteren haberler var mı?</strong></p>
<h4>“O hikâyelerin hepsine baktığında gerçekten Türk filmi hikâyesi gibi. Haberlerin kendisi de öyle. Bir ara ciddi ciddi kibrit kutularının içinden kırk çöp çıkmıyor diye gazetelerde manşet vardı.”</h4>
<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-2611 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-152x300.jpg" alt="" width="182" height="360" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-152x300.jpg 152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-200x394.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-400x788.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-600x1183.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-768x1514.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-779x1536.jpg 779w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler-800x1577.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/piyadeler.jpg 1000w" sizes="(max-width: 182px) 100vw, 182px" />M.C.:</strong> Bunu başka ülkelerin kültürlerinde de sonrasında gördüm. Aslında çok benzeriz. Belki ilk on yıl birazcık daha kritik bir hikâye var. Aslında burada Batılılaşmaktan çok ana konu kentleşmekle ilgili. Köy tabanlı bir milletiz, ana yapımız buydu. Gerçi artık köy tabanlı bir millet değiliz; yani yüzde doksan ikimiz kentte yaşıyor. Yüzde elli beşimiz de metropolde yaşıyor. O dönem asıl hikâye, kentleşmenin mantığı. “Bundan sonra piyadeler soldan gelecek sağdan yürüyecek!” gibi haberler var. Piyadeler deyince, “Asker neden sokakta dolaşıyor?” falan diye düşünüyorsun. Meğer piyade yayalarmış. Sonra “Tramvaya binenler eli yüzü sabunlu olacak.” kavgaları. O hikâyelerin hepsine baktığında gerçekten Türk filmi hikâyesi gibi. Haberlerin kendisi de öyle. Bir ara ciddi ciddi kibrit kutularının içinden kırk çöp çıkmıyor diye gazetelerde manşet vardı. Sorunlarımız da bu kadar “ponçik”ti.</p>
<h4>Türkiye’nin kuruluşu oldukça devrimci duygularla gerçekleşiyor. Ben de hâlâ bakarken çok pozitif duygular yaşıyorum. Nostalji duygusuyla Türkiye’nin kuruluşuna şahit olmaktan bahsetmiyorum. Çok özgüvenli bir tavır, dünyayla ilişkiye girerken çok keyfe keder konuşabilen, kendi içinde dışında tavrı tutarlı.</h4>
<p><strong>D.B.: Diyoruz ya, köy tabanlıyız ve bir anda kentleşiyoruz. Bu ani geçişle ilgili dikkatinizi çeken haberler var mıydı?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Daha konuyu anlamaya bile uzağız. Yani mesela apartmanda mı oturacağız, müstakil evde mi oturacağız hikâyesi bir çatışma grubu. İstanbul İl Meclisi’nde konuşula gelen konulardan bir tanesi aynı zamanda. Çamaşır güneşte mi kurur, bahçede mi kurur gibi soruları da var yani. Hani bahçeli evdeysen bahçede kurutursun, değilsen evde balkonda ya da odanın içinde kurutmak zorundasın. Ama apartman daha lüks niyeyse. Algıda öyle yerleşiyor, halbuki teoride öyle olmadığını biliyoruz. Biz inşaata niyeyse hep bir yatkınız. Belki göçmen kültürünün de bir etkisi. Sonuçta inşaat önemli bir ekonomik nesne. Yani ana parasını insanlar üretimden çok, yapılanmaya harcayabiliyorlar. Mesela böyle değişimler var. Kültürel anlamda basit ve kısa şeyleri erken öğrenen, kendisinden biraz daha geç öğrenenin üzerinde statüsel bir hegemonya yürütüyor. Kendi aralarında bir kültürel, sınıfsal çatışma ya da tavır gelişiyor. Bu başka ülkelerde de böyle oluyor. Bu biraz insanlık haliyle de ilgili bir şey.</p>
<p><strong>D.B.: Cumhuriyet ile kadına seçilme hakkı veriliyor. Cumhuriyet öncesi kadınla cumhuriyet sonrası kadın çok farklı. Kadınlarla ilgili değişim cumhuriyetin ilk döneminde ve sonrasında nasıl evrimleşiyor?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Batıcıl anlamda kadın haklarını konuşma hikâyemiz 1983-1984’lere denk geliyor. Seçim hakları ise çok havalı. İnsanın bakış açısı farklı. Bir devrim yapılmış, devrimin özgüveni var. Devrimi yapan insanlar sokakta ve idealist bir ruh var. O ruhu ayakta tutan temel fil ayakları da güzel. Toplumsal anlamda güzel bir yansıması var. O yüzden gazeteyi okuyunca, çatışmacı bir politik zihinde değilsen, havalı bir görüntü görüyorlar. Tam bağımsız tavırlar var, kadınlara seçme ve seçilme hakkı var. Kadınların kendini ifadesiyle ilgili alanlar var. Tabii çok öğrenilen bir şey ve çok sembolik insanlar üzerinde. İnsanların zaten yüzde 20’si kadarı bunu yapmış ve bir de bunun çok azında kadınlar var. Kadın hakları dediğimiz şey henüz sembolik bir durumda. Temsilî kalıyor yani. Onun gelişmesi için çaba sarf ettikleri bir dönem var. Sonra bunun ucu, daha ağırlıklı olarak 1950’ler, 60’lar, 70’lerde magazinin bir yan konusu olarak kalıyor. Amerika’dan ya da İsveç’ten bir haber alıyoruz, oradaki kadının pozisyonunu görüyoruz, bu bizde de olabilir gibi şeyler konuşuyoruz. Bir de önemli kritik bir şey daha: 1950 sonrasında kültürel anlamda Amerika’yla alışverişimizi yükselttiğimizde de bir toplum mühendisliği dili başlıyor.</p>
<p>Kadın hakları da her ne kadar azıcık korunuyormuş gibi görünse de şimdi en çok çatıştığımız şeylerin tohumları o dönemlerde atılıyor. “Erkek yorgun argın eve gelir, ayaklarını uzatır, gazetesini okurken kadın bulaşıkları yıkar, çocuklar sessiz sakin bir yerde oynar” fotoğrafı 1950 ile 1970 arasında yirmi yılda oluşturula gelen bir öykü grubu. Kadınlar kendilerine iyi bir eş bulabilmeleri için ne yapmalılar, nasıl olmalılar hikâyesi. 1980 darbesinden sonra, 83-84 civarlarında daha kapital olmaya karar veriyoruz. Dünyaya kapitalist biçimde açılırken kadın haklarıyla ilgili sohbet, alt yapı oluşturma hikâyesi başlıyor. Fakat o kadar ilkel bir yerden başlıyor ki, Türkiye’de kadın haklarıyla ilgili ilk kez konuşanlardan biri Gönül Yazar. İlk bu konuyla ilgili gazeteye çıkan manşetlerinden bir tanesi “Kadına az çakarsan, az yanar.” gibi bir cümle.</p>
<p>Bir kadın hakları konferansında Gönül Yazar’ın bunu bu şekilde söylüyor olması trajikomik. Aynı günlerde başka bir gazetede de “Kadınlara saygım büyüktür ama döverim.” diyen Tatlıses var. Magazinin üzerinden olmuş bir pozisyon ve bu güçle kadın haklarını tekrar konuşabildiğimiz başka bir şeye dönüşüyor.</p>
<p><strong>D.B.: Geçmiş Gazete’deki haberlere baktığımda üslup da çok daha sert. Bu gitgide daha örtük bir hale gelmeye başlıyor. Sizce örtükleşme sürecini etkileyen şeyler neler? Hangi yıllarda biraz daha örtük hale gelmeye başladı?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Bu kavramların şekli, biçimi yani dilin evrimiyle alakalı bir konu. Şimdi biz baktığımızda açıkmış gibi geliyor. Aslında o açık değil, dil temel atıyor kendine. Sonra dili evriltiyoruz, o kavramlar daha da detaylanıyor, daha komplike hale geliyor. Onun yeni şekillerini, biçimlerini kullanıyoruz. Bir şeyin üzerini örtmek ya da örtmemekle alakalı değil. Gerçekten kavramlardan detaylandırılmış, daha komplike bir dil organize edebilmeyle alakalı. Daha tarım kültürünün basit kavramlarıyla, daha yapma, etme yani eylemlilik tarafıyla güçlü ama soyut kavramlarla alakalı henüz yatkınlığı olmayan bir dil kullanıyoruz. Kullanarak, ihtiyacımız olduğu konularla ilgili geliştirecek şekilde daha komplike hale getiriyoruz. O yüzden bizim olduğumuz yerin göreceliliği var aslında. O zaman daha açık açık konuşuyorduk ama şimdi konuşamıyoruz değil yani.</p>
<p><strong>D.B.: Konuşmanın başında Türkiye’nin her 10 yılda bir duygu durumu değişiyor demiştiniz. O süreci bize özetleyebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Az önce söylediğim gibi, Türkiye’nin kuruluşu oldukça devrimci duygularla gerçekleşiyor. Ben de hâlâ bakarken çok pozitif duygular yaşıyorum. Nostalji duygusuyla Türkiye’nin kuruluşuna şahit olmaktan bahsetmiyorum. Çok özgüvenli bir tavır, dünyayla ilişkiye girerken çok keyfe keder konuşabilen, kendi içinde dışında tavrı tutarlı. Bu 1940’lara kadar bu şekilde geliyor. 1940’lar civarında II. Dünya Savaşı’nın efekti gelmeye başlıyor. Bu savaş gerçekten çok korkutucu ve biz konuyu sinerek, birazcık ölü taklidi yaparak atlatmaya çalışıyoruz. Atlatıyoruz da bu arada. Yani bana sorarsan, gazetelerin üzerinden yorumluyorsak konuyu, fena değil. Hasbelkader içinde bir sürü aksak şeyi vardır ama gazete manşetlerine baktığında gördüğün şey, Avrupa’nın çeşitli yerlerinde çok trajik şeyler olduğu. İnsanlar ölüyor, savaşıyor, yoksulluk, açlık. Ciddi salgın hastalıkların vs. olduğu bir dönem. Yani bakkalların eczane olmak zorunda olduğu bir dönemden bahsediyoruz. Bunun korkusu, ürküntüsü bize de geliyor. Biz 50’lere kadar çok yavaş hareket ediyoruz.</p>
<p><strong>D.B.: Biz neleri konuşuyoruz o dönemlerde?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Olabildiğince en az şeyi konuşuyoruz. Kılıbıklık Cemiyeti’ni açalım mı? Çamaşırları güneşte mi kurutalım, başka yerde mi kurutalım? Bunlar bir şeyi örtmenin yolu, kültürel sansür. Kibrit kutularının içindeki kibrit çöpleri az ya da çok. Birinin sigarasının içinden aşk mektubu çıktı, bu aşk mektubunu kimin yazdığını arıyoruz. Bir oğlanımız kaçmış, trene binmiş gitmiş falan gibi şeyleri konuşuyoruz. Bir yandan da ekonomik sorunlarımız var. Öyle kapalı bir dönem. 1948’de çok partili hükümete geçiyoruz. 1950’den itibaren Rusya’yı kendimiz için komünizm tehdidi olarak netleştirdik. Artık uluslararası yapıyla denk ilişkiler kurmuyoruz. O zamana kadar denktik. Rusya’yla da canım isterse bunu alır, bunu veririm. Amerika’yla da bunu alır, bunu veririm. Almanya’yla da bunu alır, bunu veririm falan gibi pozisyonlar vardı. Şimdi öyle değil, şimdi Rusya ‘tu kaka’, komünizm ‘tu kaka’. Artık biz bu taraftayız, NATO’nun içerisine girmeyle alakalı radikal bir karar alıyoruz. O Marshall efektini getiriyor bize. Marshall yardımı aslında kolpa bir formül olarak oluşuyor. Yani süt tozları, sütyenler falan. Biraz savaş araç gereci geliyor ama onlar da istediğimiz, umduğumuz ölçeklerde değil. Biz oradan itibaren bir Amerikan kültürü efektini belirgin bir şekilde rol model alıyoruz.</p>
<p>Mesela Kore’ye asker gönderme öncesinde, Marshall yardımıyla ilgili çok yüksek bir isteğimiz, hevesimiz var ülke olarak. Gazetelerde “Kore’ye asker göndermeyen ülkelere Marshall yardımı kesilecekmiş.” manşetleri var. Bunu ana manşetten gördüğümüz, tehdidimizin bu olduğu bir dönem. Bir önceki döneme bakıldığında bu çok tuhaf bir yaklaşım ya da dilin değişmesiyle alakalı bir durum. Bir önceki dönemde bunları hiç umursamayan, fakir ama çok gururlu bir ülkeyiz. Sonrasında birden tavır düşüyor ve değişiyor. Bunu politik bir unsur olarak tarif etmiyorum. Ülkenin genelinde yaygın, medyanın o karşılıklı birbirini yansıtma efektinden görüneni söylüyorum. Sonra o 1950’ler, 60’lar hikayesi. 1960’larda dünyada bir şeyler değişiyor. II. Dünya Savaşı’nın efekti artık kalkıyor. Ekonomik olarak yeni formüller, dünyaya açılma, uluslararası ilişkiler, hippiler, çiçek çocuklar mevzusu. Onun havası bir şekilde bize de geliyor. 1960’ların başındaki darbenin oluşturduğu da bir efekt var. Ama bunun da ötesinde aslında bu duygu var. Biz hâlâ yeterince ulusalcı değiliz. Umulduğu gibi vatandaş üreten bir ülke değiliz. Böyle görece daha mutlu bir havanın olduğu bir dönem. Bize yansıyan pozitif bir tarafı var. 1970’lerden itibaren dünyanın iki kutuplu sertleşmesinin, bize yansıması olarak sağ-sol çatışması 1970’lerden 1980’lere kadar çok sert bir şekilde kendini gösteriyor. O kadar sert gösteriyor ki, ilk iki-üç yıl konuyu anlayamıyoruz. Her gün yüzlerce kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin birbirini vurduğu, oraya buraya bomba konulduğu, oranın buranın tarandığı. Bu çok sert, o dönemin içerisinde olmadan anlamanın zor olduğu bir şey. Toplumsal olarak normal bir hayat yaşamanın neredeyse mümkün olmadığı bir hikâye. 1980’de darbeyle birlikte bir kopuş. Demek ki bir gecede kesilebiliyormuş.</p>
<p><strong>D.B.: Peki, o haberlerden medyaya baktığımızda darbenin gelişini hissedebiliyor muyuz? Basındaki o kutuplaşmayı görebiliyor muyuz?</strong></p>
<p><strong>M.C.:</strong> Bu gözle baktığımı o dönemler hatırlıyorum. Mesela Kıbrıs Harekâtı’nı gazeteden görmek mümkün. Devamlı Kıbrıs’la, Yunanistan’la ilgili çatışma dili kullanan gazete, Kıbrıs Harekâtı’ndan üç, beş gün önce bu çatışmayı birden kesiyor. “Domatesler çok pahalandı.” diye manşet atmaya başlıyor.</p>
<h4>“Mesela Kıbrıs Harekâtı’nı gazeteden görmek mümkün. Devamlı Kıbrıs’la, Yunanistan’la ilgili çatışma dili kullanan gazete, Kıbrıs Harekâtı’ndan üç, beş gün önce bu çatışmayı birden kesiyor. ‘Domatesler çok pahalandı.’ diye manşet atmaya başlıyor. Mesela oradan anlıyorsun, bir şey olacak.</h4>
<p>Mesela oradan anlıyorsun, bir şey olacak. 1980 darbesiyle alakalı bunu böyle gördüğümü söyleyemem ama şunu gördüğümü söyleyebilirim: Son bir ay gerçekten yıldırıcı seviyede şiddet olduğunu biliyorum. İnsanı taciz edecek, darlayacak seviyede bir şiddetin yükseldiği bir dönem o dönem. Sonra Özal’la beraber 1983’ler, 84’ler daha kapital, dünyaya açılan bir konumdayız. Birden bireyselleşme, kentleşme, müzik, sanat, fikir ön plana çıkıyor. Böyle şeyleri konuşuyoruz ama aklınıza müzeler, konserler vs. gelmesin. Biz bunları İbrahim Tatlıses, Serpil Çakmakçı bazında konuşuyoruz.</p>
<p>Hikâyemizin başlangıç noktası Hülya Avşar’lar. Çok alt seviyede bir yerden bir magazinle konuşuyoruz. Ben bunu trajikomik olmasını artırmak için söylüyorum. Türkiye’nin seks devrimi diye nitelendirdiğim bir şey. Çok çirkinleşiyor hikâye. Harika Avcı, “Ben bakireyim.” diyor. İbrahim Tatlıses, “Yok canım, şurada yapmadın mı?” falan. Gazete manşetlerinde bunların olduğu bir dönemdeyiz ve aynı zamanda bunun gündem oluşturduğu bir dönem. Tanju ve Hülya aşkının gündemde olduğu vs. 1990’lara kadar bu şekilde geliyor. 1990’lar civarı dünyanın genel hareketinde önemli bir değişiklik oluyor.</p>
<p>Şimdi biz dünyada genel olarak, “Komünizm çok kötüdür, Rusya kötüdür.” bilgisiyle gelen bir kültüre uyum sağladık. O yüzden bir düşmanımız vardı, komünizmdi. 1990 yılına geldiğimizde düşman ortadan kalktı, Rusya dağıldı. Bakın, çok trajik. Propaganda söylem dilinin siyasal ya da toplumsal açıdan karşılığını görmek açısından söylüyorum. Rusya’nın dağıldığı haberiyle, “dünyanın en kötü insanı Saddam’dır” haberleri aynı gün yayına giriyor. Birdenbire bizim kötü kutbumuz yavaşça Rusya’dan çıkıyor ve Saddam’a dönüyor. Bazen bazı tutarlılıklar insanı rahatsız ediyor ya. Komplo teorilerini sevmem, ayıklayabildiğimi de düşünürüm ama aynı dönem içerisinde bilinçli bir şekilde düşmanın şeklini değiştirme mevzusu, güzel çalışılmış bir iş gibi görünüyor.</p>
<p>O geçiş dönemini manşetleri görünce anlıyorsun. Neredeyse çocukça sayılabilecek bir dil kullanılıyor. Her on yılda bir darbe oluyordu. 90’larda darbe yok sanırım derken 93’te çok tuhaf bir hikâye gerçekleşiyor. Turgut Özal ölüyor, Adnan Kahveci ölüyor, Sivas olayları oluyor, Uğur Mumcu, peşi sıra 33 askerin<br />
vurulması falan acayip bir durumlar. Aynı anda Metallica konser veriyor, Michael Jackson konser veriyor, Madonna konser veriyor. Hepsi aynı yıl.</p>
<p>Bunu trajik bulmayın, lütfen şöyle sorgulayın: 93’ten sonra hiç konser vermişler mi? 1993’ten sonrasında global etkiye sahip, büyük rol model medya efektlerinden hiçbiri Türkiye’de konser vermedi. Oluşagelen şeyin kendisi trajik. Siyaseten bir şeyin değiştiği belli. Kültürde ne değişiyor peki? Bireyselleşme ilk defa olgunlaşıyor. Niye 90’lar pop müzik efektini seviyoruz? Bunun aslında ilk güzel, marjinal, orijinal örneklerinin oluşageldiğini düşündüğümüz için seviyoruz. Bu 90’lar efektinin, bireyselleşmenin unsuruyla beraber, toplumdaki siyasal yapıda radikal bir şekilde değişiyor. Yani o dönemler en korkulan unsur olan muhafazakârlığın 2000’lerde ilk defa siyasetin yönetici unsuru olarak yerleştiği bir biçime doğru geliyoruz. Ondan sonrası daha yakın siyaset şeklinde, yorumlaması başka unsurlar barındıran şekilde devam ediyor. Hikâyenin kendisine, evrimine, dönüşümüne bakınca kabaca böyle görünüyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/mustafa-can-ile-haberlere-yolculuk-gecmis-gazete/">Mustafa Can ile Haberlere Yolculuk: Geçmiş Gazete</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/mustafa-can-ile-haberlere-yolculuk-gecmis-gazete/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bağımsızlık Mücadelesinin Dili: Nutuk&#8217;un Metin Analizi</title>
		<link>https://contextdergi.com/nutuk-bagimsizlik-mucadelesinin-dili/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/nutuk-bagimsizlik-mucadelesinin-dili/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Apr 2024 09:30:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[kelime bulutu]]></category>
		<category><![CDATA[metin analizi]]></category>
		<category><![CDATA[nutuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2588</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nutuk, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan süreci kapsayan ve Cumhuriyet’in yol haritasını oluşturan temel bir metindir. Bu çalışma, Nutuk metninde sıkça geçen kelimelerin analizini sunar.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/nutuk-bagimsizlik-mucadelesinin-dili/">Bağımsızlık Mücadelesinin Dili: Nutuk&#8217;un Metin Analizi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Kemal Günay, Murat Uluk</em></p>
<h3><em>Nutuk, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna uzanan süreci kapsayan ve Cumhuriyet’in yol haritasını oluşturan temel bir metindir. Bu çalışma, Nutuk metninde sıkça geçen kelimelerin analizini sunar. Ayrıca, duygusal öğeler ve ağ analizleri de bu çalışmanın önemli bir parçasını oluşturur.</em></h3>
<p>Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1927 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaklaşık altı gün süren konuşmasının metnini içerir. Bu eşsiz konuşma, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ardından Türkiye’nin yeni bir Cumhuriyet olarak kuruluşunun temellerini atmaya yönelik Atatürk’ün vizyonunu ve liderliğini yansıtır. Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin en önemli belgelerinden biri olarak kabul edilen Nutuk, sadece tarihî bir konuşma metni olmanın ötesinde, Türkiye’nin çağdaşlaşma ve laikleşme sürecine büyük katkı sağlamıştır. 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkarak Kurtuluş Savaşı’nın kıvılcımını ateşlemesiyle başlayan Nutuk, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinden başlayarak Türk milletinin bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin tüm aşamalarını büyük bir ayrıntı ve derinlikle ele almaktadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk milletinin birliği ve bağımsızlığı için giriştiği bu büyük mücadele, tarihsel, siyasi, ve askeri bakımdan kapsamlı bir içeriğe sahiptir.</p>
<p>Eylül 2015 tarihli Kaynak Yayınları aracılığıyla basılan Nutuk’u, dilbilimsel bir bakış açısıyla incelemek için R ve Python programlama dillerini kullanarak çeşitli analizlere tabi tuttuk. Bu analizler sonucunda elde edilen veriler, bu eserin içeriğini daha derinlemesine anlamamıza yardımcı oldu. Toplam 171,451 kelimenin arasından en sık kullanılan kelimeleri belirleyerek bir etiket bulutu oluşturduk. Bu etiket bulutu, Nutuk’un ana temalarını, vurguladığı kavramları ve eserin odak noktalarını daha belirgin hale getiriyor.</p>
<p>Metinde ‘Millet’, ‘Milli’, ‘Büyük’ ve ‘Hareket’ gibi kelimelerin sıkça geçmesi, Atatürk’ün ifade ettiği ana fikirleri, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin ve millet egemenliğinin merkezi önemini vurgular. Bu kelimeler, Kurtuluş Savaşı sırasındaki toplumsal irade ve ulusal çaba konularına derinlemesine işaret eder.</p>
<p>Aynı şekilde, ‘Hükümet’ teriminin sıkça kullanılması, Türk milletinin bağımsızlığını temsil etmek amacıyla kurulan hükümetin başarıyla sonuçlanan bağımsızlık mücadelesi ve milletin kaderini tayin etme hikayesini anlatır. ‘Rauf Bey’, Milli Mücadele Hareketine katılan, Kurtuluş Savaşı’nın hazırlık aşamalarında ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında aktif görevler üstlenen ve <a href="https://contextdergi.com/cumhuriyetin-yuzu-nutuk/">Nutuk’ta</a> adı en çok geçen kişilerden biridir. Atatürk’ün, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerine hitap ederken kullandığı ‘Efendiler’ ifadesi, bu tarihi konuşmanın dilini ve üslubunu yansıtır.</p>
<p>Nutuk’ta sıkça kullanılan kelimeler, bu metindeki temel kavramları ve vurguları anlama ve anlamlandırmada oldukça değerlidir. Çünkü bu kelimeler, milli bir mücadelenin ürünü olan Nutuk’un ana temasını daha derinlemesine anlamamıza yardımcı olur ve Türk milletinin tarihî çabalarını ve bağımsızlık mücadelesini daha berrak bir şekilde sunar.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-2591 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-300x185.jpg" alt="" width="300" height="185" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-200x124.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-300x185.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-400x247.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-600x371.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-768x474.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-800x494.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-1024x632.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1-1200x741.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/nutuk_duygu_skoru1.jpg 1224w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Nutuk’un duygu analizine baktığımızda, pozitif duygu unsurunun daha ağır bastığını gözlemliyoruz. Zira Nutuk, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin zafer hikayesini anlatmaktadır. Bu büyük mücadeledeki birlik, beraberlik, cesaret ve kararlılık gibi olumlu özellikler, içerikte vurgulanarak pozitif duyguların belirgin bir şekilde öne çıkmasına katkı sağlamıştır.</p>
<p>Ancak, ikinci olarak negatif duygu yoğunluğunu da görmek mümkündür. Bağımsızlık mücadelesi, her ne kadar büyük bir zaferle sonuçlansa da, bu mücadele aynı zamanda fedakârlık, kayıp, acı ve yıkım gibi duygusal yüklerle dolu bir süreci yansıtmaktadır. Bağımsızlığa olan inanç güven, kazanılan zaferlerin yol açtığı neşe, yaşanılan kayıpların getirdiği üzüntü ve çekilen zorlukların yarattığı öfke gibi duygu durumları, bu eserde karşımıza çıkan diğer önemli temalar arasındadır. Sonuçta Nutuk, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin hem zorluklarını hem de zaferini içeren bir eserdir. Bu çeşitlilik, ulusal hikâyenin karmaşıklığını ve dolayısıyla metnin duygu skorunu doğrudan etkilemiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-2592 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-300x187.png" alt="" width="300" height="187" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-200x125.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-300x187.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-400x250.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-600x375.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-768x480.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-800x500.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-1024x640.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-1200x750.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/sosyal-ag-analizi-1536x959.png 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Doğal dil işleme teknikleri kullanarak metin içerisindeki ilişki ağlarını ortaya çıkardığımızda en çok etkileşimin İsmet İnönü ve Rauf Bey isimleri arasında gerçekleştiği görülmüştür. Rauf Bey’in diğer ilişki ağında Refet Paşa ve Bekir Sami Bey yer alırken diğer kişilerin birbiriyle bağlantıları daha az sayıda gerçekleşmiştir.</p>
<p>Nutuk, Türk halkının Milli Mücadele dönemindeki kararlılığını ve birliğini yansıtan özel bir eserdir. Eserde sıkça geçen kelimeler, Türk milletinin bağımsızlık mücadelesi, arzusu ve iradesini yansıtarak Türk tarihindeki dönüm noktalarından birini Nutuk aracılığıyla görmemize yardımcı olur. Nutuk, yalnızca geçmişin bir anının değil, aynı zamanda Türkiye’nin bugünkü kimliğinin de bir yansımasıdır. Bu yönüyle Türk milletinin ulusal bilincinin ve bağımsızlık arzusunun bir ifadesi olarak önemini sürdürmektedir.</p>
<p><em>Not: Bu analiz akademik bir çalışmadan ziyade ön fikir oluşturması açısından değerlendirilmelidir.</em></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/nutuk-bagimsizlik-mucadelesinin-dili/">Bağımsızlık Mücadelesinin Dili: Nutuk&#8217;un Metin Analizi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/nutuk-bagimsizlik-mucadelesinin-dili/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hasanoğlan Köy Enstitüsünde Bir Misafir: John Dewey</title>
		<link>https://contextdergi.com/koy-enstituleri-ve-john-dewey/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/koy-enstituleri-ve-john-dewey/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Apr 2024 09:10:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[john dewey]]></category>
		<category><![CDATA[köy enstitüleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2583</guid>

					<description><![CDATA[<p>Köy Enstitüleri, aklın ve bilimin ışığında Cumhuriyet ideolojisini ülkenin bütün tebaası ile buluşturan bir projeydi. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması amacıyla yurdun dört bir yanında kurulan Köy Enstitüleri’yle hem bireysel hem de toplumsal bir aydınlanma hedeflenmekteydi.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/koy-enstituleri-ve-john-dewey/">Hasanoğlan Köy Enstitüsünde Bir Misafir: John Dewey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Sevim Akyıldız</em></p>
<h3><em>Köy Enstitüleri, aklın ve bilimin ışığında Cumhuriyet ideolojisini ülkenin bütün tebaası ile buluşturan bir projeydi. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması amacıyla yurdun dört bir yanında kurulan Köy Enstitüleri’yle hem bireysel hem de toplumsal bir aydınlanma hedeflenmekteydi.</em></h3>
<p>Kurtuluş Savaşı kazanılmış ve şimdi sıra yokluk içinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kalkındırılmasına gelmişti. Bunun gerçekleşebilmesi için gereken en önemli şeyin eğitim olduğunu Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk çok iyi biliyordu. Öyle ki kurtuluş mücadelesinin devam ettiği yıllarda bile eğitime milli bir yön vermek amacıyla 15 Temmuz 1921’de Maarif (Eğitim) kongresini toplamış ve açılış konuşmasını yapmıştı. Cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin toplumsal kalkınmasının sağlanması ve yeni kurulan ülkede milli kimliğin inşa edilmesi amacıyla siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda inkılaplar ve reformlar gerçekleştirilmişti. Bu çalışmalardan biri de ulusal kimliğin benimsetilmesi noktasında yeni bir eğitim sisteminin kurulmasıydı.</p>
<div id="attachment_2585" style="width: 229px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2585" class="size-medium wp-image-2585" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-219x300.jpg" alt="" width="219" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-200x274.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-219x300.jpg 219w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-400x548.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-600x823.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-747x1024.jpg 747w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-768x1053.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-800x1097.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-1120x1536.jpg 1120w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-1200x1645.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-1494x2048.jpg 1494w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/john-dewey-scaled.jpg 1867w" sizes="(max-width: 219px) 100vw, 219px" /><p id="caption-attachment-2585" class="wp-caption-text"><em>                 John Dewey</em></p></div>
<p>Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitim sisteminin oluşturulması için bilim insanlarından da görüş ve öneriler alınması gerekiyordu. Bu amaçla pek çok bilim insanı ülkeye davet edilmişti. Bu bilim insanlarından biri de Amerikalı filozof ve eğitim kuramcısı John Dewey idi. Dewey, pragmatist eğitim anlayışını özetleyen “Eğitim, hayata hazırlık aşaması değil, hayatın ta kendisidir.” sözlerinde olduğu gibi, eğitimi yaşam boyu süren bir eylem olarak değerlendirir, yapılan her şeyi yaşamdaki etkileriyle ölçer, ezbere dayanan anlayışı reddeder, belki de bir daha hiç kullanılmayacak olan kelime yığınlarının önüne set çeker, ders ve ders içeriklerini bu anlayışla yeniden ele alırdı. Dewey kuramı değil uygulamayı, yaparak ve yaşayarak öğrenme felsefesini öne çıkarmanın yanı sıra, yaşamda yer alan bütün meslek dallarının okullarda öğretilebileceği bir sistemin çalışmalarını sürdürerek meslek eğitiminin önemini her defasında şiddetle vurguladı.</p>
<p>1924 yılında Atatürk aracılığı ile dönemin Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar tarafından John Dewey, Türkiye’nin mevcut eğitim sistemini inceleyip değerlendirmesi için ülkeye davet edilir. Bu daveti kabul eden Dewey Türkiye’ye gelir, ilerleyen yıllarda Milli Eğitim Bakanı ve İlköğretim Genel Müdürü olacak Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç eşliğinde İstanbul, Ankara ve Bursa şehirlerindeki eğitim kurumlarında gözlem ve incelemeler yaptıktan sonra bunları bir rapor haline getirir. Bu raporda daha çok eğitim kurumlarına ayrılan bütçe üzerinde durur. Dewey daha sonra Amerika’ya döner ve burada da Türkiye’de kurulacak yeni eğitim sistemi hakkında bir rapor hazırlar. Türkiye Maarifi Hakkındaki Rapor adlı bu rapor sekiz temel başlıktan (Program, Maarif Vekilliği Teşkilatı, Muallimlerin Yetiştirilmesi ve Terfihi, Muallimlerin Yetiştirilmesi, Mektep Sistemi, Sıhhat ve Hıfzıssıhha, Mektep İnzibatı, Muhtelif Mevat) oluşur.</p>
<p>Köy Enstitüleri öncesinde Türkiye’nin genel eğitim durumuna bakıldığında; ülke nüfusunun %80’ini oluşturan yaklaşık 40.000 köyün 35.000’inde okul bulunmadığı görülmekteydi. Bu nedenle 100.000’den fazla çocuğun eğitim alamadığı, ilköğretim çağındaki çocukların sadece %24’ünün okula gidebildiği biliniyordu. Ayrıca o dönem yurtta üçlü bir eğitim sistemi anlayışı vardı; bütünüyle din etkisinde olan mahalle mektepleri ve medreseler, din eğitiminin yanında klasik bilimsel eğitim uygulayan okullar (idadiler, rüştiyeler, öğretmen okulları vb.), yabancı ve azınlık okulları. Dolayısıyla eğitimde ulusal ve tek bir anlayış benimsemek, köylerin kalkınmasına faydalı olabilmek, yapılan inkılapları tüm vatandaşlara tanıtarak kalıcı hale getirebilmek, köylerdeki okul sayısını artırarak halkı bilinçlendirip eğitmek ve fırsat eşitliğini sağlamak için Köy Enstitüleri’nin kurulması kararı alınmıştı.</p>
<p>Köy Enstitüleri TBMM’de 17 Nisan 1940’ta kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile resmi olarak açıldı. Dönemin inkılap hareketleri arasında yer alan Köy Enstitüleri, aklın ve bilimin ışığında Cumhuriyet ideolojisini ülkenin bütün tebaası ile buluşturan bir projeydi. Eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması amacıyla yurdun dört bir yanında kurulan Köy Enstitüleri’yle hem bireysel hem de toplumsal bir aydınlanma hedeflemekteydi.</p>
<p>Devlet ve köylü iş birliğine dayanan<a href="https://contextdergi.com/koy-enstituleri-bir-yasanmislik-oykusunden-ogrenilecekler/"> Köy Enstitüleri</a> hareketi zorunlu beş yıllık ilkokul eğitiminin yanı sıra bazı durumlarda kovuşturmanın da sıkı tutulması ile devamsızlık gibi sebeplerle eğitimin yarım bırakılmasının önüne geçerek öğrenci ve okuryazar sayılarının kısa zamanda büyük ölçüde artırılmasını sağlamıştı. Bu kapsamda eğitim anlayışında üreterek öğrenme ve iş eğitimini öne çıkaran Köy Enstitüleri’nde; yıl boyunca devam eden karma bir eğitim anlayışı benimsenmiş ve eğitim sisteminde görev alan herkesin yetiştirilmesi kapsamında bir alanda başarılı olamayan öğrencilerin farklı alanlara yönlendirilmesi gibi çalışmalar yürütülmüştü. Örneğin; öğretmen olmak için uygun olmayan öğrenciler demircilik, marangozluk, sağlık memurluğu veya ebelik gibi meslek gruplarına yönlendirilmekteydi.</p>
<p>Köy Enstitüleri’nin eğitim programlarında verilen dersler kültür, tarım ve teknik dersler olmak üzere üç kategoriye ayrılmaktaydı. Kültür derslerinin içeriğinde Türkçe, tarih, coğrafya, yabancı dil, fizik, kimya, matematik, müzik gibi dersler bulunurken; tarım dersleri ve çalışmalarında tarla ve bahçe tarımı, sanayi bitkileri tarımı, zootekni, kümes hayvancılığı, arıcılık, ipek böcekçiliği, balıkçılık gibi dersler bulunmaktaydı. Teknik dersler ve çalışmalar içeriğinde ise; köy demirciliği, dülgerliği ve yapıcılığı, köy ev ve el sanatları gibi dersler yer almaktaydı. Bu kapsamda verilen eğitim müfredatının %50’sini kültür dersleri, %25’ni tarım dersleri ve kalan %25’ini teknik ders ve çalışmaları oluşturmaktaydı.</p>
<p><img decoding="async" class=" wp-image-2584 alignright" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-300x200.jpg" alt="" width="360" height="240" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-400x266.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-768x511.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-1024x682.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-1200x799.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/koy-enstitusu-gigapixel-standard-scale-6_00x-1536x1023.jpg 1536w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" />Köy Enstitülerinin kuruluşundan 5 yıl sonra 1945 yılında Türkiye’ye ikinci kez gelen ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü inceleyen Prof. Dr. John Dewey;<br />
<em>“Benim düşlediğim okullar Türkiye’de Köy Enstitüsü olarak kurulmuştur. Tüm Dünyanın bu okulları görüp eğitim sistemini, Türklerin kurduğu bu okulları göz önünde bulundurarak yeniden yapılandırması isabet olacaktır.”</em> ifadeleriyle, fikir ve önerileriyle büyük katkılar sağladığı Köy Enstitülerinin eğitim anlayışına olan hayranlığını dile getirmişti.</p>
<p>Ne yazık ki Köy Enstitüleri ile yürütülen bu faydalı eğitim anlayışı çok uzun ömürlü olamadı. Köy Enstitülerinin devre dışı bırakılması çabalarından ilki 1946 seçimleri sonrasında Hasan Ali Yücel’in ve İsmail Hakkı Tonguç’un görev dışına itilmesiydi. Ardından 1950 yılındaki seçimlerle iktidarın değişmesi, hükümetin Köy Enstitülerine de bakışını değiştirmiş ve söz konusu süreci hızlandırmıştı.</p>
<p>Sonraki yıllarda çıkarılan 6234 sayılı “Köy Enstitüleri ile İlköğretim Okullarının Birleştirilmesi’’ hakkındaki kanunla Köy Enstitüleri eğitim faaliyetleri 27 Ocak 1954 tarihinde sonlandırıldı. Kapanma tarihine kadar bu enstitülerde 1398’i kadın, 15943’ü erkek olmak üzere toplam 17341 öğretmen yetiştirilmiş, köylerde gerek okuryazarlık gerekse tarım, hayvancılık ve üretim oranlarında büyük artışlar yaşanmıştı. Köylünün eğitilerek yönetime dâhil edilmesi, Cumhuriyet ilkelerinin ve devrimlerin benimsetilmesi, köylerdeki üretim faaliyetlerinin modern yöntem ve tekniklerle yapılması gibi önemli hususlarda büyük rol oynayan Köy Enstitüleri, Türk toplumunun kolektif bir eseri olmanın yanı sıra siyasi çıkarlardan yoksun bir şekilde tamamen ulus devlet ideolojisine bağlı olarak çağdaş toplum düzenine geçişte bir kaldıraç görevi de görmüştü. Bu kapsamda inkılapçılık anlayışı ile Cumhuriyetin tüm ilkelerini bünyesinde barındıran Köy Enstitüleri, Cumhuriyet tarihinin şekillendirilmesi, ulus kimliğinin oluşturulması ve geliştirilmesinde önemli bir rol oynamıştı.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/koy-enstituleri-ve-john-dewey/">Hasanoğlan Köy Enstitüsünde Bir Misafir: John Dewey</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/koy-enstituleri-ve-john-dewey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Tiyatro Sahnesinde Öncü Bir Portre: Afife Jale</title>
		<link>https://contextdergi.com/turk-tiyatro-sahnesinde-oncu-bir-portre-afife-jale/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/turk-tiyatro-sahnesinde-oncu-bir-portre-afife-jale/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Apr 2024 10:40:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Afife Jale]]></category>
		<category><![CDATA[sahne]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[Türk tiyatrosu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2578</guid>

					<description><![CDATA[<p>Afife Jale, cesareti ve öngörüsü ile Türk Tiyatro sahnesinin dönüşümünde önemli bir rol oynarken aynı zamanda kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde önyargıları yıktı. Cesur ve özgün duruşu ile gelecek nesillere ilham kaynağı olan Afife Jale, hayallerindeki Türk Tiyatrosunun temellerini attı.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/turk-tiyatro-sahnesinde-oncu-bir-portre-afife-jale/">Türk Tiyatro Sahnesinde Öncü Bir Portre: Afife Jale</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Derya Özsoy</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Afife Jale, cesareti ve öngörüsü ile Türk Tiyatro sahnesinin dönüşümünde önemli bir rol oynarken aynı zamanda kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu bir dönemde önyargıları yıktı. Cesur ve özgün duruşu ile gelecek nesillere ilham kaynağı olan Afife Jale, hayallerindeki Türk Tiyatrosunun temellerini attı.</span></p></blockquote>
<p>Türk Tiyatro tarihinin, zengin kültürel mirasımızın ve değişime açık toplumsal yapımızın bir tezahürü olduğunu söyleyebiliriz. Başlangıcından günümüze tiyatromuz, toplumu şekillendiren sosyal, politik ve kültürel değişimleri yansıtan önemli dönüşümler geçirdi. Kökenleri, performansların ağırlıklı olarak gölge oyunu (Karagöz ve Hacivat) ve hikâye anlatımı (Meddah) gibi geleneksel biçimlerden etkilendiği Osmanlı İmparatorluğu’na kadar uzanır. Tiyatronun bu ilk biçimleri, sözlü doğası ve komedi unsurlarıyla karakterize edilir ve toplumun her kesiminden insana eğlence sağlardı.</p>
<p>Ancak devamında, Batı etkisinin sanat formunu şekillendirmeye başladığı 19. yüzyıl, Türk Tiyatrosu için bir dönüm noktası oldu. Avrupa oyunlarının ve tiyatro tekniklerinin tanıtılması, modern Türk Tiyatrosu’nun kurulmasına yol açtı ve İstanbul, tiyatro etkinliklerinin merkezi haline geldi. 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Türk Tiyatrosu modernleşme yolunda ilk adımı attı ve sanat biçimini Batı etkileriyle şekillendirmeye başladı. Başlangıçta toplumun daha muhafazakâr kesimlerinin direnişi ve eleştirileriyle karşı karşıya kalsa da, kadın oyuncuların sahneye çıkabilmesi için büyük bir fırsattı. Aynı zamanda 20. yüzyılın başları, Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna tanık oldu. Yeni hükümet tiyatroyu ulusal birliği ve kültürel kimliği geliştirmenin bir yolu olarak gördü. Bu kimlik değişiminde elbette ki kadınların sesi yavaş yavaş duyulmaya başlayacaktı.</p>
<p>Dönemin getirdiği değişim sürecinin etkileri sebebiyle pek çok zorlukla karşılaşmış olsalar da kadınlar, tüm zorluklara rağmen Türk Tiyatrosu’na oldukça önemli katkılarda bulundular. Hem sahne içinde hem de sahne dışında ciddi roller üstlendiler. Türk tiyatro sahnesine farklı bakış açıları ve hikâyeler getirerek önde gelen aktrisler, yönetmenler, yazarlar ve yapımcılar haline geldiler.</p>
<p>Türk Tiyatrosu’nda kadınların ilk olarak karşılaştığı temel sorun cinsiyet eşitsizliği ve temsil eksikliği oldu. İlk yıllarda muhafazakâr toplumsal normlar ve kültürel gelenekler nedeniyle kadınların sahneye çıkmasına izin verilmedi. Bunun yerine erkek oyuncular kadın karakterleri canlandırdı. Kadınlar sıklıkla baş rolleri almakta zorluk çekiyor, çoğunlukla destekleyici ya da basmakalıp rollere düşürülüyorlardı. Ayrıca kadın oyun yazarları ve yönetmenlerin eksikliği sahnede tasvir edilen bakış açılarını ve hikâyeleri sınırlıyordu. Bu eşitsizlik ve temsil eksikliği, Türk tiyatro endüstrisinde kadınların ilerlemesini ve büyümesini engellemekteydi. Ancak bugün hepimiz biliyoruz ve alenen şahit oluyoruz ki; Türk Tiyatrosu’nda kadının yeri çok önemli ve çok yönlü. Türk Tiyatrosu’nun zengin bir tarihi var ve kadınlar bu tarihin şekillenmesinde ve gelişmesine katkı sunulmasında ciddi bir rol oynamaktalar.</p>
<p>Kadınlar Türk Tiyatrosu’nda yaptıkları çalışmalarla sosyal normlara meydan okumada ve cinsiyet eşitliğini savunmada etkili oldular. Pek çok kadın oyun yazarı, yönetmen ve aktör, tiyatroyu kadın hakları, cinsiyet rolleri ve toplumsal beklentilerle ilgili konuları araştırmak ve vurgulamak için kullandı. Oyunları ve performansları, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine değinen, değişimi teşvik eden bir platform sağladı. Tiyatronun sanatsal ve yaratıcı yönlerine önemli katkıları oldu. Oyun yazarları, yönetmenler, kostüm tasarımcıları, set tasarımcıları ve aktrisler olarak büyük başarılar elde ettiler ve prodüksiyonlara benzersiz bakış açıları ve yaratıcı enerji kattılar. Katkıları Türk Tiyatrosu’nun estetiğinin ve kültürel kimliğinin şekillenmesine yardımcı oldu. Başta Afife Jale olmak üzere Türk Tiyatrosu’nun ilk kadın oyuncuları gelecek vaat eden sanatçılara rol model ve ilham kaynağı oldular. Yeni nesil kadın sanatçılar, başarılı kadınları sahada görerek, sanatsal tutkularının peşinden gitme ve engelleri aşma konusunda güçlendiler. Bu, daha fazla kadının gösteri sanatlarına katılımını teşvik etmek ve sektördeki çeşitliliği ve kapsayıcılığı sağlamak açısından oldukça önemli hale geldi. Son yıllarda yalnız tiyatroda değil sanatın her alanında cinsiyet eşitliği ve eşit temsile duyulan ihtiyaç giderek daha fazla kabul görmeye başladı. Eğitim, finansman ve mentorluk fırsatlarının arttırılması da dâhil olmak üzere, kadınların her düzeyde katılımını desteklemek ve teşvik etmek için çaba sarf edilmeye başlandı.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-2579 size-full aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Web-yakalama_13-12-2023_82910_.jpeg" alt="" width="784" height="250" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Web-yakalama_13-12-2023_82910_-200x64.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Web-yakalama_13-12-2023_82910_-300x96.jpeg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Web-yakalama_13-12-2023_82910_-400x128.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Web-yakalama_13-12-2023_82910_-600x191.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Web-yakalama_13-12-2023_82910_-768x245.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Web-yakalama_13-12-2023_82910_.jpeg 784w" sizes="(max-width: 784px) 100vw, 784px" /></p>
<h4>Afife’nin Yolunda…</h4>
<p>Afife Jale, 1919 yılında 17 yaşındayken sahneye çıktı ve sahneye çıkan ilk Türk kadınlarından biri olarak engelleri aştı. Toplumsal normların kadınların kamusal hayata katılımını kısıtladığı bir dönemde geleneklere meydan okudu ve oyunculuk tutkusunun peşinden gitti. Yeteneği, çok yönlülüğü ve işine olan bağlılığıyla tanındı. Türk ve Batı yapımı eserlerin de aralarında bulunduğu geniş bir oyun yelpazesinde sahne aldı. Performansları, duygusal derinlikleri ve karakterlerinin özgün tasvirleriyle biliniyordu.</p>
<p>Jale, oyunculuk yeteneğinin ötesinde Türk Tiyatrosu’na da önemli katkılarda bulundu. Profesyonel oyunculuk okullarının kurulmasını savundu ve Türkiye’de tiyatro sektörünün standartlarının yükseltilmesi için çalıştı. Etkisi ve bağlılığı, gelecek nesil aktörlerin ve aktrislerin önünü açmaya yardımcı oldu.</p>
<p>Tiyatroda özgürlükçü, kadınların geleneksel cinsiyet stereotiplerinden ve sınırlamalarından kurtulmasına olanak sağlayacak bir yapı olması gerektiğine inandı. İnsan deneyimlerinin çeşitliliğini yansıtan karmaşık, çok boyutlu karakterleri tasvir etmeleri için kadın oyuncuları teşvik etti. Afife’ye göre kadınlar, rollerini seçme özgürlüğüne sahip olarak toplumsal beklentilere meydan okuyabilir ve kapsayıcılığı, cinsiyet eşitliğini teşvik edebilirdi. Dahası, tiyatroda özgürlük kadınlara mesleki gelişim ve ilerleme fırsatları sağlamaktaydı. Kadınların eğitime, kaynaklara ve fırsatlara eşit erişime sahip olarak gelişebilmesini ve benzersiz yetenekleri, farklı bakış açılarıyla sanat formuna katkıda bulunabilmesini temenni ediyordu. İşte onun tahayyül ettiği Türk Tiyatrosu tam olarak böyle bir tiyatroydu. Kadının yerinin küçümsenemeyecek kadar geniş hacimli olduğunu elinden gelse tüm dünyaya duyurmak istemişti.</p>
<p>Ne yazık ki Afife Jale’nin hayatı hastalık nedeniyle kısa sürdü ve 1941 yılında, 39 yaşında vefat etti. Ancak Türk Tiyatrosu’nun öncü ve ikon mirası olarak hâlâ yaşıyor ve özellikle gelecek vaat eden oyunculara ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Bizler, sanat alanına birikimlerimizi aktarmaya çalışan kadınlar olarak onun izinden gitmeye ve hem Türkiye’de hem de dünyada tiyatro sahnesine katkıda bulunmaya devam edeceğiz.</p>
<h4>Yararlanılan Kaynaklar</h4>
<p>And, M. 2022. Başlangıcından 1983’e Türk Tiyatro Tarihi. İletişim Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Balcıgil, O. 2018. Nefesi Tutku Olan Kadın- Afife Jale. Destek Yayınları. İstanbul.</p>
<p>Nutku, Ö. 2015. Darülbedayi’den Şehir Tiyatrosu’na 100. Yıl. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. İstanbul</p>
<p>Pruşkovska, İ. 2013. Türk Çağdaş Tiyatrosunda Toplumsal Cinsiyet Eğilimleri ve Güçlü Kadın Kimlikleri. Dede Korkut Türk Dili ve Edebiyatı<br />
Araştırmaları Dergisi. Cilt 3, Sayı 6. (sf. 66-70). İstanbul.</p>
<p>Şener, S. 1990. Tiyatro Eserlerimizde Kadın İmajı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi. Cilt 33, Sayı 1. (sf. 468-475). Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/turk-tiyatro-sahnesinde-oncu-bir-portre-afife-jale/">Türk Tiyatro Sahnesinde Öncü Bir Portre: Afife Jale</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/turk-tiyatro-sahnesinde-oncu-bir-portre-afife-jale/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uzun Yıllar Süren Bir Mücadelenin Başarı Hikâyesi: Cumhuriyet ve Kadın</title>
		<link>https://contextdergi.com/bir-mucadelenin-basari-hikayesi-cumhuriyet-ve-kadin/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bir-mucadelenin-basari-hikayesi-cumhuriyet-ve-kadin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 25 Mar 2024 08:30:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[medeni kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Nezihe Muhiddin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2571</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tarih boyunca hiçbir zaman anaerkil bir toplum var olmadı. Kadın, güçlü olduğu yerde eşitliği getiriyordu. Bizim tarihimizde de tam olarak böyle oldu. Bu hikâye, Cumhuriyet kadınının hikâyesi. Bu hikâye, uzun yıllar süren bir mücadelenin başarı hikayesi.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-mucadelenin-basari-hikayesi-cumhuriyet-ve-kadin/">Uzun Yıllar Süren Bir Mücadelenin Başarı Hikâyesi: Cumhuriyet ve Kadın</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>&#8211; Fikriye Yılmaz</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Tarih boyunca hiçbir zaman anaerkil bir toplum var olmadı. Kadın, güçlü olduğu yerde eşitliği getiriyordu. Bizim tarihimizde de tam olarak böyle oldu. Bu hikâye, Cumhuriyet kadınının hikâyesi. Bu hikâye, uzun yıllar süren bir mücadelenin başarı hikâyesi.</span></p></blockquote>
<p>1910’lu yıllar dünyada kadın hareketinin ilk defa güçlendiği ve görünür olmaya başladığı dönemlerdi. Osmanlı’da da Batı’daki feminist hareketin tezahürleri II. Meşrutiyet döneminde görülmeye başlıyordu. II. Meşrutiyet’in görece özgürlük ortamında birçok kadın örgütü kuruldu. Saray tarafından da destek gören bu örgütler, bir ‘hayır kurumu’ niteliği taşıyordu. Bu dönemin ilk kadın cemiyeti olan “Cemiyet-i İmdadiyye” o devrin ünlü yazarı, Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım tarafından kurulmuştu.</p>
<h4>“Kadın güçlü olduğu yerde eşitliği getiriyordu.”</h4>
<p>Kadın cemiyetleri konusunda en çok dikkat çeken şehir Selanik oldu. Birçok cemiyet burada faaliyete geçmişti. En çok ses getirenlerden biri Osmanlı Kadınları Şefkat Cemiyet-i Hayriyyesi, hiçbir ayrım gözetmeksizin tüm Osmanlı kadınlarına kapılarını açmıştı. Aynı zamanda bu cemiyetin yayın organı olan ‘Kadın’ dergisi, Meşrutiyet’in ilk kadın dergilerindendi. İlk sayısından itibaren kadın-erkek eşitliğinden, insanların mutluluğundan bahsediyordu. O dönem istibdat baskısından ötürü ‘iki kişi bir araya gelip rahat rahat konuşamıyor’, dolayısıyla üçüncü bir kişiye yardım etmek mümkün olmuyordu. Bu dergi toplumdaki iletişim eksikliğini gidermek adına büyük bir adım olmuştu.</p>
<p>Dönemin önemli derneklerinden biri de Teali-i Vatan Cemiyeti idi. Selanik’in varlıklı kadınlarının yönetiminde, kadınların seferber edilmesi amaçlanıyordu. Din ve mezhep gözetmeksizin yurdun her yerinden kadının yardımına koşuluyordu. O dönem kadın hareketi olgunlaşmaya başlamış fakat henüz gün yüzüne çıkamamıştı. Bu sebeple, bu cemiyetlerin tamamı da bir yardım derneği adı altında, eşitlik amacıyla kurulmuştu; siyasi hakları kapsamıyordu.</p>
<p>Bunların yanında, II. Meşrutiyet’te yurttaşlık kavramı da tartışmaya açılmış, parlamenter demokrasi, seçim, siyasi darbe gibi kavramlarla tanışılmıştı. Yeni asrın gelişiyle birlikte hemen her millet vatandaşlarına siyasal seçim hakkı tanımaya başlamıştı. Dolayısıyla seçimlere kimlerin katılacağı da önemli bir konu haline gelmişti. Osmanlı’nın bazı çevrelerinde kadınlara siyasal haklar verilmesi tartışılmaya başlanmıştı. O dönem Batı ülkelerinde hak ve özgürlükler noktasında kayda değer gelişmeler yaşanıyor, Osmanlı da bu gelişmeleri günü gününe takip ediyordu.</p>
<p>Akabinde, cihan harbinin topyekûn mücadelesinde, kadınlar gerek cephede gerek cephenin gerisinde erkeklerle birlikte çalışmıştı. Toprakların işgal altında olması tüm toplumu seferber etmiş ve daha geniş bir kamuoyuyla olabilecek en hızlı şekilde bu işgalden kurtulmak tek hedef haline gelmişti.</p>
<p>Harp tüm dünyada kadınlar açısından çok büyük bir dönüm noktasıydı. Özellikle Türk kadını savaşı birebir yaşamıştı. Mühimmat üretmiş, cephede savaşmıştı. Harbin zorunlu getirisi olarak aile kurumu da değişmek durumundaydı. Böylece Osmanlı kadınları çalışma hayatına berber, tüccar, resmi dairelerde memur olarak katılmaya başladı.</p>
<p>Kadınlar tüm bu fedakarlıkların karşısında da haklarını almak istiyorlardı. İstanbul’un aydın kesimi bunun için çalışmalara başladı. Dönemin en etkili örgütlülük biçimi olan ‘fırka’ ile bu mücadeleyi vermek istiyorlardı. 1922 yılının son aylarında dönem basınında ‘edîbe-şehîre (ünlü kadın yazar)’ olarak anılan gazeteci Nezihe Muhiddin başta olmak üzere bir grup kadın, birinci dalga eşitlikçi feminizmi savunmaya başladı. Osmanlı’da bu hareketin 50 yıllık bir birikimi vardı ve dönemin ılımlı siyasi koşulları bu konuların konuşulmasına olanak veriyordu.</p>
<p>1923’ün Nisan ayında TBMM’den seçimlere ilişkin kararların çıkmasıyla Vakit Gazetesi’nde “Kadınları İntihab” başlıklı bir anket yayımlandı. Anketi yanıtlayanların çoğu kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesinden yana oy kullanmıştı. Vakit Gazetesi bu anketle güçlü bir tartışma yarattı ve böylelikle kadınların siyasal talep sesleri tekrar yükselmeye başladı.</p>
<p>Hemen ardından Mayıs ayında bu çevrelerde bir hareketlilik oldu. İçlerinde Nezihe Muhiddin’in de bulunduğu on üç kadının siyasal haklarını kazanmak için çalışmaya başladığı duyuldu. Kendilerini ‘Girişimci Heyet’ olarak tanıtan bu grup, bir kadınlar kongresi toplamak istiyorlardı. Haziran ayında Vakit Gazetesi’nde çıkan haberde, bu Kadınlar Şurası’nın istediği toplantıya müsaade edildiği ve toplantıda nelerin ele alınacağı yazıyordu. Günler sonra Vakit’te Nezihe Muhiddin’in bir makalesi yayımlandı. Bu makalede, siyasal otoritelerin henüz kurulmaya başlandığı ve kadınların hakları konusunda bir neticeye varılamadığı bu siyasi çevrelerde, kadınların yerlerini almalarını ve haklarının sınırsız olarak tanınması gerektiğini söylüyordu. Muhiddin, bahsi geçen sosyal ve toplumsal haklardan, kadınların eğitimini, çalışmasını, yasalar önünde eşit vatandaşlık haklarını ve Medeni Kanun’u anlıyordu.</p>
<p><em>“Özellikle Milli Müdafaa döneminde kadınlar ellerinden geleni arkalarına koymamış, topraklarımızın tehlike altında olduğunu görür görmez tüfeğini kuşanmış, vatanın savunmasına bizzat katılmış ve bu vatanın hakiki evlatları olduğunu kanıtlamıştır. Böylelikle siyasal haklardan yararlanmaya hak kazanmıştır.”</em> diyordu Muhiddin.</p>
<h4>Muhiddin: “Kadınlar bu vatanın hakiki evlatları olduğunu kanıtlamıştır.”</h4>
<p>Haziran’da gerçekleştirilen Kadın Şurası’ndan kuruluş kararı çıkmıştı. Ertesi gün basında Kadınlar Halk Fırkası’nın (KHF) kurulduğu duyuruldu. Fırkanın tüzüğü ve programı yayımlandı. Muhiddin, İleri Gazetesi’ne verdiği röportajda; <em>“Kadınlar Halk Fırkası, Mustafa Kemal’i yeni Türkiye’nin kurucusu, Halk Fırkası’nı da kurtarıcı kuvvet olarak görüyor. Artık kadınların iktisadi ve toplumsal gelişmeleri için uygun zemin hazırlandı. Bu yüzden Kadınlar Halk Fırkası adını seçtik.”</em> diyordu.</p>
<p>1923’ün son aylarında kadınlar için çok önemli bir gelişme yaşandı. Hükümet tarafından medeni kanun çalışmalarını başlatacak adımlar atıldı. Halihazırda var olan Hukuk-i Aile Kararnamesi’ni gözden geçirme eğilimi oluştu. KHF’nin kurucuları yeni çıkacak yasanın kadınlar lehine olması için derhal harekete geçti. Özellikle çokeşliliğin kaldırılması isteniyordu. Bu yasa üzerine bir toplantı düzenlendi. Toplantıda meselenin ruhu olan iki madde, ‘talat ve taaddüd-i zevcat (birçok kadınla evlenme)’ tartışıldı. Tartışmalardan sonra İstanbul hanımlarının düşüncelerini saptamak için bir heyet kurulması önerildi. Bu heyetin içerisinde Halide Edib, ilk Türk kadın gazeteci Sabiha Zekeriya (Sertel), Nezihe Muhiddin, Azize (Kıbrıslı) gibi önemli isimler vardı.</p>
<p>Yapılan toplantının ardından konu İstanbul basınında geniş bir şekilde yer almaya başladı. Kadın hareketinin önemli destekçilerinden yazar Efzayiş Yusuf, yazısında Muhiddin’i tebrik etti. Nebihe Necmeddin, konuların hızlı bir şekilde meclise ve Gazi Paşa’ya iletilmesini söyledi. Sabiha Zekeriya, ilerlemenin ancak ve ancak kadının hukuki durumunda iyileşme olmasıyla mümkün olduğunu belirtti. Dönemin dergilerinin önde gelen kadın ve erkek yazarları görüşlerini paylaşmaya başladı. “Süs” dergisi konuyla ilgili özel bir sayı hazırladı. Bu sayıda Fatma Aliye, Kadınlar Halk Fırkası’na desteğini açıkladı. Ona göre kadın hareketi zamanının gereğiydi. Kadınlar arasındaki bu hareketliliğin sonucunda etkin bir kamuoyu oluşmuştu.</p>
<h4>“Kadın hareketi zamanın gereğiydi.”</h4>
<p>Kadınlar Halk Fırkası, oluşan bu gündeme rağmen hükümetten resmi olarak izin alamadı. Varlığını ve mücadelesini korumak adına Türk Kadınlar Birliği (TKB) adında bir cemiyete dönüşme kararı aldı. 1924 Şubat’ta resmen kurulmuş oldu. Bir yıllık kuruluş ve örgütlenme aşamasından sonra 1925 yılı, Türk Kadınlar Birliği’nin siyasal haklar hareketinin başladığı yıl oldu. Aynı yılın Temmuz ayından itibaren ise Kadın Yolu yayımlanmaya başladı. Dördüncü sayısından itibaren TKB’nin resmi yayın organı oldu. Dönemin en nitelikli dergilerinden biriydi ve önde gelen edebiyatçıların, düşünürlerin yer aldığı zengin bir içeriğe sahipti. Yaşar Nezihe, Hatice Refik, Hüseyin Rahmi Gürpınar ve Ahmet Cevdet gibi önemli yazarların yazıları yayımlanıyordu. Kadın Yolu, siyasal iktidara hem düşünce açısından katkı sağlıyor hem de danışmanlık işlevi görüyordu. Yeni cumhuriyetçi devleti kadın ve kadın hareketi üzerine bilgilendirme görevini üstlenmişti.</p>
<p>1926 senesinde kadınlar için en önemli gelişmelerden biri yaşandı. 17 Şubat günü, Medeni Kanun TBMM’nin 57. oturumunda görüşmeye ve onaya sunuldu. Aynı oturumda oy birliğiyle kabul edildi. Böylelikle birden fazla kadınla evlilik kaldırıldı. Ayrıca kadın ve erkek için yaş sınırı getirildi. Miras hukukunda düzenlemeler yapıldı. Toplumun birçok alanında eşitlik sağlandı.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-2573 alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/kadinlara-secme-ve-secilme-hakki6_00x-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Türk Kadınlar Birliği 1927 yılında seçimlerin hemen öncesinde tüzüğüne yeni bir madde ekledi. Bu madde kadınların siyasal haklarını kazanmasına yönelik bir maddeydi. Nezihe Muhiddin bu konuda; <em>“İnkılapları doğuran hamlelerdir. Bu hamlelerimize her seçimde devam edeceğiz ve nihayet bu haklara bizler de her vatandaş gibi katılacağız.”</em> demişti. Bu önerge meclise her taşındığında aksi yönde tepkilerle karşılaşılıyordu. O dönem Nezihe Muhiddin ve TKB’nin bu çıkışı karşılıksız kalmasına karşın bundan tam üç yıl sonra, 1930’da kadınlar belediye seçimlerine katılma, 1933’te muhtar seçimlerine ve nihayetinde, 1934 yılında da milletvekili seçimlerine katılma hakkını elde etti. Osmanlı’nın son yıllarından Cihan Harbi’ne, oradan Cumhuriyet’in kuruluşuna ve 1930’lara kadar Türk kadınının mücadelesi bir kar topu etkisiyle büyüyerek devam etti.<br />
Nezihe Muhiddin ve adını anamadığımız yüzlerce kadınla güç kazandı ve nihayet Türk kadını sosyal, toplumsal ve siyasal haklarını uzun yıllar verilen mücadelelerin ardından kazanmış oldu. Türkiye de yirminci yüzyılda toplumda ve politikada kadına hak ettiği yeri veren öncü ülkelerden biri olarak adını tarihe yazdırdı.</p>
<p>İstibdat döneminin karanlığından sonra bu haklara sahip oluşumuzu başta Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonuna, Nezihe Muhiddin’in ve adları saymakla bitmeyecek Türk kadınlarının inancına, inadına, tutkusuna ve mücadelesine borçluyuz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bir-mucadelenin-basari-hikayesi-cumhuriyet-ve-kadin/">Uzun Yıllar Süren Bir Mücadelenin Başarı Hikâyesi: Cumhuriyet ve Kadın</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bir-mucadelenin-basari-hikayesi-cumhuriyet-ve-kadin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Köy Enstitüleri: Bir Yaşanmışlık Öyküsünden Alınacak Dersler</title>
		<link>https://contextdergi.com/koy-enstituleri-bir-yasanmislik-oykusunden-ogrenilecekler/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/koy-enstituleri-bir-yasanmislik-oykusunden-ogrenilecekler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:30:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[köy enstitüleri]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2564</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ülkeye yayılan 21 bölgede kurulu Cumhuriyetin öğretmen yetiştiren okulları, Köy Enstitülerinin verimsiz toprakları, modern bir tarım ülkesinin uygulama bahçeleri olmuştu...Bir başka içerik, bir başka biçimde yine olabilir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/koy-enstituleri-bir-yasanmislik-oykusunden-ogrenilecekler/">Köy Enstitüleri: Bir Yaşanmışlık Öyküsünden Alınacak Dersler</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Oğuz Makal</em></p>
<div class="page" title="Page 30">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kendi ihtiyacımız ve öğrenmek için her yıl devamlı sebze ürettik. Domates ve biberden artanları salça için değerlendirdik. Ayrıca kurutma yaparak kışın kullandık. Konserve yapmasını öğrendik. Bağımızdan üzüm geliyordu, sirke yapılıyordu. Bu sirkelerle sebzelerimizden artanı turşu yapıyorduk.”</span></p></blockquote>
<div class="page" title="Page 30">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Ülkeye yayılan 21 bölgede kurulu Cumhuriyetin öğretmen yetiştiren okulları, Köy Enstitülerinin verimsiz toprakları, modern bir tarım ülkesinin uygulama bahçeleri olmuştu&#8230;Bir başka içerik, bir başka biçimde yine olabilir.</p>
<p>Cumhuriyetimizin 100. yaşını kutladığımız 2023, aynı zamanda Köy Enstitülerinin kuruluşunun 83. yılı. Köy Enstitüleri seksen üç yaşında ama eğitim ve ekonomi ilişkisine yönelik çözümleri, “üretim içinde eğitim- öğretim” yönteminin doğruluğu nedeniyle hala “genç”. Bazı araştırmacılar “Yarım kalmış Anadolu Rönesansı”, bazıları da gazeteci Varlık Özmenek’in sözleriyle “Anadolu’daki değişim- dönüşüm, bireyleşme devrimi”, bu nedenle de “yarım kalmış mucize” olarak adlandırıyor Köy Enstitülerini.</p>
<p>Köy Enstitülerinin ayrıştırıcı birkaç özelliği bulunmaktaydı. Bunlar; köy okul toprağının öğretmence köylüye örnek olacak biçimde işletilmesi; enstitüde tarım dersi ve çalışmalarına konu olan bitki ve hayvanların bakımı ve yetiştirilmesi; toprağın işlenmesi gibi konuların iş içinde öğrenilmesi&#8230; Ama projenin altında başka bir proje vardı: Modern-basit bir çiftçilik ya da yeni ekip biçme tekniklerinin kırsalda öğretilmesi kadar; ulusal ve sağlıklı beslenme kültürünün oluşması, yaygınlaşmasını da sağlamak. Açlıktan azade, yoksullaşmadan yaşamak&#8230;</p>
<div class="page" title="Page 30">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>O Enstitülerden birinden (Aksu) yetişen eğitimci-yazar Pakize Türkoğlu’nun sözleriyle enstitülü öğrenciler, tarımla toprakla uğraşırken, çevreyi ağaçlandırdı. Suyu ¬toprağı koruyarak, doğal olanı hırpalamadan doğal ürün almanın yolunu öğrendi. Devamı da var: “Köylülerin sağlıklı olan kadim üretim alışkanlıklarını bilimsel bulgular ışığında geliştirerek, kurutma, konserve, tarhana yaparak, tohum, fidan ve fide üreterek, eski alışkanlıklarına yenilikler kattılar</p>
<div id="attachment_2567" style="width: 307px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2567" class="wp-image-2567 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Koy-Enstituleri-yillar-sonra-filmlere-de-tasindi.-Yarim-Kalan-Mucize-2012-filminden-bir-goruntu-Yonetmen-Biket-Ilhan-300x169.jpeg" alt="" width="297" height="167" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Koy-Enstituleri-yillar-sonra-filmlere-de-tasindi.-Yarim-Kalan-Mucize-2012-filminden-bir-goruntu-Yonetmen-Biket-Ilhan-200x112.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Koy-Enstituleri-yillar-sonra-filmlere-de-tasindi.-Yarim-Kalan-Mucize-2012-filminden-bir-goruntu-Yonetmen-Biket-Ilhan-300x169.jpeg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Koy-Enstituleri-yillar-sonra-filmlere-de-tasindi.-Yarim-Kalan-Mucize-2012-filminden-bir-goruntu-Yonetmen-Biket-Ilhan-400x225.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Koy-Enstituleri-yillar-sonra-filmlere-de-tasindi.-Yarim-Kalan-Mucize-2012-filminden-bir-goruntu-Yonetmen-Biket-Ilhan-600x337.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Koy-Enstituleri-yillar-sonra-filmlere-de-tasindi.-Yarim-Kalan-Mucize-2012-filminden-bir-goruntu-Yonetmen-Biket-Ilhan.jpeg 731w" sizes="(max-width: 297px) 100vw, 297px" /><p id="caption-attachment-2567" class="wp-caption-text"><em> Yarım Kalan Mucize filmi</em></p></div>
<p>Köy Enstitüsü gerçeği üzerine, “filmler ne zaman görülecek?” diye de soruluyordu. Sıra perdedeki ışıktaydı. “Denendi” diyebilirim. Belgeseller bir yana, ilki <em>Toprağın Çocukları</em> (2012) filmiydi. Filmin mekânı Köy Enstitüleri arasında da öne çıkan Ankara &#8211; Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ydü. “Sinemanın bilgi veren yönü kullanılarak dramatik bir hikâye içinde ‘eğitim’ konusuna değinilmek istenmiş” saptaması yapılan (Melis Zararsız, Beyaz Perde) filmlerden biri oldu. Ardından Biket İlhan’ın yönettiği<em> Yarım Kalan Mucize</em> (2013), kuruluşundan kapatılışına enstitülerin hikâyesiydi. İkisi de hatırlatan/bilgilendiren ama işlenişleri, anlatımları, yapım zayıflıkları nedeniyle belki de, “ses getiremeyen filmler” sınıfına girdiler. Son kez de Cengiz Özkarabekir’in yaptığı belgesel-kurmaca Yücel’in Çiçekleri (2018) adlı filmle Köy Enstitüsü yılları beyaz perdeye taşındı. Bu filmler çok şeyi anlatma telaşı nedeni ve heyecanıyla yapılmıştı. Şimdi izlendiğinde enstitülerin öğretmen okulu, müzik okulu, iş-sanat okulu, sağlık okulu, tarım okulu özelliklerini bir araya getiren gerçeği de keşfedilir.</p>
<div class="page" title="Page 31">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Alt alta sıralayacaklarım şu aralar aranmakta olan “ekonomik krizsiz bir yaşam” için tarım eğitimi ve politikalarının ne denli önemli olduğu gerçeğini sanırım hatırlatır. Önce Eskişehir-Çifteler Köy Enstitüsü müdürü Rauf İnan’ın “Sevgili oğlum” diyerek köydeki aday öğrencisine yazdığı mektubu okuyalım:</p>
<div class="page" title="Page 31">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>“(&#8230;) Enstitümüzde hem okumanı, öğrenimini ilerletecek, hem de ileri usullerde ziraat öğreneceksin. Bağcılıkta, sebzecilikte, arıcılıkta, tavukçulukta, hayvan bakımında, makine ile ekim, biçim ve harman yapmasında, zahire hazırlamada çalışıp iyice yetişeceksin.” </strong>diyordu ki tüm Köy Enstitülerinin uygulamalarını yansıtıyordu bu yazdıkları&#8230;</p>
<p>Çifteler Köy Enstitüsü’nün çevresinde, öncesinde karpuz dışında hiç bir sebze ve meyve yetiştirilmezdi; neredeyse dikili bir ağaç bile yoktu. Beş yıl sonra ise, 1202 zerdali, 3500 badem, 1000 akasya, 1000 elma, armut ağaçları ve 120 dönüm toplam bağı vardı. Sebze bahçelerinden enstitü mutfağının ve Hamidiye köyünün ihtiyacı karşılanabilmekteydi.</p>
<p>Isparta-Gönen Köy Enstitüsü çıkışlı bir öğrenci yıllar sonra <em>“Kendi ihtiyacımız için ve öğrenmek için her yıl devamlı sebze ürettik. Domates ve biberden artanları salça için değerlendirdik. Ayrıca kurutma yaparak kışın kullandık. Konserve yapmasını öğrendik. Bağımızdan üzüm geliyordu, sirke yapılıyordu. Bu </em><em>sirkelerle sebzelerimizden artanı turşu yapıyorduk.”</em> sözleriyle ifade ediyordu o günleri.</p>
<p>Tüm Enstitülerde kız öğrenciler (1398 kadın öğretmen) konserve yapımından sebze ve meyvelerin kurutulmasına, çiçekçilikten kümes hayvanları bakımı, süt sağma, yoğurt yapmaya dek birçok uygulama öğrenmekteydi. Her enstitü bahar ve yaz aylarından kış için kullanılmak üzere mutlaka yiyecek<br />
stoğu yapmaktaydı.</p>
<div id="attachment_2568" style="width: 310px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2568" class="wp-image-2568 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda-300x199.jpg" alt="" width="300" height="199" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda-300x199.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda-400x266.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda-600x399.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda-768x510.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda-800x532.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Gonen-Koy-Enstitulu-kiz-ogrenciler-mutfak-dersi-uygulamasinda.jpg 999w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /><p id="caption-attachment-2568" class="wp-caption-text"><em>       Gönen Köy Enstitüsü Mutfak Dersi</em></p></div>
<p>6 yıl gibi kısa bir süre içerisinde Adana’dan Trabzon’a, Kocaeli’den Kars’a yurdun dört bir yanına yayılan Köy Enstitülerinin, ülkemizi geleneksel tarım<br />
uygulamalarından modern ziraat yöntemlerine götüren yolculuğunu merak edenler detayları aşağıda bulabilir.</p>
<p><strong>Akçadağ Köy Enstitüsü (Malatya):</strong> Kayısı üretimi, meyve bahçeleri, buğday üretimi. 1940’ta enstitü kurulurken bir tek ağaç bile olmayan aynı topraklarda, 9.500 kayısı olmak üzere 17 bin meyve ağacı dikimi gerçekleşti.</p>
<p><strong>Gölköy Köy Enstitüsü (Kastamonu):</strong> İpek böcekçiliği, sebze ve meyve bahçeleri, tavukçuluk, süt üretimi, peynircilik, sığır besiciliği, yulaf ekimi, arıcılık.</p>
<p><strong>Aksu Köy Enstitüsü(Antalya):</strong> Narenciye-zeytin bahçeleri, zeytin yapımı, bağcılık, pekmez yapımı, sebze bahçeleri, küçükbaş ve büyükbaş hayvancılık, kümes hayvancılığı, arıcılık.</p>
<p><strong>Arifiye Köy Enstitüsü (Kocaeli):</strong> Balıkçılık (Sapanca Gölü’nde ve İzmit Körfezi’nde), balık konserveciliği/ salamura, meyve ve sebze bahçeleri.</p>
<p><strong>Cılavuz Köy Enstitüsü (Kars):</strong> Kiraz ağaçları, büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık, patates ekimi, arıcılık, meyve bahçeleri.</p>
<p><strong>Düziçi Köy Enstitüsü (Adana):</strong> Bağcılık, pekmez üretimi, pamuk üretimi, meyve ve sebze bahçeleri, at çiftliği, büyükbaş hayvancılık, kümes hayvancılığı, arıcılık.</p>
<p><strong>İvriz Köy Enstitüsü (Konya):</strong> Arıcılık, süt hayvancılığı, sebze bahçeleri, meyve bahçeleri (elma, kayısı, şeftali, armut, vişne vb.), bağcılık, şeker pancarı, nohut, mısır, buğday ve yonca.</p>
<p><strong>Pulur Köy Enstitüsü (Erzurum):</strong> Süt hayvancılığı, peynir ve yoğurt üretimi, sebze bahçeleri, buğday ekimi.</p>
<p><strong>Beşikdüzü Köy Enstitüsü (Trabzon):</strong> Balıkçılık (kendi yaptıkları deniz motorları ile), balık konserveciliği/ salamura (1943-44 yılı içinde 88 ton hamsi tutmuşlardır ve Tonguç Müdür Hürrem Arman’ı Beşikdüzü Köy Enstitüsüne görevlendirirken “Sizin tarlanız Karadeniz” demiştir.)</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://contextdergi.com/koy-enstituleri-bir-yasanmislik-oykusunden-ogrenilecekler/">Köy Enstitüleri: Bir Yaşanmışlık Öyküsünden Alınacak Dersler</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/koy-enstituleri-bir-yasanmislik-oykusunden-ogrenilecekler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinema Hatırlatırken: Ulusal Kimlik İnşasında Sinema ve Muhsin Ertuğrul</title>
		<link>https://contextdergi.com/sinema-hatirlatirken-ulusal-kimlik-insasinda-sinema-ve-muhsin-ertugrul/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/sinema-hatirlatirken-ulusal-kimlik-insasinda-sinema-ve-muhsin-ertugrul/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Mar 2024 09:30:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Muhsin ertuğrul]]></category>
		<category><![CDATA[propaganda]]></category>
		<category><![CDATA[sinema]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal kimlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2560</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sinemanın propaganda gücü, sinema aygıtının keşfinden itibaren çeşitli devlet liderlerince kabul edilmiş ve sinema tüm sanatlar arasında en önemlisi olarak tarif edilmiştir. Propaganda gücünü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk Sinemasının ulusal kimlik inşasındaki rolü ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminde aştığı badireleri hatırlatma işlevi ile düşünmek önem taşır.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sinema-hatirlatirken-ulusal-kimlik-insasinda-sinema-ve-muhsin-ertugrul/">Sinema Hatırlatırken: Ulusal Kimlik İnşasında Sinema ve Muhsin Ertuğrul</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 28">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Aziz Barkın Kadıoğlu</em></p>
<h3><em>Sinemanın propaganda gücü, sinema aygıtının keşfinden itibaren çeşitli devlet liderlerince kabul edilmiş ve sinema tüm sanatlar arasında en önemlisi olarak tarif edilmiştir. Propaganda gücünü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk Sinemasının ulusal kimlik inşasındaki rolü ve Cumhuriyet’in kuruluş döneminde aştığı badireleri hatırlatma işlevi ile düşünmek önem taşır. Muhsin Ertuğrul’un üç önemli filmiyle birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin o yıllarını hatırlamak ise daha da anlam kazanmaktadır.</em></h3>
<div class="page" title="Page 28">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Nazım Hikmet’in “Ateşi ve ihaneti gördük. Dayandık, dayandık her yanda &#8230;” dizeleri ile tarif ettiği, İlhan Berk’in “Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.” diyerek belki de yeni kurulmuş Cumhuriyet’in yorgun ama umutlu yüzünü sevgilide gördüğü o yeni ülkeye ulaşmak elbette ki kolay olmadı. Çetin geçen savaş yıllarının ardından 29 Ekim 1923’te yeni devletin yönetim biçimi olarak ilan edilen cumhuriyet, Osmanlı’dan ideolojik, ekonomik ve toplumsal çeşitli kopuşları temsil ediyordu. Bununla beraber tarihin çarklarının ileriye döndüğü bir anı da imlemekteydi. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dinamikleri, ileri bir adımı temsil etmekle birlikte yeni kurulan devletin birliği ve istikrarı için yeni bir ulusal üst kimlik yaratmanın aciliyetini mevcudiyetinde barındırıyordu. Gerçekleşen büyük devrim hamleleri de bu adımın yalnızca lafta kalmayacağını en kısa sürede kanıtladı.</p>
<p>I. Dünya Savaşı öncesi ve savaş yıllarında emeklemeye başlayan Türk Sineması ve sinema sanatının kendisi, yeni devletin ulusal kimlik yaratma çabasında en etkili araçlardan biri olarak görülebilir. Sinema tarihçileri tarafından ilk Türk filmi kabul edilen 14 Kasım 1914’te Fuat Uzkınay’ın çektiği Ayastefanos’taki Rus Abidesi’nin Yıkılışı adlı belge film ve 1915’te Enver Paşa’nın emriyle Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin kurulması ülkemiz topraklarında ilk sinema çalışmalarının başlangıcına işaret etmektedir. Ne yazık ki savaş yılları bu çalışmaları durma noktasına getirmiştir. Ancak 1919 ve sonrasında<a href="https://contextdergi.com/cumhuriyet-filmini-beklerken/"> film</a> üretilmeye yeniden başlanmıştır. Cumhuriyet’in ilanından yalnızca iki yıl sonra ilk özel film şirketi Kemal Film’in, ardından ise 1928’de İpek Film’in kurulması ile ordu içinde doğan Türk sineması sivilleşmiştir. Bu durum neticesinde toplumsal yapıdaki hızlı değişimler sanat alanında da büyük değişimleri tetiklemiştir. Türk sinema tarihinde Kemal Film’in kurulduğu yıl olan 1922’den 1939’a kadar geçen süre Tiyatrocular Dönemi olarak adlandırılırken, bu döneme damgasını vuran isim iki film şirketinin de kurucuları arasında yer alan Muhsin Ertuğrul’dur. Ertuğrul, sinemayı tiyatroya yakınlaştırma çabalarıyla sinema tarihçileri tarafından eleştirilere maruz kalmış olsa da özellikle ulusal kurtuluş mücadelesini merkezine alan <em>Ateşten Gömlek</em> (1923), <em>Ankara Postası</em> (1928), <em>Bir Millet Uyanıyor</em> (1932) filmleriyle yeni Cumhuriyet’in ulusal kimlik inşasında önemli bir rol üstlenmiştir.</p>
</div>
<div class="column">
<p><em>Ateşten Gömlek</em> (1923) filminin ilk gösterimi 23 Nisan 1923 tarihinde yapılmıştır. Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı romanından uyarlanan film, Kurtuluş Savaşı’nda yaralanmış bir yedek subay olan Peyami’nin hikâyesini takip eder. Millî Mücadele yıllarında Anadolu’ya geçen Peyami’nin hatıralarından oluşan filmde; Adapazarı, Eskişehir ve Büyük Taarruz sırasında işgalci kuvvetlere karşı verilen mücadeleler yer alır. Ayşe, İhsan, Peyami ve Kezban karakterleri arasındaki romantik ilişkiler ise filmi duygusal bir anlatıyla bütünleştirir. Bedia Muvahhit ile Neyyire Neyir’in yer aldığı bu film, Türk sinema tarihinde ilk kez müslüman ve Türk kadın oyunculara yer verir ve tarihte önemli bir ilktir. Ateşten Gömlek, Cumhuriyet’in ilanından hemen önce çekilmiş olsa da kısa süre önce nihayete eren Millî Mücadele’nin en yakıcı günlerine ışık tutarak seyircinin ilgisi çekmiştir. Film, 29 Ekim 1923 sonrasında da ulusal kurtuluş mücadelesinin dramatize edilerek görselleştirmesinde önemli bir referans noktası oluşturmuştur.</p>
<div class="page" title="Page 29">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Ankara Postası</em> (1928), Kudret ve Osman adlı Kuvâ-yi Milliyeci iki kardeşin hikâyesini anlatan Cumhuriyet’in ilanından 5 sene sonra yeniden Millî Mücadele yıllarına odaklanan ve yapılan fedakârlıkları hatırlatan önemli bir yapımdır. François de Curel’in <em>La Terre Inhumaine</em> adlı eserinden ve Reşat Nuri Güntekin’in <em>Bir Gece Faciası</em> adıyla aynı eserden uyarladığı tiyatro oyunundan sinemaya aktarılan film, Kuvâ-yi Milliye için kuryelik yapan Kudret’in hikâyesiyle başlar. Kudret, elindeki postayı teslim edemeden öldürülür ve görevi kardeşi Osman devralır. Osman ise nişanlısı Ayşe’ye saldıran İmam, Muhtar ve Dalyan Mustafa’yla çatışır, yaralanır ve kaçmaya çalışırken Ayşe vurulur. Osman’ın yaralı olarak bindiği atlı araba ise postanın teslim edileceği yere kendiliğinden gider. Posta Kuvâ-yi Milliye yetkililerine ulaştığında postada Büyük Taarruz emrinin yer aldığı ortaya çıkar. Postanın ulaşmasıyla başlayan Büyük Taarruz ile birlikte zafer kazanılır. Film, entrikalı olay örgüsüyle seyircinin ilgisini çekmiş, halkın uzun zamandır çekilmeyen Millî Mücadele filmleriyle yeniden buluşmasını sağlamıştır. Filmde yer alan İmam, Muhtar ve Dalyan Mustafa gibi kötü karakterler arasında özellikle İmam’ın varlığı dikkat çekicidir. <em>Ankara Postası</em>, beş yıl önce kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dinamiklerini ve Kuvâ-yi Milliye mücadelesini yeniden hatırlatmasıyla öne çıkar.</p>
<div class="page" title="Page 29">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Son olarak, belki de üç film arasında en dikkat çeken <em>Bir Millet Uyanıyor</em> (1932) filmine değinmek gerekir. Film, her ne kadar karmaşık bir senaryoya sahip olsa da 15 Mart 1920’de Kuvâ-yi Milliye üyesi Yüzbaşı Davut ve Emir Eri Tilki’nin Millî Mücadele yıllarına odaklanır. Adapazarı ve İstanbul’da geçen filmde düşmanla iş birliği yapan Said Molla, Feridun, Çeteci Recep ve padişah yanlısı Kuvâ-yi İnzibâtiye ile çeşitli mücadelelere girişirler. Filmin son bölümünde Ertuğrul’un daha önceki yıllarda Kurtuluş Savaşı’na ait belge filmlerden derlediği <em>Zafer Yolları’ndan</em> görüntülerle Büyük Taarruz hatırlatılır. Filmin bu bölümünde belgesel görüntüleriyle kurmaca görüntüler iç içe geçer. Davut ile Tilki de bu taarruza katılmışlar ve onca mücadele sonucunda İzmir düşmandan kurtulmuş ve zafer kazanılmıştır. Dikkat çeken bir detay ise Mustafa Kemal Atatürk’ün de kamera önünde Nutuk okuyarak filmde rol almış olmasıdır. Muhsin Ertuğrul’un Millî Mücadele yıllarını anlatan filmlerinin sonuncusu olan <em>Bir Millet Uyanıyor,</em> Kurtuluş Savaşı’nın sinema için önemli bir hikâye havuzu oluşturduğunu gösterirken aynı zamanda ülkenin hangi çetin mücadelelerle kurulduğunu hatırlatma görevini de üstlenir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-2562 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-1024x762.jpg" alt="" width="1024" height="762" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-200x149.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-300x223.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-400x298.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-600x446.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-768x571.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-800x595.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-1024x762.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-1200x893.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/aziz-yazi-2-1536x1143.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<div class="page" title="Page 29">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Sinemanın propaganda gücü, sinema aygıtının keşfinden itibaren çeşitli devlet liderlerince kabul edilmiş ve sinema tüm sanatlar arasında en önemlisi olarak tarif edilmiştir. Filmlerin görsel gücü tarihsel olayların ve figürlerin film evreni içerisinde yeniden üretilmesine imkân verirken bir yandan da devletin söylemlerini seyirciye doğrudan taşıyabilmesini imkân vermiştir. Sinema aracılığıyla dramatize edilen tarih, seyircide duygulanım yaratarak filmin yarattığı evrenle özdeşleşebilmesine olanak tanımaktadır. Özetle, Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğini üstlendiği <em>Ateşten Gömlek</em> (1923), <em>Ankara Postası</em> (1928) ve <em>Bir Millet Uyanıyor</em> (1932) filmlerinin, Millî Mücadele dönemini hikâyeye dönüştürmesi ile Türk sinemasının ulusal kimlik yaratma sürecine yaptığı büyük katkılara örnek teşkil eder. Kurtuluş Savaşı bu filmlerde yeni ulusun adeta başlangıç noktası, temelidir. Cumhuriyet’in dost ve düşmanları bu filmler aracılığıyla halka bir kez daha gösterilmiştir.</p>
<div class="page" title="Page 29">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Bununla birlikte Kurtuluş Savaşı’nı gayret ve fedakârlıkla kazananın Türk ulusu olduğu söylemi sıklıkla kullanılmıştır. İmam, molla, çeteci gibi kötü karakterlerin varlığı, yıkılan Osmanlı’nın toplumsal yapısına bir işaretken üç film de bu kötülerin alt edilmesi nihayetinde ulaşılan zaferle sonlanır. Sinemanın propaganda gücünün tam da burada işlev kazandığı ifade edilebilir. Muhsin Ertuğrul’un yukarıda incelediğimiz üç filmini Cumhuriyet’in ilanı ve ulusal kimlik yaratma süreciyle birlikte düşündüğümüzde sinemanın Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarının inşa edilmesindeki rolü daha da anlam kazanmaktadır.</p>
<h4>Yararlanılan Kaynaklar</h4>
<div class="page" title="Page 29">
<div class="section">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Kuyucak Esen, Ş. (2010). Türk Sinemasının Kilometre Taşları. Agora Kitaplığı, İstanbul.</p>
<p>Makal, O. (1991). Türk Sineması Tarihi, Dokuz Eylül Üniversitesi Yayınları, İzmir.</p>
<p>Onaran, A.Ş. (1981). Muhsin Ertuğrul’un Sineması. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara.</p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Özön, Nijat. (1972). Türk Sineması Tarihi, Artist Yayınları, İstanbul.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://contextdergi.com/sinema-hatirlatirken-ulusal-kimlik-insasinda-sinema-ve-muhsin-ertugrul/">Sinema Hatırlatırken: Ulusal Kimlik İnşasında Sinema ve Muhsin Ertuğrul</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/sinema-hatirlatirken-ulusal-kimlik-insasinda-sinema-ve-muhsin-ertugrul/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhabir Hemingway İstanbul’dan Kurtuluş Savaşını Bildiriyor</title>
		<link>https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Mar 2024 08:20:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Biyografi]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Ernest Hemingway]]></category>
		<category><![CDATA[gazete]]></category>
		<category><![CDATA[gazetecilik]]></category>
		<category><![CDATA[kurtuluş savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[muhabir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=2550</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ernest Hemingway 30 Eylül 1922 günü Kanada’da yayım yapan Toronto Daily Star gazetesinin muhabiri olarak, zaferle biten Türk Kurtuluş savaşının sonuçlarını gözlemleyip anlatmak üzere İşgal altındaki İstanbul’a gelmiştir. Bu yazı Hemingway’in Türkiye’de geçirdiği günleri ve gazeteci olarak izlediği Lozan antlaşmasının izlenimlerini aktarmaktadır.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/">Muhabir Hemingway İstanbul’dan Kurtuluş Savaşını Bildiriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Oğuz Makal</em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Ernest Hemingway 30 Eylül 1922 günü Kanada’da yayım yapan Toronto Daily Star gazetesinin muhabiri olarak, zaferle biten Türk Kurtuluş savaşının sonuçlarını gözlemleyip anlatmak üzere İşgal altındaki İstanbul’a gelmiştir. Bu yazı Hemingway’in Türkiye’de geçirdiği günleri ve gazeteci olarak izlediği Lozan antlaşmasının izlenimlerini aktarmaktadır.</span></p></blockquote>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Yirminci yüzyılın en etkileyici yazarlarından olan kısa öykücülüğün ustası Ernest Hemingway, Toronto Daily Star’da muhabir olarak göreve başlamadan henüz iki yıl önce tarihin önemli olaylarından biri gerçekleşmiştir. 30 Ekim 1918 günü Osmanlı Devleti ile I. Dünya Savaşı’nın galip ülkeleri arasında savaşı sona erdiren Mondros Ateşkes Antlaşması imzalanmıştır. 1915’te başlayan ve 326 gün süren saldırılarına karşın Çanakkale’yi geçemeyen Britanya ordusu birlikleri Çanakkale Boğazı’nın iki yakasını işgal etmiş ayrıca Britanya, Fransa, ve Yunanistan savaş gemilerinden oluşan bir filo da İstanbul önünde demirlemişti. İtalyan ordusu Antalya’yı, Yunan ordusu birlikleri ise 15 Mayıs 1919 günü İzmir’i işgal edecekti. İlk kurşunu atan gazeteci Hasan Tahsin ve Albay Fethi Bey “Zito Venizelos!” diye bağırmayı reddettiği için süngülenecekti.</p>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu müfettişi olarak Bandırma Vapuru ile 19 Mayıs günü Samsun’a ayak basmasınının ardından milletin istiklâlini kurtarma amaçlı; Amasya, Erzurum, Sivas, Balıkesir, Alaşehir’de kongreler planlanmıştı. Mustafa Kemal’in telgraf yoluyla kurduğu iletişim ağı sayesinde milli mücadele ruhu kısa zamanda ulusal ölçekte teşkilatlandı. Bu teşkilatlanma Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile çatı bir örgüte dönüştü.</p>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Mustafa Kemal’in, sivil bir önder olarak başkanlığını yaptığı Erzurum ve Sivas Kongresinde alınan kararlar kurtuluş savaşının rotasını çizdi. Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşının en uygun Ankara’dan yönetileceği düşüncesiyle 27 Aralık günü şehre giriş yaptı. Ernest Hemingway’in Toronto Star’da muhabir olarak başladığı günlerde Anadolu’da işgalcilere karşı onun ayrıntılarını bilmediği şiddetli direnişler başlamış, Kuvâ-yi Milliye güçleri Fransız ordusu birliklerini Maraş’ı terk etmek zorunda bıraktırmıştı. Ernest Hemingway ülkesinde muhabir olarak görev alırken 16 Mart günü İstanbul’un resmen işgali gerçekleşmişti. Toronto Daily Star gazetesi, 1921 yılında İtalyan ordusu saflarında çarpışan, Avrupa’yı iyi tanıyan ve usta bir yazar olan Ernest Hemingway’den Paris’te muhabirlik yapmasını isteyecekti. Hemingway’in görme bozukluğu nedeniyle orduya alınmayınca ailesine söylediği sözler unutulmamalıdır:</p>
<div class="page" title="Page 24">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Buna rağmen bir yolunu bulup Avrupa’ya gideceğim, böyle bir gösteriyi kaçıramam, bizzat içerisinde bulunmam lazım.”</em></p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway, savaş yıllarında İtalya’da ambulans şoförü olarak hizmet vermişti. 8 Temmuz 1918’de görev bölgesine isabet eden bomba sonucu ağır yaralanmıştı. Buna rağmen, yaralı İtalyan askerlerini güvenli bir bölgeye taşımış bu davranışı nedeniyle Gümüş İtalyan Cesaret Madalyası ile ödüllendirilmişti. Hemingway, 25 Eylül 1922’de Paris’ten Corona marka daktilosu elinde Doğu Ekspresi’ne bindi ve ikinci önemli muhabirlik deneyimi için işgal altındaki İstanbul’a geldi. Hemingway’in şehri anlatan sözleri şöyleydi:</p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“İstanbul, filmlerden anımsadığımız bir karmaşa ve gizem kenti değildi kuşkusuz. Fotoğraflardan ve tablolardan anımsadığımız kent de değildi. Yaklaşan tren penceresinden uzanan kıvrımlı bir doğrultuda, güneşin kavurduğu ağaçsız bölümlere yayılmış bir evrendi. (&#8230;) Dört bir yanı denize çıkan bu kentte, denize giren küçük çocukların kıvancını izliyordum. Mavi suların hemen ötesinde kahverengi görünümlü Asya’yla birleşen bir kentti İstanbul.”</em></p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<div id="attachment_2551" style="width: 191px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2551" class="wp-image-2551 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-181x300.webp" alt="" width="181" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-181x300.webp 181w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-200x331.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756-400x662.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/ernest-hemingway-1918.jpg-e1702367436756.webp 408w" sizes="(max-width: 181px) 100vw, 181px" /><p id="caption-attachment-2551" class="wp-caption-text"><em>      Hemingway İtalyan Ordusunda</em></p></div>
<p>İşgal altındaki İstanbul’un kurtuluşunu beklediği günlerde Hemingway trenden inecekti. Ve İstanbul Tepebaşındaki Büyük Londra Oteli’ne yerleşecekti. Hemingway’in gözünden İstanbul’a dair anılar ise bu satırlarla kayda geçti:</p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Yokuş benzeri bir caddenin üst bölümüne doğru, mağazaları, bankaları ve lokantaları geçerek ilerliyorduk. Dört yabancı dilde yazılı bar ve gazino tabelalarına adeta dokunur gibi yol alan tramvaylar vardı önümüzde. Askeri otoları dolduran İngiliz ve Fransız askerlerinin durmadan klakson çaldığı caddede, işadamı giysili ve fesli adamlar görünüyordu. Otel, kaldırım taşlarıyla kaplı Pera, yani İstanbul’un Avrupa kesimindeydi. Bir kitaplığı andıran Amerikan Büyükelçiliği binasını geride bırakarak, işgal güçlerinin merkezi olan bir yapıya ulaştık. Sarı renkli İngiliz Büyükelçiliği’nin de yer aldığı bu bölüm, Pera ya da Beyoğlu denilen bir bölümüydü İstanbul’un. Kaldırım taşlarıyla kaplı Pera, İstanbul’un Avrupa kesimiydi. Resmi yapıların hemen hepsi, küçük Amerikan kentlerindeki postane binalarının kesin bir benzeriydi. Romanya ve Ermenistan konsoloslukları önünde, pasaportlarına vize almaya girişenler uzun kuyruklar oluşturmuştu. Ermeniler, Yahudiler, Romanyalılar, İstanbul’dan kaçmaya hazırdılar. M. Kemal ordularının kente çok yaklaştığı rivayetleri, her yerde duyulan korkulu bir söylentiydi. (&#8230;) İstanbul’da kaç kişinin yaşadığını kimse doğru dürüst bilmiyor. Şimdiye kadar sayım mayım yapılmamış. Bu kentte 1,5 milyon insanın yaşadığı sanılıyor. Yağmur yağmadığı zaman İstanbul’da o kadar çok toz oluyor ki, Pera’ya paralel tepelerin üzerindeki sokaklardan geçen köpeklerin ayaklarından sanki havaya bir toz bulutu yükseliyor. (&#8230;) Türkler günün her saatinde dar yolların kenarlarındaki kahvelerde oturup nargilelerini fokurdatıyorlar, bir yandan da insanların midesini yakıp kavuran rakılarıyla yudum yudum demleniyorlar. Bu içki o kadar sert ki, yanında meze olmadan içmek olanaksız gibi bir şey. (&#8230;) İstanbul’da tam 168 resmî izin günü var. Cumaları Müslümanların, cumartesileri Yahudilerin, pazarları da Hristiyanların tatil günü. Ayrıca Katoliklerin, Müslümanların ve Rumların hafta içlerinde dinî bayramları var. Yahudilerin dinî bayramları da cabası. Bu yüzden İstanbul’da her delikanlının en büyük emeli, bir punduna getirip banka memuru olmak. (&#8230;) Geleneklere uymakta, ayak uydurmakta direnmeyen kişi, İstanbul’da gece saat dokuz oldu mu, yemeğini yiyor. Tiyatrolar saat onda açılıyor. Gece kulüpleri ikide; tabiî gözde olan kulüpler. Adı kötüye çıkmış gece       kulüpleri ise, ancak sabaha karşı dörtte kapılarını açıyorlar. Bütün gece boyunca köftecilerle haşlama patates satanlar kaldırımları kaplıyor, kömür yaktıkları ocaklarında, sabaha kadar müşteri bekleyen faytonculara yiyecek hazırlıyorlar. Her türlü çılgınlığa, kumara, dansa, gece kulüplerine paydos demek için kararlı Mustafa Kemal, şehre girinceye kadar, İstanbul bir çeşit ölüm dansına dalmış. Limandan yukarı çıkan yokuşun orta yerindeki Galata semti, Barbary Coast’un en dehşetli eski günlerine taş çıkartacak kadar düşük bir yer. Her milletin ve bütün Müttefiklerin askerleri burada kurulu tuzağa düşürülüyor.”</em></p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway İstanbul gözlemlerinin yanı sıra, havadisleri de gazetesine aktarmaktaydı. Toronto Daily Star gazetesinde Ernest Hemingway imzasıyla 9 Ekim 1922’de yayımlanan haberin başlığı “Türkler İstanbul yakınlarında” başlığını taşımaktadır:</p>
<div class="page" title="Page 25">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Büyük Taarruz ile Yunan ordusunu bozguna uğratan Anadolu’daki Türk ordusu İstanbul’u işgalci güçlerden bir an önce kurtarmaya kararlıdır. (&#8230;) Türk süvarileri, Marmara Denizi’nin sağ tarafında, Boğaz yakınlarındaki tarafsız bölgenin içinde yer alan Şile ve Yarmis’e ulaşmış durumda. Yarmis, İstanbul’dan bir günlük yürüyüş mesafesinde. Süvariler aynı bölgedeki Karayakup’a da yaklaşıyor. (&#8230;) Gece alınan haberlere göre Türk ordusunun bazı askeri birlikleri dün akşamüstü Boğaz’ın Asya tarafındaki tepelerde yer alan Beykoz yakınlarına geldi. Beykoz, İstanbul’un bir banliyösüdür. İngiliz ordusu Beykoz çevresinde tahkimat yapıyor. (&#8230;) Türk ordusuna sık sık öncü birlik olarak eşlik eden düzensiz unsurlarla gerillalar ve haydutlardan oluşan küçük gruplar, İstanbul’un doğusundaki küçük köyler olan Taşköprü, Tavşancıl, Ömerli, Afga ve Armutlu‘da görüldü. Bu yerleşimlerin hepsi, İstanbul’un Asya yakasındaki banliyö sınırları içinde yer alıyor. (&#8230;) İngilizler dün bölgedeki köprü ve kavşakları havaya uçurarak savunma için son hazırlıkları tamamladı. (&#8230;) Bir İngiliz muhribi Karadeniz kıyısındaki Şile’de pazar günü demir attı. Komutanı kıyıya çıkıp orada Ulusalcılar’ın [Ankara hükûmeti] temsilcisiyle buluştu ve ondan kuvvetlerini geri çekmesini talep etti. (&#8230;) General Harington, İstanbul’u koruma yolunda bir önlem olarak Boğaz’daki ve Marmara Denizi’ndeki vapur seferlerinin durdurulmasını emretti. (&#8230;) Çanakkale yakınlarındaki tarafsız bölge içinde de Türk yoğunlaşması devam ediyor. Bu bölgede Türk süvarilerinin yerini piyadeler aldı. Bu da Türkler’in, mevzilerini savunmak için tahkimat yapma niyetinde olduğunun göstergesi olarak algılandı.”</em></p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<div id="attachment_2552" style="width: 235px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2552" class="wp-image-2552 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-225x300.jpeg" alt="" width="225" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli-1200x1600.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/Buyuk-Londra-Oteli.jpeg 1512w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" /><p id="caption-attachment-2552" class="wp-caption-text"><em>Hemingway&#8217;in kaldığı Büyük     Londra Oteli</em></p></div>
<p>Hemingway haberlerinde gözlemlerine de yer veriyordu:</p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Bir serüven duyusu içinde, İstanbul’u dinliyordum gecede. Mustafa Kemal’in ordusunu bekleyen kentte, patlamaya hazır bir şenlik, patlamaya hazır bir acımasızlık köşelerde pusu kurmuştu. (&#8230;) Ve Rumları, Ermenileri ve Makedonyalıları saran ürperti yüzlerinden okunuyordu. Kaldığım Londra Oteli’nin Rum sahibi, yaşamı boyunca biriktirdiği paralarla aldığı otelde, tek müşterisinin ben olduğumu fısıldadı bana. (&#8230;) Otel sahibi Rum, kaderci gözlerle, ‘Buradan benim ölüm çıkacak’ diyordu. ‘Tepeden tırnağa silahlandık, tüm Hıristiyanlar savaşa hazırız’ diyordu. Siyah gözlerini, gözlerime diken otelci, şöyle devam etti sonra: ‘Fransa, İstanbul’u Mustafa Kemal’e vermeye karar verdiği için mi buraları terk etmeye zorlanacağız? Yunanlılar ve Rumlar daima Müttefikler yanında savaştık, ödülümüz terk edilmek mi olacaktı?’ Böyle kızgın konuşan bir yığın Rum’a rastladım İstanbul’da. Karmaşa ve kıyım tehlikesi her yanı sarmıştı. Mustafa Kemal’ini kutlamaya girişen bir Türk’ün uğrayacağı saldırı, tüm kenti kana boğacak ilk belirti olabilirdi. Rumlar gibi. Lenin’in devriminden kaçan Ruslar, Mustafa Kemal’in gelişini kaygıyla bekleyenler arasındaydı. Birçoğu gıyaplarında komünistlerce ölüme mahkûm edilen bu Rus mültecilerinin bazıları, Çarlık üniformalarıyla dolaşıyordu kentte. Sovyet gizli polisi Çeka’nın bu mülteciler için Mustafa Kemal’e neler önereceğini kestirmek çok zordu kuşkusuz. Tüm mazlum ülkeler, tüm Doğu, “Mustafa Kemal çok büyük adam” diyordu. Başarılı önderin İstanbul’a girişi, alacağı olumlu tavırla, kazandığı tüm zaferleri çok daha değerli kılmaya adaydı.”</em></p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway, Mustafa Kemal’in denizaltısı adıyla bilinen bir denizaltıdan da okurlarına söz edecektir:</p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“İstanbul’a demir atan İngiliz deniz filosunun en büyük kaygısı, Mustafa Kemal’in tek denizaltısıydı. Lenin’in, Mustafa Kemal’e armağanı olan denizaltının Rus kaptanı, Mustafa Kemal’in buyruğunda savaşmayı pek uygun bulmayınca, kaptanın Bolşevik komutanı ‘Odesa’ya geri döndüğünü duyarsam, seni ipe çekerim’ diye denizaltı kaptanını hizaya getirecekti. Mustafa Kemal’in denizaltısına büyük tepki gösteren İngiliz filosu, ‘denizaltının, görüldüğü yerde hemen batırılması’ emrini aldı. Karadeniz’e açılan dört İngiliz savaş gemisi, Mustafa Kemal’in denizaltısını aramaya koyuldu, ama bir görünüp bir kaybolan denizaltı, izini kaybettirmeyi başardı. (&#8230;) Daha sonraları, Mustafa Kemal’in denizaltısının, Trabzon açıklarına geldiği duyulmuştu.</em></p>
<div class="page" title="Page 26">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Tam bir korsan gemi görevini üstlenen denizaltı, geçen yolcu ve ticaret gemilerini durduruyor, özellikle Rus kaptan ve mürettebat, refah içinde bir emeklilik için, denizaltıyı ganimetle dolduruyordu. (&#8230;) İngilizler, bu ele avuca sığmaz denizaltıyı yok etmek için altı büyük destroyere görev verdiler. (&#8230;) Mudanya Konferansı’nın sürdüğü o sıralarda, Mustafa Kemal’in denizaltısının Boğaz’a geldiği haberini değerlendiren bir İngiliz savaş gemisi denizin Asya kıyısını denetlerken, içi silahlı Türklerle dolu ve İstanbul’a yol alan birçok motoru ele geçirdi. Savaş gemisi komutanı, daha sonra gece karanlığında kıyıya yanaşan büyük bir motora ateş açacaktı. Ortalık sessizliğe kavuşunca, gece karanlığında kıyıya yanaşan bir motor gördüler ve kıyıya bir komando ekibi yolladılar. İngilizler, kumlara çıkış yapan büyük motorun içinden, karaya çıkan bir atlı gördüler. Projektörlerini motora yönelten İngilizler, Fransızca konuşan bir Türk subayından şu sözleri duydu:</em></p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>Ernest Hemingway’in İstanbul’dan Toronto Daily News’e vereceği en önemli haber Mudanya Mütârekesi ile ilgilidir.</em></p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<div id="attachment_2553" style="width: 258px" class="wp-caption alignleft"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-2553" class="wp-image-2553 size-medium" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-248x300.jpg" alt="" width="248" height="300" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-200x242.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-248x300.jpg 248w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-400x483.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica-600x725.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2023/12/savasyaralisihemingwaybritannica.jpg 759w" sizes="(max-width: 248px) 100vw, 248px" /><p id="caption-attachment-2553" class="wp-caption-text"><em>Savaş yaralısı Hemingway</em></p></div>
<p>Osmanlı İmparatorluğunu hukuken sona erdiren 3 Ekim 1922 tarihindeki Mudanya Mütârekesi görüşmelerinde, TBMM hükûmetini İsmet Paşa temsil ederken Yunan delegeler görüşmelere katılmayıp Mudanya açıklarında bir Britanya gemisinde bekleyecektir. Hemingway Mudanya’ya gidememiştir ve gidebilen gazeteciler de zaten görüşmeye alınmamıştır. Ancak öncesinde Toronto Daily Star gazetesinde, “Mustafa Kemal ve beraberinde yer alan güçler Boğaz’ın Asya tarafında, İstanbul’a yürüyerek bir günlük mesafede konuşlanırken İtilaf Devletleri’ni temsil eden bir general, Türk Kurtuluş savaşının askeri kısmını tamamen bitirecek antlaşma için Mudanya’da İsmet Paşa ile buluştu” haberini yayımlamıştır. Mudanya’daki görüşmelerin sonucu için ise Hemingway, <em>“Müttefikler Mudanya’da Doğu Trakya’yı Türklere verdiler ve Yunan ordusunun da bu toprakları terketmesi için üç günlük bir süre tanıdılar”</em> açıklamasını yapar.</p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hemingway, Toronto’ya göndereceği haberlerini yerinde gözlemleyerek vermek için 14 Ekim’de Tekirdağ’ın Muratlı ilçesine gider. Göç etmekte olan Rumların kilometrelerce uzanan kafilesini Edirne’ye kadar takip eder. Sonrasında 3 Kasım 1922’de The Toronto Daily Star gezetesine gönderdiği yazısında şöyle diyecektir:</p>
<p><em>“Benim şu satırları yazmağa başladığım sırada, Yunan birlikleri de Doğu Trakya’yı boşaltmaya başlıyorlar. Üzerlerine hiç uymayan Amerikan yapımı üniformaları içinde, başlarında kol gezen süvari devriyeleri, Yunanistana doğru yürüyorlar. Askerlerin hepsi de asık suratlı, ancak yanlarından bir geçen olursa zorlanarak sırıtmaya çalışıyorlar. Artlarında kalan bütün telgraf hatlarını kestiler. Tellerin direklerden aşağı sallandığı görülüyor. Barınaklarını, kamufle edilmiş müstahkem mevkilerini, makineli tüfek yuvalarını, Türklere karşı son bir direniş göstermeyi tasarladıkları iyiden iyiye düzenli sırtları hep terkettiler. (&#8230;) Yunanlı askerler emir kulu olarak çekiliyorlar. Bütün gün boyunca onların pis, perişan, sakallı, rüzgârdan yanmış hallerini seyrettim. Trakya’nın kahverengi, sert topraklarında, uzun kollar halinde ilerliyorlardı. Ne bando vardı, ne bir örgüt, ne kurtarma ekipleri. Pis ve ince battaniyelerle geceleri saldıran sivrisineklerden başka hiçbir şey yoktu. Yunanistan’ın şan ve şöhretinin sonuydu bu. İkinci Truva kuşatmasının sonu! (&#8230;) On binlerce insanın yürüyüşü hayli uzun zaman alıyor. Beş mil kadar göçmen kafilesi ile birlikte yürüdüm. Öküz arabaları, yüksek demirli karyolalar, eşyalar, ayakları bağlı hayvanlar, bebeklerini kucaklarına sıkıştırmış analar, arabalara tutunarak zorlukla adım atmaya çalışan yaşlı erkekler ve kadınlar görülüyordu. Gözleri ilerledikleri yoldaydı, başları öne eğikti. Sonra tüfek ve cephane yüklü katırlar geçiyordu. Bir de, içinde uykusuzluktan gözleri kıpkırmızı kesilmiş Yunan subayları bulunan külüstür bir Ford geçti. Yağmurdan sırılsıklam olmuş, uykusuz, soğuktan titreyen köylüler, ağır ilerlemelerine devam ediyorlardı. Evlerini barklarını artlarında bırakmış, gidiyorlardı.”</em></p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Kısa süre kaldığı İstanbul Hemingway’i çok etkiler. Yazıları günü gününe Toronto Daily Star gazetesinde basılır ve Türkiye’den gelen en doğru ve en özgün haberler olarak beğeni kazanır. Hemingway dünyayı, <em>“Başlarında Mustafa Kemal olan ve işgale öfkeli, bağımsızlık isteyen bir milleti yeterince önemsememekle”</em>suçlamıştır. Deneyimsiz, hatta önyargılı genç bir yazar olarak Kurtuluş Savaşı günlerinde İstanbul’da muhabirlik yapan Hemingway doğaldır ki, başlangıçta Türk ulusunun bağımsızlık savaşımının öneminin yeterince farkında olmamıştır. Hemingway 30 Eylül 1922’de Paris’ten Doğu Ekspresi ile İstanbul’a geldikten bir ay sonra 28 Ekim 1923 günü Mustafa Kemal Paşa, Çankaya Köşkü’nde arkadaşlarına açıklayacaktır:</p>
<div class="page" title="Page 27">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>“Yarın cumhuriyeti ilân edeceğiz.”</em> O gece İsmet Paşa ile birlikte 1921 Anayasası’nın bazı maddelerini değiştiren kanun tasarısını hazırlar ve “Türkiye Devleti’nin hükümet şekli Cumhuriyettir.” hükmünün yer aldığı tasarı TBMM’de tartışılır, “Yaşasın cumhuriyet!” sesleri arasında alkışlarla cumhuriyet ilân edilir.</p>
<p><em>Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor?</em> gibi savaş romanlarının yazarı, 23 yaşında muhabir olarak İstanbul’a gelen Hemingway’in ülkesinden uzakta ve çok yabancı olduğu Anadolu’da Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde tüm dünyanın mazlum milletlerine örnek bir bağımsızlık ve var oluş mücadelesine tanıklığı bir yazar olarak ayrı bir şansı olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<p><a href="https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/">Muhabir Hemingway İstanbul’dan Kurtuluş Savaşını Bildiriyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/muhabir-hemingway-istanbuldan-kurtulus-savasini-bildiriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
