<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Araştırma - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/icerik/arastirma/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/icerik/arastirma/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Thu, 14 May 2026 19:03:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>
	<item>
		<title>Hem Kahraman Hem Suçlu: Sarı Boya Mekaniği</title>
		<link>https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ahmet Aklan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2026 21:07:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Algoritma]]></category>
		<category><![CDATA[erişilebilirlik]]></category>
		<category><![CDATA[game design]]></category>
		<category><![CDATA[Ghost of Yotei]]></category>
		<category><![CDATA[God of War]]></category>
		<category><![CDATA[hikâye anlatıcılığı]]></category>
		<category><![CDATA[Horizon Zero Dawn]]></category>
		<category><![CDATA[interaktif anlatı]]></category>
		<category><![CDATA[keşif mekanikleri]]></category>
		<category><![CDATA[level design]]></category>
		<category><![CDATA[oyun eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[oyun kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[oyun mekaniği]]></category>
		<category><![CDATA[oyun tasarımı]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncu deneyimi]]></category>
		<category><![CDATA[Playstation oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[QoL özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Resident Evil 2 Remake]]></category>
		<category><![CDATA[sarı boya mekaniği]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[The Stanley Parable]]></category>
		<category><![CDATA[video oyunları]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4412</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Baran Sönmez “Sarı Boya Mekaniği oyuncuların, oyunun sürüklediği rotayı takip etmesini sağlamak amacıyla çıkılacak yolculuğu işaretlemesine denir. Bu mekaniği, balta girmemiş bir ormanda önünüzde palayla yol açan kâşifi n bıraktığı izlere benzer. Ancak bu sefer kâşifi değil, oyun yapımcısının bu hikâyeye deneyimlememiz için bıraktığı belirli belirsiz izleri takip ederiz.” Bir anlatı sanatı olan video oyunları,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/">Hem Kahraman Hem Suçlu: Sarı Boya Mekaniği</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Baran Sönmez</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Sarı Boya Mekaniği oyuncuların, oyunun sürüklediği rotayı takip etmesini sağlamak amacıyla çıkılacak yolculuğu işaretlemesine denir. Bu mekaniği, balta girmemiş bir ormanda önünüzde palayla yol açan kâşifi n bıraktığı izlere benzer. Ancak bu sefer kâşifi değil, oyun yapımcısının bu hikâyeye deneyimlememiz için bıraktığı belirli belirsiz izleri takip ederiz.”</span></p></blockquote>
<p>Bir anlatı sanatı olan <a href="https://contextdergi.com/video-oyunlarinin-ozgurluk-hareketi-modifikasyonlama/">video oyunları</a>, insanları eğlendirmenin yanı sıra bir hikâye anlatıcılığı misyonu da üstlenir. Hikâyeye, oyunu bir bütün haline getiren diğer ögeler kadar önem vermese de içinde bir sürükleyicilik, bir bağlam ve tasarımsal bir bakış açısı taşır. Tıpkı bir filmde, kitapta, dizide ya da yazıda olduğu gibi bu anlatı da oyuncuyu içeride tutacak bir kancaya, oyuncuyu edilgen halden aktif, katılımcı hale getirecek bir mekaniğe ihtiyaç duyar. Bu tasarımsal temele dahil edilebilecek birçok özellik bulunur. Görsel tasarım, oynanışı düzenleyen mekanikler, ses tasarımı bunlara verilebilecek örneklerdendir. Ama oyuncuyu evrene sokacak en değerli tasarımsal dokunuşlardan biri de QoL (Quality of Life) özellikleridir. Bu özelliğin amacı bir bütün olan evrene ve mekaniklere dokunmayı arzulayan oyuncuların bu arzusunu mümkün kılmak ve bu sayede oyuncuların deneyimini kolaylaştırmak, memnuniyet seviyesini arttırmaktır.</p>
<p>Bu özelliklerin son yıllarda en popülerleşmiş çözümlemelerinden biri de Sarı boya olarak karşımıza çıkar. Sarı boya, doğrudan bir görsel işaretleyici işlevi görür. Buraya tırman, şuradan geç der. Yani nesnelerin kullanılabilirliğini görünür kılar. Sarı rengin seçimi ise asla tesadüfi değildir. Sarı renk, yüksek parlaklığı ve kontrastıyla düşük ışıkta dâhi fark edilir. Toprak, taş, ahşap gibi nötr dokularda göze çarpma olasılığı yüksektir. Böylece oyuncu karmaşık bir sahnede, ona gideceği yolu gösteren, dünyayı etkileşilebilir kılan hedeflere, nesnelere ve yollara yönelik bilgiyi hızla oyun evreninin yapısından ayırır. Bu yöntem; evrene yeni dalan ya da video oyunlarını fazlasıyla deneyimlememiş oyuncular için yararlı ve sıklıkla görülen bir çözümleme yöntemi olsa da deneyimli oyuncuların yarattığı topluluklar arasında büyük tartışmalara da sebep olur.</p>
<p>Oyuncuların, oyunun sürüklediği rotayı takip etmesini sağlamak amacıyla çıkılacak yolculuğu kılavuzu olan bu mekanik yaklaşım, balta girmemiş bir ormanda önünüzde palayla yol açan kâşifi n bıraktığı izlere benzer. Ancak bu sefer kâşifi değil, oyun yapımcısının bu hikâyeyi deneyimlememiz için bıraktığı belirli belirsiz izleri takip ederiz. Tasarımcılar özellikle sarı rengi, oyunun atmosferinden kopuk olmayacak şekilde, örneğin; kapı aralıklarından sızan ışıklarla, yol kenarındaki lambalarla, rüzgârda sallanan bayraklarla, toz zerrelerinin akışıyla veya ses ipuçları ile kullanır.</p>
<p>Böylece, işaretler öne çıkmadan oyuncuyu yönlendirir, oyuncu hem keşif duygusunu yaşar hem de akış bozulmaz. Özellikle büyük bütçelerle geliştirilen, tek oyunculu hikâye odaklı yapımlar, daha kitlesel bir perspektiften geliştirildiği için bu mekanikten sıkça faydalanır. Bu mekaniğin en iyi örneklerini video oyunlarına ilgisi olanlar ya da büyük yapımlardan; <em>God Of War, Resident Evil II Remake, Final Fantasy VII Remake, The Stanley Parable </em>ve<em> Horizon Zero Dawn</em> gibi oyunlardan en azından birini deneyimlemiş oyuncular, hatırlayacaktır.</p>
<p>Playstation’un efsane serilerinden, farklı ve yaratıcı şekillerde tanrıları katlettiğimiz <em>God Of War</em> (2018) adlı oyunda sarı boya, beyaz tebeşir izleriyle kendini gösterir. Oyuncu bu işaretli alanları takip ederek aslında hikâyeyi de takip eder, tepeleri tırmanarak zayıf noktalara saldırır. Bu tür işaretler, özellikle anlatı temposu yüksek sahnelerde yani kovalamaca, çöküş sekanslarında oyuncunun panikle yanlış yola sapıp ritmi öldürmesini engeller.</p>
<div id="attachment_4415" style="width: 269px" class="wp-caption alignleft"><img fetchpriority="high" decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4415" class=" wp-image-4415" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952.png" alt="" width="259" height="426" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952-183x300.png 183w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952-200x328.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/05/the-stanley-parable-context-e1778703681952.png 369w" sizes="(max-width: 259px) 100vw, 259px" /><p id="caption-attachment-4415" class="wp-caption-text"><em><span style="font-size: 8pt;">The Stanley Parable</span></em></p></div>
<p>Ancak geniş alanlı keşif bölümlerinde aynı yoğunlukta işaretleme yapmak, oyuncuyu oyuna karşı edilgen de hissettirebilir. Dolayısıyla “nerede ve ne kadar” soruları ve bu sebeple oyun içerisindeki denge sarı boya ile tasarımınının merkezindedir. Bu abartılı ve dengesiz kullanımı gördüğümüz en önemli örneklerden biri de <em>Resident Evil II: Remake</em> adlı oyundur. Zombi kıyameti senaryosu ardından şehirden kaçmaya çalışan polis memuru Leon S. Kennedy ve üniversite öğrencisi Claire Redfield’in hikâyesini deneyimlediğimiz <em>RE2R</em>, bu mekaniği çok keyfî ve rastgele bir biçimde kullanarak tartışmaların hedefi olmuştur. Oyuncunun kırabileceği hazine kutuları, kendini savunmak için itebileceği dolap ve eşyalar, ahşap ile kapatabileceği cam çerçeveleri ve bazı tırmanma alanlarının sürekli olarak oyuncunun gözüne girmesi dengeyi bozmuş, kimi oyunculara göre rahatsız edici olmuştur. Oyunculardan aldığı geri dönüşle serinin diğer oyunlarında bu hataya düşmeyen oyun yapımcısı Capcom, aslında bu mekaniğin suistimalinin en önemli örneklerinden birini ortaya koymuştur.</p>
<p><em>The Stanley Parable</em> adlı oyun ise bu mekaniği satirik ve esprili biçimde kullanır. Bir anlatıcının sesinin takip edildiği oyunda ana karakter Stanley’nin, yani bizim, ne olursa olsun oyunun hikâye akışını belirleyen sarı çizgiyi takip etmesi gerektiği sıkça hatırlatılır. Ancak oyuncu, çizgiyi takip etmeyi bırakıp, doğrusal akıştan koparak farklı sonlara giden rotalar açılabilir durumdadır. Her rota dışına çıkıldığında anlatıcı streslenir, sinirlenir, hatta bazen Stanley’i azarlamaya başlar.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“The Stanley Parable oyununda sarı boya, diğer oyunların aksine yalnızca doğrusal bir rehber değil, özgür iradeyi, oyuncu ve anlatıcının çatışmasının sembolü olarak kullanır. İşaretin varlığı, itaatle isyan arasındaki gerilimi görünür kılar.”</span></p></blockquote>
<h2>Çizgiyi İzlemek</h2>
<p>Çizgiyi izlemek bir tasarım tercihi kadar da bir anlatım aracı olarak doğrusal akış karşısında isyan etme alternatifini temsil eder. Günümüzde oyun topluluğu bu konuya dair ikiye bölünmüş durumdadır. Bir taraf interaktif bir anlatı aracı olarak hikâyeyi deneyimlemek isteyen oyuncular için gerekli olduğunu savunurken diğer taraf bu mekaniğin oyuncuları aptallaştırdığını savunur. Bu görüşün altında oyunlarda rotaları bulma işleminin tamamen oyuncuya bırakılması gerekliliğine dair düşünce yatar. Sarı boya gibi yardımcı mekanikler, oyuncuların keşfetme duygusunu engeller ve oyuncuyu edilgen hale getirir. Bu düşünce taraftarları keşif döngüsünü oyunun ana hikâye tematiği ve hatta ödülü olarak görür. Bulmacayı bulmak kadar onu çözmek de oyunun amacıdır. Dolayısıyla fazla görünür ipuçları, kendi başına keşfetmenin hazzını azaltır, dünya düzleşir.</p>
<p>Bu görünüşün aksine düşünenlere göre de sarı boya gibi mekanikler zararsızdır. Bazı oyuncuların gerçekten bu özellikten yarar sağladığını savunur. Her oyuncu aynı seviyede video oyunlarını deneyimlemediği için daha rahat bir deneyim isteyen veya yol bulma gibi mekaniklerde zorlanan oyuncular için bu kolaylaştırmalar kullanıcı deneyimi açısından olumlu ve yardımcı bir niteliğe sahiptir. Her iki argümanın da haklılık payı vardır. 2025’te yayımlanan Japonya’da bir savaşçıyı canlandırdığımız <em>Ghost of Yotei</em> adlı oyun sarı boya mekaniği kullanmayarak bu tartışmaya yeni bir boyut kazandırmıştır. Oyunda diğerlerinin aksine tırmanılabilir alanları gösteren herhangi bir işaretlendirme sistemi bulunmamaktadır.</p>
<p>Bu nedenle sosyal medyada, oyuncuların çaresizce etrafa bakındığı ve nereye tırmanabileceklerini bulamadıkları videolar dolaşıma girmiştir. Ben de amatör bir oyun tasarımcısı olarak birtakım çözüm önerilerinden faydalanıyorum. Bunlardan ilki “Adaptif Görünürlük.” Bu şekilde düzenlenmiş sarı boya mekaniği, oyuncu 15-30 saniye aralığında aynı mekanda takılı kaldığında belirir. Ritmi bozmadan ikinci planda bekler.</p>
<p>Bir diğeriyse seçime dayalı sarı boya mekaniği ayarıdır. Ayarlar menüsünde “İşaret yoğunluğu: Kapalı / Az / Orta / Yüksek” gibi seçeneklerle oyuncuya tercihinin sorulması belki de bu iki görüş arasında bir köprü kurarken oyuncuya özdüzenleme fırsatı sağlar. Bir başka çözümleme ise Telemetry-Based Balancing / Telemetri ile dengelemedir. Oynanış verilerinden “Navigation Bottleneck Heatmap (Isı Haritası)” üretilip sarı işaretler en sorunlu noktalara minimal şekilde yerleştirilebilir.</p>
<p>Sonuç olarak sarı boya ne tek başına kahraman ne de tek başına suçludur. Doğru doz, bağlam ve süreklilikle uygulandığında keşfi öldürmeden rehberlik eder, erişilebilirliği artırırken estetiği zedelemez. Asıl mesele oyuncunun kendi yolunu bulduğunu hissetmesidir. Tasarımın görünmezliği burada başlar. İşaret vardır, ama oyunun ritmine hizmet ettiği için fark edilmez. Hikâye, sadece varlığıyla değil nasıl deneyimlediğiyle de şekillenir. Belki de bu yüzden hikâyeler, hayatın kendisi kadar değerlidir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/">Hem Kahraman Hem Suçlu: Sarı Boya Mekaniği</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/hem-kahraman-hem-suclu-sari-boya-mekanigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nasıl Oluyor Da Hepimiz Coca-Cola’yı Şişesinden Tanıyoruz?</title>
		<link>https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2026 12:09:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Business Insider]]></category>
		<category><![CDATA[Coca-Cola]]></category>
		<category><![CDATA[Cola Şişesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4259</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Samira Güleryüz “Marka, farklı coğrafyalarda yürüttüğü reklam kampanyalarında, bulunduğu toplumun kültürel normlarını, gündelik alışkanlıklarını ve dilini analiz ederek iletişim stratejisini bunlara göre şekillendiriyor. Böylece Coca-Cola, her ülkede aynı marka kimliğini korurken aynı zamanda farklı kitlelere ‘içimizden biri’ hissini yaşatıyor. Peki Coca-Cola bu dengeyi reklamlarda nasıl kuruyor? Farklı dilleri, kültürleri ve yaşam biçimlerini tek bir anlatıda  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/">Nasıl Oluyor Da Hepimiz Coca-Cola’yı Şişesinden Tanıyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><i>-Samira Güleryüz</i></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Marka, farklı coğrafyalarda yürüttüğü reklam kampanyalarında, bulunduğu toplumun kültürel normlarını, gündelik alışkanlıklarını ve dilini analiz ederek iletişim stratejisini bunlara göre şekillendiriyor. Böylece Coca-Cola, her ülkede aynı marka kimliğini korurken aynı zamanda farklı kitlelere ‘içimizden biri’ hissini yaşatıyor. Peki Coca-Cola bu dengeyi reklamlarda nasıl kuruyor? Farklı dilleri, kültürleri ve yaşam biçimlerini tek bir anlatıda buluşturmayı nasıl başarıyor?”</span></p></blockquote>
<p>Bir reklam kampanyası, sadece renkli görsellerden veya akılda kalan bir slogandan mı ibaret? Bence hayır. Başarılı birçok kampanyanın arkasında, tüketiciyle marka arasında görünmez bir bağ kurmayı hedefleyen devasa bir stratejik aklın yattığını söyleyebiliriz. Bizim ekranda gördüğümüz sonuç, aslında aylarca süren pazar analizlerinin, kültürel araştırmaların ve hedef kitleyi anlama çabasının bir ürünü. Gelin ekrandaki o parlak ışıkları biraz kısalım ve işin mutfağına, yani reklamın üretildiği yere odaklanalım.</p>
<p>Reklam kampanyalarının perde arkasına girmeden önce bu kavramın neyi ifade ettiğini anlamak gerekiyor. D. Theron’a göre reklam kampanyaları belirli hedef kitleye yönelik, bir amaç taşıyan mesajın farklı iletişim ortamlarında etkili dağıtımını ifade eder. Başarılı kampanya için verilmek istenen mesajın, hedef kitlede yaratılmak istenen etkiye uygun bir şekilde medya araçları için tasarlanması büyük önem taşır.</p>
<p>Reklam kampanyalarının temel hedeflerinden biri, uzun vadede pozitif etkisinin korunmasını sağlamaktır. Bu nedenle kampanya süreci kapsamlı bir durum analiziyle başlar. Tüketici profili, pazar dinamikleri ve rakipler incelenir; reklamın rolü, satış gücü ve halkla ilişkilerle olan ilişkisi değerlendirilerek bir pazarlama planı oluşturulur. Bu aşamaların ardından mesaj, medya stratejileri ve konumlandırma kararları doğrultusunda şekillenir ve uygulanır.</p>
<p>Tüm bu adımlar, reklam kampanyalarının arka planında yürütülür. Bir reklam kampanyasının gerçek başarısı, kâğıt üzerindeki planlardan çok izleyiciyle kurduğu bağ ile ölçülür. Dünya üzerinde her ne kadar farklı kültürden, dillerden ve alışkanlıklardan beslenen pek çok toplum bulunsa da tümüne hitap edebilmeyi başaran kampanyalar da vardır.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4261 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/huh-1024x571.jpg" alt="" width="640" height="384" /></p>
<p>Bu dengeyi uzun yıllardır istikrarlı bir şekilde kurmayı başaran markaların başında ise Coca-Cola geliyor. Coca-Cola’nın bu başarıyı sürdürülebilir kılan en önemli unsurlarından biri, yerel farklılıkları göz ardı etmeden evrensel bir iletişim dili kurabilmesidir. Yani bu markanın reklamlarının, küreselleşme stratejisine başarılı bir örnek olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Marka, farklı coğrafyalarda yürüttüğü reklam kampanyalarında, bulunduğu toplumun kültürel normlarını, gündelik alışkanlıklarını ve dilini analiz ederek iletişim stratejisini bunlara göre şekillendiriyor. Böylece Coca-Cola, her ülkede aynı marka kimliğini korurken aynı zamanda farklı kitlelere “içimizden biri” hissini yaşatıyor. Peki Coca-Cola bu dengeyi reklamlarda nasıl kuruyor? Farklı dilleri, kültürleri ve yaşam biçimlerini tek bir anlatıda buluşturmayı nasıl başarıyor? Bu soruların yanıtı, “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” adlı kampanyada net bir şekilde gözlemlenebilir haldedir. Dünyanın en önemli reklam ajanslarından biri olan OpenX tarafından; INGO, Grey ve Ogilvy’nin işbirliği ile hayata geçirilen “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” kampanyası, şirketin küresel iletişimde strateji geliştirme meselesine dair önemli bir örnek olarak okunabilir. Küresel ölçekte faaliyet gösteren markalar için en büyük zorluklardan biri, farklı kültürlere uyum sağlarken marka kimliğini aynı anda koruyabilmektir. Coca-Cola ise uzun yıllardır yerel reklam stratejileriyle bu dengeyi kurmak için geliştirdiği yeni stratejik çerçeve sayesinde farklı kültürlerin yerel anlatılarını tek bir çatı altında yeniden anlamlandırmayı başarıyor. Z ve Y kuşağına yapılan bir ankete göre bu kuşaklar markalardan yalnızca görünür olmalarını değil, anlamlı bir bağ kurmalarını da bekliyor. Bu nedenle Coca-Cola’nın bu kampanyası, ürünün fiziksel özelliklerinden ya da satış vaadinden bilinçli olarak uzak durarak insanlar arasında kurulan bağları birleştiren ve bir araya getiren bir fikir olarak kendini konumlandırmayı tercih ediyor. Bu kampanyanın arka planında yatan temel motivasyon ise Coca-Cola’nın artık “her yerde var olan” bir marka olması da denebilir. Coca-Cola’nın yaratıcı strateji direktörü olan Santiago Cony, bu reklam için: “Coca-Cola zamansız bir markadır ve insanları bir araya getirmek yaptığımız her şeyin merkezinde yer alır. Bu çalışma, aynı dili konuşmasak bile Coca-Cola’yı hepimizin anladığının bir kanıtıdır.” cümlesini kullanarak durumu son derece basit bir şekilde açıklamıştı.</p>
<p><img decoding="async" class="alignleft wp-image-4260 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/campaign_logo-1024x404.png" alt="" width="638" height="258" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/campaign_logo-669x272.png 669w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/campaign_logo-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 638px) 100vw, 638px" /></p>
<p>Yaratıcı fikrin merkezine gerçek hikâyelerin yerleştirilmesi de bu stratejik tercihin bir parçası. Kurgu yerine yaşanmış anların seçilmesi, kampanyada bir samimiyet algısı yaratmayı başardı. Aynı hikâyenin iki farklı dilde anlatılması ve bu dillerin Coca- Cola’nın kontur şişesi formunda buluşması ise yalnızca estetik bir tasarım kararı değil, markanın küresel iletişim vizyonunun görsel bir ifadesi olarak da anlaşılabilir. Bu tasarım, “farklılıklar içinde birlik” fikrini sloganlara ihtiyaç duymadan anlatabiliyor. Medya tercihlerinde baskı ve açık hava mecralarının öne çıkarılması da kampanyanın arka planında alınan en önemli kararlardan biridir. Dijital platformlarda hızla tüketilen ve kolayca gözden kaçabilen içeriklerin aksine, bu mecralar izleyicilerin durup bakmasını sağlamaya çalışır. Böylece mesajını yüksek sesle tekrar etmek yerine, sakin ama kalıcı bir etki yaratmayı başarmaktadır. Özellikle kampanyanın CocaColaStories.com üzerinden çevrimiçi olarak kullanıcıları kendi hikâyelerini paylaşmaya davet etmesi, iletişimi monolog olmaktan çıkarmıştır. Bu tercih, markanın yalnızca anlatıcı konumunda değil, dinleyen bir pozisyonda durmak istediğini de göstermektedir. Coca-Cola, bu kampanyayla birlikte reklamı, ortak bir deneyim alanına dönüştürmeye çalışır. Business Insider’a göre “Coca Cola” kelimesi dünyada “OK” kelimesinden sonra en çok anlaşılan 2. kelimedir. “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” kampanyası da aslında bundan beslenir. Kampanya, uluslararası bir yüzme yarışmasının ardından öğle yemeği molası veren iki sporcuyla başlıyor. Ardından, yanlışlıkla yerel bir sakinin özel park yerine park eden bir değişim öğrencisi ve dil engeline rağmen birlikte oyun oynayan bir grup oyuncu ekrana geliyor. Bu sahnelerde karakterler Coca-Cola’yı birbirlerine ikram ediyor. İçeceğin etrafında kurulan bu basit paylaşım, onları dili aşan bir biçimde birbirini anlayabilen insanlara dönüştürüyor.</p>
<p>Yaşanan bu olaylar aracılığıyla Coca-Cola sadece bir içecek olarak değil, adeta bir dil olarak karşımıza çıkıyor. Bu reklam aynı hikâyeye dair, farklı bakış açılarını bir araya getiriyor. İnsanların gazetede, billboard üzerinde görerek okudukları ve inceledikleri reklam; “Hangi dili konuşursanız konuşun, Coca-Cola’yı paylaşmak herkes içindir.” diyerek hikâyenizi paylaşmak için sizi cocacolastories.com sitesine davet etmektedir.</p>
<p>Reklam kampanyasının afişinde ise; “Hepimiz Coca-Cola’yı Anlıyoruz” diyerek Coca-Cola, ikonik şişe sembolünü, bir bağlantı aracı olarak öne çıkarıyor. Biri soldan sağa, diğeri sağdan sola doğru iki farklı metin ortada buluşarak Coca-Cola’nın imzası niteliğindeki şişenin siluetini oluşturur. Kampanyada kullanılan diller arasında soldan sağa yazılan İspanyolca, Fransızca ve Almanca ile sağdan sola yazılan Dhivehi, Sindhi ve Urduca dillerini birleştirmesi, Coca-Cola’nın hedef kitlesinin küresel doğasını ve çok kültürlü yapısını yansıtıyor. Bu güçlü görsel, ne kadar farklı olursak olalım, ortak bir bağın mümkün olduğunu ve bir Coca-Cola paylaşmanın hepimizin anladığı evrensel bir dil olduğunu vurguluyor.</p>
<p>Bu yıl başlatılan kampanya, CocaColaStories.com adresinde çevrimiçi olarak da devam ediyor. Çok dilliliğin norm olduğu ve kültürel etkileşimlerin günlük yaşamın bir parçası olduğu Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) başta olmak üzere Meksika, Kolombiya, Kosta Rika, Ekvador ve Pakistan gibi pazarlarda açıkhava reklamları, basılı mecralar ve dijital uygulamalarla hayata geçirilen kampanya, Coca-Cola’nın kültürler arası bağ kurma vizyonunu gözler önüne seriyor.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/">Nasıl Oluyor Da Hepimiz Coca-Cola’yı Şişesinden Tanıyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/nasil-oluyor-da-hepimiz-coca-colayi-sisesinden-taniyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat Eserlerinde Künye</title>
		<link>https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 08:57:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[eser]]></category>
		<category><![CDATA[eserde künye]]></category>
		<category><![CDATA[eserin etiketi]]></category>
		<category><![CDATA[Gül Koklayan Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Güller ile kız]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim çallı]]></category>
		<category><![CDATA[künye]]></category>
		<category><![CDATA[Melahat Üren]]></category>
		<category><![CDATA[Mihri Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[Müze]]></category>
		<category><![CDATA[otoportre]]></category>
		<category><![CDATA[pera müzesi]]></category>
		<category><![CDATA[Portrem]]></category>
		<category><![CDATA[postmodern]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanat eseri]]></category>
		<category><![CDATA[Susan Sontag]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Resim Sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4225</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Beyza Karaman “Künye bazen esere yaklaşımı kolaylaştırır, bazen de bakışı farklı bir yöne çeker. Bazı eserler ise künyeye ihtiyaç duymayabilir; biçim, renk ya da malzeme zaten konuşur. Ama bazı işlerin açıklaması, esere yeni katmanlar ekler.” Bir müzeye girersiniz, adımlarınız sessizliğin içinde yankılanırken, her biri geçmişten gelen bir fısıltı olan eserlerin arasında dolaşırsınız. Bir koridoru dönerken,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/">Sanat Eserlerinde Künye</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Beyza Karaman</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Künye bazen esere yaklaşımı kolaylaştırır, bazen de bakışı farklı bir yöne çeker. Bazı eserler ise künyeye ihtiyaç duymayabilir; biçim, renk ya da malzeme zaten konuşur. Ama bazı işlerin açıklaması, esere yeni katmanlar ekler.”</span></p></blockquote>
<p>Bir müzeye girersiniz, adımlarınız sessizliğin içinde yankılanırken, her biri geçmişten gelen bir fısıltı olan eserlerin arasında dolaşırsınız. Bir koridoru dönerken, gözünüz aniden bir tabloya ilişir. Bazı eserler vardır içinize işler, kendinizden bir şeyler bulursunuz. Sonra gözleriniz duvardaki küçük, dikdörtgen etikete takılır. Peki nedir bu etiket? Etiket, bir diğer adıyla künye, bir sanat eserini tanımlayan, ayırt eden ve belgeleyen temel bilgilerin tamamına verilen isimdir. Sanatçının anonim zanaatkâr olmaktan çıkıp bireysel üretici haline gelmesiyle eseri kimin yaptığı, ne zaman ve nasıl yaptığına dair bilgiler önem kazandı. Önce imza ve tarih, sonra teknik ve ölçü bilgileri eklendi. Zamanla eserin üretildiği bağlama dair bilgiler yerini aldı. Günümüzde ise künyeler, yeni tartışmaların ve eleştirel yaklaşımların konusu haline geldi. Etikete yönelik eleştirel yaklaşımlar, 60’lı ve 70’li yıllarda kavramsal sanat bağlamında görünürlük kazandı.</p>
<p>Kavramsal sanat, fetişleştirilmiş olan sanat nesnesinin maddi varlığından çok eserin üretim sürecini ve düşünsel çerçevesini ön plana çıkarmayı savunur. Artık önemli olan fırça darbelerinin ustalığı değil, o darbelerin hangi düşünce dünyasından bize ulaştığıdır. Dolayısıyla sanat eserine eşlik eden bilgi, yani bağlam önem kazanır. Günümüzde künyelerin hâlâ kullanılmasının nedeni, sanatın biçimi değişse de eserle ilgili bilgi, hak ve bağlam ihtiyacının ortadan kalkmamasıdır. Ancak burada asıl mesele, künyenin varlığından ziyade içeriğinin sanat eserini nasıl çerçevelediğidir. Susan Sontag, <em>Yoruma Karşı</em> başlıklı denemesinde, sanat eserini aşırı yorumlayarak açıklamanın, eserin duyusal ve deneyimsel etkisini zayıflattığını savunur. Sontag’ın bu eleştirisi, künyelerin sanat eserlerini belirli anlamlara sabitleme potansiyeli üzerine düşünmek için teorik bir zemin sunar. Künye, yalnızca bilgilendirici bir araç olmaktan çıkarak eserin anlamını, deneyimini yönlendiren bir unsur haline gelebilir. Üstelik bu metinler tek bir öznenin elinden çıkmaz. Müzeler, küratörler ve sanatçılar gibi farklı aktörler tarafından yazılır. Bu durum, sanat eserinin müzede yeni bir anlam kazanmasına yol açar. Böylece, sanat eseri her sergide farklı anlamlar üretmeye devam eder. Tam da bu sebeple sanat dünyasında künyelerin varlığı, sanatın nasıl deneyimlenmesi gerektiğine dair iki temel yaklaşımı karşı karşıya getirir.</p>
<p>Bir yanda bilginin gücüne inanan ve bir eserin tarihsel, kültürel ve teknik bağlamını anlamanın önemli olduğunu savunanlar vardır. Bu yaklaşıma göre, künye izleyicinin eseri daha bilinçli bir şekilde deneyimlemesini sağlar, bu nedenle gerekli bir araç olarak görülür. Diğer yaklaşım ise künyeye karşı mesafelidir, sanat eserinin izleyiciyle kurduğu bağın kelimelerden bağımsız olması gerektiğini savunur. Çünkü burada künye, izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini söyler. “Bu tabloda hüzün hakimdir” yazan bir kartı okuyan birinin o tabloda başka bir duygu bulma ihtimali azalır. Bu yaklaşım, sanat eserlerini deneyimlerken onları kendi bireysel düşüncelerimizle anlamlandırmamız gerektiğini savunur.</p>
<p>Künye esere yaklaşımı kolaylaştırır, bazen de bakışı farklı bir yöne çeker. Bazı eserler ise künyeye ihtiyaç duymayabilir; biçim, renk ya da malzeme zaten konuşur. Ama bazı işlerin açıklaması, esere yeni katmanlar ekler. Bu yüzden künyenin her zaman aynı işleve sahip olduğunu söylemek zordur. Asıl mesele, künyenin varlığından çok, nasıl ve nerede devreye girdiği, kim tarafından kaleme alındığıdır.</p>
<p>Künyelerin sebep olduğu bu ikililiği yerinde görüp araştırabilmek için Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi (RHM) ve Pera Müzesi’ne ziyarette bulundum. Bu iki müzeyi seçmemin sebebi zaman açısından daha geniş bir aralıktan örnekler görmekti. Çünkü müzelerden biri 19. yüzyıldan günümüze Türk resim sanatının gelişimine odaklanırken diğeri postmodern ve güncel sergileriyle izleyiciyi buluşturuyor.</p>
<p>Cumhuriyet’in 100. yılına armağan olan Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi, Türk resim sanatını kronolojik olarak sergiliyor. Künye genel olarak sanatçının ismi, tablonun yapıldığı tarih, ismi ve tekniği ile ilgili bilgiler içeriyor. Bazı tablolara künyeleri okumadan baktığımızda bile ne kadar eski olduğunu anlayabiliyoruz. Atmosferi, kıyafetleri, eski döneme ait yapılarıyla kendini ele veriyor. Künyeyle bunu tasdiklemiş oluyoruz. Künyedeki isimler de genel olarak açıklama niteliğinde oluyor. İbrahim Çallı’nın Gül Koklayan Kadın tablosu müzenin en değerli parçalarından. Tabloyu ilk gördüğümde çok beğendim, estetik olarak göze hitap ediyor.</p>
<div id="attachment_4226" style="width: 494px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4226" class="wp-image-4226 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Image-Copied-on-2019-09-11-at-16.28.02-PM-675x1024.jpg" alt="" width="484" height="742" /><p id="caption-attachment-4226" class="wp-caption-text"><strong><em>“Gül Koklayan Kadın”, İbrahim Çallı</em></strong></p></div>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“İbrahim Çallı’nın ‘<em>Gül Koklayan Kadın’</em> tablosu müzenin en değerli parçalarından. Tabloyu ilk gördüğümde çok beğendim, estetik olarak göze hitap ediyor. Eski dönem kıyafetleri giyen bir kadının pembe gülleri dalından koklaması resmedilmiş. Künyede sanatçının adı, sanatçının doğum ve ölüm yılı, eser ismi, hangi teknikle yapıldığı yazılmıştır.”</span></p></blockquote>
<p>Eski dönem kıyafetleri giyen bir kadının pembe gülleri dalından koklaması resmedilmiş. Künyede sanatçının adı, doğum ve ölüm yılı, eser ismi, hangi teknikle yapıldığı yazıyor. Bu künye olmasaydı tablonun resmedildiği döneme dair veya sanatçıya dair bilgimiz olmayacaktı. Bu sebeple künyeler sadece tabloyu açıklamak için kullanılmaz, tarihsel veri olarak da kullanılır. Mihri Hanım’ın <em>Otoportre</em> tablosunda künyeye bakmadan önce eski döneme ait sıradan bir portre sanmıştım. Resimdeki kadını boydan ve elinde şemsiye ile resmeden kişinin kendisi olduğunu künyeye bakınca anladım. Künyede ilk kadın ressamlardan olan Mihri Hanım’ın sanat hayatı, nerede eğitim gördüğü, açtığı sanat okulu, kimlere ilham olduğu, hangi akımları izlediği ve ne tür teknikler kullandığı kısaca açıklanıyor. Ayrıca künyede, boy portresinde kendisini özgüvenli duruşuyla, yüzündeki tül peçenin ardında uzaklara dikilen bakışları ve belli belirsiz gülümsemesiyle, portrenin kusursuz oranları; takılarından pabuçlarına, feracesinin kıvrımlarından, ellerinin zarafetine kadar ince işlenişiyle, yalın renk kullanımına karşın olağanüstü canlılığıyla dikkat çektiği belirtiliyor. Künyeyi okudukça betimlemeler kafamda daha çok oturdu, sanatçı kişiliğini tanıdıkça tablodaki kadına daha hayranlıkla bakmamı sağladı. Artık karşımda sadece eski dönemde yaşamış bir kadının portresi yoktu.</p>
<div id="attachment_4227" style="width: 610px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4227" class="wp-image-4227 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/mihri-hanim-1402.jpg" alt="" width="600" height="461" /><p id="caption-attachment-4227" class="wp-caption-text">“<strong><em>Otoportre”, Mihri Hanım</em></strong></p></div>
<p>Melahat Üren’in <em>Portrem</em> tablosunu ilk gördüğümde bir çocuğun portresi sandım. Yüz ve vücudun boyutsal garipliklerinden dolayı sanatçının bunu neden böyle çizdiğini merak ettim. Künyede eserin adı, sanatçının doğum ve ölüm yılı, hangi teknikle yapıldığı ve tablonun neden bu şekilde çizildiği ile ilgili detaylar yazılmıştı. Sanatçının fi güratif tavrından dolayı böyle bir şekilde portreyi ele aldığı açıklanıyordu. Soğuk renklerin harmonisiyle kurgulandığı otoportresi, çizgi ve renge dair az unsur kullanarak zengin ve çoksesli bir anlatı ortaya koyduğunu ifade ediyordu. Bu bakımdan bazı künyelerin de tablonun merak ettiğimiz yanlarında bize yardımcı olduğu söylenebilir.</p>
<div id="attachment_4228" style="width: 370px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4228" class="wp-image-4228 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/e95837e4a483ed787bb8a60254af048f8203491a-712x1043.png-699x1024.avif" alt="" width="360" height="522" /><p id="caption-attachment-4228" class="wp-caption-text"><em><strong>“Portrem”, Melahat Üren</strong></em></p></div>
<p>Pera Müzesi’nde ise küratörlüğünü Ulya Soley’in üstlendiği<em> Ortak Duygular</em> adlı güncel sergiyi ziyaret ettim. Sergi 1930’lardan bu yana oluşturulan ve yaklaşık 9 bin eserden oluşan British Council Koleksiyonu’ndan bir seçki içeriyor. 29 sanatçının eserlerinden oluşan seçki,<em> Özeni Korumak, Tanıdık Yüzler</em> ve <em>Hayali Gelecek</em> başlıklı üç bölüme ayrılmış. Pera Müzesi’nin web sitesindeki sergi sunumunda belirtildiği üzere, “<em>Ortak Duygular</em>, koleksiyon ve kurumların yalnızca geçmişi korumakla kalmayıp, günümüzün toplumsal ve politik dinamikleriyle güçlü ilişkiler kurma potansiyeline odaklanıyor. Duyguların yapışkan ve bulaşıcı doğası, müzeleri yapıtların yalnızca saklandığı mekânlar olmaktan çıkarıp, kapsayıcı ve umutlu bir tahayyül barındıran dinamik mekânlara evriltiyor.”</p>
<p>Bu yaklaşım, müzeleri sabit bir yapı olmaktan çıkarıp duyguların paylaşıldığı canlı ortamlara dönüştürüyor. Anya Gallaaccio’nun <em>Güzelliği Muhafaza Etmek</em> eseri 500 adet kırmızı gerbera çiçeğinden oluşuyor. Ben müzeyi ilk ziyaret ettiğimde çiçekler çok taze ve güzel kokuyordu ancak ikinci ziyaretimde tüm çiçekler çürümüştü. Her iki ziyaretimde de aynı künyeyi okumama rağmen anlamını tam olarak ikinci gidişimde daha iyi anladım. Bu eser, zamanın akışına ve kayba dair bir anlam sunuyordu. Künyede sanatçının adı, eserin ismi, eserin neyden oluştuğu ve hikâyesi anlatılıyor. Künyede belirttiği gibi, ilk kez 1991yılında sergilediği bu eser; fiziksel korumayı imkânsız bir görev olarak gördüğü için onun yerine, güzelliği korumaya davet ederek odağı maddeden duyguya kaydırıyor. Her sergisinde bu şekilde düzeni bozulup çürüyen hatta küflenen bu çiçekler her seferinde benzersiz bir deneyim sunuyordu. Bu örnekten bakış açımızı şekillendirenin sadece künyenin varlığı olmadığını, nasıl ve nerede devreye girdiğinin de önemli olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Lucian Freud’un <em>Güller ile Kız</em> tablosunu ilk gördüğümde ürpertici buldum. Resimdeki büyük çizilmiş gözler, gerçek boyuta yakın çizimiyle izleyiciye huzursuzluk hissettiriyor. Künyede sanatçının adı, eserin ismi, hangi yıllarda yapıldığını, hangi tekniklerle çizildiği ve içeriğindeki hikâyesinden bahsediliyordu.</p>
<div id="attachment_4229" style="width: 349px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4229" class="wp-image-4229 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/1589lg7q3ro11-718x1024.jpg" alt="" width="339" height="451" /><p id="caption-attachment-4229" class="wp-caption-text"><em><strong>“Güller ile Kız”, Lucian Freud</strong></em></p></div>
<p>İçeriğinde figüratif resmin en önemli temsilcilerinden, Sigmund Freud’un torunu Lucian Freud, bu ikonik tabloda yeni evlendiği ve hamile olan eşi Kitty Garman’ı resmettiğini, oturduğu sandalyenin kenarına ilişmiş gibi olmasından bahseder. Neredeyse gerçek boyutlarda resmedilmiş bu portre ile Freud duyguların dışarıya nasıl yansıdığını keşfetmemizi sağlar. Yazılana göre Kitty, Freud’un erken dönem figüratif resimlerinde psikolojik yoğunluğu ve fiziksel kırılganlığı simgeleyen bir figüre dönüşmüştür. Eserdeki kadının tedirginliğini ve donuk bir şekilde baktığını görüyoruz. Ancak neden böyle resmedildiğini künyeye bakmadan ve bir araştırma yapmadan anlamamız güçtür.</p>
<p>Michael Landy’nin <em>Nefret Ettiğiniz İşleri Biz Seviyoruz</em> eserini ilk gördüğümde yanındaki künyeyi fark edene kadar müzenin kenarına koyulmuş bir çöp poşeti sanmıştım. Eserin serginin parçası olduğu anlaşılamayacağı durumlarda izleyiciye künyenin varlığıyla belirtmek gerekli olabiliyor. Bu yüzden gözüm, ister istemez sanatçının bakış açısını anlamlandırmak için künyeye kayıyor. Künyede ise sanatçının adı, eserin ismi ve hikâyesi anlatılıyor. Künyede bahsedildiği üzere; eser 1995 yılında gerçekleştirdiği <em>Hurda Yığını Hizmetleri</em> başlıklı daha geniş kapsamlı projesinin bir parçasıdır.</p>
<p>Bu projede sanatçı Hurda Yığını Hizmetleri Ltd. isimli, sistemden dışlanan veya ötekileştirilen bireyleri toplumdan temizleme görevi gören kurmaca bir firma yaratır. Sergilenmekte olan çalışma ise, temizlenip çöpe atılmış bireyleri barındıran kırmızı bir çöp poşetidir. Bir yandan da çöp torbası temsili müze bağlamında bir eser olarak değer buluyor, dolayısıyla sermaye, iş gücü ve sanatın rolü ekseninde katmanlı bir okumaya da alan açıyor. Yapıt, başlığını temizlik ürünleri firması Mr. Muscle’ın o dönemki reklam kampanyasından alıyor. Bu eser, gezdiğim müzeler arasında anlamak için künyeye en çok ihtiyaç duyduğum yapıt oldu. Ancak yine de künyenin gerekli olup olmadığı konusunda net bir görüşü benimsediğim söylenemez. Belki de çözüm, künyeyi bir cevap anahtarı gibi sunmaktan vazgeçip bir ışık gibi kullanmaktır. İzleyiciye ne görmesi gerektiğini söyleyen değil, baktığı şeyi daha derin görmesini sağlayan, ipuçları veren ama kesin hükmü kişiye bırakan bir yazı dilidir.</p>
<p>Doğru kurgulanmış bir künye, eserin gizemini öldürmez; aksine o gizemin hangi kapıları açtığını bize gösterir. Bir dahaki müze ziyaretinizde künyelere sadece bilgi almak için değil, sanatçının zihin dünyasına dahil olmak için de bakmayı unutmayın.</p>
<p><strong>İllüstrasyon: Esma Dila Argüz</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/">Sanat Eserlerinde Künye</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/sanat-eserlerinde-kunye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Algoritmik Ödül ile Şiddetin Normalleştirilmesi</title>
		<link>https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 14:30:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Albert Bandura]]></category>
		<category><![CDATA[antisosyal]]></category>
		<category><![CDATA[Bobo Bebek Deneyi]]></category>
		<category><![CDATA[Brian Draper]]></category>
		<category><![CDATA[Cassie Jo Stoddart davası]]></category>
		<category><![CDATA[dijital platformlar]]></category>
		<category><![CDATA[içerik]]></category>
		<category><![CDATA[içerik üreticileri]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet eğilimi]]></category>
		<category><![CDATA[şiddetin normalleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[suçlu]]></category>
		<category><![CDATA[taklit içgüdüsü]]></category>
		<category><![CDATA[Torey Michael Adamcik]]></category>
		<category><![CDATA[Violence and American Cinema]]></category>
		<category><![CDATA[viral]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4212</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ertuğrul Gök “Dijital platformlara içerik üreten kullanıcılar, yönetmenler, hatta ciltlerce kitap yazan bazı yazarlar; suçluyu veya antisosyal davranışı genellikle ‘sistem karşıtı bir kahraman’ veya ‘iç dünyası anlaşılamamış bir dahi’ kılıfıyla sunar.” İnsan, doğası gereği gözlemleyen ve kopyalayan bir canlıdır. İnsanın bu yapısı onun hayat yolculuğunun büyük bir bölümünde gördüklerini taklit etmesine sebep olur. Bu taklit  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/">Algoritmik Ödül ile Şiddetin Normalleştirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Ertuğrul Gök</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Dijital platformlara içerik üreten kullanıcılar, yönetmenler, hatta ciltlerce kitap yazan bazı yazarlar; suçluyu veya antisosyal davranışı genellikle ‘sistem karşıtı bir kahraman’ veya ‘iç dünyası anlaşılamamış bir dahi’ kılıfıyla sunar.”</span></p></blockquote>
<p>İnsan, doğası gereği gözlemleyen ve kopyalayan bir canlıdır. İnsanın bu yapısı onun hayat yolculuğunun büyük bir bölümünde gördüklerini taklit etmesine sebep olur. Bu taklit etme hâli tarih boyunca süregelmiş hatta evrilmiştir. İletişim araçlarının toplum üzerindeki etkisi de bu basit ama sarsıcı gerçek çevresinde şekillenir. Çünkü bireyin neyi taklit ettiği; karşısına çıkarılan davranışların, anlatıların ve imgelerin nerelerde, ne sıklıkta ve hangi biçimde karşısına çıkarıldığı ile bağlantılıdır.</p>
<p>Bu bağlamda önemli olan noktalardan biri bireyin taklit edeceği unsurun dolaşıma girdiği mecralardır. İletişim mecraları hangi fikirlerin görünürlük kazandığını belirleyen seçici zeminler olmuştur. Nitekim Antik Roma’nın umumi tuvaletleri, şehir meydanları, hamamlar ve kahvehaneler, modern anlamdaki medyadan önce, kamusal etkileşimin gerçekleştiği ve ortak toplumsal gündemin şekillendiği ilk kamusal alanlar olarak işlev görmüştür. Bu sınırlı etkileşim alanlarında ortaya çıkan fikirler, zamanla daha geniş toplumsal dönüşümlerin zeminini hazırlamıştır.</p>
<p>Kimi zaman devrimci düşüncelerin ilk tohumları bu mekânlarda filizlenmiştir. Ancak teknolojinin gelişimiyle birlikte bu mecralar kitleselleşmiş, telgrafla uzaklar yakın olmuş, matbaa, radyo ve televizyon aracılığıyla merkeziyetçi ve geniş ölçekli bir kitle iletişim yapısına bürünmüştür.</p>
<p>Günümüzde internet ve sosyal medya aracılığıyla fikirler, saniyeler içinde geniş kitleler tarafından görünür hale gelmiştir. Üstelik bu dolaşım karşılıklı etkileşim ve anlık geri bildirimlerle de şekillenebilmektedir. Anlatıların ve imgelerin etkileşime açıldığı dijital mecralar yaygınlaştıkça dolaşıma sokulan içeriklerin de çeşitliliği bir o kadar artmıştır. İçeriklerin geniş kitlelere ulaşmasını kolaylaştıran bu yapı haber alma, bilgiye erişim ve farklı fikirlerin dolaşıma girmesi açısından oldukça faydalı bir görev üstlenmektedir. Bu durum her ne kadar iletişim açısından olumlu gibi görünse de dahil olan herkesin içerik üretebildiği bu ortamda, dolaşıma giren her düşüncenin yapıcı ya da sağlıklı olduğunu söylemek mümkün değildir. Aynı mecralar, sorunlu ve zararlı düşünce biçimlerine de alan açabilmektedir.</p>
<p>Böylesine hızlı ve devasa ölçekli bir etkileşim ortamının bireylerin psikolojisini ve davranış örüntülerini etkilemediğini düşünmek ciddi bir yanılgıya yol açar. İçerikler, bireylerin kopyalama arzusunun nesnesini oluşturacağı için olumsuz davranış kalıpları yaratma riskini de barındırmaktadır. Bu ilişki psikoloji literatüründe de güçlü biçimde karşılık bulmaktadır. Psikolog Albert Bandura’nın 1961 yılında gerçekleştirdiği ve literatürde “Bobo Bebek Deneyi” olarak bilinen çalışma, bireylerin özellikle çocukluk döneminde davranışlarını gözlem yoluyla şekillendirdiğini ortaya koymuştur. Deney kapsamında, agresif bir rol modele maruz kalan çocukların, kısa süre içinde benzer saldırgan davranışları tekrar ettikleri; saldırgan olmayan bir rol modelle etkileşime giren çocukların ise bu tür davranışları neredeyse hiç sergilemedikleri tespit edilmiştir. Psikolog Albert Bandura’ya göre; “İnsanlar gördükleri davranışı taklit eder. Özellikle davranış ödüllendiriliyor ve dikkat çekiyorsa…” Bu durum akıllara dizi ve filmlerde sıklıkla karşılaştığımız şiddet içeriklerine bağışıklık ve kopyalama geliştirebileceğimizi gösterir.</p>
<p>Editörlüğünü J. David Slocum’un üstlendiği, Violence and American Cinema adlı kitabı, soğuk savaş döneminde yayımlanan suç konulu dizi ve filmlerin suç oranlarında artışa sebep olduğu ana fikrini tartışır. İzlediğimiz dizi, film ve sosyal medya içerikleri bireylerin suça olan ilgisini ve eğilimini etkiler. Sosyal medya ve dijital platformlar, birer iletişim kanalı olmanın ötesine geçerek bireyin gerçeklik algısını manipüle edebilme gücüne sahiptir. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri ise 2006’da Amerika’da gerçekleşen Cassie Jo Stoddart davasıdır. Lise arkadaşları olan Brian Draper ve Torey Michael Adamcik, izledikleri şiddet içerikli Çığlık adlı filmden etkilenerek, sınıf arkadaşları olan Cassie’nin hayatına son vermiş ve filmi “deneyimlemek” istediklerini açıkça belirtmişlerdir.</p>
<p>Dijital platformlara içerik üreten kullanıcılar, yönetmenler, hatta ciltlerce kitap yazan bazı yazarlar suçluyu veya antisosyal davranışı genellikle “sistem karşıtı bir kahraman” veya “iç dünyası anlaşılamamış bir dahi” kılıfıyla sunar. Gerçek hikâyeleri konu alan suç belgesellerindeki seri katil anlatılarında görüldüğü üzere; suçun vahşeti, sinematografik bir estetikle örtülür. Bu durum, özellikle aidiyet arayışındaki gençler için şiddeti bir stil ve özenilen bir karakter haline getirebilmektedir.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Günümüzde sosyal medya ve dijital platformlar, sadece birer iletişim kanalı olmanın ötesine geçerek bireyin gerçeklik algısını manipüle edebilmektedir. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri ise 2006’da Amerika’da gerçekleşen Cassie Jo Stoddart davasıdır.”</span></p></blockquote>
<p>Sosyal medya, bu estetiği filtreler ve müziklerle süsleyerek suçun ahlaki ağırlığını hafifletir ve geriye sadece havalı bir imaj bırakır. Algoritmaların en çok dikkat çeken, en çok tartışılan içerikleri öne çıkarma eğilimiyle işlemesi de kişiler arasında suç içeriklerinin yayılmasını körükleyen bir başka unsurdur.</p>
<div id="attachment_4213" style="width: 810px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4213" class="wp-image-4213 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1.jpg" alt="" width="800" height="444" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-200x111.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-300x167.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-400x222.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-600x333.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1-768x426.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/hskzU9ylKEWMjYrz-638750458143500209-1.jpg 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /><p id="caption-attachment-4213" class="wp-caption-text"><strong>Bobo Bebek Deneyi</strong></p></div>
<p>Şiddet eğilimi taşıyan bireylerin, suç barındıran eylemlerinin sosyal medyada yoğun etkileşimle karşılık bulması, birey tarafından bu davranışların ödüllendirildiği algısını güçlendirebilmektedir. Beğeni, paylaşım ve yorumlar aracılığıyla sağlanan bu geri bildirimler, davranışın pekişmesine ve tekrar edilmesine zemin hazırlayan tehlikeli bir geri besleme döngüsü oluşturabilmektedir.</p>
<p>Sosyal mecralarda sonsuz kaydırma döngüsünde bir cinayet haberi ile bir yemek tarifi videolarını peşpeşe ve saniyeler içinde tüketebiliyoruz. Sürekli karşımıza çıkan şiddeti hatta cinayeti konu alan içeriklere karşı hissizleşmemiz veya sıradan bir içeriğe etkileşim verir gibi rahatlıkla tepki vermemiz de bundan kaynaklanıyor. Bu duyarsızlaşma, şiddeti kopyalama eğilimi olanların önündeki son ahlâki barajın da yıkılmasına sebep oluyor.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-4214 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/61PdjtgKHaL-679x1024.jpg" alt="" width="389" height="545" /></p>
<p>Sosyal medya, insan doğasındaki “taklit” içgüdüsünü, tarihte hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde ödül mekanizmasıyla birleştirme potansiyeli taşıyor. Eğer dijital platformlar ve sosyal medya içerisinde kontrolsüz bir şekilde dolaşımda olan bu şiddet ve suç temelli içerikler, kontrol altına alınmazsa şiddet, sadece ekranlarda izlenen bir kurgu olmaktan çıkıp, popülarite uğruna kopyalanan bir performans sanatına dönüşme riski taşır.</p>
<p>Bu nedenle bireylerin bu tür içeriklerle etkileşime girmemeyi tercih etmesi, aynı zamanda kamusal bir sorumluluk olarak da değerlendirilmelidir. Unutulmamalıdır ki bir caninin “viral” olduğu bu dünyada, bir sonraki taklitçinin ortaya çıkması sadece an meselesidir.</p>
<p><strong>İllüstrasyon: Şirvan Kopçuk</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/">Algoritmik Ödül ile Şiddetin Normalleştirilmesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/algoritmik-odul-ile-siddetin-normallestirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Wabi Sabi: Zamanla Değerlenen Kusurların Felsefesi</title>
		<link>https://contextdergi.com/wabi-sabi-zamanla-degerlenen-kusurlarin-felsefesi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/wabi-sabi-zamanla-degerlenen-kusurlarin-felsefesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 13:57:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[15.yy Japonya'sı]]></category>
		<category><![CDATA[çay seromonisi]]></category>
		<category><![CDATA[japon kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[japon sanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[Kintsugi]]></category>
		<category><![CDATA[kırık eşyalar]]></category>
		<category><![CDATA[mu kaligrafisi]]></category>
		<category><![CDATA[sen no rikyū]]></category>
		<category><![CDATA[wabi sabi]]></category>
		<category><![CDATA[zen budizmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4206</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Taha Okuyucu “Japonya’da hâlen sürdürülen çay seremonisi etrafında gelişen bu felsefenin ilk kelimesi olan Wabi, yalın bir yaşam içinde doğayla uyum halinde olmayı ifade eder. Sabi ise bir nesnenin ya da varlığın zamanla geçirdiği dönüşümü, yaşam döngüsünü olduğu gibi kabul etmeye odaklanır. Bu iki kavram bir araya geldiğinde, kusur bir eksiklik olmaktan çıkar, doğal yollarla  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wabi-sabi-zamanla-degerlenen-kusurlarin-felsefesi/">Wabi Sabi: Zamanla Değerlenen Kusurların Felsefesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Taha Okuyucu</strong></em></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Japonya’da hâlen sürdürülen çay seremonisi etrafında gelişen bu felsefenin ilk kelimesi olan Wabi, yalın bir yaşam içinde doğayla uyum halinde olmayı ifade eder. Sabi ise bir nesnenin ya da varlığın zamanla geçirdiği dönüşümü, yaşam döngüsünü olduğu gibi kabul etmeye odaklanır. Bu iki kavram bir araya geldiğinde, kusur bir eksiklik olmaktan çıkar, doğal yollarla yaşanmışlığın ve deneyimin bir parçası olarak anlam kazanır.”</span></p></blockquote>
<p><span style="font-size: 12pt;">Kusursuzluk fikri, modern dünyanın en ısrarcı vaatlerinden biridir. Yeni olanın eskimemesi, yüzeylerin iz taşımaması, nesnelerin zamanla hiçbir şey kaybetmemesi beklenir. Günümüzde kusursuz, sade işçilikler; bembeyaz, lekesiz duvarlar, pürüzsüz formlar, yaşlanan dünyanın estetik idealleri halinde piyasaya sürülmektedir. Oysa bu vaat, doğal döngüye karşı çıkarak zamanın inkârını da içinde barındırmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: 12pt;">Wabi-Sabi felsefesi ise tam da bu inkârın karşısında konumlanır. Kökenlerini “hayatın geçiciliği ve her şeyin akışta olduğu” prensibine dayanan Zen Budizmi’nden alan bu anlayış; çatlağı gizlemez, eskimeyi kusur olarak görmez, tamamlanmamışı düzeltmeye çalışmaz. Aksine nesnenin değeri ile zaman arasında kurduğu ilişkiye odaklanır. Doğanın öngörülemezliğine, insan yaşamındaki geçiciliğe, kusurların güzelliğine vurgu yapar. Çünkü Wabi-Sabi için güzellik, yeni olma halinde değil geçmişin izlerinde yatar. Japonya’da hâlen sürdürülen çay seremonisi etrafında gelişen bu felsefenin ilk kelimesi olan Wabi, yalın bir yaşam içinde doğayla uyum halinde olmayı ifade eder. Sabi ise nesnenin ya da varlığın zamanla geçirdiği dönüşümü, yaşam döngüsünü olduğu gibi kabul etmeye odaklanır. Bu iki kavram bir araya geldiğinde, kusur bir eksiklik olmaktan çıkar, doğal yollarla yaşanmışlığın ve deneyimin bir parçası olarak anlam kazanır. 15. yüzyıl Japonya’sında ortaya çıkan ve “çay seremonisi” olarak adlandırılan bu etkinliklerde konuklar; seremoninin gerçekleştirileceği evlerde bir araya gelir, ev sahibi onlara çay ikram ederdi. Bahçe düzenlemesinden çay odasının mimarisine, kullanılan seramiklerden mekânda yer alan simgesel ve dinsel ögelere kadar her ayrıntı ev sahibi tarafından özenle planlanırdı.</span></p>
<p>Ancak bu dönemde çay seremonileri henüz halkın gündelik yaşamına dahil olmamıştı. Aristokrasinin görkemli konutlarında, statü ve zenginliğin sergilendiği seçkin etkinlikler olarak sürdürülüyordu. En değerli çay setleri Çin’den ithal edilen nadir ve pahalı eşyalardan oluşur, bu nesnelerin estetik değeri ev sahibinin servetini ve toplumsal gücünü yansıtma biçimiyle ölçülürdü.</p>
<p>Yine aynı dönemde yaşayan ve soylular arasında önemli bir çay ustası olan Sen no Rikyū, çay seremonisinin güç ve statü gösterisine dönüşmesine karşı durarak, bu pratiği soylu sınıfın tekelinden çıkarıp herkesin erişebileceği bir deneyime dönüştürmeyi amaçlamıştı. Onun yaklaşımı, bugün Wabi- Sabi olarak bilinen estetik ve felsefi çerçevenin oluşmasında belirleyici oldu. Rikyū, bu doğrultuda pahalı Çin porselenleri ve kusursuz objeler yerine yerel bambu ürünlerini, bilinçli olarak elde yapılmış, asimetrik ve kusurlu seramikleri tercih etti. Nesnelerin zanaatkârlarının el izini, zamanın etkisini ve kullanımın bıraktığı izleri taşıması, kullanıcıyla daha samimi bir ilişki kurulmasını sağladı. Rikyū, sadeleştirerek yeniden kurguladığı ve Wabicha olarak adlandırdığı çay seremonisiyle estetik değeri maddi mükemmellikte değil, nesnenin taşıdığı hikâyede arayan bir felsefeyi hayata geçirdi.</p>
<div id="attachment_4207" style="width: 235px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4207" class="wp-image-4207 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sen_no_Rikyu_JPN-455x1024.jpg" alt="" width="225" height="508" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sen_no_Rikyu_JPN-133x300.jpg 133w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sen_no_Rikyu_JPN-682x1536.jpg 682w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/Sen_no_Rikyu_JPN-scaled.jpg 1137w" sizes="(max-width: 225px) 100vw, 225px" /><p id="caption-attachment-4207" class="wp-caption-text">Sen no Rikyū (1522–1591)</p></div>
<p>Bu yaklaşım, nesnenin değerini yalnızca kullanım anıyla sınırlamaz, zarar gördüğünde ya da kırıldığında da onu terk etmek yerine birlikte yaşamayı önerir. Çay seremonisinde kullanılan kapların onarılması ve yeniden kullanılması, Wabi-Sabi’nin sürdürülebilirlik fikrini somutlaştırır. Bu anlayışla örtüşen bir diğer önemli pratik ise Kintsugi (ya da Kintsukuroi) sanatıdır. Kintsugi, altın anlamına gelen “kin” ve onarım anlamına gelen “tsugi” kelimelerinden ortaya çıkmıştır. Bu geleneksel Japon sanatı, kırılan seramiklerin çatlaklarını gizlemek yerine altın ya da gümüşle doldurarak onarma işlemi olarak bilinir. Buradaki amaç, nesneyi eski ve kusursuz haline döndürmek yerine kırılma anını görünür kılarak nesnenin geçmişini estetik bir ögeye dönüştürmektir. Ancak Kintsugi, ortaya çıktığı dönemde estetik bir tercih olarak değil, çay seremonisiyle birlikte gelişen pratik bir ihtiyaç olarak şekillenmiştir.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Wabi-Sabi, estetiğin ticarileşmesinin ötesine geçmeyi, azla yetinmeyi ve nesneyle uzun soluklu bir ilişki kurmayı önerir. Bu bakış açısı, kusuru estetik bir biçim olarak değil, zamanın ve deneyimin kaçınılmaz bir sonucu olarak kabul eder.”</span></p></blockquote>
<p>Çay seremonisinin Japonya genelinde yaygınlaşmasıyla kullanılan çay kapları hem maddi hem de kültürel açıdan büyük bir değer taşımaya başlamıştı. Bu kapların değeri yalnızca pahalı olmalarından değil; önemli çay ustalarıyla, seremonilerle ve kişilerle ilişkilendirilmiş olmalarından kaynaklanıyordu. Her biri, tıpkı bir parmak izi gibi birebir aynısı üretilemeyen nesnelerdi. Bu nedenle çatlayan ya da kırılan bir çay kabı, kolayca yenisiyle değiştirilebilecek bir eşya olarak görülmüyordu.</p>
<div id="attachment_4208" style="width: 273px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4208" class="wp-image-4208 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/2d1673946d75b2b8eb33bc6a2c03fdcf08f7b6d15ccd816b0a34b2df0c89e3ce-300x300.png" alt="" width="263" height="261" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/2d1673946d75b2b8eb33bc6a2c03fdcf08f7b6d15ccd816b0a34b2df0c89e3ce-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/2d1673946d75b2b8eb33bc6a2c03fdcf08f7b6d15ccd816b0a34b2df0c89e3ce-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/2d1673946d75b2b8eb33bc6a2c03fdcf08f7b6d15ccd816b0a34b2df0c89e3ce-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /><p id="caption-attachment-4208" class="wp-caption-text"><strong>Wabi-Sabi düşüncesiyle örtüşen “Mu” kaligrafisi.</strong></p></div>
<p>Bu koşullar altında Kintsugi, kırılan kapları onarmak ve kullanımda tutmak amacıyla uygulanmaya başlandı. Yine de kırılmanın gizlenmemesi, aksine vurgulanması, nesnenin yaşam sürecinin doğal bir aşaması olarak kabul edilmesi, Wabi-Sabi düşüncesiyle doğrudan örtüşür ve temel dayanak felsefelerinden biri olarak görülür. Böylece onarım, nesneyi eski haline döndürme çabasından ziyade, onun geçirdiği dönüşümü kabul etmenin bir yolu haline gelir. Wabi-Sabi, bu bakış açısını yalnızca tekil nesnelerde değil, gündelik yaşamın tamamında geçerli bir estetik ve düşünme biçimi olarak ele alır. Ancak günümüzde mütevazı bir düşünceyle ortaya çıkan Wabi-Sabi, taşıdığı felsefi derinlikten büyük ölçüde uzaklaştırılarak çoğu zaman yalnızca “estetik” başlığı altında yeniden pazarlanmakta ve kendine has anlamından koparılmaktadır. Özellikle sosyal medyada lüks bir yaşam tarzı olarak yeniden dolaşıma giren bu felsefe; kolay ulaşılamayan, pahalı nesneler ile giderek yeni bir anlam kazanmaya başlıyor. Modern mimari ve iç mekân tasarımında sıkça karşımıza çıkan “Wabi-Sabi stili” sade yüzeyler, pürüzlü dokular ya da doğal görünümlü malzemeler, çoğu zaman gerçek bir yaşanmışlığın izini taşımaktan ziyade baştan sona planlanmış süreçlerin ürünüdür. Yeni üretilmiş bir nesnenin kimyasal yöntemlerle ya da fabrikasyon müdahalelerle eskiymiş gibi gösterilmesi, Wabi-Sabi’nin önerdiği doğallık anlayışıyla oldukça çelişir.</p>
<p>Sosyal medyada “kökleri çok eskiye dayanan ve felsefesi olan bir stil” adı altında tekrar tekrar paylaşılan evler sadelik ve doğallık adı altında dizayn edilmiş beyaz duvarları, nötr tonları ve hastane beyazlığındaki boş salonlarıyla çoğu zaman sadece tek tipleşmenin birer örneğidir. Farklı coğrafyalarda, farklı hayatlar süren insanların evlerinde aynı koltuklar, aynı masalar, aynı lambalar yer alır. Nesneler kullanıcılarıyla zaman içerisinde anılar üzerinden değerlendirmek yerine, belirli bir trendin süresi kadar var olur. Birkaç yıl içinde değişen moda anlayışıyla eskidiği düşünülerek dolaşımdan çıkarılır ve yerini yenisine bırakır. Felsefenin temelini içselleştirmeden onu evlerine sokan bireyler ise yalnızca pazarlanan bir stil olduğu için bu anlayışı tüketim çarklarının içine dahil eder. Böylece felsefe, özünden koparılır ve bir düşünce biçimi olmaktan çıkarak salt bir tüketim nesnesine dönüşür.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-4209  alignleft" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/genduz-1024x682.png" alt="" width="408" height="270" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/genduz-200x133.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/genduz-300x200.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/genduz-400x266.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/04/genduz.png 1531w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></p>
<p>Oysa Wabi-Sabi, estetiğin ticarileşmesinin ötesine geçmeyi, azla yetinmeyi ve nesneyle uzun soluklu bir ilişki kurmayı önerir. Bu bakış açısı, kusuru estetik bir biçim olarak değil, zamanın ve deneyimin kaçınılmaz bir sonucu olarak kabul eder. Sen no Rikyū’nun felsefesinde nesnenin değeri maddi karşılığında ya da yapay olarak kurgulanmış kusurunda değil, onunla kurulan sade, samimi ve gösterişten uzak ilişkide saklıdır. Wabi-Sabi, satın alınabilecek bir “tarz” değil zamanla, kullanım ve sabırla kendiliğinden ortaya çıkan bir yaşam pratiğidir.</p>
<p>Bir kusurun taşıdığı anlam, onu neyle doldurduğumuzdan çok, neden ve nasıl ortaya çıktığıyla ilgilidir. Eğer bir kusur yalnızca estetik bir “stil” ya da “yaşam tarzı” kaygısıyla dolduruluyorsa, orada Wabi-Sabi’den değil, yalnızca tüketimin yarattığı yeni bir illüzyondan söz edilebilir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/wabi-sabi-zamanla-degerlenen-kusurlarin-felsefesi/">Wabi Sabi: Zamanla Değerlenen Kusurların Felsefesi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/wabi-sabi-zamanla-degerlenen-kusurlarin-felsefesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sanat Tarihinde Kadın</title>
		<link>https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2026 13:22:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Artemisia Gentileschi]]></category>
		<category><![CDATA[bilinç yükseltme]]></category>
		<category><![CDATA[eril bakış]]></category>
		<category><![CDATA[Erkek Bakışı]]></category>
		<category><![CDATA[Frans Hals]]></category>
		<category><![CDATA[Jan Miense Molenaer]]></category>
		<category><![CDATA[Judith Jans Leyster]]></category>
		<category><![CDATA[kadın tasviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kathie Sarachild]]></category>
		<category><![CDATA[Laura Mulvey]]></category>
		<category><![CDATA[Leyster]]></category>
		<category><![CDATA[Linda Nochlin]]></category>
		<category><![CDATA[male gaze]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanat tahinde kadın]]></category>
		<category><![CDATA[sanat tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Serpil Çakır]]></category>
		<category><![CDATA[yüksek sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=4203</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Nihal Akbudak “Tarih boyunca kadınlar; felsefeden edebiyata, sanattan bilime pek çok alanda üretmiş, kendilerinden söz ettirecek işler ortaya koymuştur. Ancak bilgi, yetenek ve deneyimleri çoğu zaman tarih-dışı sayılmıştır. Bu nedenle 1970’lerde kadın mücadelesinin en temel sorularından biri ‘Kadınlar o tarihte ne yapıyordu?’ sorusudur.” Müze ziyaretlerinde çoğu zaman bir dengesizlik hissedilir. Kanvaslarda karşımıza çıkan kadın fi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/">Sanat Tarihinde Kadın</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>-Nihal Akbudak</em></strong></p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Tarih boyunca kadınlar; felsefeden edebiyata, sanattan bilime pek çok alanda üretmiş, kendilerinden söz ettirecek işler ortaya koymuştur. Ancak bilgi, yetenek ve deneyimleri çoğu zaman tarih-dışı sayılmıştır. Bu nedenle 1970’lerde kadın mücadelesinin en temel sorularından biri ‘Kadınlar o tarihte ne yapıyordu?’ sorusudur.”</span></p></blockquote>
<p>Müze ziyaretlerinde çoğu zaman bir dengesizlik hissedilir. Kanvaslarda karşımıza çıkan kadın fi gürlerinin sayısıyla, künyelerde yer alan kadın sanatçı isimlerinin sayısı dengesizdir. Sanat tarihi boyunca kadınlar portrelerde, beden temsillerinde ve idealize edilmiş imgelerde sıkça konu alınır. Ancak bu eserlerin büyük bir kısmı erkeklerin fırçasından çıkmıştır. John Berger’in Görme Biçimleri kitabında geçen “Erkekler izlerler, kadınlar izlenişlerini seyrederler” sözü, bu tek taraflı bakış ile sanat tarihinde kadınların nasıl ikincilleştirildiğini açıkça ortaya koyar. Kadının çoğu zaman özne değil, bakılan bir nesne olarak konumlandırılması; onu üretimin merkezinden uzaklaştırırken temsilin merkezine hapseder. Tam da bu noktada, sanat tarihçisi Linda Nochlin’in yıllar önce sorduğu o sarsıcı soru yankılanır: “Neden hiç büyük kadın sanatçı yok?”</p>
<p>Tarih boyunca kadınlar; felsefeden edebiyata, sanattan bilime pek çok alanda üretmiş, kendilerinden söz ettirecek işler ortaya koymuştur. Ancak bilgi, yetenek ve deneyimleri çoğu zaman tarih dışı sayılmıştır. Bu nedenle 1970’lerde kadın mücadelesinin en temel sorularından biri “Kadınlar o tarihte ne yapıyordu?” sorusudur. Kadın hareketi çalışmalarıyla ismini duyuran Serpil Çakır’ın da vurguladığı gibi Antik Yunan’dan beslenen geleneksel tarih yazıcılığı; kadın deneyimlerini küçümsemiş, kayda geçirmemiş ve yalnızca kamusal alanın öznesi olarak kabul edilen erkeklerin deneyimlerini merkeze almıştır. Erkek deneyimlerinin egemen olduğu bu anlatıda kadınlar ya hiç var olamamış ya da ürettikleri eserlerden isimleri silinmiştir. Bu silinme hâli, yalnızca tarih kitaplarının satır aralarında değil, sanat eserlerinin künyelerinde de somut biçimde karşımıza çıkar. Ellerindeki fırçadan dillerindeki hikâyelere kadar uzanan keskin müdahalelere maruz kalan binlerce kadın, sanatı “yeterince iyi” olduğunda bir erkeğin adıyla etiketlenmiştir. Böylece mesele kadınların üretip üretmediğinden çok, bu üretimin kimin adıyla kaydedildiği sorusuna dönüşmüştür.</p>
<p>Bu yapısal adaletsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri, ressam Judith Jans Leyster’dır. 17. yüzyıl Hollanda Altın Çağı’nın en yetenekli ressamlarından biri kabul edilen Judith Jans Leyster, sanat tarihinin en açık imza gaspı örneklerinden birini deneyimler. Bugün Frans Hals adı ve eserleri, sanat tarihi kaynaklarında defalarca karşımıza çıkar. Ancak aynı dönemde üretmiş olan Leyster, pek çok kişi için hâlâ yeni bir isim olabilir. Durum tesadüf değildir. Leyster’ın eserleri, ölümünden sonra sistematik biçimde Frans Hals’a ve kocası Jan Miense Molenaer’e atfedilmiştir. Yüzyıllar boyunca sanat tarihçileri, bu güçlü fırça darbelerini ve estetik zekâyı bir erkeğe ait sanmış; estetik başarı, bir kadının adıyla yan yana düşünülmediği için erkek imzalarıyla dolaşıma girmiştir.</p>
<p>1893’te eserleri yeniden keşfedilip doğru biçimde atfedilmeye başlanmasaydı, bugün bu üretimi hâlâ onu üretmeyen birinin adıyla anıyor olacaktık. Frans Hals sanat tarihinde yerleşik bir konuma sahipken, Leyster’ın adının hâlâ keşfedilen bir bilgi gibi karşılanması, görünürlük ile üretim arasındaki mesafenin ne kadar belirleyici olduğunu açıkça gösterir. Leyster örneğinde mesele bir kadının yeteneksizliğinin değil aksine dehasının ancak bir erkek adı altında kabul edilebilir bulunmasından kaynaklanır. Sanatçının estetik algısı o denli güçlüdür ki eserleri erkek dehası etiketiyle adlandırılmış, deha kavramı kadına atfedilmediği için imza değiştirilerek meşrulaştırılmıştır. Böylece sanat tarihi, kadını estetiğin yaratıcı öznesi olmaktan dışlayıp onu yalnızca erkek bakışın edilgen nesnesine indirgerken, kadın dehasını da sistematik biçimde görünmez kılmıştır.</p>
<p>Avrupa’da yaşanan rönesans ve reform gibi tarihsel bozumyapımlar, tarihin akışıyla beraber, bilimi algılayış biçimini, felsefeyi, toplumsal değerleri ve kurumları değiştirdiği gibi insan zihnini de yeniden şekillendirmiştir. Bu değişim tıpkı diğer öznelerde olduğu gibi bireyin sanata bakışını da köklü bir şekilde etkilemiştir. Kümülasyonla biriken bu değerler, 19. yüzyıl için yeni bir kapı aralamıştır: “Yüksek sanat”. Söz konusu eserler, gerçeklikten beslenerek, sadece fırçayı kullanma becerilerini değil, sanatçının entelektüel becerisini de öncelemektedir. Özellikle yüksek sanatın örneklerini gördüğümüz eserler, insan anatomisinin sanata taşındığını ifade etmektedir.</p>
<p>Bu dönemde, erkek sanatçılar akademide nü modellerle kas yapısını ve hareketlerini öğrenip resmederken kadavralarla bizzat derinin altını inceleyerek anatomi çalışabiliyordu. Kadın sanatçılar ise iffet gerekçesiyle çıplak modellerle çalışamıyor ve akademiye girişi dahi yasaklanıyordu. Kas yapısını, kemik dizilimini ve insan formunu bilimsel olarak öğrenmesi imkansızlaştırılan kadınlara kalan seçenekler anatomik bilgi gerektirmeyen; çiçekler, meyveler ve aile portreleriydi. Üstelik kadınlar, anatomiyi bir şekilde kendi çabasıyla öğrenmiş olsa dahi bu bilgiyi kullanabileceği alan tanınmıyordu. Buna benzer olarak freskler veya devasa tarihsel resimler; iskele kurmayı, yükseklerde çalışmayı gerektiriyordu ancak kadınların kamusal alanda uygunsuz görüntüye sebebiyet vereceği “endişesiyle” kadınlar iskelelerden uzaklaştırılmıştı. Başka bir örnek olarak bir sanatçı, zihinsel dünyasını yeniden üretmek için Avrupa’yı görmeliydi ancak o sanatçı kadın ise yanında erkek olmadan seyahat edemezdi. Roma’daki tavan resimlerini inceleyip, üslubunu geliştirmesi bir kadın için yalnızca hayâl olabilirdi.</p>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">“Kadının tarihteki varlığının keşfedilmesine dair mücadele; erkek bakışının yarattığı toplumsal kabulleri tespit etmeyi ve dönüştürmeyi hedefler.”</span></p></blockquote>
<p>Kurumlar ve toplumsal özneler her ne kadar yeniden şekillense de sanat, her zaman zengin erkeklerin egemenlik alanındaydı. Resim, heykel ve türevi her türlü sanatsal faaliyet, sanatçıların sırtında ciddi bir mâli yük oluşturuyordu. Sanatçıların sürdürülebilir olarak üretmeye devam edebilmesi için zengin müşterilerle muhatap olması gerekliydi. Bu durumda çoğu resim, ücreti ödendikten sonra, müşterinin talebine göre çiziliyordu. Dönemin müşterileriyse devlet, kilise veya soylulardı. Bu durum burjuva sınıfının ortaya çıkışına kadar sürdü. Söz konusu kurumlar, imza yetkisi bile olmayan kadınlarla sözleşme imzalamaz; dini ve tarihi sahnelerin, sanattaki yansımalarını erkek meseleleri olarak değerlendirirdi. Kadının karşısındaki engel, yetenek değil; toplumu düzenleyen ahlâki yasalar ve normlardı.</p>
<p>19. yüzyılın sonlarına doğru kadınların anatomi derslerine girmelerine izin verilmeye başlandı. Ancak teknik bilgiye dair erişimleri hâlâ sınırlıydı. Kadavraların ve nü modellerin cinsel organları bir bezle örtülüyordu. Erkek bütünün yapısını çözerken, kadın eksik parçaları zihin gücüyle tamamlamaya mahkûm bırakılıyordu. Kadının bilgiye erişimi ne kadar zorlaştırılıyor olsa da kadınlar rekabet ederek var olmaya çabaladı. Bunun yanı sıra akademiye girmek, işin mutfağında olmak, erkek asistanın eğitim olanaklarına sahip olmak anlamına da gelmiyordu. Bu yüzyılda ortaya çıkan gelişmeler ise yalnızca sınırların esnediğinin göstergesiydi. Bir erkeğin asistan olması için yetenekli bir sanatçı olması yeterliyken; bir kadının, ustanın yanında asistan olabilmesinin tek yolu, ustanın kızı, kardeşi ya da eşi olmasıydı.</p>
<p>Artemisia Gentileschi, muhtemelen babası ressam olmasaydı, yeteneği gözetilmeksizin atölyenin kapısından içeri bile giremeyecekti. Asistanlık yalnızca boya karıştırmanın inceliklerini öğrenmek demek değildi. Bir çırak, ustanın mesleki sırlarını ve en önemlisi perspektif matematiğini ve benzeri teknik detaylarını da öğrenmeli, hâkim olmalıydı. Kadınlar asistanlık sisteminden dışlandıkları dönemde, dönemin yükselen becerisi sanatın mühendisliğinden de dışlanmış oldu. Bazı kadın sanatçılar resmi olarak olmasa da bir ustanın asistanı olabilmeyi başarmış fakat genelde hor görülmüş veya sömürülmüştü. Bu dönemde sanatın akıl ve yaratım süreci olduğu düşüncesi hâkimken, kadının doğası gereği yaratıcı değil ancak taklitçi olabileceği varsayılırdı. Kadınların sanat tarihinde “izlenen bir manzara” gibi konumlanması erkek egemen bilim ve sanat dünyasının bilinçli hamlelerinin eseri olarak görülmekteydi.</p>
<p>Burada tarihsel anlatıya yeni bir perspektifle bakmayı sağlayan Laura Mulvey’in Erkek Bakışı / Male Gaze kavramı devreye girer. Feminist teorinin temel yapı taşlarından biri olan erkek bakışı eleştirisi, dünyanın anlamlandırılması sürecinin insan gözünden değil, özellikle bir erkeğin gözünden işlenmesini ifade eder. Sanat tarihini hatta tarih yazımını, kadını ikincilleştiren bir perspektiften okuyor olmamız da aslında bu anlamlandırmanın bir sonucudur. Sanat tarihçisi Griselda Pollock’a göre sanat tarihinde bakış tek taraflıdır. Erkek bakan öznedir, kadın ise bakılan nesne konumundadır. Yani kadın, yalnızca göz hapsine değil zihniyet hapsine de maruz bırakılmıştır. Eril bakış kavramı, sanat tarihinde özellikle Rönesans döneminden kalma Avrupa yağlıboya tablolarındaki kadın tasvirleri gibi örneklerde görülmektedir. Bu eserlerde kadın bedeni sıklıkla idealize edilmiş, gerçeklikten koparılmış ve adeta röntgenci erkek bakışıyla sunulmuştur. Dünyayı anlamlandıran ataerkil yani erkek egemen yapı, sanat tarihini bu bakış açısıyla pekiştiriştir. Eril bakış tarafından anlamlandırılan sanat dünyasında tarihsel olarak kadın, fiziksel özelliklerine duyulan çekim nedeniyle arzu nesnesi haline getirilmiştir.</p>
<p>Sonuç olarak; müzelerde gördüğümüz künyeler, sadece kadınların sanat tarihinde ne kadar yer bulduğunu anlamak için değil, aynı zamanda kadınların üzerinde baskı kuran toplumsal normları görmek için de son derece önemlidir. Kadının tarihteki varlığının keşfedilmesine dair mücadele; erkek bakışının yarattığı toplumsal kabulleri tespit etmeyi ve dönüştürmeyi hedefler. Tarihin, bırakın tozlu sayfalarını, karanlık kuytu köşesinden bile zorla itilen kadının, tarihte bıraktığı izleri görmek, ataerkil düzene karşı verilen mücadelenin önemli bir parçasıdır. Belki de bu yüzden en radikal silah, bilinç yükseltme teorisinin yazarı Kathie Sarachild’in deyimiyle duygularla ve tarihteki kadınlarla kurulan temaslardır.</p>
<p><strong>İllüstrasyon: Nihal Akbudak</strong></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/">Sanat Tarihinde Kadın</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/sanat-tarihinde-kadin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kamusal Alanlarda Düşmancıl Tasarım ve Parkların Dönüşümü</title>
		<link>https://contextdergi.com/kamusal-alanlarda-dusmancil-tasarim-ve-parklarin-donusumu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/kamusal-alanlarda-dusmancil-tasarim-ve-parklarin-donusumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2026 20:18:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[düşmancıl tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal alan]]></category>
		<category><![CDATA[kamusal mekân]]></category>
		<category><![CDATA[Kent Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[mekânsal tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[mimari eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[mimarlık]]></category>
		<category><![CDATA[parklar]]></category>
		<category><![CDATA[şehir planlama]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal eşitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[urban design]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3885</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Alper Akkaya Kamusal Alanlarda Düşmancıl Tasarım ve Parkların Dönüşümü Banklar boydan boya tek bir oturma birimi olarak tasarlanabilirken, kolçaklar ile ayrıştırılması düşmancıl tasarımın en yaygın örneklerinden biridir. Bu tasarım evsiz insanları kamusal alanın dışına iter. Bankları uyumak amacıyla kullanmak zorunda olan insanlar için artık o banklar işlevsizdir. Güzel bir parkta, yeşil ağaçların gölgesinde bir bankta  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kamusal-alanlarda-dusmancil-tasarim-ve-parklarin-donusumu/">Kamusal Alanlarda Düşmancıl Tasarım ve Parkların Dönüşümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Alper Akkaya</strong></em></p>
<h1>Kamusal Alanlarda Düşmancıl Tasarım ve Parkların Dönüşümü</h1>
<blockquote><p><span style="font-size: 14pt;">Banklar boydan boya tek bir oturma birimi olarak tasarlanabilirken, kolçaklar ile ayrıştırılması düşmancıl tasarımın en yaygın örneklerinden biridir. Bu tasarım evsiz insanları kamusal alanın dışına iter. Bankları uyumak amacıyla kullanmak zorunda olan insanlar için artık o banklar işlevsizdir.</span></p></blockquote>
<p>Güzel bir parkta, yeşil ağaçların gölgesinde bir bankta oturmak, gelip geçen insanları seyretmek… Bunlar kulağa gündelik hayattan tanıdık ve sıradan sahneler gibi gelir. Oysa bu davranışlarımız çoğu zaman fark etmediğimiz detaylar aracılığıyla yönlendirilir ve hatta <a href="https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/">tahakküm</a> altındadır. Parklar isim olarak halka ait kamusal alanlar olsa da parklarda kimin ne kadar kalabileceğini belirleyen çeşitli koşullar mevcuttur. Yolların formu veya bankların üretiminde kullanılan materyaller, toplumun bir kısmını bu alanlardan dışlayabilmektedir. Bir banka nasıl oturacağımız ya da bankın bulunduğu alan içindeki konumu önceden tasarlanmıştır. Park ve bahçeler, kamusal alan olmaları sebebiyle, toplumun tamamına ait ve eşitlikçi mekânlar olarak anılır. Ancak bu ideal her zaman gerçekleşmez. Mekânsal düzenlemeler, tasarım tercihleri ve güvenlik tedbirleri, kamusallığı teşvik edebileceği kadar sınırlandırma gücüne de sahiptir. Eşitlikçi olduğu kadar erişilebilir olma vasfıyla tasarlanan bu alanların tasarımları yakından incelendiğinde bu vasfını tam olarak karşılamadığı görülebilir. Farklı tarihi dönemlerde var olan park ve bahçe örnekleri, kamusal alanlar hakkında yeniden düşünmeye imkân tanımaktadır.</p>
<h2>Bahçeden Parka: Tarihsel Dönüşüm ve İktidar İlişkileri</h2>
<p>Avcı-toplayıcı toplumdan tarım toplumuna geçişle birlikte, insanlar farklı tarım alanları oluşturmaya başladı. Bahçe bu tarım alanlarından biri olarak doğmuş, zamanla düzenleme ve temsil işlevini üstlenen bir mekân olmuştur. Peyzaj tarihçisi John D. Hunt’a göre bahçeler tarlalardan farklı olarak küçük alanlarda, yeniden iklimlendirilen üretim alanlarıdır. Hunt suyun yönlendirilmesi, ışık ve gölge kontrolü gibi araçlarla, parklarda coğrafyanın doğal koşullarından bağımsız mikro-iklimler üretildiğini söyler. Hunt’ın bahsettiği toprağı manipüle edebilme yetisi zaman içerisinde bahçeyi bir mekândan, toplumsal bir statü göstergesine dönüştürmüştür. Hunt’a göre bu yeti, iktidar sahibi otoritenin, sadece insan üzerinde değil, toprak üzerinde de etkili olduğu yönünde bir imaj yaratıyordu. Lordlar, krallar, sultanlar iktidarlarının bir nişanesi olarak bahçeler inşa ettiler. Bu temsiliyetleri sebebiyle bahçeler uzun süre kamusal kullanıma açık olmayan, erişimi sınırlandırılmış alanlar olarak kaldı. Bu sebeple, Topkapı Sarayı’nın bahçesi ve Gülhane Parkı’nda görüldüğü üzere, yüksek duvarlar ve güvenlikli kapılarla bahçeleri toplumsal alandan ayrılmış durumdadır. Bu ayrım özellikle Avrupa’da 18. yüzyıl’a kadar devam eder. 18. yüzyıl’da sanayileşmeyle birlikte köylerden kente göç edenler işçi sınıfını oluşturur. Sosyolog Richard Sennett, bu göçler sonucunda kentlerde kamusal alan işlevi üstlenen tiyatro, pazar alanları, kuyu başları gibi sınırlı mekânların kaybolup yeniden tasarlandığını ve yeni kamusal alanların bir ihtiyaç olarak ortaya çıktığını belirtir. Bahçelerin parklara dönüşmesi de yine bu dönemde yaşanmıştır. Sennett’e göre kahvehanelerin popülerliklerini kaybettiği bu dönemde parklar kamusal alan ihtiyacını karşılamıştır. Jürgen Habermas’a göre ise modern kamusal alan rasyonel insanla mümkündür.</p>
<div id="attachment_4156" style="width: 953px" class="wp-caption alignright"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4156" class="wp-image-4156 " src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-1024x1024.png" alt="" width="943" height="943" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/BeyzaBuyuk-kamusal-alanda-park-ve-bahceler2-1536x1536.png 1536w" sizes="(max-width: 943px) 100vw, 943px" /><p id="caption-attachment-4156" class="wp-caption-text"><strong>İllüstrasyon: Beyza Büyük</strong></p></div>
<p>Habermas rasyonel insanı, iletişim yoluyla anlaşabilen ve bir konu üzerinde uzlaşabilen birey olarak tanımlar. Bu çerçevede kamusal alan, insanların bir araya gelerek konuştuğu ve tartıştığı ortak bir iletişim alanıdır. Sınıf ayrımı gözetmeksizin herkesin bulunabildiği mekânlar olarak parklar, bu tanıma büyük ölçüde uyar. Habermas bu alanların ilkesel çerçevesini tanımlarken, kamusal alanın rasyonel eylemler üzerinden biçimlenmesinin de sorunlu sonuçlar doğurabileceğine işaret eder. Güvenlik, ticaret ve kontrollü kullanım senaryoları gibi düzenlemeler, kamusal alanın açıklığını ve kapsayıcılığını dönüştürebilir. Sahil hattındaki, aslen kamuya ait olan alanların özelleştirilerek ticari bir kimlik kazanması ya da parkların duvarlarla çevrilerek giriş-çıkışların denetlenmesi gibi durumlar rasyonel eylemin doğrudan gözlemlenebildiği örneklerdir. Bu eylemlerin günlük hayatta en çok karşılaştığımız örneklerinden biri de düşmancıl tasarım anlayışıdır. Mike Davis’e göre düşmancıl tasarım, kamusal mekânların evsizler ve yoksullar başta olmak üzere belirli toplumsal grupları dışlamak amacıyla fi ziksel olarak yeniden kurgulanması anlamına gelir. Bu tasarımlar kamusal alanı güvenli kılmaktan ziyade, “istenmeyen” bedenleri görünmez hale getirmeyi hedefler.</p>
<h2>Düşmancıl Tasarım Nedir? Mekânsal Dışlama Pratikleri</h2>
<p>Bankların boydan boya tek bir oturma birimi olarak tasarlanabilirken, kolçaklar ile ayrıştırılması düşmancıl tasarımın en yaygın örneklerinden biridir. Bu tasarım evsiz insanları doğrudan kamusal alanın dışına iter. Bankları uyumak için kullanmak zorunda olan insanlar için o banklar işlevsizdir. Ayrıca kolçaklar arasındaki mesafenin dar olması, bedensel ölçüleri bu aralığa uymayan kullanıcıların bankları rahat kullanamamasına neden olur. Bu durum kamusal alanda bazı bedenlerin dolaylı biçimde dışlanmasına yol açar. Bir bankın kamusal alanı etkilemesi için mutlaka düşmancıl tasarıma sahip olması da gerekmez. Günümüzde yaygın kullanılan banklar sert materyallerden üretilmiştir. Uzun süre kullanım için ergonomik değildir. Nitekim sert ve rahatsız bir bank, bireyleri mekânda kısa süreli bulunmaya zorlar. Bu durumda tasarımın kullanıcı davranışını dolaylı olarak etkilediği görülür. Aynı şekilde standart park bankları, çardak versiyonlarının dışında; karşı karşıya çiftler halinde değil, birbirinden tekli üniteler halinde yerleştirilir. Normal koşullarda oturmak için banklara ihtiyacımız olmaz. Çitler, saksılar, alçak duvarlar gibi oturma eylemine izin veren herhangi bir şey, oturmak için yeterlidir. Ancak modern parklarda oturabileceğimiz her şey kenarsızlaştırılmıştır. Dik yüzeyler yerine, eğimli tasarımlar, bu kenarsızlığı sağlar. Çitler, mekânı dışarıdan ayırma görevi görecek şekilde; dikey parçalı, sivri yüzeylidir. Kullanıcının isteyebileceği kullanımı, bilinçli olarak ortadan kaldırdığı için bu çit tasarımı, tamamen düşmancıldır. Ama bu çitlerin tek mağduru sadece insanlar değil, aynı zamanda sokakta yaşayan hayvanlar; karga, martı gibi kuşlardır. Düşmancıl tasarım, sivri çitler gibi unsurlarla yalnızca dışlayıcı olmakla kalmaz; bu çitleri fark etmeyen hayvanlar, çocuklar ve hatta yetişkinler için ciddi sağlık riskleri de yaratır. Nitekim dünyanın farklı yerlerinde bu tür tasarımların yol açtığı kazalara rastlamak mümkündür.</p>
<p>Modern parkların davranışlarımızı tanımlayan bir diğer özelliği birbirine paralel yollardır. Bu tarz yollar orada dolaşmamız için değil oyalanmadan yürümemiz için tasarlanır. Yolların paralel formları bu yolu kullananlara uzun bir görüş hattı sağlar. Genellikle bu hattın kenarlarına ağaçlar dikilir. Yolun çizgisel ve ağaçlar ile çevrelenmesi, kullanıcı için bir çerçeve etkisi oluşturur. Bu çerçeve yolun dışına çıkma şansımızı azaltır. Paralel yolların bir diğer özelliği ise tesadüfi karşılaşmaları azaltmasıdır. Çünkü paralel yollarda insanlar yan yana bir akış içindedir. Diğer yol biçimlerinde kavşak ve yol ayrımları gibi alanlar insanlar için duraksama boşluğu oluşturur. Paralel yolun yan yana akışında bu boşluk noktaları yoktur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p>“Mike Davis’e göre düşmancıl tasarım, kamusal mekânların evsizler ve yoksullar başta olmak üzere belirli toplumsal grupları dışlamak amacıyla fiziksel olarak yeniden kurgulanmasıdır.”</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<h2>Kamusal Alanın Geleceği ve Eleştirel Farkındalık</h2>
<p>Nitekim bu kararlar kullanıcılarının görüşü alınmadan, sadece kamusal alandan belirli bir kesimi uzaklaştırmak için alınmaktadır. Habermas’ın kamusal alan tanımına göre bu aşamada kamusal alanda bozulma başlar. Çünkü artık iletişim mecrası olması gereken bu mekânlarda rasyonel eylemler, bilinçli bir şekilde iletişim eylemlerini baskılar hale gelmiştir. Modern dünyada kamusal alanların bozulduğuna dair benzer bir yaklaşım Richard Sennett’te de görülür. Kozmopolit şehirlerin dönüşümü ve artan bireyselleşme sonucunda kamusal insanın ortadan kalktığını ileri sürer; kamusal insanın ölümüyle birlikte kamusal alanın da işlevini yitirdiğini savunur. Bahçeler ve parklar, tarihsel olarak iktidar sahiplerinin güç gösterisi yaptığı kapalı ve özel alanlarken, sanayi devriminin bir sonucu olarak, kentli nüfusun ihtiyaç duyduğu kamusal parklara evrilmiştir. Ancak bu “kamusallık” kavramı kullanıcısına mutlak bir özgürlük alanı sunmaz. Bu mekânlar her dönemde tasarım, gözetim ve mekânsal düzenlemeler aracılığıyla belirli bir otoritenin veya toplumsal normun denetimi altında kalmıştır. Dolayısıyla parklar, sadece insanların nefes aldığı yeşil alanlar değil, aynı zamanda toplumsal ilişkilerin, sınıf farklarının ve iktidar mekanizmalarının somutlaştığı, sürekli yeniden tanımlanan dinamik bir sahne işlevi görür.</p>
<p>Günümüz parkları da bu dönüşümün bir parçasıdır. <strong>Düşmancıl tasarımlar</strong> ve rasyonel eylemler aracılığıyla kullanıcıyı belirli davranışlara yönlendirme çabası, parkların kamusal alan olma niteliğine zarar verir. Bu nedenle parklarda vakit geçirirken, mekânın nasıl ve hangi gerekçelerle tasarlandığını fark etmeye çalışmak önemlidir. Bu farkındalık, kamusal alanın daha demokratik ve kapsayıcı biçimlerde yeniden düşünülmesi için belirleyici bir adım olabilir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/kamusal-alanlarda-dusmancil-tasarim-ve-parklarin-donusumu/">Kamusal Alanlarda Düşmancıl Tasarım ve Parkların Dönüşümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/kamusal-alanlarda-dusmancil-tasarim-ve-parklarin-donusumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Artık Taklit Edilecek Bir Asıl Yok: Simülakr ve Simülasyon</title>
		<link>https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beykent Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Mar 2026 22:17:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[Baudrillard ve simülasyon evreni]]></category>
		<category><![CDATA[dijital çağ eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[hipergerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[jean baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik inşası]]></category>
		<category><![CDATA[postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[simülakrlar]]></category>
		<category><![CDATA[tüketim toplumu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aslı Şen Baudrillard ve Simülasyon Evreni: Tüketim Toplumunda Kimlik Arayışı “Batı Avrupalı toplumlar, iki yüz yıllık modernleşme serüveninin sonunda dünyaya sundukları ideolojik, politik ve kültürel model olma vasfını yitirmişlerdir. Ancak simülasyon evreni, bu büyük çöküşü ustalıkla gizlemektedir.” Sabah uyandığında eline aldığın cam ekranda beliren o dünya, gerçekten bir sosyalleşme olanağı sunuyor mu? Yoksa seni önceden  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/">Artık Taklit Edilecek Bir Asıl Yok: Simülakr ve Simülasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aslı Şen</strong></p>
<h1>Baudrillard ve Simülasyon Evreni: Tüketim Toplumunda Kimlik Arayışı</h1>
<blockquote>
<p style="text-align: left;">“Batı Avrupalı toplumlar, iki yüz yıllık modernleşme serüveninin sonunda dünyaya sundukları ideolojik, politik ve kültürel model olma vasfını yitirmişlerdir. Ancak simülasyon evreni, bu büyük çöküşü ustalıkla gizlemektedir.”</p>
</blockquote>
<p>Sabah uyandığında eline aldığın cam ekranda beliren o dünya, gerçekten bir sosyalleşme olanağı sunuyor mu? Yoksa seni önceden yazılmış bir senaryonun içine mi çağırıyor? Üzerindeki ceketin markası, sevgiline aldığın hediyenin etiketi, paylaştığın videodaki estetik kadraj ya da yüzüne eklenen o kusursuz filtre… Tüm bunlar gerçek mutluluktan ziyade bir tür mutluluk simülasyonunun parçaları. Bu görünmez düzen, seni yalnızca tüketime yönlendirmiyor; aynı zamanda varlığını tüketim üzerinden kurmaya zorluyor olabilir mi? Seçim yaptığına inanırken, çoktan seçilmiş imgeler arasında dolaşıyor olabilir misin? Seni, beni ve hepimizi sorgusuz sualsiz birer tüketim makinesine dönüştüren bu örtülü evren, Baudrillard’ın yıllar önce haber verdiği o devasa “hipergerçeklik” laboratuvarından başka bir şey olmayabilir mi?</p>
<h2>Tüketim Toplumu: İhtiyaçtan Göstergeye Geçiş</h2>
<p>Bu simülasyon evrenine geçişi daha iyi anlatabilmek için öncelikle Baudrillard’ın Tüketim Toplumu kavramına değinmeliyiz. Düşünüre göre Modern Batı toplumlarında tüketmek, ihtiyaçları karşılayan bir eylem olmaktan çoktan çıktı. Nesneler artık kullanım değerlerinden ziyade, taşıdıkları anlamlar üzerinden dolaşıma giriyor. Birey, bu nesneleri tüketirken aslında belli bir yaşam tarzını, bir konumu ve dolayısıyla bir kimliği satın aldığını sanıyor. Böylece tüketim nesneleri pasif birer araç olmaktan çıkarak bireyin davranışlarını, arzularını ve kendini algılama biçimini şekillendiren belirleyici bir güç haline geliyor. Sonuç olarak bu nesneler, gündelik ihtiyaçları karşılayan araçlar olmaktan çıkıp sistemin sürekliliğini sessizce yeniden üreten çarkın dişlileri hâline geliyor.</p>
<p>Sözgelimi bir ayakkabı, artık yalnızca bir ayakkabı değildir; daha prestijli, daha vizyoner ya da toplumsal hiyerarşide “daha doğru bir yerde” durduğumuzu fısıldayan bir kimlik vaadidir. Bizler bu vaadi satın aldığımız ölçüde, sistemin içinde görünürlük kazanabiliyoruz. Kimlik anlayışımız bu dönüşümle birlikte, doğuştan gelen ya da coğrafi aidiyetlere dayanan bir yapı olmaktan uzaklaşıyor. Geçmişte bireyin ait olduğu sınıf, kültürel sermaye gibi medeniyet göstergeleri statüyü belirlerken; tüketim toplumunda bu rolü giderek sembolik tercihler üstlenmeye başladı. Hippi, gotik, clean girl gibi sıfatlar, izlenen filmler ya da sosyal medyada kullanılan estetik üslup gibi bireyin kendini nasıl konumlandırdığını anlatan işaretlerde kendini gösteriyor. Kimlik artık yalnızca yaşanan bir deneyim değil; kurulan, gösterilen ve sürekli güncellenen bir temsile dönüştü. Birey olabilmek ise bu sistemin dışında kalmamak adına bir köşe kapmaca oyununun içinde bulunmayı zorunlu hale getiriyor.</p>
<p>Sistemin devamlılığı açısından bu inanç oldukça kritiktir. Çünkü bu noktadan sonra bireyler, kendi ihtiyaçlarını karşılamak için değil, sistemin çarklarını döndürmek için emek vermeye başlar. Bu durum, Baudrillard’ın deyimiyle, geri dönülmez bir simülasyon evreninin kapılarını aralar. Bu evrende gerçek ile kopya arasındaki sınır kalkmış, gerçeklik yerini simülasyona bırakmıştır. Tüketim toplumunun fertleri için artık ihtiyaçlar nesnel bir zorunluluk değildir. Mutluluk bile, içi boşaltılmış ve pazarlanabilir birer göstergeye dönüşmüştür. İşte bu içi boşalmış göstergeler dünyası, bizi hakikatin zemininden tamamen koparan o büyük kırılmaya hazırlar. Tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bu çağda Baudrillard, “Gerçek ya da hakikatle olan bağımız bütünüyle kopmuştur” der. Batı toplumları, iki yüz yıllık modernleşme serüveninin sonunda dünyaya sundukları ideolojik, politik ve kültürel model olma vasfını yitirmişlerdir. Ancak simülasyon evreni, bu büyük çöküşü ustalıkla gizlemektedir. Bireyler, hangi kültürün mirasçısı olduklarını veya hangi yöne evrildiklerini sorgulamadan bu akışın içinde sürüklenmektedirler. Üstelik bu durum, bilinçli bir “saklama” eylemi de değildir; çünkü gizlemek olarak bahsettiğimiz durum, sahip olunan bir şeyi yokmuş gibi göstermektir. Her ne kadar gizlenmeye çalışılsa da gerçek hala oradadır ve ayrımı kolayca yapılabilmektedir. Oysa simüle etmek, bir gerçeği taklit etmekten ziyade, o gerçeğin belirtilerini bizzat üretmektir.</p>
<p>Örneğin, hastaymış gibi yapan biri sadece yatağa uzanıp rol yaparken; hastalığı simüle eden kişi vücudunda hastalığın belirtilerini gerçekten yaşar. Tıbbi açıdan belirtiler gerçektir, ancak semptomların kaynağı belirsizdir. Bu durumun hakiki bir hastalık olup olmadığının anlaşılamaması, psikoloji ve tıp biliminin de elini kolunu bağlamaktadır. Çünkü bütün semptomlar üretilebiliyorsa ve bir hastalığa ait semptom doğal bir olgu olma özelliğini yitirmişse, o zaman her hastalığın simüle edilebileceğini, hatta edilmekte olduğunu düşünebiliriz. İşte modern Batı toplumlarının trajedisi buradadır: Ortada artık taklit edilen bir asıl yoktur; sadece gerçeğin yerini almış, ondan daha gerçek görünen göstergeler vardır.</p>
<div id="attachment_4185" style="width: 759px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-4185" class="wp-image-4185 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-749x1024.jpg" alt="" width="749" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-200x274.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-219x300.jpg 219w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-400x547.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-600x821.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-749x1024.jpg 749w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-768x1051.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-800x1094.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-1123x1536.jpg 1123w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-1200x1642.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-1497x2048.jpg 1497w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2026/03/Van_Eyck_-_Arnolfini_Portrait-scaled.jpg 1871w" sizes="(max-width: 749px) 100vw, 749px" /><p id="caption-attachment-4185" class="wp-caption-text"><strong>Arnolfini&#8217;nin Evlenmesi. Jan Van Eyck, 1434.</strong></p></div>
<h2>Gerçeğin Çöküşü ve Simülakrların Dört Aşaması</h2>
<p>Baudrillard, bu simülasyon evrenine geçişi simülakrların dört aşaması üzerinden açıklar. Bu aşamalar, gerçekliğin yavaş yavaş nasıl yer değiştirdiğini ve sonunda ayırt edilemez hâle geldiğini gösteren bir hat sunar. İlk aşama, Rönesans öncesini kapsar. Bu dönemde imge, temel bir gerçekliğin doğrudan yansımasıdır. Rütbeler, kıyafetler ve nişanlar gibi göstergeler, toplumsal hiyerarşiyi açık biçimde temsil eder. Bir kralın pelerinini yalnızca bir kral giyebilir; çünkü o pelerin bir “aksesuar” değil, temsil ettiği düzenin kendisidir.</p>
<blockquote><p>“İkinci aşama ise Aydınlanma Çağı ile başlar ve dengeler yavaş yavaş değişir. Perspektif bilgisinin gelişmesiyle sanatçılar, gerçeğe son derece yakın imgeler üretmeye başlar. Jan van Eyck’in Arnolfi’nin Evlenmesi Portresi’nde karşımıza çıkan güçlü perspektif bunun yerinde bir örneğidir.”</p></blockquote>
<p>Bu aşamada sahtecilik neredeyse mümkün değildir. Dünya ile gerçeklik arasındaki sınırlar nettir. İkinci aşama ise Aydınlanma Çağı ile başlar ve dengeler yavaş yavaş değişir. Perspektif bilgisinin gelişmesiyle sanatçılar, gerçeğe son derece yakın imgeler üretmeye başlar. Jan van Eyck’in Arnolfi’nin Evlenmesi Portresi’nde karşımıza çıkan güçlü perspektif bunun yerinde bir örneğidir. Resimdeki her detay anlam yüklüdür ve yüksek bir gerçekçilik taşır. Bu çağda sanatçılar, gerçekliği taklit edebilir bir alana kavuşur. Aynı dönemde ortaya çıkan matbaa, kopya üretebilen en önemli araç hâline gelir. Kitaplar artık bir rahibin elinden çıkan o tekil ve kutsal anlamı kaybeder. Basılan ilk kitaplar, el yazmasını taklit ederek sisteme sızar. Böylece bu çağ, alçının mermer gibi göründüğü, tiyatronun gerçek duygular üretiyormuş hissi verdiği bir “gibi yapma” evrenine dönüşür. Üçüncü aşama ise Sanayi Devrimi’nin getirdiği seri üretim evresidir. Fabrikalar, buhar ve elektrikle birlikte orijinal ve kopya arasındaki belirgin farkı artık gizlemektedir. Bu dönemde gazetelerin yaygınlaşması, fotoğraf makinesinin icadı gibi gelişmeler, imgeleri oldukça hızlı biçimde çoğaltılabilir, dağıtılabilir ve dolaşıma sokulabilir hale gelmesini sağlar.</p>
<p>Bu noktada gerçeklik, temsil aracılığıyla seri bir şekilde yeniden üretilir ve görsel olan, gerçeğin yerini almaya başlar. Dördüncü aşama ise içine doğduğumuz dijital ve postmodern çağdır. Medya araçlarının yaygınlaşması, dijital teknolojilerin gelişmesi ve reklamcılık sektörünün kitlelerin düşünme biçimleri üzerindeki etkisinin artmasıyla birlikte gerçeklik ile pazarlama iç içe geçer. Bireyler neye gerçekten ihtiyaç duyduklarını sorgulamak yerine kendilerine sunulan imgeler üzerinden arzularını tanımlar hale gelir. Günümüz teknolojileri bu durumu bir adım öteye taşır: sanal influencer’lar, deepfake videolar, Bitcoin ve metaverse&#8230; Hatta bugün yapay zekâ, simülakrın zirvesini inşa eder; hiç var olmamış bir geçmişin verilerinden, hiç yaşamamış insanların kusursuz yüzlerini üretir. Referansı olmayan, yalnızca kodlardan doğan bu yeni gerçeklik, taklit edecek bir “gerçek” arama zahmetine bile girmez.</p>
<h2>Hipergerçeklik: Orijinali Olmayan Kopyaların Dünyası</h2>
<p>Günümüzde özellikle sosyal medya, simülasyonun en görünür alanlarından biri hâline gelmiştir. Örneğin “anın tadını çıkarmak”, dikkatin bütünüyle o ana verilmesini gerektirir. Ancak bu anı göstermek, çoğu zaman o andan kopmayı zorunlu kılar. İlginç olan, bu çelişkinin herkes tarafından bilinmesine rağmen halen devam etmesidir. İçeriği üreten de izleyen de bu yapaylığın farkındadır. Buna rağmen kimse farkında değilmiş gibi davranır. Paylaşır, izler ve bu döngüyü sürdürür.</p>
<blockquote><p>“Sizce yağmurlu bir havada, çok para vererek aldığı Ugg botlar ıslanmasın diye sokakta çorapla koşan biri bu sistemden kurtulabilir mi? Ya da bu yazıyı okuyup huzursuz olan okur, sistemi çözdüğünü mü sanır? Yoksa tüm bu farkındalık, simülasyonun yalnızca bir başka katmanına mı aittir?”</p></blockquote>
<p>Bu aşamada artık herkes belli taklitleri kullanır. Bu taklitlerin dışında kalan hiçbir şey gerçek olarak kabul edilmez. Dahası taklit edilebilecek bir “orijinal” de kalmamıştır. Örneğin, Vikinglerin boynuzlu miğfer taktıklarına dair hiçbir arkeolojik kanıt bulunmamaktadır. Yapılan araştırmalar, bu imgenin ilk kez 1876 yılında Alman besteci Richard Wagner’in Nibelungen Yüzüğü adlı operasında kullanıldığını gösterir. İlk kopya burada üretilir. Ancak dördüncü aşamaya, yani günümüze gelindiğinde bu kopya, Viking denildiğinde akla gelen temel imgeye dönüşür. Artık tarihsel bir karşılığı olmasa da boynuzlu miğfer, Vikinglerin gerçeği olarak kabul edilir.</p>
<p>Simülakrların bütün aşamaları tamamlandığında bireyler bütünüyle bir simülasyon evreniyle karşı karşıya kalır. Bu evrende imgeler yalnızca anlam taşımaz; anlamın yerini alır. Jean Baudrillard, bu yeni çağda görüntülerin “ölümcül” bir güce sahip olduğunu bildirir. Ona göre artık dinler bile simüle edilmiş ve inanç, haçlar, ikonalar ve imgeler üzerinden işler hâle gelmiştir. Göstergeler, atıf yaptığı şeylerin önüne<br />
geçmiştir. Bu durum gündelik deneyimlerimizde de açıkça hissedilir. Aşırı dramatize edilmiş bir film, hiç yaşamadığımız duyguların karşılığını mı sunar, yoksa yalnızca duyguların kopyasını mı üretir? Sürekli maruz kaldığımız haber akışında, yaşananlar gerçek olsa bile giderek hissizleşmiyor muyuz? Bir haberin hemen ardından gelen reklamı, paylaşılan bir hikâyeyi ya da bir reality show’u aynı donuk bakışla izlemiyor muyuz?</p>
<p>Sosyal medyada popüler olduğu için yediğimiz yemekler, bizi bir adım öteye götürmeyen ama zorunlu olduğu söylenen işler, bir öncekinden neredeyse farksız olmasına rağmen “daha yenilikçi” sloganlarıyla satın aldığımız cep telefonları, tek tipleşmiş üretimle piyasaya sürülen hazır giyim markaları… Tüm bunlar, kimlik sandığımız şeyin aslında sistemi besleyen bir tüketim döngüsünden ibaret olup olmadığını düşündürür. Peki bu evrende bireyler daha çok tüketebilmek için çalışan ve bunu özgürlük sanan kölelere mi dönüşmüştür?</p>
<p>Baudrillard’a göre bu simülasyon evreninden çıkmak mümkün değildir. Ancak kitleler, bu düzene karşı bir tür tepkisellik geliştirebilir. Yoğun bir enformasyon bombardımanı karşısında anlamı reddetmek, ona duyarsızlaşmak ya da simüle edilen anlamları yeniden üretmemek, sistemin anlam kodlarını zayıflatabilir. Yine de Baudrillard bu durumu bir kurtuluş yolu olarak görmez. Çünkü bu direniş biçiminin kendisi bile, sistemin dışında bir eylem değil; sistemin önceden öngördüğü ve kapsadığı bir durumdur. Sizce yağmurlu bir havada, çok para vererek aldığı Ugg botlar ıslanmasın diye sokakta çorapla koşan biri bu sistemden kurtulabilir mi?</p>
<blockquote><p>Ya da bu metni okuyup huzursuz olan okur, sistemi çözümleyebildiğine gerçekten inanır mı? Yoksa tüm bu farkındalık, simülasyonun yalnızca bir başka katmanına mı aittir?</p></blockquote>
<p><a href="https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/">Artık Taklit Edilecek Bir Asıl Yok: Simülakr ve Simülasyon</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/artik-taklit-edilecek-bir-asil-yok-simulakr-ve-simulasyon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 11:26:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Biyolojik Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Çizim]]></category>
		<category><![CDATA[El Çizimi]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf çekmek]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğrafçılık]]></category>
		<category><![CDATA[İllüstrasyon]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Matbaa]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[Tuvla]]></category>
		<category><![CDATA[Veri Sanatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3716</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Alper Akkaya Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><em>-Alper Akkaya</em></strong></p>
<p>Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi ve kavranması sürecinde sağladığı kolaylıklar tartışmaya değerdir.</p>
<p>İnsan beyni, sözel olana kıyasla görsel verileri hızlı ve etkili bir şekilde algılayacak biçimde evrimleşmiştir. Bu evrimsel süreçte, çevresel tehditleri algılamak, yiyecek bulmak gibi iç güdülerimiz oldukça önemli rol oynamıştır. Beynimizin neredeyse yarısı, doğrudan ya da dolaylı olarak görselleri işleyecek şekilde çalışmaktadır. Bu çalışma prensibi, gördüklerimizi kolayca anlamamıza ve yorumlamamıza olanak tanır. MİT’de yapılan bir araştırma beynimizin bir görseli 13 milisaniyede tanıyabileceğini gösteriyor. Bu görsel işlem gücü, bilgiyi kavramayı kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda öğrenilenlerin kalıcı hafızaya yerleşmesini sağlar.</p>
<p>Tasarım dendiğinde genellikle ilk akla gelen estetik kaygılardır. Oysa Louis Sullivan’ın ünlü “Form follows function” (Biçim işlevi takip eder) sözü, tasarımın asıl amacının işlevsellik olduğuna işaret eder. Sullivan’ın bu yaklaşımı yalnızca mimarlık alanı ile sınırlı değildir; grafi k tasarım, endüstriyel tasarım ve dijital içerik üretimine kadar pek çok alan için de geçerlidir. İster bir gökdelen ister bir sosyal medya paylaşımı tasarlanıyor olsun, her tasarım işlevselliği merkeze alarak şekillenir. Bu nedenle tasarımcılar; renk, oran, boyut gibi çeşitli görsel araçlarla çalışırken, yalnızca estetik arzulardan değil, davranışsal psikoloji ya da göstergebilim gibi disiplinlerden de beslenirler. Nihayetinde amaç, kullanıcı için daha anlaşılır ve işlevsel bir deneyim sunmaktır.</p>
<p>Tüm bu noktalar, tasarımın yalnızca estetik ve sanatsal sunum amaçlayan görsel bir düzenleme değil, bilgi aktarımında etkili bir araç olduğunu ortaya koyar. Tasarım, özellikle bilimsel bilgilerin geniş kitlelere ulaştırılmasında görselleştirme sadeleştirme ve anlaşılır kılma gibi özellikleriyle önemli bir rol üstlenir. Bu yönüyle tasarım bilim iletişimi ile oldukça yakın bir ilişki içerisindedir. Bilim iletişiminin temel amacı bilimsel keşif ve kuramları toplumla buluşturmaktır. Alanında uzman bilim insanları tarafından üretilen bilgiyi toplumun genelinin anlayacağı şekilde sadeleştirerek paylaşmaktır. Bilim iletişiminin temelleri 17. yüzyılda Voltaire ve Diderot gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Bu isimler, yaşadıkları dönemde bilginin yaygınlaştırılması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu fikir 18. yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte hayata geçirilebilmiştir. Bu dönemde kâğıt üretimi ucuzlaması, buharlı matbaa icat edilmesi ile birlikle bilginin daha geniş kitlelere ulaşabilmesi mümkün hâle gelmiştir.</p>
<p>Basılı yayınlarla başlayan bu ilişki, zaman içerisinde neredeyse tüm farklı tasarım alanlarına yayılarak devam etmiştir. Teknoloji geliştikçe ve tasarım mecraları çeşitlendikçe bilim iletişimi bu mecralarda kendine yer bulmuştur. Şimdi, tarihsel süreçte, farklı dönemlerde tasarımın bilim iletişimine nasıl katkı sunduğunu birlikte inceleyelim.</p>
<h3><img decoding="async" class="size-full wp-image-3719 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h3>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Sanat ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Bilim ve tasarımın bu denli iç içe geçmiş olmasının, sanat dünyasına da çeşitli yansımaları olmuştur. Rönesanstan bu yana sanatçılar bilimi hem ilham kaynağı hem de bir araç olarak kullanmışlardır. Rönesans sanatçıları, eserlerinin gerçekçiliğine büyük önem vermiş ve çoğu anatomiyle yakından ilgilenmiştir. Örneğin Michelangelo’nun ünlü eseri Davut Heykeli, anatomik doğruluğu ile dikkat çeker. Rönesansla birlikte başlayan bu bilim-sanat etkileşimi, zamanla daha da güçlenmiştir. Öyle ki, biyolojik sanat ve veri sanatı gibi bazı modern sanat akımları bilimle tamamen bütünleşmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3720 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Fotoğraf ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Hem basılı hem de dijital mecralarda kullanılan bir diğer tasarımsal yöntem ise fotoğrafçılıktır. Anlatılmak istenen öznenin veya konunun görsel bir temsil aracılığıyla doğrudan izleyiciyle buluşmasını sağlayan bu iletişim aracı, zamanla, yalnızca gündelik yaşamın değil, evrenin en uzak köşelerinin de kaydını tutabilecek güce ulaşmıştır. 20. yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmeler ile birlikte, dünyayı uzaydan fotoğrafl amak mümkün hâle gelmiştir. Bu gelişmeler, yalnızca teknik bir ilerleme olmakla kalmamış; aynı zamanda bilimsel keşifl erin görsel olarak paylaşılmasını ve geniş kitlelere ulaştırılmasını da mümkün kılmıştır. Örneğin, 2019 yılında milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki M87 kara deliğinin fotoğrafı çekilmiştir. Bu fotoğraf, kamuoyunun büyük ilgisini toplamış ve görelilik gibi teorilerin sınanmasına olanak sağlamıştır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3718 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Video ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Videolar tasarımcıya hareket ve ses gibi unsurları kullanarak bir süreci anlatma imkânı sunar. Bu özellikleri sayesinde videolar, özellikle karmaşık bilimsel konuların sadeleştirilerek anlatılmasında etkili bir araç hâline gelmiştir. İnternetin ve sosyal mecraların yaygınlaşması ile video tüketim alışkanlıklarını tamamen değiştirmiştir. Sosyal medya video tüketimini günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Günümüzde video denince akla ilk gelen platform ise YouTube. YouTube’da, izlenme sayıları milyonları aşan bilim iletişimi içerikleri bulunuyor. Üstelik bu sayılara ulaşan Türkçe içerikler de mevcut.</p>
<p>Bu yönüyle YouTube, tasarımın bilim iletişimiyle nasıl buluştuğunu gösteren güzel bir örnektir. Bu alanda tasarımın gücünü etkili biçimde kullanan örneklerden biri Kurzgesagt kanalıdır. Bu kanalda bilimsel konular, animasyon formatında kısa ve öz bir şekilde anlatılır. Örneğin, kara delikler hakkında hazırlanan bir videoda, anlatıma füzyon reaksiyonuyla başlanır; ardından yıldızların oluşumu, çöküşü ve karadeliğin doğuşu gibi adımlar takip edilir. Böylece, milyarlarca yıllık bir süreç yalnızca beş dakikada herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde özetlenir. Günümüzde YouTube ve muhtelif dijital mecralarda, Kurzgesagt gibi içerik üreticileri bilimsel bilgileri görsel tasarım, kurgu ve hikâye anlatımı gibi tekniklerle harmanlayarak geniş kitlelere ulaştırmakta, yani bilim iletişimi yapmaktadır. Görüldüğü üzere, sosyal medyanın popülerliği bilimi yaygınlaştırmak için uygun koşullar oluşturmaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3722 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>İllüstrasyon ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p class="p1">Basılı mecralarda en yaygın kullanılan tasarım yöntemlerinden biri illüstrasyondur. Bir konunun tamamını görsel olarak anlatmak veya bir metni desteklemek amacıyla tercih edilen bu çizimler, içeriği daha dikkat çekici hâle getirerek daha kolay kavranmasını sağlamaktadır. Anatomi, biyoloji gibi canlıları inceleyen bilim dalları, bilim iletişimi tarihi boyunca illüstrasyondan özellikle beslenmiştir. Bu alanlarda incelenen nesnenin fiziki bir varlık olması, görselleştirme için oldukça uygun bir zemin oluşturmaktadır.</p>
<p>Bununla birlikte, sadece canlıları inceleyen biyolojik bilimlerle sınırlı kalmadan, teorik disiplinlerde de görselleştirmenin önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin, Einstein’ın genel görelilik kuramını yalnızca matematiksel formüllerle anlatmak zordur. Ancak bu konu uygun şekilde görselleştirildiğinde, matematik bilgisi olmayan birinin bile kütlenin uzay-zaman düzlemine etkisini kolayca kavraması olanaklı hâle gelebilir. Çünkü üç boyutlu düzlemlerdeki değişimi görsel olarak algılamak, soyut matematiksel ifadelerden çok daha kolaydır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3717 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><i>Biyolojik </i><i>Sanat</i></h3>
<p>Bilimle çok güçlü bağlar kurmuş olan sanat akımlarından biri biyolojik sanattır. Bu akım, canlıların genetiğiyle oynayarak onları sanat eserine dönüştürmek veya canlı objeleri malzeme olarak kullanmak gibi yöntemler içerir. Sanatçılar eserlerini laboratuvarlarda bilim insanlarıyla birlikte çalışarak üretmektedir. Laboratuvar ortamında canlıların DNA dizilimini değiştirmek ya da tek hücreli canlılardan bakteri kültürleri oluşturmak başvurulan üretim metotlarındandır. Doğrudan canlılar üzerinde yapılan bu çalışmalar, etik tartışmalara da yol açmıştır. Eduardo Kac’ın “GFP Bunny” adlı eseri, bu akımın en öne çıkan örneklerinden biridir. Ancak tıpkı diğer biyolojik sanat örneklerinde olduğu gibi, bu eserde de etik tartışmalar çoğu zaman eserin önüne geçmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3721 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><i>Veri Sanatı</i></h3>
<p>Bilimle yoğun etkileşim içinde olan bir diğer sanat akımı ise veri sanatıdır. Bu sanat anlayışında sanatçılar, büyük veri setlerini algoritmalar aracılığıyla işleyerek görsel veya işitsel eserlere dönüştürmektedir. Yapısı gereği, veri sanatı üretimleri genellikle dijital ortamlarda gerçekleştirilir. Akımın genel anlayışının aksine veriyi analog olarak görselleştirmeyi tercih eden sanatçılar da vardır. Stefanie Posavec ve Giorgia Lupi’nin “Dear Data” projesi akımın en dikkat çekici örneklerinden biridir. Günlük hayattan elde edilen veriler ışığında üretilen eserler kitaplaştırılarak MoMA koleksiyonuna girmiştir.</p>
<p>Veri sanatıyla ilgili en dikkat çekici noktalardan biri, izleyicilerden anlık olarak veri toplayabilme özelliğine sahip olmasıdır. İzleyicinin vücut ısısı, nefes alışverişi veya salondaki hareketleri gibi veriler gerçek zamanlı olarak işlenerek sanat eserlerine dönüştürülebilmektedir. Böylece, her izleyiciye özgü ve kişiselleşen sanat eserleri ve sergiler ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilginin Algoritmik Ölümü</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 08:46:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Algoritma]]></category>
		<category><![CDATA[algoritmik ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi kirliliği]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[etik boyut]]></category>
		<category><![CDATA[etik sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[mecra]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal mecralar]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3629</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslıhan Balcı İllüstrasyon: Beyza Büyük Günümüzde bilgiye erişmek bir “tık” kadar yakın görünürken doğru bilgiye ulaşmak ise giderek zorlaşıyor. Teknolojik adaptasyonun geliştiği, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bu çağda bilim iletişiminin sosyal medya platformlarındaki rolü her geçen gün daha kritikleşiyor. Sosyal medya artık sadece “sosyal” bir paylaşım alanı değil; kullanıcıların önemli olaylarda haberleştiği, tartıştığı ve bilgi aradığı  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/">Bilginin Algoritmik Ölümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;">-Aslıhan Balcı</span></em></span></span></strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3688 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1442" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-800x451.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-1024x577.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-1200x676.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-1536x865.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><em>İllüstrasyon: Beyza Büyük</em></p>
<p>Günümüzde bilgiye erişmek bir “tık” kadar yakın görünürken doğru bilgiye ulaşmak ise giderek zorlaşıyor. Teknolojik adaptasyonun geliştiği, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bu çağda bilim iletişiminin sosyal medya platformlarındaki rolü her geçen gün daha kritikleşiyor. Sosyal medya artık sadece “sosyal” bir paylaşım alanı değil; kullanıcıların önemli olaylarda haberleştiği, tartıştığı ve bilgi aradığı bir mecraya dönüşmüş durumda. Ancak sosyal medyanın beğeni, paylaşım ve yorum odaklı çalışan algoritmaları, bilimsel içeriklerin görünürlüğünü büyük ölçüde etkiliyor. Yüksek etkileşim alan içerikler, algoritmalar tarafından öne çıkarılırken doğruluğu yüksek ancak daha az dikkat çeken bilimsel içerikler görünmez kalabiliyor.</p>
<p>Örneğin, 23 Nisan 2025’te İstanbul’da yaşanan büyük depremde halk ilk olarak sosyal medyaya yöneldi. Bu platformlarda deprem uzmanlarının açıklamaları, sansasyonel haberler ve paniğe kapılan kullanıcıların yorumları birbirine karıştı. Ortaya çıkan kargaşada doğru bilgiye ulaşmak için daha fazla araştırma yapmak gerekiyordu. Bu durum, sosyal medya algoritmalarının bilim iletişimini nasıl şekillendirdiğini açıkça ortaya koyuyor. Çünkü sistemde ön plana çıkan, bilimsel içerik değil; en fazla etkileşimi alan içerik oluyor.</p>
<p>Pandemi döneminde de benzer bir tablo yaşandı. Koronavirüs aşılarına karşı çıkan kişilerin sosyal medya platformlarında yaydığı yanlış bilgiler ve bazı haber sitelerinin bu içerikleri desteklemesi, paylaşılan bilgilere duyulan güveni etkiledi.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu yanlış bilgilerin, algoritmalar sayesinde geniş kitlelere ulaşması sadece halk sağlığını değil, bilimsel otoritenin dijital güvenilirliğini de olumsuz etkiledi. Bilimsel bilginin görünürlüğü sadece sosyal medyayla sınırlı da değil. İnternette herhangi bir konuda araştırma yaptığımızda, Wikipedia her seferinde sanki ana bir kaynakmış gibi karşımıza çıkıyor. Ancak bu platformun herkes tarafından düzenlenebilir olması, güvenilirlik konusunda çeşitli tartışmaları da beraberinde getiriyor. Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı resmi rehberde de vurgulandığı gibi, Wikipedia’nın açık düzenleme sistemi özellikle uzmanlık gerektiren konularda yanlış ya da eksik bilgilerin yayılma riskini artırıyor. Buradaki bilgilerin, bir yazar ya da uzman ekip tarafından değil, kolektif ve kontrolsüz biçimde oluşturulabildiği belirtiliyor.</p>
<div id="attachment_3689" style="width: 1930px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3689" class="size-full wp-image-3689" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-scaled.jpg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-1152x1536.jpg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-1200x1600.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-1536x2048.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /><p id="caption-attachment-3689" class="wp-caption-text"><em>İllüstrasyon: Beyza Büyük</em></p></div>
<p>Bu durum, bilginin herkes tarafından erişilebilir olmasını sağlarken, aynı zamanda bilimin güvenilirliğini zayıflatabiliyor. Wikipedia’da yer alan içerikler insanların aklına şu soruları getiriyor: “Bu bilgi ne kadar doğru?”, “Kim yazdı, kim kontrol etti?” Katılımcı bir yapıyı temsil eden bu platform, özellikle bilimsel içeriklerde hata ve yanlış bilginin dolaşıma girme riskini yükseltiyor. Dolayısıyla, burada yer alan bilgilerin doğruluğunu kontrol ederek paylaşmak, kamuoyunu güvenilir bilgiye yönlendirmek açısından büyük önem taşıyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Son dönemde yapay zekâ, yalnızca teknolojik bir yenilik değil, bilgi üretimi ve yayılımı açısından da yepyeni bir dönemin kapısını araladı. Fakat bu yeni dönem doğruluk ve denetim konusunda önemli sorunları da beraberinde getiriyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Örneğin 2023’te yapılan bir araştırmada, yapay zekâ destekli 49 haber sitesinin sağlık, siyaset ve afet konularında yanlış bilgi paylaştığı ortaya çıkmıştı. Bu içerikler, arama motorlarında üst sıralarda yer bularak geniş kitlelere ulaştı ve böylece yanlış bilgilerin yayılmasına neden oldu. Benzer şekilde prestijli bir yayın kuruluşu, finans haberlerini yapay zekâya yazdırdığı gerekçesiyle gündeme gelmişti. Bu haberlerde yapay zekânın ciddi hatalar yaptığı ortaya çıktı. Bu örnekler, yapay zekânın içerik üretiminde denetimsiz kullanıldığında ne kadar riskli olabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Sosyal medya algoritmalarının etkileşim odaklı çalışması, bilimsel bilginin görünürlüğünü azaltırken yanlış bilgilerin yayılmasına olanak tanıyor. Nitekim 2018 yılında Science dergisinde yayımlanan araştırmada yanlış bilgilerin sosyal medya platformlarında doğru bilgilere kıyasla çok daha hızlı bir şekilde yayıldığı ortaya çıkmıştı. Yapay zekânın içerik üretim süreçlerinde daha aktif kullanılmasıysa bu sorunu daha karmaşık ve denetimsiz bir hâle getirebiliyor. Bu durum, bilim iletişimine hem stratejik hem de etik anlamda yeni sorumluluklar doğuruyor.</p>
<p>Bu yüzden iletişimciler sadece içerik üretmekle kalmamalı. Üretilen içeriği hedef kitleye uygun, sade, dikkat çekici ve bilimsel doğruluktan sapmadan sunabilmelidir. Çünkü sosyal medya platformlarında içeriklerin görünürlüğü çoğu zaman etkileşimin düzeyine bağlı oluyor. Bu denetimsiz iletişim ortamında bilim iletişimi; güven, şeffaflık ve anlayış geliştirme süreci olarak iletişim dünyamıza katkı sağlayabilir. Yeni medya çağında iletişimciler; infografikler, kısa videolar, hikâyeleştirme ve dijital etkileşim gibi yaratıcı yöntemlerle bilimsel bilgiyi sadeleştirerek anlatabilir. Bunu yaparken hem etik kurallara hem de dijital mecraların algoritmik doğasına dikkat etmelidir. Bilimsel içerikler yalnızca görünür değil, aynı zamanda güvenilir ve erişilebilir de olmalıdır.</p>
<p>Sosyal medya platformları bugün yalnızca kişisel paylaşımların yapıldığı yerler değil; bilgiye ulaşmanın, algıların ve kamuoyunun şekillendiği temel araçlar hâline gelmektedir. Ancak bu araçlar aracılığıyla erişim, sanıldığı kadar tarafsız değildir. Platformların arka planındaki algoritmalar, kullanıcılara hangi içeriğin gösterileceğine karar verirken genelde etkileşim kriterlerini öne çıkarır. Bu da doğruluğu yüksek bilimsel içeriklerin yeterince görünür olmamasına, buna karşılık duygusal ve sansasyonel içeriklerin geniş kitlelere ulaşmasına yol açar.</p>
<p>Bu algoritmalar aslında sadece bir sıralama sistemi değil, aynı zamanda bilgi dolaşımını şekillendiren güçlü bir filtre gibi de çalışır. Kişiye özel içerik akışları, kullanıcıları zamanla benzer görüşlerin yankılandığı “yankı odalarına” sürükler. Yani, insanlar çoğunlukla kendi düşüncelerini destekleyen içeriklerle karşılaşır ve farklı bakış açılarını görme ihtimalleri azalır. Bu durum, tüketicinin düşüncelerinden farklı olabilecek bilimsel bilgiye ulaşma ihtimalini de azaltır. Burada şu soruyu sormak gerekir: Algoritmalar gerçeği mi gösteriyor, yoksa sadece en çok etkileşim alan içerikleri mi? Pandemi ya da doğal afetler gibi kriz anlarında, insanlar bilgiye ulaşmak için ilk olarak sosyal medyaya sarılıyor. Ancak algoritmalar ,etkileşim alan içerikleri öne çıkardığı için toplumsal panik, yanlış yönlendirilme ve bilgi kirliliği tetikleniyor.</p>
<p>Yapay zekâ destekli öneri sistemlerinin yaygınlaşmasıyla bu sorun daha da büyüyor. Google, TikTok, Instagram ve X gibi platformlarda kullanıcı davranışlarını analiz eden algoritmalar, içerik akışını şekillendirirken doğru bilgiyi çoğu zaman geri plana atıyor.</p>
<p>Bu yüzden sosyal medya algoritmalarının nasıl işlediğini anlamak ve bilimsel içeriklerin bu ortamda nasıl daha görünür hâle getirileceğine dair yeni iletişim modelleri geliştirmek yalnızca iletişimcilerin değil; bilim insanlarının, platformların ve eğitim kurumlarının da ortak gayesi olmalıdır. Aksi takdirde dijital ortamda habere ulaşmak kolay görünse de doğru bilgiye ulaşmak her geçen gün daha zor olacaktır. Bilim insanları, gazeteciler, dijital içerik üreticileri ve iletişimciler ortak bir etik anlayışla hareket ederek algoritmaların nasıl çalıştığını kavramalı ve bilimsel içeriğin görünürlüğünü artırmalıdır. Aksi hâlde yalnızca yanlış bilgi yayılmakla kalmaz; toplumun bilime ve bilimsel düşünceye olan güveni de sarsılır. Bu yüzden bilim iletişimi, dijital çağın en önemli kamusal sorumluluk alanlarından biri hâline gelmiştir.</p>
<p><b><i>Yararlanılan Kaynaklar:</i></b></p>
<p><i>The science of fake news</i>. Science, 1094–1096.</p>
<p><i>A systematic review of scholarly research on the content of Wikipedia</i>. Journal of the Association for Information Science and Technology, 219–245.</p>
<p><i>Defining “fake news”: A typology of scholarly definitions</i>. Digital Journalism, 137–153.</p>
<p><i>The spread of true and false news online</i>. Science,<span class="Apple-converted-space">  </span>1146–1151.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/">Bilginin Algoritmik Ölümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
