<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı - Context Dergi</title>
	<atom:link href="https://contextdergi.com/icerik/akademiden-topluma-bilim-iletisimi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://contextdergi.com/icerik/akademiden-topluma-bilim-iletisimi/</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Apr 2026 13:03:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>
	<item>
		<title>Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Aug 2025 11:38:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[halka ilişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[karar verme süreçleri]]></category>
		<category><![CDATA[pazarlama]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[psikolojik]]></category>
		<category><![CDATA[reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[sinir]]></category>
		<category><![CDATA[sinir bilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim]]></category>
		<category><![CDATA[sinirbilim reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Mecra]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[Uğur Batı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3767</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslı Şen Aslı Şen: Uğur Hocam, teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi yakından tanımak isteriz, bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Uğur Batı: 1994 yılında üniversitenin birinci sınıfındayken reklamcılığa başladım. Önce staj sonra part time derken yavaş yavaş tam zamanlı çalışmaya geçtim. 2001 yılına kadar farklı ajanslarda çalışma fırsatı buldum. Sonrasında Telsim, Rumeli Telekom  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/">Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong><span style="font-size: 14pt;">-Aslı Şen</span></strong></em></p>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3771" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/batij-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Aslı Şen: Uğur Hocam, teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sizi yakından tanımak isteriz, bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Uğur Batı:</strong> 1994 yılında üniversitenin birinci sınıfındayken reklamcılığa başladım. Önce staj sonra part time derken yavaş yavaş tam zamanlı çalışmaya geçtim. 2001 yılına kadar farklı ajanslarda çalışma fırsatı buldum. Sonrasında Telsim, Rumeli Telekom gibi firmalarda marka uzmanlığı yaptım. Ardından Yeditepe Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladım. Doktora sürecimde eş zamanlı olarak üniversitenin iletişim faaliyetlerinde uzman olarak görev aldım. 2006-2009 yılları arasında Code İstanbul’un yaratıcı yönetmenliğini yaptım. Borsa İstanbul’un kuruluşunda yer aldım ve yaklaşık dört yıl boyunca pazarlama iletişimi, marka yönetimi, uluslararası pazarlama gibi alanlarda çalıştım. Yedi yıldır da Nişantaşı Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum. Bu sürecin içerisinde birçok ulusal ve uluslararası danışmanlık ekibinin içerisinde bulundum. Bunlara ek olarak, Harvard Business Review, Bloomberg Business Week, Independent, Onedio, MyNet gibi sitelerde köşe yazarlığı yapıyorum. Devrim Erbil başta olmak üzere birçok sanatçı için kürasyonlar yapmaktayım. Pek çok sanatçının sergi süreçlerinde, etkinlik organizasyonlarında ve yan ürünlerin üretilmesinde görev yapıyorum. Sanat kitapları yazıyorum, makaleler yazıyorum. Süreç bu şekilde devam ediyor.</p>
<p><strong>A.Ş: Birbirinden farklı alanlarda çeşitli üretimlerde bulunuyorsunuz. Tüm bunlara yetişmek eminim ki zordur. Bu kadar farklı alanda disiplinlerarası üretimde bulunurken anlatı dilinizi nasıl oluşturuyorsunuz? Bir kavram karmaşası yaşanıyor mu yoksa bir avantaj konumunda mı?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Yaratıcı endüstriler bağlamında cevap vermek gerekirse, kök aynı aslında. Tek bir kök ve gövde var, yaratıcı endüstriler. Sanat da üretsem, reklam da üretsem, hepsi bir yaratıcılık formasyonu olarak aynı gövdeye ait. Bu yüzden köşe yazısı yazmak da aynı. Ben Harvard Yazarlık Okulu mezunuyum; orada da belli bir ekol, format ve biçim var, böyle düşünebilirsiniz. Bu bir ağaç gibi ve ben o ağacın kökünü ve gövdesini takip ediyorum. Yan dallar ise çalıştığım, disiplinlerarası gibi görünen alanlar oluyor. Teknik olarak bunun kendi içinde bir mantığı var.</p>
<p>Benzer bir yapı disiplinlerarası bilim alanlarında da mevcut. Sonuçta iletişim bilimleri, davranış bilimleri, sinirbilim, sosyal bilim ve toplumsal sinirbilim gibi alanlar birbirine bağlı. Bu disiplinlerin içine ikna, manipülasyon, tüketici davranışları gibi alt alanlar da dahil. Şu an ben karar bilimi dediğimiz alana odaklanıyorum. Yaptığım araştırmalar ve yazdığım kitaplar karar bilimi üzerine. Ana eksenim davranış ve iletişim bilimleri olsa da sonuçta karar verme süreçlerini anlamaya yöneliyorum.</p>
<p>Bütün bu süreçleri ağacın hem üretim hem de bilimsel tarafta dallara ayrılan bir gövdesi gibi görebiliriz. Aynı gövdeden beslendiğimde hem zihinsel olarak dağılmamış oluyorum hem de bildiğim kök ve gövdeden hareket etmek bana çalışmalarımda bir rahatlık sağlıyor. Alan disiplini konusunda bu yaklaşımı korumak hem odaklanmamı sağlıyor hem de işimi kolaylaştırıyor. Bunu böyle ifade edebilirim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3769 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-640x1024.jpg" alt="" width="640" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-187x300.jpg 187w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-200x320.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-400x640.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-600x960.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-640x1024.jpg 640w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-768x1229.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-800x1281.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao-960x1536.jpg 960w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ao.jpg 1172w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Hocam karar bilimi diye bir alandan bahsettiniz. Bu konuyu biraz daha açabilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bu durum literatürde; “decision making” diye yer alıyor. İçerisinde olasılıklar, ihtimaller formasyonu, bir karar verirken tez, antitez ve sentez nasıl oluşturulur, bunların süreçleri nasıl işlenir gibi konular var. Retrospektif olarak bir kararın doğruluğunu sonucundan alıyoruz. Bütün bu süreçler yönetim açısından önemli bir alan oluşturuyor, karar bilimi bu yüzden değerli. Bu aynı zamanda davranış bilimlerinin bir alt alanı ve toplumsal nörobilim dediğimiz alanın da bir alt dalı.</p>
<p>Örneğin, tüketici davranışlarında bir karar verme süreci var. İnsanın kariyer, eş, iş seçiminde bir karar verme süreci var. Bir yönetmenin bir filmi çekerken karakterlerin oluşumu, hangi oyuncuların onu canlandıracağı, hangi efektlerin ve kurgunun kullanılacağı&#8230;</p>
<p>Bütün bunlarda da bir karar verme süreci var. Aslında o kadar geniş bir alan ki, hayatımızda belki her gün binlerce irili ufaklı kararlar veriyoruz. Karar bilimi ise davranış bilimi ve sosyal nörobilim adı altında bu kararların nasıl verileceğini inceleyen bir alt disiplindir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3770 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-640x1024.png" alt="" width="640" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-187x300.png 187w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-200x320.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-400x640.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-600x960.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-640x1024.png 640w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-768x1229.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-800x1281.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-960x1536.png 960w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-1200x1921.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx-1279x2048.png 1279w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asx.png 1465w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Daha önce yazdığınız bir makalenizden soru sormak istiyorum. Reklamların ideolojik bir yapı kurduğunu söylüyorsunuz. Reklamların ideolojik bir aygıt gibi çalışması nasıl gerçekleşiyor?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Reklamın kendisi bir ideoloji zaten. Yani toplumsal yapı, küresel finans sistemi ve küresel kültürel sistem içerisinde ideoloji olarak işleyen bir olgudan bahsediyoruz. Hangi markayı giydiğin senin şu an kendini ifade etme biçimin, oradaki sosyal statünün sembolü. Her ne kadar bunlar yıllar içerisinde değişimler geçirse de reklamın kendisi çok geniş bir alana yayıldı: Sosyal medya iletişimi, influencer marketing, marka elçiliği gibi unsurlarla çeşitlendi, büyüdü, tohumlandı, yelpazesi genişledi. Ama ana ideolojik yapısı değişmedi. Asıl olarak, kendini ifade etme biçimin bir ideoloji. Aidiyet kurduğun toplumsal statü, ait olduğun grup bir statü tanımı oluşturuyor. Kendini ya diğerleri gibi nitelendiriyorsun ya da onlardan ayırıyorsun. Bunu bakış açınla yapıyorsun, tükettiğin markalarla yapıyorsun. Kişinin kendi kimlik temsilinden bahsediyoruz. Giydiği, yediği, içtiği şeyler, oturduğu yer, gittiği tatil, istediği her şey aslında bu anlamda bir ideoloji. Statüler kendi içinde ne kadar muğlaklaşsa bile yine bir statü sembolü oluyorsun. Marka açısından bakıldığında, tarif ettiği hedef kitlenin psikografisi, eğitim yapısı, bölgesi, gelir düzeyi gibi özellikler de aslında kendi içinde bir ideolojiyi barındırıyor. Frankfurt Okulu’ndan bugüne, Adorno gibi pek çok önemli sosyolog, iletişim bilimci, felsefeci ve filozofun ifade ettiği gibi reklam, bugün küresel finans sistemi dediğimiz şeyin özü.</p>
<p>Bu sistem markalarla birlikte çalışıyor. Tüketim ve üretim ilişkileri bunun üzerine kurulu. Sen tüketeceksin ki üretim olsun, üretim olsun ki istihdam olsun, istihdam olsun ki ülkeler devam edebilsin. Tüm bunlar kullandığın ürün ya da hizmetin markası içine birtakım anlamlar eklenerek yapılıyor. Bu anlamların çoğu da soyut veya suni. Bugün Fanta neden “gençlik” olsun? Ya da Pepsi neden “yeni neslin seçimi” olsun? Sonuçta gazlı meşrubat içiyorsun. Sen bu anlamı ona kattığın için öyle. Yoksa Pepsi içtiğinde kendini daha genç hissetmiyorsun ya da Coca-Cola içtiğinde daha klasik bir bakış açısına sahip olmuyorsun. Bunların hiçbirini yapmadığı gibi, aslında hiç tüketmesek daha iyi olacak maddeler. Ama bakın, bunların üzerinden bile bir anlam geliştirip bir ideoloji oluşturuyoruz ve bir aygıt gibi davranıyoruz. Onu tüketenler de aynı zamanda bir aygıt haline geliyor. Reklam bu anlamların oluşmasında en önemli aygıtlardan biri. Bu nedenle reklamın kendisi ideolojik hâle gelmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-3776 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-709x1024.jpeg" alt="" width="709" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-200x289.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-208x300.jpeg 208w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-400x578.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-600x867.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-709x1024.jpeg 709w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-768x1110.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-800x1156.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-1063x1536.jpeg 1063w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed-1200x1734.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/upscalemedia-transformed.jpeg 1384w" sizes="(max-width: 709px) 100vw, 709px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Sinirbilim alanından sıkça bahsediyorsunuz. Sinirbilim nedir ve reklamcılık sektöründe nerelerde kullanılıyor?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Sinirbilim, nörobilim ya da beyin bilim dediğimizde aslında üç farklı terimle aynı kavramı anlatıyoruz. 1979 yılından itibaren ortaya çıkan ilk beyin görüntüleme donanımları ve buna ilişkin kodlanan yazılımlar, -özellikle son elli yılda gerçekleşen büyük gelişmelerle &#8211; beynin görüntülenmesi alanında önemli bir ilerleme sağladı. Beyin görüntüleme alanında geliştirilen donanımlar ve yazılımlar, bu konuda alınan patentler, tıp teknolojilerini bile geçmiş durumda. Adeta dünya bir “beyin yüzyılına” girmiş durumda. Dolayısıyla burada beynin elektriksel aktivitesini ya da anatomik ve fizyolojik yapısını inceleyen farklı donanımlar ve bunlara yönelik geliştirilmiş yazılımlar sayesinde insanların davranışlarını okuma yolunda ilerliyoruz. Örneğin, “Akıllı” insanlar neden aptalca hatalar yaparlar?”, “Özgür irade bir illüzyon mudur?”, “Kimlik nasıl gelişir? Aidiyet nasıl oluşur?, İdeolojiler nasıl çalışır?”, “Aşk nedir ve nasıl tezahür eder?”, “Aldatma, ihanet gibi kavramların beyindeki karşılığı nedir?”, “Yenilen pehlivan neden güreşe doymaz?” Belki yüzlerce başlık altında bu soruları beyin cihazlarıyla inceleme imkanına sahibiz. Yapılan bu çalışmaların sosyal bilimler alanında irdelenmiş haline biz sosyal nörobilim, toplumsal sinirbilim ya da sosyal sinirbilim diyoruz. Elbette normalde bu beyin görüntüleme cihazları demans, amnezi gibi konularda tıbbi çalışmalar için hekimler tarafından kullanılıyor. Ama bunun yanı sıra bir sosyal yansıması da var. Biraz önce saydığım ve bunun gibi binlerce konu başlığını artık beyin görüntüleme cihazlarıyla ortadan kaldırma umudunu taşıyoruz. Bu alan şu anda akademik olarak en çok gelişen alanlardan biri.</p>
<p><strong>A.Ş: Satın alma davranışlarını etkileyen bir alanda kullanılan sinirbilim ile toplumu nasıl çözümlüyoruz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Şu an dünya ve Türkiye siyasetinde, birçok oy verme davranışı aslında sinirbilim dediğimiz ilkelerle okunabilir durumda. Temâşânın, gücün, milliyetçilik akımlarının dünyada ve ülkemizde yükselmesi gibi durumların arkasındaki sivil ve bilimsel faktörler, oy verme davranışlarının nasıl yönlendirilebileceği, ikna ve spekülasyonun nasıl çalıştığı, bir oy verme davranışının arkasındaki kararın formasyonu ve bunun nasıl rasyonalize edileceği gibi konular beyin bilim çalışmalarıyla irdelenebilir. Mesajlar bunlara dayanarak oluşturulabilir, oluşturulan mesajların revizesi de bu çalışmalar aracılığıyla yapılabilir. Zaten nöropazarlama bunun tüketici davranışlarındaki biçimini ifade ediyor. Nöropolitik dediğimiz alan ise özellikle oy verme davranışlarına odaklanıyor. Bu gerçekten derin bir alan. Siyasal reklamcılık ya da siyasal pazarlamanın çok daha ötesine geçerek içinde antropoloji, antropomorfizm, iletişim bilimleri, yeni gelişen dijital bilimler, sosyoloji ve psikoloji gibi birçok disiplini barındıran geniş bir çerçevede ele alınıyor.</p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3775 size-large aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-683x1024.png" alt="" width="683" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1024x1536.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1200x1800.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-1365x2048.png 1365w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ub2-scaled.png 1707w" sizes="(max-width: 683px) 100vw, 683px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Peki biz bu olguları nasıl elde ediyoruz? Saha araştırması yaparak mı, yoksa deneysel bir yaklaşımla mı?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Hem deneysel çalışma hem de saha araştırması yapılıyor. Mesela bir beyin görüntülerme cihazı olan EEG kullanılıyor. GSR cihazı, vücudun en büyük organı olan derinin hareketini inceliyor. Daha eski bir yöntem olan Eye Tracking, göz odaklı çalışıyor. Fax cihazı ise mikro ifadeleri okuyabiliyor. Bu dört cihazın verilerini klasik araştırma metodolojisine uygun bir hâle getirip yorumladığınızda; tez, antitez ve senteze ulaşabiliyorsunuz.</p>
<p><strong>A.Ş: Sinirbilimin toplumların davranış biçimlerini çözümlemek adına önemli bir alan olduğunu düşünüyorum. Peki hocam, biz bu davranışların arkasında yatan bilinçdışı olguları ortaya çıkardığımızda hangi sorunlara çözüm bulacağız?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Yeni gelişen teknolojilerle sinirbilim, önemli dip duygularımızı anlamaya, -bu çok büyük bir iddia amabilinçdışının belli bir kısmının çözümlenmesine yönelik davranışın arkasındaki motivasyonu bulmaya ilişkin ilham verici bir alan. Oy verme davranışları yönlendiriliyor. Tüketim davranışları yönlendiriliyor. Bazen istemsiz kararlar veriyorsun ya da yeni anlamlar oluşturuyorsun. Yani klasik reklamcılıktaki ikna metodolojisi nasıl çalışıyorsa, bu da teknolojinin yardımıyla, yazılım ve donanımların desteğiyle daha yeni, daha derin dip duyguları anlayabileceğimiz, motivasyonu ortaya çıkarabileceğimiz, yeni motivasyonları ve duyguları çerçeveleyebileceğimiz çok özel bir ikna yöntemine dönüşüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3774 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/jh.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Topluma dair bilinçdışı alanın biraz daha çözümlenmesinin bilim iletişimine katkıları sizce ne olur?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bilinçdışı öyle kolayca çözülebilecek bir şey değil. Koca bir transatlantik gibi; çok geniş, sürekli gelişen ve gelişecek bir alan. Yani bugün nasıl yapay zekâ, 3D yazıcılar, blokchain altyapıları, kripto para teknolojileri, gelecek şehirler kuruluyorsa tüm bunların temelinde beyin bilim var gibi duruyor.</p>
<p>Birçoğu belki yeni insan modellerinin ortaya çıkması, üremenin şekil değiştirmesi, gen teknolojisiyle beynin birleşmesi gibi konularla iç içe geçiyor. Bu da çok geniş bir çerçeve sunuyor. Bilimsel gelişim açısından bunlar birbiriyle etkileşimli alanlar. Ama buradaki asıl amaç toplumun bilinçdışını etkileyip oradan bir ikna faaliyeti yürütmek değil. Asıl olarak şunu anlamaya çalışıyoruz: “Anlamı nerede oluşturuyorsun?”, “Hangi tercihleri yapıyorsun?”, “Niye yapıyorsun?”, “Ben senin hangi duygu ve motivasyonuna dokunsam, örneğin tüketici davranışları açısından ne yaparsam benim markamı düşünürsün?”, “Nasıl bir marka sadakati geliştirirsin?”, “Spesifik bir ürün ya da hizmetle ilgili hangi duyguyu, motivasyonu ön plana çıkarmak zorundayım ya da hangi motivasyonların füzyonunu yapmalıyım?&#8221; Bütün bunları beyin görüntüleme cihazlarıyla ortaya koyup onun üzerine bir mesaj inşası yapıyoruz. Şu anki görevimiz sadece bu. Sinirbilimde araştırmanı klasik bir anket yönetimiyle yapmıyorsun, rojektif tekniklerle yapmıyorsun, katılımcı gözlemle yapmıyorsun, etnografi ile yapmıyorsun, şimdi yaptığımız gibi bir röportajla da yapmıyorsun ama bu cihazlarla yapıyorsun. Araştırmanın sebepleri aynı olabilir. Ortaya koyulan argümanlar aynı olabilir ama metodolojisi ve veri toplama biçimi farklı.</p>
<p><strong>A.Ş: Anladığım kadarıyla bilimsel tabanda bu verileri bir potada eritip insanlarla daha iyi bir iletişim, daha iyi bir ilişki kurabilmek için kullanabiliyoruz.</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Kullanabiliyorsun. Ya da daha farklı amaçlarla da kullanabilirsin. Kişiyi istemsiz manipülasyona da yönlendirebilirsin. Theodor Adorno “Manipülasyon Şiddettir!” diyor ama belki de insanları manipüle etmeye çalışıyorsun. Evet, beyin bilim bunun için de kullanılabilir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3768 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam.png" alt="" width="2100" height="1115" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-200x106.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-300x159.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-400x212.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-600x319.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-768x408.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-800x425.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1024x544.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1200x637.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam-1536x816.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/adam.png 2100w" sizes="(max-width: 2100px) 100vw, 2100px" /></p>
<p><strong>A.Ş: Toplumsal afazi adında bir kavramdan bahsediyorsunuz. Nedir bu toplumsal afazi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Dil yitimi, düşünce yitimi diyebiliriz. Hissettiğin duyguyu ifade edemez duruma gelmek, kelimelerin anlamlarının kayması, yeni anlamların eklenmesi&#8230; Bence bu durum güncel toplumun en büyük dramlarından biri. Söylediğimiz şey söylemek istediğimiz şey mi emin değiliz. Dil yitimi dediğimiz şeyi; teknoloji, hız, karmaşa, dünyadaki siyasi gelişmeler, ihtimaller, ve riskler bu durumu destekleyen bir hâlde. Toplumsal afazi bütün dünyanın yaşadığı bir olgu ancak bizim ülkemizde biraz daha sert yaşanıyor. Aslında bir çeşit dil yitimi, düşünce yitimi yaşıyoruz ve bunu ifade etmek için toplumsal afazi kavramını kullanıyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Afazi dediğiniz kavramın getirisi olarak komplo teorilerine ya da sahte bilime inanç artıyor mu? Ya da bilim iletişimi bu afazi ortamından çıkabilmek için bir çözüm sunabilir mi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Ben metaforik bir yaklaşımla buna “toplumsal afazi” diyorum. Aslında afazi tıbbi bir kavram; bunu toplumdaki dil yitimi anlamında toplumsal afazi olarak ele alıyorum. Sorudaki olgular biraz daha “post” dediğimiz gerçek ötesi bir durumu ifade ediyor. disiplinlerle, sahte uzmanlarla, sahte bilgi biçimleriyle yeniden şekillendirilip dolaşıma sokulması, bilimin ve bilim iletişiminin de bundan zarar görmesine sebep oluyor. İşte bu, biraz daha “post truth” dediğimiz süreci ifade eder. Afazi ise kavramsal olarak çok daha farklı bir şey. Şöyle düşünün: Kadınerkek ilişkilerinde anlamlar yitirilmiş, bambaşka bir sürece girmiş durumda. Aslında bu bir afazi. Duygunu ifade etmeye çalışıyorsun, vatan sevgini ifade etmeye çalışıyorsun ama söylediğinle karşındakinin anladığı farklı. Bu bir afazi. Kendini ifade etmeye çalışıyorsun, edebiyat, kültür, tiyatro yapmaya çalışıyorsun ama dilin o kadar yitmiş ki kelimenin arkasındaki anlamı bulamıyorsun. Bu bir afazi. Siyaset kurumuna bakıyorsun, içi boşaltılmış bir sürü kavram var. Bu da bir afazi. Bir şey hissedeceksin; öfke, nefret, sevgi diyorsun ama hissettiğin bunu tam karşılamıyor. Duygun bile karmaşık. Bu yüzden afazi dil yitimi anlamında. Kullandığın dilin ergonomiden çıkması, epistemolojinin yani bilgi felsefesinin sarsılması. İnsanların daha az kelimeyle, daha az duygu ve zihinsel setlerle konuşup düşünmesi gibi. Tüm bunlar bir afazi unsuru.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3773" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede.jpg" alt="" width="2095" height="1178" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-200x112.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-600x337.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/FaceToFacewithAphasia-holley-0204-lede.jpg 2095w" sizes="(max-width: 2095px) 100vw, 2095px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>A.Ş: Dezenformasyonun yayılma hızının çok yüksek olduğunu biliyoruz. Bilim iletişiminde de mücadele edilen noktalardan biri bu. Bir iletişim bilimci olarak bu durumun altında yatan temel sebepler sizce nedir? İnsanlar neden bu kadar kolay manipüle edilebilir hâle geldi?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Dünya karışık, fazla hızlı, izafiyet her yerde. Sonunu göremediğimiz gri, muğlak bir ortamda yaşıyoruz. Ekonomi karışık, siyaset karışık, davranışlar karışık, yaşam karışık. Dünyanın her yerinde, Gazze örneğinde gördüğümüz gibi büyük savaşlar ve soykırımlar gerçekleşiyor. Dünya öylece seyrediyor. Sen transpoze oluyorsun, alımlama yapıyorsun ve diyorsun ki “Dünya ne kadar kötü bir yer oldu.” Bu şiddet bir gün beni de bulur diyorsun, korkuyorsun, çekiniyorsun. Dolayısıyla iş iyice karışık hâle geliyor. Kaygı ve belirsizlik durumlarının olduğu yerlerde dezenformasyon çok daha etkili oluyor. Siyaset, tüketim, kültür, sanat ve spor gibi mekanizmalar da bunu kullanır hâle geldi. Dolayısıyla dezenformasyon yani birinin birini manipüle etmesiyle doğru olmayan bilginin yayılması ya da bilginin eksiltilmesi yoluyla yapılan iletişim faaliyetleri şu anda hedef kitleler nezdinde çok daha büyük bir etki hâlini alıyor. Bu zamanla popüler kültüre, hatta belki bir kitle kültürüne dönüşüyor. Aslında süreç bu kadar basit. Yani ortam post-truth’a, dezenformasyona ve afaziye çok uygun.</p>
<p><strong>A.Ş: Bu yüzden de bilim iletişimini doğru şekilde yapmak ve yaygınlaştırmak bu anlamda çok önemli bir konumda duruyor.</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Klasik söylemden yola çıkıyorsak tabii ki çok önemli. Ama bilim iletişimi için önce bilimi bilmeliyiz. İletişiminin önünde önce bilimsel düşünce sistematiğine sahip olmak gerekiyor. Bu noktadan sonra iletişimin çok önem kazandığını düşünüyorum. Tabii bu olmadığı için bir de terminolojiyi halka indirgemek durumu söz konusu oluyor. Televizyonda “Biraz daha basit konuşun ki halk anlasın” deniyor. Ama bu kadar basit konuştuğumda, terminoloji kullanmadığımda anlatmak istediğimi anlatamıyorum. Bir bakıma bilim insanı sadeleştiriliyor. Diyorsun ki, kendi söyleminin beşte biri kadar dil kullan, sentaktik yapıyı öyle kur, cümle dizimin öyle olsun, morfolojin yani kelime biçimin şöyle olsun. Halk, bilimi anlayabilir duruma geldiğinde zaten modern ve çağdaş toplumlar kuruyoruz. Böyle konuştuğumda iletişim yapmış olmuyorum ki. Bir şey yapıyorum ama aslında söylemek istediğimin ya da söylemem gerekenin sadece bir kısmını söyleyebiliyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3772 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2079" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-200x246.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-244x300.jpg 244w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-400x493.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-600x739.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-768x946.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-800x985.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-832x1024.jpg 832w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1200x1478.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1247x1536.jpg 1247w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-1663x2048.jpg 1663w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/duotone-effect-collage-kopya-scaled.jpg 2079w" sizes="(max-width: 2079px) 100vw, 2079px" /></p>
<p><strong>Umut Yiğit: Bilimsel bilgi genellikle “halka yayalım ve olsun bitsin” gibi yanlış bir algıdan dolayı sadeleştirilebiliyor. Oysa bizim baktığımız yer, ilgili bilginin gerçekten bir tartışma alanı açabilecek vasfının olup olmadığı. Aslında şunu merak ediyoruz: Ortaya çıkan bir gündem içerisinde bir bilgiyi tartışma alanı olarak değerlendirebilir miyiz? Buradan yeni bir çıktı, yeni bir anlayış üretebilir miyiz?</strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Bu tür çıktılar iyi olur. Mesela televizyon programlarında bilimin ya da popüler bilimin biraz daha bu bahsettiğim dilini konuşabiliyor olsak çok daha iyi olur. Akşamları tematik kanallarda trilyon tane siyaset programı yapacağımıza modern çağ sanatını, soyut resmi, heykeli, bilimi, inovasyonu, teknolojiyi konuşsak çok daha etkileyici olurdu. Ama böyle bir ortam maalesef yaratılmıyor. Ortam daha çok karşıtlıklara, ayrışmalara, siyasete ayrılmış durumda. Bunlar üzerinden konuştuğumuz bir dünya, bilimi ve bilimsel düşünceyi daha da imkânsız kılıyor. İmkânsız hâle geldikçe de olgular üzerinde duramıyoruz. Söylediğim gibi insanlara bunu anlatırken çok zorlanıyoruz. Zaten bir zaman sonra motivasyon da kayboluyor, anlatmaktan vazgeçiyorsun. Bu yüzden de önce bilimin kendisini iyi bilmeli, sonrasında ise içi sadeleşmemiş ve daha iyi bir anlatı sağlayacak gerekli terminolojileri kullanarak bilim iletişimini gerçekleştirmeliyiz diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>A.Ş: Davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz hocam, çok keyifli bir söyleşiydi. </strong></p>
<p><strong>U.B:</strong> Çok sağ olun. Görüşmek üzere.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/">Uğur Batı &#038; Sinir ve Karar Bilimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ugur-bati-sinir-ve-karar-bilimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgi Toplumunun Sahne Üzerindeki Provası: Forum Tiyatro</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 13:13:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Forum Tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[güzel sanatlar]]></category>
		<category><![CDATA[halk]]></category>
		<category><![CDATA[halkla beraber]]></category>
		<category><![CDATA[oyuncu]]></category>
		<category><![CDATA[oyunculuk]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Sokak tiyatrosu]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[vatandaş bilimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3762</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Nazım Sarıkaya Bilimsel bilginin akademik çevrelerde, sanatsal üretimin ise kurumsal yapılar içerisinde sınırlandırılması, her iki alanın da toplumsal yaşamla kurduğu ilişkiyi zayıflatır. Oysa hem bilim hem de sanat insanın dünyayı anlama, deneyimleme ve dönüştürme çabalarının ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle bilimsel düşüncenin toplumla paylaşılması kadar, sanatsal üretimin kamusal alana açılması da ortak bir sorumluluk olarak görülmelidir.  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/">Bilgi Toplumunun Sahne Üzerindeki Provası: Forum Tiyatro</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Nazım Sarıkaya</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3764 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-scaled.jpeg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-1200x1600.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-1536x2048.jpeg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-18-at-13.41.29-2-scaled.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Bilimsel bilginin akademik çevrelerde, sanatsal üretimin ise kurumsal yapılar içerisinde sınırlandırılması, her iki alanın da toplumsal yaşamla kurduğu ilişkiyi zayıflatır. Oysa hem bilim hem de sanat insanın dünyayı anlama, deneyimleme ve dönüştürme çabalarının ayrılmaz parçalarıdır. Bu nedenle bilimsel düşüncenin toplumla paylaşılması kadar, sanatsal üretimin kamusal alana açılması da ortak bir sorumluluk olarak görülmelidir.</p>
<p>Bu bağlamda forum tiyatro, bilimsel ve sanatsal iletişimin kesiştiği özgün bir model sunar. Haziran ayında İstanbul Beykent Üniversitesi Bilim İletişimi Ofisi ve Oyunculuk Bölümü tarafından Sarıyer Spor Kulübü Kafeteryasında düzenlenen forum tiyatro etkinliği, bu modelin toplumsal etkisini doğrudan gözlemleyebileceğimiz bir örnek oluşturdu. “Komplo Teorileri ve Bilim İletişimi” başlığıyla gerçekleştirilen etkinlik, Brezilyalı tiyatro kuramcısı Augusto Boal’ın Ezilenlerin Tiyatrosu yaklaşımından esinle kurgulandı.</p>
<p>Forum tiyatro, Paulo Freire’nin Ezilenlerin Pedagojisi adlı eserinde savunduğu diyalog temelli ve katılımcı öğrenme anlayışından esinlenir. Freire’ye göre eğitim bilgi aktarımı değil, karşılıklı öğrenme ve özgürleşme sürecidir. Boal, bu pedagojik anlayışı tiyatro alanına taşıyarak seyircinin pasif bir izleyici olmaktan çıkıp aktif bir katılımcıya dönüştüğü yeni bir sahne ilişkisi kurmuştur.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3765 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-scaled.jpeg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-200x267.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-225x300.jpeg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-400x533.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-600x800.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-768x1024.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-800x1067.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-1152x1536.jpeg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-1200x1600.jpeg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-1536x2048.jpeg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-07-19-at-01.50.29-scaled.jpeg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Forum tiyatroda, toplumsal bir soruna odaklanan kısa bir oyun sahnelenir. Bu oyun; baskı, eşitsizlik ya da ayrımcılık gibi bir durumu temsil eder. Ardından seyirciler, oyuna müdahâle etmeye ve karakterlerin eylemlerini değiştirmeye davet edilir. Bu sürece katılan izleyicilere Boal “seyirci-oyuncu” (spect-actor) adını verir. Seyirci-oyuncular, sahneye çıkarak alternatif davranış biçimlerini dener, toplumsal sorunlara dair çözüm yollarını ifade ederler. Forum tiyatro bu yönüyle katılımcı düşünmeyi teşvik eden bir sosyal pratik olarak değerlendirilmelidir. Sarıyer’deki uygulamada, bilimsel bilgi ile toplumsal algı arasındaki kopukluk bilim ve komplo teorileri çatışmasıyla görünür kılındı. Aşı karşıtlığı, çevre krizi, GDO’lu gıdalar gibi gündelik hayatta sık karşılaşılan konulara dair kısa sahneler aracılığıyla, bilime yönelik güvensizlik içeren durumlar kurgulandı.</p>
<p>Örneğin bir sahnede, çalıştığı fabrikada GDO’lu gıdalar üreten bir işçi, kansere yakalandığını öğrenip diğer çalışanları uyarmaya çalıştı. Ancak ekonomik kaygılarla hareket eden işçiler, bilimsel raporlara rağmen bilgiye direnç gösterdi. Bu çatışma anı, izleyicilerin müdahâleleriyle yeniden yapılandırıldı: Kimileri sahneye bir sendika başkanı olup patronlara karşı mücadele verdi, kimileri ise yorumlarıyla olay örgüsünü başka yönlere çekti.</p>
<p>Etkinlik sonrasındaki açık forumda birçok katılımcı, benzer etkinliklerin ülkemizde daha sık düzenlenmesi gerektiğini dile getirdi. İnsanlar yanlış veya doğru olduğunu dikkate almadan kendilerini ifade etmekten, başkalarının ve kendilerinin düşünceleri üzerine düşünmekten keyif aldı. Genç bir üniversite öğrencisiyle emekli bir vatandaşın aynı sahnede bir durumu tartışması, tiyatronun bilgiye dayalı bir kamusal alan yaratmadaki kapsayıcı gücünü gözler önüne serdi.</p>
<p>Forum tiyatro, bilim iletişiminin etkileşime dayalı ve katılımcı yollarla sürdürülmesi gerekliliğini gösterdi. Bilimsel bilginin topluma ulaşmasında onun yalnızca içerik açısından doğruluğu değil, nasıl temsil edildiği ve sunulduğu artık belirleyici hâle gelmektedir. Bu nedenle bilim iletişiminde, genelde sanatın özelde tiyatronun açtığı deneyimsel ve kolektif alanlar toplumsal diyaloğu güçlendirmektedir.</p>
<p>Augusto Boal’ın ifadesiyle “Tiyatro hayatın provasıdır.” Bilgiye erişimin demokratikleşmesi ancak bu tür katılımcı ve etkileşimli modellerle mümkün olabilir. Sarıyer’deki forum tiyatro etkinliği, yalnızca bir oyun değil; aynı zamanda daha açık ve sorgulayıcı bir bilgi toplumunun sahne üzerindeki provalarından biriydi.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3763 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111.jpg" alt="" width="2185" height="1890" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-200x173.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-300x259.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-400x346.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-600x519.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-768x664.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-800x692.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-1024x886.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-1200x1038.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111-1536x1329.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/111111111111111.jpg 2185w" sizes="(max-width: 2185px) 100vw, 2185px" /></p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/">Bilgi Toplumunun Sahne Üzerindeki Provası: Forum Tiyatro</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilgi-toplumunun-sahne-uzerindeki-provasi-forum-tiyatro/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin “Melanet” Gerçeği Deprem &#8211; Ahmet Özdemir</title>
		<link>https://contextdergi.com/turkiyenin-melanet-gercegi-deprem/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/turkiyenin-melanet-gercegi-deprem/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 13:06:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Acil Durum]]></category>
		<category><![CDATA[Bina sağlamlık Testi]]></category>
		<category><![CDATA[Bina Yapımı]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem önlemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Deprem Yönetmeliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kahramanmaraş depremleri]]></category>
		<category><![CDATA[mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Mimarlık ve Mühendislik]]></category>
		<category><![CDATA[Önlemler]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlamlık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3757</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Melisa Güven Melisa Güven: Ahmet Hocam, hoş geldiniz. Bugün ne yazık ki sizinle ülkemizin bir gerçeği olan deprem hakkında konuşmak istiyorum. Biliyoruz ki bu süreci çalışmalarınızla yakından takip ediyorsunuz. Türkiye geçmişte birçok büyük deprem yaşadı. Ancak yakın zamanda en yakıcı olan, 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Büyük Kahramanmaraş depremleriydi. Bu deprem, 11 ilimizin etkilendiği,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/turkiyenin-melanet-gercegi-deprem/">Türkiye’nin “Melanet” Gerçeği Deprem &#8211; Ahmet Özdemir</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Melisa Güven</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3758 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya.jpg" alt="" width="1920" height="1063" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-200x111.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-300x166.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-400x221.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-600x332.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-768x425.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-800x443.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-1024x567.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-1200x664.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya-1536x850.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ahmet-hoca-video-tam.00_07_52_28.Still002-kopya.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p><strong>Melisa Güven: Ahmet Hocam, hoş geldiniz. Bugün ne yazık ki sizinle ülkemizin bir gerçeği olan deprem hakkında konuşmak istiyorum. Biliyoruz ki bu süreci çalışmalarınızla yakından takip ediyorsunuz. Türkiye geçmişte birçok büyük deprem yaşadı. Ancak yakın zamanda en yakıcı olan, 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen Büyük Kahramanmaraş depremleriydi. Bu deprem, 11 ilimizin etkilendiği, milyonlarca insanın evsiz kaldığı bir yıkımdı. Binlerce insanımızı kaybettik. Hayatta kalanların büyük kısmı kurulan konteyner kentlerde yaşamaya ve sürecin getirdiği psikolojik sorunları atlatmaya çalışıyorlar. Depremin etkileri hâlâ sürüyor. Bu konuda farkındalığı artırmak için sizinle bir röportaj yapmak bizim için çok değerli. Öncelikle bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Ahmet Özdemir:</strong> İstanbul Beykent Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmaktayım. Şu anda doktora çalışmamı yapı mühendisliği alanında yürütüyor, özellikle yapı ve deprem mühendisliği üzerine yoğunlaşıyorum. Depreme karşı risk tespiti, yani deprem öncesinde yapıların riskli olup olmadığı üzerine hızlı değerlendirme yöntemleri üzerine çalışıyorum.</p>
<p><strong>M.G: Kahramanmaraş depremleri bize bina güvenliği konusunda ne öğretti?</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Depremde yıkılan binaların yüzde doksan beşi 2000 yılından önce yapılan yapılardı. Bu yıkımın genel nedenlerini, yapı denetim mekanizmalarının çalışmıyor oluşu, malzeme dayanımlarının belli bir standarda bağlanmamış olması, yeterli mühendislik ve kontrol hizmeti alınmayan yapıların fazlalığı olarak sıralayabiliriz. Tüm bu sebeplerle sonuç maalesef çok ağır oldu. Bunun dışında, gevşek zeminlerde yapılan yeni yapılarda temele daha çok yatırım yapmak gerekiyor. Yani temelin daha maliyetli olması gerekiyor. Lakin müteahhitler daha çok bu durumdan kaçmaya çalışıyorlar. Depremde yeni olup da yıkılan yapılar, genel olarak temel kaynaklı sorunlar nedeniyle yıkıldılar. Binada üst yapı tamamen sağlam kalıp, binada farklı oturmalar veya yan yatma gibi durumlar oluştu.</p>
<p><strong>M.G: Bunun örneğini Rönesans Rezidans’ta görmüştük. Bina, Hatay’daki yeni bir binaydı. Hatta büyük yaşam vaatleriyle kurulmuştu ama depremde tamamen yan yattı.</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Çünkü müteahhitler zemin etüdünden kaçmaya çalışıyorlar. Para vermek istemiyorlar. Zemin etüdünden çıkan sonuca göre eğer zemin gevşekse, zemin yeterli mukavemete sahip değilse, oraya daha iyi bir temel tasarımının yapılması gerekiyor. Tabii müteahhitler buna “toprağa gömülen para” olarak bakıyorlar. Çünkü görünen bir kısım değil. Bundan dolayı da çok fazla yıkım gerçekleşti. Bir mühendis bakış açısıyla da genel olarak böyle söyleyebilirim.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3760 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-scaled.jpg" alt="" width="1850" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-200x277.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-217x300.jpg 217w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-400x554.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-600x830.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-740x1024.jpg 740w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-768x1063.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-800x1107.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-1110x1536.jpg 1110w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-1200x1661.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-1480x2048.jpg 1480w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8804-scaled.jpg 1850w" sizes="(max-width: 1850px) 100vw, 1850px" /></p>
<p><strong>M.G: Deprem öncesinde alınması gereken en kritik önlem sizce nedir?</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Ben şimdi deprem öncesinde alınması gereken önlem “deprem çantası hazırlayayım” falan demeyeceğim. Şöyle; bulunduğunuz, yaşadığınız, ikamet ettiğiniz yapının az çok depreme karşı dayanıklı ve dirençli olduğunu bilmeniz gerekiyor. En büyük önlem bu zaten. Biliyorsunuz, Japonlar deprem olduğunda evlerinden bile çıkmıyorlar.</p>
<p><strong>M.G: Peki deprem sonrasında yaşanan en büyük sorunlardan biri sizce nedir?</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Deprem sonrasında görüldüğü kadarıyla, afet yönetim sistemi iyi mobilize olamadı. En büyük sorun buydu. Depremzedelere, gerektiği anda ve gerektiği miktarda yardım ulaştırılamadı.</p>
<p><strong>M.G: Biraz da yapıların analizlerine değinmek istiyorum. Maalesef bu konuda da yeterli bilgiye sahip değiliz. Yapı denetim raporlarının önemi nedir? Bu raporlara nasıl ulaşabiliriz?</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Öncelikle başlangıç raporları bulunuyor; statik, tesisat, elektrik, mimari gibi. Onun dışında, gelen malzemelerin yani her beton dökümünde veya donatı geldiğinde şantiyede malzeme raporları oluyor. Ayrıca yapım aşamalarında, yönetmeliğe uygun yapılıp yapılmadığına dair raporlar oluyor. Yani her süreçte, diyelim her kat çıkışında, ayrıca rapor düzenleniyor. Bunun sonucunda da bir tane nihai rapor oluyor. Peki bunlara nasıl ulaşılabilir? Belediyelerden veya yapı denetim firmasından istenebilir. Ama bunu ilgili yapı denetim firmasından isteyebilecek kişiler kat malikleri, yani dairenin sahipleridir. Kiracılar bunu isteyemiyor. Sonuç olarak ev sahibiyle anlaşması gerekiyor. 2001 yılından sonra zorunlu hâle getirildi ve belediyelerin bunları arşivlemesi isteniyor. Daha önceki raporlara ulaşmak ise biraz zor.</p>
<p><strong>M.G: Bir de kentsel dönüşüm süreci var. Sizce bu süreç yeterli mi, ya da bu süreç etkili işliyor mu? Kentsel dönüşüm sürecindeki binalar ne kadar sağlam yapılıyor?</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Kentsel dönüşüm sürecinde yapılan binaların büyük çoğunluğu sağlıklı yapılıyor. Ancak süreç yeterince etkili işlemiyor. Bunun çeşitli nedenleri var: Takip süreçlerini yürütecek belediyelerde yeterli teknik uzman bulunmaması, finansal sıkıntılar, yapı sahiplerinin yeterli mali güce sahip olamaması ya da devletin yeterli desteği sağlamıyor olması gibi sorunlar yaşanıyor. Ayrıca hukuki sorunlar da olabiliyor. Bu üç temel sebepten dolayı süreç olması gerektiği gibi işleyemiyor. Örneğin, o bölgede üç kata kadar izin veriliyor ve yapılar da genellikle üç katlı oluyor. Ancak müteahhitlere verecek olan şahıslar, müteahhitten bir veya iki kat fazlasını istiyor. Bu yüzden müteahhit ile anlaşma sağlanamıyor. Bu tür sürüncemeler ve insanların yeterli bilinçte olmaması sebebiyle süreç ağır aksak devam ediyor diyebiliriz.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3759 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8637-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>M.G: Bizler, depreme bilinçli bireyler olarak binalarımızın dayanıklılığını ölçmek için testler yaptırmak istiyoruz. Ancak bu testlerin maliyetleri oldukça yüksek. Hiçbir test yapılmadan bir binanın sağlam olup olmadığı anlaşılabilir mi? Bunun üzerine araştırmalar yaptığınızı biliyorum. Yaptığınız çalışmalarda basit yöntemlerin ya da birçok yöntemin olduğunu biliyorum. Bize bu konu hakkında bilgi verebilir</strong><strong> misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Temelde, risk değerlendirmesi üç basamaklı bir süreç olarak işliyor. Birinci seviye değerlendirme yöntemlerimiz var; bunlara “sokaktan tarama yöntemleri” de diyebiliriz. Yani, binanın dış görünüşüne bakarak çeşitli yorumlar yapıyoruz. Eğer yapı riskli çıktıysa, ikinci seviyeye geçiliyor. İkinci seviyede, yapının kat planları varsa o planlardan yararlanarak çeşitli hesaplamalar yapılıyor. Bu süreç birinci seviyeye göre biraz daha uzun sürüyor. Üçüncü seviye değerlendirme yöntemleri ise bir yapının riskli ya da risksiz olduğuna dair kesin kararı verdiğimiz yöntemler oluyor. Bu yöntemleri şöyle özetleyebilirim: Örneğin, pazardan elma aldığınızı düşünün. Önce dış görünüşüne bakarsınız; rengi kırmızı mı, parlak mı? Bu, birinci derece değerlendirmeye benziyor. Eve gelip kabuğunu soyarsınız, bu ikinci derece yönteme benzetilebilir. Ama ortasından kesip açtığınızda elmanın gerçek durumunu görürsünüz. O da üçüncü derece yöntemi temsil ediyor.</p>
<p>Üçüncü derece değerlendirme maliyetli ve uzun süren bir süreç tabii.Birinci derece yöntemler genellikle daha bölgesel sonuç veriyor. “Bu bölge riskli mi, değil mi?” gibi sorulara daha iyi cevap veriyorlar. Ama tek bir binanın kesin olarak riskli ya da risksiz olduğunu söylemek için yeterli değiller. Birinci derece yöntemlerde genel olarak baktığımız şeyler; binanın dış cephesindeki düzensizlikler ve yapı planının düzenli olup olmadığıdır. Birinci derece yöntemlerde genellikle binanın dış cephesine ve yapının planının düzenli olup olmadığına bakılır. Örneğin, binanın kare ya da dikdörtgen şeklinde olması, balkonların tamamen duvarla kapatılmış olup olmaması ve zemin katın sadece camla kaplı olup “yumuşak kat” etkisi yaratıp yaratmadığı gibi durumlar değerlendirilir.</p>
<p>Ayrıca, binanın hangi yönetmeliğe göre yapıldığı da çok önemli. 2007 yönetmeliğine göre yapılan yapılar genellikle daha güvenli. 1998 sonrası yönetmelikler de bir güvence sağlıyor diyebiliriz. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayınlanan Riskli Yapıların Tespit Edilmesine İlişkin Esaslar diye bir yönetmelik var. Bu yönetmelik bir binaya kesinlikle “bu yapı risklidir” ya da “risksizdir” demiyor. Orada bir puanlama sistemi var. Ortalama olarak 50 puanın üstüne çıkarsa, o yapı oturulabilir kabul ediliyor. 50 puanın altında ise oturulmaması tavsiye ediliyor.</p>
<p>Ama şunu da vurgulayayım, bunlar çok basit yöntemler, kesin sonuç vermezler. Kesin sonuç için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın onayladığı çeşitli fi rmalara başvuru yapmak gerekiyor. Bu fi rmalar üçüncü derece yöntemleri uyguluyor ve süreç biraz daha uzun sürüyor.</p>
<p>İkinci derece yönteme örnek olarak da “Hassan Endeksi Yöntemi” diyebilirim. Burada binanın kat planı gerekiyor. Biz, kolonların bulunduğu hizaya “aks” diyoruz. Kat planına göre binadaki akslar düzenliyse, mesafe düzenliyse ve kolon boyutları biliniyorsa matematiksel birkaç hesaplamayla yapının güvenli olup olmadığını söyleyebiliyoruz. Mesela kolonlar 40&#215;40 cm ise hesap basitçe şöyle oluyor: (0,40 x 0,40) ÷ 2 = 0,08 eder. Yani kolonun efektif alanı 0,08 m² olmuş oluyor. Diyelim ki 100 m² bir alan ve dokuz kolon var. 9 x 0,08 = 0,72 sonra yüze bölüyoruz ve o da 0,72/100= 0.0072 ediyor. Aslında burada etkili kolon alanın taban alanında yüzde kaça denk geldiğini buluyoruz. Yapılan hesaplamalarda yapı, 0,25 ve 0,50’nin üzerindeyse aşağı yukarı güvenlidir diyebiliriz. Tabii bu anlattığım iki yöntem de altı kata kadar geçerli. Yani altı kattan yüksek bir yapıdaysanız bu dediğim yöntemleri kullanamazsınız. Eğer bir daire kiralayacaksanız, özellikle 2000 sonrası yapıları tercih etmenizi öneririm. Dediğim gibi kapalı çıkma olmaması, yumuşak kat içermemesi, tepe yamaç dediğimiz, bir taraftın kat sayısının diğerine göre daha fazla olmamasına ve bitişik yapı olmamasına dikkat etmelisiniz. Mali durumunuzdan dolayı bitişik yapıda oturmak zorunda kalırsanız da katların yani döşeme seviyelerinin aynı olmasına dikkat edin.</p>
<p><strong>M.G: Depremden sonra oluşan duvar ve kolon çatlaklarının öneminden bahsedebilir miyiz? Bu oluşan çatlaklar bize yapıların hasar durumu ile ilgili bilgi verir mi?</strong></p>
<p>A.Ö: Kesinlikle bilgi verir. Özellikle binalarda taşıyıcı sisteme bakmak gerekir. Yani en önemli olan kolonlar ve kirişlerin bütünlüğüdür. Bir duvarda çatlak olabilir, hatta duvar tamamen “X” şeklinde ayrılmış da olabilir. Ama esas önemli olan kolonlar, kirişler ve varsa perde betondur. Bunlara dikkat etmemiz gerekiyor. Yapıların özellikle eğilme mukavemeti göstererek yıkılmaya karşı çalışmalarını isteriz.</p>
<p>Örneğin, elinizde bir çubuk olsun, çubuğu biraz eğdiğinizde eğilme mukavemeti ortaya çıkar. Bu da deprem sırasında daha dayanıklı olmasını ve kişilerin evden çıkmak için zaman kazanmalarını sağlar. Eğer eğilme olmazsa, bir sopayı ucundan tutup bastırdığınızda kırılması gibi bina da yıkılır. Biz buna mühendislikte “gevrek kırılma” diyoruz, yani çok ani bir şekilde yapı göçer. O ani kırılmayı istemediğimiz için, özellikle kolon ve kiriş birleşim bölgelerinde “X” şeklinde çatlaklar varsa oradan direkt kaçmalısınız. Kolon ve kirişlerde çatlak olmaması gerekiyor. Eğer bu çatlaklar ortaya doğru ilerliyor ve “X” şeklini almaya başlıyorsa, bu durum çok tehlikelidir.</p>
<p>Oluşan çatlağın genişliği 0,03 milimetreyi geçiyorsa, mutlaka uzman bir mühendisten bilgi alana kadar o evde oturmayın derim. Ama sadece sıvada ya da dolgu duvarında çatlak varsa, bunlar genellikle çok büyük bir tehlike oluşturmaz ve endişe duymanıza gerek yoktur.</p>
<p><strong>M.G: Buraya gelerek bizi bilgilendirdiğiniz için çok teşekkür ederiz hocam.</strong></p>
<p><strong>A.Ö:</strong> Rica ederim. Ben teşekkür ederim.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/turkiyenin-melanet-gercegi-deprem/">Türkiye’nin “Melanet” Gerçeği Deprem &#8211; Ahmet Özdemir</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/turkiyenin-melanet-gercegi-deprem/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edirnekapı Kuş Pazarı</title>
		<link>https://contextdergi.com/edirnekapi-kus-pazari/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/edirnekapi-kus-pazari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 12:53:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[deneme yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Edirnekapı]]></category>
		<category><![CDATA[Edirnekapı Kuş Pazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Güvercin]]></category>
		<category><![CDATA[Güvercincilik]]></category>
		<category><![CDATA[Horoz]]></category>
		<category><![CDATA[Horoz Dövüşü]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kuş Pazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuş Pazarı Edirnekapı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuşpazarı]]></category>
		<category><![CDATA[Paçalı Güvercin]]></category>
		<category><![CDATA[Taklacı Güvercin]]></category>
		<category><![CDATA[Yazı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3748</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı  İllüstrasyonlar: Şirvan Kopçuk  Saat sabahın yedisi, Edirnekapı metrobüs durağından yürüme ile on beş dakika mesafeye, Kuş Pazarı’na gidiyoruz. Mezarlıktan aşağıya dosdoğru salındık tabii. Sağanak yağmur ensemize vura vura Surdibi’ne kadar geldik. İki masalı küçük bir börekçide ağzımıza iki lokma atalım dedik ki Cemşit Abi ile tanıştık orada. On dört senedir  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/edirnekapi-kus-pazari/">Edirnekapı Kuş Pazarı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></em></p>
<div id="attachment_3754" style="width: 2570px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3754" class="size-full wp-image-3754" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari-_-adam-2-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /><p id="caption-attachment-3754" class="wp-caption-text"><em><strong>İllüstrasyonlar: Şirvan Kopçuk</strong></em></p></div>
<p>Saat sabahın yedisi, Edirnekapı metrobüs durağından yürüme ile on beş dakika mesafeye, Kuş Pazarı’na gidiyoruz. Mezarlıktan aşağıya dosdoğru salındık tabii. Sağanak yağmur ensemize vura vura Surdibi’ne kadar geldik. İki masalı küçük bir börekçide ağzımıza iki lokma atalım dedik ki Cemşit Abi ile tanıştık orada. On dört senedir işletiyormuş bu dükkânı. Çayımızı doldururken sorduk Abimize. Adını duyduk gelelim dedik ama varlığından bile emin değildik kuş pazarının. Anlattı bize. Amma da köklüymüş bu pazar. Zamanında Kale’de perşembe günleri kaçak kuruluyormuş. Polis de rahat vermiyormuş kuşçulara. Oradan Topkapı’ya geçmişler. Perşembe günleri kuralım pazarı demişler. Bu sefer de esnaf yapışmış ensesine kuşçuların. Çok pislik yapıyorlarmış esnafa göre. Yeni kurulan pazar da kaçakmış eskisi gibi. On bir sene zorlamışlar şanslarını şöyle böyle. Şimdi Edirnekapı’da yer tutuyorlarmış.</p>
<p>Nerden baksan burada da bir on beş sene devirmişler. Çayımızı yudumlarken, uyardı Cemşit Abi bizi. Cüzdanınıza dikkat edin, çok dikkat çekmeyin, kimseye babalanmayın diye. İşimiz olmaz ama birazcık tırsmadık değil gitmeden. Neyse koyulduk tekrar yola, koymuştuk bir kere kafamıza. Yollar daraldı, tekinsiz bir hal aldı. Marketler bakkallara, apartmanlar gecekondulara döndü. Sonra aradığımız yeri bulduk. Altay Spor Kulübü, bir de beyaz tenteler. Tam surun dibinde, antrenman sahasının yanında ne esnafın ne de polisin rahatsız edebileceği, pisliğinin dert olmayacağı güzel bir yer bulmuş kuşçular. Yağmurun altında sırılsıklam olmuşuz, elimiz yüzümüz donmuş ya, girelim bir tentenin altına diye kapıya doğru koşturduk. Yirmili yaşlarda iri yarı bir genç kesti önümüzü. Zaten gerile gerile gelmişiz, “Buyur abi” dedik, çözüldük karşısında.</p>
<p>Bilet sordu bize. “Nasıl yani, ne bileti?” dedik şaşkınlıkla. “Tezgâh açacaksanız yüz liralık bilet, tezgâh dolaşacaksanız yirmi lira” dedi. Çıkardık verdik parasını; barkodlu, seri numaralı biletleri tutuşturdu elimize. Söğüşlendik mi bilemedik, devam ettik pazara. Pazar hayal ettiğimizden küçüktü ama nerden baksan yol boyu, otuz kırk tezgâh vardı yan yana. Tezgâhları gezmeden bir abi çağırdı bizi yanına. Herhâlde anladı buranın yabancısı olduğumuzu. Giyimimiz, şeklimiz, tavrımız yabancı geldi gözüne. Yanaşır yanaşmaz sordu Cihat Abi, “Almaya mı geldiniz bakmaya mı?” Bir anlık boşlukla almaya dedik nedense. Bizi hemen yan tezgâha yönlendirdi. Kötü bir başlangıç yapmış olsak da çok yardımcı olacaktı bize. Hayır yani memlekette Türkiye Güvercin Federasyonu varmış, adam da orada üst düzey yetkiliymiş. Çok sonraları öğrendik. Nerden bilelim biz seni Cihat Abi?</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3750 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11.jpg" alt="" width="1536" height="2048" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-1152x1536.jpg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11-1200x1600.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus11.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1536px) 100vw, 1536px" /></p>
<p>Neyse yan tezgâhta Coşkun Abi ile babası karşıladı bizi. Dediler ki; “Nerde bakıyorsunuz güvercinleri, kümesiniz var mı, teneke mi, yapılı mı?” Valla biz teneke ne yapılı ne bilmiyoruz ki abi, diyemedik tabii ki. “Yeni başlayacağız güvercin işine.” dedik. Gözlerinden ışıklar saça saça anlattı bize. Yeni başlayacaksanız ala oyuncu almayın, paçalıya para harcamayın, güzel yer yapın sokağa koymayın. Pahalı güvercin alırsanız elinizden kaçar. Bak elimde bu var şu var derken iş bir anda bir takım güvercinim iki yüz liraya geldi. Para konuşunca soru soran bizler sustuk tabii. Düşünelim biz biraz abi, yeni geldik dolaşalım dedik. Tam ayrılacağımız esnada bir soru kaçıverdi ağzımdan; “Abi takım dediğin ne oluyor?” diye. Adam bir şaşırdı. “Hani güvercin bakmadın anladık, hani heves ettin alacaksın ona da tamamız, ama takımı bilmiyorsan ne diye alacağım diyorsun” demesin mi! Sitem eşliğinde bir süre devam eden diyalog, monoloğa dönüştü, arkasından da bir suskunluk çöktü. Öylece baktık gözlerinin içine. Elini uzattı tezgâha. Çekti çıkardı iki tane güvercin. “Bak bu dişi, bak bu da erkek. İki tanesi yan yana gelince takım oluyor.” dedi. Sersemliğimizden bir miktar kızarınca da tatlıya bağlamak için çay içer misiniz diye sordu bize. Olur abi içeriz. “O zaman çay alıp gelin” dedi. Valla gittik aldık geldik. “Şimdi pazara bakınmaya devam edin.”</p>
<p>Boynumuzu büküp başladık gezmeye. Ama pazar ne pazar var ya. Türlü türlü güvercinler. Paçalar o biçim. Kızılı, beyazı, grisi; postası, alası, taklacısı neler neler&#8230; Kuş Cenneti falan hikâye. Herkes ekmeğinin peşinde. Var bir tezgâhta otuz kırk güvercin, sanki tezgahçılar kuşlarla tablolar çizmiş, öyle bir çeşitlilik. Herkes müşteri yakalama derdinde. Şakalar, muhabbetler, espriler havada uçuşuyor. Kimse gökten boşalan yağmura aldırış etmiyor. Biz de etmeyelim dedik daldık iyice pazarın iç kısımlarına. Orada, ismi gibi hayat dolu Hayati Abi’nin tezgahına geldik. Adam tezgahına bir güvercin koymuş, kuşların dinozorlardan evrimleşerek günümüze kadar ulaştığını kanıtlar nitelikte. Hem kocaman bir güvercin hem de bir ayak var kuşta, zannedersin pati. Bu paça falan da değil, bayağı bildiğin pullu pullu, gövdesi kadar ayak. On bin liraymış kuşun teki. Şaşırmadık da. Abi dedik, peki bu nedir? “Timsah ayaklı Dinyeper” dedi bize.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3755 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-scaled.png" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-200x150.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-300x225.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-400x300.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-600x450.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-768x576.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-800x600.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-1024x768.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-1200x900.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-1536x1152.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-pazari_-kavga-eden-kuslar-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>Timsahla hakikaten bir akrabalığı var gibi. Aklım hayalim durdu. Oradan girdik tabii sohbete. Bir şeyler de öğrendik önceki tezgâhta, bilgimiz arttıkça sorular da daha isabetli oluyor haliyle. Nasıl oldu bilmem ama özel hayatına geldi konu Hayati Abinin. Özel hayatı dediğim de hiç evlenmemiş ama güvercinlere aşıkmış. Zamanında bir posta güvercini olmuş Abimizin. Yatağının başında beslermiş kuşu. Kafesi de yokmuş. Tabi küçükten alıştırmış kendine. “Evde gezer dolaşırdı, tuvalet yapacağı yeri bile bilirdi.” diyor kuş için Hayati Abi. Dedim ismi neydi kuşun? İsmi yok dedi. “İnsan âşık olduğu kuşa isim vermez mi Abi?” dedim. “Ya elimden kaçarsa diye duygusal bağ kurmayayım kuşla dedim”.</p>
<p>Haklı mı? Haklı. Gene de bugüne kadar isimsiz gelmesi şaşırttı bizi. Posta güvercini arada cama tıklatıyormuş, kızanlığından sonra. Hayati Abi “Camı açıyordum uçuyor gidiyordu, iki üç hafta sonra geliyordu geri camıma” diyor. Yani posta güvercinlerinin zeki olduğunu biliyorduk ama bu kadarı da abartıymış. Bir gün gene bırakmış bu kuşu aynı şekilde. İki sene gelmemiş. İki sene sonra da evden bakkala giderken gelip omzuna konmuş. İki koca sene yani. Dedik Abi emin misin aynı kuş olduğuna. Dümdüz bembeyaz bir güvercin sonuçta. Hani karışır mı? Sinirlendi bize. “O benim her şeyimdi. Tabii ki tanırım. Kokusundan, gözünden, bakışından.” dedi. Ama bu iki sene çok yıpratmış Hayati Abi’yi. “Rakıya yemin etmiştim. Masalara düşürdü beni bu kuş.” diyor o zamanları anlatırken. Şimdiyse seviyeli bir ilişkileri varmış, hâlâ. Fotoğrafl arını gösterdi bize. Hastalık mı bu iş bilmem ama farklı bir tutku. Akıl sır ermez valla. Adamlarla dünyayı algılama şeklimiz farklı.</p>
<p>Neyse, Hayati Abi’ye müşteri gelince müsaade istedik. Sıranın dışında kalan, tentenin bile altına kabul etmediği bir tezgâh gördük. Daha çok baraka gibi duran, suntadan bir dış hat çekilmiş, üzerine mavi muşamba atılmış tezgâhın sahibi, İlhami Abi. Çok bilgili bir adam. Güvercinin dışkısından hastalığını anlayabilme gibi bir yetisi varmış. Gerçi her tanıştığımız güvercinci böyle söylemişti bize. Fakat İlhami Abi’nin farkı alternatif tıp. Dışkı görünce hastalığı anlıyor, eline kalem kâğıt alıp reçetesini yazıyormuş. Tahsilinden değil alaylı olmasındanmış bilgisi. Çatısında ala güvercin beslermiş abisi, küçüklüğünden beridir. Bugün de İlhami Abi evladına devrediyor bu vasfı. Tezgâha geldik, oğluyla tanıştırdı hemen bizi.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3751 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-200x150.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-300x225.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-400x300.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-600x450.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-768x576.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-800x600.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-1024x768.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-1200x900.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-1536x1152.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus12-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>Güvercinlerle ilgilenmekten okulunu aksatıyormuş. “Matematiğe çalışacağına güvercin anatomisine çalışıyor.” dedi İlhami Abi, oğlu için. Ondan satıyormuş ala güvercinlerini. Yoksa hiçbirisini ayırmazmış birbirlerinden. Sabah yem akşam sevgi verirmiş onlarla. Geçen tezgâhtan aklıma takıldı sordum İlhami Abi’ye de. İsim verdin mi abi kuşlara?</p>
<p>Yani benim gözüm gibi baktığım herhangi bir hayvanım olsa isim koyardım diye düşünüyorum. Yokmuş isimleri bu gariban kuşların da. Ala 1, Ala 2, Alamsı 3 (kırmaymış), Ala 4 &#8230; Ala Baş 10 diye fi nalde noktayı koydu Abim. Ama onu farklı yapan şey güvercinlerle ilgili fi kirleri. Küçüklüğünden beri posta güvercini besliyorlarmış aslında. İftihar ediyor zekâlarıyla posta güvercinlerinin. Öyle bir zekâ ki İlhami Abi’ye göre güvercinlerin dini inancı, milli görüşleri ve sosyal yaşantıları varmış. İlhami Abi şöyle düşünüyor; İkinci Dünya Savaşı esnasında dünyanın kaderi tayin ediliyormuş. Hani atom bombaları düşüyor, insanlar ölüyor, azot salınımı falan. Posta güvercinleri de bir araya gelmiş. Biz de bu dünyada yaşıyoruz, bir karar vermemiz lazım gidişata demişler. Kimileri faşist olmuş, Nazileri desteklemiş; kimileri pasifi stmiş, ben karışmam demiş; kimileri de toplu hâlde uçarak Marksist bir tutum sergilemiş. Sırtlarına bağlamışlar bombaları, zaten az ömrümüz var demişler dosdoğru uçmuşlar uçak motorlarına. Abi kuş niye intihar etsin ki diye sorunca hemen sinirlendi, “Sen devletin, milletin, fi kirlerin için ölmez misin?” diye İlhami Abi. Valla argüman güçlü. Nerden biliyorsun milli görüşleri olduğunu ki sen, dedim. “Millî görüşü olmazsa neden motora girsin ki?” dedi. O dakikadan sonra sustum, dinledim. Neyse, işin şakasında gibiydi ama çok da inanarak anlattı.</p>
<p>Bu yüzden barışın sembolüymüş güvercin. Savaşı bitirdikleri için. Demokrat güvercin çoktu herhâlde dedim, karşılık olarak. “Aferin anlıyorsun beni.” dedi. “Hisli hayvanlar” bu güvercinler gibi bir yere geldi konu. İlk evcilleşen hayvanlardanmış İlhami Abi’ye göre. Mesajımızı taşımışlar, postacılık yapmışlar, insan medeniyetine katkıda bulunmuşlar. “İsyanlar güvercinle çıktı, savaşlar güvercinle kazanıldı.” dedi bize. Düşününce amma da haklı. Kim bilir posta güvercinlerinin hafızası olmasa, işlerini yapmasalar nasıl bir dünyada yaşardık. “Fransız İhtilali bile bir posta güvercinin paçasındaki mesajla başladı.” diyor bize. Kafamızı açtı, hakkını verdik. Bu sırada bizle konuşurken gelen giden oldu sürekli. Facebook’ta da çok tanınıyormuş İlhami Abi. Ala Güvercin, oyuncu kuş tüccarı, güvercin tarihi uzmanı gibi isimlerle ün yapmış. Ala alacak olan İlhami Abi’ye gider olmuş. En sonunda ticarete girişince kapatmayalım dükkân önünü dedik, yol aldık biz de.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3753 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kus-_pazari_postaci-kus-2-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>Sürekli bir bağırtı duymuştuk İlhami Abi’yle konuşurken; Filo Ahmet, Filo Ahmet diye. Dedik neymiş bu fi lo işi? Filo Ahmet sen misin dedik tezgahının başına gidip. “Filo yok, Fil Ahmet var.” dedi. Dedik abi biz yabancısıyız geziyoruz bakıyoruz. Anlatır mısın bu fi l işini, güvercin işini. Bir gün çok yüksek meblağa internetten cins bir yavru güvercin almış. Kuş bir gelmiş ki eline hastalıktan kırılıyor. Kıyamamış, ilgilenmiş güvercinle. Anlattığına göre güvercin iyileşmiş serpilmiş, sonunda fi le benzemiş. Adını Kral koymuş, nereye giderse yanında dolandırıyormuş. Şimdi nerede, dedim. Satmış yakın zamanda, ama fotoğrafl arını gördük. Gerçekten de normal bir kuş değil. Kocaman, iri yarı bir şey. Tavuğa daha yakın bir görüntüsü var. Sonra sustu, anlatmayı kesti bir anda. Biz de ne sorulur ne denir tam bilemedik. Duygusallaştı mı, konuşmak mı istemedi çözemedik. Yanımdaki arkadaşım Ege aramız açılmasın, ortam soğumasın diye hemen “Kuşlar çok güzel.” dedi. Adama bir enerji geldi bir enerji. Dediklerini bile takip edemedim. Cins cins saydı. Özelliklerini anlattı, fi yatlarını verdi. Hayatı boyunca bu ânı beklemiş sanki. Dinle Allah’ım dinle. Yetişemedim bilgi akışının hızına. Allak bullak oldu kafamız. “Mardin taklacıdır, şöyle paçası vardır.” Çok güzel abi. “Bak bunlar Mısır, kafalar kocaman, gözleri şöyle.” Çok güzel abi. “Bak bu oyuncu, tak ipi uçur oynasın.”Vay be abi. “Bak bu posta, çok hisli hayvandır.” Duyduk abi. “Bak bu Dinyeper, evine koydun mu çocuğun olur.” Ha? Evine koydun mu, çocuğun mu olur? Orada bir duraksadı akış. Dinyeper, İslam kültüründe doğurganlıkla eşleştiriliyormuş. Çocuğu olmayanlar alır evine koyarmış. Bir de bakmışlar ikiz üçüz doğurur bulurlarmış kendilerini. Tutamadım kendimi sordum; denendi mi abi, diye. “Yok kardeşim denenmedi.” dedi bana. Biraz sert bir şekilde geldi cevap ama gerçekten merakımdan sorduğumu, gözümden anladı diye düşünüyorum. Toparladım hemen. Seni kastetmemiştim abi, hani yaşayanı gördün mü yoksa söylenti mi, dedim. “Benim için soramazsın kardeşim, namusuma laf falan, bozuşuruz bak.” dedi. Nasıl bir yerden aldığını soruyu, tam çözemedim ama arkasından cevabın gelmesi rahatlattı beni. “Çok gördüm kardeşim.” dedi. Bir çiftin dokuz yıl denemesine rağmen olmamış çocuğu.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3752 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd.jpg" alt="" width="1536" height="2048" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-1152x1536.jpg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd-1200x1600.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/kusd.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1536px) 100vw, 1536px" /></p>
<p>Doktor da yönlendirmiş onları; “Başka çare yok, tüp bebeği deneyin siz.” diye. Bahsi geçen çiftin erkek tarafı da yükselmiş; “Hayırdır ne tüpü?” diye. Bunlar alternatif tıpta çözüm ararken abimizin bir dostu Fil Ahmet’in Dinyeper’lerinden bahsetmiş. Tutmuşlar Ahmet Abimin yolunu. Kuşu almışlar, tam üç ay sonra gebe kalmış kadın. “Dinyeper’in gücü” diye bitirdi lafı Ahmet Abi. Bilimsel olarak kendini nasıl temellendiriyor bu olay bilmiyorum ama, Allah’ın işi işte. Zaten niyeti, kısmeti duyunca temellendirmekten vazgeçtim kendimce. Filo Ahmet de evliymiş ama çocuk düşünmüyormuş. Tabii bu işler Facebook’tan dönüyor diye sayfa açmış kendine. “Fil Ahmet Kuş/Güvercin eve teslim” diye. Bir gün turist bir hanımefendiyle karşılaşmış. Turist hanım kuşlarla beraber fotoğraf çekilmek istemiş. Yengemiz de kurulmuş bu mevzuya. Ardından ayırmış yatakları; o günden beri güvercinlerle yatıyormuş Ahmet Abimiz. Çok derin konulara indik diye yolladı bizi.</p>
<p>Son durağımız da pazarın abisi, babası Horoz Halit’in tezgâhı oldu. Halit Abimiz pazarın en büyüklerindenmiş. Kendisi bizi kucağında Hollandalı bir tavuk ve tezgâhın tepesinde bekçilik yapan yaklaşık bir buçuk metre boylarında bir horozla karşıladı. Horozun adı Efe. Pazarda Halit Abi kadar sözü geçen bir figür. Yani tezgâhın tepesinde dikilen, çiftleştiği önünde çiftleşmediği arkasında bir horoz düşünün. Mesleği de dövüşmekmiş. “Çeçenler güreşte nasılsa, Efe de horoz dövüşünde öyledir.” Üstü yara bere, bakışları son derece keskin. Bunun sülalesi de dövüşten geçiniyormuş. Sadece anası babasının dört maç kazanmışlığı var. Efe de bu rekora doğru yürüyormuş. Şu an üç resmi maç kazanmış, sokakta yakaladığını silkeliyormuş. Bana doğrulttuğu pis bakışlarından biraz korkarak, bire birde yerim ben bunu diyince nasıl anladı bilmem kükredi üstüme, ters ters gözlerimin içine tutularak. Halit Abi de “Bir şey olmaz sev sen.” diyor. Abi elimizi vereceğiz kolumuzu kaptıracağız, yapma Allah aşkına. Çok da yanaşamadan tezgâha, sorduk; satıyor musun bunu diye. Fiyat merakı maksâdıyla. “Çocuğum gibi ama doğru parayı verene çocuğumu bile satarım.” dedi. Bu adam nasıl devasa bir kapitale dönüşememiş şaşırdım. Öyle bir yerden pazarladı bize horozu. Dedik, abi maksadımız bakmak. “He bakın.” dedi, aldı kucağına başka bir tavuğu, başladı sevmeye. Halit abi hem alıyormuş hem satıyormuş. Güzel bir çiftlik yapmış kendine. Ama aralarında tadını en sevdiği kazmış. “Kaz görünce dayanamıyorum iki günde bir kesiyorum, yiyorum” dedi. Hani pazardaki herkes aykırı ama Halit abi farklı biraz. Kafası zehir gibi ama sanki yanlış mesleği yapıyor. Gözümüzün önünde tanesi bin liradan on tane tavuğu fiyat kıra kıra üç bin liraya aldı. Bu adam bir de uluslararası ticaret okusa neler yaparmış kim bilir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3749 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-scaled.png" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-200x267.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-225x300.png 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-400x533.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-600x800.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-768x1024.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-800x1067.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-1152x1536.png 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-1200x1600.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-1536x2048.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/dovuscu-horoz-mavi-scaled.png 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p>Efe’nin bir fotoğrafını çekebilir miyiz? “Fotoğraf yok videoya alın.” diyerek kattı başka bir horozla Efe’yi birbirine. Ama ne dövüş. Sen alttasın ben üstte. Sen vurdun, ben ittim. Ne zaman ayıracak diye bakıyoruz. Elindeki tavuğu seve seve izliyor Halit Abi. Bunları arada dövüştürmezsen “kubarıyorlar gardaççım” dedi. Vallahi deliriyorlarmış sinirden dövüşmezlerse. Cinsi böyleymiş. “Her horoz dövüştürülmez.” dedi bir de arkasından. “Ben bunun tahsilini yaptım.” Valla sen söylüyorsan doğrudur Abi, itiraz etmeyiz dedik. Muhabbet esnasında Pürmüz Abi ile de tanıştık. Fatih’in eskilerinden, kabadayılarındanmış. Yapmadığı iş, kesmediği racon kalmamış. Öyle de güzel bir Türkçe. Dizi karakteri gibi bir adam. Belki yetmişi var ama çınar gibi dimdik. “Hayırdır neye bakıyor oğlanlar.” diye geldi arkamızdan; “Horozların sinirini alıyordum ona bakıyorlar abi.”</p>
<p>“Hoş gelmişler pazarımıza.” dedi. Mahalleye katma değermiş bu pazar. Seveni de çokmuş, ekmeğini yiyen de. “Sizin gibi gençler geliyor tarihimizi öğreniyor, kültürümüzü görüyor bu pazarda.” Osmanlı geleneğiymiş güvercin bakmak, beslemek. Son derece sınıfsal bir eylemmiş. Rençberlerin bakmasına müsaade etmezlermiş. Saray ya da kamu görevlisi hobisiymiş. Beslediğin güvercinin kondisyonu saygınlık göstergesiymiş. “Bugün ise güvercin işini alt sınıfa bıraktılar. Terk ettiler kültürümüzü” dedi. “Ama biz sahipleneceğiz. Güvercinciliği bırakmayız kimselere.” diyerek bitirdi sözünü. Öyle güzel konuştu, öyle güzel anlattı ki. Ağzımızın suyu aktı karşısında. Önce çaya oradan pazarın meşhur köftecisine götürdü bizi. <em>Buradaki köftenin tadı farklı. Biz ısmarlasak abi. Olmaz öyle şey. Köfte ekmek yüz lira. Kardeşlere bol koy. Nasıl istersen abi. Soğan, acı. Yeriz. Tamam koyuyorum. Ayran veriyor muyum abi? Ver ver. Yağmurda dinmedi. He valla. Buyurun afiyet olsun abi&#8230;</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/edirnekapi-kus-pazari/">Edirnekapı Kuş Pazarı</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/edirnekapi-kus-pazari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</title>
		<link>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 12:36:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[akademik]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[eleştirel düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Frankfurt Okulu]]></category>
		<category><![CDATA[iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[insansızlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[söylem]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal olaylar]]></category>
		<category><![CDATA[ufuk eriş]]></category>
		<category><![CDATA[videolu söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yapay]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3740</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Mustafa Burak Avcı Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ufuk Eriş: Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Mustafa Burak Avcı</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3746" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1287" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-200x101.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-300x151.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-400x201.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-600x302.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-768x386.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-800x402.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1024x515.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1200x603.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-1536x772.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ue-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><strong>Mustafa Burak Avcı: Ufuk Hocam hoş geldiniz. İletişim alanında yaptığınız araştırmalarınızda son zamanlarda yapay zekâ ile ilgili olan çalışmalarınız öne çıkıyor. Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>Ufuk Eriş:</strong> Son zamanlar dememiz çok da doğru olmaz. Çünkü doktorada o konuyu önerdiğim zaman 2002’ydi. Ben bilgisayarlı bir evde doğmadım. İlk kez tanışmam ise 1996’da Bilgisayar Araştırma Uygulama Merkezi’nde oldu. Orada IRC (Internet Relay Chat) ile Amerika’da yaşayan bir insanla yazışmıştım ve karşımdakinin asla gerçek bir insan olduğuna inanmamıştım. Sonra yıllar geçti, teknolojinin insanın bakışını, düşünme formatını nasıl değiştirdiğini gördüm. 2002 yılında doktora önerisinde Türkiye’de Hacker Kültürü konusunu ele almak istedim. O dönemlerde Türkiye’de hacker oldukça azdı ve bilinen sadece Tamer Şahin vardı. “Pijamalı Hacker” diye gazetelere çıkmıştı. Osmanlı bankasını hacklediği yazılıyordu ancak o dönemler hacker varsa da kıracak fazla bir yer yoktu. O yüzden jüride de çok sıkıntı çektik. Bu konu ile ilgili olan birini bulmak oldukça zordu. Sosyolog vardı, insan kaynaklarından biri, endüstri mühendisi, iletişimci vardı. Onlara derdimi anlatmak çok zor oldu. Hacker denilen birileri var ve şurayı kırabilir dediğimde “Kırsın ne olacak” diyorlardı. Kanunlarımız bile buna hazır değildi. Birinin bilgisayarına uzaktan bağlandığınız zaman hırsızlık suçu üzerinden değerlendiriliyordu. Hırsızlık suçunda bir malı alırsınız ve o mal artık orada yoktur ama bir veri tabanından kopyasını aldığınız bir şey hâlâ orada duruyor, sadece kopyasını alıyorsunuz. Hukukta da böyle ciddi bir dönüşüme şahit oldum.</p>
<p><strong>Deniz Benzer: 20 yıl önce doktora konunuzu söylediğinizde yaşanan durum bugün yapay zekâ için yaşanıyor. Siz doktora tezinizi yazdığınız dönemdeki o yabancılık ve heyecanla, bugün insanların yapay zekâya baktığı heyecan arasında ne tür benzerlikler ya da farklılıklar görüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Her yeni teknoloji, düşünce insanlarını ya da bu konuda kafa yoranları heyecanlandırır. Sebebi ise her zaman dertlerimizin olması. Karl Marx’a baktığınızda yaşadığı toplumu inceleyip, bir şeyler iyi gitmiyor demiş. İnsanların mutsuz olduğunu görmüş, sebebini araştırıp toplumları çözümleme yöntemi önermiş. Ama derdi ne; hayatta çok mutlu değiliz, etraf mutlu değil. Bugünlerde de her yeni teknolojinin üzerine yazan, konuşan insanlar acaba çare olur mu düşüncesinde. Bence hackerları konuşma döneminden farklı olarak, yapay zekâ döneminde insanlar sadece magazinsel boyutuyla ilgileniyorlar. Kimse hangi derdimize deva olur demiyor. Sadece yapay zekânın daha fazla neler yapabileceği ile ilgileniyorlar. Mesela bir yapay zekâ bale yapabiliyor olsun, bale kültürü ile hiç alakası bulunmayan biri neden buna heyecanlansın? Magazinsel yaklaşımın saptırıcı bir etkisi var. Şunu net olarak söyleyebilirim ki tarihin hiçbir döneminde insanlar gelecek jenerasyonlar için bu kadar umutsuz olmamış ve umutlarını insan olmayan bir şeye bağlamamışlardır. Bir düşünün, İsa gelecek demişler, o da insandı… Gelecek jenerasyon böyle yapacak demişler, onlar da insandı… Her zaman kendi türümüzün ileride güzel bir şeyler yapacağına dair inancımız vardı. Şimdilerde bu inancımız bitmiş ki gelecekte yapay zekâ şunu yapıyor olacak, yapay zekâ böyle olacakları konuşuyoruz. Hayatımızda yaşadığımız problemlerin çözümünü ona yüklemeye çalışıyoruz ki bu tekno şovenist bir yaklaşıma doğru gidiyor. Şoven olarak bahsettiğim savunmak aslında. Dertlerimiz daha az teknoloji yüzündenmiş gibi ve fazlası olursa dertlerimiz azalacak diye düşünüyoruz. Bu gittikçe bir garip dehumanization (insansızlaştırma) süreci oluyor. Oysa dünyada ne yapılmış ve yapılacaksa bir insan tarafından, yine insan için yapılıyor. Bunu unutmamamız lazım.</p>
<div id="attachment_3744" style="width: 2570px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3744" class="size-full wp-image-3744" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8186-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" /><p id="caption-attachment-3744" class="wp-caption-text"><em><strong>İllüstrasyonlar: Sanam Maghrebi</strong></em></p></div>
<p><strong>M.B.A: Bir de işin içinde yapay zekâ aracını insansılaştırma çabası var. Acaba yapay zekâ bir birey olarak insandan daha zeki olur mu ya da insanla denk olsa ona insan der miyiz gibi garip felsefi sorular çıkıyor ortaya.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kendi başına insanla yarışabilecek bir zekâ düzeyinin olası ihtimali konuşulan bir zamanda, bu kadar gelişmiş teknolojiler üretilirken hâlâ boşandığı eşini öldüren erkeklerin haber olduğu bir dünya bize şunu düşündürmeli: Gerçekten dertlerimiz yapay zekânın ne yapabileceği mi olmalı? Bu kültürün teknolojiye teslim oluşudur. Eskiden kültür, teknolojinin kullanımını belirliyor ve sınırlıyordu. Samuray kılıcı örneğini verebiliriz. Herkes bunu takamaz, taktığın zaman da belirli etik kodlara uymak zorundasın. Bizim türkülerden biri ne güzel söylüyor: “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu.” Çünkü tüfeği kullanmak için yıllarca samuray disiplinine ve kültürüne sahip olmana gerek yok. Tüfeği satın aldığında tetiğe basman yeterli. Her mesleğin kendine ait kültür kodları var, artık böyle bir şey kalmıyor. Bir kalemi alabilmek için eğitime veya etik koda sahip olmana gerek yok. Parayı verdiğin zaman bilgisayarını alır, istediğin gibi de kullanırsın.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün yeteneğe bile gerek kalmadı, komut yazıyorsun herhangi bir şeyi çizdirebiliyorsun.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bana yapay zekâ diye konuştuğumuz şey hakkında pek bir şey bilmiyoruz gibi geliyor. Güçlüsü var güçsüzü de. Üstüne konuştuklarımız birer ütopya gibi. Ben hep şöyle derim “Ütopyalar tersine çevrildiğinde bugün yaşadığımız dertleri anlatır.” Diyelim ki evine temizlik yapmaya gelen hanıma soruyorsun “Eğer imkanların olsa nasıl bir hayat düşünürdün, nasıl bir ütopyan var?” Kadının cevabı “İçmeyen bir kocam olsun isterdim, çocuklarımı dövmesin mesela.” oluyor. Sen kadın ile ilgili gündelik hayatına dair derdini hemen anlamış oluyorsun işte. Şimdi yapay zekâ hakkındaki ütopya söylemlerine bakarak söylenenleri tersine çevirip okursanız ve insanların ondan ne beklediklerine bakarsanız, bugün gerçek hayatta ne gibi sorunlar yaşadıklarını görürsünüz. “Yapay zekâ şunu yapacak mı?” diye birisi merak ediyorsa onunla ilgili gündelik hayatında yaşadığı bir problem vardır. Eskiden savaşlar olur biterdi, şimdi uzayan ve bir türlü bitmeyen, düşük yoğunlukta savaş durumları yaşanıyor. İnsanlar yine ölüyor. Dijital çağdayız, bugün yapay zekâ robotu Sofia, Suudi Arabistan’dan vatandaşlık alıyor. Sana veya bana vermez. Bu yüzden sorulması gereken, “Yapay zekâ insanlar arasındaki eşitsizliğe bir çözüm getirecek mi?” olmalı. Aslında robotlar üzerine geliştirilen ahlaki panikleri değerlendirdiğimizde bunun kimin korkusu olduğunu da anlarsınız. İlk olarak robot kelimesini Karel Čapek’in “Rossum’s Universal Robots” adlı oyununda görüyoruz. Kelime anlamı olarak Slav dillerde köle ya da zorla çalıştırılan anlamına geliyor. Hikâyede robotlar isyan ediyor ve insanları bastırıyor. “Robotlar insanları ele geçirecek mi?” sorusunun altında aslında isyan eden köleler kavramı var. Bütün mesele bunları yönetenlerin bir gün robot imgesi altında olsun veya olmasın her kimi çok daha az bir ücrete zorla çalıştırıyorlarsa, onların ayaklanma korkusu var. Robot ayaklanması ya da yapay zekâ insanları böyle yapacak mı gibi düşüncelerin temel güdüsü bu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3742 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp" alt="" width="800" height="450" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-200x113.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-300x169.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-400x225.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-600x338.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg-768x432.webp 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/image-w1280.jpg.webp 800w" sizes="(max-width: 800px) 100vw, 800px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Yapay zekâ ile ilgili sürekli bir gündem var. Peki kültürel anlamda etkileri nedir?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Kültür artık eskisi gibi insanın doğal olarak ürettiği bir şey değil. Zaten kültür yozlaşması dediğimiz şey, Anadolu’da üreme  yeteneğini kaybeden hayvanlara “Yoz” denmesinden geliyor. Yozlaşmış kültür, kendi kendini yenileme ve üretme yeteneğini kaybetmiş oluyor. O zaman ne oluyor, şeker hastasının insülin üretememesi gibi dışarıdan insülin iğnesi vurmaya başlıyorsun. Bir süre sonra bağımlı oluyorsun ve üretebilme yeteneğini kaybediyorsun. Herkes eskiden sevdiği kıza ama iyi ama kötü bir türkü yakıyor, şiir yazıyormuş. Fakat artık şiirleri, şarkıları dışarıdan almaya başlayınca kendini ifade etme yeteneğini de kaybetmeye başlıyorsun. Bunun sebebi ise Frankfurt Okulu’nun söylediği kadarıyla Kültür Endüstrisi. İnternetin ortaya çıkışına kadar kaybolduğu düşünülen halktan gelen organik kültürel üretimin, internet ile tekrardan ortaya çıkacağı düşünülmüştü. Dijitalleşme ve internet ilk ortaya çıktığında kültür endüstrisinin burada olmayacağını düşünen insanlar, internetin ifade özgürlüğü ile istediklerini söyleyebilecekleri bir yer olacağına inanıyorlardı. Gratefull Dead grubunun söz yazarının bu konu hakkında bir manifestosu var: “Siber alan bizim alanımız, siz buraya giremezsiniz.” diyor. Fakat girilmedik yer kalmadı. Sonuçta metalaşma sürecinden kaçamadı.</p>
<p><strong>M.B.A: Bugün alışkanlıklar değişti, tüketim hızlandı, üretim biçimleri değişti. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Toplumsallık değişti, toplumsal yaklaşım değişti. Örnek verecek olursam; Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam” eseri bir yarışmaya katılıyor. O zamanın jürisinde Yaşar Kemal gibi çok meşhur romancılar var. Fakat eser yarışmayı kazanamıyor. Toplumcu yazarlar olarak “Bu burjuvanın kendi kendine hallenmeleri, bir dertten veya yoksulluktan bahsetmiyor.” diyorlar. Bugün baktığımızda Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı eserini neredeyse herkes biliyor. Seksenlerden sonra popülerleşmeye başlıyor. Çünkü artık bireysellik oluşmaya başlıyor, hatta bir bakıma birey “Müşteri” oluyor. Turgut Özal başkanlığından sonra satın alma düşüncemiz bile değişiyor. Eskiden televizyon almak için bir süre para biriktirirlerdi, taksit diye bir kavramı bilmiyorlardı. Şu an insanlar taksit diye bir kavramı nasıl bilmezler diye düşünebilirler çünkü yaşadığımız şeye hemen alışıyoruz ve sanki çok uzun zamandır böyleymiş gibi geliyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3745 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png" alt="" width="2560" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-66x66.png 66w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-150x150.png 150w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-200x200.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-300x300.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-400x400.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-600x600.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-768x768.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-800x800.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1024x1024.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1200x1200.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-1536x1536.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8188-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında tüketimin çok fazla hızlanması ile biriktirmeyi de kaybettik.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Biriktirmek gerekmiyor diye düşünüyor şimdi insanlar. Biriktirip ne olacak diyor. Ben eskiden şarkıları internet üzerinden indirip MP3 çalardan dinliyordum. Şimdi yeğenim bana “niye bunları indiriyorsun ki bulutta var zaten” diyor. Eskiden araba satın alındığında evladiyelik alınırdı, isim koyarlardı. Şimdi ise arabayı sık sık değiştirmem lazım deniyor. Ama bu bizim dünya ve nesnelerle aramızdaki mesafeyi açıyor. Kirada oturan insanlar evine bir çivi dahi çakmak istemiyor çünkü benimsemiyor. Eğer benimsersen kopmakta zorlanırsın, o yüzden hemen yeni bir şey satın alman lazım. Mesela her içtiğin kola kutusunu hemen atıyorsun ama kaybettiğin bir arkadaşınla ya da sevgilin olan kişi ile içtiğin son kola kutusunu kolay kolay atamazsın. Oraya bir insan bulaşmış olur ve atamazsın. Ama bu durum sistem için tehlikelidir, atamazsan yenisini almazsın. Kısacası hayatın genelinde böyle sorunlar varken yapay zekâ buna ne cevap veriyor ona bakmak lazım. Bunu piyasada hiç görmüyoruz, gündelik hayattaki insan yapay zekânın gerçekten insana yakın bir zekâ olduğunu düşünüyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3743 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/IMG_8183-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="2560" /></p>
<p><strong>D.B: Hocam aslında Alan Turing’in testi de bu bağlamda çok önemli, biraz bahseder misiniz?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Turing testinde bir tarafa insan oturtuyor, karşısına ise yapay zekâ veya robot geçiyor. İnsan makineye sorular soruyor. Eğer verdiği cevaplarda yapay zekâ olmadığını düşündürürse Turing Testini geçmiş oluyor. Ama buna karşı olarak John Searle’nin Çin Odası örneği vardır. Orada ise tek bir penceresi olan kapalı bir oda var. İçeride bazı tabelalar ve yönerge var. Ona pencereden hangi tabela gösterilirse, yönergeden hangisinin karşılık geldiğini bulup göstereceksin deniyor. Dışarıda Çinli bir adam var ve Çince yazılı bir soru gösteriyor. Çince bilmeyen odadaki kişi ise soruya karşılık gelen tabelayı bulup kaldırıyor. İçeride bu tabelaları kaldıran adam Çince biliyor mu? Hayır, sadece yönergeyi takip ediyor. Şimdilerde tüm bunlar için eskide kaldı deniyor. Ancak yeni olan havada durmuyor, bir zeminden geliyor. Burjuva, işçi sınıfı, sınıf çatışmalarını Karl Marx söyleyince mi ortaya çıktı? Mağara döneminde bile güçlü ile güçsüz olanın arasında bir çatışma vardı.</p>
<p><strong>D.B: Yapay zekâ da sonuçta bize bilgi veriyor ve biz de onun ne kadar zeki olduğunu ölçmeye çalışıyoruz. O yapay zekânın, zekâ düzeyi nedir? Onu sizce neden zekâ olarak tanımlıyoruz? Yapay zekânın bize verdiği bilgiler, bilgi hiyerarşisinde hangi noktada bulunuyor?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Zekâ diye belirtilen IQ’da sıfır noktası yoktur mesela. IQ testinde, bir kişi problemi ne kadar sürede çözebildiği ya da amaç ile araç arasındaki optimum zaman ve uyumluluğu ne kadar sürede bulabildiği ölçülür. Frankfurt Okulu buna “öznel akıl&#8221; veya “araçsal akıl” diyor. Bu insan aklının bir niteliğidir ama tümü değildir. Araçsal akıl sadece amaçlar ve araçlar arasında ilişki kurmaya bakar. Bir de nesnel akıl vardır, sadece amaç ve araç arasındaki ilişkiyi kurmak yerine amacı da sorgular. Araçsal akıl karşımıza Hitler döneminde çıkar mesela. İnsanlara çeşitli işkenceler yapan subaylar Nürnberg Mahkemeleri’nde yargılanırken “Biz sadece emri yerine getirdik.” demişlerdir. Orada hem araç hem de amaç vardı. Denileni yaptın da yapmama tercihi sende değil mi? Bunun amacını hiç mi sorgulamadın? Şu anda en çok bu aranan akıl araçsal akıl, dediğini çok hızlı ve verimli bir şekilde yapacak fakat “Onu niye yapıyorum?” diyen aklı yüceltmiyoruz. Aslında sorgulayan akıl insanları anlamlandıran ve ona göre kendimizi de konumlandırdığımız, gerçeği algılatan bir şey.</p>
<div id="attachment_3741" style="width: 1966px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3741" class="size-full wp-image-3741" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/AP96021701227-kopya.jpg" alt="" width="1956" height="1356" /><p id="caption-attachment-3741" class="wp-caption-text">Kasparov, 1996&#8217;da IBM&#8217;in Deep Blue bilgisayarına karşı.</p></div>
<p><strong>D.B: O zaman yapay zekânın zekâsını araçsal akıl olarak mı tanımlamalıyız?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Elbette. Sürekli yapay zekâ diyoruz, bilmeyen için çok sansasyonel bir kelime. Aslında yapay zekânın anlatılan hali ile laboratuvardaki hali arasında uçurum bir fark var. Her yeni teknoloji “İnsan nedir?” Sorusunu bize tekrar sordurup kendimizi bir adım ileri atmamıza neden olabilir. Nietzsche de “Üst insan” derken, kendisiyle mücadele eden insanı kasteder. Anka kuşu gibi, önce yanıp sonra küllerinden yeni bir şey doğması. Nesnel akıl oyun içerisinde sadece ne kadar hızlı ve kaç tane gol atabilirim diye bakıyor. Ama hileli bir oyunu kazanman çok zor. Hakem taraflı ve rüşvet verilmiş. Onları oyun üstüne düşünmediğin için fark etmiyorsun ve sen başaramadığın zaman suçu kendine yüklüyorsun. Sorunun kişisel olduğunu düşündüğün gibi.</p>
<p><strong>M.B.A: Aslında yapay zekânın beslendiği veri, toplum üretiminin bir çıktısı. Zaten insanların ürettiği şeylerin sonucunda gelişen bir veri algoritması var. Uzaydan besleniyormuş gibi davranıyorlar.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Asla. Hatta yapay zekâ büyük oranda çöpten, internetin bedava olan veri tabanlarından besleniyor. Bu da şuna geliyor; yapay zekâ düşünebilir ama sadece bir iş yapabilir. Sonra öbür işe geçebilir. Biz de hayata artık böyle bakmaya başladığımız için diğer tarafı kaybediyoruz. Deep Blue, Kasparov’u satrançta yendi ama kalkıp bir bardak su getiremiyor. Evet, belki tavlada da yener ama yendiğinde ne mutlu olur, ne üzülür. Biz yapay zekâya dünyadaki sorunları çözdürmeye çalışıyoruz. Savaşları bitirsin, eşitsizliği çözsün, suçları engellesin. Halbuki savaşma, vurma. Sen niye sorumluluğu kendi üzerine almıyorsun? Ona her şeyi yaptırabileceğimiz fikriyle yaşarken insani yönümüzü kaybediyoruz. Geçenlerde yapay zekâ Sophia’ya “Dünyanın geleceği hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordular. Demek ki insan, zekâsı konusunda artık kendinden emin değil. Çok tedirginleşmeye başladı insanlar. Yapay zekâ neyi elimizden alırsa biz olmaktan çıkarır diye korkuyoruz. O yüzden de sürekli ona “bunu da yapar mı?” diye soruyoruz. Basit bir şekilde anlatmak gerekirse; bir sevgilin var, o herkes değil ve onu seçmen için ayırt edici bir özelliği var. O özelliği ondan aldığın anda herkes gibi oluyor. O sevgili vücut olarak orada dursa bile o artık herkestir. Sevgilinin varoluşu ortadan kalkmıştır. O yüzden teknolojinin bize sordurduğu en temel sorulardan biri “Neyimizi bizden alırlarsa biz olmaktan çıkacağız?” oluyor. Bir yandan da bunu çok merak ettiğimiz için ona sürekli bizim yaptığımız şeyleri yaptırmaya çalışıyoruz. “İnsan nedir?” Bunu anlamaya çalışıyoruz sürekli ve artık bir araç olarak düşünüp asıl sorunlarımızı çözebilecek niteliğe büründürmek yerine, oturup magazinsel boyutunu konuşuyoruz.</p>
<p><strong>D.B: Bugün hem internete hem yapay zekâya baktığımızda özgürlük alanı kayboldu mu sizce?</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Bence büyük oranda kayboluyor. Ama nasıl yaparsak öyle olacak. Mesela en son sosyal medya için kullanılan kelime “brain rot” beyin çürüttü deniyor. Bundan elli yıl önce de televizyona “aptal kutusu” diyorlardı. “Old wine in a new bottle” dedikleri şey işte. “Eski şarap, yeni şişe” aslında bir şey değişmiyor. Halbuki sosyal medya için “Beşinci güç” diyorduk. Dördüncü kuvvet olan medyadan sonra gelen beşinci kuvvet. Sözde demokrasinin kalitesini artıracaktı. Ama biz onu nasıl kullanırsak, hâlâ o potansiyele sahip olabilir diye düşünüyorum. İnsanların yapay zekâya kendi fail oldukları işleri devretmelerinin sebebine bakmak lazım.</p>
<p>İnsan neden karar alma mekanizmalarında geri çekiliyor? Çünkü daha doğru kararı yapay zekânın alacağını düşünülüyor. Yatırım konusunda hatta belki ilerleyen zamanlarda siyasal tercihte bile… Neden? O daha verimli ve kârlı olanı seçer. Ama insan için her zaman doğruluk, verimlilik ve kârlılık aynı tarafta olmayabilir. Bu bizim ülkemizin kuruluşunda bile geçerlidir. Atatürk ve silah arkadaşlarının kalkıştığı işe yapay zekâ kalkışmazdı. Olacak bir iş değil. Çarık var ayakta, o da delik. Yemek yok, silah yok. Kaç tane yerden saldırılmış. Cehâlet var. Eğitimlilerin çoğu ölmüş. Ordu yorgun. Yapay zekâya kalsa Amerikan mandası kabul edilmeliydi. En mantıklısı, en verimli ve kârlısı buydu. Ama biz öyle seçmedik. Kişisel hayattan örnek verecek olursam, o çok aşık olduğunuz insanı büyük ihtimalle yapay zekâ size büyük önermezdi. Muhtemelen ona göre en yanında durmamanız gereken insandır. Bu yüzden gerçek sorunlarımızı görelim ve bunları yapay zekâ ile nasıl çözüleceğine bakmak yerine fail olalım. Bir soru sorulacaksa da yeni neslin, “İnsanlar arasındaki eşitsizliği nasıl sonlandırırız? Dağıttığımız doğayı nasıl toparlayabiliriz? Benden başkasını nasıl mutlu edebilirim?” diye sormalı diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>M.B.A: Geldiğiniz ve bize kıymetli bilgiler verdiğiniz için çok teşekkür ederiz hocam.</strong></p>
<p><strong>U.E:</strong> Çok teşekkürler hepinize. Beni dinlemeye kıymet verdiniz.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/">Ufuk Eriş: Yapay Zekâ Toplumu İnsansızlaştırıyor</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/ufuk-eris-yapay-zeka-toplumu-insansizlastiriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 11:26:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Biyolojik Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Çizim]]></category>
		<category><![CDATA[El Çizimi]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf çekmek]]></category>
		<category><![CDATA[fotoğrafçılık]]></category>
		<category><![CDATA[İllüstrasyon]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Matbaa]]></category>
		<category><![CDATA[Resim]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal]]></category>
		<category><![CDATA[Tuvla]]></category>
		<category><![CDATA[Veri Sanatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3716</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Alper Akkaya Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><em>-Alper Akkaya</em></strong></p>
<p>Bilgiyi aktarmanın, anlaşılır ve etkili bir biçimde sunmanın birçok yöntemi vardır. Bu yöntemler arasında metinsel anlatım genellikle ilk sırada yer alsa da tasarım, bilgi transferinde etkili, verimli ve çok yönlü bir iletişim aracı olarak özel bir yere sahiptir. Özellikle soyut ve karmaşık kavramları yapılandıran, somutlaştıran ve anlamı anlaşılır hâle getiren tasarımın, enformasyonun iletilmesi ve kavranması sürecinde sağladığı kolaylıklar tartışmaya değerdir.</p>
<p>İnsan beyni, sözel olana kıyasla görsel verileri hızlı ve etkili bir şekilde algılayacak biçimde evrimleşmiştir. Bu evrimsel süreçte, çevresel tehditleri algılamak, yiyecek bulmak gibi iç güdülerimiz oldukça önemli rol oynamıştır. Beynimizin neredeyse yarısı, doğrudan ya da dolaylı olarak görselleri işleyecek şekilde çalışmaktadır. Bu çalışma prensibi, gördüklerimizi kolayca anlamamıza ve yorumlamamıza olanak tanır. MİT’de yapılan bir araştırma beynimizin bir görseli 13 milisaniyede tanıyabileceğini gösteriyor. Bu görsel işlem gücü, bilgiyi kavramayı kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda öğrenilenlerin kalıcı hafızaya yerleşmesini sağlar.</p>
<p>Tasarım dendiğinde genellikle ilk akla gelen estetik kaygılardır. Oysa Louis Sullivan’ın ünlü “Form follows function” (Biçim işlevi takip eder) sözü, tasarımın asıl amacının işlevsellik olduğuna işaret eder. Sullivan’ın bu yaklaşımı yalnızca mimarlık alanı ile sınırlı değildir; grafi k tasarım, endüstriyel tasarım ve dijital içerik üretimine kadar pek çok alan için de geçerlidir. İster bir gökdelen ister bir sosyal medya paylaşımı tasarlanıyor olsun, her tasarım işlevselliği merkeze alarak şekillenir. Bu nedenle tasarımcılar; renk, oran, boyut gibi çeşitli görsel araçlarla çalışırken, yalnızca estetik arzulardan değil, davranışsal psikoloji ya da göstergebilim gibi disiplinlerden de beslenirler. Nihayetinde amaç, kullanıcı için daha anlaşılır ve işlevsel bir deneyim sunmaktır.</p>
<p>Tüm bu noktalar, tasarımın yalnızca estetik ve sanatsal sunum amaçlayan görsel bir düzenleme değil, bilgi aktarımında etkili bir araç olduğunu ortaya koyar. Tasarım, özellikle bilimsel bilgilerin geniş kitlelere ulaştırılmasında görselleştirme sadeleştirme ve anlaşılır kılma gibi özellikleriyle önemli bir rol üstlenir. Bu yönüyle tasarım bilim iletişimi ile oldukça yakın bir ilişki içerisindedir. Bilim iletişiminin temel amacı bilimsel keşif ve kuramları toplumla buluşturmaktır. Alanında uzman bilim insanları tarafından üretilen bilgiyi toplumun genelinin anlayacağı şekilde sadeleştirerek paylaşmaktır. Bilim iletişiminin temelleri 17. yüzyılda Voltaire ve Diderot gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Bu isimler, yaşadıkları dönemde bilginin yaygınlaştırılması gerektiğini savunmuşlardır. Ancak bu fikir 18. yüzyılda Sanayi Devrimi ile birlikte hayata geçirilebilmiştir. Bu dönemde kâğıt üretimi ucuzlaması, buharlı matbaa icat edilmesi ile birlikle bilginin daha geniş kitlelere ulaşabilmesi mümkün hâle gelmiştir.</p>
<p>Basılı yayınlarla başlayan bu ilişki, zaman içerisinde neredeyse tüm farklı tasarım alanlarına yayılarak devam etmiştir. Teknoloji geliştikçe ve tasarım mecraları çeşitlendikçe bilim iletişimi bu mecralarda kendine yer bulmuştur. Şimdi, tarihsel süreçte, farklı dönemlerde tasarımın bilim iletişimine nasıl katkı sunduğunu birlikte inceleyelim.</p>
<h3><img decoding="async" class="size-full wp-image-3719 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-01_04_40.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></h3>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Sanat ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Bilim ve tasarımın bu denli iç içe geçmiş olmasının, sanat dünyasına da çeşitli yansımaları olmuştur. Rönesanstan bu yana sanatçılar bilimi hem ilham kaynağı hem de bir araç olarak kullanmışlardır. Rönesans sanatçıları, eserlerinin gerçekçiliğine büyük önem vermiş ve çoğu anatomiyle yakından ilgilenmiştir. Örneğin Michelangelo’nun ünlü eseri Davut Heykeli, anatomik doğruluğu ile dikkat çeker. Rönesansla birlikte başlayan bu bilim-sanat etkileşimi, zamanla daha da güçlenmiştir. Öyle ki, biyolojik sanat ve veri sanatı gibi bazı modern sanat akımları bilimle tamamen bütünleşmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3720 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/delk.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Fotoğraf ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Hem basılı hem de dijital mecralarda kullanılan bir diğer tasarımsal yöntem ise fotoğrafçılıktır. Anlatılmak istenen öznenin veya konunun görsel bir temsil aracılığıyla doğrudan izleyiciyle buluşmasını sağlayan bu iletişim aracı, zamanla, yalnızca gündelik yaşamın değil, evrenin en uzak köşelerinin de kaydını tutabilecek güce ulaşmıştır. 20. yüzyılda yaşanan teknolojik gelişmeler ile birlikte, dünyayı uzaydan fotoğrafl amak mümkün hâle gelmiştir. Bu gelişmeler, yalnızca teknik bir ilerleme olmakla kalmamış; aynı zamanda bilimsel keşifl erin görsel olarak paylaşılmasını ve geniş kitlelere ulaştırılmasını da mümkün kılmıştır. Örneğin, 2019 yılında milyonlarca ışık yılı uzaklıktaki M87 kara deliğinin fotoğrafı çekilmiştir. Bu fotoğraf, kamuoyunun büyük ilgisini toplamış ve görelilik gibi teorilerin sınanmasına olanak sağlamıştır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3718 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ASLIYA.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>Video ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p>Videolar tasarımcıya hareket ve ses gibi unsurları kullanarak bir süreci anlatma imkânı sunar. Bu özellikleri sayesinde videolar, özellikle karmaşık bilimsel konuların sadeleştirilerek anlatılmasında etkili bir araç hâline gelmiştir. İnternetin ve sosyal mecraların yaygınlaşması ile video tüketim alışkanlıklarını tamamen değiştirmiştir. Sosyal medya video tüketimini günlük hayatın ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Günümüzde video denince akla ilk gelen platform ise YouTube. YouTube’da, izlenme sayıları milyonları aşan bilim iletişimi içerikleri bulunuyor. Üstelik bu sayılara ulaşan Türkçe içerikler de mevcut.</p>
<p>Bu yönüyle YouTube, tasarımın bilim iletişimiyle nasıl buluştuğunu gösteren güzel bir örnektir. Bu alanda tasarımın gücünü etkili biçimde kullanan örneklerden biri Kurzgesagt kanalıdır. Bu kanalda bilimsel konular, animasyon formatında kısa ve öz bir şekilde anlatılır. Örneğin, kara delikler hakkında hazırlanan bir videoda, anlatıma füzyon reaksiyonuyla başlanır; ardından yıldızların oluşumu, çöküşü ve karadeliğin doğuşu gibi adımlar takip edilir. Böylece, milyarlarca yıllık bir süreç yalnızca beş dakikada herkes tarafından anlaşılabilecek şekilde özetlenir. Günümüzde YouTube ve muhtelif dijital mecralarda, Kurzgesagt gibi içerik üreticileri bilimsel bilgileri görsel tasarım, kurgu ve hikâye anlatımı gibi tekniklerle harmanlayarak geniş kitlelere ulaştırmakta, yani bilim iletişimi yapmaktadır. Görüldüğü üzere, sosyal medyanın popülerliği bilimi yaygınlaştırmak için uygun koşullar oluşturmaktadır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3722 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/zamanyok.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><strong><i>İllüstrasyon ve </i><i>Bilim İletişimi</i></strong></h3>
<p class="p1">Basılı mecralarda en yaygın kullanılan tasarım yöntemlerinden biri illüstrasyondur. Bir konunun tamamını görsel olarak anlatmak veya bir metni desteklemek amacıyla tercih edilen bu çizimler, içeriği daha dikkat çekici hâle getirerek daha kolay kavranmasını sağlamaktadır. Anatomi, biyoloji gibi canlıları inceleyen bilim dalları, bilim iletişimi tarihi boyunca illüstrasyondan özellikle beslenmiştir. Bu alanlarda incelenen nesnenin fiziki bir varlık olması, görselleştirme için oldukça uygun bir zemin oluşturmaktadır.</p>
<p>Bununla birlikte, sadece canlıları inceleyen biyolojik bilimlerle sınırlı kalmadan, teorik disiplinlerde de görselleştirmenin önemli bir rolü olduğunu söylemek mümkündür. Örneğin, Einstein’ın genel görelilik kuramını yalnızca matematiksel formüllerle anlatmak zordur. Ancak bu konu uygun şekilde görselleştirildiğinde, matematik bilgisi olmayan birinin bile kütlenin uzay-zaman düzlemine etkisini kolayca kavraması olanaklı hâle gelebilir. Çünkü üç boyutlu düzlemlerdeki değişimi görsel olarak algılamak, soyut matematiksel ifadelerden çok daha kolaydır.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3717 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asa.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 style="text-align: center;"><i>Biyolojik </i><i>Sanat</i></h3>
<p>Bilimle çok güçlü bağlar kurmuş olan sanat akımlarından biri biyolojik sanattır. Bu akım, canlıların genetiğiyle oynayarak onları sanat eserine dönüştürmek veya canlı objeleri malzeme olarak kullanmak gibi yöntemler içerir. Sanatçılar eserlerini laboratuvarlarda bilim insanlarıyla birlikte çalışarak üretmektedir. Laboratuvar ortamında canlıların DNA dizilimini değiştirmek ya da tek hücreli canlılardan bakteri kültürleri oluşturmak başvurulan üretim metotlarındandır. Doğrudan canlılar üzerinde yapılan bu çalışmalar, etik tartışmalara da yol açmıştır. Eduardo Kac’ın “GFP Bunny” adlı eseri, bu akımın en öne çıkan örneklerinden biridir. Ancak tıpkı diğer biyolojik sanat örneklerinde olduğu gibi, bu eserde de etik tartışmalar çoğu zaman eserin önüne geçmiştir.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3721 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/matadore.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<h3 class="p1" style="text-align: center;"><i>Veri Sanatı</i></h3>
<p>Bilimle yoğun etkileşim içinde olan bir diğer sanat akımı ise veri sanatıdır. Bu sanat anlayışında sanatçılar, büyük veri setlerini algoritmalar aracılığıyla işleyerek görsel veya işitsel eserlere dönüştürmektedir. Yapısı gereği, veri sanatı üretimleri genellikle dijital ortamlarda gerçekleştirilir. Akımın genel anlayışının aksine veriyi analog olarak görselleştirmeyi tercih eden sanatçılar da vardır. Stefanie Posavec ve Giorgia Lupi’nin “Dear Data” projesi akımın en dikkat çekici örneklerinden biridir. Günlük hayattan elde edilen veriler ışığında üretilen eserler kitaplaştırılarak MoMA koleksiyonuna girmiştir.</p>
<p>Veri sanatıyla ilgili en dikkat çekici noktalardan biri, izleyicilerden anlık olarak veri toplayabilme özelliğine sahip olmasıdır. İzleyicinin vücut ısısı, nefes alışverişi veya salondaki hareketleri gibi veriler gerçek zamanlı olarak işlenerek sanat eserlerine dönüştürülebilmektedir. Böylece, her izleyiciye özgü ve kişiselleşen sanat eserleri ve sergiler ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/">Bilimsel Anlatının Tasarımla İlişkisi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilimsel-anlatinin-tasarimla-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beden ve Eşyanın Diyaloğu: Nesnelerin Tahakkümü &#8211; Asya Gürgün Özdemir</title>
		<link>https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 11:10:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Asya Gürgün Özdemir]]></category>
		<category><![CDATA[Bant Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Bauhaus]]></category>
		<category><![CDATA[Endüstri]]></category>
		<category><![CDATA[Endüstriyel tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Eşya Zorbalığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ford]]></category>
		<category><![CDATA[Fordist Bant]]></category>
		<category><![CDATA[Fordizm]]></category>
		<category><![CDATA[Frederick Wilslow Taylor]]></category>
		<category><![CDATA[Henry Ford]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci DÜnya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesne Zorbalığı]]></category>
		<category><![CDATA[Nesnelerin Tahakkümü]]></category>
		<category><![CDATA[Seri Üretim]]></category>
		<category><![CDATA[Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[Taylor]]></category>
		<category><![CDATA[Taylorizm]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum ve Tasarım]]></category>
		<category><![CDATA[üretim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3703</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Sıla Gündüz Sıla Gündüz: Asya Hocam öncelikle hoş geldiniz, katılımınız için çok teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz? Asya Gürgün Özdemir: Merhabalar herkese, ben Asya Gürgün Özdemir. İstanbul Beykent Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Üyesiyim. Yüksek lisansımı ve Doktoramı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım üzerine tamamladım. S.G: Bir endüstriyel tasarımcı olarak tasarım kavramını ve bağlamını nasıl değerlendiriyorsunuz?  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/">Beden ve Eşyanın Diyaloğu: Nesnelerin Tahakkümü &#8211; Asya Gürgün Özdemir</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><strong>-Sıla Gündüz</strong></em></p>
<p><img decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-3707" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya.jpg" alt="" width="1920" height="1080" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-800x450.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-1024x576.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-1200x675.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya-1536x864.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asya.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p><strong>Sıla Gündüz: Asya Hocam öncelikle hoş geldiniz, katılımınız için çok teşekkür ederiz. Bize kendinizden bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong> Asya Gürgün Özdemir:</strong> Merhabalar herkese, ben Asya Gürgün Özdemir. İstanbul Beykent Üniversitesi’nde Doktor Öğretim Üyesiyim. Yüksek lisansımı ve Doktoramı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım üzerine tamamladım.</p>
<p><strong>S.G: Bir endüstriyel tasarımcı olarak tasarım kavramını ve bağlamını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p><strong> A.G.Ö:</strong> Tasarım pek çok alanı etkileyen, birçok alanda tartıştığımız bir konu. Endüstriyel tasarım bağlamında ise tasarımı, insanların günlük hayatını kolaylaştıran nesnelerin sadece fonksiyon, işlev ya da estetik değerleriyle değil aynı zamanda pek çok kriter ile birlikte ele alındığı bir düşünme, problem çözme, analiz etme biçimi olarak özetleyebilirim.</p>
<p><strong> Mustafa Burak Avcı: Aslında endüstriyel tasarımda da iletişim var ancak sadece bildiğimizden biraz daha farklı. Burada öznelerden ziyade nesneler ile bir iletişim kuruyoruz değil mi? </strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Bu soru benim Doktora tezimin konusu. Ben de aslında nesnelerle insan bedeninin iletişim hâlinde olmasını bir diyalog olarak tanımlayarak, doktora tezimi “Beden ve Nesne” üzerine yazdım. Soruya gelecek olursam, bu da bir iletişim biçimi ama tek yönlü, nesne ve insan bedeni üzerinden gelişen bir iletişim değil. Nesnelerin çevresi ile kurduğu etkileşimi, o nesnenin konumlandığı alanı, içinde bulunduğu mekanı kapsayan; sosyolojik, toplumsal, ekonomik tüm değerlerle ilgili yoğun, çok yönlü bir ağ şeklinde gerçekleşen bir iletişimden bahsediyoruz.</p>
<p><strong>M.B.A: Sürekli diyalog hali içerisinde geri bildirim ile nesnelerin biçimi de değişiyor. Bakıldığında nesne biraz da araçsallaşarak insanın bir uzvuna dönüşüyor. </strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Çünkü günlük hayatta kullandığımız her şey ilk insandan itibaren belirli ihtiyaçlar doğrultusunda evrilmiş durumda. Örneğin, ilk insanlar “oldowan” adında bir taş alet üretiyorlar. Bu alet aslında obsidyen ucunun sivriltilerek, insanların hayatta kalabilmek için ilk ihtiyaçlarından olan avlanma, deri yüzme gibi ihtiyaçlar doğrultusunda ortaya çıkmış. Sonraki dönemlerde ürettikleri ürünlere baktığımızda bu ilişkinin seramik yemek kaplarıyla sürdüğünü görüyoruz. Bu ürünler de aslında öldürülen hayvanın etini pişirebilmek, yemeği ısıtmak veya yemeği yemek gibi çok temel ihtiyaçlara atfedilmiş. Zaman geçtikçe ve insanların ihtiyaçları çeşitlendikçe artık sadece yemek yemek, giyinmek, bir yerden bir yere ulaşmak gibi fiziksel ihtiyaçların ötesine geçilmeye başlanıyor. Artık toplumda belirli bir statü gösterebilmek, kendi kimliğimizi, aidiyetlerimizi vurgulayabilmek ya da bir yerden bir yere sadece fiziksel olarak değil çok daha kapsamlı ve farklı şekillerde ulaşmak için kullanılıyor. Farklı alanlarda tasarım, hâlâ bizim ihtiyaçlarımızı çözmek için evriliyor. Tarihin erken dönemlerinden beri ihtiyaçlar tasarım noktasında hep belirleyici olmuştur. Günümüzde de hâlâ bu şekilde devam ediyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3705" style="width: 1210px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3705" class="wp-image-3705 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford.jpg" alt="" width="1200" height="934" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-200x156.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-300x234.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-400x311.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-600x467.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-768x598.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-800x623.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford-1024x797.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1488768-f4-0920-ford.jpg 1200w" sizes="(max-width: 1200px) 100vw, 1200px" /><p id="caption-attachment-3705" class="wp-caption-text"><strong>Ford üretim bandında Model T montajı.</strong></p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.G: Endüstri devrimi ile ortaya çıkan kitlesel üretim anlayışında tasarımdan ziyade verim ve seri üretim konularına yoğunlaşılıyor. Bu üretim ihtiyacı zamanla tasarımın da önemini ortaya çıkarıyor. O dönemlerin önemli isimlerinden Frederick Taylor ve Henry Ford’un endüstriye katkıları hakkında ne düşündüğünüzü sormak istiyorum. Hatta Ford’un “İstediğiniz renk arabayı alabilirsiniz ama siyah olduğu sürece” gibi bir sözü var. Bu sözün alt metnini bizlere anlatabilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Böyle söylüyor çünkü siyahın en hızlı kuruyan boya olduğunu ve aslında seri üretime en uygun renk olduğuna karar veriyorlar. Bu sebeple “İstediğiniz renk olabilir ama siyah oldukça.” gibi bir söz ortaya çıkıyor. Henry Ford’un seri üretime uygun bir araba tasarlamasının sebebi; bir nevi tasarımı demokratik hâle getirerek daha fazla insanın ulaşabileceği, az bütçeyle karşılanabilir olan bir araç tasarlamak istemesi. Bunu da enteresan bir şekilde, girdiği kasap dükkanında gördüğü üretim biçimiyle hayata geçirmeye karar veriyor. Kasap dükkanında çengellere asılmış domuzları fark ediyor. Bu çengeller ise raylı bir sisteme takılı. Orada bulunan kasapların işini yapabilmesi için çengellerin her kasabın önüne sırayla geldiğini görüyor. Sonrasında bu üretim sistemini otomotiv endüstrisine nasıl uyarlayabileceği üzerine çalışıyor. Böylece, bugün hâlâ kullanılan, her parçanın modüler olarak üretildiği, bantlarla işçilerin önüne getirildiği üretim şekline geçiyorlar.</p>
<p>Bunun bir devrim olmasının sebebi ise süreyi inanılmaz kısaltmış olması ve hızlı bir şekilde üretim prototipini yaratabilmiş olmaları. Bu da “Model T”nin ilk adımları oluyor. “Model T” denince çok spesifi k bir isimmiş gibi gelebilir ama aslında A’dan T’ye kadar sırasıyla modeller deneniyor. “Model T” ile seri üretimin en verimli haline geçiliyor. O dönemin koşulları içerisinde Ford’un başarmak istediği demokratik ürün oluşmuş oluyor. Daha fazla insan ulaşabiliyor, daha fazla alım imkânı yaratıyor. Neden? Çünkü süresi inanılmaz kısa. Tabii ki bu seri üretim sadece arabalar ile kalmıyor. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda bu üretim sisteminin ciddi etkileri olduğunu görüyoruz.</p>
<p>O dönemlerde uçaklar “handcraft (el yapımı)” dediğimiz, her bir parçanın elde tek tek perçinlendiği şekilde üretiliyor. İkinci Dünya Savaşı zamanında bombardıman uçaklarına ciddi bir ihtiyaç duyuluyor. Mitsubishi, Ford ve büyük araba üreticilerinin olaya dahil olması ile uçakları seri üretimle üretmeye karar veriyorlar. 12-20 saatte bombardıman uçağı üretebilmeye başlıyorlar. Bu da tabii savaşın akışını ve yönünü tamamen değiştiriyor. Almanya belki ön plana çıkabilecekken Amerika, İngiltere ve Fransa seri üretim bantını çok hızlı bir şekilde uygulayabildiği için bir anda teknik üstünlük elde ederek savaşın akışını değiştiriyor. Eğer o dönemde Ford böyle bir sistemin endüstriye uyarlanabildiğini görmeseydi, belki de bugün biz, seri üretimi bu dozajda deneyimlemiyor olmayacaktık.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3706" style="width: 910px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3706" class="wp-image-3706 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3.jpg" alt="" width="900" height="550" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-200x122.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-300x183.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-400x244.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-600x367.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-768x469.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3-800x489.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/asb0119willow3.jpg 900w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px" /><p id="caption-attachment-3706" class="wp-caption-text"><strong>Ford&#8217;un üretim bandında II. Dünya Savaşı uçakları.</strong></p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>S.G: Frederick Taylor da bilimsel yönetim anlayışını temel alıyor ve bu bakış açısı üzerinden ilerliyor. Bu yaklaşımla oluşturulan tasarım sistemlerinde “tasarım eşittir verimlilik” anlayışının öne çıktığını ve insanların makineleştiğini görüyoruz. Sizce bu durumun tasarımın iletişimsel ve kültürel boyutları üzerinde nasıl bir etkisi olmuştur?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Belki yabancılaşma açısından değerlendirebiliriz. Tasarım birçok açıdan değerlendirilebilecek ve yorumlanabilecek bir alan. Bir yandan bir ögeyi çok eleştiriyorken diğer yandan pragmatik ve aslında hepimiz için daha yararlı bulabileceğimiz, pozitif açılarını tartışabileceğimiz noktalardan ele alabiliriz. Bu yüzden tek yönlü cevap vermek istemiyorum, objektif olmak lazım. Evet, tasarım eşittir verimlilik. Günümüzde de hâlâ bir ürünü tasarlayacağımız zaman bunun ekonomik olarak sürdürülebilir olup olmadığına, çevreye etkilerinin ne olduğuna bakıyoruz.</p>
<p>Tabii burada hem tasarımcısının hem de üretici firmanın ne beklediği çok önemli. Örneğin bir firma daha çevre dostu olsun, doğaya minimum zararı versin gibi bir beklentiyle verimliliği bu yönde değerlendiriyorken bir başka firma ise bunları katma değer olarak görmeyip sadece ekonomik gelirin verimlilik olduğuna karar verebiliyor. O yüzden verimlilik dendiğinde firmanın, tasarımcının ya da kullanıcının ne anladığı çok önemli. Çünkü verimlilik dediğimiz şey sadece tek boyutla ekonomik bir verimlilik değil. Taylorizm’de verimlilikle kastedilen işin ekonomik perspektifi. Yani bir şeyin daha fazla getiri sağlaması, daha kısa sürede üretilmesi ve daha fazla insana ulaşabilmesi. Ama günümüzde verimlilik sadece bu boyutundan tartışılmaması gereken bir şey.</p>
<p>Verimlilik aynı zamanda enerji tasarrufu da olabilir. İnsan hayatına maksimum faydayı sağlayabilecek, uzun süreli, sürdürülebilir ürünler üretmek de verimlilik olabilir. Bu yüzden Taylorizm’in verimlilik anlayışı 1970’lere kadar sürdürülmüş olabilir ancak 70’lerden sonra, özellikle çevresel hareketler, kitlesel farkındalığın artmış olması, seri üretimin dünyaya verdiği zararların fark edilmesi endüstriyi değiştirdi. Nedir bunlar? Emisyon değerleri mesela, doğaya ya da denizlere vermiş olduğumuz zararlar, canlılara vermiş olduğumuz zararlar. Çevresel hareketlerle, eylemlerle veya dönemin politik bakışının değişmesiyle doğal olarak Taylorizm’in verimlilik anlayışı da değişmiş oldu. Artık verimlilik dediğimiz şey sadece maddi olarak bir karşılığı ifade etmiyor.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3714 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-scaled.png" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-200x267.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-225x300.png 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-400x533.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-600x800.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-768x1024.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-800x1066.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-1152x1536.png 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-1200x1600.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-1536x2048.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/yaraladibenisozlerin3x4_cropped-scaled.png 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /></p>
<p><strong>S.G: Taylor’un bakış açısını biraz daha açmak isterim. Kendisi, çalıştığı fabrikalarda çalışma vakitlerini rasyonel bir şekilde ayarlıyor. Aslında onun rasyonelliği verimlilikle eş değer. İşçilerin daha çok çalışması için yöntemler arıyor ancak onların yorulabileceği, uykusuz olabileceği gibi insani özellikleri dikkate almıyor. Siz bu rasyonelliği nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce günümüzde de devam ediyor mu?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Taylorizm, bir makineleşme sürecinden bahsediyor. Artık insanın da neredeyse bir üretim bandına katılmış bir makine olduğunu düşünmemizi istiyor. Çalışanların yorgun olması, uykusuz olması hatta hasta olması gibi insanlara ait gündelik deneyimlerin üretim sürecinde hiç yer almadığı, tamamen işe bağlanmış, üretime odaklanılmış bir sistem. Aslında insanın da makineleştiği, üretimin tamamen içine dahil olduğu, bir parça, bir dişli haline geldiği bir sistemden bahsediyoruz. Günümüzde bu sistem hâlâ böyle. Biz üretimin bir nesnesiyiz. Foucault, nesne üretimine dair pratikleri “biyopolitika” kavramı üzerinden açıklıyor. Bir bakıma biyolojik olanın politik olduğunu anlayabileceğimiz bir kavram kullanıyor. Biyolojik olduğumuz için de politiğiz ve politik olarak da hâlâ üretimin üzerimizden döndüğünü kabul etmek durumundayız.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3713 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch.webp" alt="" width="648" height="364" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-200x112.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-300x169.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-400x225.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch-600x337.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/taylorism-industry-epoch.webp 648w" sizes="(max-width: 648px) 100vw, 648px" /></p>
<p>Peki biz 2025 yılına geldiğimizde nasıl hâlâ üretimin bir parçasıyız? Şöyle: Bugün kullandığımız bütün nesneler ya da kullandığımız o aplikasyonlar; bir mobil bankacılık uygulamasından tutalım da navigasyonda işaretlediğimiz konum bile hâlâ o ürünün içinde olduğumuz ve ürün olarak çalıştığımız noktalar. Belki biraz daha açmak gerekebilir: Ben nerede olduğumu belirttiğim zaman bulunduğum yerdeki kafeleri görebiliyorsam, onları tüketebileceğim için orada olduğum işaretleniyor. Yani hâlâ o makinenin dişlisiyim ve üretim bandının içindeyim. Bir restorana gittiğin zaman konum paylaştığımda bunu Instagram’da görüpbaşka hashtagler açılabiliyorsa, hâlâ üretim bandının içinde olduğum; hâlâ o dişlinin bir parçası olarak üretime devam ettiğim içindir. Taylorizm günümüzde bu şekilde yorumlanabilir diye düşünüyorum. Fabrikada işçi olma hali ise bence artık kamusal alana ve toplumsal düzene sosyolojik olarak sirayet etmiş durumda. Şu anda küresel anlamda hâlâ bir makinenin dişlisi olarak devam ediyoruz. Post attığımız sürece, telefona alo dediğimiz sürece ya da bu ayakkabıyı değil şu ayakkabıyı seçtiğimiz sürece o nesneler evreninin işletilmesini sağlayan parçalar olarak değerlendirebiliriz hâlâ kendimizi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3711" style="width: 896px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3711" class="wp-image-3711 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-886x1024.jpg" alt="" width="886" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-200x231.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-260x300.jpg 260w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-400x462.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-600x693.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-768x887.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-800x924.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-886x1024.jpg 886w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-1200x1387.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-1329x1536.jpg 1329w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Ekran-Resmi-2025-07-22-13.54-kopya-1772x2048.jpg 1772w" sizes="(max-width: 886px) 100vw, 886px" /><p id="caption-attachment-3711" class="wp-caption-text"><strong>Chaplin&#8217;in &#8220;Modern Zamanlar&#8221; filminden üretim bandı sahnesi. Fordist sistem ve Taylorizm eleştirisi.</strong></p></div>
<p><strong>Umut Yiğit: Benim kendi hocamdan da gördüğüm doğal bir yetenek var; dersi hikâyeleştirebiliyorlar. Siz de anlattığınız konuların içerisine hikâyeleri çok doğal bir şekilde yerleştiriyorsunuz. Bu anlatıyı nasıl oluşturuyorsunuz, nasıl geliştiriyorsunuz? </strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Ben dinleyerek, okuyarak ve en önemlisi hayal ederek öğrenmeyi çok seven biriyim. Öğrenciliğimde fark ettiğim bir şey var. Eğer bir dersten verim almıyorsam, o ders bana hayal ettiremediği için verim alamıyorumdur, diye. Bilgi iletişimini temelde sağlayan şey sözcükler. Sözcükleri kullanarak, karşı tarafın zihnine, zihnimizdeki imajı doğru bir şekilde geçirebildiğimiz zaman bilgi iletişimini sağlıyoruz. O yüzden söylediğim sözcüklerin havada kalmaması için belli imajlara tutundurulmuş olması gerekiyor. Konunun e-posta atmak gibi bir şey olduğunu düşünüyorum. Bazen sadece yazılı bir mail attığımızda karşı taraf ne kastettiğimi anlamayabiliyor. Bu yüzden büyük şirketler maile fotoğraf iliştirerek niyeti karşı tarafa daha net aktarabiliriz diye düşünmüşler. Ben de tamamen kendimden yola çıkarak, bana o fotoğrafları aktaramayan hocalarımın derslerinden verim alamadığımı bildiğimden; öğrencilerime o fotoğrafları aktarmaya çalıştığım bir anlatıyı tercih ediyorum. Olayları görselleştirmeye, gündelik nesneler üzerinden düşünülebilecek noktalara çekmeye çalışıyorum.</p>
<p>Mesela derslerimden birinde Zippo çakmak üzerinden küçük bir örnek vermiştim. Dersin sınavını yaptığımda yaklaşık elli kağıdın ellisinde de Zippo çakmak örneğini gördüm ve bu benim için hem çok keyifli hem de çok çarpıcı oldu. Çünkü gerçekten benim o anda sadece küçük bir nesne üzerinden vermiş olduğum örneğin, tıpkı elektronik postadaki fotoğraf gibi karşı tarafın zihnine geçmiş olduğunu, bir belgesel izlemiş gibi onu hayal ettiklerini fark ettim. Bu beni çok mutlu etti çünkü bence öğrenme gerçekten önce kendi içimizde, kendi aklımızda, kendi hayalimizde başlıyor. Biz hayal etmiyorsak kesinlikle zihnimizde yer bulmuyor. Bu yüzden öğrencilere böyle bir şey hayal ettirebilmiş olmak benim için çok önemli. Özellikle tasarım eğitimi için bu anlatı çok gerekli. Ben bir bardağı kavrıyorum ve bu bardakla ilgili iletişimi ne sağlıyor hiç bunu düşünmüyorum. Sadece hayatımı sürdürmeye devam ediyorum. Bir sandalyeye oturuyorum, yatağıma yatıyorum ya da bir bilgisayar masası seçiyorum. Neye göre o bilgisayar masasını seçiyorum? Neye göre bu bardağı seviyorum ya da sevmiyorum?</p>
<p>Buraları insanlar çok düşünmüyorlar. Çünkü bunlar gündelik hayatın içerisinde gizli kalmış iletişim araçları. Ben biraz buraları deşerek, neye göre tercih ediyoruz, neleri kendimize uygun buluyoruz ya da bulmuyoruz gibi soruların cevaplarını araştırmaya başlayınca, endüstriyel tasarımın bana hitap ettiğini anlamaya başlamıştım. Yüksek lisans ve doktora düzeyinde de çok doğru sorular sorduğumu fark ettim. Çünkü yapmış olduğumuz bütün tercihler, sadece bir şey satın alma tercihi değil aynı zamanda kullanma ya da kullanmama tercihidir de. Bu tercihler tamamen o nesnenin bizim bedenimizle kurduğu ilişki biçimleriyle, bizim zihnimizde çağrıştırdığı anlamlarla alakalı. Roland Barthes’ın açısından bakarsak göstergelerin bizim hayatımızda nasıl yer bulduğuyla ilişkili oluyor. O yüzden bence endüstriyel tasarım tam da bu anlamda günlük nesnenin üzerinden, günlük hikâyelerle bağdaştırılarak tasarım öğrencilerine aktarılmalı diye düşünüyorum.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3709 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3.webp" alt="" width="730" height="480" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-200x132.webp 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-300x197.webp 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-400x263.webp 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3-600x395.webp 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-sanat-akimi-3.webp 730w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></p>
<p><strong>Emre Düşün: İkinci Dünya Savaşı sırasında endüstriyel gelişmelerin, özellikle Almanya ve Amerika arasındaki savaşın seyrini değiştirdiğini biliyoruz. Bu bağlamda endüstriyel tasarımın savaş üzerindeki etkilerinden de bahsedebilir misiniz?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Almanya birçok alanda etkilerini gördüğümüz “Bauhaus” adında bir okula sahip. Bauhaus’un amaçladığı şey çok iyi bir sanatçı ve çok iyi bir tekniker olmak gibi gayelerle hâkim üreticiler, tasarımcılar yetiştirebilmek. Biz bugün birçok şeyin üzerinde ‘‘Made in Germany’’ yazısı gördüğümüzde derin bir güven duyuyorsak bu Bauhaus Okulu’na kadar dayanıyor aslında. Çünkü Bauhaus’dan önce sanatçılar sadece sanat yapıyorken, işin zanaat kısmıyla ilgilenmiyorlardı. Atölyelerde bir sürü zanaatçı ve ustabaşı vardı. Mesela mermer bir heykelin yapımından bahsediyorsak, o dönemin çok ünlü heykeltraşları bu atölyelere gidip istediği heykeli anlatıyor. Şurası biraz daha bükümlü olacak, burada biraz daha kas grubunu öne çıkaracağız ya da şu kısımda biraz daha pah kıracağız gibi genel yönlendirmelerini yapıyor ve gidiyor sanatçı. Gerisini orada ustabaşları ve mermer işçileri yapıyor.</p>
<p>Louvre Müzesi’nde gördüğümüz heykellerin birçoğu için bu durum söz konusu. Dönemin çalışma biçimleri bu şekilde zaten. Sanatçı orada işin zanaat dediğimiz kısmına yön vermiyor. Daha sonrasında Alman ekolü burada eksikler olduğunu fark etmeye başlamış ve demiş ki; sanatçı da bir zanaatkar kadar o mermeri oyabilmeli, işleyebilmeli; yöntemini, tekniğini bilmeli. Bauhaus Okulu’nda bir sandalye üretiminden bahsediyorsak, bunu tasarlayan tasarımcının sandalyenin teknik üretimine dair detayları bildiği kadar zanaatının da, işçiliğinin de neler gerektirdiğini bilmesi gerekiyor. Aynı zamanda estetik bir form olarak bunun biçimini, işlevini, formun estetik değerlerinin kullanıcıya nasıl aktarılması gerektiğini de biliyor olmalı. Yani sadece renk, görsellik ve estetik algısı değil, aynı zamanda üretim biçimlerine hâkim olma durumu da var.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_3708" style="width: 573px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3708" class="size-full wp-image-3708" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus.jpeg" alt="" width="563" height="614" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus-200x218.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus-275x300.jpeg 275w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus-400x436.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Barnabas-IntheclassroomattheBauhaus.jpeg 563w" sizes="(max-width: 563px) 100vw, 563px" /><p id="caption-attachment-3708" class="wp-caption-text"><strong>Bauhaus&#8217;ta uygulamalı tasarım dersi.</strong></p></div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bauhaus’un getirmiş olduğu bu ekolün sağladığı yöntem bilgisinin İkinci Dünya Savaşı’nda rollerin değiştirmesinde çok büyük bir etki sağladığını söyleyebilirim. Çünkü Bauhaus Okulu biraz daha el işçiliğinin ve ince düşünülmüş işlerin ortaya çıktığı bir dönem. İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’nın temelde fark ettiği şey; eğer bütçen varsa ve bu bütçeyi yönlendirebilecek elemanların varsa, bir şeyleri seri olarak üretebilmeye başladıysan, çözümlerini de son derece pratik bulabilirsin ve bu seni öne geçirir. Somut bir örnek vermek gerekirse; Almanlar’da bir bombardıman uçağı hasar gördüğü zaman, uçağı bir tren lokomotifi ne yüklüyorlar ve fabrikaya geri gönderiyorlar. Çünkü ustalar ve zanaatkarlar fabrikadalar, uçağın da fabrikada tamir edilmesi gerekiyor. Savaş dönemindesiniz, uçağınız hasar aldı, çok ciddi bir bombardıman süreci var.</p>
<p>Siz bir lokomotife uçak yüklüyorsunuz, uçağı lokomotifl e fabrikaya gönderiyorsunuz, fabrikada onu işçiler tek tek tamir ediyorlar. Ortada çok ciddi bir zaman ve emek kaybı var aslında. Amerika ise aynı dönemde, Bauhaus’un getirmiş olduğu fabrikada ince işçilik, dikkatli ve özenli işçilik anlayışını şöyle aşmış: “Madem savaştayız ve benim çok fazla uçağa ihtiyacım var, o zaman neden bir uçağı alıp bir yerden bir yere götürerek zaman kaybediyorum ki? Ben aynı anda çok daha fazla uçak üreteyim, seri üretime geçeyim ve bir tanesi hasar gördüğü zaman hemen orada modüler bir sistemle müdahâle edeyim.” diyorlar. Eğer uçak tamir edilmiyorsa onun yerine üç tanesi daha üretiliyor.</p>
<p>Bu şeklinde bir çözüm buluyorlar. Doğal olarak, Almanya’nın savaştaki seyrini değiştiren şey, Amerika’nın seri üretim anlayışnı kabul etmiş olması. Almanya bir şeyin çok hızlı veya hemen yapılmasından ziyade ustası tarafından işçilikle yapılmasının daha önemli olduğuna kanaat getirmiş. Bu onlara zaman kaybettirmiş. Doğal olarak savaşlarda kimin malzeme ve askeri teçhizat üstünlüğü varsa onun kazandığını varsayarsak; orada dönemin akışını değiştiren şey de tamamen bu olmuş.</p>
<div id="attachment_3710" style="width: 1034px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3710" class="wp-image-3710 size-large" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1024x632.jpg" alt="" width="1024" height="632" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-200x123.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-300x185.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-400x247.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-600x370.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-768x474.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-800x494.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1024x632.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1200x740.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/bauhaus-school-education-1536x948.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /><p id="caption-attachment-3710" class="wp-caption-text"><strong>Bauhaus okulunda öğrencilerin deneysel tasarım çalışmaları ve eleştiri oturumu. (1920&#8217;ler)</strong></p></div>
<p><strong>U.Y: Seri üretim mantığının karşısında Bauhaus ekolü var. İkisinin de üretiminin insan olduğu bir sistemi düşündüğümüzde, bana sanki bugün gördüğümüz eğitim sisteminde de seri üretim mantığı daha çok yer etmiş gibi geliyor.</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Benim için çok etkileyici bir cümle değildi ama derste şöyle bir şey söylemiştim: “Tarih kazananlar tarafından yazılıyor.” Öğrenciler açısından çok etkili olduğuna dair geri dönüşler aldım. Bu çok üzerine düşünmediğimiz bir şey. Sadece tarih için değil, biz dinlediğimiz her hikâyeyi kazananından dinliyoruz. Yani literatür de bu şekilde olmuşmuş zaten. İkinci Dünya Savaşı’nın kazananının da aslında ABD olduğunu varsayarsak; seri üretimin ona kazandırmış olduğu bu potansiyeli, eğitim, ekonomi gibi farklı alanlarda da kullanmışlar. Ama Almanya hâlâ Bauhaus ekolüne bağlı bir şekilde. Daha doğrusu Avrupa ülkelerinin çoğu daha bireye yönelik bir eğitim modeli uyguluyorken; bizim gibi biraz daha geri planda kalan eğitim modelleri için seri üretim benzetmesi yapmak bence çok doğru. Çünkü bizde bireye ya da bireyin kendi nitelik ve öz değerlerine uygun bir eğitim modelinden ziyade kompakt bir şekilde bir konunun aktarılması daha ön plana çıkarılıyor. Aslında insanlar da çeşit çeşit, hepimizin yetenekleri, yeterlilikleri, ilgi alanları ya da farkındalıkları başka.</p>
<p>Ama hepimiz aynı potaya atılıp eritilmeye çalışıldığımız zaman, kimimiz çok güzel eriyebiliyorken kimimiz için o ısı yeterli olmuyor. Doğal olarak birisi için bir ders çok heyecanlı ya da çok keyifli geçiyorken bir başkası için eziyete dönüşebiliyor. Bunu Bauhaus ekolündeki Almanya ya da günümüzde Finlandiya nasıl aşıyor? Öğrencileri kendi yetenekleri, beklentileri, istekleri doğrultusunda yönlendiriyorlar. Bizdeki gibi her öğrenci aynı dersi almıyor. Öğrenci kendisine en uygun ve topluma da en faydalı olabileceği dersleri alıyor. Bir çocuğun resme daha fazla yeteneği varsa o çocuk matematik yaptığında akıllı sayılmıyor. Bizde maalesef temel bilimleri yapan çocuklar daha akıllıymış ya da daha zekiymiş gibi yanlış bir algı var.</p>
<p>Sosyal bilimlerdeki birçok şeyi yapabilmek de tarihe hâkim olabilmek de çok ciddi bir algı gerektiriyor. Sadece fonksiyon, türev ve integral çözebildiğimizde bunu yapmış olmuyoruz. Ben lise ikideyken Almanya’da bir matematik dersine girme imkânı bulmuştum. İntegral konusuna yeni geçmiştik ve tahtada bir integral sorusu vardı. Büyük bir heyecanla kalkıp çözdüm. Öğretmenin çok şaşırdığını hatırlıyorum çünkü yazdığı soruyu orada birinin çözeceğini beklemiyormuş. Bana “Peki integrali ne için kullanırız?” diye sordu. Hayatımda pek unutamadığım anlardan biriydi. Neden yaptığımı bilmiyorum, sadece neyi çözmem gerektiğini biliyordum.</p>
<p>Daha önce bahsettiğim e-mail örneğinde olduğu gibi kafamda hiçbir imaj yok. Bir bilgi yok, bir ezber var. Sonra bana “İntegrali otoparka kaç araba sığar diye hesaplamak istediğimizde kullanabiliriz, katlı bir yapıdaki geometrik alanları hesaplamak için kullanabiliriz.” diyerek örnekler vermişti. Ben integrali nerede ve nasıl kullanacağımızı Almanya’da girdiğim tek bir derste öğrenmiştim. Sonra tabii Türkiye’ye döndüğümde kendi lisemdeki öğretmenime integral anlatırken parmak kaldırıp “Hocam biliyor musunuz integral bu alanda kullanılıyormuş.” demiştim ve “Gereksiz bilgilerle dersi bölme.” cevabını almıştım. Bu tam olarak seri üretim mantığı.</p>
<p>Çok fazla şey bilmek ama bunların nerelerde kullanılacağını, nasıl faydalar sağlayacağını, nasıl dönüştürülebileceğini bilmemek çok büyük bir israf yaratıyor. Ben de derslerimde böyle bir israfa karşı durmaya çalışıyorum. Eğer derse girdiysem ışık açıksa, çıkarken mutlaka kapatıyorum. Benden sonra gelen kişinin açması ya da kapatması önemli değil. Oradaki durum benim o elektriği israf etmeye devam etmiyor olmam. Benim sürecim bitti ve gerekiyorsa o ışık kapatılmalı.</p>
<p>Eğer bir odadan çıkarken elektriği bile kapatmak gerektiği bilincindeysek, bir sınıfta elli kişi varsa, en büyük israf o elli kişinin zihnini israf ediyor olmak. Yani onlara bir veri, bir bilgi aktarmıyor olmak. O çocuklar ailelerinin emekleriyle, geleceklerine dair belli ümitlerle ve beklentilerle o sınıfa geliyorlar. Yaşları itibariyle toplumu şekillendirecek, kültürü şekillendirecek, sosyolojik olarak Türkiye’nin geleceğini oluşturacak bir zemindeler. Oraya gelen bireyi hiçbir şeye dönüştürmeden, hiçbir şeye fayda sağlamadan sınıftan çıkarmak; bence tamamen o gençliğin, zihinlerin, parlak beyinlerin israfı. Bunun israf edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden, Amerika’nın seri üretim mantığındaki eğitiminin değil de Bauhaus ekolü eğitiminin bireye daha faydası olacağı kanaatindeyim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3704 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya.jpg" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-600x900.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-683x1024.jpg 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-768x1152.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya-800x1200.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/5407fb98-b519-48e1-ba95-40e847d83f07-kopya.jpg 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>E.D: Ürünler kültürel öğelere göre nasıl bir değişkenlik gösteriyor? Endüstriyel ürünlerin zorbalıkları nelerdir?</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Yüksek lisans tezim tahakküm üzerineydi. Tahakküm kelimesi için, popüler dille ifade etmek gerekirse “zorbalık” diyebiliriz. Kontrol altına alma, bir kişinin iradesini yok sayarak ona bir şeyi zorla yaptırma gibi değerlendirebiliriz. Tezimde de Foucault’nun güç ve iktidar ilişkileri üzerinden referanslar vermiştim. “Bir nesne nasıl zorbalık yapar?” Bence şöyle zorbalık yapar: Düşünelim ki ilkokul birinci sınıfa giden bir çocuk var ve bu çocuk solak. Bu çocuk kendi yeterliklerini, yetkinliklerini ilk defa deneyebildiği, anne babadan ayrı olduğu bir sınıf ortamında zaten yeterince kaygılı. Bir kalemtıraşı var ve bu nesne sağ elini kullanan bir çocuğa göre tasarlanmış. Aslında azınlıklar üzerine hiçbir düşüncesi olmayan, onlara dair hiçbir öngörüsü olmayan bir nesne tasarlanmış. Bu nesneyi o solak çocuk eline aldığı zaman nesnenin fonksiyonsuzluğu, çocuğun bedeninin fonksiyonsuzluğu olarak algılanıyor. Sınıftaki otuz arkadaşı kalemini açabiliyorken sadece solak olan kalemini açamadığı zaman bunun kalemtıraştan kaynaklı olduğunu değil, kendisinden kaynaklı olduğunu düşünüyor. “Ben yapamıyorum ama arkadaşlarım yapıyor, bu kalemtıraşı ben kullanamıyorum.” diye düşünüyor.</p>
<p>O yüzden bir kalemtıraşın o çocuğa zorbalık yaptığını tasarımcının fark ediyor olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu bugün en basit haliyle Türk kahvesi makinesi örneklerinde görüyoruz mesela. Çok uzun süre cezvelerin sadece tek bir yönde döküm ağzı olduğunu ve sadece sağ elini tutan kişinin düzgünce dökebildiğini biliyoruz. İlginç gelecek ama “clumsy” (sakar) kelimesi İngilizce, Almanca ve Fransızca’da “solak” kelimesine karşılık geliyor. Burada aslında o kişinin sakar olmasına sebep olan şey, solak olması veya kişinin kendi yetkinlikleri değil, uğradığı zorbalık. Ama insan bunu çağlar boyunca kendi yeterliği üzerinden algılamış ve demiş ki “Sol elle iş yapılmaz, sağ elini kullanacaksın.” Sol elle iş yapılmaz değil, ürün sol elle çalışmaz. Bu sadece kahve makinesi ya da bir kalemtıraş örneğiyle kısıtlı değil, bunlar çok basit örnekler. Çok daha ütopik olanları var.</p>
<p>Mesela Volvo fi rması dünyanın en güvenli araçlarını üretiyorken, sürücü koltuğu güvenlik testlerini sadece erkek bedenine göre yapıyormuş. Sürücü koltuğunda bir kadın oturduğu zaman hangi açıyla kaza yapabileceği ya da kadının kendi beden yeterliklerine göre nasıl zarar alabileceği test edilmemiş. Kadın erkek ayrımı değil sadece, bu işin çocuk, yaşlı ve genç kısmı da var. Yine çarpıcı örneklerden bir tanesi: Mercedes fi rması otobüslerini Almanya’da üretiyor. Bizim ülkemizde de genelde bu markanın araçları kullanılıyor. Ben metroya da otobüse bindiğimde genelde birilerinin savrulduğunu görüyorum. Aslında otobüs herkes için aynı hızda gidiyor ve aynı freni yapıyor. Birilerine hiçbir şey olmuyorken, birileri gerçekten savruluyor ve tutunmaya çalışıyor. O savrulan kişi ise kendisi tutunamadığı için olduğunu düşünüyor. Çünkü normlarımız bize genelde kabahatin kendimizde olduğunu öğretmiştir.</p>
<p>Yanlış varsa ben yaptım, konuşurken ortam sessizleştiğinde “Yanlış bir şey mi söyledim?” düşüncesi var. Hiçbir zaman karşı tarafın bize ne yapıyor olabileceği üzerine düşünmeyi öğrenmemişiz. Peki neden otobüste birileri savruluyor? Mercedes otobüsler Alman ırkının temel beden özelliklerine göre tasarlanıyorlar. Irkın özelliklerine baktığımızda erkeklerde 1.80 gibi bir ortalama boy görüyoruz. Türkiye istatistik Kurumu’nun verilerine göre ise Türk erkeğinin boy ortalaması yanılmıyorsam 1.74-1.75 aralığında. Şimdi siz 1.80 boyunda bir bireyin bedenine göre tasarlanmış otobüs tutamağını, boy ortalamasının 1.70 &#8211; 1.75 olduğu bir topluma verdiğiniz zaman, aradaki fark o kişinin bedeninin 1.80 boyunda olan kişiden daha fazla zarar görmesine sebep oluyor. Ya da o oturma alanları da çok normatif öğeler. Herkesin bedeni aynı değil ama bütün otobüs oturakları aynı. Bunların hepsi aslında ürün zorbalığına örnekler.</p>
<p>Bindiğimiz arabada başımıza bir şey geldiği zaman bu bizim dikkatsizliğimiz kadar arabanın da yetersizliğindendir ki sigorta şirketleri bunun üzerine kurulmuştur. Aslında birileri ürünlerin zarar verdiğini fark etmiş. Ben mesela bir sandalyenin oturan bir kişiye zarar verdiğini sözlü olarak anlatmaya çalıştığımda karşı tarafa geçmiyor. Ama meslek hastalıkları raporunu indirip de çok uzun süre masabaşı işi olan sekreterlerin genelde omurilik sorunları yaşadığını kanıtlayınca bunun sandalyeden kaynaklı olduğunu kabullenmesi daha kolay oluyor. Nesnelerin sessiz olduklarına bakmamak lazım, aslında konuşuyorlar. Biz buna tasarımda ürün dili diyoruz. Mesela bir pet şişenin kapağındaki küçük tırtıklar bilmeseniz de size “Beni buradan tutup çevir.” diyor. Bazı ürünler de size bir yönlendirme verir. Siz onu yaparsanız ama ürün çalışmaz. Siz yapamadığınızı düşünürsünüz ama ürün sizinle yanlış konuşuyordur.</p>
<p>O yüzden ürünleri tasarlarken kullanıcıların tek tip, tek beden olmadığını unutmamak lazım. Özellikle endüstriyel tasarımın ilk senelerindeki arkadaşlara genelde şöyle söylüyorum: “Sadece ürünü tasarladığınızı düşünmeyin. Kullanıcının o ürünü kullanırken göreceği bütün zararı da siz tasarlıyorsunuz.” Eğer o zararı analiz etmezseniz ve doğru tasarım kararlarını almazsanız bir çocuğun yanmasına da sebep olabilirsiniz. Birinin düşüp kaymasına da sebep olabilirsiniz. Aslıda siz birinin bedeniyle birebir diyalog kuracak bir aktör tasarlıyorsunuz…</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3712 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd.png" alt="" width="1024" height="1536" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-200x300.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-400x600.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-600x900.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-683x1024.png 683w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-768x1152.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd-800x1200.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/sissexd.png 1024w" sizes="(max-width: 1024px) 100vw, 1024px" /></p>
<p><strong>S.G: Geldiğiniz için teşekkürler Hocam. Emeğinize, ağzınıza, dilinize sağlık.</strong></p>
<p><strong>A.G.Ö:</strong> Davetiniz için ben teşekkür ederim. Çok keyifl iydi, emeklerinize sağlık.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/">Beden ve Eşyanın Diyaloğu: Nesnelerin Tahakkümü &#8211; Asya Gürgün Özdemir</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/beden-ve-esyanin-diyalogu-nesnelerin-tahakkumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyaz Perdede Bilim İletişimi</title>
		<link>https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 09:11:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[a space odyssey]]></category>
		<category><![CDATA[arivval filmi]]></category>
		<category><![CDATA[arrival]]></category>
		<category><![CDATA[bilim iletişimci]]></category>
		<category><![CDATA[bilim ve film]]></category>
		<category><![CDATA[film]]></category>
		<category><![CDATA[film analizi]]></category>
		<category><![CDATA[filmde bilim]]></category>
		<category><![CDATA[görsel anlatı]]></category>
		<category><![CDATA[kubrick]]></category>
		<category><![CDATA[sanat]]></category>
		<category><![CDATA[sanatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[space odyssey analizi]]></category>
		<category><![CDATA[Uzay]]></category>
		<category><![CDATA[uzay bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[yapımcı]]></category>
		<category><![CDATA[yönetmen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3699</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Emir Gülşen, Yaren Şenyurt Sinema, ortaya çıktığı günden bu yana farklı işlevler üstlenmiş ve her dönemde kendini yeniden tanımlamıştır. Kimi zaman bir eğlence aracı, kimi zaman ideolojilerin propaganda aracı, kimi zaman da eleştirel düşünceyi geliştiren bir sanat dalı olarak karşımıza çıkmıştır. Ancak hangi tanımla karşımıza çıkarsa çıksın hepsinin temelinde bir “anlatı” vardır. Bir olay, kişi  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/">Beyaz Perdede Bilim İletişimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><span style="font-size: 12pt;"><strong>-Emir Gülşen, Yaren Şenyurt</strong></span></em></p>
<p>Sinema, ortaya çıktığı günden bu yana farklı işlevler üstlenmiş ve her dönemde kendini yeniden tanımlamıştır. Kimi zaman bir eğlence aracı, kimi zaman ideolojilerin propaganda aracı, kimi zaman da eleştirel düşünceyi geliştiren bir sanat dalı olarak karşımıza çıkmıştır. Ancak hangi tanımla karşımıza çıkarsa çıksın hepsinin temelinde bir “anlatı” vardır. Bir olay, kişi veya hikâye üzerinden izleyiciyle duygusal bağ kurmak sinemanın temel amaçlarından biridir. Bu anlatı kurma süreci ise hayal gücünden beslenmenin yanı sıra birçok bilim dalı ve disiplinden yararlanabilir. Sinema; felsefe, sosyoloji gibi insan yaşamı ve toplumsal ilişkilerle ilgilenen disiplinlerin yanı sıra fizik, matematik gibi fen bilimlerine ilişkin disiplinlerden de destek alarak hikâye oluşturabilir. Bilim doğayı, insanı ve evreni anlamlandırma çabasıdır. Bu yönüyle, sinemanın anlatı arayışına güçlü bir altyapı sunarak beyaz perdelerde hayalet gibi gezinir. Bazen Mars’ta mahsur kalan bir astronotta, bazen bir fizikçinin biyografisinde, bazen de bir deney odasında kendine yeniden hayat bulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3700 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA.jpg" alt="" width="420" height="630" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA-200x300.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA-400x600.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/1oGtJQ6pcuEZMo9A1SEUAJA.jpg 420w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sinema sayesinde toplumun çoğunluğunun anlayamayacağı, neden var olduğunu bile bilmediği teoriler ve deneyler evreni, filmlerdeki görsel anlatı yoluyla oluşturulan duygu ve bilgi bağıyla anlaşılabilir. Kısaca sinema, bilimi konu alan filmler yoluyla bilim ve toplum arasında bir köprü görevi görür diyebiliriz. Neredeyse bilimin tüm disiplinlerinden ve bu disiplinlerin felsefi ve teorik zemininden faydalanmasının yanı sıra bilim insanlarının biyografilerinin de sinemada yer bulması, bize sinema ve bilim arasında çok yönlü bir ilişki olduğunu gösterir. Bu yazıda, sinemanın bilimle kurduğu çok yönlü ilişkinin bazı izlerini takip edeceğiz.</p>
<p>Bilimkurgu sinemasındaki uzay bilimine ait temsillerin sinemaya nasıl yansıdığına ve hangi yapımlarla izleyiciye ulaştığına birlikte göz atacağız. Uzay Bilimi ve Bilim Kurgu Bilim kurgu gerçekliğin sınırlarını zorlayan, günümüzde gerçekleşme imkânı olmayan, yakın veya uzak gelecekle ilgili hikâyelerin bilim ve teknoloji unsurları kullanılarak anlatılmasıdır. Yapay zekâ, alternatif evrenler, zaman yolculuğu gibi pek çok konuyu içermesiyle bilim kurgu, aslında ana başlık niteliğindedir. Ancak bilim kurgu türünde ne anlatılırsa anlatılsın temelinde “Bu mümkün mü?” ve “Ya böyle olsaydı?” gibi sorulara, merak ve ihtimallerle doğan hayal gücüne dayanır.</p>
<p>Sinemanın doğası itibariyle kendi gerçekliğini oluşturan kurmaca bir evren oluşturduğu düşünülürse, bilim kurgu bu kurgusal evrenin en uç noktalarına ulaşan türlerden biridir. Somut gerçekliği yansıtırken aynı zamanda onu esnetir, genişletir, dönüştürür. İzleyiciye yalnızca gelişmiş teknolojiyle dolu bir gelecek değil; o geleceğin insan ve toplum üzerinde yaratabileceği etkilerle ilgili düşünsel bir deneyim sunar. Bilim kurgunun fizikten, yapay zekâya bilimin birçok alt dalını ele alabilen bir evren olduğunu söylemiştik. Ancak bu konular arasında bilim kurgu filmlerindeki en baskın tema uzay bilimidir. Uzaya duyulan hayranlık ve bilinmezliğine karşı duyulan korku, sinemada görsel anlatıyı çeşitlendirmeye uygun bir zemin oluşturur. Peki neden özellikle uzay? Bu sorunun cevabı, 1950’de uzay bilimi alanında yaşanan büyük gelişmelerde ve rekabette gizlidir.</p>
<p>1957’de Sovyetler Birliği’nin Sputnik I uydusunu yörüngeye yerleştirmesiyle başlayan bu süreç; Yuri Gagarin’in uzaya çıkan ilk insan olması, Neil Armstrong’un Ay’a ayak basması, Apollo 11’in Ay’a inişi gibi uzay bilimi alanında gerçekleşen büyük ve önemli gelişmelerle devam eder. 1970’lere kadar uzanan ABD ve Sovyetler Birliği’nin katkı sunduğu uzay teknolojilerini geliştirme çalışmaları ve rekabet ilişkisi, o dönemin “Yıldız Savaşları” olarak anılmasına kaynaklık eder. Bu süreçte gerçekleşen bilimsel gelişmeler ve ideolojik olarak “uzayda egemenlik kurma” mücadelesi, uzay bilimini geliştirdiği kadar, dönemin sinema anlatısına da katkıda bulunmuştur. Uzay bilimi; evrenin yapısını ve işleyişini, gezegenleri, yıldızları, kara delikleri ve kozmik yasaları inceleyen bir bilim dalıdır. Bu inceleme sürecinde roket bilimi, uzay mühendisliğinde ortaya çıkan teknolojik gelişmelerden yararlanır ve uygulama alanlarını geliştirir. Söz konusu bilimsel alanın karmaşıklığı ve gizemi, sinemanın anlatı gücüyle birleştiğinde ortaya merak uyandırıcı, büyüleyici ve düşündürücü yapımlar çıkar. Uzay bilimi, sinemada yalnızca dekor olarak değil; toplumun sosyolojik durumunu, karakterlerin psikolojisini hatta varoluşsal soruları yansıtan bir etken olarak önemli bir yer alır. Tam bu noktada uzayın sessizliği, insanın var olduğu evreni ve kendini sorguladığı bir iç sese dönüşür.</p>
<p>Tüm bu bileşenleri kült filmler listesinde yer alan Stanley Kubrick’in 2001: A Space Odyssey filminde görmekteyiz. Yapım yılı itibariyle (1986) henüz uzaydan Dünya’nın nasıl göründüğüne dair görsel bile elde edilemediği bir dönemde, Kubrick’in oluşturduğu kurgu evreni tüm teknik detaylarıyla çığır açmış, izleyicinin ve sanat dünyasının uzaya olan bakışını büyük ölçüde etkilemiştir. İnsanlığın evrimini metaforlar üzerinden işleyen film, insanların tarih boyunca yaşadığı evreni anlamlandırma çabaları değişse de, temel içgüdülerinin ve davranış biçimlerinin sadece şekil değiştirmiş hâlleriyle devam ettiğini gösterir.</p>
<p>Bugün hâlâ ilk izlemede tam anlaşılmayan ancak tekrar tekrar izlendiğinde katmanları açılan 2001: A Space Odyssey sadece bir film değil, izleyiciye gösterilen her detayıyla bir uzay deneyimidir. Çekildiği dönemde uzaya dair bilimsel bilgiler çoğalmamış olmasına rağmen uzay yolculuğunun teknik detaylarını büyük bir titizlikle betimlemesi, film boyunca bu detayları gerek görsel gerek uzun ekran süresiyle izleyiciye hissettirmektedir. Söz konusu detaylar filmi bilimkurgu türünde örnek alınan bir yapıma dönüştürmüştür. 1968 yılında henüz teknolojinin ne seviyelere ulaşacağı bilinmezken yakın geçmişte hayatımıza giren yapay zekâ ve insan etkileşiminin filmde yer aldığı görülür. “HAL 9000 ve Dave” karakteriyle işlenen bu etkileşim, filmin neden zamansız olduğunu bir kez daha ortaya çıkartmaktadır. Tüm bu detaylarıyla pek çok izleyici ve yönetmenin uzaya bakış açısını değiştiren 2001: A Space Odyssey kendisinden sonra çekilen çoğu uzay temalı filme referans olmuştur. Bu filmlerden birisi şüphesiz Christopher Nolan yapımı Interstellar / Yıldızlararası’dır. Tıpkı Kubrick gibi etkileyici bir uzay evreni oluşturan Nolan, aynı zamanda insanın varoluşsal sorularını tartıştığı, bilinmeze duyduğu merakı ve korkuyu işlediği bir anlatı benimser. Bu anlatı sürecinde oldukça tutarlı bir film yapısı oluşturan Nolan; zamanın bükülmesi, kara delikler, solucan delikleri gibi fizik ve uzay disiplinlerinin konu başlıklarını ele alır. Teorik fizikçi Kip Thorne’un danışmanlığında geliştirilen senaryo, film boyunca bilimsel tutarlılıkla sinemasal kurgu evreni arasındaki denge ve uyumu sunar.</p>
<p>Özellikle zamanın farklı akması gibi göreceli bir konunun karakter ilişkileriyle somutlaştırılması, hem soyut bir kavramın seyircinin bakış açısından daha rahat anlaşılmasını sağlar hem de karakterlerle kurdukları duygusal bağ ile “zaman akışı” kavramı seyirci için daha etkileyici hâle gelir. Filmin ele aldığı pek çok bilimsel gelişmeye ek olarak; evrenin ötesine çıkan karakterler aynı zamanda kendi iç dünyalarında da bir yolculuğa çıkar. Interstellar, yalnızca çağının bilimsel söylemlerini sinemaya taşımakla kalmaz, aynı zamanda evrenin büyüklüğü karşısında insanın ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha hatırlatır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-3701 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05.jpeg" alt="" width="1000" height="1441" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-200x288.jpeg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-208x300.jpeg 208w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-400x576.jpeg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-600x865.jpeg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-711x1024.jpeg 711w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-768x1107.jpeg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05-800x1153.jpeg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/WhatsApp-Image-2025-06-30-at-00.53.05.jpeg 1000w" sizes="(max-width: 1000px) 100vw, 1000px" /></p>
<h2 style="text-align: center;">Zamanı Çözen Dil: Arrival</h2>
<p>Bilim iletişimi, bilimsel bilgilerin toplumla etkili ve anlaşılır biçimde paylaşılmasını amaçlayan bir alandır. Bilim iletişimini geliştirebilmek için birçok etkileşim yönteminden ya da disiplinden yararlanılabilir. Bu noktada sanat dalları da bilimsel bilginin topluma aktarılmasına ve eleştirel düşünceye alan açılmasına katkı sağlar. Mimarlık, heykel, resim, müzik, edebiyat ve sahne sanatları insanın kendini ifade etme biçimlerinin temelini oluşturur, bu altı sanat dalının birleşiminden oluşan yedinci sanat olan sinema ise bu bilgilere duygusal ve estetik bir boyut kazandırır. Sinemada özellikle bilim kurgu türünde, birçok film bilimsel bilgiden yola çıkarak hikâyesini kurgular. Denis Villeneuve’ün Arrival filmi, dilbilimi konu alması ile bilim ve sanatın bir araya getiren örneklerdendir. Yönetmen filmde Noam Chomsky’nin “Evrensel Dil Bilgisi kuramı” ve Edward Sapir &amp; Benjamin Whorf’un dilin düşünceyi şekillendirdiğine dair hipotezini dramatik anlatıyla buluşturur. Bu yolla dilsel görelilik kuramının ne olduğu kurgusal bir dünya üzerinden izleyiciye ulaşır. Sapir-Whorf hipotezi, dilin sadece iletişim aracı olmadığını aynı zamanda düşünce biçimimizi ve dünyayı algılayış şeklimizi etkilediğini savunur. Söz konusu yaklaşım ile insanların konuştukları dilin kalıplarına göre dünyayı anlamlandırdığı öne sürülmektedir.</p>
<p>Bu durumda farklı diller konuşan insanlar aynı olaya farklı anlamlar yükleyebilir. Çünkü dillerinin yapısı insanların düşünme tarzını yönlendirir. Örneğin bazı dillerde zaman, yön veya renk genelgeçer ifade biçimlerinden tamamen farklı tanımlanır. Bu da gösterir ki, dil sadece düşünceleri yansıtmakla kalmaz aynı zamanda onları şekillendirir. Arrival filmi ise anlatısında Sapir-Whorf hipotezine yer vererek ve bu hipotezin ne olduğunu Louise karakteri üzerinden işleyerek hikâyesini dilbilimden yararlanarak kurgular. Arrival, yalnızca uzaylılarla ilk teması konu alan bir bilimkurgu filmi değil, aynı zamanda dilin düşünceyi nasıl şekillendirdiğini, zaman algımızı nasıl etkileyebileceğini ve bilimin insan yaşamındaki yerini sorgulatan bir anlatıdır. Filmde Louise karakteri yeni bir dil öğrenerek uzaylılarla iletişim kurmaktadır. Uzaylıların kullandığı Heptapod dilinde zaman doğrusal değil, dairesel olarak yapılanır.</p>
<p>Louise karakterinin bu dili çözmesi ve uzaylılarla iletişim kurmaya başlaması ile zaman algısının değiştiği görülür. Çünkü öğrendiği dil, Sapir-Whorf hipotezinde de bahsedildiği gibi karakterin düşünce sistemini dönüştürür. Böylelikle karakter, geleceği ve geçmişi görebilir. Başka bir ifadeyle Louise, dairesel dili öğrendiği için geleceği ve geçmişi şimdiye taşır. Film boyunca dilbilim ile ilgili konular, Heptapod dilinin öğrenilmesi ve zamanın döngüselliği üzerinden bilimkurgu türü içinde işlenmektedir. Bu noktada film, bilimsel teorileri seyirciye didaktik bir dille değil, sezgisel ve duygusal bir deneyimle aktararak etkileyici bir bilim iletişimi örneği sunar. Dil, düşünce ve zaman gibi soyut kavramlar, sinemanın gücüyle somut bir hâle gelir. Arrival, karmaşık teorileri anlaşılır ve hissedilebilir kılarken, aynı zamanda bilimin insanlıkla, seçimlerle ve duygularla nasıl iç içe geçtiğini de gösterir. Bu yönüyle film, sadece bilimle ilgilenenler için değil, insan olmanın anlamını sorgulayan herkes için kıymetli bir eserdir.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/">Beyaz Perdede Bilim İletişimi</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/beyaz-perdede-bilim-iletisimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dijital Topluluklar ve Katılımlı Bilim</title>
		<link>https://contextdergi.com/dijital-topluluklar-ve-katilimli-bilim/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/dijital-topluluklar-ve-katilimli-bilim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Editör Newslab]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 08:58:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Deneme]]></category>
		<category><![CDATA[araştırmacı]]></category>
		<category><![CDATA[bilim iletişimcisi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[bilimsel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[katılım]]></category>
		<category><![CDATA[kıtlımlı bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Reddit]]></category>
		<category><![CDATA[reddit kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[reddit topluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[redditte bilim]]></category>
		<category><![CDATA[topluluklar]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[vatandaş]]></category>
		<category><![CDATA[vatandaş bilim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3693</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Ulaş Bardakçı   İnternet, hemen her alanda olduğu gibi bilginin yayılmasını ve paylaşılmasını da kökten değiştirdi. Artık bilimsel makaleler, araştırmalar ve akademik kaynaklar yalnızca uzman çevrelerin değil, çok daha geniş kitlelerin erişimine açık. Bu gelişme, bir yandan bilginin demokratikleşmesini sağlarken diğer yandan toplumun katılımcı ve sorgulayıcı bir kültüre evrilmesine de zemin hazırlıyor. Günümüzde ResearchGate, Academia.edu,  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/dijital-topluluklar-ve-katilimli-bilim/">Dijital Topluluklar ve Katılımlı Bilim</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><span style="font-size: 14pt;">-Ulaş Bardakçı</span></em></strong></p>
<h1><img decoding="async" class="size-full wp-image-3694 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya.jpg" alt="" width="1536" height="1024" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-200x133.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-300x200.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-400x267.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-600x400.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-768x512.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-800x533.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-1024x683.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya-1200x800.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/ChatGPT-Image-29-Haz-2025-22_17_33-kopya.jpg 1536w" sizes="(max-width: 1536px) 100vw, 1536px" /></h1>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnternet, hemen her alanda olduğu gibi bilginin yayılmasını ve paylaşılmasını da kökten değiştirdi. Artık bilimsel makaleler, araştırmalar ve akademik kaynaklar yalnızca uzman çevrelerin değil, çok daha geniş kitlelerin erişimine açık. Bu gelişme, bir yandan bilginin demokratikleşmesini sağlarken diğer yandan toplumun katılımcı ve sorgulayıcı bir kültüre evrilmesine de zemin hazırlıyor.</p>
<p>Günümüzde ResearchGate, Academia.edu, gibi platformlar sayesinde birçok akademik yayın, birkaç saniye içinde dünyanın dört bir yanındaki okuyuculara ulaşabiliyor. Örneğin ResearchGate, 20 milyondan fazla üyesiyle bilim insanlarının makalelerini paylaşmasına, sorular sorarak doğrudan meslektaşlarıyla iletişim kurmasına imkân tanıyor. Yine Academia.edu, araştırmacıların CV’lerini ve çalışmalarını yükleyip hem okunma sayılarını hem de akademik ağlarını geliştirebilecekleri bir ortam sağlıyor. LibGen (Library Genesis) ve PirateBay gibi daha tartışmalı paylaşım ağları ise telif hakları tartışmalarına rağmen milyonlarca akademik kaynağı ücretsiz erişime açarak bilgiye fırsat eşitliği sunmaya çalışıyor. Ancak bu ağlar genelde arşiv odaklı kaldığından, kullanıcıların doğrudan iletişimini ve tartışma ortamını yeterince besleyemiyor.</p>
<p>Tam bu noktada devreye katılımcı kültür giriyor. İnternet sayesinde insanlar artık edilgen bir izleyici olmak yerine, üretici, sorgulayıcı ve paylaşımcı olabiliyor. Böylece bilimle halk arasındaki etkileşimi güçlendiren yeni dijital topluluklar oluşuyor. Bu dijital toplulukların yer aldığı en etkili platformlardan biri kuşkusuz Reddit. Farklı kültürlerden, farklı ilgi alanlarından milyonlarca kullanıcıyı buluşturan Reddit, içerik paylaşımı, fi kir alışverişi ve tartışma zemini oluşturarak adeta bir dijital kamusal alan işlevi görüyor. Kullanıcılar subreddit adı verilen alt başlıklarda paylaşım yapabiliyor, sorular sorabiliyor ve tartışmalara katılabiliyor. Örneğin r/science subreddit’i, 30 milyondan fazla üyesiyle güncel bilimsel gelişmeleri anlık olarak değerlendiren dev bir topluluk hâline gelmiş durumda. Bu subreddit’te, hakemli makalelerin popülerleştirilmesi, yeni bilimsel bulguların kamuoyuna aktarılması ve alanında uzman kişilerin doğrudan açıklamalarda bulunması gibi faaliyetler yürütülüyor. Kullanıcılar, yayımlanan bir makaleyi kısa özetleriyle birlikte tartışabiliyor; böylece hem eleştirel okuma pratikleri gelişiyor hem de akademik araştırmalar daha geniş bir kitleye ulaşıyor. Reddit’in öne çıkan bir diğer özelliği ise Ask Me Anything (AMA) oturumları. Bu etkinliklerde bilim insanları ya da alanında uzman kişiler, topluluğun sorularına doğrudan yanıt veriyor.</p>
<p>Örneğin 2023’te astrofi zikçi Dr. Katie Mack, evrenin sonu hakkında gelen soruları yanıtlamış, kara deliklerin uzun dönem etkilerinden vakum bozunmasına kadar pek çok güncel teoriyi sadeleştirerek açıklamış, yanlış bilgileri düzeltmiş ve kullanıcıları güvenilir akademik kaynaklara yönlendirmişti. Benzer şekilde genetik mühendisleri, tıp araştırmacıları, iklim bilimcileri ya da NASA çalışanları da AMA oturumlarına katılarak halkla doğrudan bir bağ kuruyor. Bu sayede insanların bilimsel konularda merak ettikleri soruları birinci ağızdan öğrenebilmesi, bilime olan güvenin artmasını destekliyor. Örneğin 2021’de mRNA aşılarının geliştirilmesine katkı sunan bir ekip, AMA oturumunda aşıların bağışıklık üzerindeki etkilerini detaylı biçimde anlatarak aşı tereddüdü yaşayan katılımcıların sorularını yanıtlamıştı. Bu yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda toplumsal kaygıların bilimsel temelde tartışılabilmesine imkân tanıması açısından çok değerliydi.</p>
<p>Akademik literatürde bu tür katılımcı iletişim ortamlarının, halkla bilim arasındaki güveni güçlendirdiği ve bilimsel otoritenin şeffafl aşmasına katkı sağladığı savunuluyor. Reddit’in içerik akışını düzenleyen upvote sistemi de platforma özgü bir özellik. Paylaşımlar topluluğun oylarıyla öne çıkarılıyor, yani hangi başlığın görünür olacağı kullanıcıların kolektif ilgisine bağlı. Bu mekanizma, bilgi akışını demokratikleştirirken bir yandan da yanlış ya da çarpıtılmış bilgilerin popülerlik nedeniyle öne çıkmasına yol açabiliyor. Örneğin 2022’de r/Coronavirus subreddit’inde “mRNA aşıları DNA’yı değiştiriyor” iddiası, saatlerce üst sıralarda kalmış ve milyonlara ulaşabilmişti.</p>
<h1><img decoding="async" class="size-full wp-image-3695 aligncenter" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-scaled.png" alt="" width="2560" height="1920" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-200x150.png 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-300x225.png 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-400x300.png 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-600x450.png 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-768x576.png 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-800x600.png 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-1024x768.png 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-1200x900.png 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-1536x1152.png 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/iPhone_Mockup_1-1-scaled.png 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></h1>
<p>&nbsp;</p>
<p>Uzmanların hızlı müdahâlesiyle yanıtlar düzeltildi ama bu olay, internet ortamında bilginin ne kadar hızlı ve bazen zararlı şekilde yayılabileceğini gösterdi. Reddit’teki farklı subredditler, toplumdaki görüş ayrılıklarının da aynası gibi çalışıyor. Örneğin r/climateskeptics topluluğu, iklim değişikliğinin abartıldığını savunarak bilimsel raporları sorgularken, r/environment kullanıcıları verilerin güvenilirliğini ve çevre korumanın aciliyetini savunuyor. Benzer bir karşıtlık sağlıkta da görülebiliyor. r/ vaccines subreddit’i aşıların etkilerini bilimsel verilerle savunurken r/conspiracy gibi topluluklarda aşıların dünya nüfusunu kontrol etmek için üretildiği gibi iddialar yayılabiliyor. Hatta r/FlatEarth gibi topluluklarda bile “Dünya aslında düz” iddiaları on binlerce yorum alabiliyor ve komplo teorileri yaygınlaşabiliyor. Görselde yer alan örnek diyalog Öte yandan Reddit, bu risklerin farkında olarak bazı önlemler geliştirmiş durumda. Flair sistemi, doktoralı ya da akademik olarak onaylanmış kullanıcıların profi llerini tanımlayabilmelerini sağlıyor. Böylece bu kişilerin verdiği yanıtlar, topluluk içinde daha güvenilir kabul ediliyor. Ayrıca moderasyon ekipleri, özellikle pandemi, iklim krizi ya da sağlık konularında daha sıkı içerik denetimi yaparak dezenformasyonu azaltmaya çabalıyor. Reddit’in moderasyon sistemi ise klasik forum yapılarından ayrışıyor. Örneğin Physics Forums gibi geleneksel bir forumda kuantum mekaniğiyle ilgili bir başlık, moderatörler tarafından sıkı bir şekilde akademik referanslarla desteklenirken yürütülürken; Reddit’in r/Physics topluluğunda aynı konu çok daha özgür, amatör ya da profesyonel katkılarla geniş bir perspektifte tartışılabiliyor.</p>
<p>Bu durum hem disiplinlerarası fikir alışverişini kolaylaştırıyor hem de zaman zaman bilgi kalitesinin düşmesine neden olabiliyor. Benzer şekilde r/psychology subreddit’inde psikolojiyle ilgili popüler konular hem uzmanların hem sıradan kullanıcıların bakış açılarıyla ele alınıyor. Örneğin depresyon tedavileri, psikoterapi yaklaşımları ya da nörolojik temelli bozukluklar hakkında yapılan tartışmalar, kişisel deneyimlerle profesyonel bilgilerin iç içe geçmesine yol açabiliyor. Bu esneklik, tartışma kültürüne çeşitlilik kazandırırken, aynı zamanda hatalı ya da eksik bilgilerin yayılma riskini de beraberinde getiriyor. Bunlara rağmen Reddit, bilimin halkla buluştuğu yeni bir öğrenme ve tartışma ortamı olarak değerlendirilebilir. Özellikle AMA oturumları, halkın merak ettiği soruları doğrudan uzmanına sorma fırsatı sunduğu için bilim iletişimi açısından oldukça değerli. Katılımcı iletişim modeli, yalnızca bilgiyi aktarmak değil, aynı zamanda bilimsel güveni inşa etmek ve hatalı algıları düzeltmek açısından da büyük bir kazanım. Reddit’in farklı alt başlıklarında bilimin her alanından çeşitli konular görmek mümkün.</p>
<p>Örneğin r/Space topluluğunda, Mars araştırmaları, uzay teknolojileri ya da yeni keşifl er üzerine yapılan tartışmalar milyonlarca kişiye anlık bilgi aktarabiliyor. 2022’de James Webb Teleskobu’nun ilk görüntülerinin yayımlanması, r/Space içinde büyük bir tartışma başlatmış ve teleskobun bulguları üzerine yüz binlerce yorum yapılmıştı. Yine r/medication gibi sağlık odaklı gruplar, tedavi süreçleri hakkında bilgi paylaşırken kişisel deneyimlerin de gündeme gelmesi sayesinde daha samimi bir iletişim ortamı sunuyor. Bütün bunlar, Reddit’in aslında yalnızca bir forum değil, dinamik bir dijital kamusal alan hâline geldiğini gösteriyor. Burada bilgiye erişmek, sorular sormak, eleştirmek ve yeniden şekillendirmek mümkün. Ancak aynı zamanda algoritmalara, toplumsal önyargılara ve popülerlik etkisine bağlı olarak doğru bilgi paylaşımlarında dalgalanmalar yaşanabileceği de bir gerçek. Sonuç olarak Reddit ve benzeri dijital platformlar, bilimin topluma daha yakınlaşmasında ve kamusal alanda canlanmasında çok önemli bir rol oynuyor. Bu platformlar; farklı seviyede bilgisi olan bireyleri buluşturuyor, yeni fi kirlerin ortaya çıkmasına olanak sağlıyor ve uzmanların halkla doğrudan iletişim kurabilmesine imkn tanıyor. Bununla birlikte komplo teorileri, toksik tartışmalar, doğrulama eksikliği ve algoritmik önyargı gibi zorlukların farkında olunması, çevrimiçi bilim topluluklarının etkili şekilde işlemesi açısından kritik önem taşıyor.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/dijital-topluluklar-ve-katilimli-bilim/">Dijital Topluluklar ve Katılımlı Bilim</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/dijital-topluluklar-ve-katilimli-bilim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilginin Algoritmik Ölümü</title>
		<link>https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/</link>
					<comments>https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sedat Erol]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Aug 2025 08:46:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademiden Topluma: Bilim İletişimi Sayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Algoritma]]></category>
		<category><![CDATA[algoritmik ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi kirliliği]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim iletişimi]]></category>
		<category><![CDATA[etik boyut]]></category>
		<category><![CDATA[etik sorunlar]]></category>
		<category><![CDATA[mecra]]></category>
		<category><![CDATA[medya]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal mecralar]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal medya]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[yapay zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://contextdergi.com/?p=3629</guid>

					<description><![CDATA[<p>-Aslıhan Balcı İllüstrasyon: Beyza Büyük Günümüzde bilgiye erişmek bir “tık” kadar yakın görünürken doğru bilgiye ulaşmak ise giderek zorlaşıyor. Teknolojik adaptasyonun geliştiği, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bu çağda bilim iletişiminin sosyal medya platformlarındaki rolü her geçen gün daha kritikleşiyor. Sosyal medya artık sadece “sosyal” bir paylaşım alanı değil; kullanıcıların önemli olaylarda haberleştiği, tartıştığı ve bilgi aradığı  [...]</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/">Bilginin Algoritmik Ölümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: #339966;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><span class="Apple-converted-space" style="font-size: 12pt; color: #000000;">-Aslıhan Balcı</span></em></span></span></strong></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-3688 size-full" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-scaled.jpg" alt="" width="2560" height="1442" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-200x113.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-300x169.jpg 300w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-400x225.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-600x338.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-768x432.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-800x451.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-1024x577.jpg 1024w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-1200x676.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-1536x865.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma_1-kopyasi-kopya-scaled.jpg 2560w" sizes="(max-width: 2560px) 100vw, 2560px" /></p>
<p><em>İllüstrasyon: Beyza Büyük</em></p>
<p>Günümüzde bilgiye erişmek bir “tık” kadar yakın görünürken doğru bilgiye ulaşmak ise giderek zorlaşıyor. Teknolojik adaptasyonun geliştiği, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bu çağda bilim iletişiminin sosyal medya platformlarındaki rolü her geçen gün daha kritikleşiyor. Sosyal medya artık sadece “sosyal” bir paylaşım alanı değil; kullanıcıların önemli olaylarda haberleştiği, tartıştığı ve bilgi aradığı bir mecraya dönüşmüş durumda. Ancak sosyal medyanın beğeni, paylaşım ve yorum odaklı çalışan algoritmaları, bilimsel içeriklerin görünürlüğünü büyük ölçüde etkiliyor. Yüksek etkileşim alan içerikler, algoritmalar tarafından öne çıkarılırken doğruluğu yüksek ancak daha az dikkat çeken bilimsel içerikler görünmez kalabiliyor.</p>
<p>Örneğin, 23 Nisan 2025’te İstanbul’da yaşanan büyük depremde halk ilk olarak sosyal medyaya yöneldi. Bu platformlarda deprem uzmanlarının açıklamaları, sansasyonel haberler ve paniğe kapılan kullanıcıların yorumları birbirine karıştı. Ortaya çıkan kargaşada doğru bilgiye ulaşmak için daha fazla araştırma yapmak gerekiyordu. Bu durum, sosyal medya algoritmalarının bilim iletişimini nasıl şekillendirdiğini açıkça ortaya koyuyor. Çünkü sistemde ön plana çıkan, bilimsel içerik değil; en fazla etkileşimi alan içerik oluyor.</p>
<p>Pandemi döneminde de benzer bir tablo yaşandı. Koronavirüs aşılarına karşı çıkan kişilerin sosyal medya platformlarında yaydığı yanlış bilgiler ve bazı haber sitelerinin bu içerikleri desteklemesi, paylaşılan bilgilere duyulan güveni etkiledi.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Bu yanlış bilgilerin, algoritmalar sayesinde geniş kitlelere ulaşması sadece halk sağlığını değil, bilimsel otoritenin dijital güvenilirliğini de olumsuz etkiledi. Bilimsel bilginin görünürlüğü sadece sosyal medyayla sınırlı da değil. İnternette herhangi bir konuda araştırma yaptığımızda, Wikipedia her seferinde sanki ana bir kaynakmış gibi karşımıza çıkıyor. Ancak bu platformun herkes tarafından düzenlenebilir olması, güvenilirlik konusunda çeşitli tartışmaları da beraberinde getiriyor. Harvard Üniversitesi’nin hazırladığı resmi rehberde de vurgulandığı gibi, Wikipedia’nın açık düzenleme sistemi özellikle uzmanlık gerektiren konularda yanlış ya da eksik bilgilerin yayılma riskini artırıyor. Buradaki bilgilerin, bir yazar ya da uzman ekip tarafından değil, kolektif ve kontrolsüz biçimde oluşturulabildiği belirtiliyor.</p>
<div id="attachment_3689" style="width: 1930px" class="wp-caption aligncenter"><img decoding="async" aria-describedby="caption-attachment-3689" class="size-full wp-image-3689" src="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-scaled.jpg" alt="" width="1920" height="2560" srcset="https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-200x267.jpg 200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-225x300.jpg 225w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-400x533.jpg 400w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-600x800.jpg 600w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-768x1024.jpg 768w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-800x1067.jpg 800w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-1152x1536.jpg 1152w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-1200x1600.jpg 1200w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-1536x2048.jpg 1536w, https://contextdergi.com/wp-content/uploads/2025/08/Algoritma2-kopya-scaled.jpg 1920w" sizes="(max-width: 1920px) 100vw, 1920px" /><p id="caption-attachment-3689" class="wp-caption-text"><em>İllüstrasyon: Beyza Büyük</em></p></div>
<p>Bu durum, bilginin herkes tarafından erişilebilir olmasını sağlarken, aynı zamanda bilimin güvenilirliğini zayıflatabiliyor. Wikipedia’da yer alan içerikler insanların aklına şu soruları getiriyor: “Bu bilgi ne kadar doğru?”, “Kim yazdı, kim kontrol etti?” Katılımcı bir yapıyı temsil eden bu platform, özellikle bilimsel içeriklerde hata ve yanlış bilginin dolaşıma girme riskini yükseltiyor. Dolayısıyla, burada yer alan bilgilerin doğruluğunu kontrol ederek paylaşmak, kamuoyunu güvenilir bilgiye yönlendirmek açısından büyük önem taşıyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Son dönemde yapay zekâ, yalnızca teknolojik bir yenilik değil, bilgi üretimi ve yayılımı açısından da yepyeni bir dönemin kapısını araladı. Fakat bu yeni dönem doğruluk ve denetim konusunda önemli sorunları da beraberinde getiriyor.<span class="Apple-converted-space"> </span></p>
<p>Örneğin 2023’te yapılan bir araştırmada, yapay zekâ destekli 49 haber sitesinin sağlık, siyaset ve afet konularında yanlış bilgi paylaştığı ortaya çıkmıştı. Bu içerikler, arama motorlarında üst sıralarda yer bularak geniş kitlelere ulaştı ve böylece yanlış bilgilerin yayılmasına neden oldu. Benzer şekilde prestijli bir yayın kuruluşu, finans haberlerini yapay zekâya yazdırdığı gerekçesiyle gündeme gelmişti. Bu haberlerde yapay zekânın ciddi hatalar yaptığı ortaya çıktı. Bu örnekler, yapay zekânın içerik üretiminde denetimsiz kullanıldığında ne kadar riskli olabileceğini gösteriyor.</p>
<p>Sosyal medya algoritmalarının etkileşim odaklı çalışması, bilimsel bilginin görünürlüğünü azaltırken yanlış bilgilerin yayılmasına olanak tanıyor. Nitekim 2018 yılında Science dergisinde yayımlanan araştırmada yanlış bilgilerin sosyal medya platformlarında doğru bilgilere kıyasla çok daha hızlı bir şekilde yayıldığı ortaya çıkmıştı. Yapay zekânın içerik üretim süreçlerinde daha aktif kullanılmasıysa bu sorunu daha karmaşık ve denetimsiz bir hâle getirebiliyor. Bu durum, bilim iletişimine hem stratejik hem de etik anlamda yeni sorumluluklar doğuruyor.</p>
<p>Bu yüzden iletişimciler sadece içerik üretmekle kalmamalı. Üretilen içeriği hedef kitleye uygun, sade, dikkat çekici ve bilimsel doğruluktan sapmadan sunabilmelidir. Çünkü sosyal medya platformlarında içeriklerin görünürlüğü çoğu zaman etkileşimin düzeyine bağlı oluyor. Bu denetimsiz iletişim ortamında bilim iletişimi; güven, şeffaflık ve anlayış geliştirme süreci olarak iletişim dünyamıza katkı sağlayabilir. Yeni medya çağında iletişimciler; infografikler, kısa videolar, hikâyeleştirme ve dijital etkileşim gibi yaratıcı yöntemlerle bilimsel bilgiyi sadeleştirerek anlatabilir. Bunu yaparken hem etik kurallara hem de dijital mecraların algoritmik doğasına dikkat etmelidir. Bilimsel içerikler yalnızca görünür değil, aynı zamanda güvenilir ve erişilebilir de olmalıdır.</p>
<p>Sosyal medya platformları bugün yalnızca kişisel paylaşımların yapıldığı yerler değil; bilgiye ulaşmanın, algıların ve kamuoyunun şekillendiği temel araçlar hâline gelmektedir. Ancak bu araçlar aracılığıyla erişim, sanıldığı kadar tarafsız değildir. Platformların arka planındaki algoritmalar, kullanıcılara hangi içeriğin gösterileceğine karar verirken genelde etkileşim kriterlerini öne çıkarır. Bu da doğruluğu yüksek bilimsel içeriklerin yeterince görünür olmamasına, buna karşılık duygusal ve sansasyonel içeriklerin geniş kitlelere ulaşmasına yol açar.</p>
<p>Bu algoritmalar aslında sadece bir sıralama sistemi değil, aynı zamanda bilgi dolaşımını şekillendiren güçlü bir filtre gibi de çalışır. Kişiye özel içerik akışları, kullanıcıları zamanla benzer görüşlerin yankılandığı “yankı odalarına” sürükler. Yani, insanlar çoğunlukla kendi düşüncelerini destekleyen içeriklerle karşılaşır ve farklı bakış açılarını görme ihtimalleri azalır. Bu durum, tüketicinin düşüncelerinden farklı olabilecek bilimsel bilgiye ulaşma ihtimalini de azaltır. Burada şu soruyu sormak gerekir: Algoritmalar gerçeği mi gösteriyor, yoksa sadece en çok etkileşim alan içerikleri mi? Pandemi ya da doğal afetler gibi kriz anlarında, insanlar bilgiye ulaşmak için ilk olarak sosyal medyaya sarılıyor. Ancak algoritmalar ,etkileşim alan içerikleri öne çıkardığı için toplumsal panik, yanlış yönlendirilme ve bilgi kirliliği tetikleniyor.</p>
<p>Yapay zekâ destekli öneri sistemlerinin yaygınlaşmasıyla bu sorun daha da büyüyor. Google, TikTok, Instagram ve X gibi platformlarda kullanıcı davranışlarını analiz eden algoritmalar, içerik akışını şekillendirirken doğru bilgiyi çoğu zaman geri plana atıyor.</p>
<p>Bu yüzden sosyal medya algoritmalarının nasıl işlediğini anlamak ve bilimsel içeriklerin bu ortamda nasıl daha görünür hâle getirileceğine dair yeni iletişim modelleri geliştirmek yalnızca iletişimcilerin değil; bilim insanlarının, platformların ve eğitim kurumlarının da ortak gayesi olmalıdır. Aksi takdirde dijital ortamda habere ulaşmak kolay görünse de doğru bilgiye ulaşmak her geçen gün daha zor olacaktır. Bilim insanları, gazeteciler, dijital içerik üreticileri ve iletişimciler ortak bir etik anlayışla hareket ederek algoritmaların nasıl çalıştığını kavramalı ve bilimsel içeriğin görünürlüğünü artırmalıdır. Aksi hâlde yalnızca yanlış bilgi yayılmakla kalmaz; toplumun bilime ve bilimsel düşünceye olan güveni de sarsılır. Bu yüzden bilim iletişimi, dijital çağın en önemli kamusal sorumluluk alanlarından biri hâline gelmiştir.</p>
<p><b><i>Yararlanılan Kaynaklar:</i></b></p>
<p><i>The science of fake news</i>. Science, 1094–1096.</p>
<p><i>A systematic review of scholarly research on the content of Wikipedia</i>. Journal of the Association for Information Science and Technology, 219–245.</p>
<p><i>Defining “fake news”: A typology of scholarly definitions</i>. Digital Journalism, 137–153.</p>
<p><i>The spread of true and false news online</i>. Science,<span class="Apple-converted-space">  </span>1146–1151.</p>
<p><a href="https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/">Bilginin Algoritmik Ölümü</a> yazısı ilk önce <a href="https://contextdergi.com">Context Dergi</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://contextdergi.com/bilginin-algoritmik-olumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
